Showing posts with label anlar. Show all posts
Showing posts with label anlar. Show all posts

Saturday, December 10, 2016

Köşe


Aralık 2016.

Soğuk ve karlı bir akşam vakti.

Dışarıda kar fırtınası hızını usulca arttırırken...

35 yaşında bir kadın, elinde çay fincanı, usulca yudumlayıp, dışarıda hafif tüyler gibi uçuşan kar tanelerini izlemektedir.

Aklında Cenap Şahabettin'in mısraları.

Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş; 
Eşini gaib eyleyen bir kuş gibi kar Geçen eyyâm-ı nevbahârı arar... Ey kulûbün sürûd-i şeydâsı, Ey kebûterlerin neşîdeleri, O bahârın bu işte ferdâsı: Kapladı bir derin sükûta yeri karlar Ki hamûşâne dem-be-dem ağlar! 



6 senedir yuva dediği evde, nice mutlu akşamlar yaşadığı köşede, uzun kış geceleri boyunca elinde çay fincanı ve bir kitapla üzerinde saatler geçirdiği koltukta otururken..

Düşünmektedir. 

'Daha buradayken burayı özlemek' nedir? İnsan, içinde bulunduğu ana nasıl nostalji duyar? Bunları. Ve daha pek çok şeyi.

O köşeden sokağı izlediği günler birikmiş, dışarıdaki kar taneleri gibi yağmaktadır üzerine.

Zamanın, hafızanın, anıların ağırlığı, bir yük gibi binmiştir omuzlarına.

İç geçirir kadın, sarı lambanın camdaki yansımasının üzerine doğru usulca düşen kar tanelerini izlerken.

O evde geçirdiği son bir kaç güne girerken. 

Çayından bir yudum daha alır. Sonlar, yeni başlangıçlar, evler, evlerdeki hayatlar üzerine düşünür. 

Hayatın esrarı üstüne düşünür. Anlar ve günler bazen uzayıp giderken, geriye dönüp bakınca yaşamın nasıl bir ışık seli gibi akıp gitmiş olduğuna şaşırarak.

Soğuk bir Aralık akşamı.

Kadın düşünür. Karlar düşer.

Melankoli, yüreğine soğuk rüzgarlar gibi eser. Ürperir kadın, titrer içi. Elindeki fincana daha sıkı, sımsıkı sarılır.


Monday, November 28, 2016

Bir masa etrafında


*String reprise*

Sizin yanınızda..

Evimde hissediyorum kendimi.

Sevgiyle sarmalanıyor, huzurla doluyorum.

Bir somun ekmek dilimine tereyağı ve balı katık etmişim de yanına bir demli çay koymuşum..

Yanımda siz. Gülüşleriniz. Bakışlarınız. Kucaklayışlarınız.

Çok sevildiğimi bildiğim yerlerde (annemin, anneannemin evinde mesela) hissettiğim o rahatlık, mutluluk hissi. Kendim olabildiğim, hiç bir maske takmak, hiç bir role soyunmak zorunda kalmadığım, hiç bir savunma mekanizmamı harekete geçirmek zorunda olmadığım zamanlarda hissettiğim o ferahlık, özgürlük hissi.

Aynı dili konuşuyor ya hani yüreklerimiz, ben bir kelime dahi söylemeden bakışlarımdan anlarsınız beni.

Beni benden daha iyi tanır ve anlatırsınız bana kendimi, ki gülerim çocuk gibi, ama hiç şaşırmam.

Kendi kodlarımız, kendi mimiklerimiz, kendi şifrelerimiz vardır, anlayamaz başkaları.

Beni asla yargılamayacağını bildiğim aklınızın yanıbaşında durunca, benzersiz bir güven hissi kaplar yüreğimi.

Yanımda siz.

Bir battaniye gibi sarmalayan, saran sevginiz. Varlığınız.

Çayımdan bir yudum daha alırım. İçim ısınıverir.

Bir masa etrafında oturmuşuzdur yine. Gece uzanır önümüzde.

Kahkahalar atar, ağlar, gülümser, bağırır, fısıldarız.

Okuruz.

Yaşamın özünü, öz suyunu damıtır, kelimelere döker, yazarız.




Monday, October 3, 2016

Goodbye, Rogers Park.






I look out the window, at the slowly darkening sky, and think…Is the sky really the same everywhere? I feel like the sky has a very Chicago quality to it just about now..

I look at the darkening Chicago sky, and think about the skies and clouds of my childhood. The skies and sunsets of Istanbul were somehow never very dramatic, pretty gray in fall and winter, somber, quiet. As if the sky was afraid of competing with the beauty of the city.

The Chicago sky seems to put on a show with every sunrise and every sunset. I look at the formations of clouds, the unique ways in which they arrange themselves, the way they seem to blush with the sunset.

This was my last summer in Rogers Park. After 6 years, we are getting ready to pack and leave for the suburbs. Leaving the home that saw the births of our two children, one graduation, countless meals, cups of tea, cups of coffee, birthday parties, laughter echoing on the walls, tears, shouts, whispers, murmurs, lullabies, songs…

As all lasts go, the whole summer was tinged with nostalgia. I roamed the streets of Rogers Park with a growing melancholy inside me, visiting all the places that defined the last 6 years for me.

Rogers Park is, for me:

Loyola’s Cudahy Library, where I wrote my dissertation while sipping black, bitter coffee and looking out at the expanse of Lake Michigan and chewing on ends of pencils.

The Growling Rabbit, where I read and wrote, and people-watched while the residents of nearby nursing homes came in for a hot drink on chilly days, and warmed themselves with each other’s presence, conversation and laughter.

The Starbucks at Sheridan and Columbia, where I sat outside on the patio and watched life go by on Sheridan Road, with all the noise and bustling of a toddler running at full speed.

The Red Line station, elevated from the street and, like all Chicago EL stops, floating above the city in a sort of suspended reality, smelling of burnt metal and warm asphalt.

The Waterfront Café, where I spent countless evenings with friends, feeling my soul expanding with the lake, eating, drinking, laughing.

Loyola Park, where my children took many, many naps in their strollers while I walked by the murals on the wall, taking in deep gulps of air carrying smells of the lake, algae, and warm sand.

Lazarus Park, where I spent many hours reading on a bench while my daughter played. Where the tiny handprint of her 2 year-old self still stays, painted on a wall with those of other children.

Rogers Park is its people, hailing from so many different backgrounds, points of origin, ethnicities, languages, religions, traditions…Yet converging as one at the crossroads that all somehow end at the lake.

Rogers Park is my old, sturdy Pentax K1000 analog camera. With which I took countless black and white snapshots of the beaches, the shore, the people, the pets, the seagulls, the skies.. It is the magic of photography in a vibrant and extremely urban space.

It is Armadillo’s Pillow, the magical bookstore that smells like old pages, vanilla, incense, old rugs and dark red velvet sofas. The little heaven that was a refuge, a secret hiding place and a literary wonderland for me and my daughter on so many rainy, windy days. The bookstore that seemed to be larger than it looked from the outside, with many nooks and crannies to be discovered. The space so full of positive energy that I felt like it was therapeutic for me, and nothing bad could ever happen to me there, even on the darkest days.



Most of all, Rogers Park for me is the little secluded beach at the end of our street, and Pratt Pier. Where I went for long walks on dreary days, where I watched seagulls perch on the wet sand and watch me with their careful eyes. Where I took long walks while the waves lapped at my feet on long, warm summer afternoons.. Where I stood at the end of the pier by the old, rusty skeleton of a lighthouse and looked out at the skyline of the city in the distance. The city that has come to mean so much for me, that has defined one third of my life, that has changed my life and adopted me as its daughter and has embraced me, consoled me, enraged me, hugged me, pulled me in and pushed me away.

The surface of the lake extends away in ripples and waves. I look at the Chicago skyline, and I look back at Rogers Park, where I left so many different parts of my soul. As I prepare to take a new step, move in a new direction, start a new adventure, I take a breath. No matter where I go, I am the daughter of the city. I am a child of Rogers Park.




Esra, October 3, 2016


Wednesday, August 3, 2016

Yaş otuz beşe yaklaşırken...

'Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;Hatırası bile yabancı gelir.Hayata beraber başladığımız,Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;Gittikçe artıyor yalnızlığımız.'

Cahit Sıtkı Tarancı






Günlerin ritmi içinde kaybolmuş, yaşayıp giderken.. Hayat insanı hiç tahmin etmediği yerlere doğru sürüklerken, bu yaşta olmak, 'Dante gibi ortasında' olmak ömrün, nasıl bir şey?

Herşeyin azı güzel.. Yaşamımdaki insanların bile. Minimalizm, evimdeki eşyalarla sınırlı değil. Az ve öz, çok derin bağlarla bağlandığım, çok güzel insanlarla çevriliyim.

Ağzımda acı kahve tadı, edebiyat ve müzikle doldurduğum yaz günleri.. Yalnızlığımız artmakta, ama bu kötü bir şey olmak zorunda mı? Yalnızlığın da kendi güzelliği yok mu sevgili Cahit Sıtkı?

Anlara şükretmekten başka ne var elimizde?

Hayat, o anların güzelliği için sabah yataktan kalkabilme gücü versin hepimize.

Sevgiyle,


Moonie



Sunday, July 17, 2016

Yolculuk



Yeryüzünün bir şehrinde bir havaalanında bekleme halinde, bir dağınıklık hissi. Sanki yüreğim on parçaya ayrılmış ve her bir parçasını başka bir yere gömmüşüm gibi. Eski Mısır tanrısı Osiris gibi bedenim bölünmüş ve birisi her bir uzvumu ayrı bir yere saklamış gibi. Kendimi, kendi parçalarımı arıyorum, dünyanın dört bir yanında. Okyanusların altında, bulutların üstünde dolanıyorum deli rüzgarlar gibi. Yazmak adına yazıyorum.

16 Haziran 2016

Tuesday, June 14, 2016

Vuslat - 2


Çocukluğumun günlerini, gecelerini bezeyen martı sesleriyle uyumak.. Pencere pervazında mırıl mırıl kumru sesleriyle uyanmak. Geceyi delen hüzünlü sabah ezanı. İlkgençliğimin kitaplarıyla dolu odalarda, onların kokularıyla huzur bulmak. Pencereden içeri dolan sarhoş edici yağmur kokusu. Islak kiremitli damlar, parçalı bulutlu gökyüzü. Merhaba İstanbul.

Tuesday, March 8, 2016

Geçmiş, yolumda uzanmış bir ayna gibi...


Loreena McKennitt'in bir şarkısı, ya da ne bileyim 90lardan uyduruk pop şarkıları bir anda beni geçmişime, ergenliğime, o upuzun senelere götürüyor.. Birdenbire. Şaşırıyorum.

Bizim Dragos'taki evde, orta kattaki tuvaletteki oval şeklindeki kenarları metal oymalı aynaya uzun uzun bakar, yüzümü incelerdim. Seneler sonra tam o anı hatırlayacağımın bilincinde olarak..Ne garip, işte şimdi seneler sonraki o noktadayım. Kendimi, kendi hayatımın içinde zaman yolculuğu yapmış ve o aynadan kendime bakar gibi hissediyorum.

Günler geçerken zaman bir farklı akardı o zamanlarda.. Okuldan geldikten sonraki saatlerde, evimizin en üst katındaki Marmara Denizi'ne ve adalara bakan pencereden uzun uzun bakar, düşünür, düşünürdüm.. Hüzünlü şarkılar dinleyip, denizin ve gökyüzünün akşam çökerken yavaş yavaş kararmasını izlerdim.. Mutlaka yağmur yağardı o Ekim-Kasım akşamlarında. Bahçeden mis gibi nemli toprak kokusu yükselirdi. Bahçenin ortasındaki taşlar ve dekoratif kilden yapılmış testi pırıl pırıl parlardı. Akşam yavaşça çöktükçe gökyüzüne, karşıda adalarda ışıklar yavaş yavaş yanmaya başlar, denizin öte yanından göz kırparlardı bana. İçime sebepsiz bir hüzün çökerdi.

Odada yanan elektrik sobasıyla ısınmaya çalışır, şiir defteri olarak kullandığım boş ajandama bir yerlerden okuduğum bir kaç mısrayı kaydeder, hüznün etkisiyle ben kendim de bir kaç mısra bir şey karalardım.. Zamanın akışı şimdikinden farklı gibiydi..

Adele'in dediği gibi, 'Sanki milyonlarca sene önceydi'.. Sanki o ben, şimdiki ben değilim. Yaşamımızın her anında farklı bir 'ben' oluyorsam, ölmeden önce kimbilir kaç 'ben' daha yaşayacağım? Kaç farklı kılığa bürünüp, kaç dönüşüm geçireceğim?

Melankoliye bulanmış, geçmişin yolumun üzerinde sırlı bir ayna gibi duran parlaklığıyla körleşmiş, kendi hüznümde yitip gitmiş bir Salı günüydü. Zamanın kendi üzerine katlanarak beni o aynadaki 16 yaşımdaki benle yüzleştirdiği, garip bir gündü.

Geçmiş dediğimiz şey, bize kendimizi yansıtan bir ayna değil mi zaten?




Sunday, February 21, 2016

Zeynep's Sunday routine


A cold February morning. We rush downstairs, panting. We don't want to be late for your class. I take us to the alley behind the building, put our recycle in the bin. You wait for me, standing by the corner. I take your cold little hand, and we walk to the music store. We push the heavy door and step into the store. Your piano teacher greets us, I take your coat off, you take your book and run to the magic half hour you will spend inside the black and white notes. I open my own book, and for 25 minutes lose myself in a faraway world, my body in the store, my mind somewhere else. I hear some people entering and exiting the store, but their voices come as if from a different room. Just as I finish a chapter, you run out of your classroom, I talk with your teacher about your progress, he tells me what your homework for the week is, and we are off.

Holding my hand, you wait impatiently for the traffic light to turn green. "When will it say 'go?'" you ask. We run across the street and rush our bodies into the warmth of the coffee shop. You get your favorite chocolate milk, me my medium roast. We find two empty chairs in the long table, sit down. You drink your chocolate milk and watch the world around you with big, curious eyes. I sip my coffee, try to read some more, then give up (I can never read well in cafes anyway). When you are done with your drink, I take out some coloring books and pencils. You color slowly and deliberately, humming something to yourself, while I people watch and enjoy the bitterness of the pure black coffee (no cream, no sugar).

Time slows down, people come, people go. We sit there, watching, lingering. We are not in a hurry. It is one of those rare, luxurious moments in which we can afford to linger, to stay a bit more, to let time stretch on into the gooey oddness of aSunday afternoon.

When you start fidgeting in your seat, I finish up my coffee. You insist on doing everything yourself, of course, and put on your coat and hat. We step out into the cold February afternoon. "To the bookstore!" you yell, with the certainty of a captain giving orders on where his ship will turn to next.

All of a sudden, you turn to me and say "I love feeling cold, mom." What a marvelous thing it is, to be able to actually notice all the little sensations that visits one in a single day, to feel life so fully, to completely lose yourself in the moment and live each moment as if you were experiencing it for the first time. I envy that a little. I have lost that magical ability, little girl, and I now take everything for granted. Yes, it is amazing to be able to feel the cold air on my face, after the stuffy air of the enclosed box that is the coffee shop. Yes, it is amazing to truly feel something, anything.

We cross the street back to the other side, you run ahead of me and yell "It's open, yay!" with that pure joy in your eyes, and we once more seek refuge from the cold, this time inside this magical, heavenly space that embraces us with its smells, sights and sounds.

You browse the picture books, I browse the paperback pile by the stairs.. You plop into your favorite comfy chair, scanning the pages and trying to build the storyline in your mind. You are five and on the verge of reading, but the words and sentences have not fully opened up their secrets to you just yet. You eventually come to me and ask me to read the book to you. I smile, and oblige.

After some time, you start running up and down the stairs. You start disappearing between the stacks. I know this game, and I can't not play along. You love to play hide-and-seek in the nooks and crannies of the used bookstore, getting deliberately lost and letting out a squeal of delight when I find you. The energy of growth in you compels you to run, to move, to get lost, to want to be found and then start all over again. It's so marvelous, so amazing to see.

You are five years old, and your memories have just started to etch themselves into your mind. I cannot help but wonder...What will you remember from all this? When you are a young woman trying to look back into the past and try to retrieve moments of happiness like fishing out small glistening pearls from the bottom of the sea...When you look back into your childhood, what will you remember? What will you see there, in the mirror of memory?

Will you remember the smell of coffee, and how the gray February day is reflected in the windows? Will you remember the mysterious smell of the used bookstore, a mixture of incense sticks, old books, and dusty curtains? Will you remember the way your fingers moved on the piano, trying to bring together a melody? Will you remember how you fill pages with colors? Will you remember holding my hand and walking on the street? Will you remember looking at the bare tree branches and noticing how they stand against the sky? Will you remember walking to a side street and checking out a little fairy house, complete with little doors, staircases and a castle tower?

In that future, where you are a fully grown, adult woman, what will you see when you look back, my little girl? Will you see happiness? Will you see love?

Love you forever, and always.

Your mom

February 21, 2016


Thursday, February 4, 2016

Yıldızların tozuna bulandık..


Öyle oldu o gece... Hepimiz yıldız tozu değil miyiz, karanlık uzayda tesadüfen birbirine çarpan, çarpışan, boşlukta salınıp birbirine değdikçe parlayan, yokolan.. Bir süpernova patlamasında yokolup, küllerinden yeniden doğan.. Devinen, yol alan, olduğu yerde dönen, hem yalnız, hem birlikte...

'Dün gece sen uyurken, yüreğim bir yıldız gibi bağlandı sana.. / İşte bu yüzden, sırf bu yüzden, yeni bir isim verdim sana...' diye derinden sesiyle yüreğimizi titretti Derya.. Yıldızlardık biz evet, şu sonsuz uzayda nasıl olduysa aynı boşluğun içine düşmüş, elele tutuşmuş, iki karanlık boşluk ortasındaki bu parlak kıvılcımda nasıl olduysa birbirini bulmuş bir kaç ruh.. Parlayıp sönmeden önce birbirimize dokunmuş, birbirimizi değiştirmiş, kendimizi değiştirmiş, devinerek, dönerek kendimizi bulmuştuk. Kaç kez yıldız ömrümüzü tamamlayıp yeniden doğmuştuk. Kaç kez herşey bitti sanıp uzayın siyah karanlığında yitmiş, sonra yitirip ziyan olduğunu düşündüğümüz her şeye yeniden kavuşmuştuk..

Ya dışındaydık çemberin, ya da içinde yer alacaktık.. Kaç kere yörüngelerimizden çıkmış, sonra başka bir çekim gücüne kapılıp başka galaksilere dahil olmuştuk. Ruhumuzda kaç yaşamın, kaç yıldız ömrünün izlerini taşıyor, milyonlarca yıldır süregelen bir tarihi bedenimizde yeniden yazıyorduk..

Karanlıkta buldu yüreklerimiz birbirini, can bulduk, gözyaşlarımız iz bıraktı karanlıkta kuyruklu yıldızlar misali, bir olduk.

Bir yıldızın eli uzanıp bir diğerininkini tutar. Sonsuz uzayda, milyonlarca yıldır görülmemiş, eşsiz, benzersiz bir etkileşim. Yürekler çarpışınca, titreşimleri tüm uzaya yayılır.

Bir yıldız patlaması.. Sonsuz karanlığın içinde bir yıldız ölür, bir diğeri doğar.

Hepimiz yıldız tozu değil miyiz?



Sunday, December 27, 2015

Yılbaşı, ritüeller, çocukluk



Yılbaşını kutlayarak büyümedim. Ama küçüklüğümden beri sene sonuna ait en çok sevdiğim şey, canım babam ile ritüelimiz olan oturup yılbaşı kartı yazmak ve göndermek oldu hep. Üzerleri simlerle kaplı, rengarenk yılbaşı kartlarını seçerdik önce.. En güzel dolmakalemimi mürekkeple doldurup sevdiklerimin adreslerini, ve onlar için dileklerimi özene bezene yazmak, arada babamın düzeltmeleriyle ve onun rehberliğinde doğru ve güzel kullanmak Türkçemizi, benim için dünyanın en mutluluk verici anlarından biriydi. Sevdiklerimin bu kartları aldığında duyacağı mutluluğu hayal eder, ben de coşkuyla dolar taşardım.

Her şeyin internetten kutlandığı, Facebook'ta tek bir durum güncellemesiyle bütün sevdiklerimizin özel günlerini kutlamayı yeterli saydığımız modern zamanlarda ise benim için geçmişe, eski güzel zamanlara ait bir ritüeli, bir töreni devam ettirmek gibi, her sene oturup yılbaşı kartı yazmak ve göndermek. Elle tutulur, duvara asılabilir bir kutlama, her zaman çok daha 'gerçek' gelmez mi bize?


Rengarenk kartları, simli kardan adamları, ağaçlar, kuşlar ve kış manzaralarıyla dolu kartları yine çocukluğumun heyecanıyla tutuyor, özenle yazılarla doldurup, gönderiyorum. Sanki oturup babamla o kartları yazan, 11 yaşındaki küçük kız çocuğuyum. Bizi geçmişe bağlayan, çocukluğun o sihirli bahçesine götüren bu alışkanlıklarımız, geleneklerimiz de olmasa, hayatın ne anlamı olurdu zaten, değil mi?

2015, zor bir yıldı. Hayatımın en zor senelerinden biriydi. Buna rağmen şükredecek o kadar çok şeyim var ki, derin nefesler alıp, elimdekiler, evimdekiler için şükranla dolu yüreğimle, yüzümü umutla çeviriyorum 2016ya.

Güzel ışıklarla, sevgiyle, sağlıkla, mutlulukla, huzurla gel yeni yıl.




Gitmeler gelmeler üzerine



Fotoğraf: Uzakta Golan tepeleri, İsrail. Aclun kalesinin tepesi, Ürdün.


Seyahat etmenin en sevdiğim yanlarından biri, bizi tekrar küçük bir çocuğa dönüştürmesi. Günlük hayatımızda yok saymayı öğretildiğimiz, tamamen varlığından habersiz olduğumuz bir çok detayı, hayata dair her şeyi farkettiriyor bize başka bir yerde, başka bir ülkede, başka bir şehirde olmak. Tıpkı bir çocuk gibi, gözlerimizi sonuna kadar açıp büyük bir dikkatle izliyor, kaydediyor, ayrıntılara dikkat ediyor, sorular soruyor ve 'neden?' diyoruz. Bizi normal hayat rutinimizin dışına çıkartıp böyle değişik, muhteşem bir farkındalığın içine sokabildiği için bile değer daha önce hiç gitmediğimiz bir yere gitmek, yepyeni yerler görmek.

Yeni bir şehirde insanın yüreğini çocuksu bir sevinç ve sonsuz bir merakla dolduran o hissi çok seviyorum. Bir Yay burcu olarak seyahat bağımlısı olmamın sanırım en büyük sebebi o his. Bana o anı yaşatan, o anın tam anlamıyla içine girmemi, geçmişi ve geleceği silip o anda kendimi kaybetmemi sağlayan o mucizevi duyguya aşığım.



Binlerce kilometre aştım, yeni yerler gördüm, kutsal topraklarda yürüdüm, antik Roma kentlerinde zamanın sonsuz gücüne ve insan hayatının geçiciliğine hayret ettim. Yeni göklere baktım, yeni topraklara ayak bastım. Doğduğum, büyüdüğüm şehirle az da olsa hasret giderdim. Annemin çorbasını içip, anne baba evinde dünyanın en huzurlu, en mis gibi öğle uykusunu uyudum. Yağmurlu bir İstanbul gününe muhteşem bir gökkuşağıyla başladım. Güzel yemekler yiyip, çaylar, kahveler içtim sevdiklerimle. Şükürler olsun.

Dönüş yolunda bavullarımı teslim alırken adresime bakıp 'Ooo, eve dönüyorsunuz, iyi yolculuklar!' diye gülümseyen havayolları yetkilisine şaşkın şaşkın baktım. 'Evim neresi?' diye düşünmek zorunda kaldım bir an.

Bilmiyorum artık galiba, evim neresi, ben kimim tam olarak, neredeyim? Bilmemek de bir özgürlük değil mi?








Sunday, October 25, 2015

7. senfoni, şafak, düşünceler




Sabahın 7sinde arkanda güneş doğarken batıya doğru yol almak.. Yol alırken sesini sonuna kadar açtığın 7. senfoniyi dinleyip huşu içinde titremek..

Şafak sökerken, saatte 128 kilometre hızla giden bir arabanın içinde, aklından bir sürü düşünce geçer insanın.

Çocukluğum gelir aklıma, ilkgençliğim. Sanki bir kaç ömür önce olmuş, şimdi çok uzaklardaymış gibi gelen önceki hayatım. Dragos'taki evimiz. O evde sonbahar ve kış akşamları. Soğuktan tir tir titreyerek bomboş eve girip en alt kata inip önce pompayı (kırmızı ışıklı), sonra brulörü (yeşil ışıklı) açarak ısıtma sisteminin çalışmasını beklediğim kış akşamlarını düşünürüm. Bomboş evin içinde uyanan bir dev gibi gürleyen ısıtıcının sesinin yankılanmasını dinlerken yerde oturup sabırla beklememi. Okul formamı çıkardıktan sonra odadaki küçük elektrik sobasını yakıp annemin eczaneden gelmesini beklediğim uzun saatleri. Kardeşimle ısınan odanın kapısını kapatıp ödevlerimizi yavaş yavaş ısınan odada bitirmeye çalışmamızı.

Bir türlü ısınmazdı evimizin her yeri aynı anda nedense. Ama içimiz daha sıcaktı o zaman.

Ödevlerimi yaparken dinlediğim 'Gecenin Pembe Kanatları' adında bir radyo programını, ki şiirler ve edebiyatla dolu, pek güzel bir programdı. Annemin eczaneden gelip mutfakta devinmeye başlamasını. Sofrayı kurarken dört çatal, dört kaşık çıkardığım, çekirdek aile olarak hep birlikte çorba içtiğimiz akşamları. Yemekten sonra babamın meyveleri soyup bize uzatmasını. Neden sonra üzerimize çöken ağırlıkla kanepeye uzanıp, Kanal D'de vurdulu kırdılı bir film oynarken gözlerimizin ağırlaşmasını ve uykunun tatlı kollarına kendimizi bırakmayı. Annemin 'Kalkıp yerinize yatın' diye ısrarlarının bir işe yaramamasını ve o kanepedeki uykunun kendi yatağımızdaki uykudan daha tatlı gelmesini.

'Allah rahatlık versin' diye bize iyi geceler dileyen babamın başının silüetini. Bir daha hayatım boyunca eşini benzerini bulamayacağım derinlikte, huzur dolu çocuk uykularımı.

Saatte 128 kilometreyle giden bir arabada, insanın aklından çok fazla şey geçebilir.

İnsan aklı yılları, okyanusları aşıp, hasretiyle sarhoş olduğu çocukluğuna ulaşabilir.


Bir sonbahar günü



Mükemmel bir gün nasıl olur?

Güneş ışığı okşar yaprakları, yumuşacık sonbahar güneşi, şefkatle okşar, sevgiyle.

Canlarım ve ben, ormanda bir yürüyüş. Serin ve tertemiz havayı içime çekmek. Pırıl pırıl bir sonbahar günü. İnsana yaşama sevinci veren, içini neşeyle dolduran. Turuncunun, kahverenginin, kırmızının onlarca tonuna bürünen ağaçlar.

Sonra yine sevdiklerimizle yenilen güzel bir öğle yemeği. Tadına vara vara, keyfini çıkararak yemek..

Sonra, kahve kokusu..




Thursday, August 27, 2015

Sahil



Bir an durağanlığında, kuytu bir sahilde, güneş ve gölgelerin karıştığı kayalıkların arasında, bir yaz akşamında.. Yeryüzüne ılıkça ve yumuşacık iniveren, okşayan bir Ağustos akşamında.

Karışır kahkahalar, mutlu gülüşler, fışkıran su damlaları, kayalarda patlayan dalgaların haykırışları birbirine.

Elele tutuşup buz gibi mavi pırıltılı suyun içinde yürüyen, kuş gibi hafif ruhlar olurlar birdenbire.. Kanatlanır yürekleri. O insanlar..

Geç Ağustos güneşinin akşama doğru iyice eğilerek teğet geçtiği, şefkatle, hafifçe okşadığı sahilde o insanlar.. Gülüşler kanatlandı, su damlaları yükseldi, birlikte karıştılar akşamın rengine, müziğine.. Bir oldular yaz akşamıyla, şiir oldular, şarkı oldular, kendilerinden bir parçayı o sahile bıraktılar. Hala durur orada, dalgaların usulca vurduğu yerde.. Havada bir ses, bir renk, bir koku, bir pırıltı olarak durur.

Ne demişti Michael Cunningham, 'Saatler'de? 'O an, mutluluğun başladığını düşündüğüm andı.. Ancak bilmiyordum ki, o an, mutluluğun ta kendisiydi.'

Masmavi gölün uzanıp okşadığı bu kıyıda, mutluluğun ta kendisiydi bu an.


Moonshine, 08/2015


Sunday, June 7, 2015

Yağmurlu Haziran



Nocturne

Sağanak halinde yağacak olan bir yağmurdan hemen önce gelen o hem okşayan, hem ürperten rüzgar gibi.

Gökyüzü kararıyor, toplanıyor bulutlar.. Uzaklarda, gölün üzerinde bir yerlerde şimşekler çakıyor. Yeryüzü, gökyüzüne yaklaşıyor. Ürperiyorum.

Çok acelesi varmış gibi birden yeryüzüne iniyor gökyüzü. Sevgilisinin kollarına atılan bir genç kız gibi.. Döküyor ruhunu ortaya.

Islanıp parlıyor yemyeşil yaprakları ağaçların.. Dilimde acı kahve tadı.. Gökyüzü bir ton açılıyor, şaşkın, sarsak bulutlar dağılıyor sağa sola.

Bir bahçe görüyorum. Yaklaşıyorum. Tıpkı babaannemin bahçesinin kokusu.. Islak toprak, çimen, yaprak.. Bir saniyelik bir zaman dilimi boyunca o bahçede dolaşan küçük çocuğum.

O deli, o ürpertici rüzgar için katlanmıyor muyuz bu sağanaklara?










Sunday, May 24, 2015

Genco Erkal - Nazım Hikmet





Karşı yaka memleket,
Sesleniyorum Varna'dan,
İşitiyor musun?

Memet! Memet!

Karadeniz akıyor durmadan,
Deli hasret, deli hasret,
Oğlum, sana sesleniyorum,
İşitiyor musun?

Memet! Memet!


Nazım Hikmet Ran



Genco Erkal, Nazım olmuş, sesleniyor oğluna. Yaşadığım, memleketimden uzak bu şehirde bir sahnede. Güzel anadilim çınlıyor kulaklarımda. Nazım, sesleniyor oğluna, 'Seni bir daha görmek, nasip olmayacak Memedim' diyor, yüreğimi bir kılıç gibi dağlıyor onun acısı. İri iri yaşlar yuvarlanıveriyor göz pınarlarımdan. Yüreğim vücudumun dışında, korumasız, tek başına, ellerimde tutuyorum onu. Nazım'ın dizeleri kanatıyor yüreğimi bir bir. Yurdundan, sevdiği kadından, sarı kafalı oğlundan uzakta ölmeye mahkum bu adamın, bu dev yürekli şairin, bu mavi gözlü devin kelimeleri, yüz yılın ötesinden gelip vuruyor beni tam yüreğimin orta yerinden. Acının zamanı yok. Evlat hasretinin yüzyılı yok. Hepsi şu anda oluyor. İnsanlığın bütün acıları aynı anda yaşanıyor. Ruhumun en derin yerinde, yüreğimin ta içinde duyumsuyorum. Tepeden tırnağa kadar sarsılıyorum.    


Sahnede bu denli devleşen, böylesine 'Nazım' olan, böyle titreyen, kendinden geçen, işini aşkla, şevkle, mutlulukla yapan, güzel insan Genco Erkal.. Daha nice sahnelerde, nice ışıklar altında parlayasın. İyi ki varsın.



2015in ilk yarısı



Bu yılın ilk yarısı neredeyse geçmişken, dönüp bakmak istedim neler oldu diye bu zamanda. Doktoramı bitirmiş olmanın dinginliğiyle geçen bir kış mevsiminde güzel romanlar okudum, okumaya doydum. Çocuklarım arada hasta oldular, uykusuz geceler geçirdim ama büyüyorlar işte, büyüyorlar hızla..

Kıştan sonra gelen baharla çok güzel bir değişim ve dönüşüm süreci geçirdim. Kendimi daha çok dinlemeye, gün içinde dünyanın gailesinden ayrı, korunmuş bir zaman yaratmaya çalıştım, özen gösterdim. Yogayı ve meditasyonu her gün yaptığım, yapmazsam rahatsız olduğum bir hayat alışkanlığı haline getirdim. Ruhum ve bedenim, uzun zamandır hissetmediğim kadar hayat, sevgi ve enerji dolu şimdi.

Hayatımın geri kalanında devam ettireceğim bir siyah-beyaz portre projesine başladım. Fotoğraf yine hayatımda eski önemini kazandı.

Bütün hayatım boyunca yapmayı istediğim bir şeyi yapıp 8 haftalık bir Yaratıcı Yazma Atölyesi dersine yazıldım. İngilizce olarak kurgusal hikayeler, anı ve şiir yazmaya, yazdıklarımı internetteki edebiyat dergilerine göndermeye başladım. Yazmak hayatımı anlamlandıran en büyük eylemlerden olduğu için bunu serbestçe (ve iki dilde birden) yapabilmek beni çok mutlu ediyor.

Eski aşkım olan şiire geri döndüm. Müthiş bir şair olan Mary Oliver'la tanıştım, ve kelimeleri kullanış biçimine aşık oldum. Tekrar şiir okumaya ve yazmaya başlamak ruhuma çok iyi geldi. Kelimelerin tasarruflu kullanıldığı, bazen bir cümleyle yüz anlam aktarabilen şiiri ne kadar çok sevdiğimi anımsadım. Bazen bir sayfalık bir şiirin, bize yüzlerce sayfalık bir romandan daha fazla şey anlatabilmesini çok seviyorum.

Bir süreliğine Facebook hesabımı kapattım. Bilgisayar başında daha az vakit geçirmeye başladım. Çatıya çıkıp güzel gün batımlarını ve bulutları doya doya, uzun uzun izledim, çocuklarıma sarıldım, saçlarını kokladım, çiçekleri suladım, çiçekleri kokladım, ayaklarımı gölün sularına soktum, martıları izledim, güzel müzikler dinledim, şarkı gibi şiirler okudum, mandala boyama kitapları alıp uzun uzun, acelem olmadan kuru kalemlerle boyadım, oturup sakince meditasyon yaptım, sahil kenarında mis gibi yosun kokusunu içime çekerek yoga yaptım, manolya ağaçlarına tutuldum, hıdrellezde gül dalına dileğimi astım, mis kokulu kahveler içtim, yanında siyah çikolata yedim çokça, bol bol fotoğraf çektim, dünyayı kelimelerim ve fotoğraflarımla anlatmaya çalıştım.

Şükürler olsun.

Bu yılın ikinci yarısı da en az ilki kadar verimli, üretken, sakin, huzurlu ve dingin geçsin.

Sevgi ve ışıkla.




Friday, April 17, 2015

Nisan sabahı




Bu sabah mutluluk, 18-19Clik şurup gibi bir havada, ayağımın altında çimenler, önümde alabildiğine uzanan Michigan gölü, kalbimde sınırsız bir sevgi ile yarım saat boyunca yoga yapmak, temiz göl havasını içime çekmek, yoga sonunda savasana pozisyonunda yatarken kuş seslerini dinleyerek yaşadığıma, bu anı, bugünü yaşayabildiğime şükretmekti. 

Friday, April 3, 2015

Elveda Kayahan...




Bugünlerde bir hüzünlüyüm zaten, Türkiye'deki olaylardan mıdır, kendi hayatımda bir ara dönemden geçiyor olmaktan mıdır nedir, ruh halim sürekli gitgelli, sürekli tedirgin.. Bugün de bu haberi alınca çok acıdı içim.. Çocukluğumun bütün büyük parçaları kocaman bir duvarın sıvaları gibi teker teker dökülüyor demiştim ya.. Kayahan'ın bende yeri ayrıdır. Öylesine çok anım var ki onun şarkılarıyla.. Ortaokulda soğuk kış günü akşamları kasetini koyup dinlediğimiz 'Odalarda Işıksızım' albümü.. Annem, babam ve kardeşimle Antalya'ya, Kemer'e giderken arabayla, sabaha kadar aynı şarkıları dinlerdik o kasetten.. Kardeşimle Antalya'da Bey Dağları'nın yanından geçerken gün ışımaya, tanyeri ağarmaya başladığında 'Sabahlar Uzak' şarkısını hüzünle dinlediğimizi, Kayahan'ın o dağlarda gitarıyla şarkı söylediğini hayal ettiğimizi hatırlarım. Öyle garip, duygusal çocuklardık işte biz de..

İçimize işleyen 'Yemin Ettim' şarkısını, canım babamla ortaokuldayken gittiğim bir şiir okuma yarışmasında, sahnede üşümekten içim titreyerek okumuştum. 'Asırlardır yalnızım, pişmanım alınyazım'...İnsanın içini dağlayan şarkıların başında gelir.

Sonra ilkbaharda tatile gittiğimiz Uludağ'da babamla telesiyeje binerken biz, ve ben havada uçtuğumu hayal ederken, yanından geçtiğimiz her bir direkten yine Kayahan'ın sesi geliyordu.. 'Bir aslan miyav dedi, minik fare kükredi' diye neşeyle söylüyordu Kayahan'ın sesi.. Çok mutlu olmuştum. O sihirli mutluluk anlarındandı. Hayatımda ilk defa havada uçuyor gibiydim ve buna Kayahan'ın sesi eşlik ediyordu.

Yıllar sonra kendi kızım olduğunda 'E bebeğim e' şarkısını dinlerken neler hissettiğini, ne demek istediğini anladım Kayahan'ın.. Gözlerimden bir kaç damla yaş aktı.

2 sene önce bugün de sevgili hocam Faruk Mustafa'yı kaybetmiştik aniden, o da Kayahan'ın bizden ayrıldığı yaştan bir kaç yaş büyüktü sadece.. Nisan ayı, neden böyle zalim olmak zorunda?

Ve bir Nisan yağmuru gibi bastıran, bütün ruhumu saran, melankoli...



Friday, March 20, 2015

Yoganın 18. günü



Starlings in Winter


Chunky and noisy,
but with stars in their black feathers,
they spring from the telephone wire
and instantly
they are acrobats
in the freezing wind.
And now, in the theater of air,
they swing over buildings,
dipping and rising;
they float like one stippled star
that opens,
becomes for a moment fragmented,
then closes again;
and you watch
and you try
but you simply can’t imagine
how they do it
with no articulated instruction, no pause,
only the silent confirmation
that they are this notable thing,
this wheel of many parts, that can rise and spin
over and over again,
full of gorgeous life.
Ah, world, what lessons you prepare for us,
even in the leafless winter,
even in the ashy city.
I am thinking now
of grief, and of getting past it;
I feel my boots
trying to leave the ground,
I feel my heart
pumping hard. I want
to think again of dangerous and noble things.
I want to be light and frolicsome.
I want to be improbable beautiful and afraid of nothing,
as though I had wings.

Mary Oliver