Showing posts with label edebiyat. Show all posts
Showing posts with label edebiyat. Show all posts
Monday, November 28, 2016
Bir masa etrafında
*String reprise*
Sizin yanınızda..
Evimde hissediyorum kendimi.
Sevgiyle sarmalanıyor, huzurla doluyorum.
Bir somun ekmek dilimine tereyağı ve balı katık etmişim de yanına bir demli çay koymuşum..
Yanımda siz. Gülüşleriniz. Bakışlarınız. Kucaklayışlarınız.
Çok sevildiğimi bildiğim yerlerde (annemin, anneannemin evinde mesela) hissettiğim o rahatlık, mutluluk hissi. Kendim olabildiğim, hiç bir maske takmak, hiç bir role soyunmak zorunda kalmadığım, hiç bir savunma mekanizmamı harekete geçirmek zorunda olmadığım zamanlarda hissettiğim o ferahlık, özgürlük hissi.
Aynı dili konuşuyor ya hani yüreklerimiz, ben bir kelime dahi söylemeden bakışlarımdan anlarsınız beni.
Beni benden daha iyi tanır ve anlatırsınız bana kendimi, ki gülerim çocuk gibi, ama hiç şaşırmam.
Kendi kodlarımız, kendi mimiklerimiz, kendi şifrelerimiz vardır, anlayamaz başkaları.
Beni asla yargılamayacağını bildiğim aklınızın yanıbaşında durunca, benzersiz bir güven hissi kaplar yüreğimi.
Yanımda siz.
Bir battaniye gibi sarmalayan, saran sevginiz. Varlığınız.
Çayımdan bir yudum daha alırım. İçim ısınıverir.
Bir masa etrafında oturmuşuzdur yine. Gece uzanır önümüzde.
Kahkahalar atar, ağlar, gülümser, bağırır, fısıldarız.
Okuruz.
Yaşamın özünü, öz suyunu damıtır, kelimelere döker, yazarız.
Wednesday, December 16, 2015
Yaşasın çizgi filmler!
"Extraordinary Tales" (Olağanüstü Hikayeler) filmi, bu sene Cadılar Bayramı yakınlarında gösterime giren, en sevdiğim yazarlardan olan Edgar Allan Poe'nun beş kısa hikayesinin animasyon şeklinde uyarlanması olarak sunulan harika bir film. Poe'nun 5 ayrı öyküsü 'Fall of the House of Usher', 'The Tell-Tale Heart', The Facts in the Case of M. Valdemar', 'The Pit and the Pendulum' ve 'The Masque of the Red Death', her biri ayrı stillerde, ayrı anlatıcıların sesinden olmak üzere canlandırılmış. Filme gitmeden önceki akşam bütün bu hikayeleri tekrar okuduğum için benim için ayrı bir lezzet kazandı bu güzel film. Hikayelerin aralarında ise Poe'nun ruhu (bir kuzgun), Ölüm ile muhabbet ediyor, espriler ve şakalarla dolu bir diyalogları oluyor. Hikayelerden en çok, Christopher Lee'nin seslendirdiği ve benim de en sevdiğim Poe hikayelerinden olan 'Fall of the House of Usher'ı beğendim. Poe'nun dilinin yarattığı o ürpertici, karanlık, kasvetli havayı çok güzel vermiş bu hikayenin animasyon uyarlaması. Bütün Poe hayranlarına tavsiye ederim!
'Vie de Chat' yani 'Kedinin yaşamı', ya da İngilizce isminin tercümesi ile 'Paris'te bir kedi', yönetmen Alain Gagnol'un elinden çıkmış, çizimleri çok hoş, çok tatlı, oturup rahatlıkla 1 saat içinde izlenip bitirilebilecek bir animasyon filmi. Hırsız Nico ve kedisinin öyküsü, sizi sarıveriyor ve Paris'in karanlık sokaklarında bu ikiliyle birlikte çatıların üzerinde hoplayarak, zıplayarak dolanıyorsunuz. Son zamanlarda nedense takıntılı bir şekilde animasyon filmleri izliyorum ve hiç rahatsız değilim bu durumdan. Paris'te bir kedi de bana hoş bir akşam geçirten, aklımda güzel çizimleri ve akışıyla kalan, güzle bir animasyon filmi olarak kaldı.
Sunday, May 24, 2015
Genco Erkal - Nazım Hikmet
Karşı yaka memleket,
Sesleniyorum Varna'dan,
İşitiyor musun?
Memet! Memet!
Karadeniz akıyor durmadan,
Deli hasret, deli hasret,
Oğlum, sana sesleniyorum,
İşitiyor musun?
Memet! Memet!
Nazım Hikmet Ran
Genco Erkal, Nazım olmuş, sesleniyor oğluna. Yaşadığım, memleketimden uzak bu şehirde bir sahnede. Güzel anadilim çınlıyor kulaklarımda. Nazım, sesleniyor oğluna, 'Seni bir daha görmek, nasip olmayacak Memedim' diyor, yüreğimi bir kılıç gibi dağlıyor onun acısı. İri iri yaşlar yuvarlanıveriyor göz pınarlarımdan. Yüreğim vücudumun dışında, korumasız, tek başına, ellerimde tutuyorum onu. Nazım'ın dizeleri kanatıyor yüreğimi bir bir. Yurdundan, sevdiği kadından, sarı kafalı oğlundan uzakta ölmeye mahkum bu adamın, bu dev yürekli şairin, bu mavi gözlü devin kelimeleri, yüz yılın ötesinden gelip vuruyor beni tam yüreğimin orta yerinden. Acının zamanı yok. Evlat hasretinin yüzyılı yok. Hepsi şu anda oluyor. İnsanlığın bütün acıları aynı anda yaşanıyor. Ruhumun en derin yerinde, yüreğimin ta içinde duyumsuyorum. Tepeden tırnağa kadar sarsılıyorum.
Sahnede bu denli devleşen, böylesine 'Nazım' olan, böyle titreyen, kendinden geçen, işini aşkla, şevkle, mutlulukla yapan, güzel insan Genco Erkal.. Daha nice sahnelerde, nice ışıklar altında parlayasın. İyi ki varsın.
2015in ilk yarısı
Bu yılın ilk yarısı neredeyse geçmişken, dönüp bakmak istedim neler oldu diye bu zamanda. Doktoramı bitirmiş olmanın dinginliğiyle geçen bir kış mevsiminde güzel romanlar okudum, okumaya doydum. Çocuklarım arada hasta oldular, uykusuz geceler geçirdim ama büyüyorlar işte, büyüyorlar hızla..
Kıştan sonra gelen baharla çok güzel bir değişim ve dönüşüm süreci geçirdim. Kendimi daha çok dinlemeye, gün içinde dünyanın gailesinden ayrı, korunmuş bir zaman yaratmaya çalıştım, özen gösterdim. Yogayı ve meditasyonu her gün yaptığım, yapmazsam rahatsız olduğum bir hayat alışkanlığı haline getirdim. Ruhum ve bedenim, uzun zamandır hissetmediğim kadar hayat, sevgi ve enerji dolu şimdi.
Hayatımın geri kalanında devam ettireceğim bir siyah-beyaz portre projesine başladım. Fotoğraf yine hayatımda eski önemini kazandı.
Bütün hayatım boyunca yapmayı istediğim bir şeyi yapıp 8 haftalık bir Yaratıcı Yazma Atölyesi dersine yazıldım. İngilizce olarak kurgusal hikayeler, anı ve şiir yazmaya, yazdıklarımı internetteki edebiyat dergilerine göndermeye başladım. Yazmak hayatımı anlamlandıran en büyük eylemlerden olduğu için bunu serbestçe (ve iki dilde birden) yapabilmek beni çok mutlu ediyor.
Eski aşkım olan şiire geri döndüm. Müthiş bir şair olan Mary Oliver'la tanıştım, ve kelimeleri kullanış biçimine aşık oldum. Tekrar şiir okumaya ve yazmaya başlamak ruhuma çok iyi geldi. Kelimelerin tasarruflu kullanıldığı, bazen bir cümleyle yüz anlam aktarabilen şiiri ne kadar çok sevdiğimi anımsadım. Bazen bir sayfalık bir şiirin, bize yüzlerce sayfalık bir romandan daha fazla şey anlatabilmesini çok seviyorum.
Bir süreliğine Facebook hesabımı kapattım. Bilgisayar başında daha az vakit geçirmeye başladım. Çatıya çıkıp güzel gün batımlarını ve bulutları doya doya, uzun uzun izledim, çocuklarıma sarıldım, saçlarını kokladım, çiçekleri suladım, çiçekleri kokladım, ayaklarımı gölün sularına soktum, martıları izledim, güzel müzikler dinledim, şarkı gibi şiirler okudum, mandala boyama kitapları alıp uzun uzun, acelem olmadan kuru kalemlerle boyadım, oturup sakince meditasyon yaptım, sahil kenarında mis gibi yosun kokusunu içime çekerek yoga yaptım, manolya ağaçlarına tutuldum, hıdrellezde gül dalına dileğimi astım, mis kokulu kahveler içtim, yanında siyah çikolata yedim çokça, bol bol fotoğraf çektim, dünyayı kelimelerim ve fotoğraflarımla anlatmaya çalıştım.
Şükürler olsun.
Bu yılın ikinci yarısı da en az ilki kadar verimli, üretken, sakin, huzurlu ve dingin geçsin.
Sevgi ve ışıkla.
Saturday, May 23, 2015
Kafamda bir Tuhaflık
Orhan Pamuk'un bütün kitaplarını (romanların yanısıra anıları ve edebiyat eleştirilerini de) okumuş biri olarak, diyorum ki, olmamış. Olmamış çünkü Pamuk'un kendi sesi, bariz bir şekilde karakterlerin diyalog ya da iç düşüncelerinde arada göze batıyor, sırıtıyor. Mesela Vediha gibi bir sosyoekonomik tabakadan gelen bir kadın, 'Araba Boğaz Köprüsü'nün yanına öylesine yanaştı ki, aşağıdaki Rus gemilerinin üzerine düşeceğim sandım' gibi bir cümle kurmaz, kuramaz. (Gemilerin Rus gemisi olduğunu nereden bilecek?) Onun düşüncelerinde duyduğumuz direk Orhan Pamuk'un iç sesidir. İşte bu yüzden romandaki çoğu karakter derinleşemeden, gerçekçi veya elle tutulur bir hal alamadan bize tanıtılıp öylece bırakılmış. Fazla düşünülmüş, ancak buna rağmen gerçekçilik kazanamamış, inandırıcılığı olmayan, 'ben bir roman karakteriyim' diye bağıran bir çok karakter. Pek akıcı olmayan bir roman.
Gidip kara kitap'ı ve cevdet bey ve oğulları'nı tekrar okuyayım iyisi mi. Masumiyet müzesi gibi bu kitap da büyük bir hayalkırıklığı oldu. Bunu çok üzülerek söylüyorum ki sanırım Pamuk'un romancılığında bundan sonrası artık yokuş aşağı.
Gift from the Sea - Anne Morrow Lindbergh
'Kadınların, kendi özlerini bulmak için yalnızlığa ihtiyaçları vardır.' - Anne Morrow Lindbergh
Balayımız için gittiğimiz güzel Maui adasında, 1902-74 yılları arasında yaşamış Amerikalı bir pilot olan Charles Lindbergh'un mezarı vardı. Hayatının son yıllarında bu adayı kendine mekan seçmiş bu ünlü pilotun, kendisi de pilot ve yazar olan bir eşi varmış meğerse. Anne Morrow Lindbergh (1906-2001) de hayatının son yıllarını bu muhteşem güzellikteki adada geçirmiş. Bu kitabı ise hayatının daha erken bir döneminde, biraz yalnız kalmak ve kendini dinlemek için gittiği bir yaz tatilinde, deniz kıyısında yazmış.
Kitap su gibi akan, bir oturuşta okunan, hayat üzerine enfes düşüncelerden, öğüt, tavsiye ve mesellerden oluşan bir denemeler bütünü. Anne Lindbergh eline aldığı her bir deniz kabuğunu, bir kadının yaşamındaki değişik bir evreye benzetmiş. Kitabın her bölümü bir kadının hayatındaki ayrı bir evreden oluşuyor. Bir kadının hayat içinde geçirdiği değişimleri, arada bir yalnız kalma ihtiyacını, ilişkilerini, evlilik hayatını, annelik rolünü..ve hayata dair herşeyi müthiş güzel, akıcı, açık bir dille anlatmış yazar. Tadı damağımda kaldı. Yaşamımda yer alan ve değer verdiğim her kadının okumasını isteyeceğim bir klasik olarak hayatımda yerini aldı bu kitap.
Zeytindağı - Falih Rıfkı Atay
“Tren giderken iki tarafımızda Suriye ve Lübnan'ı sanki safra gibi boşaltıyoruz. Yarın kendimizi Anadolu köylerinin arasında Kudüs'süz, Şam'sız, Lübnan'sız, Beyrut'suz ve Halep'siz, öz can ve öz ocak kaygısına boğulmuş, öyle perişan bulacağız.
Kumandanım harap Anadolu topraklarını gördükçe:
- Keşke vazifem buralarda olsaydı, diyor.
Keşke vazifesi oralarda olsaydı. Keşke o altın sağnağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terkedilmiş vatan parçası üstünden geçseydi!
- Eğer kalırsam, diyor; bütün emelim Anadolu'da çalışmaktır.
Eğer kalırsa, eğer bırakılırsa... Anadolu hepimize hınç, şüphe ve güvensizlikle bakıyor. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz, istasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:
- Benim Ahmed'i gördünüz mü? diyor. Hangi Ahmed'i? Yüz bin Ahmed'in hangisini? Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor:
- Bu tarafa gitmişti, diyor.
O tarafa? Aden'e mi, Medine'ye mi, Kanal'a mı, Sarıkamış'a mı, Bağdat'a mı?
Ahmed'ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi?
Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmed'ini görsen, ona da soracaksın:
- Ahmed'imi gördün mü?
Hayır... Hiçbirimiz Ahmed'ini görmedik. Fakat Ahmed'in her şeyi gördü. Allah'ın Muhammed'e bile anlatamadığı cehennemi gördü.
Şimdi Anadolu'ya, batıdan, doğudan, sağdan, soldan bütün rüzgârlar bozgun haykırarak esiyor. Anadolu, demiryoluna, şoseye, han ve çeşme başlarına inip çömelmiş, oğlunu arıyor. Vagonlar, arabalar, kamyonlar, hepsi, ondan, Anadolu'dan utanır gibi, hepsi İstanbul'a doğru, perdelerini kapamış, gizli ve çabuk geçiyor.
Anadolu Ahmed'ini soruyor. Ahmed, o daha dün bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan Ahmed, şimdi onun pahasını kanadını kısmış, tırnaklarını büzmüş, bize dimdik bakan ana kartalın gözlerinde okuyoruz.
Ahmed'i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek... Fakat biz Ahmed'i kumarda kaybettik!”
― Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı
İnsanı bildiğini düşündüğü bir tarihi dönemi tekrar gözden geçirmeye iten, 1. Dünya Savaşı ve sonuçları, Osmanlı'nın Arap cepheleri ile ve yaşanılan acılarla ilgili çok daha fazla düşünmeye sevkeden, sarsıcı bir kitap. Uzun zamandır tarihi konu alan ve beni böylesine etkileyen bir roman okumamıştım. Kısa ve çok sürükleyici oluşu, insanın içine işleyişiyle bu romanı çok sevdim. Yüreğimi sızlatan bu romanı okuyunca, savaşın ne denli anlamsız, insan hayatının ne kadar ucuz olduğunu düşündüm çokça. Milyonlarca hayatın filler güreşirken ezilen çimenler gibi arada nasıl harcandığı, heba edildiği, acıların dağlara taşlara sığmadığı o savaş yıllarını düşündüm.
Gözümden bir kaç damla yaş aktı. Geri gelir mi bir daha Ahmet'ler?
Paulo Coelho - Hac
Paulo Coelho'nun 'Simyacı'sını, 'Piedra Irmağı'nın kıyısında oturdum, ağladım' kitaplarını herkes gibi Türkiye'de ilkgençliğimde okumuş ve beğenmiştim. Ancak İspanya'da bir keşişin hac macerasını anlatan bu roman Simyacı'ya hazırlık gibi yazılmış ve ondaki neredeyse bütün fikirleri içeren, insanı çok şaşırtmayan, çok yeni bir şey öğretmeyen bir kitap. Beni çok da içine çekemedi, başladığım için bitirmiş olmak için okudum. Hoş bir kaç düşünce yok değildi içinde, ama genelinde vasat bir kitaptı.
Sunday, May 17, 2015
Milan Kundera - Yavaşlık
'The degree of slowness is directionally proportional to the intensity of memory. The degree of speed is directionally proportional to the intensity of forgetting.' - Milan Kundera - Slowness
Okuduğum ilk Kundera romanı oldu, çok akıcı bulduğumu söyleyemeyeceğim, ancak içinde altı çizilmeye değer bir kaç fikir de yok değildi. Romanın yapısı gereği yazar daldan dala atlayarak çok dağınık bir kurgu kullanmış. 'Varolmanın dayanılmaz hafifliği'nin aksine, bu romanını Çekçe değil Fransızca olarak yazmış. Bu da sanırım romanın yapısını etkilemiş. Yavaşlık ve hafıza arasında, hız ile unutma arasında kurulan bağlar dikkat çekici ve çok ilginçti. Yine de romanın içine tam anlamıyla giremedim ve kendimi kaptıramadım maalesef.
Tuesday, April 7, 2015
Still Alice - Lisa Genova
Still Alice, bir beyin uzmanı olan Lisa Genova'nın uzun araştırmalar sonucunda yazdığı, Alzheimer hastalığını hastanın kendi gözünden anlatan müthiş akıcı, bir o kadar can acıtıcı ve etkileyici romanı. Yakın zamanda Julianne Moore'un en iyi kadın oyuncu ödülünü almasıyla ünlü olan filmini henüz izlemedim, ama kitabı soluksuz, iki günde okudum. Hem dedemi, hem babaannemi Alzheimer hastalığından kaybetmiş biri olarak beni çok derinden vurdu bu roman. Harvard Üniversitesi'nde profesör olan 50 yaşında erken Alzheimer tanısı konan Alice Howland'ın hikayesini okurken, gittikçe korkunçlaşan bir sürece biz okurlar olarak müdahil oluyor, bu süreci onunla birlikte yaşıyoruz. Bildiği ve alışkın olduğu hayatı ellerinin arasından kayıp giderken, Alice'in hikayesi öylesine üzücü, ama öylesine de sürükleyici ki, sanki bakmak istemeyip de bakışlarınızı uzaklaştıramadığınız bir kazaya tanık olur gibi hızlı hızlı okuyorsunuz. Belki çok edebi tasvirleri olan, çok eşsizce yazılmış bir kitap değil, ama insanı derinden vuruyor.
Okuduktan sonra uzun bir süre aklımdan çıkmayan, beni derinden etkileyen bu roman (ve daha sonra çekilen filmi) sayesinde Alzheimer hastalığıyla ilgili farkındalık biraz olsun bile artacaksa, yazarın bütün emeklerine değer. Alzheimer Derneği'ne göre ABD'de şu anda 2015de 5.3 milyon Alzheimer hastası var. Ve hastaların üçte ikisini kadınlar oluşturuyor maalesef. Henüz bir tedavisi olmayan bu hastalığın çaresi için yapılan araştırmalara destek olmak, ve daha fazla bilgilenmek isterseniz Alzheimer derneği'nin sistesinde gezinebilirsiniz.
Okunması insanın ruh hali açısından pek kolay olmasa da, mutlaka okunması gereken bir roman. Umarım yakında bu hastalığın ilerleyişini hiç olmazsa durdurmanın bir yolu bulunur. Daha fazla aile de sevdiklerini bu hastalığa kaybetmek ve acı çekmek zorunda kalmaz.
Monday, April 6, 2015
Bone Clocks - David Mitchell
“But it’s the feeling of love that we love, not the person.”
― David Mitchell, The Bone Clocks
Bazı yazarlar insanın ruhuna seslenebilir. Ne yazarlarsa yazsınlar keyifle, içine gömülerek okursunuz. İşte benim için David Mitchell böyle yazarlardan biri. Son romanı The Bone Clocks da beni okurken inanılmaz mutlu etti. 1980li yıllarda başlayıp 2045 yılı civarlarında biten inanılmaz bir macera. Okurken, koltukta oturup okuyor olduğumu unutturan cinsten. Irak Savaşı'ndan çevre kirliliğinin yol açabileceği korkunç bir gelecek distopyasına, ergenlik psikolojilerinden kültler arasında geçen gerçeküstü savaşlara, zaman içine dağılmış onca hikaye hem insanı derinden etkiliyor, hem de birbirine çok güzel bağlanıyor, tıpkı Cloud Atlas kitabında olduğu gibi. Özellikle Holly'nin hikayesinin zamana dağılışı, kurgusu o kadar güzel örülmüş ki bir kez daha bu İngiliz yazara hayran kaldım. Bone Clocks bu kış okuduğum en güzel ve unutulmaz romanlar arasına girdi bile. Uzun süre etkisinden çıkamadım, günlerce özellikle çevre ve dünyanın geleceği üzerine söyledikleri üzerine düşündüm durdum. Bu da iyi bir roman olduğunun en büyük kanıtı bence.
Remains of the Day - Kazuo Ishiguro
“Indeed — why should I not admit it? — in that moment, my heart was breaking.”
Kazuo Ishiguro - The Remains of the Day
Türkçe'ye 'Günden Kalanlar' diye çevrilebilir başlığı sanırım.. Bu romanı pek sevdim. Kazuo Ishiguro'nun okuduğum ilk romanı oldu ama kesinlikle sonuncusu olmayacak. İngiltere'de İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir İngiliz lorduna hizmetkarlık eden Stevens'ın ağzından anlattığı anıları, pişmanlıkları, hissettikleri, yaşadığı hayal kırıklıkları ve geçmişe duyduğu özlem bizi bir su gibi akarak o yıllara götürüyor. Ishiguro'nun yalın ama derinden etkileyici tarzını çok sevdim. İnsanın ağzında buruk bir tat bırakan, İngilizce'yi çok güzel kullanan, yaşadıklarımız kadar yaşamadıklarımız, söylediklerimiz kadar söylemediklerimiz üzerinde de düşündüren, çok hoş bir roman. Okuduktan kısa süre sonra da Chicago Üniversitesi'nde yaptığı bir konuşmada yazarı Kazuo Ishiguro ile tanışma şerefine erişmem, onun ağzından kendi günlük yaşamını, yaza macerasını, sevdiği kitapları..vs dinleyebilmem çok güzel oldu.
Kitabın üzerinde, 'Esra'ya...Yazmaya devam et' yazıyor :)

Çehov - Kısa romanlar
Okurken çok sevdiğim The Steppe (Bozkır), The Story of an Unknown Man (Bilinmeyen bir adamın öyküsü) ve My Life (Benim Hayatım) romanlarını içeren bu seçkiye bayıldım. Çehov okumayı çok seviyorum. Yaşamı bir meyve gibi kesip, dilimlerini önümüze sunuyor. Özellikle Bilinmeyen Adamın Öyküsü'nde, Nuri Bilge Ceylan'ın 'Kış Uykusu' filminde esinlendiği diyalogların, sahnelerin kaynağını bulmak çok güzeldi. Yaşamı böylesine sade ve yalın, ama böylesine incelikle dokuyan, anlatan başka az yazar vardır herhalde. Eğer Çehov'u sadece öyküleriyle tanıdıysanız bu kısa romanları da kaçırmayın derim.
Tuesday, March 17, 2015
İki grafik roman
'Hahamın kedisi', Joann Sfar'ın kendine özgü çizgileriyle süslediği, bir oturuşta okunan, hoş bir roman. Hayata, dine, felsefeye, aşka, yaşama ve ölüme dair düşüncelerini yazar, bir kanaryayı yedikten sonra konuşma yeteneği kazanan bir kedinin dilinden anlatıyor. Cezayir'de Sefardik bir Yahudi hahamın kedisi olan bu hayvan, Lafontaine masallarındaki gibi bize hayatta başımıza gelenlerden çıkarılacak dersleri ve yaşamın bazen komedi derecesine varan anlamsızlığını pek hoş bir şekilde aktarıyor. Oturup bir solukta okunan, değişik, güzel bir grafik roman.
Art Spiegelmann'ın Nazi soykırımından bir şekilde canlı kurtulabilmeyi başarmış babası ile olan konuşmalarından ilham alarak çizdiği Maus I ve II grafik romanlarının kolay okunduğunu söyleyemem. İnsanlık tarihinin en korkunç, en utanç verici hikayelerinden birini anlatıyor nitekim.. Fazla güçlü, okurken fazla can acıtıyor.. Bir çok yerde yutkunarak devam etmek için kendimi zorlamak zorunda kaldım. Ancak 20. yüzyılın acılarını ve insanın zalimliğinin sınırsızlığını unutmamak, tekrar tekrar hatırlamak için mutlaka okunması gereken, müthiş acı bir öykü. Yahudi soykırımının şimdiye kadar okuduğum en etkileyici, en vurucu betimlemesi. İnsanı yüreğinden tutup, bırakmıyor.
Best Years of Our Lives
Paul Auster'ın 'Sunset Park' romanını okuduğumdan beri aklımdaydı bu klasik filmi izlemek. Roger Ebert'ın da en sevdiği filmler arasına koyduğu bu güzel film, İkinci Dünya Savaşı ABDye dönen savaş gazilerinin dramını, yaşadıkları zorlukları müthiş içten bir dille anlatıyor. Evlerine geri döndüklerinde, en az savaşa giderken hissettikleri duygular kadar yoğun duygular yaşayan, hiç bir zaman eski yaşamlarını eskisi gibi süremeyeceklerini anlayan üç adamın üç ayrı hikayesi. Oyunculukların gücü, diyalogların içtenliği ve savaş sonrası travma gerçeğini en çıplak haliyle anlatması filmi bir klasik yapıyor bence. İzledikten sonra gidip Auster'ın romanında alıntıladığı yerlere tekrar bakmak istedim.
Filmde beni en çok vuran sahne, savaşta ellerini kaybetmiş çocuk eskiden yaşadığı kasabaya geri döndüğünde, 'Ordu ona ellerinde takılı olan kancaları kullanmayı iyi öğretmiş' diye yorum yapan arkadaşına diğer arkadaşının verdiği cevap oldu: 'Ama o ellerle sevgilisine nasıl sarılacağını öğretmememiş'.
Bana çoğu sahnesiyle, savaşın anlamsızlığı ve insanların aslında cepheden sağ dönse bile ne çok şey kaybetmiş olduklarına dair hatırlattıklarıyla, Uğur Yücel'in yönettiği 'Yazı Tura' filmini hatırlatan bu film içime işledi ve benim için unutulmazlar arasına girdi.
Birdman
Tiyatroya, doğaçlama sanatına, sahne sanatlarına bir övgü, Hollywood'un popüler film kültürüne, oyuncularının yaşamlarına ise bir eleştiri Inarritu'nun son filmi. Tarzı itibariyle bu kadar çok Oscar almasına şaşırdım açıkçası. Değişik, caz ritimleriyle bezeli müziği, tek seferde çekilen sahneleri, psikolojik gerilimi ve kara mizahı yerinde kullanmasıyla benim kalbimi fethetti fethetmesine, ama sanki Akademi'nin bu filme bu kadar çok ödül vermesi çok beklenilen bir şey değil gibiydi. Michael Keaton ve Ed Norton'ın enfes oyunculukları bir yana, sadece Raymond Carver göndermeleri ve edebiyat-tiyatro ilişkisinin altını çizdiği için bile izlenilesi bir film.
Friday, March 13, 2015
Elveda sevgili Yaşar Kemal
“Ben sevgiden, sevinçten söz açmak istemez miyim, delice, çılgınca, içim taşa taşa, bir sevinçten söz açmak istemez miyim? Ben sevinçli adamım. Bu dünya böyle olmasa, böyle kara, karanlık olmasa, ben sevinçten taşar coşardım. Yaradılışım karanlıktan çok aydınlığa, acıdan çok sevince... Ne çare, ne çare ki sevinmek gelmiyor elimden... Dostluktan söz açmak, ne güzel. Bir dostum var. Sıcacık eli var. Sevgi dolu gözleri var. Ne güzel yalansız, salt sevgi dolu bir insan eli sıkmak. Sıcacık, sıcacık... Ben deli olurum, insanlar karanlık karanlık, kuşkulu baktıkça bana... Bütün insanlar kuşkusuz, korkusuz, çıkar düşünmeden, düşmanlık geçirmeden içlerinden baksalar biribirlerine... İnsan, ne olur biliyor musunuz, sıcacık bir bahar güneşinin bahtiyarlığında duyar kendisini... Bahar güneşinde bir sevinç içinde gerinir. İnsan bir bahar çiçeği temizliğinde olur.”
Yaşar Kemal
Thursday, February 5, 2015
Kışın kucağında
Hayatımdaki en dingin kış mevsimlerinden birini yaşıyorum.
Kışın bembeyaz kollarına alıp kucağında salladığı bir çocuk gibiyim.
Hayatımda sanırım ilk defa, gidilmesi gereken yerlerin, yapılması gereken işlerin olmadığı, kafamın ve yüreğimin serbest kaldığı, böylesine huzurlu bir kış geçiriyorum.
Dışarıda kar fırtınaları, toprağın ve sokakların üzerini örtüyor. Sokak lambalarının altında incecik, ışıl ışıl parlayan karlar, büyülüyor beni.
Evin içinde, zencefilli limonlu çayımdan yudumluyorum. Şöminenin başında kedi gibi kıvrılıp, mayışıyorum. Bol bol Nick Drake ve Leonard Cohen dinliyorum. Kadife sesleri beni büyülüyor.
Çocuklarımın sarı tüylü kafalarından bol bol öpüyorum. Yumuşaklıklarının keyfini çıkarıyorum. Günün çoğunluğunda yanlarında olabilmenin, onları kendi kollarımla sarabilmenin mutluluğu dolduruyor içimi. Şükranla doluyor içim.
On küsur senedir ilk kez, içimde suçluluk duygusu olmadan istediğim her tür kitaptan okuyorum. Uzun süren bir açlıktan sonra ziyafet sofrasına oturmuş gibi. Romanlar okuyorum, hatıra ve anı kitapları, tarihi kitaplar, grafik romanlar, şiir kitapları... Kafamda yazılması gereken bir tez olmadan. Doyasıya, bir pınardan kana kana su içer gibi..
Kendimi ait hissettiğim yerde, evimde, yuvamda olmanın başka hiç bir şeye benzemeyen tadı. Hayatımın bu noktasında en çok ihtiyacım olan şey buymuş demek ki.
Saturday, January 24, 2015
Bazen
Bazen, kış mevsiminin yüreğinde, kucağında, akşamüstü bir kaç saat uykudan sonra, kafam dumanlı, sarhoş.. Bir kaç kelime gelir dudaklarımın ucuna. Gerçekle gerçeküstü arasındaki belirsiz çizgi, daha da silinir. Alacakaranlık geceye yer açarken, eski dostlarım melankoli ve nostalji, gelip karşımdaki koltuklara yerleşir. Durduramam battaniyenin altında, elimdeki çay fincanından medet uman bedenimin titremesini. İçim üşür, kitap dahi okuyamayacak kadar bitaptır bedenim. Bırakıverir kendini unutuş gibi derin bir uykunun kollarına. Sonra uyanırım gecenin ortasında. Uykunun tatlı kollarına geri dönmek ister yorgun ruhum. Kalakalırım, ne uyur, ne uyanık, arada, arafta.
Bazen, koskocaman, simsiyah uzayda yüzen şu küçücük mavi noktada geçirmek için bize verilen kısacık süreden geriye kalacak en anlamlı şey, işte bu yazdığımız satırlar gibi gelir. Sözlerimiz, ruhumuz, hayatımız uçup gittikten sonra, geride bir tortu gibi kalacak olan şu kelimeler.
Bazen, insanı yaşama bağlayan en büyük sebeplerden biri, onda bulduğumuz ulvi, derin anlamlar değil, aynı şehrin banliyölerinden birinde, orman içinde bir evde başka bir kadının, elinde bir fincan kahveyle, geceyi yoldaş edinerek kendine, sayfalarca okuyor, sayfalarca yazıyor olduğunu bilmektir o anda.
Beethoven'ın 8. keman ve piyano sonatıdır, hayatı yaşamaya değer kılan bazen. Yüzyıllar öncesinden gelip insanın yüreğinin içinde bir yere dokunabilmeyi başaran bir eldir.
Bazen, kalırız arada, karanlık ve aydınlığın, gerçekle gerçeküstünün kesiştiği, buluştuğu o noktada. Yazmaktan başka bir şey gelmez elimizden.
Bazen, geceyi yoldaş bilip kendimize, veririz yüreğimizin dizginlerini melankoliye.
Thursday, January 15, 2015
Bir fincan sahlep
Mis gibi tarçın kokulu, koyu kıvamlı, sıcak, sıcacık bir fincan sahlep.. Seneler var ki içmemiştim. Mis gibi kokusuyla beni Kadıköy'deki evimizin kış akşamlarına götürdü. Pencereyi açsam hafif bir kömür ve kar kokusu doldururdu odayı. ÖSSye hazırlanmaktan yorulduğum akşamlar, elime Sait Faik'in 'Semaver/Sarnıç' hikaye kitabını alıp, oradan bir hikaye okurdum. İnsanı, bizi, hayatı, böylesine sade ama böylesine vurucu anlatabilen başka bir yazar görmedim. Sait Faik'in kelimelerinde hayatın ta kendisi vardı. Elimdeki sahlep fincanından yükselen başdöndürücü kokuyu içime çekerken, 'Semaver' hikayesinde, Ali'nin çalıştığı fabrikanın önünde sahlep yudumlayanların arasında addederdim kendimi. Sait Faik beni elimden tutup başka insanların hayatlarının tam orta yerine bırakıverirdi. O müthiş hikayeciliği, o masumiyeti, kendiliğinden akan bir ırmak gibi yazdığı satırlar, yüreğimin en derininde bir yere dokunuverirdi.
Bir bardak sahlep, beni götürdü o uzaktaki şehirde, ilkgençliğimi yaşadığım o kış akşamlarına..
Çoğu günler, bir rüya gibi geliyor bana hayatım, yaşadıklarım.
Subscribe to:
Posts (Atom)





















