Friday, September 29, 2006

Dersler, soğuk, sonbahar




Dersler yine bütün hızıyla başladı, ilk hafta geçti bile. Evimin temizliği ve yerleştirilmesi, eski dostlarla zaman geçirme, iftarlara gitme, Amerikalıların 'housewarming' dedikleri yeni ev partilerine katılma, ödevlerimi yapma...vesaire derken inanılmaz bir temponun içinde buldum kendimi. Sonbahar Chicago'da varlığını bütün gücüyle hissettiriyor, şu anda dışarısı 12 derece! Adeta bir kış soğuğu var ve neredeyse eldiven ve atkı giyme ihtiyacını hissediyor insan. İçimde bu kışın -neredeyse bütün Chicago kışları gibi- uzun ve soğuk bir kış olacağına dair bir his var.

Kışın geliyor oluşunu seviyorum, neden bilmiyorum ama insanların yüzde 90ının aksine ben kendimi kışın daha mutlu ve huzurlu hissediyorum. Havanın evde bir köşeye kıvrılıp elime en sevdiğim kitabı almaktan başka yapacak bir şeyin olmadığı kadar soğuk olması hoşuma gidiyor, kış mevsiminde bana huzur veren ve beni çeken bir şeyler var. Evi, giyecek hiç bir şeyi ya da yakacak hiç bir şeyi olmayan insanlar da geliyor tabii ki aklıma ve üzülüyorum, ama yazın sıcağı bana kışın soğuğundan daha acımasız ve sert geliyor buna rağmen.

Bir çok arkadaşımla konuşurken, herkesin en sevdiği mevsimin ya da ayın kendi doğdukları olduğu gibi bir gerçeği farkettim. Benim en sevdiğim mevsim kış mesela ve en sevdiğim ay da Aralık, doğumgünümün içinde olduğu ay. Aralık ayını çok seviyorum, çünkü bu ay dahilinde özellikle son yıllarda üç dinin de önemli bayramları ve kutlamaları var, ve genelde bütün Aralık ayı bir festival havasında geçiyor. Genelde Aralık'ta geride kalan yılın bütün üzüntülerini, pişmanlıklarını, hayalkırıklıklarını ve sorunlarını geride bırakmaya hazırlanıyor herkes, ve yeni bir yıla hazırlanıyor ruhundaki bütün gücü toplayarak. Bu sene de Müslümanların Kurban bayramı, Hristiyanların Noeli ve Musevilerin Hanukkah bayramı bu ayın içinde, ve üçü de mutlu günler olarak düşünüldüğünden herkes kendi bayramını büyük bir coşkuyla kutluyor Aralık ayının o günlerinde. Ve bu üç ayrı bayrama da bakıldığında aslında hepsinde yapılan şeyin özü aynı: Sevdiklerimizle biraraya gelmek, aile büyüklerini ziyaret etmek, güzel yemekler ve tatlılar yemek, birlikte mümkün olduğunca bol kahkahalı ve sevinçli bir kaç gün geçirmek. İnsanların, dinleri ne olursa olsun geleneklerini korumaları ve sürdürmeleri, ortak değerlerini ve kültürlerini eşsiz kılan geleneklerini yaşatmaları çok güzel bence.

Kışa giriyoruz işte.. Ne kadar soğuk ve acımasız gibi gelirse de bize, güzel bir mevsim değil mi o gerçekten de? Güneşli ama buz gibi ayazlı, berrak sabahlarından tutun da, karlar altında birer silüete dönüşen ağaçların ayışığında parladığı gecelere kadar.. Sessizlikte uyuyan tabiatın verdiği huzurdan, camdaki yağmur sesinin fısıltısına, rüzgarın sokaklarda söylediği şarkılara kadar.. Hem güzel, hem de şaşırtıcı bir mevsim, içinde nice sürprizler saklayan. Beni şaşırtmaktan hiç vazgeçmedi yılın bu haşin ve güzel mevsimi. Hem Halil Cibran'ın da dediği gibi, 'Kış, yüreğinde ilkbaharı sakladığını söyleseydi, ona kim inanırdı?'

Wednesday, September 27, 2006

Kendi ayakları üzerinde durmak



Kıtalar ve okyanuslar aşıp yeni bir 'ev'e ayak basmak, kendimi ve beraberimde getirdiğim herşeyi o eve yerleştirmeye çalışmak, yepyeni bir alanı kendimin yapmaya, bana uymasını sağlamaya çalışmak.. Kendi kültürümün, şehrimin, ülkemin çok uzağında, bambaşka kültürleri tanımak, diller öğrenmek, yemeklerini yemek, burada, evimden çok çok uzaklarda yeni bir ev ve bir düzen kurmaya çalışmak.. 4 senedir bunu yapıyor olmama rağmen her seferinde bu macera bana değişik bir keyif veriyor. Yaşamımda ilk defa sadece bana ait olan bir evim var, evimin içi yatağım dışında bomboş olsa da ben çok mutluyum, insanın kendine ait bir alanı olması, ve bu alanın her şeyinden sadece kendisinin sorumlu olması inanılmaz. Çok özgürleştirici ve güven verici bir duygu bu, yaşama alanı dahilinde kimseye bağlı ya da bağımlı olmadan, kendi koyduğum kurallarla yaşayabilmek. Kendi müziklerimi dinleyip, yemeklerimi yiyebilmek, canım istediğinde sessizlikte huzur bulmak, ya da bir kaç dostun sohbetinde.. Bir kadının kendini dinleyebileceği bir odası olmalı diyen Virginia Woolf muydu? Gerçekten de ruhumu dinlendirebileceğim, kendimi güvende ve huzurlu hissedebileceğim bir yerin olması çok güzel bu büyük şehirde. Ne kimseye emir vermek zorunda olmak, ne de kimseden emir almak zorunda olmak.. Gerçek özgürlük bu sanırım. İstediğim an köşeme çekilebilmek ve orada kıvrılıp uyuyabilmek.. Mutluluk bu.

Sunday, September 24, 2006

Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı



Demiş Cemal Süreya. Ne kadar doğru, doğru olduğu kadar da güzel anıları çağrıştıran bir söz bu benim gözümde. Şimdi yeni evimde yerleşmeye ve yeni mobilyalar almaya çalışırken eski evimizde geçen kusursuz anları hatırladığımda hep kahvaltılar geliyor aklıma, her biri çok değerli anılar olarak. Zaten hayat genelinde monoton ve biraz da hüzünlü bir yolculuk, ama mutluluk bize küçük anlar şeklinde veriliyor bence, değerini bilmemiz ve o anın içinde kaybolabilmemiz için içimize düşen küçük yağmur damlaları gibi, nerede karşımıza çıkacağı belli olmuyor bu küçük mutlulukların. İşte galiba bu yüzden ben zorunlu ve dayatılmış eğlence şekillerini sevmiyorum, Cumartesi gecesi dışarı çıkıp bir bara gitme gibi mesela. Kendimi 'eğleniyor olmak zorunda hissetmek' bana çok itici geliyor. Halbuki gerçek mutluluk çok daha doğaçlama ve spontan bir şekilde geliyor insana hayatta, sokakta tanıdığım ve çok sevdiğim bir arkadaşıma rastlayıp onunla bir bardak sıcak çay içebilmek gibi mesela, ya da posta kutumda bulduğum bir mektup, ya da sevdiklerimle yaptığım güzel bir kahvaltı gibi.





Günün en sevdiğim zamanının sabah saatleri olduğu gözönüne alınırsa kahvaltıyı bu kadar sevmem hiç de şaşırtıcı gelmiyor aslında. Henüz günün dertleri ve sorunları insanın başına üşüşmemişken, güneşin ışıkları bile o sert ve acımasız hallerine dönüşmemişken, her yer henüz sessiz ve uyanmaktayken sevdiklerimle bir kahvaltıyı paylaşmak, en çok sevdiğim anlardan biri. Sıcak çayın berrak rengi, kızarmış ekmek kokusu, en sevdiğim beyaz peynir ve domates dilimleri, zeytinyağı, ev yapımı reçel, sıcacık ve çıtır çıtır simit, yeşil biberler, ve kahvaltının beraberinde getirdiği güzel sohbetler, kahkahalar, gülüşler.. Bir Türk kahvaltısı kadar çeşitli lezzetlerin, tat ve renklerin bir araya geldiği başka bir sofra yoktur sanırım. Amerikalıların bir kase sütün içine boca ettiği Corn Flakes'lerin aksine bizim kahvaltı kültürümüz inanılmaz zengin ve bu beni çok mutlu ediyor. O yüzden burada da elimden geldiğince İstanbul'daki evimdeki ortamı yaratmaya ve kahvaltıyı hiç ihmal etmemeye çalışıyorum.

Kahvaltı ve mutluluk gerçekten de birbirine çok yakın kavramlar benim için. Sevgili Orhan Veli de bu bağlantıyı görmüş olmalı ki, yıllardır kahvaltılarımızda birbirimize söyleyip durduğumuz o güzel şiirini yazmış. Bazen çok yoğun duyguları anlatabilmek için ağdalı ve karmaşık sözcükler kullanmak gerekmediğinin en güzel kanıtı bence. 'Çayın rengi ne kadar güzel/Sabah sabah/Açık havada' diye başlamış şiirine şair. Yaşama sevincinin o an hissettiği mutluluğa yansımasını bir kaç dizeyle bir kağıda döküvermiş. Bize de bu mutluluğu paylaşmak ve hayatın içinde karşımıza çıkan o eşsiz mutluluk anlarının tadını çıkarmak düşüyor herhalde. Yaşama sevinci ve mutluluk, her gün bir çok değişik şekle bürünerek karşımıza çıktığı halde insanlar neden hep ulaşılmaz olduğunu düşünürler acaba onların?

Friday, September 22, 2006

Yeniden yeni dünya




Uçtum, uçtum, geldim yine işte buralara. Bir kaç gündür yazamamanın nedeni yol telaşı ve hazırlıklarıyla günlerin nasıl geçtiğini bile anlayamamış olmam. Bu sefer İstanbul'a hoşçakal dedim ama kendi evimde elveda demek zorunda kaldım. Bir daha geldiğimde başka bir evim olacak çünkü.

Kendimi oradan oraya savrulan bir göçmen kuş gibi hissediyorum. Yolculuk normaldi, ancak iki tane daha önceden hiç görmemiş olduğum olay ve yer gördüm: İlki uçakta giderken dışarıyı ve bulutları izlemeyi çok sevdiğim için gözüm yine dışarıdayken gördüğüm uçaktı. Evet, ilk defa, uçağımızın biraz ötesinden başka bir yöne doğru uçmakta olan diğer bir uçağı gördüm. Çok garipti, sanki trafikteki diğer arabaları görmek gibiydi biraz ama iki uçak da çok hızlı hareket etmekte olduklarından bir 5-10 saniye boyunca ancak görebildim onu. Acaba bir gün şehiriçi trafik ulaşımı da havadan sağlanabilecek mi ve bu nasıl kontrol edilebilecek? 5. Element filmi geldi bir an aklıma.

Gördüğüm ikinci şaşırtıcı şey de, dünyanın şu ana kadar gördüğüm en kuzeydeki kara parçası olan Grönland'dı. Okyanusun üzerinde uçak sakin sakin ilerlerken yanımdakilerin de hayret ünlemleri ve işaret etmeleri üzerine pencereden dışarı bakınca ne göreyim! Grönland toprakları bütün ihtişamlarıyla tam altımızdaydı. Uçak dünyanın şeklinden ötürü kuzey kutbuna mümkün olduğunca yakın gitmeye çalıştığı için her seferinde Grönland'in üzerinden gittiğimizi biliyordum da, hiç kendi gözlerimle görmemiştim orayı. Geniş kayalar, tepelerindeki buzullar ve suyun içinde sadece üst kısımları görülen buzdağları, hayat barındırmayan ıssız ve soğuk topraklar..İnsan bir an ürperiyor bu kayaların ve buzulların genişliğini görünce. Kendi yaşamının dünyanın toprakları üzerinde bile ne denli küçük bir yer kapladığını hatırlıyor.

Okyanusu geçip Kanada üzerinden Amerika kıtasına girdiğimizde artık okumakta olduğum Paul Auster'ın New York Üçlemesi'nin ilk kitabı olan 'The Glass City'yi (Cam Şehir) bitirmiştim. Sürekli su içerek ve daha önceden belirtmiş olduğum için bana özel getirilen vejeteryan yemeklerini yiyerek 9 saati geçirmeye çalışsam da yine de çok çabuk geçtiğini söyleyemem zamanın. Uyuyamayınca okyanus aşırı yolculuklar pek bir çekilmez oluyor. Ancak Paul Auster sağolsun, sürükleyici romanı bana gerçekten keyif verdi bu yolculuğumda. Şimdi kalan iki hikayeyi de okumak için sabırsızlanıyorum.

İki tane film gösterildi, ikisi de çok kötüydü, izlemedim. Yalnız Lufthansa'yı kutluyorum, World Music (Dünya Müzikleri) radyo kanalını dinlemek için açtığımda Mercan Dede'nin o büyülü müziği kulağıma dolduğu için. Nefes albümünden Ginhawa parçası, çok mutlu etti beni. Önce çok şaşırdım, daha sonra bulutların üstünde o müziği dinleyebilmenin keyfini çıkardım. Gerçekten çok güzel bir sürprizdi benim için.

Sonrası, klasik iniş, pasaport, gümrük yorgunlukları, sonunda yeni 'ev'e geliş, yerleşmeye çalışma. Şimdilik yeni evimde ben, bir yatak ve onlarca koli başbaşayız! Kısa zamanda bu durumun değişeceğini umuyorum. 'Bavulların içinden' yaşamak bana kendimi kronik bir yolgezer gibi hissettiriyor çünkü. Bir bukalemun gibi hissediyorum kendimi, böyle sadece bir akşamda yepyeni ve değişik bir yeri 'ev' olarak kabullenebildiğim için. Dünya benim evim olmuş da, ben mi farkında değilim acaba?

Ancak Konstantin Kavafis'in güzel şiiri de aklımdan çıkmıyor bu arada, uzun yolculuklarda, ayrılışlarda, kavuşmalarda:

Şehir

Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim, dedin
bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.


Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.


Çeviren: Cevat Çapan

Tuesday, September 19, 2006

Monday, September 18, 2006

Mar adentro



İçimdeki deniz... İşte deniz-ölüm eşleşmesini kanıtlayan bir film daha. Yaşam, ölüm, özgürlük, aşk ve kararlar üzerine güzel bir deneme, bir bakış. Alejandro Amenabar yapmış yine yapacağını, bizi çok güzel bir yolculuğa çıkarmış. Deniz, bazen hayatımızı alır bizden, bazen hayat verir bize. Eninde sonunda gitmek istediğimiz yer yine odur, bizi kucaklayan enginliğiyle.


Sonsuzluğu düşün
dalgaların sesini
Beni böyle duyarsın.
Kıyılar dönmek için,
yosun kokan kıyılar
Sen beni mavi hatırla.
.....


Basri Tumanbay

İstanbul, dolu dizgin



Çok sevdiğim bir müziği dinlerken şarkının sonlarına doğru müziğin sesini iyice açmak gibi bu yaptığım. Günlerdir İstanbul'un tadını çıkarmak için dolu dizgin yollarda..Çarşamba bütün gün uyuyarak ve gittiğimiz maçın yorgunluğunu üzerimizden atmaya çalışmakla geçti. Perşembe günü sabahı erkenden kalkıp canımla İstanbul Modern'deki Gökşin Sipahioğlu sergisini görmek üzere yollara koyulduk. Ben müzenin o gün giriş bedava olduğundan bayağı kalabalık olacağını sanırken tabii ki sabah sabah oraya o kadar erkenden gelmiş çok az kişi vardı.

Gökşin Sipahioğlu sergisi beni çok etkiledi. Sadece bulunmuş olduğu ülkeler değil, tanıklık etmiş olduğu olaylar, yakaladığı enstantaneler, insan yaşamlarından kesitler...Bütün bunlar siyah-beyaz fotoğrafın o sade güzelliği ve anlatısıyla birleşince ortaya vurucu fotoğraflar çıkmış. Eskiden genelde ünlü ressamların hayatlarını ve başlıca eserlerini merak ederdim üniversitede aldığımız sanat tarihi dersinin de etkisiyle. Artık artan bir şekilde siyah-beyaz fotoğrafçılığa ilgi duyuyorum. Yeni evimin duvarlarını tablolarla değil, siyah-beyaz fotoğraflarla süslemek istiyorum mesela. Çünkü fotoğraf çok daha gerçek geliyor bana, çok daha hayatın içinden ve doğal, işlenmemiş, saf, katıksız.. Tabii ki yine de fotoğrafı çeken kişinin bakış açısından görüyoruz olayları, ama bir ressamın yapabildiği kadar değiştiremiyor fotoğrafçı gördüğü gerçeği. Özellikle içinde insan portreleri ve yaşamlarından kesitler taşıyan siyah-beyaz fotoğraflara bayılıyorum. Bu yaz daha önce de yine Istanbul Modern'de Jacques Banier'in portre ağırlıklı siyah-beyaz fotoğraf sergisini gezmiş ve çok beğenmiştim.

İstanbul Modern'de bir de Fahrelnisa Zeid ve oğlu Nejad Devrim'in eserlerini içeren "Gökkuşağında iki kuşak" adlı kapsamlı sergiyi gezdik. Fahrelnisa Zeid'in My Hell (Benim cehennemim) adındaki tablosu etkileyiciydi, ama ben soyut resimler yerine daha çok yine portre resimlerini ve insan duygularını anlatan tabloları seviyorum. Ünlü sanatçıların yaşamöykülerini okumak da çok ilginç, onlar ve yaşamları hakkında bilgilendikten sonra eserlerine daha farklı bir gözle bakıyor insan.

İstanbul Modern turundan sonra Karaköy Lokantası'nda güzel bir öğle yemeği, üzerine Karaköy Güllüoğlu'ndan ne zamandır sayıklayıp durduğum fıstıklı baklava...Mükemmeldi. Daha sonra Karaköyden kalkan vapurun yan tarafında Mercan Dede'nin "Ab-ı Hayat"ı eşliğinde izlediğim İstanbul ise, doğal halinde, yani büyüleyiciydi. Bu şehir, acaba ben ondan kısa süre sonra ayrılacağım için mi bu kadar güzel görünüyor gözüme? Neden hayatımızdaki herhangi bir şeyin güzelliğini görebilmek ve değerini anlayabilmek için mutlaka ondan uzaklaşıyor olmamız ya da onu kaybedecek olmamız gerekir?



Haftasonu günleri yine İstanbul'daki son haftasonu olduğundan mıdır nedir, başdöndürücü bir hızla geçti. Cuma akşamı güzel bir kutlama yemeği yedik, canlarımın birlikte 26. yılı ve aynı güne denk gelen doğumgünü vesileleriyle. Cumartesi bütün gün son dakika işleriyle gecti, ama gecesinde çok güzeldi. Yine İstiklal Caddesi, yine gecenin büyüsü, kalabalık, kahkahalar, eğlence.. Saat 11den sonra Taksim Mojo'daydık. İnanılmaz kalabalıktı ve her ne kadar eğlensek de bana gece hayatını neden sevmediğimi hatırlattı Cumartesi akşamı dışarı çıkmak. Sigara dumanları, boğucu bir kalabalık ve korkunç gürültülü müzikler arasında boğulmaktansa evimde oturup yasemin çayımı yudumlayarak eski ve güzel bir film izlemek bana çok daha çekici ve keyifli geliyor. Sanırım insan 20li yaşların ortasına yaklaştıkça zevkleri ve alışkanlıklarıyla birlikte yaşam tarzı da değişiyor. Etrafımdaki herkeste gözlemlediğim bir şey bu.

Pazar günü geleneksel kahvaltılarımızın sonuncusunu yaparak güzelim havanın tadını çıkardık. Kahvaltının kendisiyle ilgili de bir yazı yazmak istiyorum, hayatımda çok büyük bir önemi var çünkü. Bütün gün doğanın ve bahçenin, insanı yakmayan Eylül güneşinin ve serin meltemin keyfine vardık. Akşam yeniden Boğaz yollarındaydık, aile dostumuz ve sevgili isim babamın ailesiyle bir akşam yemeği için. Manzara, sohbet, yemekler, hava...herşey çok güzeldi. İstanbul'un her seferinde damağımda kalıyor tadı, bu şehre doymak olmaz ki zaten.

Şimdi Pazartesi sendromu ve bavul toplamaya başlama hali içinde, sessiz ve yorgunum.. Başdöndürücü, dolu dizgin haftasonundan sonra güzel bir rüyadan uyanır gibi mahmur ve şaşkınım. Eski evimizde son günlerim, neden sonlar ve başlangıçlar hep böyle garip bir hüzün taşır içlerinde? Yola revan olmaya hazırlanmalıyım.


Resimler: 1- Vincent Van Gogh - Place du Forum'da kafenin terası
2- Canım Popartist'in İstanbul'da gece bir fotoğraf çalışması

Friday, September 15, 2006

Bir suşi macerası, Taksim, ve sonrası



Geçtiğimiz Cumadan beri yazamadım, canım Çalıcan ve şimdi artık Londra'da olan "Ozuge"cimle mükemmel bir gün geçirdik. Zaten önceden buluşup mutlaka suşi yemeye karar vermiştik. Ben zaten damak zevki inanılmaz esnek olan ve neredeyse dünyanın tüm mutfaklarını seven bir insan olarak suşinin ne kadar delisi olduğumu sürekli söyler dururum. Amerika'ya gittiğimden beri ülke hakkında sevmediğim şeylerin yanısıra en çok sevdiğim şeylerden biri de işte bu çokkültürlülük, çokulusluluk hali. Yoksa ben Meksika mutfağı, Japon mutfağı, Hint mutfağı, Pakistan mutfağı, Çin mutfağı, Peru mutfağı....vs. gibi değişik damak tadları olan mutfak örneklerini başka nerede böylesine kolay tatma şansı bulabilirdim? Tabii ki ideal olan o ülkeleri gezip de oralarda yemek, ama şimdilik Amerikada bulduklarımla da mutluyum. Gerçi Amerika'ya giren herhangi bir yemek kültürünün varlığını bozulmadan koruması zor, genelde yemekler "Amerikanlaşıyor" ve bu çoğunlukla o yemeğin daha yağlı, daha karbonhidratlı ve tabii ki daha sağlıksız bir hale getirilmesi demek. Bunun en iyi örneğini Çin mutfağında görüyoruz. Normalde haşlanmış sebze, meyve ve pirinçten oluşan ve gayet sağlıklı kabul edilen Çin yemeklerinin Amerikalı versiyonları genelde çok daha yağlı oluyor ve kızartma işin içine daha çok giriyor.

İşte ben de Türkiye'de adını dahi çok seyrek duyduğum suşiye Amerikada bu şekilde alıştım, hatta bağımlısı oldum. Eve bir suşi kitabı alacak ve "suşi yeme adabı"nı, suşi hazırlama sanatını bütün ayrıntılarına kadar öğrenecek kadar ilerlettim bu sevgimi. Zaten genelde Japon kültürüne de çok hayran olduğum için benim için törensel bir hava taşıyor suşi yemek.



Taksim'de İstiklal Caddesi'nin yan sokaklarından birinde olan Cafe Bunka'ya gittik, Türkiye'de ilk defa suşi yiyeceğim için meraklanıyordum nasıl olacak diye. Kafenin ortamı Amerikadakilerden çok daha huzurlu ve sessizdi (tabii bunda Türkiye'de suşi sevenlerin azlığının ve gittiğimiz günün bir haftaiçi günü oluşunun etkisi yok değil bence) Dekorasyon, duvar süslemeleri, alçak ahşap masalar ve sandalyeler, herşey minimalist bir düzenle yerleştirilmişti. Biz yerde oturulan bölüme yöneldik, kendimizi tamı tamına Japonya'da hissedebilmek için. Burada ayakkabılarımızı çıkarmamız gerekti, ama yerde oturmamıza rağmen gayet rahattık, çünkü minik sandalyelerin arkalıkları dahi vardı.

Menü gelince farkettim ki Türkiye'de menüde yer alan çok az suşi olmasına rağmen Amerikada menüler uzayıp gidiyor. Gerçi az önce de söylediğim gibi Türkiye'deki talep azlığı göz önüne alındığında bu hiç de şaşırtıcı değil. Hepimiz kendi suşilerimizi söyledikten sonra Amerikada hiç denememiş olduğum Macha çayından istedim. Macha çayı yeşil ve köpüklü bir çay ve çay seremonilerinde kullanılıyor Japonya'da. Nitekim çayı getiren Japon çocuk da çay seremonisini bütün ayrıntılarıyla yerine getirdi: Toz biçimindeki çayı bardağa koyup sıcak suyla ve bir fırçanın yardımıyla köpürttü. Biz de bütün bu seremoni boyunca saygımızdan fısıltıyla konuşuyorduk, ilahi bir ritüele tanık oluyormuşçasına. Önceden Japonya'da bulunmuş olan Özge'den öğrendiğime göre bardağı üç kere çeviriyormuş, ben sayısını ve önemini farketmemiştim bunun. Daha sonra bardağı, önündeki en güzel motif bana bakacak şekilde koymalıymış önüme. Seremoni bittikten ve çay hazırlandıktan sonra Japon çocuk bize arkasını dönmeden, geri geri yürüyerek kafenin diğer tarafına geri döndü.

Macha çayının normalde üç yudumda bitirilmesi gerekiyormuş ama ben yanındaki kestaneli güzel tatlının da yardımıyla bu keyfi biraz daha uzattım. Suşilerin kalitesi de fena değildi, yerken bol bol laflayarak ve gülüşerek keyfini çıkardık bulunduğumuz mekanın sadece bize ait olmasının.



Yine Özge'den öğrendiğim başka bir detay: Japon kültüründe "Zen bahçesi" adında bir kavram varmış. Bu kafede de yerde küçük ve büyük taşlarla camın altında inşa edilmişti bu Zen bahçesi. Büyük taşlar adaları, etrafındaki küçük taşların oluşturduğu kıvrımlarsa dalgaları simgeliyormuş. Eminim felsefi olarak çok daha derin anlamları da vardır tabii ama ben henüz bilmiyorum.

Japon kültürüyle ilgili en çok sevdiğim şey içinde barınan huzur ve zamanı algılayış biçimi. Batı'da kesinlikle kaybedilmesi düşünülemeyen bir değer olan zaman, Doğu'da çok farklı algılanıyor, sanki içinde hareket etmesi çok daha kolay olan engin bir deniz gibi. Sürekli bir acele içinde olan ve zaman yokluğundan yakınan Batı kültürü dahilindekilerin aksine, Doğu'da bir çay seremonisi gerektiğinde bir saat kadar bir zaman alabiliyor. Belki de biz telaşla zamanın peşinden koştukça o bizden uzaklaşıyordur, kimbilir? İçinde huzur ve dinginlikle varolabilmek için yerimizde durup hayatın ritmini dinlemek yeterlidir belki de.

Suşiyle ilgili daha sonra ayrıntılı bir rehber formatında bir yazı yazmayı umuyorum, çünkü Türkiye'de ve Türkçe rehberlerde ya da internet kaynaklarında pek rastlamadığım ve eksikliğini hissettiren bir şey bu.



Akşam olduğunda ve suşi insanı hiç bir zaman tam doyurmadığından karnımız tekrar acıktığında, Asmalımescit'te küçük ve yeni açılmış şirin bir kafede bulduk kendimizi tekrar. Ara sokakları ve içlerinde barındırdıkları güzellikleri çok seviyorum. Kafenin adı tabelada yazdığına göre Deli~Bakkal dı, ben tabii ki önce bunu "Deli Bakkal" şeklinde algıladım ama daha sonra ingilizcede şarküteri demek olan "Deli" sözcüğü anlamına da gelebileceğini farkettim. Hava bayağı serinlemişti, içeride oturup, bol bol fotoğraf çekip, gülüşüp, dışarıdaki insanları seyrettik. Tekrar acıktığımdan daha önce Almanya'da buz gibi bir tren istasyonunda sabahın 5inde denemiş olduğum mükemmel bir ikiliyi tekrar denedim: Sıcak ballı süt ve peynirli-domatesli tost. Yine çok güzel bir ikili oluşturduklarına kanaat getirdim, zaten sıcak ballı sütü günün her saatinde, sıcak bir günün öğle vaktinde bile içebilirim. Küçük kafeleri çok seviyorum.

Akşam, serinlik, İstanbul'un eşsiz ruhu, dostlarım, ara sokaklar... Güzel bir Eylül gününün keyfi bambaşka oluyor.

Thursday, September 14, 2006

Takım ruhu, oyun, kazanmak ve kaybetmek



Olimpiyat Stadı neredeyse bomboştu Salı akşamı oraya vardığımızda, saat 6ydı ve maçın başlamasına saatler vardı. Kendimize güzel bir yer seçip oturduk ve stadın yavaş yavaş dolmasını izlemeye başladık. Şimdi bu yazıda stada geliş ve gidişlerde yaşanan trafik sıkıntısını, altyapı ve organizasyon bozukluğunu ve seyircinin ne kadar mağdur durumda kaldığını anlatmak istemiyorum. Daha çok takım ruhundan ve bir oyunu izlemenin bana hissettirdiklerinden bahsetmek istiyorum.

Hatırladığım en eski anılarımdan biri: Oturuyorum bir yerde, sanırım 3-4 yaşlarındayım, o esnada babamın dayısı geliyor oraya, bana bakıyor, iki elini birden havaya kaldırıp "En büyük Cimbom!" diye bağırıyor. İşte o andan itibaren artık hayatımın geri kalanında ben bir Galatasaray taraftarı oluyorum.

Bence takım tutmanın kendine has bir ruhu, bir coşkusu var. Kendinden çok daha büyük bir topluluğun bir parçası olup o kardeşlik ruhunu hissetmek, onlarla aynı şeylere sevinip, aynı şeylere üzüldüğünü bilmek insanı hayata bağlayan bir duygu. "Hangi takımı tutuyorsun?" diye sorulduğunda garip bir gururla "Ben takım tutmuyorum" diyen insanları garipsiyorum, çünkü bence aşırıya gidilmediği sürece kendini bir gruba ait hissetmek yapıcı ve umut verici. Özellikle de toplumda tutunacak başka bir dalı olmayan, hayatında başka hiç bir alanda başarılı olma fırsatı hiç tanınmamış olan ve bu yüzden kendini ezik hisseden kitleler, bence hiç olmazsa tuttukları takım aracılığıyla biraz olsun başarıya sevinmenin, mutlulukla coşmanın ve en önemlisi kazanmanın tadını biraz olsun alabiliyorlar kendi hayatlarının çerçevesinde. Spor ya da futbol, şiddet alanına taşındığında tabii ki amacından uzaklaşıyor ve tatsız olaylara sahne olabiliyor, ancak sporu ve takımları ortadan kaldırılarak bu gibi olaylara bir çözüm getirilebileceği söylenemez. Şiddet dolu holigan tavırlarının önü ancak doğru bir eğitimle ve gerçek takım ruhu bilincinin aşılanmasıyla alınabilir diye düşünüyorum.



Bütün bu sebeplerden dolayı, bence insana umut ve yaşama bağlılık veren herşey gibi takım tutmak da hayatın güzel ve keyif verici yanlarından biri. Salı günü Olimpiyat Stadı'nda olup işte o havayı solumak, maçın sonucu ne olursa olsun içine nefret ya da hakaret karıştırılmamış, saf, coşkun ve gönülden bir destekle takımımın yanında olmak mutluluk vericiydi. Onbinlerce insanla bir olup aynı anda hareket etmek, nefes alıp vermek, aynı şarkıları söylemek, binlerce insanın gücünü ve enerjisini kendi içimde hissetmek, kalabalığın gücüyle havaya dolan inanılmaz elektriği duyumsamak, ortak bir amaç için "bir" olup olanca gücümle umut etmek, beklemek... Bunlardı işte beni bir "taraftar" olarak o oyun süresince keyiflendiren, bana sevinç veren.



Oyunun sonucu ne olursa olsun, benim için kazanmak ya da kaybetmek, yani yolun sonu değil önemli olan. Önemli olan varılacak yer değil, yolculuğun kendisi. Önemli olan içimde hissettiğim o heyecan, kalbimin atışlarının hızlanması, coşkuyla söylediğim şarkılar, attığım çığlıklar. Yaşamı her yönüyle yaşamak ve içine coşkuyu da, ağlamayı da aynı gurur ve cesaretle katabilmek önemli olan. Oyunlar hep oynanır hayatta, birileri kazanır, birileri kaybeder. Bizde kalan, anılarımızdır, kahkahalarımız ve gözyaşlarımız.

Monday, September 11, 2006

Şiddet, terörizm, insan



Bugün, 11 Eylül saldırılarının 5. yıldönümü. Şiddet, terörizm, diktatörlükler, işgaller, çatışmalar, savaşlar, cinayetler, sürgünler, açlık, susuzluk, salgın hastalıklar...ve insana acı çektiren bütün felaketlerin dünyamızdan uzak kalması dileğiyle.

Sunday, September 10, 2006

Bu hafta



Bu hafta çok sakin ve dinlendiriciydi, çoğunluğunda anneannem ve dedem bizdeydi. Anneannemi çok seviyorum, onun evde olması bana inanılmaz ölçüde huzur veriyor ve anlattığı hikayeleri dinlemekten, onunla oturup saatlerce konuşup gülüşmekten büyük bir mutluluk duyuyorum. Beni bol bol şımarttı ve yemekler pişirdi, birlikte kahkahalar attık, güzel şeylerden bahsettik ve hatırlanmaya değer bir hafta geçirdik 4 Eylül onun doğumgünüymüş, daha önceden hiç kutlama yapmadığı için ilk defa bu sene öğrendim. Ona sürpriz olarak etrafı çikolatalarla bezeli bir tane mumla süslü bir tabak hazırladım, doğumgününü kutladım, bir sürü fotoğrafını çektim. Çok güzel bir geceydi, gerçekten çok eğlendik.

Onun dışında Burak'la iki tane çok kötü film izledik, Silent Hill diye bir korku filmi (oyununu daha önceden playstation'da çok eskiden oynamış olduğumuz için çok seviyorduk ama filmi çok vasat çıktı gerçekten) ve Kingdom of Heaven. Kingdom of Heaven'ı Haçlı seferleriyle ilgili olduğundan ve içinde Selahattin Eyyubi gibi bir karakteri barındırdığı için merak edip almıştım, ama o da gerçekten kötüydü ve klişelerle doluydu. Sadece izlemiş olmak için izledim.




Bütün bu vasat filmlerden sonra bu gece annemle oturup Elia Kazan'ın yönettiği Marlon Brando ve Vivien Leigh'li Arzu Tramvayı'nı izledik, çok güzeldi gerçekten, o filmlerden sonra ilaç gibi geldi. Marlon Brando 27 yaşındaymış film çekilirken, Stanley rolünde inanılmaz vahşi bir güzelliği var. Vivien Leigh de Blanche DuBois rolünün hakkını vermiş diyebilirim. Neredeyse 4 saat uzunluğundaki film, her ne kadar karamsar bir havası da olsa, sadece Blanche'ın dudaklarından dökülen o inanılmaz replik için bile izlenebilirdi: "Whoever you are, I have always depended on the kindness of strangers." (Kim olursanız olun, yabancıların nezaketine her zaman güvenmişimdir.)

Saturday, September 9, 2006

Dolunay ve gece




Geceyi aydınlatan dolunay ve İstanbul.. Tepsi gibi parlayan güzel yüzünü görünce hemen koştum balkona elimde fotoğraf makinesiyle. Ayışığı değdiği herşeye sihir katıyor, üzerine ayışığı vuran herşey bir masal dünyasındanmış gibi büyüleyici ve değişik geliyor bakan herkese. Denize yakamozları hediye ediyor ay, bizim gözlerimize pırıltısını. Bakıp hayaller kuruyoruz o güzel yüzüne, başka yaşamlara, başka umutlara, başka insanlara götürüyor o da bizi. Beethoven'ın o insanı büyüleyecek derecede güzel bestesinin adının "Ayışığı Sonatı" olmasının bir sebebi olmalı!

Şehrin sokaklarını da bambaşka bir hale sokuyor ayışığı. Bu konuda yazılmış en iyi şarkı ise bence Sting'den "Moon Over Bourbon Street"tir. Büyük bir şehrin işlek bir ara sokağında gece dolunay varken gökyüzüne bakıp dinlenebilecek olan en güzel şarkıılardan biridir kanımca. Sting'in etkileyici sesi bizi gecenin ve ayışığının çifte büyüsüyle sarmalar, uzun bir süre bırakmaz.

Gökte görünen herşeyi, yani gündüz bulutları ve güneşi, gece ise yıldızları ve ayı çok seviyorum. Çünkü biliyorum ki dünyanın diğer köşesindeyken de gökyüzüne baktığımda benden uzakta olan sevdiklerimle aynı manzarayı izlemekteyim. Bu da kendimi dünyadaki bütün insanlara ve özlediğim herkese çok daha yakın hissettiriyor beni. Gökyüzü, nerede olursak olalım aynı gökyüzü. Kendimi dünyadaki bütün insanlarla aynı çatının altında ve aynı evde yaşayan bir ailenin bir parçası gibi hissediyorum. Uzaklıklar, ayrılıklar, farklılıklar...hiçbirinin önemi kalmıyor. Gökyüzünü çok seviyorum. Gökyüzüne bakmak, insanın kendi geleceğine umut dolu bir bakış atması gibi.

Wednesday, September 6, 2006

Eskilerden




Ellerimden koyu mavi göle uzanan kıpkırmızı bir seldi hatırladığım. “Yazmalısın” dedi bana, uzun yılların, yıpratırcasına yaşanmış satırların arasından. Uzandım ellerime, duru bir şaşkınlıkla baktım ona, gözlerimde karların pırıltısı yanıp sönüyordu. Ellerim bedenimle birleşirken yeniden, ruhumu ufkun da ötesine götüren yalancı rüzgarlar dindi aniden. Sessiz, kopkoyu bir gece büyüyordu, genişliyordu kadife gözlerinde. Yürüdüm, sevdalı çiçeklerin, yumuşacık anıların arasından, kendime doğru..Eski bir rüya gibiydin yanıma çağırmaya çalışırken daha da uzağa ittiğim..Sen, köhne tutkuların ardından emeklerken elinde yaşamınla, ben sevgiyi öğrendim. Masmavi, yelkenleri şişmiş bir meltemdi beni götüren uzaklara, özgürlüğü öğrendim. Yepyeni, sapsarı bir yıldızım var artık yüreğimde, pırıl pırıl parlayan, ışığı öğrendim..Sessiz gümüş damlaları sızdı yüreğimden, ağlamayı öğrendim..Bembeyaz bir buluta gömülmüştü ellerim, huzuru öğrendim..
Nereden başladığı bilinmeyen rüzgarlar gibiydim, deli gibi dolandım yaşamı, gücü keşfettim, insan olmayı, bilmeyi, öğretmeyi öğrendim. Kısık bir gaz lambası anında karşılaştım seninle yeniden, gözlerin ıssız birer çöldü, yapayalnızdın, ıslak korkular çöreklenmişti bedenine, ışığı okyanusa gömdün son nefesinle, seni böyle ıpıslak görmemeliydi kimse, yürüdün..İçindeki sapsarı fırtına dinmeden, sessiz kar taneleri ruhunu örtmeden yürüdün, geceye karşı..Yakılan son ağıt karanlığın olsun istedin...
Oysa bilmiyordun, geceye yanan aslında kendi yüreğindi...

Moonshine 07.01.2002




Resim: Edvard Munch, "Küller"

Tuesday, September 5, 2006

Hala hastaa:(



Evde mümkün olduğunca dinlenerek iyileşme sürecini kısaltmaya çalışmama ve herkesin üzerime titremesi sonucu kendimi her dileği yerine getirilen bir prenses gibi hissetmeme rağmen hala hastayım! Öksürmekten sırtım, boğazım ve midem ağrıdı ve sanırım her ne kadar kullanmamak için dirensem de yarın sabah doktora gidecek ve akabinde büyük bir olasılıkla antibiyotik kullanmaya başlayacağım.

Bu arada Türkiye'nin antibiyotik kullanımı sıklığında dünyada 1. sırada olduğunu öğrendim bugün, hiç şaşırmadım. Doktorların en ufak bir grip vakasında bile ağır antibiyotikler yazmaları çok üzücü gerçekten, çünkü çoğu antibiyotik bakterilerin daha da dayanıklı hale gelmesine yol açıp etkisiz hale geliyor bir süreden sonra. Evrim teorisi gereğince bu sefer en güçlü olup hala yaşamayı başarabilen bakteriler baskın tür haline geliyor ve böylece eski nesil ilaçlar artık etkisiz hale geliyor. Sonuçta yeni nesil antibiyotiklerin kullanılması gerekiyor. Bu yüzden ve çok sayıda yan etkileri yüzünden antibiyotik kullanımının Türkiye'de bu kadar yaygın olması endişe verici.

Hatırlıyorum da Amerika'daki doktorum sinüzit olup ağrılardan sürünmeme ve reçeteye antibiyotik yazdırtmak için yalvarmama rağmen bir türlü yazmamıştı, virütik bir nezle durumu görüldüğü için. Oradaki doktorlar da buradakilerin tam tersi fikirde, ama inanılmaz inatçı. Ölümcül bir durum olmadıkça asla antibiyotik yazmıyorlar reçeteye.

Ben de yaşlı kadınlar gibi sürekli hastalıktan ve ilaçlardan bahseder oldum. Bir an önce iyileşip kendimi mümkün olduğu kadar uzağa atmak istiyorum her türlü hap, vitamin, sıcak çorba, sıcak bitki çayı filan gibi "soğuk algınlığı"na dair nesnelerden! Şehr-i İstanbul'un güzelliğini doya doya yaşamaya devam etmek için sadece 15 günüm kaldı. Artık iyileşsem fena olmayacak.


Şu anda dinlediğim: Björk - Human Behavior

Sunday, September 3, 2006

İçimdeki gezgin



Kendimi bildim bileli, belki de Yay burcu olmamın da etkisiyle, sürekli bir yolculuk hali içinde olma isteği var içimde. Başka memleketlerde "wanderlust" da denilen bu sürekli gezme, başka diyarlar görme ve farklı kültürlerden insanlarla tanışma isteği, bende hep vardı doğduğumdan beri. Bu yüzdendir belki de, kendimi dünyanın gidebileceğim en uzak noktasına fırlattım doğduğum şehirden, dünyanın öbür tarafına, üç senedir yaşadığım yer olan Amerika Birleşik Devletleri'ne. 24 yaşındayım ve bir çok ülke gördüm ama hala görmek istediğim o kadar çok yer var ki şu ana kadar geçirdiğim zamanı etkin bir şekilde kullanamadığıma pişmanım adeta. Bu yüzden, kendime rehber olmak adına, gezip görmüş olduğum tüm ülke ve şehirlerin bir listesini çıkardım. Ayrıca sonuna da hayatımın sonuna kadar gezip görmek istediğim tüm ülkeleri, kıtalarına göre ayırarak koydum. Umarım hayatım ve olanaklarım bana izin verir de bu ülkeleri görebilir, insanlarıyla tanışabilirim.

Gezmek dünya üzerinde en çok sevdiğim şey. En korktuğum durum ise bir yere sürekli bağlı kalmak, alışmak ve oradan vazgeçemeyecek kadar oranın bir parçası olmak. Sürekli hareket halindeysem mutlu oluyorum, umarım seçtiğim iş ve yaşam biçimim elverdiğince istediğim yerleri görebilirim.


Şu ana kadar gezdiğim ülkeler ve bazılarında yaşadığım şehirler:

Türkiye:

İstanbul, Ankara, Trabzon, Rize, Samsun, Zonguldak, İzmit, Bolu, Mersin, Antalya, Alanya, Kaş, İzmir, Muğla, Bursa, Mersin, Afyon, Burdur, Nevşehir, Diyarbakır, Gaziantep, Giresun, Hatay, Isparta, Mardin, Ordu, Adapazarı, Konya, Malatya, Şanlıurfa, Adana, Kahramanmaraş, Batman.

Amerika Birleşik Devletleri:
Chicago, Miami, New York City, Boston, Washington D.C., Philadelphia, Ft Lauderdale, Indianapolis.

Almanya:
Münih, Hamburg, Berlin, Frankfurt, Göttingen, Erfurt.

Avusturya:
Salzburg, Viyana

Çek Cumhuriyeti:
Prag

Danimarka:
Kopenhag

İsveç:
Göteborg, Malmö, Stockholm, Karlstat.

Macaristan:
Budapeşte, Zigetvar, Szentendre

Norveç:
Oslo, Bergen, Geilo, Lillehammer, Flam.



Bundan sonra gidip gezmeyi en çok istediğim yerler:

Orta Asya ve Uzakdoğu: Çin (özellikle Tibet), Moğolistan, Japonya, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Rusya, Pakistan.

Ortadoğu: İran, İsrail, Ürdün, Lübnan.

Avrupa: İspanya (özellikle Endülüs bölgesi), güney Fransa, İskoçya, İrlanda, Bulgaristan, Finlandiya.

Afrika kıtası: Fas, Cezayir, Mısır, Güney Afrika Cumhuriyeti, Kenya.

Güney Amerika: Arjantin, Brezilya, Venezuela, Şili, Küba, Jamaika.

Okyanusya: Avustralya, Yeni Zelanda.



Eminim buraya eklemeyi unuttuğum çok sayıda ülke vardır, onları da bu yazdığım ülkeleri gezebilirsem sonra listelerim herhalde! Mevlana'nın da söylediği gibi, "her gün bir yerden göçmek ne iyi, bulanmadan, donmadan, akmak ne hoş.."..Tek bir yere ait olmadan akışa kapılıp gitmek, yaşamın sürüklediği yerlere doğru akarsudaki bir yaprak gibi savrulmak çok güzel. Bedenini ve ruhunu tek bir yere, katı bir ideolojiye ya da ırkçı bir milliyetçiliğe bağlamadan bir "dünya vatandaşı" gibi hissetmek çok güzel.

Saturday, September 2, 2006

Yağmur ve ev




Eylül, sağ gösterip sol vurdu gerçekten. Sen misin havanın serinliğiyle ve yağmurlarla ilgili romantik romantik yazılar yazan? Eylül de benimle böyle dalga geçiyor işte. Aniden serinleyen havayla birlikte hasta oldum. Yaşlı kadınlar gibiyim, dizimde yün şalım, elimde sıcak bitki çaylarım, öksüre öksüre dışarıda sessiz sessiz yağan yazsonu yağmurunu izliyorum. Ellerim ve ayaklarım buz gibi, en iyi arkadaşlarım mavi sıcak su torbası ve yastığım oldu! Güleriz ağlanacak halimize şeklinde kendi halime gülmeye başlayınca öksürmeye başlıyorum, bu da bir kısır döngü yaratıyor, daha da çok gülüp daha da çok öksürüyorum.

Bu durumda yapılacak tek şey uzanıp uyumak ama beynim sürekli meşgul olduğu için onu da yapamıyorum, buraya yazı yazıyorum böyle işte. Neyse ki internette gezebilmek, yazı yazabilmek ayağa kalkıp dolaşmayı gerektirmiyor. Yoksa ayağa kalkınca birden kararan gözlerim yüzünden her an düşüp bayılabilirdim.


Şu anda dinlediğim: Norah Jones - Lonestar

Friday, September 1, 2006

Hoşgeldin Eylül




Hoşgeldin Eylül, upuzun saçlarının arasında sarı, kızıl, kahverengi yapraklarınla..
Hoşgeldin, yağmurlu gözlerin, buğulu sabahların ve serin akşamlarınla.

Seni çok severiz biz Eylül, biz, o uçsuz bucaksız göllerde ormanların ve gökyüzünün yansımasını izlemeyi sevenler. Hüzün mevsiminin başlangıcısın sen. Ama insanın içini acıtan türden hüzün değil, sarı, ince ince sızlayan, yumuşak bir hüzün. Gözlerimizi açıp herşeye daha bir dikkatli bakmamızı sağlayan, duyarlılığımızı arttıran, detayları çok daha kolay farkettiren bir hüzün. "Hazan" da derler eskiler, ya da "melankoli" belki... Nasıl tanımlanırsan tanımlan, kavurucu sıcakların ardından merhametli bir el gibisin sen, susamış yüreğimizi serin yağmurlarınla ferahlatan. Gelecek olan uzun gecelerin, içimize çekileceğimiz soğuk günlerin, içilecek fincanlar dolusu sıcak çayın, okunacak kitapların, üzerimize şefkatle örtülecek battaniyelerin, havadaki kömür kokularının, ıssız ve soğuk sokakların, duru, berrak ama buz gibi sabahların...Kışın habercisi. Vivaldi'nin güzel senfonisinde bize aktarmaya çalıştığı herşeyin bir birleşimisin, çok severiz seni biz, adı da kendi de güzel ay, Eylül.





Hoşgeldin sonbahar. "Son bahar"ı olamayacaksın asla bu dünyanın, o yüzden güzelsin ya işte. Devinimin, değişimin, geçişin, duramayıp gitmenin, yolculuğun, sevginin ve hüznün, yeni başlangıçların mevsimi, güzel sonbahar, hoşgeldin..