Showing posts with label kitap. Show all posts
Showing posts with label kitap. Show all posts

Monday, November 28, 2016

Bir masa etrafında


*String reprise*

Sizin yanınızda..

Evimde hissediyorum kendimi.

Sevgiyle sarmalanıyor, huzurla doluyorum.

Bir somun ekmek dilimine tereyağı ve balı katık etmişim de yanına bir demli çay koymuşum..

Yanımda siz. Gülüşleriniz. Bakışlarınız. Kucaklayışlarınız.

Çok sevildiğimi bildiğim yerlerde (annemin, anneannemin evinde mesela) hissettiğim o rahatlık, mutluluk hissi. Kendim olabildiğim, hiç bir maske takmak, hiç bir role soyunmak zorunda kalmadığım, hiç bir savunma mekanizmamı harekete geçirmek zorunda olmadığım zamanlarda hissettiğim o ferahlık, özgürlük hissi.

Aynı dili konuşuyor ya hani yüreklerimiz, ben bir kelime dahi söylemeden bakışlarımdan anlarsınız beni.

Beni benden daha iyi tanır ve anlatırsınız bana kendimi, ki gülerim çocuk gibi, ama hiç şaşırmam.

Kendi kodlarımız, kendi mimiklerimiz, kendi şifrelerimiz vardır, anlayamaz başkaları.

Beni asla yargılamayacağını bildiğim aklınızın yanıbaşında durunca, benzersiz bir güven hissi kaplar yüreğimi.

Yanımda siz.

Bir battaniye gibi sarmalayan, saran sevginiz. Varlığınız.

Çayımdan bir yudum daha alırım. İçim ısınıverir.

Bir masa etrafında oturmuşuzdur yine. Gece uzanır önümüzde.

Kahkahalar atar, ağlar, gülümser, bağırır, fısıldarız.

Okuruz.

Yaşamın özünü, öz suyunu damıtır, kelimelere döker, yazarız.




Sunday, May 24, 2015

2015in ilk yarısı



Bu yılın ilk yarısı neredeyse geçmişken, dönüp bakmak istedim neler oldu diye bu zamanda. Doktoramı bitirmiş olmanın dinginliğiyle geçen bir kış mevsiminde güzel romanlar okudum, okumaya doydum. Çocuklarım arada hasta oldular, uykusuz geceler geçirdim ama büyüyorlar işte, büyüyorlar hızla..

Kıştan sonra gelen baharla çok güzel bir değişim ve dönüşüm süreci geçirdim. Kendimi daha çok dinlemeye, gün içinde dünyanın gailesinden ayrı, korunmuş bir zaman yaratmaya çalıştım, özen gösterdim. Yogayı ve meditasyonu her gün yaptığım, yapmazsam rahatsız olduğum bir hayat alışkanlığı haline getirdim. Ruhum ve bedenim, uzun zamandır hissetmediğim kadar hayat, sevgi ve enerji dolu şimdi.

Hayatımın geri kalanında devam ettireceğim bir siyah-beyaz portre projesine başladım. Fotoğraf yine hayatımda eski önemini kazandı.

Bütün hayatım boyunca yapmayı istediğim bir şeyi yapıp 8 haftalık bir Yaratıcı Yazma Atölyesi dersine yazıldım. İngilizce olarak kurgusal hikayeler, anı ve şiir yazmaya, yazdıklarımı internetteki edebiyat dergilerine göndermeye başladım. Yazmak hayatımı anlamlandıran en büyük eylemlerden olduğu için bunu serbestçe (ve iki dilde birden) yapabilmek beni çok mutlu ediyor.

Eski aşkım olan şiire geri döndüm. Müthiş bir şair olan Mary Oliver'la tanıştım, ve kelimeleri kullanış biçimine aşık oldum. Tekrar şiir okumaya ve yazmaya başlamak ruhuma çok iyi geldi. Kelimelerin tasarruflu kullanıldığı, bazen bir cümleyle yüz anlam aktarabilen şiiri ne kadar çok sevdiğimi anımsadım. Bazen bir sayfalık bir şiirin, bize yüzlerce sayfalık bir romandan daha fazla şey anlatabilmesini çok seviyorum.

Bir süreliğine Facebook hesabımı kapattım. Bilgisayar başında daha az vakit geçirmeye başladım. Çatıya çıkıp güzel gün batımlarını ve bulutları doya doya, uzun uzun izledim, çocuklarıma sarıldım, saçlarını kokladım, çiçekleri suladım, çiçekleri kokladım, ayaklarımı gölün sularına soktum, martıları izledim, güzel müzikler dinledim, şarkı gibi şiirler okudum, mandala boyama kitapları alıp uzun uzun, acelem olmadan kuru kalemlerle boyadım, oturup sakince meditasyon yaptım, sahil kenarında mis gibi yosun kokusunu içime çekerek yoga yaptım, manolya ağaçlarına tutuldum, hıdrellezde gül dalına dileğimi astım, mis kokulu kahveler içtim, yanında siyah çikolata yedim çokça, bol bol fotoğraf çektim, dünyayı kelimelerim ve fotoğraflarımla anlatmaya çalıştım.

Şükürler olsun.

Bu yılın ikinci yarısı da en az ilki kadar verimli, üretken, sakin, huzurlu ve dingin geçsin.

Sevgi ve ışıkla.




Saturday, May 23, 2015

Kafamda bir Tuhaflık



Orhan Pamuk'un bütün kitaplarını (romanların yanısıra anıları ve edebiyat eleştirilerini de) okumuş biri olarak, diyorum ki, olmamış. Olmamış çünkü Pamuk'un kendi sesi, bariz bir şekilde karakterlerin diyalog ya da iç düşüncelerinde arada göze batıyor, sırıtıyor. Mesela Vediha gibi bir sosyoekonomik tabakadan gelen bir kadın, 'Araba Boğaz Köprüsü'nün yanına öylesine yanaştı ki, aşağıdaki Rus gemilerinin üzerine düşeceğim sandım' gibi bir cümle kurmaz, kuramaz. (Gemilerin Rus gemisi olduğunu nereden bilecek?) Onun düşüncelerinde duyduğumuz direk Orhan Pamuk'un iç sesidir. İşte bu yüzden romandaki çoğu karakter derinleşemeden, gerçekçi veya elle tutulur bir hal alamadan bize tanıtılıp öylece bırakılmış. Fazla düşünülmüş, ancak buna rağmen gerçekçilik kazanamamış, inandırıcılığı olmayan, 'ben bir roman karakteriyim' diye bağıran bir çok karakter. Pek akıcı olmayan bir roman. 

Gidip kara kitap'ı ve cevdet bey ve oğulları'nı tekrar okuyayım iyisi mi. Masumiyet müzesi gibi bu kitap da büyük bir hayalkırıklığı oldu. Bunu çok üzülerek söylüyorum ki sanırım Pamuk'un romancılığında bundan sonrası artık yokuş aşağı.



Gift from the Sea - Anne Morrow Lindbergh




'Kadınların, kendi özlerini bulmak için yalnızlığa ihtiyaçları vardır.' - Anne Morrow Lindbergh


Balayımız için gittiğimiz güzel Maui adasında, 1902-74 yılları arasında yaşamış Amerikalı bir pilot olan Charles Lindbergh'un mezarı vardı. Hayatının son yıllarında bu adayı kendine mekan seçmiş bu ünlü pilotun, kendisi de pilot ve yazar olan bir eşi varmış meğerse. Anne Morrow Lindbergh (1906-2001) de hayatının son yıllarını bu muhteşem güzellikteki adada geçirmiş. Bu kitabı ise hayatının daha erken bir döneminde, biraz yalnız kalmak ve kendini dinlemek için gittiği bir yaz tatilinde, deniz kıyısında yazmış.

Kitap su gibi akan, bir oturuşta okunan, hayat üzerine enfes düşüncelerden, öğüt, tavsiye ve mesellerden oluşan bir denemeler bütünü. Anne Lindbergh eline aldığı her bir deniz kabuğunu, bir kadının yaşamındaki değişik bir evreye benzetmiş. Kitabın her bölümü bir kadının hayatındaki ayrı bir evreden oluşuyor. Bir kadının hayat içinde geçirdiği değişimleri, arada bir yalnız kalma ihtiyacını, ilişkilerini, evlilik hayatını, annelik rolünü..ve hayata dair herşeyi müthiş güzel, akıcı, açık bir dille anlatmış yazar. Tadı damağımda kaldı. Yaşamımda yer alan ve değer verdiğim her kadının okumasını isteyeceğim bir klasik olarak hayatımda yerini aldı bu kitap.










Zeytindağı - Falih Rıfkı Atay





“Tren giderken iki tarafımızda Suriye ve Lübnan'ı sanki safra gibi boşaltıyoruz. Yarın kendimizi Anadolu köylerinin arasında Kudüs'süz, Şam'sız, Lübnan'sız, Beyrut'suz ve Halep'siz, öz can ve öz ocak kaygısına boğulmuş, öyle perişan bulacağız.

Kumandanım harap Anadolu topraklarını gördükçe:
- Keşke vazifem buralarda olsaydı, diyor. 
Keşke vazifesi oralarda olsaydı. Keşke o altın sağnağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terkedilmiş vatan parçası üstünden geçseydi!


- Eğer kalırsam, diyor; bütün emelim Anadolu'da çalışmaktır.
Eğer kalırsa, eğer bırakılırsa... Anadolu hepimize hınç, şüphe ve güvensizlikle bakıyor. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz, istasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:

- Benim Ahmed'i gördünüz mü? diyor. Hangi Ahmed'i? Yüz bin Ahmed'in hangisini? Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor:
- Bu tarafa gitmişti, diyor. 
O tarafa? Aden'e mi, Medine'ye mi, Kanal'a mı, Sarıkamış'a mı, Bağdat'a mı? 
Ahmed'ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi?


 Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmed'ini görsen, ona da soracaksın:
- Ahmed'imi gördün mü?
Hayır... Hiçbirimiz Ahmed'ini görmedik. Fakat Ahmed'in her şeyi gördü. Allah'ın Muhammed'e bile anlatamadığı cehennemi gördü.


Şimdi Anadolu'ya, batıdan, doğudan, sağdan, soldan bütün rüzgârlar bozgun haykırarak esiyor. Anadolu, demiryoluna, şoseye, han ve çeşme başlarına inip çömelmiş, oğlunu arıyor. Vagonlar, arabalar, kamyonlar, hepsi, ondan, Anadolu'dan utanır gibi, hepsi İstanbul'a doğru, perdelerini kapamış, gizli ve çabuk geçiyor.


Anadolu Ahmed'ini soruyor. Ahmed, o daha dün bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan Ahmed, şimdi onun pahasını kanadını kısmış, tırnaklarını büzmüş, bize dimdik bakan ana kartalın gözlerinde okuyoruz.


Ahmed'i ne için harcadığımızı 
bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek... Fakat biz Ahmed'i kumarda kaybettik!” 

― Falih Rıfkı AtayZeytindağı

İnsanı bildiğini düşündüğü bir tarihi dönemi tekrar gözden geçirmeye iten, 1. Dünya Savaşı ve sonuçları, Osmanlı'nın Arap cepheleri ile ve yaşanılan acılarla ilgili çok daha fazla düşünmeye sevkeden, sarsıcı bir kitap. Uzun zamandır tarihi konu alan ve beni böylesine etkileyen bir roman okumamıştım. Kısa ve çok sürükleyici oluşu, insanın içine işleyişiyle bu romanı çok sevdim. Yüreğimi sızlatan bu romanı okuyunca, savaşın ne denli anlamsız, insan hayatının ne kadar ucuz olduğunu düşündüm çokça. Milyonlarca hayatın filler güreşirken ezilen çimenler gibi arada nasıl harcandığı, heba edildiği, acıların dağlara taşlara sığmadığı o savaş yıllarını düşündüm.

Gözümden bir kaç damla yaş aktı. Geri gelir mi bir daha Ahmet'ler?




Paulo Coelho - Hac


Paulo Coelho'nun 'Simyacı'sını, 'Piedra Irmağı'nın kıyısında oturdum, ağladım' kitaplarını herkes gibi Türkiye'de ilkgençliğimde okumuş ve beğenmiştim. Ancak İspanya'da bir keşişin hac macerasını anlatan bu roman Simyacı'ya hazırlık gibi yazılmış ve ondaki neredeyse bütün fikirleri içeren, insanı çok şaşırtmayan, çok yeni bir şey öğretmeyen bir kitap. Beni çok da içine çekemedi, başladığım için bitirmiş olmak için okudum. Hoş bir kaç düşünce yok değildi içinde, ama genelinde vasat bir kitaptı.

Sunday, May 17, 2015

Milan Kundera - Yavaşlık


'The degree of slowness is directionally proportional to the intensity of memory. The degree of speed is directionally proportional to the intensity of forgetting.' - Milan Kundera - Slowness


Okuduğum ilk Kundera romanı oldu, çok akıcı bulduğumu söyleyemeyeceğim, ancak içinde altı çizilmeye değer bir kaç fikir de yok değildi. Romanın yapısı gereği yazar daldan dala atlayarak çok dağınık bir kurgu kullanmış. 'Varolmanın dayanılmaz hafifliği'nin aksine, bu romanını Çekçe değil Fransızca olarak yazmış. Bu da sanırım romanın yapısını etkilemiş. Yavaşlık ve hafıza arasında, hız ile unutma arasında kurulan bağlar dikkat çekici ve çok ilginçti. Yine de romanın içine tam anlamıyla giremedim ve kendimi kaptıramadım maalesef.


Tuesday, April 7, 2015

Still Alice - Lisa Genova




Still Alice, bir beyin uzmanı olan Lisa Genova'nın uzun araştırmalar sonucunda yazdığı, Alzheimer hastalığını hastanın kendi gözünden anlatan müthiş akıcı, bir o kadar can acıtıcı ve etkileyici romanı. Yakın zamanda Julianne Moore'un en iyi kadın oyuncu ödülünü almasıyla ünlü olan filmini henüz izlemedim, ama kitabı soluksuz, iki günde okudum. Hem dedemi, hem babaannemi Alzheimer hastalığından kaybetmiş biri olarak beni çok derinden vurdu bu roman. Harvard Üniversitesi'nde profesör olan 50 yaşında erken Alzheimer tanısı konan Alice Howland'ın hikayesini okurken, gittikçe korkunçlaşan bir sürece biz okurlar olarak müdahil oluyor, bu süreci onunla birlikte yaşıyoruz. Bildiği ve alışkın olduğu hayatı ellerinin arasından kayıp giderken, Alice'in hikayesi öylesine üzücü, ama öylesine de sürükleyici ki, sanki bakmak istemeyip de bakışlarınızı uzaklaştıramadığınız bir kazaya tanık olur gibi hızlı hızlı okuyorsunuz. Belki çok edebi tasvirleri olan, çok eşsizce yazılmış bir kitap değil, ama insanı derinden vuruyor.

Okuduktan sonra uzun bir süre aklımdan çıkmayan, beni derinden etkileyen bu roman (ve daha sonra çekilen filmi) sayesinde Alzheimer hastalığıyla ilgili farkındalık biraz olsun bile artacaksa, yazarın bütün emeklerine değer. Alzheimer Derneği'ne göre ABD'de şu anda 2015de 5.3 milyon Alzheimer hastası var. Ve hastaların üçte ikisini kadınlar oluşturuyor maalesef. Henüz bir tedavisi olmayan bu hastalığın çaresi için yapılan araştırmalara destek olmak, ve daha fazla bilgilenmek isterseniz Alzheimer derneği'nin sistesinde gezinebilirsiniz.

Okunması insanın ruh hali açısından pek kolay olmasa da, mutlaka okunması gereken bir roman. Umarım yakında bu hastalığın ilerleyişini hiç olmazsa durdurmanın bir yolu bulunur. Daha fazla aile de sevdiklerini bu hastalığa kaybetmek ve acı çekmek zorunda kalmaz.


Monday, April 6, 2015

Bone Clocks - David Mitchell


“But it’s the feeling of love that we love, not the person.” 
― David MitchellThe Bone Clocks



Bazı yazarlar insanın ruhuna seslenebilir. Ne yazarlarsa yazsınlar keyifle, içine gömülerek okursunuz. İşte benim için David Mitchell böyle yazarlardan biri. Son romanı The Bone Clocks da beni okurken inanılmaz mutlu etti. 1980li yıllarda başlayıp 2045 yılı civarlarında biten inanılmaz bir macera. Okurken, koltukta oturup okuyor olduğumu unutturan cinsten. Irak Savaşı'ndan çevre kirliliğinin yol açabileceği korkunç bir gelecek distopyasına, ergenlik psikolojilerinden kültler arasında geçen gerçeküstü savaşlara, zaman içine dağılmış onca hikaye hem insanı derinden etkiliyor, hem de birbirine çok güzel bağlanıyor, tıpkı Cloud Atlas kitabında olduğu gibi. Özellikle Holly'nin hikayesinin zamana dağılışı, kurgusu o kadar güzel örülmüş ki bir kez daha bu İngiliz yazara hayran kaldım. Bone Clocks bu kış okuduğum en güzel ve unutulmaz romanlar arasına girdi bile. Uzun süre etkisinden çıkamadım, günlerce özellikle çevre ve dünyanın geleceği üzerine söyledikleri üzerine düşündüm durdum. Bu da iyi bir roman olduğunun en büyük kanıtı bence.


Remains of the Day - Kazuo Ishiguro



“Indeed — why should I not admit it? — in that moment, my heart was breaking.” 

Kazuo Ishiguro - The Remains of the Day



Türkçe'ye 'Günden Kalanlar' diye çevrilebilir başlığı sanırım.. Bu romanı pek sevdim. Kazuo Ishiguro'nun okuduğum ilk romanı oldu ama kesinlikle sonuncusu olmayacak. İngiltere'de İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir İngiliz lorduna hizmetkarlık eden Stevens'ın ağzından anlattığı anıları, pişmanlıkları, hissettikleri, yaşadığı hayal kırıklıkları ve geçmişe duyduğu özlem bizi bir su gibi akarak o yıllara götürüyor. Ishiguro'nun yalın ama derinden etkileyici tarzını çok sevdim. İnsanın ağzında buruk bir tat bırakan, İngilizce'yi çok güzel kullanan, yaşadıklarımız kadar yaşamadıklarımız, söylediklerimiz kadar söylemediklerimiz üzerinde de düşündüren, çok hoş bir roman. Okuduktan kısa süre sonra da Chicago Üniversitesi'nde yaptığı bir konuşmada yazarı Kazuo Ishiguro ile tanışma şerefine erişmem, onun ağzından kendi günlük yaşamını, yaza macerasını, sevdiği kitapları..vs dinleyebilmem çok güzel oldu.


Kitabın üzerinde, 'Esra'ya...Yazmaya devam et' yazıyor :)

Romanı okuduktan sonra methini duyduğum filmini de oturup izledim. Anthony Hopkins'i de, Emma Thompson'ı da çok sevdiğimden, filme de bayıldım. Tabii ki romanda duyduğumuz, bize olayları anlatan ana karakterin iç sesi filmde yok, ama romanın genel havasını, o hüznü, geçmişe duyulan özlemi ve İngiltere'nin genel atmosferini çok iyi yansıttığını düşünüyorum. Yaşanmamış bir aşkın yarattığı kalp kırıklığı da Anthony Hopkins'in hüzünlü bakışlarında çok güzel yansımış. Tadı damağımda kaldı, hem romanın, hem bu güzel filmin..







Çehov - Kısa romanlar


Okurken çok sevdiğim The Steppe (Bozkır), The Story of an Unknown Man (Bilinmeyen bir adamın öyküsü) ve My Life (Benim Hayatım) romanlarını içeren bu seçkiye bayıldım. Çehov okumayı çok seviyorum. Yaşamı bir meyve gibi kesip, dilimlerini önümüze sunuyor. Özellikle Bilinmeyen Adamın Öyküsü'nde, Nuri Bilge Ceylan'ın 'Kış Uykusu' filminde esinlendiği diyalogların, sahnelerin kaynağını bulmak çok güzeldi. Yaşamı böylesine sade ve yalın, ama böylesine incelikle dokuyan, anlatan başka az yazar vardır herhalde. Eğer Çehov'u sadece öyküleriyle tanıdıysanız bu kısa romanları da kaçırmayın derim.

Tuesday, March 17, 2015

İki grafik roman


'Hahamın kedisi', Joann Sfar'ın kendine özgü çizgileriyle süslediği, bir oturuşta okunan, hoş bir roman. Hayata, dine, felsefeye, aşka, yaşama ve ölüme dair düşüncelerini yazar,  bir kanaryayı yedikten sonra konuşma yeteneği kazanan bir kedinin dilinden anlatıyor. Cezayir'de Sefardik bir Yahudi hahamın kedisi olan bu hayvan, Lafontaine masallarındaki gibi bize hayatta başımıza gelenlerden çıkarılacak dersleri ve yaşamın bazen komedi derecesine varan anlamsızlığını pek hoş bir şekilde aktarıyor. Oturup bir solukta okunan, değişik, güzel bir grafik roman.  






Art Spiegelmann'ın Nazi soykırımından bir şekilde canlı kurtulabilmeyi başarmış babası ile olan konuşmalarından ilham alarak çizdiği Maus I ve II grafik romanlarının kolay okunduğunu söyleyemem. İnsanlık tarihinin en korkunç, en utanç verici hikayelerinden birini anlatıyor nitekim.. Fazla güçlü, okurken fazla can acıtıyor.. Bir çok yerde yutkunarak devam etmek için kendimi zorlamak zorunda kaldım. Ancak 20. yüzyılın acılarını ve insanın zalimliğinin sınırsızlığını unutmamak, tekrar tekrar hatırlamak için mutlaka okunması gereken, müthiş acı bir öykü. Yahudi soykırımının şimdiye kadar okuduğum en etkileyici, en vurucu betimlemesi. İnsanı yüreğinden tutup, bırakmıyor.



Friday, March 13, 2015

Elveda sevgili Yaşar Kemal



“Ben sevgiden, sevinçten söz açmak istemez miyim, delice, çılgınca, içim taşa taşa, bir sevinçten söz açmak istemez miyim? Ben sevinçli adamım. Bu dünya böyle olmasa, böyle kara, karanlık olmasa, ben sevinçten taşar coşardım. Yaradılışım karanlıktan çok aydınlığa, acıdan çok sevince... Ne çare, ne çare ki sevinmek gelmiyor elimden... Dostluktan söz açmak, ne güzel. Bir dostum var. Sıcacık eli var. Sevgi dolu gözleri var. Ne güzel yalansız, salt sevgi dolu bir insan eli sıkmak. Sıcacık, sıcacık... Ben deli olurum, insanlar karanlık karanlık, kuşkulu baktıkça bana... Bütün insanlar kuşkusuz, korkusuz, çıkar düşünmeden, düşmanlık geçirmeden içlerinden baksalar biribirlerine... İnsan, ne olur biliyor musunuz, sıcacık bir bahar güneşinin bahtiyarlığında duyar kendisini... Bahar güneşinde bir sevinç içinde gerinir. İnsan bir bahar çiçeği temizliğinde olur.”
Yaşar Kemal



Tuesday, February 24, 2015

Üç aşk filmi

Bugünlerde uzun zamandan sonra filmlere sağlam bir dönüş yapmışım gibi görünüyor. Şubat ayının ilk yarısında (tesadüfi olarak) üç aşk filmi izledim. Sinemayı özlemişim.





Io sono l'amore (I am Love, ya da Ben Aşk'ım), Tilda Swinton'ın başrolünü oynadığı, İtalya'nın fotojenik arkaplanında geçen, ilginç ve sanatsal bir aşk hikayesi. Hem evli ama kocasına aşık olmayan bir kadının yalnızlığı, hem de üst sınıf bir ailenin dinamiklerini değişik bir şekilde işliyor. Görsel olarak güzel görüntüler içerse de, bazı sahneler sırf sanatsal olmak uğruna fazla deneysel çekilmiş gibi geldi.. Film bende çok derin duygular uyandıramadı. Seyrettim ve çok da iz bırakmadan bitip gitti gibi oldu sanki.. Tilda Swinton'ın başarılı oyunculuğu, filme dair aklımda kalan tek kayda değer şey oldu sanırım.





Normalde her hikayenin önce kitabını okur, sonra filmini izlerim. Bu sefer hayalkırıklığına uğramamak için tam tersini yapayım dedim. Kolera Günlerinde Aşk, Marquez romanlarının o büyülü havasını verebilmiş bir film. Javier Bardem'in hayranı olduğum için zaten film baştan kazanmıştı benim için. Keyifle izledim. Şiirsel Marquez cümlelerini filmin içinde ayırt edebilmek çok güzeldi. Müzikleri, görüntüler pek hoş, ancak tek gözüme batan kısmı oyuncuların yaşlılık makyajlarının korkunç yapay durmasıydı. Oyunculukların (Javier Bardem dışında) çok başarılı olduğunu söyleyemesem de aşkın o büyülü havasını güzel yakalamış ve yansıtabilmiş, hoş bir filmdi.





Yıllar önce izlediğim bu Beethoven hikayesini oturup tekrar izledim. Gary Oldman, Beethoven rolünde coşmuş adeta. Hem en sevdiğim müzikleri tekrar dinlemek, hem de bu ölümsüz aşk hikayesini tekrar izlemek için bahane oldu. İçinde fırtınalar kopan bu müzisyenin hayat hikayesini, en derin duygularınını nasıl müziğe döktüğünü büyük bir başarıyla gösteren bu filmi çok seviyorum. "Ever mine, ever thine, ever ours.." - Ne unutulmaz bir aşk hikayesi!

 





Thursday, February 5, 2015

Kışın kucağında


Hayatımdaki en dingin kış mevsimlerinden birini yaşıyorum.

Kışın bembeyaz kollarına alıp kucağında salladığı bir çocuk gibiyim.

Hayatımda sanırım ilk defa, gidilmesi gereken yerlerin, yapılması gereken işlerin olmadığı, kafamın ve yüreğimin serbest kaldığı, böylesine huzurlu bir kış geçiriyorum.

Dışarıda kar fırtınaları, toprağın ve sokakların üzerini örtüyor. Sokak lambalarının altında incecik, ışıl ışıl parlayan karlar, büyülüyor beni.

Evin içinde, zencefilli limonlu çayımdan yudumluyorum. Şöminenin başında kedi gibi kıvrılıp, mayışıyorum. Bol bol Nick Drake ve Leonard Cohen dinliyorum. Kadife sesleri beni büyülüyor.

Çocuklarımın sarı tüylü kafalarından bol bol öpüyorum. Yumuşaklıklarının keyfini çıkarıyorum. Günün çoğunluğunda yanlarında olabilmenin, onları kendi kollarımla sarabilmenin mutluluğu dolduruyor içimi. Şükranla doluyor içim.

On küsur senedir ilk kez, içimde suçluluk duygusu olmadan istediğim her tür kitaptan okuyorum. Uzun süren bir açlıktan sonra ziyafet sofrasına oturmuş gibi. Romanlar okuyorum, hatıra ve anı kitapları, tarihi kitaplar, grafik romanlar, şiir kitapları... Kafamda yazılması gereken bir tez olmadan. Doyasıya, bir pınardan kana kana su içer gibi..

Kendimi ait hissettiğim yerde, evimde, yuvamda olmanın başka hiç bir şeye benzemeyen tadı. Hayatımın bu noktasında en çok ihtiyacım olan şey buymuş demek ki.



Thursday, January 1, 2015

Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları - Haruki Murakami


“One heart is not connected to another through harmony alone. They are, instead, linked deeply through their wounds. Pain linked to pain, fragility to fragility. There is no silence without a cry of grief, no forgiveness without bloodshed, no acceptance without a passage through acute loss. That is what lies at the root of true harmony.” 


― Haruki MurakamiColorless Tsukuru Tazaki and His Years of Pilgrimage




Sevdiğim çoğu yazarda olduğu gibi, Murakami'de de, herhangi bir kitabını elime aldığımda, hayalkırıklığına uğramayacağımı biliyorum. Çok güzel akan, ve kendi düşüncelerimin yansımasını gördüğüm romanlar yazıyor. Tanıdık, çok rahat ettiğim, çok sevdiğim birinin evine gidip oturup kendimi güvende hissetmek gibi artık onu okumak benim için. Daha ilk sayfadan 'Bu bir Murakami romanı' dedirten eşsiz üslubunu çok seviyorum. Kitaplarla ve müzikle olan ilişkisini her kitabında aynı şekilde karakterlerine ve hikayeye yansıtmasını da.. Tsukuru Tazaki'nin öyküsü, yine çok severek okuduğum bir Murakami romanı oldu. Beni 'Sahilde Kafka' ya da '1Q84' kadar vurmasa da, yine içinde hayata dair unutulmaz gözlemler barındıran, ruhumda iz bırakan, çok hoş bir roman.


Herkes herkesle dostmuş gibi - Barış Bıçakçı




“Buralar hatıralarla doluydu. İnsan böyle şeylere nasıl dayanır? Yılların geçip gitmesine ve her şeyin belleğin bir oyunuymuş gibi bir belirsizliğin içine batmış olmasına... Bu ben miyim? Peki o ben miydim? Bütün bunları yaşayan. Hayır seyreden. Karar ver, yaşayan mı, seyreden mi? Yaşayan değilmiş gibi. Geçmişte başka biri, ama şimdi ben. Geçmiş olunca başka biri.” 


― Barış BıçakçıHerkes Herkesle Dostmuş Gibi...



Barış Bıçakçı'nın o kendine has üslubunu çok seviyorum. Kitaplarının akışı, o kadar doğal, o kadar bizden ki, içtenliğiyle vuruyor beni. Hayatımda hiç Ankara'da yaşamamış olmama rağmen bana o şehrin ruhunu hissettirebilmesi, insanların yaşam kesitlerine tanık oluyormuşum gibi onların hikayelerinin bir parçası yapabilmesi, nadir bir yetenek. Türk edebiyatının en başarılı yazarlarından biri olduğunu düşünüyorum. Bu kitap da sürekli değişen bir bakış açısından anlatıldığı için başta okuyucuyu şaşırtsa da, sonrasında hemen alışılıyor. Özellikle de hikayelerin, Barış Bıçakçı'nın diğer kitaplarının ana karakterleri olduğunu farkettiğimizde. Bizi, insanımızı ve özellikle şehirli insanların hikayelerini bu kadar vurucu bir üslupla, böylesine başarıyla anlatan az Türk yazarı var..

İyi ki varsın, ve iyi ki yazıyorsun Barış Bıçakçı.




Şeylerin Masumiyeti - Orhan Pamuk



Masumiyet Müzesi'nin romanını okumuş ama hala İstanbul'daki müzeyi gezememiş bir insan olarak burada, okyanuslar uzakta bana müzeyi Orhan Pamuk eşliğinde gezmişim, İstanbul'un mazisinde bir gezinti yapmışım gibi hissettiren bu 'katalog-kitap'a bayıldım. Çok özlediğim o Orhan Pamuk tarzında yazılan, geçmişe yazılmış bir şiir gibi metinler alıp uzaklara götürdü beni. Metinlere eşlik eden görseller ise hem müzenin 'diorama' kutularını tek tek gezip görmüşüm gibi, hem de yapım aşamalarına şahit olmuşum gibi bilgilendirdi ve mutlu etti. Bir gün kısmet olup da gidip müzeyi gezersem, Orhan Pamuk'un ne gibi şartlar altında ve nasıl bir amaçla açtığını biliyor olmak, eminim ki müze gezme deneyimimi çok daha derinleştirecek ve güzelleştirecek. Orhan Pamuk'un sürekli vurguladığı nesnelere olan bağımız, ve onların geçmişi geri çağırma gücü, çok güzel tanımlanmış. Müzenin arkasında yatan fikir ve Orhan Pamuk'un hayali çok güzel işlenip okuyucuya sunulmuş. İnsan kitabı okur okumaz gidip müzeyi de gezmek, bu hayalin somut haline dokunmak, varlığından emin olmak istiyor.


Gizli Yüz - Orhan Pamuk



Bir uçak yolculuğunda okuduğum bu senaryo, Orhan Pamuk'un son çıkan kitabı dışında tek okumadığım eseriydi sanırım. Çok ilginç bir senaryo, beni değişik bir dünyaya götürdü, okurken başka bir hikayenin parçası gibi hissettim kendimi. Orhan Pamuk'un kendine özgü diliyle yazdığı bu senaryonun ürünü olan Ömer Kavur filmini ise bir an önce izlemek istedim. Sanki siyah beyaz bir fotoğraf gibi, çok güzel ve kısa süren bir şarkı gibiydi bu senaryo. İnsanı düşündüren, derinlere götüren..


Tuesday, December 30, 2014

Ivan Ilyich'in ölümü - Leo Tolstoy



Bu kadar kısa bir roman (ya da uzun hikaye) dahilinde insan yaşamına, ölüme, hayata dair bu kadar çok soru sordurabilmek, sadece Tolstoy gibi bir ustaya mahsus bir yetenek. Müthiş bir yazı gücü. Yalın, süslü olmayan, doğrudan cümlelerle, insanlığın ortak sonu olan ölümü böylesine vurucu şekilde anlatabilmesi yazarın, biz Chicago Edebiyat kulübü üyelerini çok etkiledi. Ivan Ilyich'in ölümü beklerken düşündükleri, hayatın gündelik hayatta üzerinde en çok durduğumuz meselelerinin ölümün yanında nasıl anlamsız kaldığını bize göstermesi için bile okunmaya değerdi. Tolstoy, eşi benzeri bulunmayan, müthiş bir yazar. Bundan sonraki hedefim, bir kaç aya dağıtarak Savaş ve Barış'ı okumak.