Sunday, April 1, 2007

Hoşgeldin Nisan



'April is the cruellest month, breeding
Lilacs out of the dead land, mixing
Memory and desire, stirring
Dull roots with spring rain.'

T.S. Eliot

Hoşgeldin Nisan.. Gözleri yıldızlar gibi parlayan, beyaz elbiseli, bir meltem gibi hafif ve uçucu, yüzümüze çarpan yağmur damlaları gibi ferahlatıcı, ayağımızın altındaki yemyeşil çimenler gibi yumuşacık, içimizi ve yüreğimizi ısıtan güzel Nisan..

T.S. Eliot, ünlü 'The Waste Land' şiirine başlarken, 'Nisan, ayların en zalimidir.' demiş. Öyle mi gerçekten acaba? Nisan, gerçekten de biraz zalimdir aslında. Yüreğimizin içine kıpırtılar getirir birden, uyandırır bizi, canlandırır. Sebebini anlayamadığımız bir şekilde yerimizde duramaz oluruz. Ruhumuzda bir hareketlilik, bir huzursuzluk başgösterir, kendimizi dışarıya, mavi gökyüzünün altına atma isteği içimizde engelleyemediğimiz ısrarcı bir ses oluverir. Hangi işi yapıyor olursak olalım, hangi okula gidiyorsak gidelim o anda yaptığımız şey her neyse, onu bırakıp uzaklara gitme isteği geçer içimizden. Bu yüzden tehlikelidir Nisan çok, Orhan Veli'nin şair ruhunu etkilemiş olduğu şu dizelerden belli değil mi?

'Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada âşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.'


İşte böyle zalimdir Nisan, kendimizi, sorumluluklarımızı, yaşamımızda monoton olan herşeyi unutturur bize. 'Herşey çok güzel olacak' deriz sabah kalkıp ılık güneşle karşılarken günü. Yüzümüze bir gülümseme getirir Nisan, sebebini bile bilmediğimiz. Mavi gökyüzünün altında daha bir derin alırız nefeslerimizi, canlanan doğanın ritmine uyarak. İçimize bir sevinç getirir Nisan, hiç gitmesini istemediğimiz.


Hoşgeldin Nisan. Ne kadar zalim olsan da senin ellerine seve seve teslim oluruz biz. Bembeyaz bulutlarınla, insanın kanına giren güzel çiçek kokularınla, ılık meltemlerinle, masmavi gökyüzünle, yağmurdan sonra havaya karışan mis gibi toprak kokunla, rengarenk kelebeklerin ve kuşlarınla gel, baştan çıkar bizi. Saçları çiçekli Nisan, hoşgeldin..







Resim: Le verger - Camille Pissarro
Kaynak: http://www.artchive.com

Saturday, March 31, 2007

Piled High and Deeper :)



Neler hissettigim daha iyi anlatilamazdi!

Tuesday, March 27, 2007

Neler izledim

Geçtiğimiz 1 ay içinde izlediğim filmler: (En çok beğendiğimden en az beğendiğime doğru sırasıyla):

1- Children of Men



Bilim-kurgu filmlerini zaten çok seviyorum, ancak bu film bence konusuyla şu anda yaşadığımız gerçeklerden çok da uzak olmamış. Çocuksuz bir dünya nasıl olur? Film bu soruyu soruyor. Gelecekte dünyanın karmakarışık bir halde birbirine girmiş olduğu bir zamanda geçen filmde, insanoğlu üreme yeteneğini kaybetmiş durumda. Yaşayan en genç insan 18 yaşında ve kadınlar artık hamile kalamıyor. Bu durumda insanlığın yakın bir tarihte soyunun tükeneceği gerçeği dünyayı bir kaosun içine sürüklüyor. Çocukların olmadığı bir dünyada insanlar bütün umutlarını kaybediyorlar, yaşama sebeplerini yitiriyorlar. Savaşlar ve kitlesel göçler, çatışmalar, ölümler normal yaşamın bir parçası haline geliyor. (İşte bu yüzden şu anda dünyanın bazı yerlerinde yaşanan gerçeklerden çok uzak değil film bence) Alfonso Cuaron çok iyi bir iş başarmış. İzlenmeli derim.

2- Babel



Alejandro Gonzalez Inarritu'nun daha önceden izlediğim tek filmi olan Amores Perros (Paramparça aşklar köpekler)'i çok beğenmiştim. Bu film de onun kadar olmasa da yine de iyi bir bakış olmuş hayatın gerçeklerine. Değişik kültürlerde yaşanan acıları birbiriyle bağlantılı olarak göstermesi ve bize gözyaşlarının her yerde aynı şekilde aktığını hatırlatması açısından başarılıydı film. Ancak süresi biraz gereksiz uzun geldi bana, sanki bazı sahneler çıkarılsa da olabilirmiş gibi. Ama genelinde vasat Hollywood filmlerinden çok daha başarılı olduğu kesin.

3- The Devil wears Prada



'Çok sanatsal olmayan, izlemesi kolay bir film izlemek istiyorum' diyorsanız size bu filmi önerebilirim. Genelde vasat ve Amerikalıların deyimiyle tam bir 'chick-flick' olmasına karşın film sadece Meryl Streep'in muhteşem oyunculuğu için bile izlenebilir! Gerçekten kendisine hayran kaldım, o ne bakışlar, o ne tavırlar öyle:) Ayrıca film bence moda endüstrisini ve insanların nasıl koyun gibi bazı kişilerin söylediği, yaptığı ya da giydiği her şeyi taklit etmelerini çok güzel eleştirmiş. Mankenlerin psikolojileri, bu sektörde çalışanların hırsları, ruh halleri...vs. çok güzel yansıtılmış.

4- 300



Frank Miller'ın çizgi romanları genelde sinemaya uyarlandığında Sin City gibi hem görsel olarak hem de sanatsal olarak güzel filmler yaratabiliyor. 300 için de 'Bir bilgisayar ve görsel efekt harikası' diyebilirim. Ancak film hakkında söyleyebileceklerim sadece bu kadarla kalır. Çünkü filmin gerçekten bahsetmeye değecek daha fazla pek bir özelliği yok. Özellikle filmin tarihe yanlı bakışı ve Yunanlıları tamamen kahraman, özgürlük savaşçısı, cesur, mert...kısacası mükemmel ve adeta insanüstü 'yarı-tanrı'lar şeklinde göstermesi, Perslileri ise çirkin, koyu tenli, korkak, ikiyüzlü, ahlaksız ve hilekar ucubeler/yaratıklar olarak göstermesi beni inanılmaz ölçüde rahatsız etti. Bu yüzden filmi sevdiğimi söyleyemem.



300 gibi bir filmi izledikten sonra diyebilirim ki sinema sanatı, belli bir ideolojiye ya da psikolojik savaşa hizmet etmediğinde ve özgür bırakıldığında çok daha keyifli ve güzel filmler yaratıyor..Ve işte o zaman vazgeçilemez bir güzellik katıyor insanın yaşamına.

Sunday, March 25, 2007

Obur Cookie :)



Bu post'um sevgili arkadaşlarım Peter ve Gökben'in eskiden biraz dobi olup da şimdi kilo vermiş olan tatlı kedileri Cookie'ye adanmıştır. Bugün internette aşağıdakini görünce nedense (!) Cookie aklıma geldi :)





Kedileri çok seviyorum:)

Friday, March 23, 2007

Sesimi duyan var mııııı

İmdaaaat! Bir haftadır bitirmeye çalıştığım 'Second Year Paper'ım tarafında yutulmak ve boğulmak üzereyim! Sabah kalkıp masanın başına oturmaktan, üç öğünü de bilgisayar ekranına bakarak yemekten, kafeini aşırı dozlarda tüketmekten, akşam sandalyeden tekrar yatağa geçip ertesi gün yeniden aynı rutine başlamaktan midem bulandı!!! Artık bitse de kurtulsam!! Ben uzak ve sıcak bir adaya gitmek istiyorum!


Cinnet geçiren Moonshine

Wednesday, March 21, 2007

Güzellik nedir? Nasıl 'güzel' oluruz? -1

Güzellik bence kadın dergilerinin bize zorla kabul ettirmeye çalıştığı gibi yüzümüzü makyaj kutusuna daldırılmış gibi boyamak değildir. Güzellik herşeyden önce temizliktir. Yüzümüze yayılan içten bir gülümseme ve gözlerimizin içindeki ışıltılar, en başarılı makyajdan daha güzel kılar bizi. Sadeliğin getirdiği berraklık ve saflığı yakalayabilmektir güzellik, hiç bir şeyde aşırıya kaçmadan kendine yakışanı bilmek ve ona göre giyinmektir. Ayrıca bence bir kadını güzel yapan en önemli özellik gözlerindeki zeka pırıltılarıdır. Kendine güvenen, kendine bakmayı bilen ve aynaya baktığında 'Ben güzelim' diyebilen kadın, güzeldir.


Kişisel bakım ve güzellik alanında herkesin kendine göre fikirleri var. Herkesin kendine göre 'vazgeçilmez'leri var ve ben şu ana dek denediğim ve memnun kaldığım, 'vazgeçilmez'lerim arasına girmiş olan çeşitli ürünleri paylaşmak istedim blog'umda. Bu ürünlerin çoğunluğunun sadece Amerika'da bulunabildiğini üzülerek ekliyorum. Gerçi artık Türkiye'ye de çoğu ürün girmiş durumda, kimbilir belki de bulunabilir çoğu orada da.


1- CİLT BAKIMI:




L'Occitane'ın ürünleri şu ana dek gördüğüm en başarılı cilt bakım ürünlerinden biri diyebilirim. Bu zeytinyağı bazlı ve 'exfoliating' özelliği olan duş jeli kesinlikle şu ana dek kullandıklarım arasında en iyisi. İçindeki zeytinyağı Fransa'da bir şatodan geliyormuş:) Kullanınca kendinizi prensesler gibi hissediyorsunuz, ayrıca bence verdiğiniz paraya kesinlikle değiyor.



Cildim inanılmaz derecede hassas olduğu için ve hiç tahmin etmediğim maddeler bende alerjik reaksiyonlara yol açtığı için Johnsons'ın ürünlerinden vazgeçemiyorum. Sonuçta bir bebeğin cildi için tasarlanmış bir krem ya da yağdan daha tehlikesiz ne olabilir? Johnsons'ın bebe yağı banyo sonrası ciltteki nemi içeri hapsetmek ve yumuşacık bir cilde sahip olmak için ideal. Onun verdiği yumuşaklığı başka hiç bir ürün veremiyor!




Aynı şekilde yine alerjik reaksiyonlardan çekiniyorsanız benim gibi, Johnsons'ın vücut losyonu hem çok güzel kokuyor hem de rahatlıkla kullanabilirsiniz istediğiniz sıklıkta.



Vichy'nin Oligo 25 kendiliğinden köpüren yüz yıkama jeli şu ana kadar kullandıklarımın arasında en iyisi. Hem kullanması çok kolay (avucunuza sıktığınızda zaten köpük olarak çıkıyor) hem de eğer kuru/normal cilt yapısındaysanız cildinize ışıltı ve parlaklık kazandırıyor, canlandırıyor. Ayrıca bunun da kokusu çok güzel ve renginin pembe olması benim gibi pembe delisi olan birisi için bir artı:)




Vichy'nin cilt bakım ürünlerinden çok memnunum, benim gibi hassas ciltler için ideal. Türkiye'de yetkili eczanelerde bulabilirsiniz. Amerika'da bulmak biraz daha zor sanırım. Günlük cilt nemlendiricisi bence en önemli ürün bir gün içinde kullandığımız, ve kendime ve cildime uygun bir ürün bulana kadar çok zorlanmıştım. Sonunda annemin sözünü dinledim ve her zamanki gibi haklı çıktı:) Benim gibi 'karışık' ya da 'T bölgesi' tipinde ciltlere sahip olanlar için bu nemlendirici ideal. Cildinizin kurumasını engelliyor ancak çok da yağlandırmıyor. İdeal nem dengesini yakalamakta ve tutmakta inanılmaz başarılı.



Özellikle kışın havadaki nem düştüğünde ve kuru havada el ve ayaklarımızın derisi çatladığında kesin çözüm: Vaseline Petroleum Jelly. Ellerini ya da ayaklarınızı buna bulayıp eldiven/çorap giyip yattığınızda sabah bir mucizeyle karşılaşıyorsunuz, cildiniz yumuşacık oluyor.



Kışın buz gibi havalarda (özellikle benim gibi Chicago gibi -30lara inen soğuğuyla ünlü bir şehirde yaşıyorsanız) ellerinizin kuruyup çatlaması kaçınılmaz oluyor. İşte bu gibi zamanlarda imdadımıza yetişen yegane krem: Neutrogena Norwegian Formula. Ellerimi onun kadar çabuk iyileştiren ve uzun süre nemli tutan başka bir krem bilmiyorum. Kesinlikle kışın çantanızda her daim bulundurması gereken bir ürün.



Yine 'kışa özel' ve çantanızda yerini alması gereken ürünlerden biri: Chapstick klasik. Kolayca erişebildiğiniz bir yerde bulundurun ve gün içinde mümkün olduğunca sık kullanmaya çalışın. Dudaklarımız çatlarsa vücudumuza virüs ve bakterilerin girmesi kolaylaşıyormuş, bunu engellemek için chapstick birebir.



Her ne kadar cilt bakıma girmese de çok sevdiğim bu diş macununa da listeme eklemek istedim, güzel bir gülümseme ve inci gibi dişler her kadını çok güzel gösteriyor çünkü. Tom's of Maine markası içinde doğal maddeler kullandıkları 'organik' diş macunları yapıyorlar ve bu nane aromalı diş macunu da vazgeçilmezlerim arasına girdi. İnanılmaz ferahlatıcı ve güzel bir tadı var, insan bu diş macunuyla diş fırçalamayı iple çekiyor:)


'Güzellik' serimiz saç bakımı ve makyaj bölümleriyle devam edecek:)

Bakımlı ve güzel günler dileğiyle!

Neredeyse vejeteryan



Şunu itiraf edeyim ki hiç bir zaman 'et sevmem, yiyemem' diyen insanlardan olamadım. Hatta hayatım boyunca hep uzun bir süre et yemediğimde canımın et çektiğini ve özellikle et yemek istediğimi bilirim. Bu olayı kandaki demir oranı azlığıyla, insanın kan grubuyla, yaşam biçimiyle... vs. açıklayanlar var. Açıklaması ne olursa olsun ben 'etobur' bir insanım ve et yemediğim zaman kendimi tam da doymuş hissetmiyorum. (ya da hissetmiyordum demek daha doğru olur şu an için)

Bütün bu alışkanlıklarım yavaş yavaş değişti çünkü öncelikle Amerika'daki et endüstrisinin nasıl çalıştığını ve hayvanlara nasıl davranıldığını çok detaylı olarak izleme fırsatı buldum, Chinin blogunda gördüğüm ve daha önceden bir kaç kişiden 'izlemelisin' diye tavsiye aldığım 'Earthlings' belgeseli ile. 1 buçuk saat uzunluğundaki bu belgesel, insanların hayvanlara ihtiyacının olduğu değişik sektörlerde (et, deri, evcil hayvan, sirk ve eğlence, bilimsel deneyler...vs.) nasıl davrandıklarını anlatıyor. Önceden söyleyeyim, eğer izlemeyi düşünüyorsanız, bu belgesel herkese göre değil, çünkü çok vahşi ve dehşetengiz görüntüler içeriyor. Bu belgeseli izlediğinizde kendi türünüzden (ya da en azından bunları yapabilen insanlardan) adeta tiksinecek duruma geliyorsunuz. Bu gibi zalimce davranışları dünya üzerinde sergileyebilen tek ırk olduğumuza inanmak istemiyorsunuz. Ama izleyebilen ve dayanabilecek herkesin izlemesini tavsiye ederim, gerçek bir 'eye-opener' (insanın gözlerini açıyor) Amerikalıların deyimiyle çünkü.

Gerek belgeselin etkisiyle, gerekse bulunduğum yerde organik ya da İslami usullere göre kesilmiş et bulmanın zorluğu sebebiyle et tüketimimi giderek azalttım ve neredeyse hiç et yemez bir durumda yaşıyorum iki haftadır. Arada balık eti ya da deniz ürünü yiyorum seyrek olarak, onun dışında tavuk ve kırmızı et tüketimimi yok sayılacak kadar azalttım. Sadece evde, kendim alıp pişirdiğim organik etlerden yiyorum ve genelde dışarıda yediğimde kesinlikle etli bir şeyler yememeye özen gösteriyorum. Bu iki haftada öğrendiklerimi paylaşmak istedim:

1- İnsan et yemeyince de gayet güzel yaşayabiliyor! Karnı da doyuyor.

2- Etin yerine koyabileceğiniz bir çok şey var: Yumurta, süt, yoğurt, soya sütü, tofu, baklagiller, fıstık ezmesi...vs. Hepsi etin içindeki proteinler ve demir açısından zengin yiyecekler.

3- Özellikle kırmızı eti azalttığınızda vücudunuz inanılmaz ölçüde rahatlıyor. Sindirim sisteminiz o ana kadar olmadığı kadar iyi çalışıyor.

4- Et yiyemediğiniz zamanlarda, özellikle dışarıda yiyorsanız, vejeteryan yemekler çok daha sağlıklı seçenekler oluyor. Restoranlarda et içermeyen yemekler ya bol sebzeli, zeytinyağlı yemekler ya da salatalar oluyor genelde. Böylece ister istemez 'sağlıklı' yiyorsunuz.

5- Ayrıca markete gittiğinizde şu ana kadar farketmemiş/keşfetmemiş olduğunuz bir çok sebze ve meyve çeşidini farkediyor, vejeteryan yemekler pişirmek için aslında ne kadar çok seçeneğiniz olduğunu anlıyorsunuz.

6- Özellikle kırmızı eti azaltmanızın kan değerlerinize katkısı çok büyük: Kolesterolü ve trigliseriti azaltmak, hayvansal yağ alımınızın azalması sonucu çok kolay bir hale geliyor.


Kendime 'neredeyse vejeteryan' olabilmeyi öğrettiğim için çok mutluyum, ve bence benim gibi 'etobur' olduğunu ve ete düşkün olduğunu bilen bir insan bile bunu yapabiliyorsa, herkes yapabilir!

Sağlıklı günler:)

Friday, March 16, 2007

Bliss




İngilizce'de 'mükemmel mutluluk' gibi bir anlama gelen bu kelime şu andaki ruh halimi özetliyor. Son finalim de bugün bitti ve her ne kadar bahar tatilimi de kütüphanede master tezimi bitiriyor olmakla geçirecek de olsam yine de üzerimde inanılmaz bir rahatlama ve zor bir şeyler başarmış olmanın verdiği yorgun, tatlı sarhoşluk var. Artık sadece tek bir projeye odaklanabileceğim için çok mutluyum ve onu da bitirdiğim zaman gerçekten çok rahatlayacağım:)

Pratik Anne beni sobelemiş, ben de finallerim bitmişken ve rahat keyifli bir ruh hali içindeyken yazayım dedim hakkımda bilinmeyen bir kaç şeyi:)


Moonshine'ın yaşamında bilinmeyen detaylar:


- Prematüre doğmuş bebeklerdenim. 8 aylıkken normal zamanımdan bir ay önce hayata başlamışım (yaşamak için ne kadar heyecanlandığım ve sabırsızlandığımın ilk işareti:) ve doğmam gereken yıldan (1982) önceki yılı ucundan yakalamışım. Aslında çok mantıklı bu çünkü ben Yay burcu olmak için doğmuşum diyebilirim! Burçlara ilk inanmaya başladığım an kendi burcumun özelliklerini okuduğum, orada kendimi gördüğüm ve hayretler içinde kaldığım andı. (Yabancı diller öğrenme, yeni kültürler, başka insanlar tanıma, başka ülkelere gitme, seyahat isteği, fazla dürüst (bazen patavatsızlığa varan) olma ve fazla iyimserlik (bazen saflığa varan), sürekli çocuksu bir neşe hali içinde olma, epeyi geniş bir zaman anlayışımın olması ve bu yüzden her yere geç kalmam....vs.)

- Konuşmaya başladığımda ilk söylediğim sözcük 'Dede'ymiş ve 8 aylıkken konuşmaya başlamışım. O zamandan beri de sürekli konuşuyorum zaten:) Dedem bu işe acayip sevinmiş ve o anda keyifle bir sigara yakmış!

- Mantıksız bir yükseklik korkum var. Özellikle düşme olasılığının olduğu alçak demirli balkonlarda, teraslarda, kısacası yüksek olan her yerde dehşete kapılıyorum. Aşağıya uzun süre bakacak olursam başım dönmeye, kulaklarım uğuldamaya, midem bulanmaya başlıyor. Sanırım küçükken babamla Uludağ'da bindiğimiz teleferiğin zangır zangır sallanması ve bizi üzerinden aşağıdaki derin uçuruma atması tehlikesiyle karşılaştığımdan olabilir bu korku.


- Kendimi bildim bileli en beceriksiz olduğum şeyler el becerisi gerektiren şeyler. Biraz sakar olmanın yanısıra ellerimi kullanarak ince iş yapılması gerektiğinde yani elişi, örgü örme, tığ kullanma, dikiş yapma...vs. gibi aktivitelerin adı bile geçse stres olurum!


- Dünyada en zor bulunan kan gruplarından biri olan 0 RH (-) kana sahibim ve bu yüzden toplumun %5 kadarını oluşturan ve diğer bütün kan gruplarına kan verebildiği halde sadece kendi grubundan kan alabilen o elit (!) grubun içindeyim.


- Eşit derecede beceremediğim bir diğer aktivite: Makyaj yapmak! Yaşıtlarım annelerinin saç tokalarıyla, rimelleriyle, pudraları ve rujlarıyla oynarken ben 'Doğan Kardeş' dergisi okumaktaydım:) Ortaokul ve lisede artık yaşıtlarım makyaj ve süslenme sanatını hatmetmişken ben hala kitap okuyordum. Kendimi bildim bileli süslenmekten anladığım: Sabah yüzümü yıkamak, nemlendirici sürmek, dudaklarıma chapstick sürmek, saçlarımı taramaktı. Neyse ki 20'li yaşların ortalarına doğru biraz biraz kendimi zorladım bu gibi şeyleri öğrenmek için ve biraz olsun 'feminen' olabilmek için de hiç olmazsa artık göz kalemi, rimel ve parlatıcı sürebiliyorum bazen gece dışarı çıkarken en azından:) Ama hala fondöten, far, pudra, kapatıcı, koyu renkli ruj...vs. gibi gelişmiş makyaj tekniklerini uygulamayı beceremiyorum. Kendi tırnaklarıma 'rakı beyazı'ndan daha koyu renkte olan herhangi bir oje sürmeyi de beceremem.

- Hayatımı özetleyecek tek bir kelime varsa: 'Denge' diyebilirim. Hayatımın her döneminde tek hatırlamam gereken kelime, yaşamıma rehberlik eden tek kavram o oldu. Hiç bir şeyin ne alt sınırına, ne de üst sınırına yaklaşmadan ortada, dengede seyretmek.. Yaşamımın değişik yönlerini dengelemek, hiç bir şeyin, hiç bir duygunun diğerlerini yutacak kadar büyümesine izin vermemek. Denge, huzura eşit bence.

- Kardeşimin göbekadını ben koydum, ben 4 yaşındayken ve o yeni doğmuşken.

- İlk defa doğum ilanımla olmak üzere bir kaç kez gazeteye çıktım:) Bir kez Milliyet Cumartesi ekinin ön sayfasında manşete çıktım, (Hangi gün ve yıl söylemem tabii:) Ondan sonra bir kaç kez daha gazetelerde yer aldım. Kendimi celebrity gibi hissetmiyorum:)

- Konuşurken elimi kolumu sağa sola sallarım, tipik 'Akdeniz insanı' gibi hevesli hevesli ve hızlı hızlı konuşurum. Hatta bazı Amerikalı arkadaşlarımın söylediğine göre telefonda Türkçe konuşurken arada nefes alıp almadığımdan şüphe ediliyormuş!

- Korktuğum bir diğer şey ise aşırı kalabalık ve izdiham tehlikesi olan yerlerdir. (Konser, maç, miting....vs. gibi) Cüssem epeyi küçük olduğundan böyle mekanlardan bilhassa korkar ve çekinir, mümkün olduğunca kaçınmaya çalışırım.


- Bu dünyadaki ilk 'nickname'im 'Çakıl'mış, annem ve babam ben daha doğmadan annemin karnındayken bana bu adı yakıştırmışlar:) The Flintstones'dan esinlendikleri için bana aldıkları çoğu şeyde (bebek yatağı çarşafı, yastık kılıfı...vs.) Taş Devri karakterleri temasına uygun almışlar. Bunlar hala evde bir yerlerde durur.

- Onsuz yaşayamacağım 3 nesne: Macbook'um, saç kurutma makinem, sırt çantam.


Ben de Burcuk'u sobeliyorum, bakalım hakkında bilmediğimiz neler varmış?


Sevgiyle, mutlulukla kalın! Ben dondurma yemeye gidiyorum:)

Wednesday, March 14, 2007

Sanatsal çalışmalar, ingilizce blog :)




İnternette yeteri kadar parçaya bölünmemişim gibi kendime bir de Deviantart sayfası açtım. Son zamanlarda çektiğim ve sanatsal niteliği olduğunu düşündüğüm fotoğraflarımı (ve ara sıra yazacağım İngilizce blog'umu) görmek için oraya uğrayabilirsiniz:)

http://nightjourney.deviantart.com/


Mutlu kalın:)

Tuesday, March 13, 2007

'Minik serçe', müziğin büyüsü




Gecenin tam ortasında içimize çöken o sıkıntıyı atmak için pencereyi açıp derin bir nefes almak gibi onun şarkılarını dinlemek.. Ne zaman gelip götürse bizi duygularımızın seli, ne zaman durup düşünsek derinden, ne zaman hayatın ağırlıkları binse omuzlarımıza, gelip kulağımıza o güzel şarkılarını fısıldar Sezen.. En ihtiyacımız olduğu zamanlarda, en dile getirilmesi zor duygularımızı dile getirir, söze döker, notalara katar. Benim içimdeki en karmaşık duyguları dahi bilen bir anne, bir abla, bir arkadaş, bir kızkardeş gibi o ve ne olursa olsun şarkılarıyla ve müziğin büyülü gücüyle hep yanımda olduğunu bilmek bana çok büyük bir güven veriyor. İnsana dair bütün duyguları, acıyı, sevinci, mutluluğu, aşkı, hüznü, hayalkırıklığını, kıskançlığı, deliliği, yalnızlığı... hiçbirini ondan daha güzel anlatabilen çıkmadı bugüne dek. Yıllardır kocaman yüreğinin içinden, en derinlerinden tutup çıkardığı o güzel şarkıları paylaştı bizimle, yaşamımıza güzellik kattı, şiiri ve notaları sardı yüreğimize.

'Sen ağlama' dedi gözyaşlarımız usulca süzülürken yanaklarımızdan, depresif olup yataklarımızdan hiç çıkmak bile istemediğimiz, dünyayla yüzleşmeyi göze alamadığımız günlerde 'şimdi uzun uykuların tam zamanıdır' diye hatırlattı bize, 'bir kedim bile yok' derken sadece kendimizin sandığımız ama aslında dünyanın tüm insanları tarafından paylaşılan o derin yalnızlığı anlattı, içimiz neşeyle dolup taşarken 'Rakkas geldi meydana' diyerek yüreğimizi hoplattı yerinden, içimizdeki bütün kaleler yıkıldı sanırken 'Bu kızı yeniden büyütmeliyim' diye cesaretlendirdi bizi, kendimizi herşeyin ve herkesin üstünde sanıp havalarda uçarken ise 'Küçüğüm, daha çok küçüğüm' diye fısıldadı kulağımıza, aslında ne kadar önemsiz olduğumuzu hatırlatmak için bize hayatın karşısında. Yurdumuzdan okyanuslar kadar uzaktayken 'Yareme tuz diye yakamoz bastım, tek şahidim aydı..' diye bizi uzaklara, yosun kokulu kıyılara götürdü bir anda. İçine düştüğümüz en büyük yangın olan aşkı özetledi bir kaç kelimeyle, 'Yokluğun da varlığın da yetmiyor' diye vurdu bizi tam yüreğimizden.. Çaresizlikten ne yapacağımızı bilemediğimizde, içimiz titrerken sabahın kör bir saatinde, 'Bu da gelir, bu da geçer, ağlama..' diye teselli etti bizi. Güzel bir bahar gecesi mutlulukla dolup taşarken 'Haydi gel benimle ol, oturup yıldızlardan, bakalım dünyadaki resmimize' diye gökyüzüne, yıldızların arasına davet etti bizi. Dünyada yaşanan acılar ve anlamsız savaşlar yüzünden umutsuzluğa düşünce 'Yıl 1945, onlar da hep insandılar.. Ve sevgiye inandılar..Senin gibi, benim gibi' sözleriyle bize insanlığın ortak acılarını, tarihin tekerrürden ibaret olduğunu hatırlattı. 'Ben senin hayatından geçtim oğlum' derken bir annenin yüreğinin içini gösterdi bize. 'Yok mudur sevdanın çaresi?' diye sordu bizimle birlikte. Ve hayatımızı, ruhumuzun içini en güzel o özetledi bize güzel şarkılarında: 'Yaralı, tepeden tırnağa herkes yaralı, alışılmıyor acıya yok kaidesi kuralı...'

Bu dünyada geçirdiğim süreden daha uzun bir süredir şarkılarıyla yaşamımıza sihir katmaya devam ediyor Sezen Aksu. Dünya üzerinde her an yaşanan, insana dair bütün hikayeleri, hisleri, halleri o güzel yüreğinin süzgecinden geçirip önümüze koyuyor. Kalbimizin içini, içimizdeki en gizli sırları biliyor ve o güzel sesiyle bana diyor ki: Sen hiç üzülme, ne olursa olsun ben buradayım, acını ve sevinçlerini paylaşıyorum, neler hissettiğini biliyorum. Ben hayatın ta kendisiyim ve seni hiç görmemiş olsam da en iyi ben tanıyorum...

İyi ki varsın Sezen. Ve ben iyi ki seninle aynı yüzyılda doğacak kadar şanslıymışım.

Sunday, March 11, 2007

Hayat teorisi




Geçtiğimiz haftalarda izlediğimiz 'Little Miss Sunshine' filminde çok güzel bir sahne vardı. Film küçük kızlarını bir 'güzellik yarışması'na yetiştirmeye çalışırken yolda başlarından bir çok macera geçen ve bu sayede birbirlerini daha da iyi ve yakından tanıyan bir ailenin hikayesini anlatıyor. Oyunculuklar, hikaye kurgusu ve tüm sahneler insanı gülümsetiyor ve mutlu ediyor. Film genelinde zaten inanılmaz sıcak, insanın içini ısıtan ve şirin bir film olmuş. Bir aile olmanın ve birbirine tutunarak hayatın zorlu yollarında ilerlemenin hikayesine tanık olmak istiyorsanız en kısa sürede bir yerden edinip izleyin derim.

Filmin sonlarına doğru bir sahnede dayısı 15 yaşındaki yeğenine dönüp şöyle diyordu: 'Hayatta en çok şeyi öğrendiğimiz zamanlar en çok acı çektiğimiz yıllardır. Ve eğer zamanda ileriye atlayıp lise yıllarını kaçırırsan, inan bana hayatının en acı dolu yıllarında bu acıyı yaşama fırsatını elinden kaçırmış olursun.'

Gerçekten de geriye dönüp baktığımız zaman, hiç kendinize sordunuz mu, şu ana kadar yaşamış olduğunuz yılları tekrar yaşamak ister miydiniz diye? Buna bu yazıyı okuyanların neredeyse hepsinin 'hayır' cevabı vereceğini biliyorum. Geçmişimize baktığımızda genelde en çok gördüğümüz ya da hatırladığımız şeyler acı çektiğimiz zamanlardır. Ve hiçbirimiz o zamanları tekrar yaşamak istemeyiz.

Kendi hayatıma dönüp baktığımda görüyorum ki, yaşamım hep iyiye, daha güzele ve daha rahata doğru giden bir çizgide ilerlemiş. Çocukken hayat güzeldi, ancak daha kendimizi pek ifade edemediğimiz için ve etrafımızda olup bitenlerin tam olarak farkına varamadığımız için hayata tam olarak katılamıyorduk. İlkokulda çocukların ne kadar zalim olabileceğini ve eğlenmek ve gülmek için neler yapabileceklerini öğrendik.

Lise yılları zaten başlı başına ayrı bir dönem, Little Miss Sunshine filminde de söylendiği üzere. Herhalde her insanın en çok bunalım yaşadığı ve acı çektiği dönem lise yılları olmuştur. Ortaokulda çocuğuzdur daha ama lisede kendimizi bulmaya çalışırız ve değişmeye başlarız. Kendimize yeni bir kimlik ararken acılı dönemlerden, içine kapanıklık krizlerinden, arkadaşlarımızla çatışma ve tartışma nöbetlerinden geçeriz. Lisede çok mutlu olduğunu söyleyen şanslı azınlık arasında olmadım hiç bir zaman ve insanların çoğunun da benim gibi bir deneyimi olduğunu düşünüyorum.

Liseden sonra üniversitede ise kendimize biraz daha güveniriz, ancak yine de insan ilişkileri, hayat, kendimiz ve arkadaşlarımızla ilgili öğreneceğimiz çok şey vardır daha. Henüz liseden yeni çıkmış bir çocuğuzdur zaten, üniversitede hayatın ilk 'prova'sını yaşamaya başlarız. Lise kadar sıkıntılı değildir üniversite yılları ve bu yüzden çok daha keyiflidir. Kendimizi keşfetmek, artık nispeten oluşmuş ve kendini bulmuş kişiliğimizin yerine nasıl oturduğunu görmek, insanlar arasında çok daha rahat ve kendinden emin davranmak...bütün bunlar mutlu eder bizi. Ancak hala 'öğrenci'yizdir ve hayatın kendisiyle karşılaşmamışızdır bu yıllarda.

Üniversiteden sonra seçtiğimiz yola göre ya akademik hayatın içine, ya da iş hayatına atarız kendimizi. İşte bu noktada hayatın gerçek yüzü gösterir kendisini. Master da yapsanız, doktora da yapsanız ve hep öğrenci olarak kalsanız da hiç bir zaman üniversite yıllarınızdaki öğrenciliğiniz gibi olmayacaktır. İş hayatına atılanlar zaten bunu daha kolay ve çabuk anlar. O yüzden üniversiteden mezun olunan ilk yıllar hep bir nostalji duygusuyla geçer, o 'eski ve güzel' üniversite yıllarına geri dönülmek istenir.

Ancak üniversiteden mezun olduktan sonra (özellikle çok büyük bir adım atıp bambaşka bir ülkede yaşamaya ve okumaya karar vermişseniz) bir kaç yıl içinde çok şey öğrenirsiniz. İlk defa bildiğiniz, tanıdığınız her şeyin dışına çıkıp bambaşka bir çevrede tek başınıza yaşamayı, kendi ayaklarınızın üzerinde durabilmeyi öğrenirsiniz mesela. Gerçek dostluğun ve gerçek aşkın ne kadar zor bulunduğunu ve bir kez bulunduğunda bir daha elden kaçırılmaması gerektiğini öğrenirsiniz. Bazı insanlara hakettiğinden fazla değer verdiğinizde bunun ancak kendinizi yıpratmaya yol açacağını..Hayatta hiç bir şeyin 'taken for granted' yani zaten öyle olması gerekliymiş gibi alınmaması gerektiğini.. Bu yüzden en sıkı dostluklardan en büyük aşklara, profesyonel iş arkadaşlıklarından samimi aile ilişkilerine, her şey ama her şey için ve herkes için sürekli bir emek sarfetmek gerektiğini öğrenirsiniz. İnsanlar çiçekler gibidir çünkü, bir süre sulamayı unutursanız bir bakarsınız ki adına 'dostluk' dediğiniz o çiçek solmuş gitmiş. O insandan hayatınızda çok eskiden çekilmiş bir kaç fotoğraf kalmış sadece.

Bu yıllarda önce sendelersiniz belki bir kaç kez, acı çekersiniz. Ancak hayata dair en değerli bilgileri bu yıllarda edinirsiniz. 20 ile 30 yaşları arası sürekli ve hızlı bir öğrenme sürecidir. İnsanlar ve hayatla ilgili bilgileriniz arttıkça çocuksu şaşkınlığınız ve saflığınız azalır, kendinize güveniniz gelir, olayların neden ve sonuçlarını tahmin etme ve bilme olasılığınız artar. İşte bu 'büyümek'tir, hem de içimizdeki çocuğu kaybetmeden. Büyümek daha kurnaz olmak, daha hilekar davranabilmek, saflığını kaybedip 'feleğin çemberinden geçmek' demek değildir. Büyümek hayatı kocaman açtığımız gözlerimizle sürekli gözlemlemek, öğrenmek, bilgimizi arttırmak, kendimizi ve etrafımızdakileri sevmeyi öğrenmektir. İşte bu yüzden 20li yaşların ortasında kendimize 18-19 yaşlarında olduğundan çok daha fazla güveniriz, bilgimiz ve deneyimlerimiz artmıştır çünkü ve insanların bizim hakkımızda neler düşünmekte olduklarını eskisi kadar önemsemeyiz. Gerçekten olduğumuz gibi davranmak, kendimizi değiştirmeye ve farklı görünmeye çalışmamak ve insanların bizi böyle de sevebileceği ve kabul edebileceğini görmek, kendimize olan inancımızı sağlamlaştırır. Biz olgun bir 'birey'izdir artık ve kendimize ait nispeten kalıcı bir çevremiz, sevdiğimiz ve değer verdiğimiz insanlar vardır. Bu yeni hayatımızda lise yıllarındaki kaprislere, komplekslere, ani ruh hali değişimlerine, depresif düşüncelere yer yoktur. Hayatın ta kendisiyle yüzleşmişizdir çünkü ve o kadar da korkunç olmadığını görmüşüzdür. 'Ben bunun üstesinden gelebilirim' diye düşünürüz.

Hayatıma baktığımda bütün bu dönemlerden geçtiğimi ve sürekli daha yukarıya doğru çıkan bir çizgi gibi yaşamımın da bu dönemler içinden geçtikçe daha iyiye ve daha mutluya doğru gitmiş olduğunu farkediyorum. Şu ana kadar en mutlu olduğum yaş, şimdi içinde bulunduğum yaş. Ve kendimin 4-5 sene önceki haline bakıp ne kadar yol katettiğimi ve ne kadar çok şey öğrendiğimi gördüğümde hayatımın geri kalanı hakkında heyecan ve mutlulukla doluyor içim. 'Bu kadar kısa süre içinde bu kadar çok değiştiğime göre, kimbilir yaşlandığımda nasıl hissedeceğim kendimi, ne çok şey öğrenmiş olacağım?' diye soruyorum kendime. Yaşamın o sürprizlerle dolu ve sihirli yolları önümde uzanıyor ve o yolların düşüncesi bile beni heyecanlandırmaya yetiyor.

Değerini bilelim bu güzel yaşamın, çünkü o bizi her gün, acılarla dolu bile olsa, daha iyiye ve güzele götürüyor, bize her gün bir çok yeni şey öğretiyor. Öğrendiklerimizi paylaşmak, yaşamak, yaşatmak, sevmek, sevilmek ve her günü mutluluklarla doldurmak da bize kalıyor.


Son olarak bu güzel filmden çok beğendiğim bir alıntı daha: (Küçük kızın büyükbabasını oynayan ve bu performansıyla Oscar kazanan Alan Arkin'in torununa verdiği öğüt):

'Kaybedenler yarışıp kazanamayanlar değildir. Gerçek kaybedenler, kazanamamaktan deliler gibi korktukları için yarışmaya katılma riskini baştan hiç almayanlardır.'

Monday, March 5, 2007

Kendini sevmek, insanları sevmek




Günlük hayatta insanlarla olan ilişkilerimde, arkadaşlıkların değerini ve iyi dostlara sahip olmanın önemini ve verdiği mutluluğu gittikçe daha çok farkediyorum. Arkadaşlarımı çok seviyorum gerçekten, hepsi farklı kültürlerden, farklı çevrelerden, farklı yerlerden gelmiş olmalarına rağmen herkesin içinde diğerlerinden farklı, eşsiz ve benzersiz bir hazine yatıyor. Her bir arkadaşım kişiliğimin farklı yönlerine hitap ediyor ve hepsinden farklı ve değişik şeyler öğreniyorum. Yaşamla ilgili gözlemler, hayatın sevinçleri ve hüzünleri, deneyimler, tavsiyeler... hepsi arkadaşlarla paylaşıldığında anlam kazanıyor.

Kendimi bildim bileli çevremdeki insanlardan enerji aldım ve onların varlığıyla mutlu oldum. Hiç bir zaman üzgün ya da sıkıntılı anlarında tek başına kalmak isteyen ve yalnızlığına sığınan insanlardan olamadım, aksine bu gibi zamanlarda etrafımda ne kadar çok insan olursa o kadar daha iyi hissettim kendimi, acımı o kadar çabuk unuttum. İnsanın sosyal bir varlık olduğu gerçeğinin yanısıra, paylaştıkça mutluluğun arttığını ve üzüntülerin azaldığını kendi gözlerimle gördüm, yaşadım.

Şu ana kadar yaşadıklarımdan öğrendiğim en önemli şeylerden biri, kendimizi ve insanları sevmenin yaşamı ne kadar sihirli bir bahçe haline getirdiği. Bazen arkadaşlarımla (ya da hiç tanımadığım insanların arasında dahi) otururken önce etrafımdaki insanlara, daha sonra da insan ırkının geneline karşı bir sevgiyle doluyor içim. Zalim ve savaşa yatkın bir türüz belki ama benim etrafımdaki insanlara bakarken aklımdan daha çok insanlık olarak yarattığımız güzel şeyler, sanat eserleri, güzel binalar, büyük aileler, şehirler, uygarlıklar.. kısacası bu dünyayı kendimizin kılan ve güzelleştiren herşey geliyor. Bütün bunları düşündükçe insansız bir dünyanın ne kadar yavan ve anlamsız olacağını farkediyorum ve içim tüm insanlığa karşı büyük bir sempati ve sevgiyle dolup taşıyor adeta. Bazen arkadaşlarıma ya da aileme yeteri kadar zaman ayıramadığım zamanlarda zamanımın mucizevi bir şekilde ikiye ya da üçe katlanmasını diliyorum herkesle istediğim kadar zaman geçirebilmek için. Ama imkansız bu tabii ki.

Bir toplulukta sevgiyi bilen ve içinde taşıyan insanları hemen ayırdedebilirsiniz. Gözleri ışıldayarak konuşan, etrafına adeta enerji ve ışık saçan, almaktan çok vermeyi tercih eden, kendini dinletmekten çok başka insanları dinlemeyi amaç edinmiş, bağıra çağıra değil de ipeksi, yumuşak bir ses tonuyla konuşan, insanın içine huzur veren insanlardır onlar. Yanlarında olmak bize mutluluk verir, kendimizi iyi hissettirir.

Aynı şekilde bir toplulukta kendisine sevgi gösterilmemiş ve dolayısıyla sevmeyi bilmeyenleri de kolayca farkedebilirsiniz. Sevgi görmedikleri için sevgi veremezler. En başta kendilerini sevmeyi bilmediklerinden, başkalarını hiç sevemezler. Böyle insanlar baştan şanssızdırlar çünkü yaralanmışlardır. Birileri bir şekilde canlarını feci acıtmıştır ve bunun intikamını hayattan, etrafındakilerden ve en kötüsü de kendilerinden almak isterler. Bu tür insanlar kendilerini ve etrafındakileri sürekli hırpaladıkları ve hiç bir şekilde mutlu olamadıkları için sizin varolan pozitif enerjinizi de adeta emerler. Yanlarında huzursuz olursunuz adeta. Olur da yardım amacıyla ve iyi niyetle elinizi uzatırsanız canınızı acıtırlar. Böyle insanlara 'dikenli insanlar' diyorum genelde. Onlara dokunmak için uzattığınız elinize adeta dikenlerini batırmalarından ötürü.

Yaşamım boyunca böyle insanlarla çok karşılaştım. Böyle 'dikenli insanlar'la karşılaştığımda genelde onlara acırım, hayatı hem kendileri için, hem de etrafındakiler için yaşanmaz bir hale getirdikleri için ve büyük bir olasılıkla ne yaparlarsa yapsınlar mutlu olamayacakları için. Acımamın bir başka sebebi de onların etrafındakileri bu denli yaralamaya çalışmalarının ardında gördüğüm sebeptir: kendi içlerinde çok büyük yaralar olmasıdır. Onlar benim gördüğüm ve içinde büyüdüğüm sevgiyi bulacak kadar şanslı olmamışlardır hayatlarında ve bunun acısını hayatın kendisinden çıkarmak isterler. Siz ne kadar iyi niyetli olursanız olun, gerek sözleriyle, gerek davranışlarıyla sizi sürekli acıtmaya çalışırlar. İnsanları sevmenin bireyi ne kadar özgürleştirdiğini ve huzurlu kıldığını görseler, eminim kendilerini diğer insanlardan üstün görme huylarına ve sürekli etrafındakilerin kusurlarını arama çabalarına son verirlerdi.

İlkgençliğimde ve 20li yaşların başlarında (belki de çocukluk ve ilkgençliğin getirdiği saflıkla) böyle insanlara çok iyi davranarak onları tekrar aramıza kazandırabileceğimizi düşünürdüm hep. Sevginin herşeyi yeneceğini düşünerek tek taraflı ve iyiniyetli çabalarımı sürdürmeye çalışırdım onlarla olan arkadaşlıklarımda. Ancak sonradan gördüm ki bu herşeyi zorlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Bu gibi insanlar hem enerjimizi alıyor bizden, hem de onları hayatımızın içinde tutma ve kaybetmeme çabalarımız genelde boşa gidiyor.

Bu yüzden artık böyle insanlardan mümkün olduğunca uzak duruyorum. Arkadaşlarımın hepsi de benim onlara verdiğim sevgi ve enerjinin kat kat fazlasını bana geri veren, bana huzur veren çok değerli dostlarım şu anda. Eğer 'dikenli bir insan'la karşılaşırsam ne ondan nefret ediyorum ne de onu çok seviyorum, o insanla ilişkilerimi gitgide azalttığımdan o nötr bir şekilde hayatımın dış çeperine doğru kayıyor zaten zamanla.

Kendini sevmek ve insanları sevmek.. Çevremizdeki insanlardan enerji alıp, onlara enerji vermek. Pozitif düşünmek, iyilikle bakmak dünyaya, sevmek, sevilmek.. O kadar önemli ki. Mevlana'dan, Yunus Emre'den bize miras kalan insan sevgisi, dünyadaki bütün kötülükleri yenecek ve savaşları durdurabilecek kadar güçlü bir silah aslında, ancak bunun farkına varmamız bazen bir yaşam süresi kadar uzun zaman alıyor.

Thursday, March 1, 2007

Güzel şiir

HİCRET



I

Damlara bakan penceresinden
Liman görünürdü
Ve kilise çanları
Durmadan çalardı, bütün gün.
Ve geceleri.
Tren sesi duyulurdu yatağından
Arada bir.
Bir de kız sevmeye başlamıştı
Karşı apartımanda.
Böyle olduğu halde
Bu şehri bırakıp
Başka şehre gitti.



II

İmdi kavak ağaçları görünüyor,
Penceresinden,
Kanal boyunca.
Gündüzleri yağmur yağıyor;
Ay doğuyor geceleri
Ve pazar kuruluyor, karşı meydanda.
Onunsa daima;
Yol mu, para mı, mektup mu;
Bir düşündüğü var.



Orhan Veli Kanik

Tuesday, February 27, 2007

Çikolatanın sarhoş edici büyüsü



Ön uyarı: Bu yazı dünyanın en keyif verici ve bağımlılık yaratıcı maddelerinden birine adanmıştır ve bu maddenin aşırı tüketimini tetikleyebilir, uyarmadı demeyin:)


Çocukluğumuzdan beri vazgeçemedik ondan, onu sevmeyene neredeyse hiç rastlamadık. Kahvenin çeşitli tonlarındaki renklerinde, o başdöndürücü kokusu ve tadıyla her yerde karşımıza çıktı ve bizi yoldan çıkardı her seferinde. Bu da yetmezmiş gibi kendine bağladı bizi, bir süre yemediğimizde canımız onu istedi durup dururken mesela, şaşırdık kendimize ne zaman girmiş kanımıza böyle diye. Ne olursa olsun o vazgeçilemez bir tat ve keyifti, insana sunulan en büyük armağanlardan biriydi ve onsuz yaşamın çok da fazla tadı olmazdı.

Çikolata ilk defa Maya ve Aztek uygarlıklarında keşfedilmiş ve o zamanlar bir içecek olarak tüketiliyormuş. Kakao çekirdekleri suyla karıştırılarak içilen bu içeceğe (kakaonun kendiliğinden olan acılığı sebebiyle) 'Chocolatl' yani 'acı, ekşi içki' deniyormuş. Ayrıca kulağa garip gelse de Aztekler bu içeceği içine acı biber ve baharatlar katarak içiyorlamış. Kakaoyu tatlandırmayı ilk İspanyollar akıl etmiş ve ancak 100 yıl sonra, 17. yüzyılda bu güzel içecek Avrupa'ya yayılabilmiş.




18. yüzyılda İngilizler kakaonun içine süt katarak bildiğimiz çikolataya daha çok yaklaşmışlar, 1876'da ise İsviçreliler (kanımca dünyanın en güzel çikolatalarını yapan insanlar:) sütle çikolatayı birleştirerek bildiğimiz çikolataları yapmışlar.

Şu anda dünyadaki çikolata üretiminin çoğu Amerika (Hershey's, Kraft Foods, Mars Incorporated), İngiltere (Cadbury), İtalya (Ferrero SpA) ve İsviçre'de (Nestle) yapılıyor. Ayrıca çikolatanın beyinde mutluluk hormonu 'serotonin'in salgılanmasını tetiklediği ve içindeki kafein dahil bir çok maddenin bağımlılık yaptığı da kabulu edilen bilimsel gerçekler arasında.

Kendimi bildim bileli çikolatanın sarhoş edici büyüsüne karşı koyamadım, ve mümkün olduğunca çok çikolata çeşidinden tattıktan sonra siyah çikolata (dark ya da bittersweet deniyor Amerika'da) karar kıldım. Sevdiğim çikolata ve çikolatalı şekerleme çeşitlerini en sevdiğimle başlamak üzere sırasıyla paylaşmak istedim:

1- VosGes truffle'ları



Bu elyapımı özel hazırlanan truffle'ları tek kelimeyle özetleyebilirim: İnanılmaz. VosGes firması Amerika'da bir kaç büyük şehirde şubesi olan çikolata 'butik'leri açmış, ve çikolatanın içine hiç tahmin etmeyeceğiniz bir çok şeyi karıştırarak inanılmaz güzellikte tatlar yaratıyorlar. Wasabilisinden tutun da siyah susamlı, acı biberli, paprikalı, zencefilli, anasonlu, körili, kalamata zeytinli çikolataya kadar! Bildiğimiz çikolata kavramının çok dışına çıkıyorlar ancak kulağa garip gelse de bir kez denedikten sonra bağımlısı oluyorsunuz bu çikolataların. Ayrıca çikolata barları da var, ben şahsen %70 kakao oranında olan ve Meksika acı biberi içeren 'Oaxaca bar'ına bayıldım.

http://www.vosgeschocolate.com 'dan bu sihirli dünyaya dalabilirsiniz, Amerika'daysanız sipariş verebilirsiniz.

2- Lindt %70 Kakao oranlı çikolatası



Bu çikolatayı ilk denediğimde 'İsviçreliler bu işi biliyor' demiş ve bağımlısı olmuştum. O andan sonra da bu %70 kakao oranındaki siyah çikolata benim klasik çikolatam oldu. Nereye gidersem, hem Amerika'daki evimde hem de İstanbul'da bu çikolatadan mutlaka bulunduruyorum kriz anları için :) Zaten bir kez siyah çikolataya alıştınız mı bir daha sütlüsüne dönüş yapamıyorsunuz. Gerçek çikolata sevenlerin tercihi genelde bu oluyor.


3- Lindt Intense Orange %70 Kakao



Bu da yukarıdaki çikolatanın portakal kabukları ve bademlerle süslenmiş hali. Kokusu ve tadıyla portakal ve çikolatanın nasıl güzel bir uyum oluşturduğunun kanıtı. Çayla inanılmaz güzel yakışıyor ve yine İsviçrelilere teşekkür etmemizi gerektiriyor bu da:)

4- Godiva Sıcak Çikolata tozu




Godiva'nın çikolatalarını çok fazla sevemesem de kakao tozu içtiğim en güzel sıcak çikolatayı keşfetmemi sağladı. Buz gibi bir kış gününde eve gelip sıcacık bir fincan sıcak çikolata içmek gibisi yoktur!

5- Ghirardelli Karamel dolgulu kareler



Ghirardelli'nin de sütlü çikolatalarını çok sevmesem de içine karamel doldurulmuş minik kareler şeklinde sattığı bu çikolataları gerçekten çok başarılı olmuş. Bir oturuşta çok fazla kalori de aldırmadığı için (küçük boyutta kareler halinde geldiği için) kilosuna dikkat etmek isteyenler için ideal:)

6- Ferrero Rocher çikolata topları



İçindeki bütün fındığı, gofret gibi çıtır çıtır bir maddeyle kaplı oluşu ve fındık parçalarıyla bu minik toplar sanki başlı başına küçük bir ziyafet gibi gerçekten. Çikolatanın içine bir şeyler karıştırma taraftarı değilimdir pek genelde ama bu versiyon gerçekten çok başarılı olmuş. Dikkat edin bir oturuşta birden fazla yeme ihtimaliniz çok fazla! :)

7- Nestle After Eight naneli çikolata



After Eight'i bilen bilir. Yıllar önce içinin ferahlatıcı nane püresi tadıyla, dışındaki ince siyah çikolata kaplaması ve zarif, teker teker sarılmış kareleriyle bize nane ve çikolatanın ne kadar güzel uyabileceğini gösterdi birbirine. Bazıları 'Aristokrat çikolatası' bile der ona. Yurtdışı ziyaretlerinde Türkiye'ye götürülen başlıca hediyelerdendir.

8- Ülker Bitter Çikolata



Ülker'in de bir Türk markası olarak bitter çikolata üretiminin altından başarıyla kalktığını düşünüyorum. Her ne kadar kakao oranı %52 olsa da şu anda bence Türkiye'de en yenilebilir siyah çikolatayı Ülker üretiyor. Nestle'nin siyah çikolatasını denedim Türkiye'de ve hiç beğenmedim. Amerika'da ise Herhey's çikolatası tam bir hayal kırıklığı.

9- Nestle Raisinettes



Kuru üzümleri teker teker çikolataya daldırırsanız ne olur? Şaşırtıcı derecede lezzetli ve aynı zamanda da tabii ki çok kalorili bir tatlı çeşidi! Amerika'da keşfettim Nestle'nin bu güzel lezzetini ama kısa sürede o da bağımlı olduğum tatlar arasına girmeyi başardı. Tek avuntum içinde kuru üzüm de olduğundan arada yararlı bir şeyler de yiyorum düşüncesiyle kendimi kandırmak:D

10- Milka yoğurtlu-çilekli



Üniversite yıllarımızın favorisiydi bu çikolata da. Amerika'da bulunamıyor ama eğer Türkiye'deyseniz ve hala yemediyseniz kaçırmayın derim bu tadı, o zamanlar kalıp şeklinde alıp oda arkadaşları arasında paylaşılırdı yurtta kaldığım zamanlarda. Ne günlerdi:) Üniversitenin son yıllarında aldığım kiloları ben bu çikolataya borçluyum:D


Aslında sevdiğim o kadar çok çikolata çeşidi var ki hepsini yazmaya kalksam saatler alır, ancak bunları en çok sevdiklerim şeklinde sıralamak istedim. Ne de olsa çikolata hayatımızda hep vardı ve hep olacak. En neşeli anlarımızda, hep birlikte ya da yalnızken bizi mutlu etmeye, o güzel kokusu ve tadıyla başımızı döndürmeye devam edecek.

Bol çikolatalı ve mutlu günler:)

Sunday, February 25, 2007

Bir haftasonuna sığdırılabilecekler





Kar, dolu ve yağmur karışımı bir yağış, ıslak ve soğuk sokaklar, nar ve blueberry suyu ve soda karışımı içecek, Arrested Development, 3 aydan sonra ilk defa pizza yemek, Türk kahvaltısı, Museum of Science and Industry gezisi, hayatımda ilk defa bir civcivin yumurtadan çıkma anını görmek, olağanüstü güzel devasa ekranlı Omnimax Theater'da izlenen The Human Body belgeseli, kısmen donmuş Michigan gölü, fotoğraf çekme denemeleri, Indian Garden'da enfes Hint yemekleri, sıcak Nan ekmeği ve leziz Mango Lassi, göletler ve buzlar üzerinde kayarak yolculuk etmek, Lindt'in insanı bambaşka diyarlara götüren 'Intense Orange' çikolatası, tekrar Arrested Development, Japonais'de güzel doğumgünü kutlaması ve Blueberry Sake Martini, sohbetler, kahkahalar, güzel insanlar, Pazar günü mahmurluğu, Afrika menekşemi sulamak, camdan kar yağışını izlemek, haftalık yemek alışverişi, kırtasiye çılgınlığı sonucu pastel boya ve yapıştırıcı alışverişi, eve geri dönüş, maalesef ders çalışmak zorunda olunuşunun farkedildiği an. Herkesin nefret ettiği Pazar akşamüstü anı. Acaba hayatımız boyunca kaç kere istedik Pazar akşamüstü sıkıntıyla otururken haftasonunu geri sarıp Cuma öğleden sonraya dönmeyi?

Güzel haftasonu bitti:(

Tuesday, February 20, 2007

Özlem, longing, sehnsucht




Hangi dilde olursa olsun aynıdır adı.. Özlem, hasret, iştiyak.. Sevdiklerinden çok uzaklarda olanlar en iyi bilir onu, tanır hemen görür görmez uzaktan bile olsa. Bir kere girdi mi insanın içine, sinsice yerleşiverir oraya.

Çok garip bir duygudur özlem, diğer duygulara benzemez hiç. Aslında hep vardır içimizde de, arada bir uzatır başını dışarı, tesadüfi zamanlarda. Dalga dalga gelir özlem, zaten öyle olmasa nasıl dayanır insan yüreği bu kadar yoğun ve acı verici bir duyguya? Bunu biliyormuş gibi ara ara vurur özlem, sessiz ve derinden. Dalgalar çekildiğinde bir daha hiç gelmeyecekler sanırız. Yanılırız.

Özlemin ne zaman geleceği belli olmadığı gibi onu neyin tetiklediği de belli değildir. Gündelik yaşamın içinde birden gördüğümüz bir detay, hiç tahmin etmediğimiz bir şekilde gelen bir koku, bir ses, bir ışık, birden açar yüreğimizin pencerelerini sonuna dek ve içeri dolar bir sel gibi özlem. Neye uğradığımızı şaşırırız bu nereden geldiğini anlayamadığımız yoğun sel karşısında. Sendeleriz, dolar gözlerimiz, yutkunuruz, şaşkın, kalakalırız öylece. Çaresiz ve sessiz duraklarız.

Özlem çeşit çeşittir, anne özlemi başkadır, baba özlemi başka, kardeş, arkadaş, sevgili, anneanne başka, dede başka.. Hepsinin kendi rengi ve kokusu vardır ayrı ayrı. Ortak olan tek bir nokta vardır. Özlemlerin hepsi buruk ve acı zeytin tadındadır.

Özlemin kendisi gibi özlenilenler de farklılık gösterir andan ana. Bir anda, yaşamınızın akışına kapılmış giderken, kendinizi tanıştığınızı bile hatırlamadığınız, şu anda nerede olduğunu bilmediğiniz bir insanı özlerken bulursunuz. O insanla belki de yıllar önce bir hastanede gözgöze gelmişsinizdir ve hayatınızda uzun zamandır varolan çoğu insandan daha derin bir iletişim kurmuşsunuzdur o kısacık anda. Özlem bir anda o insanı gözünüzün önüne, yüreğinizin içine getirip bırakır, şaşırırsınız.

Özlem acı mıdır, tatlı mı, belli değildir. Bir yandan çok acı verir insana, ama aynı zamanda da kavuşma anlarını ve birlikte geçirilen zamanları sihirli anlara dönüştürür. Özledikçe birlikte geçirilen zamanın değeri artar, bu zaman dünyadışı ve büyülü bir hal alır gözönünüzde, özledikçe kavuşunca hissedilen duygu yoğunluğu artar. İnsanın yüreğine çektikçe acıtan tırnaklarını batırır özlem, kendinizi geri çekemezsiniz, daha da çok batar içinize, ama ileriye doğru da gidemezsiniz, arada takılır kalırsınız öyle.

İnsanın yüreğini alır, parçalara bölüp sonra tekrar birleştirir özlem.. Acımasızdır, can acıtır, kanatır, titretir, ağlatır.. Gecenin kör saatlerinde çaresizce nefessiz bırakır.

Onu çok iyi biliriz biz, sevdiklerinden böylesine uzakta olanlar. Biz biliriz gecenin kucağında aniden uyandığımızda yüreğimize saldıran sivri bıçaklarını, o acıyı.

Özlem acıtır.









Resim: Gustav Klimt - Müzik I

Sunday, February 18, 2007

Arrested Development




Blog'umun 'Televizyonsuzluk' başlıklı entrysinde de yazdığım gibi, televizyon izlemiyorum. Her 5 dakikada bir giren reklamlara, çoğu programın kalitesizliğine, haberlerin (özellikle Amerika'da) tek taraflı iletilmesine...bunların hiçbirine dayanamadığım için çıkardım televizyonu hayatımdan ve bu kararım dolayısıyla çok mutluyum. İzlemek istediğim diziler olursa DVDlerini kiralıyor, hem istediğim zaman, istediğim kadarını izliyor, hem de sinir bozucu reklamlara maruz kalmak zorunda kalmıyorum.

Bir arkadaşımın önerisi üzerine DVDsini kiraladığım Arrested Development dizisinin müptelası oldum adeta. Bu kadar komik ve zekice yazılmış bir 'sit-com' izlememiştim. Zaten normalde dizi izleyen biri değilim, üniversite yıllarımdaki Friends ve Buffy the Vampire Slayer çılgınlığını saymazsak. Herkesin bildiği ve çok sevdiği Lost, 24, X-files, Sex and the City, Desperate Housewives, Grey's Anatomy, ya da Türkiye'de Bir İstanbul Masalı, Yabancı damat....vs. gibi hiç bir diziyi bilmem. Böylece arkadaşlarımla toplanılan mekanlarda bu tür konuşmaların olduğu zaman herkes heyecanla bir dizinin herhangi bir sahnesinden bahsederken kendimi dünyaya düşmüş bir uzaylı gibi hissediyorum! İnsanlar konuşurken Fransız Fransız bakıyorum onlara adeta, bir anda ortamda yabancılaştığımı hissediyorum. 'Populer kultur' denilen şey bu olsa gerek, bir kez uzak kaldığınız anda toplumun dışına atılmış gibi hissediyorsunuz kendinizi. Herkesle aynı şeyi konuşuyor olmak, aynı programları izliyor olmak gerekiyor takip edebilmek için bu kültürü.

Sit-com'lara da artık dayanamaz olduğumu hissediyordum son zamanlara kadar. Arrested Development'ı ilk izlediğimde neden bu kadar çok sevdiğimi anlayamamıştım, ancak şimdi farkediyorum: Klasik Amerikan izleyicilerine sunulan düşük tempolu, benzer esprilerle dolu sit-com'ların tersine Arrested Development inanılmaz zekice kurgulanmış, çok hızlı tempoda giden ve çok komik göndermelerle dolu bir dizi. Ayrıca sit-com'larda en nefret ettiğim özellik olan arkaplanda her 30 saniyede bir tekrarlanan kahkaha sesleri de yok bu dizide! Ayrıca karakterlerin oyunculukları, mimikleri de inanılmaz başarılı. Ortalama Amerikan izleyicisinin nelere güldüğünü ve neleri sevdiğini düşündüğümüzde, bu güzel dizinin 3. sezondan sonra yayından kaldırılması hiç de şaşırtıcı değil! Dizi bir Amerikalı'nın takip edebileceğinden çok daha hızlı bir tempoda ilerliyor.

Beni bu kadar güldürebildiği için Arrested Development'ı çok seviyorum:) Keşke hiç yayından kaldırılmamış olsaydı.

春节




Bugün itibariyle dünyanın dört bir yanındaki Çinliler için Bahar Bayramı'yla birlikte Year of the Pig (domuz yılı) başladı. Çin yeni yılınız kutlu olsun:)

Thursday, February 15, 2007

Sevgi nedir? Ne değildir?




Sevgi kalp şeklinde çikolatalar, kredi kartının üst limitiyle belirlenmiş 'hediye'ler, bir oda dolusu kırmızı gül, pırlanta yüzükler, pahalı akşam yemekleri, satın alınmış 'mutluluk'lar değildir.

Gösteriş olsun diye, sadece başka insanlar duysun, görsün diye sarmaş dolaş dolaşmak, sonra iki kişi başbaşa kaldığında kendi cehennemini yaratmak sevgi değildir.

İyi ve mutlu zamanlarda yanyana durduğun, elini tuttuğun sevgiliyi sana en ihtiyaç duyduğu anda, dibe vurduğunda, sonu gördüğünde terkedip gidivermek sevgi değildir.

Sevgi sabahın 3ünde ağlarken yanına gelip saçlarını okşayan, 40 derece ateşle yatarken önüne bir kase çorbayı koyan ellerdir, çaresizlikten ne yapacağını bilmediğinde bir sarılışıyla yüreğine ferah sular serpen kollardır, koltuğun üzerinde uyuyakalmışken üzerine şefkatle örtülen battaniyedir, panikten elin koluna dolaştığında sakinleşmen için bir bardak çay yapıveren nazik yürektir, sana bir bakışıyla dünyaları anlatabilen gözlerdir, üşümüş ve titrerken ruhun, içini ısıtan o bir kaç kelimedir. Ne olursa olsun, sonun başlangıcında bile olsan, o acı dolu yolda seninle yürümeye razı olmasıdır kaderini paylaştığın kişinin.


Sevgi tabaktaki iki portakal diliminden daha büyük olanını sevdiğine ayırmak, ona vermektir. O üzülecek diye içinin gitmesidir, bir şeyler ya da birileri canını acıtmasın diye onu dünyanın bütün kötülüklerinden korumak, saklamak istemektir.


Yüklü meblağlar taşıyan çeklerle, hediyelerle, mal ve mülklerle ölçülmez sevgi. Sandığımız gibi çok büyük ve çok önemli görünen kavram ve tanımlarla tanımlanmaz. Ayrıntılarda gizlidir sevgi, günlük yaşamın içinde onlarca kez belli eder kendini, görmesini bilene..

Sevgi özendir.

Wednesday, February 14, 2007

Küçük kurşun asker



Mucizelere ve kaderleri birlikte yazılmış iki kişinin ne olursa olsun eninde sonunda birbirlerini bulacağına inanın.

Masallara ve sevginin gücüne inanın.

Sevgililer Günü'nüz kutlu olsun:)

Sunday, February 11, 2007

Üç şirin film

İçimizdeki çocuğu kaybetmek, yaşam sevincimizi kaybetmek demek. İşte bu yüzden çocukluğun o sihirli bahçesine yakın olmak isteyişim. Masalları ve efsaneleri, mitleri ve destanları çok sevmem bu yüzden, 'gerçeküstü'nün gerçeğin biraz ötesinde olduğunu bildiğimden, gerçek ve rüya arasındaki çizginin, yaşamla masal arasındaki çizginin, tarih ve efsane arasındaki çizginin çok ince olduğunu bildiğimden. Bildiğimiz 'gerçek'ten mümkün olduğunca uzaklara götürsün istiyorum beni okuduğum kitaplar, izlediğim filmler.. Fantastik, bilim-kurgu ve animasyon türlerinde kitap ve filmleri sevmem bu yüzden, beni günlük gerçeklerden uzaklaştırdıkları, bambaşka dünyalara götürebildikleri için.

Geçtiğimiz iki hafta içinde izlediğim üç tane şeker gibi film:

1- Pan'ın Labirenti (El Labirento del Fauno)



Sinemada gidip izlediğim için kendimi çok şanslı hissettiğim bu film, 'büyükler için bir peri masalı' adeta. Hüzünlü ve çok gerçekçi bir peri masalı aynı zamanda, Franco'nun faşist İspanya'sında geçiyor. Küçük bir kızın etrafında olanlara bakışından yola çıkarak bize hem şeker tadında, hem de buruk ve acı bir masal anlatmış yönetmen Guillermo del Toro. Son zamanlarda sinemaya gitmek isteyenlere hep önerdiğim bir film oldu Pan'ın Labirenti, inanılmaz güzellikte müzikleri de cabası. (Müzikleri http://www.panslabyrinth.com/ adresine gidip dinleyebilirsiniz, bütün soundtrack'i koymuşlar siteye) Genç bir kadının içinde hiç bir zaman ölmeyen o küçük kıza çok güzel sesleniyor film, hepimizin bir zamanlar yaşamı onun gibi algıladığımızı, masalların hiç ölmediğini ve içimizde bir yerde hep bizimle olduğunu anlatıyor. Bütün masallar aynı başlamaz mı aslında.. Hace mucho, mucho tiempo... Bir varmış, bir yokmuş...


2- Komşum Totoro (Tonari no Totoro)




Japon animasyonlarını, özellikle de Hayao Miyazaki'nin yönettiği filmleri ne kadar çok sevdiğimi her fırsatta söylüyorum. Miyazaki'nin güzel masalı Spirited Away (Ruhların kaçışı) ve Princess Mononoke (Prenses Mononoke) filmlerini izlediğimde bayılmıştım adeta, hayalgücüne, yaratıcılığına ve yarattığı karakterlerin gerçekçiliğine. My Neighbor Totoro'da da yine karşımıza pamuk şekeri gibi bir film koymuş Miyazaki, izlediğinizde kendinizi çocukluğun o güvenli, yumuşacık bulut gibi sıcaklığında buluyorsunuz, kendinizi çok iyi hissetmemeniz imkansız bu filmi izledikten sonra. Özellikle minik 3-4 yaşlarındaki kız çocuğu Mei inanılmaz tatlı olmuş. Filmi izledikten sonra, 'keşke benim de böyle zor zamanlarımda yardımıma koşacak yumuşak, sevimli ve kocaman bir dostum olsa' diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Ayrıca filmin içinde yer alan Miyazaki buluşlarından en güzeli bence 'kedibüs' de denebilecek, kedi-otobüstü:) Keşke öyle bir otobüs olsa içi yumuşacık böyle, gülümseyerek götürse bizi her yere!


3- Arabalar (Cars)




Pixar animasyonlarının hepsine bayıldığım için Cars'ın da beni hayalkırıklığına uğratmayacağını biliyordum. Zaten küçük bir erkek kardeşi olan her kız çocuğu gibi ben de oyuncak arabalara ve onların dünyalarına çok aşina büyüdüm (Majorette'ler vardı bizim zamanımızda, bir de minicik Matchbox'lar:) Arabalara insan karakteri verilmesi fikri de çok şirin bence, ve Pixar bu filmde de yine yarattığı karakterlerle çok iyi bir iş başarmış. Sadece küçüklere değil, büyüklere de bir çok ders veriyor film, zaten Finding Nemo (Kayıp Balık Nemo)da da olduğu gibi bu filmde de küçük çocukların yakalayamayacağı bir çok ince espri var. İnsan ilişkilerinin önemini, dostluğun ve yardımlaşmanın paradan ve dünyevi zenginlikten çok daha önemli ve güçlü olduğunu, kibir ve gururun zararlarını anlatması bakımından çok başarılı bir filmdi bence. Ayrıca izlerken gerçekten çok eğlendim, çok güldüm (özellikle İtalyan aksanıyla konuşan arabalara) ve izledikten sonraki bir kaç günü yolda gördüğüm arabaların yüz ifadelerini aramakla geçirdim:) Gerçekten çok keyifli bir animasyondu.


Beni çocukluğuma geri götüren, ya da aslında içimde hiç yokolmamış o minik kız çocuğunu bulup çıkaran fimleri çok seviyorum. Sinema iyi ki var hayatımızda, ve iyi ki onun sayesinde bazen bu dünyanın acı gerçeklerinden uzağa, bambaşka, pespembe dünyalara gidebiliyoruz bir iki saatliğine de olsa.

Friday, February 9, 2007

Özlem

Nereden aklıma geldi bilmiyorum ama ben üniversitede okurken ve yurtta kalırken bir gün çok sıkılıp annemleri aramıştım, gerçekten kampüsten ve derslerden çok bunalmıştım ama şehre gitmek için otobüse binmek, 1 saat beklemek...vs. bana çok zor gelmişti. Canım babam da 15 dakika içinde arabasıyla kampüse gelip 'Saraydan kız kaçırma operasyonu' adını verdiği bir operasyonla beni alıp hemen eve götürmüştü:) Eve gitmek bana ne kadar iyi gelmişti, kampüsten çıkmak ve oradan hemen, o anda uzaklaşmak..

Keşke şimdi de ne zaman canım sıkılsa babiş yine gelip beni alıp götürebilseydi.. Oysa artık çok, çok uzaklardayım. Babamı çok özledim.

Sunday, February 4, 2007

Doğru beslenmek, sağlıklı yaşamak




Obezitenin dünya üzerinde en yaygın olduğu ve şişmanlığın az görülen bir vakadan çok normal sayıldığı bir ülkede yaşıyorum. Porsiyon büyüklüklerinin neredeyse 3 kişiyi doyuracak miktarda hazırlandığı, 'hızlı yemek' kültürünün yaygın olduğu ve sağlıksız seçeneklerin sağlıklı olanlardan çok daha kolay ve erişilebilir olduğu bu ülkede 'sağlıklı' beslenebilmek için gerçekten de büyük bir çaba harcamak gerekiyor.

Sağlıklı beslenmenin sadece 'rejim yapıyorum bu hafta hiç bir şey yiyemem'den öte bir yaşam tarzı değişikliği olduğunu, insanların alışkanlıklarını tümden değiştirmeleri gerektiğini farkettiğim zaman sanırım işin püf noktasını kavradığımı anladım. Gördüğümüz rejimler, diyetler, hızlı kilo verme yolları....vs., hepsi de insanların zayıflama isteklerini kullanarak para kazanmayı amaçlayan tuzaklar. Gerçekten zayıflamak isteyen bir insanın yapması gereken tek bir şey var: Kalori alımını azaltıp kalori harcamasını arttırmak! Ve maalesef vücudunuzun dengesine zarar vermeden kilo vermenin 'kolay ve hızlı' bir yolu yok! Bu gerçeği bilmelerine rağmen çoğu insan kolay yoldan hızla kilo verebilmek için bu sahte diyetlere, metabolizma hızlandırıcı haplara, şuruplara...vs. tonlarca para harcıyorlar maalesef.

Vücudumuz sahip olduğumuz en karmaşık alet, o yüzden ona çok iyi bakmamız, bir 'çöp torbası' gibi ne bulduysak içine atmamamız gerekiyor. Bu karmaşık ve güzel sisteme layık olduğunu vermeliyiz, ne yediğimize, ne içtiğimize özen göstermeliyiz. Ben günlük hayatımda bunu mümkün olduğunca yapmaya çalışıyorum, ve kendi alışkanlıklarıma da dayanarak sağlıklı beslenme için ipuçları vermek istedim blog'umda, umarım yardımcı olur:

Moonshine'ın sağlıklı beslenme rehberi:

- Alışveriş yaparken eve vücudunuza yarar getirmeyecek hiç bir şeyi almayın, özellikle bir oturuşta bitirdiğinizi bildiğiniz cips, kurabiye, şeker....vs. gibi abur-cuburdan eve hiç sokmayın. Eğer evde bunlardan yoksa, dalgın bir anınızda yeme ihtimaliniz sıfıra düşüyor!

- Her mevsim, o mevsimin meyvelerinden bir kaç çeşitten mutfak tezgahınızın üzerinde (ya da buzdolabının orta rafında, ya da kolayca görebileceğiniz ve elinizin altı olan herhangi bir yerde) bolca bulundurun. Canınız bir şey atıştırmak istediğinde seçiminiz bir meyve olsun mesela.

- Suyun en iyi içecek olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Gün içinde en az 8 bardak (mümkünse 10 bardak) su ya da sıvı alımını ihmal etmeyin. Kafeinli içecekleri en aza indirmeye çalışın, bunlar vücutta var olan suyu dışarı atarak vücudu kurutur. Suyun vücudunuza ne kadar iyi geldiğini hatırlatması açısından bir haftadır sulamadığınız menekşenizin haline bir bakın, sonra sulayıp bir kaç saat sonra tekrar bakın!

- Gazlı içeceklerden ve gazozlar gibi şeker deposu içeceklerden ise tamamen uzak durun! Meyve suları da sağlıklı görünse de sandığımızdan çok daha fazla şeker ve kalori içerir, içindeki koruyucu maddeler de cabası. Meyve suyu içmek yerine o meyveden yiyin (mesela portakal suyu içmek yerine bir portakal yiyin). Bu sayede meyvenin içerdiği lif ve posadan da yararlanabilir vücudunuz.

- Kendinizi hiç bir şeyden tamamen mahrum bırakmayın. Çok sevdiğiniz tatlı, abur cubur...vs varsa arada bir küçük bir porsiyon onlardan da yiyin. Benim gibi çikolata düşkünüyseniz kendinizi ödüllendirmek için mümkün olan en yoğun siyah çikolatadan (%70 kakao oranı) alıp iki parça yiyin mesela. Siyah çikolata hem antioksidanlar açısından çok zengin, hem de çok yoğun olduğu için birazcık yemek bile yetiyor çikolata yeme isteğimizi tatmin etmeye. Amerika'da benim tercihim Lindt'in Extra Dark %70 kakao oranında çikolatası, Türkiye'ye gittiğimde gördüm ki Ülker de bunun bir benzerini çıkarmış şimdi Gusti diye, o da %70 kakao oranlı ve bence gayet başarılı olmuş.

- Her şeyde olduğu gibi yeme tarzınızda da arada istisnalar olabileceğini, ama önemli olanın günlük yeme alışkanlıklarının aynı kalması ve değişmemesi olduğunu unutmayın. Bir yemekte çok fazla kalori aldınız diye moralinizi bozup kendinizi bırakmayın. Önemli olan 'sağlıklı beslenme' tarzınıza ertesi sabah geri dönebilmektir, aklınızdan çıkarmayın.

- Basit karbonhidratlar yerine 'kompleks karbonhidratlar' denen gruptan beslenin, tam tahıllı ekmeği beyaz undan yapılmış ekmeğe tercih edin. Sanılanın aksine bu iki tip ekmeğin de kalorileri aynıdır, ancak tam tahıldan yapılmış olan ekmekler insanı çok daha uzun süre tok tutup kan şekerinin ani düşüşlerini engeller.

- Dışarıda yeme alışkanlığınızı mümkün olduğunca aza indirgeyin. Kendi pişirdiğiniz yemeklerde içine ne kadar yağ, tuz, şeker...vs. koyduğunuzu bildiğinizi, porsiyon büyüklüğünü de kendiniz çok daha iyi ayarlayabileceğinizi unutmayın. İnsanların çoğu çok daha az para harcayarak çok daha sağlıklı beslenebileceğini unutuyor çoğunlukla.

- 'Çorbanın gücü'ne inanın. Yaz kış, yemeklerden önce yiyeceğiniz sıcak bir kase çorbanın hem sıvı alımınızı arttıracağını ve tokluk hissinizi çok daha çabuk getireceğini bilin. Özellikle sebze ve baklagillerden yapılan çorbalar hem kalori açısından düşük, hem de gerçekten doyurucu oluyor.

- Kahvaltınızı mutlaka yapın, ancak unutmayın ki işe ya da okula giderken çayın ya da kahvenin yanına aldığınız simit, poğaça, Amerika'daysanız muffin ya da donut...vs. gibi şeyler kahvaltı değildir! İyi bir kahvaltıda protein (yumurta, süt, yoğurt...vs.) ve karbonhidrat (portakal, muz, elma, kepekli ekmek...vs.) dengesi iyi kurulmalıdır. Tamamen karbonhidratlardan oluşan bir kahvaltı kan şekerinizi birden yükseltip bir iki saat sonra tekrar hızla düşmesine ve yeniden acıkmanıza yol açar!

- Yemek pişirirken kızartmalardan ve ağır, şuruplu tatlılardan, hamurişlerinden uzak durun. Mümkün olduğunca az tuz kullanın, yağ seçiminizi hep zeytinyağından yana kullanın. Akdeniz çevresindeki ülkelerde insanların sofralarındaki zeytinyağı mucizesi sayesinde sağlıklı ve uzun ömürler yaşadıklarını hatırlayın.

- Sucuk, salam, sosis gibi şarküteri ürünlerinden ve işlenmiş etlerden uzak durun. Kırmızı eti mümkün olduğunca seyrek yiyin, daha çok balık ve tavuk eti tüketmeye odaklanın. Et yerine bazı yemeklerde soya ürünlerini kullanabilirsiniz (tofu gibi).

- Akşam yemeğini yatmadan en az 3-4 saat önce yiyin. Benim gibi geç saatlere kadar ders çalışıyorsanız tabii ki acıkacaksınız, yatmadan önce hafif bir şeyler yiyin, bir bardak süt içebilirsiniz mesela ya da bir kase yoğurt yiyebilirsiniz. Kalsiyum açısından zengin olan bu yiyecekler hem protein içerikleriyle doygunluk hissi veriyor hem de iyi uyumamızı kolaylaştırıyor.

- Size her yönden, her şekilde saldırmaya hazır bekleyen ıvır zıvır-abur cubur canavarlarına karşı kendi silahlarınızı yanınızda taşıyın! Öğün aralarında atıştırmaktan vazgeçmenize gerek yok, ancak sağlıklı 'snack'ler yani atıştırmalıklar taşıyın yanınızda. Çantanızda her zaman bir elma ya da muz, bir avuç fındık ya da badem, küçük meyveli yoğurt, havuç dilimleri...vs. gibi sağlıklı snackler olsun. Kendinizi asla aç bırakmayın, sık sık ve az az yiyin.

- Yemeğinizi yerken çatalınızı arada sırada tabağın yanına koyup çevrenizdekilerle konuşun, etrafı izleyin...vs. Kısaca yavaş yavaş ve tadına vara vara yiyin, çok yeme olasılığınızı azaltacak, çünkü doyma sinyali mideden 20-30 dakikada ancak ulaşıyormuş beyine.

- Söylememe gerek var mı sanırım bilmiyorum artık tabii ki ama sağlıklı bir yaşam tarzı için başta olan gerekliliklerden biri: Sigaradan uzak durun, alkol alımınızı minimuma indirin. Özellikle bira, votka, viski...vs. gibi içkilerin birer kalori bombası olduğunu ve vücudunuza hiç bir yarar getirmedikleri gibi yüzlerce kaloriyi de beraberinde getirdiklerini aklınızda tutun. 'Sosyal içici'yseniz bir bardak kırmızı şarabı diğer içkilere tercih edin, artık herkes tarafından bilinen yararları ve antioksidan özellikleri sebebiyle. Bu arada sigaradan uzak durmanın sadece sigara içmemek değil, sigara dumanının havada asılı kaldığı her yerden uzak durmak olduğunu unutmayın.

Ve tabii ki bu beslenme ve yaşam tarzı önerilerine ek olarak spor yapma gerekliliği her zaman için var. Ancak gerçekçi olmak gerekiyor, biliyoruz ki çoğumuzun yaşam tarzı her gün spor salonuna gidip 1.5-2 saatimiz harcayarak spor yapmaya imkan vermiyor. Bunun yerine (özellikle kışın Chicago'da da havanın -30 derece gibi korkunç bir soğukluğa ulaştığı zamanlarda) yaptığımız başka küçük değişikliklerle hareketliliğimizi arttırabiliriz. Gün içinde bir yerden bir yere yapılacak 10 dakikalık kısa bir yürüyüş, 5. kata asansörle değil de merdivenden yürüyerek çıkmak, aynı ofiste çalıştığınız insanlara e-mail atmak yerine yanlarına kadar gidip konuşmak, otobüsten bir durak önce inmek...vs. gibi çok küçük değişikliklerle bile hareketlenebilirsiniz gün içinde. Bu tür değişiklikler için spor salonlarına tonla para ödemeye ve karmaşık makineler kullanmaya da gerek yok üstelik.


Eğer bu ipuçlarını ana hatlarıyla uygulayabilirseniz vücudunuzdaki ve ruh halinizdeki değişimi hissedeceksiniz. Ben, bu rehberdekileri kendi yaşamıma uygulayınca bir kaç sene öncesine oranla çok daha zinde ve enerjik hissettiğimi farkettim. Vücudumuz iyi çalışmıyorsa bizim kendimizi iyi hissetmemiz imkansız, ona iyi bakalım ki o da bizim için en iyi şekilde çalışabilsin. 'Yaşam kalitesi'ni yükseltmek gerçekten çok önemli ve sanıldığının aksine sağlıklı beslenmenin yolu pahalı ve zor yöntemlerden geçmiyor.

Friday, February 2, 2007

Kazım Koyuncu anısına



Gözlerinden ışıklar saçarak söylediğin şarkılar şimdi dilimde.. Gözlerimden yaşlar akarak yas tutuyorum gidişine, geride sadece bu şarkıları bırakarak sonsuzluğa doğru. Kulaklarımda sesin, büyük bir coşkuyla söylüyor o güzel Karadeniz ezgilerini.. Gerçekten gittin mi? Gözlerimin önünde sahnenin bir kenarından diğer kenarına koşarak, zıplayarak, gitar çalarak uçan çocuk, gittin mi sen gerçekten?

Bu akşam sahneye çıkıp senin şarkını söylerken ben, yüreğimde, yüreğimizde o şarkıyı söyleyen aslında sen olacaksın. Bizimle birlikte, sahnede gülümseyeceksin. Gitmedin aslında, buradasın.