Showing posts with label seyahat. Show all posts
Showing posts with label seyahat. Show all posts

Sunday, July 17, 2016

Yolculuk



Yeryüzünün bir şehrinde bir havaalanında bekleme halinde, bir dağınıklık hissi. Sanki yüreğim on parçaya ayrılmış ve her bir parçasını başka bir yere gömmüşüm gibi. Eski Mısır tanrısı Osiris gibi bedenim bölünmüş ve birisi her bir uzvumu ayrı bir yere saklamış gibi. Kendimi, kendi parçalarımı arıyorum, dünyanın dört bir yanında. Okyanusların altında, bulutların üstünde dolanıyorum deli rüzgarlar gibi. Yazmak adına yazıyorum.

16 Haziran 2016

Sunday, December 27, 2015

Gitmeler gelmeler üzerine



Fotoğraf: Uzakta Golan tepeleri, İsrail. Aclun kalesinin tepesi, Ürdün.


Seyahat etmenin en sevdiğim yanlarından biri, bizi tekrar küçük bir çocuğa dönüştürmesi. Günlük hayatımızda yok saymayı öğretildiğimiz, tamamen varlığından habersiz olduğumuz bir çok detayı, hayata dair her şeyi farkettiriyor bize başka bir yerde, başka bir ülkede, başka bir şehirde olmak. Tıpkı bir çocuk gibi, gözlerimizi sonuna kadar açıp büyük bir dikkatle izliyor, kaydediyor, ayrıntılara dikkat ediyor, sorular soruyor ve 'neden?' diyoruz. Bizi normal hayat rutinimizin dışına çıkartıp böyle değişik, muhteşem bir farkındalığın içine sokabildiği için bile değer daha önce hiç gitmediğimiz bir yere gitmek, yepyeni yerler görmek.

Yeni bir şehirde insanın yüreğini çocuksu bir sevinç ve sonsuz bir merakla dolduran o hissi çok seviyorum. Bir Yay burcu olarak seyahat bağımlısı olmamın sanırım en büyük sebebi o his. Bana o anı yaşatan, o anın tam anlamıyla içine girmemi, geçmişi ve geleceği silip o anda kendimi kaybetmemi sağlayan o mucizevi duyguya aşığım.



Binlerce kilometre aştım, yeni yerler gördüm, kutsal topraklarda yürüdüm, antik Roma kentlerinde zamanın sonsuz gücüne ve insan hayatının geçiciliğine hayret ettim. Yeni göklere baktım, yeni topraklara ayak bastım. Doğduğum, büyüdüğüm şehirle az da olsa hasret giderdim. Annemin çorbasını içip, anne baba evinde dünyanın en huzurlu, en mis gibi öğle uykusunu uyudum. Yağmurlu bir İstanbul gününe muhteşem bir gökkuşağıyla başladım. Güzel yemekler yiyip, çaylar, kahveler içtim sevdiklerimle. Şükürler olsun.

Dönüş yolunda bavullarımı teslim alırken adresime bakıp 'Ooo, eve dönüyorsunuz, iyi yolculuklar!' diye gülümseyen havayolları yetkilisine şaşkın şaşkın baktım. 'Evim neresi?' diye düşünmek zorunda kaldım bir an.

Bilmiyorum artık galiba, evim neresi, ben kimim tam olarak, neredeyim? Bilmemek de bir özgürlük değil mi?








Thursday, December 25, 2014

Güle güle 2014!




Hayatta insanın başına ne zaman ne gelir bilinmez, bundan sonraki senelerde ne olacağı belli olmaz ama çok güzel bir yıldın be 2014!! Altın gibi, pırıl pırıl, ışıl ışıl.. Umarım 2015 de seni aratmayacak güzellikte, harika bir yıl olur, güzellikler, mutluluklar getirir herkese..



Fotoğraf: Tulum harabeleri, Quintana Roo, Meksika, Aralık 2014




Friday, August 22, 2014

Doyamadım



Deniz beni çağırıyordu.. Mavi beni çağırıyordu. Ne çok özlemişim yosun kokusunu, denizin dudaklarımda artakalan tuzlu tadını, kayaları, dalgaları..

Çağrıyı kabul etmemek olmazdı. Dalıverdim berrak suların içine. Dipte yüzen şeffaf denecek kadar parlak balıklar merhaba dedi bana. Denizde kendimi hiç bir zaman olmadığım kadar 'ben' hissediyorum. Suyun içinde bu kocaman evrenin küçücük bir parçası olduğumu, onunla birlikte devinip varolduğumu en güçlü şekilde hissediyorum. Suyun içinde, evimde gibiyim.

Yüzdüm, yüzdüm, yüzdüm. Denizin tuzunda hayatı tattım.

Doyamadım ah.. Ertesi gün hava rüzgarlı, deniz kızgındı. Giremedik. O akşam da bu yazlık kasabadan ayrıldık zaten.

Doyamıyor insan, güzel anlara.. Anneyle içilen sabah kahvesinin köpüklerine. Güneş kokan kıpkırmızı, mis gibi domateslere. Çıtır çıtır yeşil biberlere. Babanın çalışma odasındaki dev kütüphaneyi, her kitabı tek tek koklayarak keşfetmeye. Her biri insanın ruhunu yenileyecek kadar enfes taze incirlere. Sevdiklerinle oturduğun masalarda uzun uzun sohbetin lezzetine, tadına. Altı yüz yıllık kadim bir çınar ağacının gövdesine sarılıp bütün hayatı içinde hissetmeye. Sessiz, huzur dolu bir camiin içinde şırıl şırıl şadırvan sesini dinlemeye. Dallardan erik toplamaya, serin şeftalileri suyunu akıta akıta, mutluluk içinde yemeye. Sarılıp anneannenin mis gibi tülbent kokan kokusunu içine çekmeye. Uzun zamandan sonra görüştüğün eski bir dostun yüzünde o çok özlediğin anlamları yeniden keşfetmeye. Martı sesleriyle huzur içinde uyuyakalıp, pencerede kumru sesleriyle uyanmaya. Büyük evlerde kocaman aileler olarak yaşayıp o evleri çocuk çığlıklarıyla doldurmaya. Sessiz sokaklarda uyuklayan kedilere. Yağmur altında güzelleşen, hepten berraklaşıp benzersiz güzelliğiyle ışıldayan doğduğun şehri, Boğaz'ı seyredip çocukluğunu özlemeye..

Doyamıyor.

Hayat da bir doyamama hikayesi değil mi zaten? Doyduğumuz an öleceğiz, bitecek hayatımız belki de. Doyulamayan anlardan, tadı damakta kalan anılardan ibaret şu kısacık hayatımız..

Doyamıyor insan..

Doyamadım.









Monday, July 28, 2014

2 sene sonra anavatanımda

Binlerce kilometrelik yolları, sessiz bir mutfakta annemin çorbasını yudumlarken ruhumun dingin nefes alış verişlerini dinlemek için aşıp gelmek. Sokaktan gelen köpek havlamaları ve martı seslerini dinlerken her şehrin kendine özgü bir karakteri olduğunu düşünmek. Yıllar sonra İstanbul'umda hem her şey çok değişmiş, hem de hiç bir şey değişmemiş gibi hissetmek.







Thursday, September 12, 2013

Yeni Dünya'da 10 sene





10 sene önce bugün, 12 Eylül 2003'te bir Lufthansa uçağına binip bütün sevdiklerimi, ailemi, arkadaşlarımı, İstanbul'umu geride bırakarak önce Münih'e, oradan da Chicago'ya uçmuştum. Geldiğim şehirde tek bir insanı bile tanımıyordum. Neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Master derecem için geldiğim üniversitemin kampüsünü bile fotoğraflar dışında hiç görmemiştim. Biraz deli cesareti, ancak 20li yaşlarımızın başında verebildiğimiz, büyük bir karar..

O 12 Eylül günü, nereden bilebilirdim ki ben, bu şehirde iki Master derecesi bitirip, bir de doktora peşinde koşacağımı.. Bir çok güzel insanla ve hayat arkadaşımla bu şehirde tanışacağımı. Evlenip, çoluk çocuğa karışacağımı..

Tam 10 sene, dile kolay. Şimdiye kadar olan hayatımın neredeyse üçte biri. İstanbul'dan sonraki ikinci evim olan bu şehirde, öylesine güzel arkadaşlıklar yaşadım, öyle güzel anılar biriktirdim ki. Bundan sonraki 10 sene beni nereye götürür bilemiyorum ama Chicago'nun yeri hep ayrı olacak yüreğimde.

A.B.D serüvenimle neredeyse eşzamanlı başlayan blog'um ise Ağustos 2013 itibariyle tamı tamına 8 yaşında! Tam 8 senedir ben bu internet günlüğüne düşüncelerimi, anılarımı, okuduğum kitapları, izlediğim filmleri yazıyorum. Açıkçası bu kadar uzun süredir devam edebildiğime ben bile şaşırıyorum bazen! Ama yazmak benim için hava gibi, su gibi bir şey. Ben yazdıkça varım. O yüzden, sanırım ben var oldukça bir şekilde buraya yazmaya devam edeceğim.

8 senedir takip eden, okuyan, yorum yazan ya da yazmayan, destekleyen herkese teşekkürler, sevgiler..


Moonie


Saturday, December 15, 2012

Merhaba Meksika!!





6 günlüğüne Cancun'a uçuyoruz. Dünya gözüyle Maya medeniyetinin en büyük eserlerinden olan Chichen Itza piramidini görebilecek olmanın heyecanı var bende! Bir de lezzetli ve acılı yemekler, bol bol taze meyve yemeyi, biraz da denize ve güneşe doymayı düşlüyorum. Umarım sağlıkla gider döneriz. Dönüşte tatil anılarımı yazacağım.

Hazırlık olarak biraz Meksika tarihi okudum, bir de bir çok video izledim şu sayfadan. Maya ve Aztek medeniyetleri ile ilgili çok ilginç bilgiler var.

Bir de üniversitedeyken 2 sene boyunca almış olduğum İspanyolca'mın pasını silmeye çalışıyorum şu günlerde. Meksika'ya 'ödevimi yapıp' gitmek istedim yani.  :)


Hola, Mexico!


Wednesday, April 7, 2010

İstanbul Modern






İstanbul'a her gittiğimde mutlaka uğradığım, hem yeri ve manzarası, hem de iç mekanının ferahlığı ve modernliği ile çok sevdiğim bir müze, Karaköy'deki İstanbul Modern. Daha önceki İstanbul ziyaretleri yazılarımda da bahsetmiştim orada görme fırsatını bulduğum sergilerden. Her gittiğimde beni çok mutlu eden, bambaşka dünyalara götüren bir yer. Hiç bir zaman çok kalabalık olmadığı için de sanat eserlerini, resim ve fotoğrafları rahat rahat izleyip incelemek için çok ideal bir mekan.

Bu sefer de annem ve babamı alıp bir Pazar günü güzel bir Pazar kahvaltısından sonra uçurdum İstanbul Modern'e. Yine tenha, yine sessiz ve sakindi. Çok güzel bir gün geçirdik orada, önce klasik Türk resminin ustalarının eserlerini hayranlıkla inceledik, Türkiye'nin yakın tarihini siyah-beyaz fotoğraflar ve piyano müziği eşliğinde anlatan bir video instalasyonu izledik.



Bedri Rahmi ustanın resimlerine tekrar hayranlıkla baktım, Anadolu'yu bir kilim gibi bütün renkleri ve desenleriyle nasıl işlediğine, o enfes resimlerinde..




Nuri İyem'in hüzün gözlü kadınlarının gözlerinin içine baktık. Sanatın insanın ruhunun derinliklerine dokunan o eşsiz güzelliğiyle büyülendik.



Daha sonra da benim müzeye asıl gitmek isteme nedenim olan,
Türkiye, Rusya ve Yunanistan'dan fotoğrafçıların yapıtlarından oluşan 'İçimizdeki Zaman' adındaki fotoğraf sergisini gezdik. Sergideki fotoğrafların her birine hayran kaldım, 'Ben ne zaman böyle fotoğraf çekebileceğim acaba?' diye de düşünmedim değil :)

Bu güzel sergiyi 16 Mayıs'a kadar gezebilirsiniz. Eğer İstanbul'daysanız kaçırmayın derim.




İstanbul Modern'in çok sevdiğim 'zincirli merdiven'i.




Ve son olarak, müze'nin en sevdiğim yeri olan kütüphanesinin, havaya asılı kitaplarla kaplı tavanı!



Saturday, April 3, 2010

Bulutların üzerinde sinema



Bilenler bilir, uzun uçak yolculuklarında (hele de tek başınaysanız) zaman geçmek bilmez. Hele de İstanbul-Chicago arası gibi aktarmasız, tek seferde 12 saat aynı koltukta oturmak zorunda olduğunuz bir uçuşta, sizi eğlendirecek/zaman geçirtecek bir şeyler olmazsa gerçekten çok sıkılırsınız. Gece uçuşunda uyuyabilsem de gündüz uçuşlarında 15-20 dk.dan fazla uyuyamadığım için zaman da geçmek bilmez zaten.

Allah'tan THYnin uçaklarında artık tam önünüzdeki ekrandan istediğiniz filmi, CD albümünü, TV programını, radyoyu ya da oyunu seçebiliyor ve onlarla zaman geçirebiliyorsunuz. THY sürekli bizi beslediği için (Amerikan uçaklarındaki gibi sizi aç bırakmıyorlar, her iki-üç saatte bir mutlaka yiyecek bir şeyler geliyor, yaşasın yurdumun havayolu şirketi!) ya yemek yiyor, ya bir şeyler okuyor ya da bir şeyler izliyor oluyorum.

Bu sefer de uçakta izlediğim filmi paylaşmak istedim.


Where the Wild Things Are (Spike Jonze):


Maurice Sendak'ın aynı isimli çocuk kitabından uyarlanan bu film gerçekten çok değişik. (Bu arada kitap dediğime bakmayın, çocuk kitabı olduğu için bir kaç cümleden oluşuyor sadece, kitabın orijinalinin youtube'da okunduğu kısa bir video var, izlemek isterseniz şurada) Karanlık, çocuksu ve naif, hüzünlü.. Müzikleri de ayrı güzel, hatta soundtrackini satın almayı bile düşündüm.

Sanki çocukluğun o loş koridorlarında yeniden dolaşmak gibi, çocukluğa geri dönmek gibi bu film. 1.5-2 saatliğine de olsa kendimi gerçekten Max'in yaşında bir çocuk gibi hissettim, onunla birlikte 'vahşi şeylerin yaşadığı' o adaya gittim, onunla birlikte dostluklar kurdum, hüzünlendim, çocukluğun o sınırsız hayalgücünün büyüsünü hissettim. Çocukluğumun bir daha asla geri gelmeyecek olduğunu bildiğim için belki de, film buruk bir tat bıraktı içimde. Max'in asla bir daha o adaya geri dönemeyecek olması gibi, ben de içimde çocukluğu kaybetmenin acısını hissettim.


Not: Şu videoda da aynı kitabı ABD başkanı Barack Obama'nın sesinden dinleyebilirsiniz :)





Thursday, December 3, 2009

Benım adıma plaj yapmışlar!


Fotoğraf Branson, Missouri'de çekildi. O kenardakiler de benim ellerim. Mutluluk içinde benim adıma (!) yapılan plaj tabelasını gösteriyorum :)))

Friday, May 1, 2009

Anlar - 3

Fotoğraf: Karadeniz turu

Ben, annem, babam, kardeşim, ve dedem.. Arabada gidiyoruz. Etrafımız yeşilin her tonuyla bezeli. Karadeniz yaylalarına çıkıyoruz. Sene 2000, yaz mevsimi. Aşağıda nemli ve neredeyse bunaltıcı bir sıcak olmasına rağmen, yukarı çıktıkça sıcaklık azalıyor. Biz de pek nereye gittiğimizi bilmiyoruz aslında, yola çıkmışız ama yol bizi götürüyor daha çok. Benim elimde, o sırada okumakta olduğum Tolkien'in 'Yüzüklerin Efendisi' serisinin ilk kitabı var: Yüzük Kardeşliği. Frodo ve dostları Lothlorien ormanlarında yürürken, ben de kendimi orada gibi hissediyorum. Etrafımızda yeşillikler, dereler, ağaçlar, bin bir türlü çiçek, enfes doğa kokuları.. Annemler sürekli 'Kızım bırak şu kitabı da etrafına bak biraz!' diyorlar, her zamanki gibi! Ama ben öylesine gömülmüşüm ki kitabın heyecanına, nefes nefese okuyor da okuyorum. Bir yandan annemler 'Moonie yeter artık okuduğun' diyor, bir yandan kitapta Gandalf 'You cannot pass!' (Geçemezsin!) diye bağırıyor Balrog'a. Heyecandan tırnaklarımı yiyeceğim. Kitabın anlatımına hayran kalıyorum. Etrafımda tüm muhteşemliğini gördüğüm doğayı ne kadar güzel anlatmış Tolkien. Okudukça okuyasım geliyor.

Neden sonra, gittikçe ıssızlaşan bir dağ yolunda gittiğimizi farkediyorum. Kafamı kaldırıp etrafa baktığımda, bulutların artık aşağımızda kaldığını görüyorum. İnanılmaz bir güzellik... Bulutlar aşağımızda ve etrafımızda bir deniz oluşturmuş adeta. Hava gittikçe serinliyor. Etrafta tek bir canlı yok. Değil bir insan, bir kuş, bir elektrik direği bile göremiyoruz. Babam 'Kaybolduk galiba' diyor bir ara, ama kaybolduğumuz için çok da endişeleniyor gibi değiliz açıkçası. Sanki o dağ yolunda çıktıkça bambaşka bir dünyaya giriyoruz. Bulutların içine doğru, çok daha serin, ve büyülü bir dünyaya.. Yol sormak istesek, etrafta bir Allah kulu yok. Aşağıya inmek için de çok geç. Mecburen ilerliyoruz yolumuzda.

Bu arada ben çok, ama çok açım. Kardeşim de öyle. Ama öyle böyle bir açlık değil bu. Açlıktan ölüyoruz adeta. Yol kıvrıla kıvrıla yukarılara doğru çıktıkça midemiz kazınıyor, içimiz kalkıyor, baygınlık geçirecek gibi oluyoruz. Sürekli anneme ve babama 'Ne zaman varacağız?' gibi saçma sorular soruyoruz. Dayanılmaz bir açlıkla kıvranır haldeyiz. Hatta hayatımda hiç öyle çok acıktığımı hatırlamıyorum desem yeridir.

Ön koltukta oturan dedemin söylediğine göre yakınlarda bir köy olması lazımmış. Ama etrafımızda hiç bir hayat belirtisi yok ki, köy olsun! Kardeşimle artık umudumuzu kaybetmeye başlıyoruz. Galiba açlıktan bayılacağız döne döne ilerleyen arabanın içinde!

Tam umudumuzu kesmeye başlarken, çok küçük bir eve benzeyen bir köy lokantası çıkıyor önümüze. Birdenbire, öyle hiçliğin ortasından fırlamış gibi. Böylesine unutulmuş bir yerde böyle bir yerle karşılaşmak bizi öylesine sevindiriyor ki, hemen arabadan iniyoruz. İçeriye en önce ben ve kardeşim koşturuyoruz.

Bu ıssız, sessiz ve serin yaylada bambaşka bir zamanı yaşıyor gibi köy lokantası. İçeride bizden başka kimsecikler yok. Sandalyeler, masalar, plastik masa örtüleri.. Bundan onlarca yıl öncesine ait gibi hepsi. O sıralar Orhan Pamuk'un 'Yeni Hayat'ını okumuş olsaydım, onu hatırlardım herhalde. Seneler sonra şimdi o lokantayı düşününce ise doğrudan o roman geliyor gözümün önüne.
Ağustos ayında aşağıda sıcaklık 25-27 derece civarında olmasına rağmen yukarıda sıcaklık 10 derece kadar. Hatta lokantanın bir kenarında çıtır çıtır bir soba yanıyor! İnanamıyoruz.

O küçük lokantada, o muşamba örtülerin üzerinde, hayatımda yediğim en güzel yemeği yiyorum ben. Izgara koyun eti ve çoban salata.. Daha sonra hayatım boyunca gideceğim onca pahalı restorana, kafeye, dünyanın çeşitli yerlerinde tadacağım onca lezzetin hepsine parmak ısırttıracak kadar enfes. Çok acıkmış olmamın da bunda katkısı var eminim, ama bu lezzet bambaşka bir şey. İnsanı bambaşka bir boyuta götürüyor.

Adı bile unutulmuş bir Karadeniz yaylasında, bulutların biraz üstünde, zamanın durduğu bir kır lokantasında, mutluyum işte o anda. 'Cennet böyle bir yer olmalı' diye düşünüyorum kendi kendime. Gülümsüyorum.


Sunday, April 26, 2009

Geri döndüm!



9 gün önce Moonshine bavullarını topladı, Ipod'una bol bol Gotan Project, Joao Gilberto, Paris Combo, Pink Martini ve Hed Kandi - Serve Chilled albümü yükledi, Bart'ıyla birlikte çok uzak ve sıcak bir adaya gitti!

Moonshine o adada hayatının en güzel tatilini yaptı. Akla hayale gelebilecek her türlü renkte ve şekilde tropik balıkla dolu okyanusta yüzdü (saatlerce yüzdü hem de, annesinin onu neden 'balık kızım' diye sevdiğini bir kez daha hatırladı böylece:), şnorkelle dalıp onları izledi, dalgaların içine atladı, kumsalın kenarında yürüdü, teknelere bindi, 5-10 metre uzaklıktan balinalar ve deniz kaplumbağaları gördü, su kaydıraklarından kaydı, 3000 metre yükseklikteki bir volkanın soğuk zirvesinden güneşin doğuşunu izledi, gökyüzünde hayatında hiç görmediği kadar çok yıldız gördü, kayan yıldızlarda dilek tuttu, sağanak yağmur altında yemyeşil yağmur ormanlarında yürüdü, kayalara tırmanıp şelalelerin havuzlarında yüzdü, hayatında ilk defa helikoptere bindi ve vadilerin, ormanların üzerinden uçtu, bir jiple dağları taşları aşındırdı, egzotik müzikler dinledi, nefes kesici bir ateş dansçısını izledi, bin bir türlü tropikal çiçek, kuş ve bitki türü tanıdı, enfes yemeklerden tattı, bol bol ananas yedi, mis gibi hindistancevizi koktu.

Yüzlerce fotoğraf çekti, hem su üstünde hem de su altında.
Sayfalarca günlük yazdı. Maceralarını kaydetti, seneler sonra okunmak üzere.

Moonshine cennette, herhangi bir bilgisayar ekranından uzak dokuz gün geçirdi. Bir rüya gibi geçen dokuz gün. Ruhu ve beyni dinlendi, huzur içinde şimdi. Bu yazıyı okuyan herkesin bir gün o adaya gidebilmesi ve bu güzellikleri yaşayabilmesi için dua edecek bu gece!

Blog'unu da çok özledi :)

Tuesday, April 14, 2009

Ernest Hemingway'in doğduğu ev




Hayli güneşli, ancak buz gibi bir esintiyle insanı ürperten bir Nisan günü. Klasik bir Chicago havası yani. İnsana pencereden bakınca 'Aaa hava ne kadar güzel!' dedirtip, dışarı adım atıp köşeyi dönünce tir tir titreten bir hava. Bu buz gibi esinti bile içimizdeki gezme isteğini azaltamadı ve Chicago'nun banliyölerinden biri olan Oak Park'a doğru yola çıktık. Oak Park'ta hem dünyaca ünlü mimar Frank Lloyd Wright'ın evi ve stüdyosu var, hem de Ernest Hemingway'in doğduğu ve 6 yaşına kadar kaldığı ev. O evin bir iki blok ötesinde de gençlik yıllarını geçirdiği ve şimdi müzeye çevrilmiş olan diğer evi var.



1899 yılında güzel bir Temmuz günü işte bu evde doğmuş minik Ernest. Tur rehberimizin anlattığına göre hayli yaramaz, cin gibi, hayalgücü çok geniş bir çocukmuş. Doğduğu ev dedesinin eviymiş ve klasik Viktorya tarzı, gayet güzel bir evmiş (hala da öyle). Hatta o zaman çok nadir görülen elektrikli lambalar dahi varmış evde.

Ernest öylesine meraklı, haylaz bir çocukmuş ki, dedesi bir gün 'Bu çocuk günün birinde ya çok ünlü olacak, ya da hapsi boylayacak!' diye bir beyanatta bulunmuş! Tabii dedesi torununun geleceğini görmeye nail olamamış ama biz hangi yolu seçtiğini biliyoruz Ernest'in.

Ailenin doğan ilk erkek çocuğu olduğundan, babası o doğduğunda o kadar sevinmiş ki, büyük bir borazanı alıp evin dışına çıkıp bütün gücüyle üfleyerek bütün mahalleye bir oğlu olduğunu bildirmiş! Hatta bu boru sesini evde yangın var sanan bazı komşular ellerinde su dolusu kovalarla hemen yanına üşüşmüşler!

Dedesi (yani annesinin babası) 6 sene sonra ölene kadar da bu evde yaşamışlar. O zamanın yaşam şartlarına göre gayet kaliteli ve rahat bir yaşam sürmüşler. Yalnız Ernest Hemingway'in babası olan Doktor Ed, genetik bir hastalık yüzünden depresyona ve halsizliğe çok yatkınmış. Zaten daha sonra beklenmedik bir şekilde kendi hayatına son vermiş, aynı oğlu Ernest'ın seneler seneler sonra yapacağı gibi.

Ernest Hemingway 1917'de liseden mezun olana dek bu mahallede kalmış. Yazları Michigan'daki yazlık evlerinde geçiriyorlar, kışınsa Oak Park'taki evlerine dönüyorlarmış. Michigan'da sürekli evin dışında, göl kıyısında, ormanda ya da nehir kıyılarında geçirdiği uzun yaz günleri, Ernest'ta çok derin bir doğa sevgisinin doğmasına sebep olmuş. Daha sonraki romanlarında bunun etkisini belirgin biçimde görüyoruz.

Yazarların evlerini gezmek beni çok ama çok heyecanlandırıyor, daha önce de söylemiştim. O yazarın dokunduğu eşyaları, içinde yaşadığı odaları, baktığı resimleri görmek, benim için tarif edilemez bir mutluluk. Kendimi ona çok daha yakın hissediyorum, böylece. Onun da benim gibi bir insan olduğunu, hüzünleri, sevinçleri, kusurları ve meziyetleriyle dolu dolu bir yaşam sürdüğünü farkediyorum. O yazar benim için kitaplara basılı bir 'isim' olmaktan çıkıp, ete kemiğe bürünüyor, capcanlı bir insan oluyor. Bu yüzden çok seviyorum yazarların evlerini gezmeyi, görmeyi.

Eski evlerdeki o ahşap kokusuyla eski kadife kumaş kokusu karışımı, 'yaşanmışlık kokusu'nu da çok, ama çok seviyorum.

Hemingway'lerin evinden bir kaç fotoğraf daha:


Girişte eski bir bisiklet. Belki de Ernest bununla evin içinde ya da bahçede geziyordu, kimbilir?



Hemingway'in annesi, aynı zamanda bir opera sanatçısı olan Grace.


Mutfak, ocağın üstü.


Çocuk odası ve tahta atlar.



Ernest ve kardeşleri, Michigan'daki yazlık evlerinin bahçesinde dedeleriyle birlikte. En soldaki, kameranın dışına hin hin bakmış olan da Ernest :)


Gezenti Moonshine'la gezileriniz yakında devam edecek!




Friday, January 9, 2009

Las Vegas - Bir ışık şehri



Uçağımız kıpkırmızı kanyonların, kayaların, dağların ve vadilerin üzerinden ağır ağır süzülüyor. Çölün ortasında kurulan ışık şehrine, 'dünyanın eğlence başkenti' Las Vegas'a iniyoruz. Böylesine uçsuz bucaksız ve ıssız toprakların ortasında böylesine cıvıl cıvıl, hiç uyumayan bir şehir nasıl kurulmuş? İnsanın aklı almıyor. Bu şehir, Amerika'nın güneybatısındaki bu kıpkırmızı toprakların, doğanın vahşiliğine ve sertliğine bir başkaldırı adeta. İnsan eliyle yaratılmış bir vaha. Çölün ortasında parlayan bir ışık şehri.


Las Vegas, İspanyolca'da 'Kırlar, çayırlar' anlamına geliyor. Uzun zaman önce buradaki yeşil vadi İspanyolların durup dinlendiği, çölün sert topraklarına kıyasla çok daha verimli buldukları bir yermiş. Şimdi ise Las Vegas Bulvarı boyunca sıralanan, her biri birbirinden şaşaalı, birbirinden gösterişli oteller ve kumarhanelerle dolu bu şehir. Bu kadar gösteriş, bu kadar görkem karşısında şaşırıyorsunuz. Paranın neler satın alabileceği, neler yapabileceğine en büyük örnek bütün gördükleriniz.



Oteller, kumarhaneler, milyonlarca dolar harcanarak yapılmış taklit Venedik, Paris, Roma şehirleri, Mısır piramitleri, ortaçağ sarayları.. Amerika'yı bütün dünya sanan Amerikalılar için birebir taklitler. 'Sizin dünyanın geri kalanını gidip görmenize gerek yok, dünya ayağınıza gelsin' mentalitesi. Bütün bunları gezerken sahtelik ve yapaylık duygusu öylesine baskın ki, bir süreden sonra bana her şey plastikten yapılmış gibi gelmeye başlıyor. Radiohead'in 'Fake Plastic Trees' şarkısı geliyor aklıma. Sanki bu şehri anlatır gibi şarkı. Zaten tarihin izlerini taşıyan, zamanın akışına tanık olmuş muhteşem Mısır piramitlerinin gerçeğini görmüş birisi olarak benim için Luxor otelinin camdan piramitinin de neredeyse hiç bir anlamı yok..


Milyon dolarlık otellerden içeri girdiğinizdeyse sizi Las Vegas'ın diğer yüzü karşılıyor. Her otelin en azından 2500 kadar slot makinesi var. Yüzlerce, binlerce ışık ve gürültü saçan makine. Başında oturan insanlar parlak ekranlara hipnotize olmuşçasına boş gözlerle bakıyor ve saatler boyu sürekli para kaybetmelerine rağmen aynı butona basıp duruyorlar. 'Mutlaka şimdi, birazdan zengin olacağım' umuduyla.

Zaman ve mekan mefhumundan yoksun kumarhanelerde, gece ve gündüz yok. Apayrı bir dünya burası. Hiç bir yerde saat yok, zaten tavanlar da gökyüzü şeklinde boyanıp aydınlatılmış. Zamanı anlamanın hiç bir yolu yok.
Gözünü para hırsı bürümüş insanlar dünyanın geri kalanından habersiz, kendinden geçmiş bir şekilde, sürekli kumar oynuyorlar. Sonu olmayan bir girdabın içinde dönüp durur gibi.




Las Vegas'ın da kendine has bir kokusu var bence. Hindistan cevizi, alkol, otel parfümü ve sigara karışımı bir koku. Girdiğimiz bütün otellerde burnumuza çarpıyor. İnsana şatafatı, zenginliği ve kumardan gelen zenginliğin getirdiği mutsuzluğu da hatırlatıyor sanki. Sanki bütün bu parlak ışıkların, gösterişin, şaşaanın, zenginliğin hemen altında kötülük var gibi, biraz kazısanız altını, çok çirkin şeyler çıkacakmış gibi geliyor insana. Yüzeysel güzelliğin hemen altında yer alan kirliliğin varlığı, rahatsız ediyor insanı. Burada sönen hayatlar, parasının tümünü kaybedip borca batan insanlar, kumar bağımlılığından kurtulamayan, umutları yerle bir olup depresyona giren, hatta intihar edenler geliyor aklıma. Ürperiyorum.


Herkesin hayatında bir kere görmesi gereken bir yer Las Vegas. Işık, gürültü, müzik, araba, otel, insan ve para dolu bir Sin City (günah şehri).
Anlatılmaz, yaşanır cinsten.





Dipnot:
Fotoğrafları ben çektim, bir yerde kullanmak istiyorsanız lütfen haber verin.

Thursday, September 25, 2008

Gezmek istiyorum dünyayı!


İçimde çılgıncasına bir gezme isteğiyle yanıp tutuşuyorum! Dünya üzerinde o kadar çok gitmek istediğim yer var ki.. Uzak diyarlar, kültürler, insanlar beni çağırıyor sanki. Sevdiğim 'haydi kalk yarın gidelim' dese hemen küçücük bir bavul toplayıp alıp başımı gidebilirim :)

Şu anda gitmeyi ve gezmeyi en çok istediğim ülkeler, önem sırasına göre:

- Japonya
- İran
- Çin
- Peru
- İrlanda
- Rusya

Bir de, itiraf ediyorum, şu adamı çok ama çok kıskanıyorum!



Biz de bulabilsek şöyle bir sponsor, gezebilsek her yeri. Gezmek istiyorum dünyayı!


Tuesday, September 9, 2008

O ülke

Kendimi bildim bileli bir öcü gibi gösterildi bana bu ülke.
Yanıbaşımızda duran bir 'kara delik' gibi.
'Aman Türkiye oraya benzemesin' paranoyalarının odak noktası.
Yanıbaşımızdaydı, ama dışladığımız, küçük gördüğümüz, hor gördüğümüz bir ülkeydi o ülke.

Sonra büyüdüm, yurtdışına çıktım, İran kökenli Amerikalılarla tanıştım.
İran hakkında okudum, yazdım, filmler izledim, araştırmalar yaptım.
Bana öğretilenlerin altında ne kadar derin bir kültür, ne köklü bir medeniyet yatıyormuş meğer.
Şaşırdım.
Dışlamaya çalıştığımız bu insanlar bize ne kadar da benziyorlarmış meğer.
Onlar da bizim gibi ne Doğulu, ne Batılı.
Onlar da kendilerini 'Arap kökenli Ortadoğu kültürü'nün bir parçası olarak görmek istemiyor.
Onların da bizimkine çok yakın bir siyasi tarihi var.
Aynı tehlikelerle yüzyüzeyiz, aynı toplumsal güçlerin çatışmasından muzdaribiz.
Onlar, aslında bize sandığımızdan çok daha yakınlar.


Dünya üzerinde gitmeyi en çok istediğim yerlerden biri, İran.
Bazen rüyalarıma giren, eski efsanelerin, gül bahçelerinin, mey ve meşk sever sultanların, güzel şiirlerin, güzel efsanevi Anka kuşu Simurg'un, Şahname'nin, güzel insanların ülkesi.
Bir parçam garip bir şekilde oraya ait, biliyorum.
Belki dedemin dedesinin geldiği yerler oralar.
Belki de anneannemin büyükannesinin. Kim bilir?
Ve biliyorum, bir gün oraya gideceğim.
Elbruz dağları'nın güzelliği karşısında nefesim kesilecek.
Isfahan'ın sarayları karşısında hayranlıkla bakıp kalacağım.
Tahran'da bir yorgunluk çayı içecek, Persepolis'in harabelerinin güzelliği karşısında durup soluklanacağım.
Sonra 'Hoda Hafez' diyeceğim o güzel insanlara, o güzel ülkeye.
Bir rüyadan uyanmış gibi, tekrar dönmek üzere 'o ülke'den ayrılacağım.


Fotoğraf: Kuzeybatı İran'da bir Ermeni kilisesi
İran'dan bir çok güzel fotoğraf için buraya bakabilirsiniz.


Tuesday, March 25, 2008

Şehirler insan olsa..



Büyük şehirleri çok sevdiğim gibi, onları insanlara benzetmeyi de çok severim. Bence şehirlerin de tıpkı insanlar gibi kendine has özellikleri, sevinçleri, hırçınlıkları, yorgunlukları, acıları vardır. Yaşadığım ve gördüğüm büyük şehirlerden her biri bir insan olsaydı, neye benzerdi? Onu düşündüm ve yazmak istedim.



Chicago: Kesinlikle bir erkek olurdu Chicago. 30larının ortalarında, başarılı bir işadamı olarak hayal ediyorum bu şehri. Hani hayatı gayet düzenli, ama arada bir planlı eğlencelere de zaman bırakan, hırslı plaza insanlarından. Tam bir metropol insanı, ilk tanıştığınızda hafif soğuk gelebilen, ama kendine ve hayatına özen gösteren, her zaman bakımlı ve sağlıklı olan biri olurdu Chicago. Bütün Amerikalılar gibi siz hayatında var olduğunuz ve onun işine yarayabileceğiniz sürece ilgili, ama mesafeli birisi olurdu. Onu gerçekten tanımak için çaba göstermeniz gerekirdi. En sevdiği içecek kahve olurdu.





New York: Chicago kadar düzenli olmayan ve daha doğaçlama bir yapısı olan bu şehir ise, bence 30larında, genç, güzel ve entellektüel bir kadın olurdu. Hani şu uzun tiril tiril etekler giyip, hippi takıları takıp saçını kısacık kestiren, başka kültürler hakkında okumayı ve değişik yerler gezmeyi seven Amerikalı kadınlar gibi. Okumayı olduğu kadar eğlenmeyi, kültür ve sanatı da iyi bilirdi. En çok yeşil çay içmeyi ve bir kafede oturup en sevdiği yazarın son çıkan romanını okumayı severdi. Büyük bir olasılıkla vejeteryan olurdu.




İstanbul: Kesinlikle 40lı yaşların ortalarında, görmüş, geçirmiş, ne sevdalar görmüş, ne yürekler yakmış ama güzelliğinden hala pek bir şey kaybetmemiş bir kadın olurdu güzel İstanbul. Bir baktınız mı içiniz ısınırdı, sanki onu yıllardır tanıyormuş gibi. Size hemencecik açıverirdi yüreğini, onu tanımak için çok çaba harcamanız gerekmezdi. İçini döküverirdi size sigaradan kısılmış ve buğulanmış sesiyle, konuştuğu zaman sesi Edith Piaf gibi çıkardı. Tam bir Akdeniz kadını gibi içten, dobra ve cesur olurdu. İspanyol etekleri giyer, fütursuzca makyaj yapar, süslenir, herkesin kalbini yerinden oynatırdı. Onunla bir kez tanıştığınız zaman, bir daha hiç bir şeyin aynı olamayacağını bilirdiniz. Ve tabii ki en sevdiği içecek rakı olurdu!


Saturday, November 24, 2007

Montréal, Kanada



Çok yaşanılası bir şehir Montréal, eğer bu kadar soğuk olmasaydı belki de güzelliği bozulurdu çünkü herkes akın ederdi oraya. 4 gün kaldığım bu güzel şehirden aklımda kalanlar:

Havada nefesimizin buharı, yarı donmuş göl, obur sincaplar, ormanın içinde yürüyüş, chocolat chaud (sıcak çikolata), ışıklandırılmış Noel ağaçları, Rue St Catherine, karamel ve kahve kokusu, cam ve metalde yansımalar, Mont-Royal tepesi ve inanılmaz güzellikteki evler, güneşin batışı, güzel küçük kafeler, pastaneler, Çin mahallesi, Rue St Laurent, MESA konferansı, kiliseler, çıplak ama mavi ışıklarla donanmış ağaçlar, eski, Arnavut kaldırımlı dar sokaklar, çam ağaçları, bulutlar ve gökyüzünün berraklığı, Renoir'ın güzel resimleri ve hüzün bakışlı kadınları, metro, yeraltı butikleri, mağazaları, restoranları ve sinemaları, Lac aux Castors, somon balıklı ve krem peynirli Montreal ekmekleri (lox and bagels) , renkli camlarla süslenmiş binalar, sıcak çay ve çikolatalı kruvasan, ışıltılı caddeler, güzel insanlar, bere ve eldivenlerim, Second Cup kafe, masal gibi güzel süslenmiş ağaçlar, McGill kampüsü/şatosu, heykeller, gece ışıldayan vitraylı kilise pencereleri, Fransızca şarkılar söyleyen insanlar...

Güzel bir rüya gibi geçti Montréal'de geçirdiğimiz günler. Güzel anıları da bize kaldı :)

Sunday, September 16, 2007

Eylül'de İstanbul..



Kahire'nin ve Mısır'ın sıcaklığından, kaosundan ve gürültüsünden sonra Eylül'de İstanbul bir ilaç gibi geldi ruhuma.. Havanın serinliği, şurup gibi ılık ve güzel oluşu, berraklığı, ruhumu dinlendirdi.. Bu sefer İstanbul her zamankinden çok daha güzel geldi gözüme.. Bütün güzelliklerini Eylül'ün yumuşak, turuncu güneş ışıkları altında sundu önüme, bir kere daha hayran kaldım bu dünyanın incisine.

Blog'uma yazamadım burada geçirdiğim zaman boyunca, temponun yoğun olmasından ve vaktmin çok fazla olmayışından dolayı. Görecek onca insan, yapacak onca şey, tadılacak onca lezzet varken kendimi bir bilgisayar ekranının başına oturtup yazı yazdırmaya çalışmak zor oluyor:)

Güzel İstanbul her zamankinden daha dingin, huzurlu, yumuşak ve akıcı geldi bana.. Serin bir su gibi sızdı içime, serinletti yüreğimi.. Belki de güzel Eylül'ün büyüsüdür bu.. Huzurla karışık bir hüznün mevsimi olan sonbaharın.. Sebebi ne olursa olsun, çok mutlu oldum İstanbul'da bu Eylül.. Bu şehri ne kadar çok sevdiğimi bir kez daha farkettim.

Saturday, September 1, 2007

İskenderiye



'Bunu çoktan bekliyormuş gibi, bir yiğit gibi,
veda et, giden iskenderiye'ye,
hele, kendini kandırıp geçirme içinden
yalnızca bir düştü bu, belki yanlış işittim, diye
alçalma böyle boş umutlar içinde.
bunu çoktan bekliyormuş gibi, bir yiğit gibi,
böyle bir kente yaraşan sana yakışırcasına;
yaklaş pencereye kararlı adımlarla,
ve dinle heyecanla, bir korkağın
yalvarıp yakarışlarıyla değil,
son kez için titreyerek dinle o sesleri,
...
sonra veda et yitirdiğin İskenderiye'ye..'


Konstantinos Kavafis


2340 yıl önce Büyük İskender’in kurduğu bu şehre girerken bu şehirde yaşamış ve bu şehri çok sevmiş olan Yunanlı şair Kavafis’in bu mısraları geçiyor aklımdan.. Bir zamanlar dünyanın 7 harikasından birine, Büyük İskenderiye Feneri’ne (Pharos) ev sahipliği yapmış olan bu şehir içinde keşfedilecek bir çok hazine taşıyor. Greko-Helen uygarlığının büyük Mısır Uygarlığı’yla buluştuğu bu şehir, medeniyetlerin çatışmaya gerek kalmadan birleşebileceğini ve birbirine uyum sağlayabileceğinin bir kanıtı gibi.. İskender’in zamanında bu şehrin nasıl görünmüş olabileceğini hayal etmeye çalışıyorum.. Geçmişe yolculuk yapmak, o zamanları görebilmek, yaşayabilmek istiyorum.



İskenderiye’nin başrol oyuncusu Akdeniz.. Usul usul yanaşan, koynunuza sokulan sevimli bir kedicik gibi İskenderiye koyunun içine sokulmuş, güneşin altında parıldıyor.. Korniş boyunca sıralanan palmiye ağaçları bize merhaba der gibi. Şehre geldiğinizde ilk farkettiğiniz şey insanın başını döndürecek ferahlıkta ve tazelikte bir deniz kokusu, Akdeniz üzerinden gelen.. Bütün sahil kentlerini çok sevdiğim gibi, İskenderiye’ye de hemen oracıkta aşık oluyorum. Denizin büyüsü gibisi yok, denizin kokusu, denizin rengi, dalgaların sesi, yosun kokusuna karışan sıcak kumların kokusu..Kayalara çarpan dalgaların köpükleri, sahil kenarındaki balıkçılar, kaldırımda salına salına yürüyen kedicikler, iskelede balık tutan insanlar, altları yosun tutmuş, boyaları dökülmüş kayıklar, ağlar, martılar.. Denizle ilgili herşey o kadar büyülü, o kadar güzel ki.. Denize kıyısı olmayan kentlerde neden bir şeyin hep eksik olduğunu anlıyorum sonunda.

İskenderiye’ye gidince gidilmesi, görülmesi gereken yerler:

Büyük İskenderiye Kütüphanesi:
Qaitbey Kalesi
Azza dondurmacısı
Korniş/Sahilyolu


Ertesi sabah erkenden kalkıp sahile atıyoruz kendimizi.. Sabahın erken saatlerinde sahilde olmak kadar sevdiğim çok az şey var hayatta.. Sabahın erken saatlerinde, güneş henüz tenimi cayır cayır yakmıyor, sadece tatlı tatlı ısıtıyorken, deniz Yaşar Kemal’in romanlarındaki gibi henüz apak, dümdüzken, dünya daha uyanmamış ve kargaşa başlamamışken, sahilin tenhalığı ve huzuru gibisi yok.. Ayaklarımı okşayan dalgaların içinde, yumuşacık kumları hissederek sahil boyunca yürümek.. Mutluluk bu olsa gerek! Ciğerlerimde denizin havası, yüzümde yaz güneşinin ışığı, ayaklarımın altında ipeksi kumlar.. Kulağımda Morcheeba’nın güzel şarkısı ‘The Sea’ (Deniz)..



‘Endişeler kayboluyor
Rüyamın içinde..

Ruhumu orada bıraktım
Denizin kıyısında
Orada kontrolü kaybettim
Özgürce yaşarken..

Balıkçı tekneleri sahilin yakınından geçiyor
……
Güneş parlıyor, ufuk açık
Sadece sen ve ben, iskele boyunca yürüyen..

Serin bir meltem akıyor üzerimizden..
……
Kalmayı çok isterdim
Şehir beni eve geri çağırıyor
Daha fazla kargaşa, telaş ve yalanlar..

Ruhumu orada bıraktım
Orada, denizin kıyısında..


Morcheeba - Deniz


Ruhumun bir parçasını İskenderiye’de, Akdeniz’in kıyısında bıraktım ben de..