Tuesday, August 7, 2007

Yine yollarda...




1 haftada 3 kıta değiştirmek üzere yola çıkıyorum yine.. Alıştım elvedalara, merhabalara, ve arada 'yolculuk' halindeyken yaşadığım herşeye.. Bir dahaki sefere yazdığımda dünyanın en güzel şehrinden yazacağım inşallah. O zamana kadar yine yollardayım. Yine hareket halindeyim. Okyanuslar ve ülkeler aşıp, 'ev'ime ulaşmaya çalışacağım.

Evim neresi? Doğu mu, batı mı? Artık bu soruya doğru bir cevap verememekten, daha doğrusu bir cevabı olmamasından korkuyorum. ama belki de güzeldir böyle kendini bir dünya vatandaşı gibi hissedip, aslında hem Doğu'ya, hem de Batı'ya ait olduğunu hissetmek.. İkisinin de aynı kürenin iki değişik yüzü olduğunu bilmek..

Görüşmek üzere!

Thursday, August 2, 2007

Ulysses'in Bakışı




3 saatlik zor bir yolculuktu Ulysses'in bakışı.. Daha önceden izlediğim tek filmi olan 'Sonsuzluk ve Bir Gün'e hayran kalmıştım Theo Angelopoulos'un. Bu film izlemesi biraz daha zor, ancak sinematografi ve sembolizm açısından insana gerçekten çok şey katan bir filmdi. Bazen, bir film üzerinde emek sarfetmeyi seviyorum çok. Hollywood filmlerinde olduğu gibi herşeyin bana bir tabak üzerinde hazır sunulmasını değil de, kendim keşfetmeyi tercih ediyorum bazen insana dair durumları, duyguları, görüntüleri filmdeki.. Filmin içinde ne zaman kahkaha atıp, ne zaman ağlayacağımı gözüme soka soka gösteren sahnelerden hazzetmiyorum.

Ulysses'in Bakışı fotoğraf gibi karelere ve inanılmaz güzellikte bir müziğe sahip bir film. Harvey Keitel'ın şu ana kadar gördüğüm en iyi oyunculuğu diyebilirim. Zaten kendisini çok severim, Rezervuar Köpekleri, Ucuz Roman ve Paul Auster'ın bir hikayesinden uyarlanan Duman (Smoke) filmlerindeki başarılı performanslarını hayranlıkla izlemiştim.

Film, 90larda savaş bulutları altında kanayan Balkanlar'ın hikayesini anlatıyor.. Sürekli savaşlar, acılar gören, toprakları kanla sulanan bu ülkelerdeki yaşamı, insanların bu şiddet, yağmur ve sis dolu şehirlerde nasıl hikayeler yaşadıklarını gösteriyor bize.. Dünyanın bu bölgedeki savaşlara nasıl seyirci kalabildiğini, bazen insanların nasıl yalnız bırakıldıklarını anlatıyor boğazımızda acı bir düğüm bırakarak.. Ulysses'in bakışı, hayata, insanlara, ölüme, savaşlara, acılara olduğu kadar duyarsızlıklara da çevrili. Tam da bu yüzden çok vurucu ve can acıtıyor.

Wednesday, August 1, 2007

Üniversite eğitiminin önemi



Hayatın içinde ilerledikçe, bir bireyin gelişmesinde üniversite eğitiminin ne denli önemli olduğunu farkediyorum. İlkokul, ortaokul ve lisede insan hala büyümekte ve değişmekte olduğu için henüz pek bir şeyin farkında olmuyor. Ancak üniversitede büyümüş, kişiliğinizi bulmuş, kendinize güveninizi kazanmış oluyorsunuz. İnsan ilişkilerinde, hayatın genelinde kendi yerinizi belirlemiş, bir yetişkin olmuş durumdasınız. Ayrıca artık bir alana yoğunlaşmış ve istediğiniz dersleri seçebilme, istediğiniz konulara odaklanma şansını yakalamışsınız. Önünüzde çok büyük bir sınav da yok, ortaokul ya da liseye giriş sınavı, ya da ÖSS gibi. Bu yüzden üniversite eğitimi çok daha keyifli ve rahat bir süreç oluyor.


Üniversite yıllarım, yaşamımın en keyifli yıllarındandı. Bunun için kendimi çok şanslı hissediyorum. Benim görüşüme göre Türkiye'nin en iyi üniversitelerinden biri olan Sabancı Üniversitesi'nde, Türkiye'nin en başarılı profesörlerinden öğrenme şansını elde ettim. Hem sosyal açıdan, hem de akademik açıdan mükemmel sayılabilecek bir gelişme ve öğrenme sürecinden geçtim. Hem kampüs hayatını yaşadım doyasıya, hem de aileme yakındım ve haftasonları görmeye gidebiliyordum.




Sabancı'da biz, alan ve bölüm farklılığı gözetilmeden ('fenciler' ve 'sözelciler' diye ayrılmadan) çok geniş bir ders yelpazesinin içinde bulduk kendimizi. Önemli Tanzimat romanlarından, kült sanat filmlerinin ünlü sahnelerine, kuantum fiziğinden ileri aritmetiğe, evrim biyolojisinden sanat tarihine kadar her alanda eğitim gördük, bir şeyler öğrendik. Hocalarımızla, profesörler, dekanlar ve hatta rektörümüz sevgili Tosun Terzioğlu ile arkadaş samimiyetinde yakın, sıcak bir ortamda hep birlikte 'yarattık ve geliştirdik' (Sabancı Üniversitesi'nin mottosu bu, birlikte yaratmak ve geliştirmek).


Bütün bu dersleri alırken, aynı zamanda sosyal etkinliklere, aktivitelere de zaman ayırmasını bildik. Sabancı Üniversitesi'ne 1999 yılında giren ilk öğrenciler, yani ben ve diğer 250 kişi, Amerikalıların 'Work hard, play hard' (Sıkı çalış, sıkı eğlen) dedikleri durumun en iyi örnekleriydik.




2 sene Tiyatro klübünde, 1 sene Münazara Klübü'nde, aktif görev aldım. Oyunlar sahneledik, tartışma programlarına katıldık, münazara yarışmalarında ter döktük. Son 2 sene üniversitenin Bilgi Merkezi'nde (IC) ve Yazma Becerileri Merkezi'nde (Writing Center) çalıştım. Üniversiteye devam ederken 2 yaz Almanya'da Almancamı geliştirdim, son yaz boyunca NTVde staj yaptım.

Bu yazıyı daha çok liseyi bitiren, üniversiteleri merak edip seçimde tereddüt eden öğrenciler yararlansın diye yazdım aslında. Üniversitem hakkında bilgi vermek ve bir Sabancı mezunu olarak deneyimlerimi paylaşmak istedim. Üniversite yıllarının, bu kadar yoğun geçmesine rağmen bu yılları böylesine dolu dolu yaşadığım için hiç pişman değilim. Daha önce de söylediğim gibi, hayatımın en güzel yıllarının arasında sayabileceğim o 4 mutlu yılı üniversitemde, yurt odalarında, kampüste, göl kenarında, sınıflarında geçirdim. Ve üniversite yıllarının önemini, üniversite eğitiminin kalitesinin bir insana ne denli çok şey kazandırabileceğini orada gördüm. Şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, Sabancı Üniversiteli olmasaydım, bugünlere, şu anda bulunduğum yere gelemezdim.

Monday, July 30, 2007

Bir yıldız kaydı..




İzleyip de beğenmediğim hiç bir filmi olmayan, sinemayı bir şiir gibi yöneten, en sevdiğim yönetmenlerden biri olan Ingmar Bergman bugün hayatını kaybetti.

Aynı muhteşem filmi 'Yaban Çilekleri'nde hasta yatağında ölen profesör gibi, o da uykusunda bu hayata gözlerini yumdu. Acaba o filmde anlattığı gibi ölmeden önce son bir kez hayatını, en güzel anılarını gözden geçirmiş midir Bergman?

Hoşçakal, sinemanın dahi İsveçli prensi.. Seni çok özleyeceğiz.

Sunday, July 22, 2007

Sandıktan ne çıkacak?




Yurtdışında olup da oy kullanamayan bütün Türkler gibi ben de, bu sabah erkenden kalktım, benden 8 saat ileride olan ülkemin kalp atışlarını dinlemeye başladım. İçimde merak, tedirginlik, endişe ve heyecan karışımı bir duyguyla halkımın kendilerini yönetecekler konusunda ne karar verdiğini merak ediyorum. İnternet başında, açıklanan sonuçları anbean izlemekten başka yapacak bir şey yok. Sadece, seçimden çıkacak sonucun Türkiye için, sevgili ülkem ve Türk insanı için en iyisi, en hayırlısı olmasını dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden.

Thursday, July 19, 2007

GELİYOOORRR



Sadece 24 saat kaldı şu an itibariyle..Heyecan dorukta! Senelerdir beklediğimiz gün geldi sonunda:) 7. kitap geliyor!

Thursday, July 12, 2007

Dinlemenin önemi




Bugün çok önemli ve elzem gördüğüm bir sosyal yetenekten bahsetmek istedim: Dinlemek. Günlük hayatınızda karşılaştığınız kaç kişide bu yeteneğin var olduğunu düşünüyorsunuz? Ya da aşağıda yazdığım senaryolardan kaç tanesini, kaç kere yaşadınız hayatınız boyunca?


- Bir arkadaşınız ya da akrabanızla konuşuyorsunuz. Siz anlatıyorsunuz ama karşınızdakinin gözlerinde donuk bir ifade var. Arada söylediği 'evet,hmmm,öyle....' vesaire gibi sözler ise sizi ikna etmeye yetmiyor. Bir süre sonra anlıyorsunuz ki bu insan sizi gerçekten dinlemiyor.


- Yine bir konuşma esnasında siz anlatmaya çalışıyorsunuz, ancak daha cümlelerinizin yarısında karşınızdaki sözünüzü kesiverip kendini anlatmaya başlayıveriyor. Bu sinir bozucu durum bir kaç kez tekrarlandıktan sonra artık pes ediyor ve bu insana herhangi bir şeyi anlatmanın imkansız olduğuna kanaat getiriyorsunuz.


- Ya da karşınızdaki insanın yaşama amacı o denli kendini dinletmek ve sürekli anlatmak olmuş ki, size zaten hiç laf sırası gelmiyor. Nefes almadan, soru sormadan, duraklamadan, sürekli konuşuyor. Bir süre sonra onu dinlemekten yorgun düşüyorsunuz, ancak belli etmemeye çalışsanız da sizin konsantrasyonunuz da çok azalıyor.


- Konuşuyorsunuz. Karşınızdaki hızlı hızlı 'haklısın' anlamında kafasını sallıyor. Ancak gözlerindeki telaş ve ağzının kıpırtılarından anlıyorsunuz ki o aslında kendisi konuşmak için sizin bir an önce sözünüzü bitirmenizi bekliyor sabırsızlıkla. Amacı sizi dinlemek değil, siz durduğunuz anda kendi anlatmaya başlamak. Hani sanki 'bir an önce bitir de ben de sözüme başlayayım' der gibi bakıyor size.


- Telefonda konuşuyorsunuz. Siz büyük bir heyecanla o gün yaşadığınız bir olayı anlatıyorsunuz bir kaç dakika boyunca. Ancak sözünüzü bitirdiğinizde karşı taraftan herhangi bir tepki gelmemesi üzerine onun ismini tekrarladığınızda 'Efendim? Ne diyordun? Pardon, dalmışım...' gibi bir cevapla karşılaştığınızda anlıyorsunuz ki karşınızdaki insan siz harıl harıl anlatırken başka bir işle uğraşmaktaymış aslında!



Bu senaryolardan çoğu, ve hatta çok benzer başka versiyonları başınıza gelmiştir eminim. Bu türden insanlarla karşılaşmak gerek özel hayatımızda, gerekse iş hayatımızda kaçınılmaz oluyor. Bu yüzden insanların en çok dikkat etmesi ve özen göstermesi gereken şeylerden birinin birbirini tam anlamıyla dinleyebilmek olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın bütün büyük sorunları bence birbirimizi dinlemememizden kaynaklanıyor. Birbirimizi anlamak istiyorsak, birbirimizi gerçekten dinlemeliyiz.

Bütün bu senaryoların tersine, eğer şöyle bir senaryo içinde bulursanız kendinizi, karşınızdakinin sizi gerçekten dinlediğinden emin olabilirsiniz:

- Karşınızdaki gözlerinizin içine bakarak sessizce duruyor. Siz anlatırken onda anlattıklarınızın etkisini görebiliyorsunuz, neşeli bir şey söylediğinizde gözleri parlıyor ya da üzgün olduğunuzu belirttiğinizde gülümsemesi kayboluyor. Asla sözünüzü kesmiyor, ancak siz durduğunuzda söylediklerinize dair düşüncelerini belirtiyor, ve en önemlisi, size anlattıklarınızla ilgili sorular soruyor.


İşte bu kadar basit, ama bir o kadar da zor edinilen bir erdem, insanları dinleyebilmek. Birbirimizi gerçekten dinleyebilsek ve anlayabilsek, çok daha barışçıl bir yer olmaz mıydı dünyamız?

Monday, July 9, 2007

9 Temmuz 2007!




Bugünün tarihini bir yerlere kaydetmek istedim.

Çünkü bugün hayatımda ilk defa sabahtan akşama kadar ders verdim! Öğrencilere bir şeyler öğrettim. Elimde tebeşir tuttum! Tahtaya bir şeyler yazdım ve öğrencilerim benim yazdığım şeyleri defterlerine geçirdiler, inanamıyorum! :)

Hayatımda ilk defa bir sınav yapılırken elinde kalem, alnından damlayan terleri koluyla silen ve sınavı zamanında bitirmeye çalışan öğrenci değil de diğer tarafta oturan 'hoca' oldum. Pencerenin diğer tarafından içeri bakmanın nasıl bir his olduğunu anladım! Gerçekten çok keyifliydi. Gün bittiğinde 'İşte. Budur. Mutluluk budur. Hayatımın sonuna kadar bunu yapabilirim, bu işi yapabilirim.' dedim kendi kendime. Büyük bir sınavdı benim için ve sonunda böyle hissettiğim için çok mutluyum. Gerçi sınıfa eflatun, benim cüssemden çok daha büyük sırt çantam, hippi eteğim, boncuklarım ve dağınık saçlarımla girdiğimde öğrencilerdeki 'öğretmen' imajına pek uyduğumu sanmıyorum, ya da onların beni gerçekten bir hoca gibi görüp algıladıklarını! Öğretmen hanım denildiğinde şöyle yaşlı başlı, gözlüklerinin üstünden bakan, saçları topuz yapılmış, vatkalı ceketler filan giyen birileri gelmez mi hemen akla? Bu imajın benim durumumla olan kontrastı çok komikti gerçekten:)

Öğretmekten öğrendiklerim!

- Öğretmek çok, ama çok sabır isteyen bir şeymiş. Babacığıma bir kez daha hayran kaldım! Aynı cümlelerin yavaş yavaş, defalarca tekrar edilmesini dinlemek, inanılmaz güçlü bir sabır istiyor gerçekten! Ayrıca bütün bu yıllar boyunca öğrendiğim onca yabancı dilleri öğreten hocalarıma da çok büyük bir saygı duydum.


- Meğerse insan yeni bir dili ilk öğrenirken ne kadar yavaş, ne kadar temkinli ve buna rağmen yanlışlarla dolu giden cümleler kuruyormuş! Yıllar boyunca önce ilkokulda İngilizce, sonra lisede ve üniversitede Almanca ve İspanyolca, daha sonra Master'da Arapça ve en sonunda doktorada Fransızca saçmalamalarımı dinleyen hocalarıma buradan en derin saygı ve sevgilerimi iletirim. Beni iyi çekmişsiniz vallahi:)


- Türkçe eğer anadiliniz değilse öğrenmesi çok zor bir dilmiş! Ve bazen Türkçedeki bazı deyimleri İngilizce'ye çevirip anlatmak inanılmaz bir hayalgücü gerektirebiliyormuş. Örnek: 'Adam yelyepelek yürüyordu' cümlesi 20 saniye içinde İngilizce'ye nasıl çevrilir?


- Öğretme isteği ve sevgisi genetikmiş! Sınıfta, kara tahtanın önünde tam 'Babasının kızı' sözünün bir örneği oldum:) Anlatmaktan, paylaşmaktan, konuşmaktan...çok büyük keyif adım.

- Herşeyden önemlisi, sınıfta kimin öğrenci, kimin öğretmen olduğu sürekli değişen bir dinamikmiş. Çünkü insan asıl öğretirken öğrenirmiş! Bildiğini sandığı bir çok şeyi aslında bilmediğini anlarmış.


İnsanların hayatlarında bir değişiklik yapabilmek, bir fark yaratabilmek gerçekten çok güzel bir duygu. Bilgiyi paylaşmak, paylaştıkça kutsallaşmasını izlemek, çok büyülü.

Monday, July 2, 2007

Hayat çok gariptir bazen..



Hayat çok gariptir bazen..

Hayat çok şey öğretir insana bazen..

Hayat kafana vura vura, ağlata ağlata öğretir sana.

Hayat sana hiç bir şeye şaşırmamayı öğretir. Kalın kabuklar yapmayı kendi etrafında. Yoksa yaşayamazsın. Nefes alamazsın.

Eylül ayında birlikte, aynı masada oturup yemek yediğin, güldüğün, konuştuğun, şakalaştığın 3 kişiden biri, 3 ay sonra kanserden, eşi ve 27 yaşındaki oğlu ise ondan 4 ay sonra elim bir trafik kazasında ölebilir mesela.

Hayat sana bütün verdiklerini, canın, ruhun dahil, bir saniyede senden geri alabileceğini gösterir sana.

Hayat, ölümün sağlıklı, 27 yaşındaki bir genç çocuğa, ölüm yatağında yatan 80 yaşındaki yaşlı bir adamdan daha uzak olmadığını gösterir sana.

Sana telefonun diğer ucundan gelen 'öldü' kelimesiyle, sadece bir tek kelimeyle o insanın, yüzünün, sesinin, şakalarının, konuşmalarının, anılarının, bakışlarının, gülüşlerinin...hepsinin birden silindiğini, yokolduğunu kabullenmen gerekir.

Kelimeyi kafanda evirir, çevirir, bir anlam veremez, o genç çocuğa yakıştıramazsın. Onunla bağdaştıramazsın.

Hayat kafana vura vura, ağlata ağlata öğretir sana.

Böyle kahpedir dünya..

Son bulur kollarında..

Friday, June 29, 2007

Zamanın akışı

Noah adında bir fotoğraf sanatçısı, 6 sene boyunca kendi fotoğrafını çekip hepsini birleştirmiş. Zamanın nasıl geçtiğini, üzerimizde ne gibi izler bıraktığını, yaşamın avuçlarımızdan nasıl kayıp gittiğini bize gösteren, çok vurucu ve başarılı bir proje olmuş. Youtube'da görüp en beğendiğim video bu oldu. Çok yaratıcı. Ve karanlık biraz.. Hüzünlü..

Zaman...nedir?


Friday, June 22, 2007

Suda bir balık gibi..





Kendimi bildim bileli (daha doğrusu 5-6 yaşlarından beri) yapmayı en sevdiğim spor, yaparken kendimi en iyi hissettiğim aktivite yüzmek.. Tenis, basketbol, voleybol gibi takım sporlarından bir türlü hazzetmedim, yapacak zaman bulamadım nedense. Özellikle koşmak bana çok zor gelir, 5. dakikadan sonra tıkanırım, nefes almakta zorlanırım. Yarım saat boyunca koşan insanları hayranlıkla izlerim. Ama nedense yüzmeye gelince iş değişiyor. Yüzerken neredeyse hiç problem yaşamıyor ve zorlanmıyorum, nefes alış verişlerim dahi diğer sporlara oranla çok daha rahat oluyor. Başka hiç bir aktivitede olmadığı kadar tutkuyla veriyorum kendimi yüzmeye, yüzerken çok mutlu oluyorum. Elimde olsa sudan hiç çıkmam, hep orada yaşarım! Küçükken denizde çok uzaklara yüzüp geriye dönmem gecikince annemin endişelenmesine ve beni geri çağırmasına rağmen saatlerce sudan çıkmadığımı hatırlıyorum :)



Sanırım bunda suyun doğasının büyük bir etkisi var. Su bize hayat veren ve vücudumuzun çoğunluğunu oluşturan en temel madde. İçimizdeki o en ilkel dürtü, anne karnının güvenliği ve sessizliğine, yaşamın kaynağının içine geri dönme isteği sanırım suda bana kendimi bu denli güvende hissettiren.. Gerçekten de suyun içinde yüzerken sessiz ve yerçekimsiz, sihirli bir dünyaya girmiş gibi hissediyorum kendimi. Yerçekiminin ağırlığından sadece bir süreliğine de olsa kurtulmak çok iyi geliyor. İnsan yüzerken sanırım uçmaya en yakın duyguyu yaşıyor bu yüzden.



Ayrıca koşma gibi 'high-impact' yani ayakların yere her vuruşunda kas, omurga ve eklemlere darbe şoku veren bir spor değil yüzmek.. Vücudunuz için inanılmaz yumuşak ve rahatlatıcı bir aktivite. Suyun vücuda sürekli masaj yapması ve rahatlatıcı etkisiyle havuzdan/denizden çıktıktan sonra kendinizi inanılmaz rahatlamış hissediyorsunuz. Ayrıca sırt ağrılarınız, sürekli oturmaktan ve yanlış duruşlardan kaynaklanan bel ağrılarınız...vs. varsa doktorlar her şeyin başında yüzmeyi tavsiye ediyor.



Bütün bunların yanısıra, yüzmede diğer sporlarda olan terleme sorunu da yok:) Aslında terliyorsunuz ama doğal olarak terlediğinizi hissetmiyorsunuz. Bu yüzden yüzerken havuzun kenarında (kulvarın başında) su dolu bir termos bulundurmanızı ve her 4-5 kulvar gidiş gelişinden sonra (yani mümkün olduğunca sık) su içmenizi öneririm. Vücudunuz kaybettiği suyu geri almazsa kas krampları ya da ağrılar yaşamanız çok olası.



Kilo kaybetmek ve/veya formunuzu korumak için de çok ideal bir spor yüzme. Vücudunuzun bütün kaslarını eşit derecede ve yüksek tempoda çalıştırdığı için yarım saat yüzme, yarım saat hızlı yürümenin 2 katından fazla kalori yakıyor vücudunuzda. Ayrıca daha önce de bahsettiğim gibi suyun masaj yapıcı ve rahatlatıcı etkisi vücudunuzun daha hızlı ve etkin biçimlenmesini, forma girmesini sağlıyor.



4 senedir üniversitemizin Ratner Spor Merkezi'nde yer alan Myers-McLoraine Havuzu sayesinde haftanın her günü temiz, olimpik boyutlarda, modern ve yepyeni bir havuza gidip yüzme şansım var. Üniversitemizin öğrencilerine böyle bir imkanı ücretsiz sunması gerçekten takdir edilesi bir hareket ve kendimi çok şanslı hissediyorum böyle bir imkana sahip olduğum için. Özellikle yazın bu imkanı elimden geldiğince çok değerlendirmeye çalışıyorum. Keşke Türkiye'deki bütün üniversiteler de spor olanaklarına ve yüzmeye daha çok eğilebilse ve öğrenciler yaşamlarının en hareketli dönemlerinde daha aktif ve sağlıklı yaşam tarzları seçebilselerdi kendilerine.


Sağlıkla kalın!

Saturday, June 16, 2007

Babalar ve kızları




Babalar ve kızları, başka hiç kimsenin anlayamayacağı bir dili bilirler ve konuşurlar kendi aralarında. Kendilerine ait bir dünyaları vardır ve mutlu, huzurlu yaşarlar o dünyada. Babasının kocaman elinin içine kendi minicik elini koyup güvenle yürür yolda küçük kız. Birlikte, başbaşa, tiyatro oyunlarına giderler, sergilere, şiir ve hikaye yarışmalarına, İstanbul'u keşfetmeye, Boğaz'a, edebiyatla ve güzel kelimelerle anlatılan hayatın gerçeklerini keşfetmeye.. Yaşamı birlikte keşfederler babalar ve kızları.. Yıllar sonra yolda babasının elinden tutmuş giden küçük bir kız görürse eğer genç kız, 'eski zamanlar'ı hatırlar, dolar gözleri..


'Bana bir masal anlat baba' der kız babasına, o da her gece yatmadan önce, kendi hayalgücünden çıkıp bütün dünyayı kapsayan, hayatı yansıtan masallar anlatır kızına. Elini tutar, uykunun sihirli ülkesine gitmesini beklerken.. 39 derece ateşle yatarken, sayıklarken küçük kız yatağında, babası gelip ne kadar ateşi olduğunu anlamak için dudaklarını alnına dokundurur.. Küçük kız büyüyünce anlar ki hayatı boyunca bir daha hiç kimse onu aynı şefkatle öpemeyecektir. Bütün küçük kızlar babalarının prensesidir.


Genç kızın yüreği, tanıştığı bütün erkeklerden önce, herkesten en önce, babasına aittir. Babalar ve kızları, daha sonra hiç yakalayamayacaklarını bildikleri bir huzur ve güvenle yaslanırlar birbirlerine hayatta. Baba bir sığınaktır kızı için, yaşamın fırtınalarından, yıpratıcı gerçeklerinden, canını acıtan bütün herşeyden uzaklaşmak istediği zaman sığınabileceği sessiz ve güvenli bir liman gibidir. Kızı hangi yaşta olursa olsun, çaresizlik içinde boğulurken dahi, elini uzatıverirse babasına, babasının elini tutacağını bilir. Asla bırakmayacağını da..


Babalar ve kızları, büyülü masal ülkesinin kralları ve prensesleridir. Bir gün gelip de prenses yuvadan uzaklara uçunca ne baba krallığını yitirir, ne de küçük kız prensesliğini.. Birbirlerinin yüreklerinde, kendi ülkelerinde sürdürürler hükümranlıklarını..



Bu küçük kız babasını çok seviyor. Çok özledi. Ama biliyor ki mesafeleri, uzaklıkları, ayrılıkları bilmez sevgi. Yüreklerde yaşar, kök salar ve büyür. Her gün, her sabah, her dakika can verir bize, bizi yaşatır.

Thursday, June 14, 2007

Bro

Canım kardeşim yanımda bütün yaz, Pazar günü geldi, çok mutluyum! Blog'umu ihmal ettim bu aralar ama daha sık yazacağım yakında inşallah.



Bu arada yaz da geldi, bu da tembellik, bol eğlence, göl kenarında festivaller, piknikler, gezme, konserler, bol güneş ve masmavi gökyüzü günleri demek..

Yakında daha uzun yazacağım!

Thursday, June 7, 2007

Güne güzel başlamak



Güne güzel başlamak ne kadar önemli ve ne kadar çok etkiliyor günümüzü. Genelde sabahım nasıl geçerse bütün günüm de öyle geçiyor. Sabah sabah günümüzü neler güzelleştirebilir?




-İki bardak su içmek (Vücudunuz bütün gece terleyip, ısınıp susuz kaldığından çok ihtiyacı vardır bu suya)

-Taze meyveler yemek (Sabah insanın midesini hem rahatlatıp hem de içinizi ferahlatır meyveler)

- Eğer vaktiniz varsa 20-25 dakika vücudunuzu esnetecek hareketler yapmak. (Ben Gaiam'ın A.M-P.M Stretch'ini kullanmaya başladım. İnanın ayırdığınız vakte değiyor. Kendinizi inanılmaz gevşemiş ve rahatlamış hissediyorsunuz, vücudunuzun duruşu bile değişiyor)

- Sabah kalktıktan sonra evde yalnız olsanız bile sevdiğiniz insanların sesini telefonla kısa süre de olsa duymak. Ben bu sabah anneanne ve babaannemi aradım, dualarını aldım. Duanın pozitif gücü gerçekten de inanılmaz ölçüde iyi hissettiriyor kendinizi:)

- Pencereyi açıp hiç olmazsa bir kaç kez derin nefesler almak. Derin nefes alıp vermenin stresi büyük ölçüde azalttığı kanıtlanmış durumda.

- Herşeyden önemlisi: 'Bugün herşey çok yolunda gidecek ve çok keyifli olacak' diye pozitif düşünmek. Böyle düşünmezseniz, daha sabah sabah güne karamsar başlarsanız bütün gününüzün de öyle geçmesi kaçınılmaz.

İyi ve mutlu günler! :)

Tuesday, June 5, 2007

Lemony Snicket's A Series of Unfortunate Events - 2004



Bilim kurgu filmlere, fantastik edebiyata, ve bu edebiyatın film uyarlamalarına ne kadar düşkün olduğumu ve bayıldığımı daha önce çok kez tekrarlamışımdır. Lemony Snicket serisinin kitaplarına, Harry Potter serisini taklit ediyor ve onun başarısını çalmaya çalışıyor diye düşünüp dudak kıvırmıştım. Genelde hiç bir kitabı 'çocuk kitabı' diye ayırmamam ve önüme gelen herşeyi okumak istememe rağmen bu seriyi çocuklar için diye bırakıp bir kenara atmıştım. Ancak ilk filminden izlediğim kadarıyla gerçekten eğlenceli bir seriymiş. Özellikle Jim Carrey ve Meryl Streep'in oyunculukları filmi gerçekten izlemeye değer kılıyor. Çok güzel çekilmiş, renkleri, müzikleri, arkaplanları ve setleri çok başarılı yaratılmış bir film bence. Her ne kadar felaketlerle dolu gibi görünse de film kesinlikle içinizi ısıtıyor ve güzel bir 2 saat geçirmenizi sağlıyor :)

Dune - 1984



Dune'un filmini izlemek benim için çok önemli ve iple çektiğim bir şeydi. Sebepleri ise hem en sevdiğim ve hayran kaldığım bilim kurgu kitabının filmi olması, hem de en sevdiğim yönetmenlerden olan David Lynch tarafından çekilmiş olmasıydı. Ancak unutulmaması gereken bir gerçeği unutmuştum tabii: Hiç bir zaman bir film, uyarlandığı kitaptan daha güzel olamaz. Bu gerçeğe istisna olabilecek hiç bir film izlemedim şimdiye kadar. Dune filmi de belki kitabı okumamış olsam bana çok değişik ve güzel gelebilirdi. Özellikle kötü bir karakter olan Feyd-Rautha rolünde Sting'i izlemek, bir Sting hayranı olan benim için güzel bir sürprizdi. Ancak Dune kitabında yaratılan sihirli evren, o dünya, masalsı ve efsanevi karakterler ve kitabın o tarif edilemez havasının yanına bile yaklaşamıyordu film. Ancak sanırım böyle kitapların filmi yapıldığında yönetmenler de çok zor bir görevle karşı karşıya kalıyor: Okuyucuların her birinin beyninde farklı şekillenen ve imgelenen o dünyayı filmde yaratabilmek. Ki bu da imkansız bir görev bence. Yine de David Lynch'in hakkını yememek lazım, o zamanın teknolojilerine ve imkanlarına göre izlemesi keyifli, ilgnç bir film yapmış. Ancak bu filmi izleyip de kitabı okumamış olan herkesin bir an önce okuması gerektiği de kesin.

Borat - 2006



Yine medya tarafından (özellikle Amerikan medyası) çok şişirilen ve sonrasında izleyince hayalkırıklığı yaratan bir film daha. Amerikalıların bu filmde bu kadar çok gülünecek ne bulduklarını anlayamıyorum. (Ve Napoleon Dynamite'ta da aynı şeyi düşünmüştüm) Sanırım Amerikalılar kendilerine gülmeyi ve kendileriyle alay eden filmleri izlemeyi çok seviyor. Bu filmde de komik sahneler yok değil, ancak kesinlikle abartıldığı kadar insanı gülmekten öldüren ya da hayran kalınacak bir yanı olmadığı kesin. Ayrıca Kazakistan ve bütün Kazaklar'a karşı aşırı derecede hakaret içeren sahneleri var. (Tabii bunun yanında Amerikalılara, Yahudilere, aşırı dinci Hristiyanlara..vs. gibi bir çok kesime de hakaret içeriyor) Yani filmin bütünü, önüne gelen herkesle alay eden Sasha Baron Cohen'in mimikleri ve hareketlerinden oluşuyor. Vasatın ötesine geçemiyor bence.

Y tu mama tambien - 2001



Bu filmin ya adını çok duymuştum, ya da adını duyduğum zaman (doğal olarak) farklılığıyla ve kulağa bir küfür gibi gelmesiyle aklıma yerleşmişti. Yıllar sonra bir arkadaşım tavsiye edince izlemek istedim, genelde Alfonso Cuaron'un filmlerini sevdiğim için. Ancak abartıldığı kadar güzel, anlamlı ya da derin bulmadım bu filmi kesinlikle. Zaten fazlasıyla grafik (filmi izleyince anlaşılıyor) sahneler içeriyor. İnsan ilişkilerinin de çok derinine inilememiş gibi geldi bana. Karakterler tek boyutlu gibi daha çok, ve yönetmenin bize anlatmak istediği şey nedir, ya da anlatmak istediği herhangi bir şey var mıdır, hiç belli değil. Vasat bir film bence ve abartıldığı kadar ilgiyi haketmiyor.

Delicatessen - 1991




Bu filmde de diğer tüm Jeunet filmlerinde olduğu gibi masalsı bir hava var. Karakterlerin farklı oluşu, klasik Hollywood filmlerinden çok daha farklı işlenişleri ve ayrıntılara gösterilen önem gibi.. Ancak bana bu film Jeunet'nin en iyilerinden değil de daha vasat olan filmlerinden biri gibi geldi. 'Kayıp Çocuklar Şehri' ya da 'Amelie'yi izlediğim zamanki gibi bir hayranlık ve mutluluk içinde bulmadım kendimi bu filmden sonra. Jeunet'nin daha sonra gelecek olan filmlerinin izleri ve işaretleri kesinlikle farkediliyor bu filmde, ancak evrim tam tamamlanmamış gibi. Yine de tanıdık oyuncuları tekrar görmek ve izlemek çok keyifli oldu. Bir ara 'İyi yönetmenler neden bütün filmlerinde aynı oyuncuları kullanıyor?' konulu bir yazı da yazmalıyım:) Yine de Delicatessen, ya da Türkçe adıyla Şarküteri, değişik ve eğlenceli bir film denebilir.

Willy Wonka and the Chocolate Factory - 1971




Johnny Depp'li yeni versiyonunu izlemiş olmama ve çok keyif almış olmama rağmen bu filmin orijinalini çok merak ediyordum. Zaten içinde çikolata geçen, özellikle çikolata fabrikası gibi bir yerde geçen bir filmi sevmemem mümkün değil, bunu biliyordum! 1971 yapımı orijinal Willy Wonka ve Çikolata Fabrikası da gerçekten çok şirin ve eğlenceliymiş. Her ne kadar Tim Burton'ın yararlandığı pek çok görsel efekt ve bilgisayar efekti bu filmde kullanılamamış olsa da yine de filmin insanın içini ısıtan, sihirli bir atmosferi var. Gene Wilder bence Willy Wonka rolünde Johnny Depp'in olduğundan çok daha gizemli ve egzantrik bir oyunculuk çıkarmış. Bu filmi izleyince: 'Evet, gerçek Willy Wonka bu!' diyorsunuz. Ayrıca oompa loompa'lar, çikolata fabrikasının içindeki gizemler ve küçük çocukların başına gelen şeylerin hepsi çok güzel işlenmiş. Yeni filmi görenlerin bunu da kaçırmaması gerekiyor bence.

The Doors - 1984



Bu filmin çok methini duymuştum, ancak Val Kilmer'ın mükemmel oyunculuğu bir yana çok da beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Belki The Doors hayranları bu filme çok daha farklı bir gözle bakıyordur, bütün şarkıları bilince ve filmde dinlerken tanıyınca film çok daha keyifli izleniyor olabilir. Benim de bildiğim ve severek dinlediğim pek çok Doors şarkısı var, ve bu şarkıların Jim Morrison'ın hayatında ne gibi evrelerde oluştuklarını görmek ilginçti filmde. Ancak bir alkolik/uyuşturucu bağımlısının kendini gittikçe yok etmesini izlemenin çok da hayran kalınacak ya da keyif alınacak bir yanı yoktu. Oliver Stone'un gerçekten sevdiğim çok az filmi var sanırım.

Sinema sinema!

Geçtiğimiz 1 ay içinde pek çok film izledim ve hiçbiriyle ilgili düşündüklerimi yazamadım blog'uma henüz, bu yüzden şimdi her film için ayrı bir post yazarak bir 'film eleştirisi' silsilesi oluşturmaya karar verdim. Hazır olun, işte başlıyor! :)

Friday, June 1, 2007

Eğlenelim biraz

'Chicago Türk Festivali' gibi festivallere ve etkinliklere neden çok ihtiyacımız var? Cevabı:



Amerika'da yaşayan Türk doktora öğrencisi bir kızın maruz kaldığı sorular:


- Türkiye'de başörtü takmazsanız hapse atılır mısınız? (Yorumsuz)


- Midnight Express (Geceyarısı Ekspresi) filmi beni çok korkuttu. Türkiye'ye gidersem hapse atılır mıyım? (Bir 'kötü örnek' binlerce iyi örnekten ne kadar daha etkili, işte kanıtı. Yazıklar olsun Oliver Stone diyorum)


- Ne olacak bu Ortadoğu'nun hali? (Bu soru da doktor olduğunu söyleyen birine 'Nedir kanserin devası?' filan gibi bir soru sormaya eşdeğer)


- Türkiye'de hangi dil konuşuluyor? Ortadoğu'da Arapça'dan başka dil konuşuluyor mu? (Evet, bizim de kendimize ait bir dilimiz var, sizin için şaşırtıcı olsa da:)


- Türklerin Müslüman olmayan herkesten nefret ettikleri doğru mu? (Yorumsuz)


- Sen hiç Türk'e benzemiyorsun. Bütün Türkler esmer/koyu tenli değil mi? (Bu da ayrı bir ırkçı yaklaşım. Ne diyeceğimi bilemiyorum)


- Türkler Arap alfabesini kullanmıyor mu? Bizim yazılarımızı nasıl okuyorsunuz? (Bunu da yorumsuz bırakıyorum)


- Türkiye'de deveyle mi seyahat ediliyor? (Evet bu soru da bana soruldu, esefle hatırlatıorum ki böyle düşünen Amerikalı sayısı azımsanamayacak kadar çok)


Ve daha niceleri... Komik ama aynı zamanda da trajik.

Monday, May 28, 2007

Chicago Türk Festivali!



Chicago'muz 4 günlüğüne bir Türk Festivali'ne ev sahipliği yapıyor. Buralarda olan herkesi bekleriz!

Wear sunscreen

Çok sevdiğim ve arada sırada baştan tekrar tekrar okuduğum bir yazı:

“’97 sınıfının mezunları;

Güneş kremi kullanın!



Eğer size geleceğe dair tek bir tavsiyede bulunabilseydim, bu, güneş kremi kullanmak olurdu. Güneş kreminin uzun vadedeki faydaları bilim adamları tarafından kanıtlanmıştır. Oysa tavsiyelerimin geri kalan kısmı benim dolambaçlı kişisel tecrübelerimden öte bir dayanağa sahip değildir.




Şimdi size bu tavsiyeleri sunacağım:




Gençliğinizin güç ve güzelliğinin tadını çıkarın; ya da boş verin, ikisi de sönüp gidene kadar gençliğinizin gücünü ve güzelliğini anlamayacaksınız nasıl olsa. Ama inanın bana, yirmi yıl geçmeden, eski resimlerinize şöyle bir baktığınızda, şimdi kavrayamayacağınız bir şekilde, önünüzde ne kadar çok seçenek olduğunu ve ne kadar muhteşem göründüğünüzü anlayacaksınız.




Düşündüğünüz kadar şişman değilsiniz.




Gelecek hakkında endişelenmeyin. Ya da endişelenin, ama endişelenmenin ancak bir cebir problemini sakız çiğnemek suretiyle çözmeye çalışmak kadar faydalı olduğunu bilin.



Hayatınızdaki asıl problemler, asla aklınızın ucundan geçmeyenlerdir. Öyle ki, sıradan bir Salı akşamında sizi en savunmanız yerinizden vuruverirler.



Her gün sizi korkutan bir şey yapın.



Şarkı söyleyin.



Başkalarına karşı acımasız davranmayın: Size karşı öyle davrananlara da tahammül etmeyin.



Diş ipi kullanın.



Kıskançlıkla vakit kaybetmeyin. Bazen ileridesinizdir, bazen de geride. Bu uzun bir yarış ve son bulduğunda sadece kendinizle olacaksınız.



Aldığınız övgüleri hatırlayın, saldırıları unutun. Bunu başarabilirseniz, nasıl yaptığınızı bana da anlatın.



Eski aşk mektuplarınızı saklayın; eski banka bildirimlerinizi atın.



Gerinin.



Ne yapmak istediğinizi bilmiyorsunuz diye suçluluk hissetmeyin. Tanıdığım en ilginç insanlar 22 yaşındayken ne yapmak istediklerini bilmiyorlardı. Tanıdığım 40 yaşındaki en ilginç insanlar hâlâ bilmiyorlar.



Bol bol kalsiyum alın.



Dizlerinize iyi davranın. Sizi bırakıp gittiklerinde onları özleyeceksiniz.



Belki evlenirsiniz, belki de evlenmezsiniz. Belki çocuklarınız olur, belki de olmaz. Belki 40 yaşında boşanacaksınız, belki de 75. evlilik yıldönümünüzde “funky chicken” oynayacaksınız.



Ne yaparsanız yapın, ne kendinizi aşırı övün, ne de aşırı eleştirin. Tüm seçeneklerinizin başarı şansı yarı yarıyadır, tıpkı diğer herkeste olduğu gibi.



Bedeninizin tadını çıkarın. Mümkün olan her şekilde kullanın, bunu yapmaktan ya da yaparsanız çevrenizdekilerin ne düşüneceğinden korkmayın. Bedeniniz, sahip olabileceğiniz en muhteşem enstrumandır.



Oturma odanız dışında bir yer bulamasanız bile dans edin.



Yazılanları yapmasanız bile kullanım kılavuzlarını okuyun.



Güzellik dergileri okumayın, tek yaptıkları sizin kendinizi çirkin hissetmenize neden olmaktır.



Akrabalarınızı tanıyın. Onları ne zaman kaybedeceğinizi asla bilemezsiniz. Kardeşlerinize iyi davranın. Onlar, geçmişinizle kurabileceğiniz en iyi bağ, ve gelecekte sizinle bağını sürdürme ihtimali en yüksek olan insanlardır.



Arkadaşlıkların –değerli bir azınlık dışında- gelip geçici olduğunu kabul edin.



Coğrafyadan ve yaşam tarzlarından doğan farklılıkları kapatmaya uğraşın. Yaşlandıkça, gençken tanımış olduğunuz insanlara daha fazla ihtiyaç duyacaksınız.



En az bir kere New York City’de yaşayın, ama sizi fazla sertleştirmeden oradan ayrılın. En az bir kere Kuzey California’da yaşayın, ama sizi fazla yumuşatmadan oradan ayrılın.



Seyahat edin.



Bazı faydalı gerçekleri kabul edin: Fiyatlar yükselecek, politikacılar sizinle oynayacaklar, ve siz yaşlanacaksınız. Yaşlandığınızda, siz gençken fiyatların mâkul, politikacıların asil, ve çocukların da büyüklerine saygılı olduğunu iddia edeceksiniz.



Büyüklerinize karşı saygılı olun. Onlar dışında hiç kimsenin sizi desteklemesini beklemeyin. Belki bir hayat sigortanız olur, ya da zengin biriyle evlenirsiniz. Ama bunların ne zaman tükeneceğini asla bilemezsiniz.



Saçınızla fazla uğraşmayın, yoksa 40 yaşına geldiğinizde, 55 yaşındaymış gibi görünürsünüz.



Kimin öğüdünü dinlediğinize dikkat edin. Ama öğüt verenlere karşı da sabırlı olun. Öğüt, bir çeşit nostaljidir. Öğüt vermek, geçmişe dair dileklerde bulunmak, bir kısmını silmek, çirkin kısımların üstünü boyamak, ve değerinden daha pahalıya satmaktan ibarettir.



Ama güneş kremi konusunda bana güvenin.”



Mary Schmich, Chicago Tribune, 1 Haziran 1997

İngilizce orjinali için buraya bakabilirsiniz.

Wednesday, May 23, 2007

'Güzellik' nedir? Güzel kimdir?

Diye bana sorsalar vereceğim cevaplar ve göstereceğim örnekler şunlar olurdu herhalde:


Güzellik:




Zerafettir.




Esrarengizdir.




Farklı olmaktır.



Umursamazlıktır.



Hüzündür.





Doğallıktır.





Kararlılıktır.





Sessizliktir bazen.



Kendine güvendir.




Kısacası bence güzel olmak kendin olmak, kendini kimseyi taklit etmek zorunda hissetmemek, kendi kurallarını kendin koymaktır. Güzellik ikonlarım bu yukarıdaki bayanlarsa, güzellik anti-ikonlarım da: Paris Hilton, Nicole Richie, Jessica Simpson, Mary-Kate ve Ashley ikizleri....vs gibi hepsi birbirine benzeyen, aynı kalıptan çıkmış, sıskalıklarıyla birbirleriyle yarışan 'modern zaman Barbie'leri' olurdu heralde :) Güzellik bence kendine ait bir stil sahibi olmaktır.

Saturday, May 19, 2007

Şafak



'Tanyerleri ışıdı, ışıyacaktı. Deniz sütlimandı, apaktı. Küreklerin şıpırtısından başka ses yoktu. Martılar daha uyanmamıştı. Gün doğmadan önceleri, dünya dümdüzken, deniz işte böyle sonsuz bir aklığa keser...'

Yaşar Kemal - Bir Ada Hikayesi - 1



Güneş doğmadan hemen önceki o sihirli anda neredeyse bir deniz kadar büyük gölün kenarında oturduk.. Yemyeşil çimenlerin üzerinde. Her yer sessiz, gölün doğu yanı utangaç bir çocuğun yanakları gibi kızarmaya başlamış, gölün diğer yanıysa film negatifleri gibi, koyu mavi ve gri renklerde.. Sanki iki taraf, birbirlerinden tamamen ayrı iki dünya olmuş. Şehrin gökdelenlerinin ışıkları henüz sönmemiş, bütün alem bir mucizeyi bekliyormuşçasına sessiz, beklentiyle yüklü. Her sabah yeniden tekrarlanan bir mucize bu, her seferinde farklı ve her seferinde daha da nefes kesici..

Gölün yüzeyi gerçekten de dümdüz ve ışıl ışıl.. O pembemsi ışık, tam önümüzde, kayaların ardında uzun bir yol çizmiş suyun üstünde kendine. Uzakta, ufuk çizgisinde eflatun bulutlar toplanmış. Ve bir umudun, bir sevincin, hiç bitmeyen bir neşenin temsilcisi gibi gelmesini bekliyoruz güneşin. Nefeslerimizi tuttuk, herşeyin gerçeküstü gibi geldiği o anda çaylarımızı yudumlayarak bu mucizenin sayılı bir kaç şahidinden biri olmanın keyfini çıkarıyoruz.

'Bakın, kuşlara ne oluyor öyle?'

Gerçekten de kuşlar delirmiş gibiler. 'Gece kuşu' denen cinsten, küçük ve siyah kuşlar, başımızın üstünde bir o yana, bir bu yana savuruyorlar kendilerini. Gerideki ağaçlara bakarken aramızdan biri küçük bir çığlık atıyor. Bir anda ufuk çizgisine baktığımızda altın suyuna batırılmış bir yuvarlağın tepesi gibi adeta gölün içinden çıkan güneşi görüyoruz birden. Yüzümüze bir gülümseme yayılıyor hemen, yaşam sevinciyle doluyor içimiz. Susuyoruz. Bu mucizeyi izliyoruz, kuşlar da şimdiki an güneşin doğma anı olduğundan böyle davranıyor olmalılar. Adeta güneşi selamlıyorlar.

Adeta gözle görünür bir hızla yukarıya doğru çıkan güneşi izliyoruz gözlerimiz yanana, yuvarlak parlaklığı beynimize işlenene kadar. Etrafımıza baharla donanmış ağaçlar, çiçekler, önümüzde uçsuz bucaksız su birikintisi, solumuzda şehir, altımızda toprak.. Hayatı hissediyoruz yüreğimizde. 'Hoşgeldin güneş' diyoruz, 'Hoşgeldin yeni gün, hoşgeldin hayat..'

Güneş doğdu.


Thursday, May 10, 2007

Anneler ve kızları




Anneler ve kızları, hep birbirine benzer. Her kız, içinde, yüreğinde annesinin izlerini taşır. Onun özüyle mayalanmıştır ruhu, onun kokusu geçmiştir tenine, onun bakışları parlar gözlerinde, onun elleri can bulur kendi ellerinde.. Annesinden bilinçli olarak hiç bir şeyi öğrenmeye çaba göstermemiş bile olsa, yıllar sonra hiç tahmin etmediği bir anda, bir çiçeği vazoya yerleştirirken mesela, kendisinde annesini görür kız.. Ellerinin bir hareketinde, aynada farkettiği bir bakışında, vücudunun bir duruşunda annesini yansıtır. İnkar etmeye çalışması ya da kabullenmesi pek bir şeyi değiştirmez, her kız, annesinin kızıdır.


Anneler ve kızları, sadece iki kişinin bildiği bir çok gizli sırrın tek ortaklarıdır. Eğer yakalayabilecek kadar şanslıysa anne ve kızı bu derin dostluğu, köklü paylaşımı, hayat boyu sırdaşlığı, dert ortaklığını... O zaman dünyaları bir cennet olur. Sabaha karşı 3te mutfakta oturup ellerinde buharı tüten nane-kekik çayı fincanlarıyla hayat hakkında saatlerce süren uzun sohbetlere dalar anne ve kızı.. Başka hiç kimseye anlatamadıklarını dökerler birbirlerine, ve konuştukça ne kadar da çok birbirlerine benzediklerini keşfederler, hayretle..


Anneler ve kızları, başka hiç kimsenin yaşamayacağı ve yakalayamayacağı kadar güçlü, görünmez bağlarla bağlıdırlar birbirlerine.. Anneyle kızı dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar değişmez bu bağların kuvveti. Mesafeleri, okyanusları, kıtaları aşar. Dünyanın uzak bir kıtasında kızının gözleri nemlense, annenin gözlerinden bir yaş damlar.. Telefonu açtığında daha konuşmadan, sadece alıp verdiği nefesten kızının hüzünlü mü, mutlu mu, neşeli mi, şaşkın mı olduğunu anlar. Yüreği onunla çarpar, gözleri onunla bulutlanır, onunla parlar.


Anneler ve kızları, yıllar geçse de kuvvetli kalacak, diğer çoğu arkadaşlıkların aksine zamanın yıpratıcı darbelerini hissetmeyecek, aksine zamanla güçlenecek bir güven ve sevgiyle bağlıdırlar birbirlerine.. Anneler ve kızları, birdir, tek yürektir, tek nefestir. Kızının üzüntüsü, annenin yüreğinde yara, mutluluğu ise açan binlerce çiçektir.


Bana bütün kararlarımda güvenen, benim de kendime güvenmemi sağlayan, hep destek olan, günde 11 saat ve haftada 6 gün çalışan bir kadının da gayet mükemmel bir şekilde çocuk yetiştirebileceğini gösteren, çabalamayı, uğraşmayı, vazgeçmemeyi, hayatta bir kere 'üf' dememeyi, yılmadan, yorulmadan, içinde çelik gibi bir iradeyi ve karakteri besleyip büyütmeyi öğreten, kişiliğimi yaralamadan beni hep takdir eden, yanımda olan, ne olursa olsun koşulsuz ve sınırsız bir sevgi veren anne... Seni çok seviyorum.

Friday, May 4, 2007

Büyük haberler!



Son 2 hafta içinde:

- Doktora'nın Second year review'undan alnımın akıyla geçip 2. master derecemi aldım! Master tezim başarılı bulundu, kabul edildi ve seneye doktoraya devam etmem kurul tarafından uygun görüldü.

- Middle East Studies Association'ın alanımızda en büyük konferans kabul edilen ve bu sene Montréal'de yapılacak olan konferansına gönderdiğim paper'ım kabul edildi! Kasım'da paper'ımı sunmak üzere Kanada'ya uçuyorum:)

- University of Chicago bünyesinde senede sadece iki lisansüstü öğrenciye verilen Sawiris Fellowship'i kazandım! Bu yazın ikinci yarısını Mısır-Kahire'de International Language Institute'ta Arapçamı geliştirerek geçireceğim.


Hayat ne kadar garip, bazı şeyler hiç beklemediğimiz zamanlarda oluyor ve bizi şaşırtarak sevindiriyor:)




Image: 'light at the end of the tunnel'
(http://planeimages.smugmug.com/gallery/1308419/2/61694895#61694895)

Tuesday, May 1, 2007

Suşi gecesi



Kurduğumuz sofranın fotoğrafları:) Yeni mutfaklar ve tatlar denemeyi çok seviyorum!



Fotoğraftakiler: Deniz yosunu salatası, zencefil turşusu, wasabi, spicy salmon roll (baharatlı somon balığı), spicy tuna roll (baharatlı ton balığı) Suşilerin bu şekilde sarılıp yapılanlarına 'Maki sushi' deniyor.





Bu fotoğrafta: Yasemin çayı (içinde durduğu çaydanlık, 'tetsubin' denen Japonların özel dökme demir çaydanlıklarından), ortada maki roll'ları, ve appetizer olarak da miso çorbası



Miso çorbasının yakından görünümü: Bunu ben yaptım :) 'Soy Paste' adında yoğunlaştırılmış bir macunun suda eritilerek ısıtılmasından ibaret (bizdeki tarhana çorbası mantığı gibi) İçine kestiğimiz tofu küplerini attık ve bir 15 dakika daha pişirdik. Bildiğiniz gibi tofu da soyadan oluştuğu için bu çorba gayet doyurucu. Normalde içine yeşil soğan doğranıyor ama ben evde o olmadığından maydanoz koydum, o da gayet güzel oldu.

Japonların neden kilo almadıkları belli oluyor. Böylesine yağsız ve sade, hafif yemekler ve küçük porsiyonlarla insan kilo mu alır?


Yaşasın yemek yemek! :)

Sunday, April 29, 2007

Hayat ve mutluluklar





Sürekli e-mail adresime gelen 'Eğer yeniden başlayabilseydim yaşamaya, ikincisinde daha çok hata yapardım.. Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım....' vs tadında şiirler ve 'Hayatın tadını çıkar, anı yaşa dostum!' modunda powerpoint sunumları içeren e-maillerden bıktım. Sanki bu e-mailler günümüzde ofislere sıkışmış, bir çoğu işinden nefret eden insanları vicdan azabında boğmak, 'Niye çalışıyorsunuz ki hayat fani, çıkın dışarıya yalın ayak yürüyün dışarılarda, istediğiniz kadar dondurma yiyin, hayat bu gibi stres ve endişelere değmez' diyerek onları eğlenmeye zorlamak için tasarlanmış. Bu e-mailleri alan insanların halini düşünebiliyor musunuz? Mesai saatinin bitmesini beklerken, o andaki en büyük hayali eve gidip ayaklarını uzatabilmek ve saat 11 olunca uyuyabilmek olan günümüz insanı, bu e-mailleri alınca elbette 'Benim hayatım da hayat mı sanki?' diye düşünüp kendini üzer. Kendisinden başka herkes sürekli eğleniyormuş, geziyormuş, hayatın tadını çıkarıyormuş da sadece kendisi bu monoton hayatı yaşamak zorunda bırakılmış gibi depresif olur.

Oysa ki hepimiz biliyoruz ki bu dünyada onurlu ve kaliteli bir yaşam sürmek istiyorsak çalışmamız ve dolayısıyla para kazanmamız gerekiyor. Yaşamımızın çoğu da elde etmek istediklerimize ulaşmak için çabalamakla geçecek. Bütün hayatımızın sadece çok kıymetli ama seyrek anlarında bütün bunları elde etmiş ve keyfini çıkarıyor olacağız. Yani yaşamımızın %90ı uğraşmakla, çabalamakla, didinmekle geçecek.

Bence sürekli yaşam şeklini ve çalışma temposunu eleştirmek ve kötülemek yerine, hayatın bu gerçeğini kabullenebilmeli insan. Hayat, dikensiz bir gül bahçesi değil! Çok koşturmacalı ve az dinlenmeli bir yarış. Bence asıl önemli olan, ne kadar seyrek gelirlerse gelsinler işte o keyif ve mutluluk anlarını tam anlamıyla yaşayabilmek. Eğer uçsuz bucaksız bir çölün ortasında aniden mavi ve pırıltılı bir vaha gibi karşınıza çıkıveren bu nadir ama muhteşem mutluluk anlarının değerini bilirseniz, yaşam gerçekten güzel bir maceraya dönüşüyor. Bu anları layıkıyla yaşayıp hatıralarını da güzel, kurumuş gül yaprakları gibi zihninizde taşıyabilirseniz eğer, karanlık günlerinizde saklandıkları yerden çıkarıp güzel kokularını içinize çekebilir, herşeyi çok daha katlanabilir kılabilirsiniz. Küçük Prens'in sözleri ne kadar doğruydu: 'Çölü güzel kılan, içinde bir vahayı saklamasıdır.' Eğer yaşamımızda kişisel vahamız olan o güzel ve küçük mutlulukları yakalayabilirsek ve tam anlamıyla yaşayabilirsek, her türlü zorluk ve sorunun içinden en az hasarla geçebiliriz.

Bu iki hafta boyunca da yine çok güzel, minik mutluluklar, küçük keyiflerle renklendi hayatım. Neler yaptım:

- 'Cosmophilia' adındaki bizim üniversitenin Smart Modern Sanat Müzesi'nde yer alan çok güzel sergiyi gezdim, sevgili arkadaşlarım Ayşe ve Nükhet ile. Sergide yer alan ve 10. yüzyıldan günümüze dek dünyanın değişik bölgelerinden gelen İslam sanatı eserleri ve kaligrafi örnekleri nefesimizi kesti. Sanat, ölümsüzleşmek için ne kadar uygun bir araç, görmüş olduk. O yüzyıllarda yaşamış insanlarla aynı eserleri izleyebilmek, inceleyebilmek bizi çok mutlu etti.

- Chicago'ya arabayla iki saat kadar uzaklıkta olan Lake Geneva'ya gidip çok keyifli bir mangal ve piknik sefasıyla geçen güzel bir Nisan gününün ardından bizim üniversiteye ait olan ve Geneva Gölü'nün kıyısında yer alan 'Yerkes Gözlemevi' turuna katıldık. Dünyanın en büyük mercekli teleskopuyla Satürn gezegenine baktık, Satürn'ü halkaları ve üç uydusuyla birlikte gördük. Yine çok büyük aynalı teleskoplardan ay'a baktık ve üzerindeki kraterler dahil neredeyse bütün ayrıntılarını inceledik. Dünyamızın evrendeki yerini ve uzayın o sonsuz ve gizemlerle dolu boşluğunu bize hatırlatması açısından çok güzel bir tur oldu.

Sonra bu haftasonunda sushi partimiz, izlediğimiz filmler, Pazar sabahı The Point'te çimler üstünde brunch, sonra Margie's dondurması, güzel Nisan sabahı temiz havayı içime çekebilmek ve 'Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi' sözünü düşünerek Kanuni'yi anmak ve sağlığımız için şükretmek. Yaşamın bu nadir gelen ancak değeri bilinmesi gereken güzel anlarını tam anlamıyla yaşayabildiğimiz, farkına varabildiğimiz için mutlulukla gülümsemek.

Yaşam sadece bu anlardan ibaret değil belki, ancak biz onlar için varız. Onlar olmasa soğuk, karanlık, üzgün ve yalnızız. Bu yüzden onlara hakettikleri değeri vermeli, karşımıza çıktıkları zaman onları bütün benliğimizle ve coşkuyla yaşamalıyız.

Tuesday, April 24, 2007

3 x 3 oyunu

Pratik Anne beni sobelemiş, ben de bu oyunu devam ettireyim dedim. Gerçi 3 gün içinde cevap veremedim ama beni mazur görün, ben hala bir öğrenciyim :)

Kendim yemek yapmak ve tarif vermek konusunda çok deneyimsiz olduğumdan ben en sevdiğim yemek sitelerinden biri olan Binnur'dan Türk Yemekleri sitesindeki tariflerden üçüne bağlantı vereyim dedim. İşte bu sitedeki en sevdiğim üç tarif ve hediye ettiklerim:

Yayla Çorbası - Annişe

Portakallı kek - Babişe

Mantı - Buriş'e


Sorular & Cevaplar


1.1. Daha önce yaşadığınız 3 şehir?

İstanbul, Münih, Chicago.

1.2. Tatil için gittiginiz, gördüğünüz ve önermek istediğiniz 3 yer?

Norveç, Prag, Mardin.

1.3. Yaşamak istediğiniz 3 şehir?

New York, Paris, Tokyo

2.1. Şu anda ki mesleğiniz nedir?

Hmmm.. 'Müzmin öğrenci' desem? :)

2.2. Dünyaya yeniden gelseydiniz, hangi mesleği yapmak isterdiniz?

Şimdi kulağa çok abuk gelmeyecekse söyleyeyim: Kesinlikle astronot olmak isterdim:) Daha ilginç ve çılgın bir meslek düşünemiyorum.


2.3. "Kesinlikle ben yapamazdım" dediginiz meslek nedir?

Dişçilik sanırım. Yapamazdım kesinlikle.

3.1. Yaşam felsefenizi oluşturan sözlerden biri?

Üşenme, erteleme, vazgeçme!

3.2. Bir kitapdan alınma, çok sevdiğiniz bir cümle veya paragraf veya bölüm?

Bu mecburen ingilizce olacak, Türkçe çevirisini bulamadım çünkü:

"What if you slept? And what if, in your sleep, you dreamed? And what if, in your dream, you went to heaven and there plucked a strange and beautiful flower? And what if, when you awoke, you had the flower in your hand? Ah, what then?"

Samuel T. Coleridge

3.3. Çok sevdiğiniz bir şiirin bir parçası?

'Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma'

Melih Cevdet Anday



Ben de Chi'yi sobeledim:)

Sunday, April 22, 2007

Dünya Günü




Dünyamız sonsuz uzayın siyahlığında güzel, masmavi ve capcanlı bir ada.. Üzerindeki binlerce değişik tür ve yaşam formuyla, eşi ve benzeri olmayan bir hayat kaynağı. Ancak biz ondan sürekli aldıkça, kaynaklarını tükettikçe, ona geri vermemiz gereken şeyleri unutabiliyoruz maalesef. İnsanoğlunun bencilliği, dünyanın ve üzerinde yaşayan diğer bütün türlerin kendisi için varolduğunu varsayayıyor. Bu yüzden onları hunharca kullanarak farkında olmadan kendi türünün yaşama ve kendini devam ettirme şansını da yitiriyor.


Dünyamıza iyi davranmak ve kaynaklarını yenileyebilmesi için ona şans tanımak bizim elimizde. Şu anda bu yazıyı okuyan siz, tek kişi olarak bile dünyamızı ve çevremizi korumaya ne kadar çok katkıda bulunabileceğinizin farkında mısınız? Bir kişiden başlayan değişim, bütün dünyayı değiştirebilir. Hepimiz çabalarımızla çocuklarımız ve torunlarımıza çok daha yaşanabilir ve güzel bir dünya bırakabiliriz.


İklim değişmesi ve küresel ısınma raporlarına göre, bundan sadece 70 yıl kadar sonra, yani sadece bu kadar kısa bir süre sonra, bu hızla tüketilmeye devam ederse deniz yaşamı tamamen sona erecek:( Değil torunlarımız, çocuklarımız bile böyle bir dünyada yaşamaya mahkum olacak. Bu yüzden herkesin, bu durumun ciddiyetini kavrayıp ona göre hareket etmeye çalışması ve duyarlı olması gerekiyor.


Çok basit bir kaç değişiklikle bile kendi kişisel 'carbon footprint'imizi, yani yaşamımız boyunca ne kadar enerji sarfettiğimizin bir kanıtı olan 'karbon ayakizi'mizi azaltabiliriz. Dünyanın üzerindeki yükü biraz olsun bu şekilde azaltabiliriz.

Tek bir kişi, dünyamız için neler yapabilir?

- Doğal kaynakları mümkün olduğunca az tüketmeye çalışın. Dişlerinizi fırçalarken musluğu kapatın, bulaşık yıkarken de durulama dışında musluğun akmıyor olmasına dikkat edin. Su, yaşamla eşdeğer olduğu gibi aynı zamanda dünya üzerindeki en değerli doğal kaynaklardan biri. Ona hakettiği değeri verin, her bir damlasını iyi bir amaç için kullanmaya özen gösterin.


- Evden çıkarken bütün lambaları VE elektrikli aletleri kapatın. Bilgisayarı, televizyonu, DVD oynatıcısını...vs. 'standby' konumunda bırakmayıp tamamen kapatın. Time dergisinde okuduğuma göre standby konumunda çalışan bütün elektrikli aletler neredeyse tam çalışma modunda olduğu kadar fazla elektrik harcıyormuş.


- Doğaya en çok zarar tabii ki arabanızın egzos borusundan geliyor. Gücünüzün yettiği kadar ve mümkün olabilecek her yerde toplu taşıma araçlarını tercih edin. Belki kendi rahatınız biraz bozuluyor ama atmosferin üzerindeki karbondioksit yükünü inanılmaz ölçüde azaltmış oluyorsunuz. Araba kullancaksanız bir yere en azından 2-3 kişi birlikte gitmek, doğal kaynakların çok daha etkin kullanımı demek oluyor.


- Bir önceki maddede belirttiğimi yapabilmek için tabii ki büyük bir şehirde yaşamanız gerekiyor. Bu yüzden büyük şehirlerde yaşayan insanlar, diğer yerlere oranlar (özellikle Amerika'da) çevreye çok daha az zarar veriyorlarmış (daha küçük evlerde oturup sürekli toplu taşıma araçlarını kullandıkları için) Daha çok yürümeyi araba kullanmaya tercih etmenin sağlığınıza da bir çok faydası olduğunu göreceksiniz elbette.


- Yine Time dergisinde okuduğuma göre çamaşırlarınızı yıkadıktan sonra kurutma makinesinde değil de asarak kuruttuğunuzda elektrik sarfiyatı açısından çevreye yaptığınız katkı çok büyük. (Ayrıca çamaşırların deforme olup minicik hale gelme olasılığının azalması da cabası!:)





- Belki de bütün bunların hepsinden daha önemli olan şey ise: Yeniden dönüşüm ve tekrar kullanım. Yeniden dönüşüm için, evinizden çıkan çöplerin kağıt, karton, plastik, cam (saydam, yeşil ve kahverengi ayrı ayrı) ve teneke (konserve kutusu, peynir ve zeytin tenekesi....vs.) olanlarını ayırıp ayrı poşetlere koyun. Daha sonra bunları gerekli geri dönüşüm noktalarına götürün. Bunu yapmak gerçekten sandığınız kadar zor değil. Haftada 15 dakikamızı ayırarak çevreye verdiğimiz zararı çok aza indirgeyebiliriz.


- Yeniden kullanım için ise kullandığınız bir şeyi çöpe atarken iki kere düşünün. Mesela yoğurt kabı, Nutella cam kavanozu...vs gibi dayanıklı saklama kaplarını çöpe atmayarak temizleyip tekrar saklamak için kullanırsanız hem yeni kaplar alıp çevreye daha çok zarar vermemiş, hem de evde bir yemek arttığında ya da bir şeyi saklamak için kavanoz gerektiğinde boşu boşuna aramamış olursunuz.


- Yeniden kullanımın bir diğer güzel örneği ise alışverişe giderken kendi alışveriş torbalarını/çantasını götürmek. Kullanmayıp çöpe attığımız her plastik poşet, toprağa ve suya girerek çevreye inanılmaz hasarlar veriyor. Bir plastik poşetin tamamen doğada yokolması için binlerce yıl geçmesi gerektiğini biliyor muydunuz? Kendinize rengini ve şeklini beğendiğiniz kumaş alışveriş çantaları alın (Özellikle Amerika'da çoğu markette satılıyor) ve markete giderken yanınızda götürün. Hem çok daha şık görünüyor, hem de çevre için çok yararlı:)


Hayatımızda bunlar gibi çoğunluğu bize neredeyse sıfıra malolacak (ve hatta hayatımızın çoğu alanında tasarruf etmemizi sağlayacak) bir kaç değişikliği yaparak dünyamıza çok daha iyi davranabiliriz.

Dünyamız bize hiç karşılık beklemeden suyunu verdi, toprağını, havasını, yeraltındaki ve yerüstündeki bütün kaynaklarını..Ona bu kadarcık bir teşekkür bile edemiyorsak, bence insan ırkı olarak bu güzel dünya üzerinde yaşamayı haketmiyoruz!

Tuesday, April 17, 2007

Writer's block





Nemo yastığım ve ben, koltuğumun en sevdiğim okuma köşesinde takılıyoruz bir iki gündür.

Son iki yazıdan da anlaşıldığı üzere şu sıralar pek bir şeyler yazasım yok. Daha çok sürekli okuma hali içindeyim. Bir süre sonra geri döneceğim, kendime kısa bir 'blog izni' veriyorum çünkü yazmak zorunda olduğum için değil, yazmak istediğim için yazmak istiyorum.

En kısa zamanda görüşmek üzere!



Moonie

Thursday, April 12, 2007

İçecekler ve biz

Gün içinde aldığımız kalorilerin ne kadarını içeceklerden aldığımız ve neleri tercih edip nelerden kaçınmamız gerektiği üzerine bugün New York Times'da okuduğum yararlı bir yazı:

You are also what you drink

Wednesday, April 11, 2007

Einstein ve din



Yaşamış olan en büyük dehalardan biri olan Einstein'ın din ve Tanrı hakkında düşündükleri: (İngilizce'den Türkçe'ye çevirmek için uğraşamadım bu gece maalesef, artık başka bir zaman da tercümesini koyarım) Kendi din anlayışım ve hayat görüşümle ne denli çakıştığını görüp hayret ve hayranlık içinde okuduğum, bu haftaki Time dergisi'nde yer alan 'Einstein ve Tanrı' adındaki çok başarılı makaleden alıntılıyorum:

"I'm not an atheist. I don't think I can call myself a pantheist. The problem involved is too vast for our limited minds. We are in the position of a little child entering a huge library filled with books in many languages. The child knows someone must have written those books. It does not know how. It does not understand the languages in which they are written. The child dimly suspects a mysterious order in the arrangement of the books but doesn't know what it is. That, it seems to me, is the attitude of even the most intelligent human being toward God. We see the universe marvelously arranged and obeying certain laws but only dimly understand these laws."

"The most beautiful emotion we can experience is the mysterious. It is the fundamental emotion that stands at the cradle of all true art and science. He to whom this emotion is a stranger, who can no longer wonder and stand rapt in awe, is as good as dead, a snuffed-out candle. To sense that behind anything that can be experienced there is something that our minds cannot grasp, whose beauty and sublimity reaches us only indirectly: this is religiousness. In this sense, and in this sense only, I am a devoutly religious man."


Albert Einstein

Sunday, April 8, 2007

Şaheser




İhsan Oktay Anar'ın inanılmaz güzellikteki şaheseri 'Puslu Kıtalar Atlası'nı bugün bitirdim. Bu kadar güzel bir kitap bu kadar çabuk bittiği için içime bir hüzün çöktü. Kitap hakkında hiç bir yorum yapmak istemiyorum, sadece 'Okuyun' diyorum.

"Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere,daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazan o kerteye varıyordu ki,kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir alem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı. Oysa Uzun İhsan efendi, Dünya'nın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi. Her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. Kuran ın kendisi peygamberin dünyayı nasıl okuduğuna bir örnekti ve onun ardında giden herkes, dünyayı onun gibi okuyup şahadetlerini yazmalı ve bunları başkalarına aktarmalıydı. Dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. Yaşanılanlar,görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun,macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk,bu Dünya'nın şahidi olmaktı."



İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası

Saturday, April 7, 2007

Neden doktora?




Bence her insan, hayatının her döneminde arada bir yaşamında nerede olduğunu, hangi kararları almış olduğunu ve bu kararların ne gibi sonuçlar doğuracağını sorgulamalı. Bazen kendimizi hayatın temposuna ve günlük olayların akışına o denli kaptırıyoruz ki, hayatımızın içinde bulunduğumuz evresinin ve tam olarak nerede durduğumuzun farkında bile olmuyoruz. Kendi kendimize 'Şu anda hayatımda neredeyim?' ve 'Neden bu yolu seçtim?' gibi sorular sormanın ve cevaplarını vermeye çalışmanın çok yararlı olduğunu düşünüyorum. Hem geldiğimiz yola dönüp bir bakmak, hem de önümüzde uzanan yolu gözden geçirmek için.

Çoğu insanın seçmediği bir yolu seçtim ben. Bunun farkındayım, ve hem çok sayıda zorluğu, hem de çok keyifli yönleri olan bu yolculukta geriye dönüp baktığımda bu seçimi yapmamda etkili olan bir çok faktör görüyorum. İnsanlar bana 'Neden doktora?' diye sorduğunda aklıma bir çok cevap geliyor, bunların bazılarını paylaşmak istedim. Bu kadar uzun sürecek olan bir yola girmem, insanları genelde şaşırtıyor çünkü.


Doktorayı seçtim çünkü Amerikalıların deyimiyle 'mediocre' yani vasat bir yaşam istemedim ben. Kendi varlığımın bilincine vardığım andan itibaren, uzaklara gitme, yeni şeyler öğrenme, yeni insanlar tanıma isteğiyle yanıp tutuşan biriydim, ve içimde bir his hep bana bunun için uzaklara gitmem gerekebileceğini söylüyordu. Önüme sunulan 'normal' yaşam tarzını reddettim. Lise ve üniversiteyi bitirip kendi şehrimde ortalama bir maaşla artık yorulana ve çalışamayacak hale gelene kadar çalışıp sonra da ölmek istemedim. Hayatı boyunca dört köşe, küçücük bir ofiste sabah 9 - akşam 5 çalışıp artık bir süre sonra duygularını ve yaşama sevinçlerini yitiren 'plaza insanları'ndan olmak istemedim. Gerçekten sevdiğim ve yaparken içimde coşku ve tutku hissettiğim bir mesleği icra etmek istedim. Her meslek gibi elbette bir çok zorluğu olan, ancak bu zorluklarına seve seve katlanabileceğim, beni mutlu eden bir mesleğim olsun istedim.

Doktorayı seçtim çünkü bilginin güç olduğunu gördüm. Bilgiyi elde etmenin, sürekli öğrenip kendini geliştirmenin, hiç bitmeyen bir eğitim serüveninde baş oyuncu olmanın çok para kazanmaktan çok daha önemli ve onurlu olduğunu gördüm. Para kazanma ve biriktirme hırsının sonunun olmadığını, ancak bu dünyadan göçtüğümüzde bizden geriye (çocuklarımız dışında) insanlığın bilgi denizine kattıklarımızdan başka hiç ama hiç bir şeyin kalmadığını gördüm. Para, mal, mülk, araba, ev...vesaire gibi dünyada sahip olduklarımızın hiçbirinin ismimizi ölümsüzleştirmeye yaramadıklarını gördüm. Bütün bunların tam aksine, yazdığımız bir kaç satırın dahi belki de bizden 3-4 kuşak sonrakilerce okunma olasılığının olduğunu farkettim. Bunu farkettiğimde ölümsüzleşmenin belki de tek yolunun öğrenip öğrendiklerimi paylaşmak olduğunu anladım.

Doktorayı seçtim çünkü okumayı ve yazmayı çok seviyorum. Gerek bu dünyada yaşamış dehaların yazdıklarını ve benimle paylaşmak istemiş oldukları herşeyi okumaktan, gerekse kendi izlenimlerimi, yaşamımı, öğrendiklerimi ve onlar hakkındaki yorumlarımı...kısacası aklımdan geçen herşeyi yazmaktan büyük keyif alıyorum. Kitapların sihirli dünyasıyla tanıştığım günden beri sayfa üzerine kaydedilmiş harfler, kelimeler, cümleler, paragraflar büyülüyor beni. Ne kadar çok okursam o kadar az şey bildiğimi farketsem dahi bu macerada küçük de olsa adımlar atmaktan hoşlanıyorum. Her gün yeni bir şey öğrenmek, başka hiç kimseyle değil ama sadece kendimle yarışmak, yeni diller, yeni kültürlerle tanışmak, ruhumu besliyor ve beni büyütüyor. Öğrendikçe kendimi ve dünyayı daha iyi anladığımı, tanıdığımı, hatta yepyeni dünyalar keşfettiğimi farkediyorum.

Doktorayı seçtim çünkü 'hiyerarşi'yi sevmiyorum. Katı 'rütbe' ya da 'kıdem' sistemlerinde yer almayı, birbirinin 'ast' ve 'üst'ü olmayı gerektiren devlet memurluklarında çalışmayı, devasa bir sistemin küçücük bir parçası olmayı istemedim. Başımda bana ne yapmam gerektiğini söyleyen bir patron olmadan, kendim de kimseye emirler vermek zorunda da kalmadan, nispeten özgürce düşünebilmek, okuyabilmek ve yazabilmek, düşündüklerimi dilediğimce paylaşabilmek istedim insanlıkla. Bir ülkeye bağlı kalmak değil, bir 'dünya vatandaşı' olmak istedim, sürekli hareket halinde olabilmek, bildiklerimi ve öğrendiklerimi mümkün olduğu kadar çok sayıda insanla paylaşabilmek istedim. Bunun için de mümkün olduğu kadar çok sayıda insanın dillerini konuşabileyim, okuyabileyim ve yazabileyim istedim.


Doktorayı seçtim çünkü dünyayı değiştirmek istedim. İnsanlığa bir yararım olsun istedim, onun bugüne dek oluşturduğu büyük bilgi havuzuna küçücük bir damla da olsa eşi ve benzeri olmayan bir katkım olsun istedim. Bu yolu seçtim çünkü çalışarak ve azmederek gerek kendi ülkemdeki, gerekse bütün dünyadaki insanların yaşamlarını belki biraz olsun kolaylaştırabileceğime, onlar için küçük de olsa güzel ve iyi bir şeyler yapabileceğime inandım.


Bu seçimi yapmamı mümkün kılan bir ailem olduğu için çok şanslıyım. Biliyorum ki benim gibi idealleri, istekleri ve amaçları olan bir çok insan bu amaçlarını gerçekleştirecek imkanları bulamıyor. Kendimi ileriye götürebilmemi, şu ana kadar yaptıklarımı başarabilmemi ailemin bana verdiği o ilk itme gücüne borçluyum. Ve elbette bana her zaman, her şekilde destek olmalarına, yanımda olmalarına. Kendimi onların varlığı sayesinde çok şanslı hissediyorum. Doktorayı seçtim çünkü bu denli şanslı olamayanların yaşamında bir değişiklik yapabilme umuduyla doluyum. Dünyayı biraz olsun değiştirebilme inancıyla yürüyorum.


Doktorayı seçtim çünkü insanları ve insanlığı çok seviyorum. Yaşamımın her evresinde öğrenmek, öğretmek ve birlikte yeni bir şeyler yaratıp geliştirmenin sevincini içimde hissetmek istiyorum. Dünyayı değiştirebilmek istiyorum.

Sunday, April 1, 2007

Hoşgeldin Nisan



'April is the cruellest month, breeding
Lilacs out of the dead land, mixing
Memory and desire, stirring
Dull roots with spring rain.'

T.S. Eliot

Hoşgeldin Nisan.. Gözleri yıldızlar gibi parlayan, beyaz elbiseli, bir meltem gibi hafif ve uçucu, yüzümüze çarpan yağmur damlaları gibi ferahlatıcı, ayağımızın altındaki yemyeşil çimenler gibi yumuşacık, içimizi ve yüreğimizi ısıtan güzel Nisan..

T.S. Eliot, ünlü 'The Waste Land' şiirine başlarken, 'Nisan, ayların en zalimidir.' demiş. Öyle mi gerçekten acaba? Nisan, gerçekten de biraz zalimdir aslında. Yüreğimizin içine kıpırtılar getirir birden, uyandırır bizi, canlandırır. Sebebini anlayamadığımız bir şekilde yerimizde duramaz oluruz. Ruhumuzda bir hareketlilik, bir huzursuzluk başgösterir, kendimizi dışarıya, mavi gökyüzünün altına atma isteği içimizde engelleyemediğimiz ısrarcı bir ses oluverir. Hangi işi yapıyor olursak olalım, hangi okula gidiyorsak gidelim o anda yaptığımız şey her neyse, onu bırakıp uzaklara gitme isteği geçer içimizden. Bu yüzden tehlikelidir Nisan çok, Orhan Veli'nin şair ruhunu etkilemiş olduğu şu dizelerden belli değil mi?

'Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada âşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.'


İşte böyle zalimdir Nisan, kendimizi, sorumluluklarımızı, yaşamımızda monoton olan herşeyi unutturur bize. 'Herşey çok güzel olacak' deriz sabah kalkıp ılık güneşle karşılarken günü. Yüzümüze bir gülümseme getirir Nisan, sebebini bile bilmediğimiz. Mavi gökyüzünün altında daha bir derin alırız nefeslerimizi, canlanan doğanın ritmine uyarak. İçimize bir sevinç getirir Nisan, hiç gitmesini istemediğimiz.


Hoşgeldin Nisan. Ne kadar zalim olsan da senin ellerine seve seve teslim oluruz biz. Bembeyaz bulutlarınla, insanın kanına giren güzel çiçek kokularınla, ılık meltemlerinle, masmavi gökyüzünle, yağmurdan sonra havaya karışan mis gibi toprak kokunla, rengarenk kelebeklerin ve kuşlarınla gel, baştan çıkar bizi. Saçları çiçekli Nisan, hoşgeldin..







Resim: Le verger - Camille Pissarro
Kaynak: http://www.artchive.com