Gece Yolculuğu'nda bir ilk! Blog'umuza bugün Bart Bey misafir yazar olarak bir yazılarıyla katkıda bulunmak istediler:) Bakalım neler söylüyormuş bu yazısında, gelin hep birlikte okuyalım:
---------------------------------------------------------------------------
"oo sizin orada keyfiniz yerinde, bizi unuttunuz"
"Türkiyenin size ihtiyacı var, geri dönün"
"Amerika beyinleri topluyor, bizi de unutmayın, bu vatanın ekmeğini yediniz, gelip hizmet edin"
Bazen otobüste 5 dakika önce tanıştığım insandan, bazen de arkadaş / akrabalarımdan duydugum yorumlar, hepsindeki önyargı yurtdışında yasayan insanların Türkiyeden uzak olduğu, kendi çıkarını düşündüğü, ülkesine ihanet ettiği yönünde.
Ben de onlara sormak istiyorum, "ee, 20 senedir bu topraklarda yaşıyorsun, ne yaptın Türkiye için?" Elbette eğitim kurumlarında, hastanelerde, kışlada ülkesine hizmet eden bir çok insan var, ama bana ahkam kesenler arasında değil. İstanbul'a gittiğimde gördüğüm insan manzarası gündemden habersiz, marka giyinip hayatın zevklerini yaşayan, sadece facebook'ta "Bahse girerim Ermeni tasarisina gıcık olan 1000000 kişi bulabilirim" grubuna katılıp, Hurriyet.com'da "Iraka girelim" diye oy kullanarak hayata sanal olarak katılan bir toplum.
Peki, biz Amerikadaki "bencil" Türkler ne yapıyoruz? Elbette burada da hayatı umursamayan, Türkiyeden kopmuş insanlar var. Ama Türkiye icin çalışan, ve burada olmanın avantajını kullanıp çok daha fazla fayda sağlayan insanlar da var. Amerika Türkiye üzerinde oyunlar oynuyorsa, Kuzey Irak'ta kendilerine uydu bir devlet yaratmak istiyorsa, Ermeni tasarısıyla ülkemizde azınlıkları kaşıyorlarsa, bunların önüne geçmek için en doğru yer Amerikadır, burada sesini duyurmaktır. Kusura bakmayın ama hurriyet.com'da yorum yazmakla, dünyanın öbür tarafından bağırıp çağırmakla bu gidişi değiştiremezsiniz. Bugün Avrupada, Amerika'da "Türkiye Kürdistanı'nda hayat", "Ermeni Soykırımı" gibi konuşmalar, PR çalışmaları yapılıyor, orada bir devlet için altyapı hazırlanıyor. Peki biz ne yapıyoruz?
http://www.turkishcoalitionofamerica.org/
Buradaki Türk toplumunu bilinçlendirip senato'da temsil edilmesini sağlamaya çalışıyorlar. Ermeni tasarısından PKK'ya kadar bizi ilgilendiren bir çok konuda karar mercilerini bilgilendirip bizi savunuyorlar.
http://www.chicagoturkishfestival.com/
Amerikaya Türkleri ve Türkiyeyi tanıtmak için yapılan bir çok festivalden benim de parçası olduğum etkinlik. Amerikadaki büyük şehirlerin bir çoğunda, benzeri festivaller ülkemizi Amerikaya tanıtıyor. Çoğu gönüllülerden oluşan komiteler ellerinden gelenin en iyisini yapıp - bence - çok değerli bir tanıtım hizmeti veriyorlar.
ve beni bu yazıyı yazmaya teşvik eden olay -
http://www.americanwaymag.com/tabid/2855/tabidext/3424/default.aspx
Bir havayolu dergisinde basılan yazı. Çok ufak kişisel bir çabanın ne kadar güzel meyveler verebileceğine bir örnek. Bu dergiyi okuyan binlerce kişi Türkiye'yi daha farklı tanıyacak, belki gelmek isteyecek.
Bunlar gibi bir çok örnek verilebilir. En azından buraya okumaya gelen, Türkiye'nin kültürel ve eğitim olarak elit kesimi sadece Türk olduklarını söyleyerek, kendi arkadaş çevrelerindeki Turk imajını iyi yönde değiştirebiliyorlar. Bizi Arap sanan, deveye bindiğimizi düşünüp Arap alfabesini kullandığımıza inanan, kadınlari recm ettiğimizi düşünen insanların bizi daha doğru tanımasına yönelik her adım ülkemize bir hizmettir. Burada lobicilik yapıp ülkemiz aleyhine gelişmeleri durduran, ülkemize fayda sağlayacak kanunların çıkmasını sağlayan her insan, facebookta Atatürk köşesi kuran veya birbirine Türk bayrağı yollayan kişilerden daha Atatürkçüdür. Özellikle buraya üniversitelere gelen öğrencilere büyük görev düşmekte. Kendi okullarında, çevrelerinde kültürel aktiviteler düzenleyip bizi Amerika'ya tanıtmak, önce kendisini eğitip daha sonra da Amerikalıyı eğitmek, onlarda bilinç oluşturmak, ülkemize sağlayabilecekleri en büyük faydadır.
Barış
--------------------------------------
Moonshine'ın eklemesi: Bart Bey'e katılmamak elde değil gerçekten. Yurtdışında yaşıyorum diye bana 'Beyaz Türk olmuşsun', 'Senin Amerikalıların', 'Memleketlin Coniler' gibi yaklaşımlarla bir daha gelmeyin lütfen. Hem kulağa çok çirkin geliyor, hem de hiç düşünülmeden edilmiş sözler olduğu çok belli. Siz ülkeniz için gerçekten ne yapıyorsunuz, nasıl bir çaba gösteriyorsunuz? Bir düşünün.
Moonie
Friday, November 2, 2007
Saturday, October 27, 2007
Anka kuşu

Masallarda ve efsanelerde adı geçen yaratıklardan en çok sevdiğim Zümrüd-ü Anka Kuşu olmuştur kendimi bildim bileli.. Anka, yani İran mitolojisinde 'Simurg' olarak geçen kırmızı, altın ve tarçın renklerine bürünmüş efsanevi kuş. Küçük bir kızken ilk defa kitap okumaya başladığımdan beri Anka Kuşu hep bana büyüleyici ve inanılmaz gelmiştir, her ne kadar sadece mitolojide ve efsanelerde yer alıyor olsa da. Dövme yaptırma fikrine karşı olsam ve böyle bir şey yaptırmayı hiç düşünmesem de eğer yaptırsaydım sırtıma bir Anka Kuşu dövmesi yaptırırdım sanırım :)
Bu hayranlığımın sebebi sanırım Anka'nın her seferinde yanması, ve tamamen yanıp küle döndükten sonra kendi küllerinden tekrar doğması.. Hayat ve ölüm için bu kadar güzel metaforlar olabilir mi? Yanıp kül olmak, küllerinden tekrar doğmak. Yokoluş ve yaradılışın biraraya gelmesi. Kendi ruhunun sönük ve ölü kalıntılarından yepyeni bir can doğurmak. Acıyla içinden geçtiğin sürecin sonunda yeni bir hayata başlayabilmek. Ateşin acısını yeni bir yaşamın umuduna dönüştürebilmek.
Masallara ve efsanelere, mitolojiye ve gerçeküstü dünyalara bu kadar hayran olmam o kadar şaşırtıcı değil, küçükken okuduğum masalların ve destanların sayısı gözönüne alınırsa.
Ama yıllar sonra bu çok ama çok sevdiğim güzel kuşu kendine ana sembolü olarak seçmiş ve logosuna koymuş bir üniversitede okuyor olmam, nasıl bir tesadüftür? Ya da tesadüf müdür? :)

Resim: Chicago Üniversitesi resmi amblemi.
Resmin üzerindeki yazı: Crescat scientia - Vita excolatur (Latince)
Tercümesi: Bilgi arttıkça artsın, ve insan yaşamı böylece zenginleşsin.
Etiketler:
deneme
Monday, October 22, 2007
Ah keşke!
Okuduğunuz kitaplarda ya da seyrettiğiniz filmlerdeki hayali kahramanlardan çıkıp gerçek hayata girebilecek, size yardım edebilecek karakterler olsa bunların kimler olmasını isterdiniz?
Geçen gün düşündüm de aşağıdaki karakterler bana her gün yardım etse, arkadaşlarım ve kişisel yardımcılarım olsalar hiç fena olmazdı:)
1- Mr. Wolf:

'Pulp Fiction' adındaki güzide filmden aklımızda kalan en ilginç karakterlerden biri Mr. Wolf.. Başı dertte olanlar ve ne yapacaklarını bilemeyenler hemen onu ararlar. Anında olay yerine gelir. Önce sorunun ne olduğunu bütün detaylarıyla inceler. Kahvesi olmazsa olmaz tabii bu esnada :) Sonra olayı en kısa sürede en etkili biçimde çözebilecek bir plan yapar. Bu planı inanılmaz bir kararlılıkla, hiç tereddütsüz verdiği kararlarla uygulamaya sokar. Ne zaman ne yapılması gerektiğini söyler, 'Önce şunları şunları yap', 'Sonra bunları bunları yap', en son da 'Şimdi de bunu yap' der, böylece sorun çözülmüş olur! Keşke ne yapacağımı bilemediğim zamanlarda Mr. Wolf gelse, benim için planlar yapsa, ne zaman ne yapacağımı bilsem, her şey kolaylıkla çözülse:)
2- Mrs. Doubtfire:

Robin Williams bence tüm zamanların en eğlenceli dadısı olmuştur Mrs. Doubtfire'da. Çocuklarını çok seven bir baba, eşinden boşandıktan sonra dahi onlarla birlikte olmak ister. Onlarla aynı evde yaşayabilmek için bir dadı kılığına girer. İzlediğim en komik ve insanın içini ısıtan filmlerden biri! Keşke benim de Mrs. Doubtfire gibi hem çok iyi arkadaşım olan, müthiş derecede espritüel ve komik, hem ev işlerini yapan, hem de sıkıldığım zaman başımı omzuna yaslayıp dertleşebileceğim bir dadım olsa! :)
3- Hercule Poirot:

Agatha Christie'nin ünlü dedektifi. Christie'nin neredeyse bütün romanlarında rastladığımız minyon Belçikalı özel dedektif, olayların neden-sonuç ilişkilerini hemen görür. İnanılmaz doğru gözlemler yapar. Cinayet olayları, hırsızlıklar ya da kayıp eşyaların bulunması konusunda rakibi yoktur. Çok zekidir ve hızlı düşünür. Ayrıntılara çok dikkat eder, hiç bir ayrıntıyı önemsiz sayıp gözardı etmez. Gerçek hayatta da bir şeyimiz kaybolduğunda ya da çalındığında Hercule Poirot gelip bize yardım etse, suçluları bulsa, olayları hemen çözse fena mı olurdu? :)
4- Gandalf:

Dünyanın Batı yarımküresi ve Anglo-Sakson kültürü altında yetişmiş herkesin 'Ak sakallı dede' ihtiyacını Gandalf karşılar bence. Tolkien'in yarattığı en bilge karakterdir. Yaşlıdır, bilgilidir, zekidir, ama sevimlidir de, gerekirse çocuklarla çocuk olmayı da bilir :) İyiliğin savunucusudur ve hep kötülerin karşısındadır. Zor zamanlarda yardıma koşar, bilgeliği ve önsezileriyle felaketleri önlemesini bilir. Herkesin zor zamanında yardım isteyebileceği yegane karakterdir kısacası 'Yüzüklerin Efendisi' üçlemesinde. Keşke bizim de zor zamanımızda elinde sihirli değneğiyle yardımımıza koşabilecek böyle bir dedemiz olsa :)
5- Zeniba:

Hayao Miyazaki'nin muhteşem filmi 'Spirited Away'in (Ruhların kaçışı) en sevimli karakterlerinden biridir Zeniba.. Bir cadı olan kızkardeşi Yubaba'nın aksine çok şefkatli, sevimli ve tonton bir anneanne gibidir. Evinin kapısı bulmak isteyenlere her daim açıktır. Sıcacık bir evi, çıtır çıtır yanan bir ateşin karşısında kurulmuş bir sofrası ve misafirlere ikram edilmek üzere bir çaydanlık dolusu çayı hep vardır. Ve evi hep bir kaç tren durağı uzaklığındadır. Dışarıdaki karanlık ve soğuk dünyadan kaçmak için bir sığınak gibidir Zeniba'nın evi. Ve insan elinde olmadan böyle bir kaç tren istasyonu uzaklığında ikinci bir anneannesi olsun, ona yemekler yapsın, çay versin ister:)
Maalesef bütün bu karakterler sadece bu filmleri çeken yönetmenlerin ya da kitapları yazan yazarların beyinlerinde yaşıyor. Ve tabii onları okuyan ve izleyen bizim aklımızda. Ama gerçekten canlanıp arkadaşlarımız olsalar, bize yardım etseler herşey ne kadar daha kolay olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum. :)
Geçen gün düşündüm de aşağıdaki karakterler bana her gün yardım etse, arkadaşlarım ve kişisel yardımcılarım olsalar hiç fena olmazdı:)
1- Mr. Wolf:

'Pulp Fiction' adındaki güzide filmden aklımızda kalan en ilginç karakterlerden biri Mr. Wolf.. Başı dertte olanlar ve ne yapacaklarını bilemeyenler hemen onu ararlar. Anında olay yerine gelir. Önce sorunun ne olduğunu bütün detaylarıyla inceler. Kahvesi olmazsa olmaz tabii bu esnada :) Sonra olayı en kısa sürede en etkili biçimde çözebilecek bir plan yapar. Bu planı inanılmaz bir kararlılıkla, hiç tereddütsüz verdiği kararlarla uygulamaya sokar. Ne zaman ne yapılması gerektiğini söyler, 'Önce şunları şunları yap', 'Sonra bunları bunları yap', en son da 'Şimdi de bunu yap' der, böylece sorun çözülmüş olur! Keşke ne yapacağımı bilemediğim zamanlarda Mr. Wolf gelse, benim için planlar yapsa, ne zaman ne yapacağımı bilsem, her şey kolaylıkla çözülse:)
2- Mrs. Doubtfire:

Robin Williams bence tüm zamanların en eğlenceli dadısı olmuştur Mrs. Doubtfire'da. Çocuklarını çok seven bir baba, eşinden boşandıktan sonra dahi onlarla birlikte olmak ister. Onlarla aynı evde yaşayabilmek için bir dadı kılığına girer. İzlediğim en komik ve insanın içini ısıtan filmlerden biri! Keşke benim de Mrs. Doubtfire gibi hem çok iyi arkadaşım olan, müthiş derecede espritüel ve komik, hem ev işlerini yapan, hem de sıkıldığım zaman başımı omzuna yaslayıp dertleşebileceğim bir dadım olsa! :)
3- Hercule Poirot:

Agatha Christie'nin ünlü dedektifi. Christie'nin neredeyse bütün romanlarında rastladığımız minyon Belçikalı özel dedektif, olayların neden-sonuç ilişkilerini hemen görür. İnanılmaz doğru gözlemler yapar. Cinayet olayları, hırsızlıklar ya da kayıp eşyaların bulunması konusunda rakibi yoktur. Çok zekidir ve hızlı düşünür. Ayrıntılara çok dikkat eder, hiç bir ayrıntıyı önemsiz sayıp gözardı etmez. Gerçek hayatta da bir şeyimiz kaybolduğunda ya da çalındığında Hercule Poirot gelip bize yardım etse, suçluları bulsa, olayları hemen çözse fena mı olurdu? :)
4- Gandalf:

Dünyanın Batı yarımküresi ve Anglo-Sakson kültürü altında yetişmiş herkesin 'Ak sakallı dede' ihtiyacını Gandalf karşılar bence. Tolkien'in yarattığı en bilge karakterdir. Yaşlıdır, bilgilidir, zekidir, ama sevimlidir de, gerekirse çocuklarla çocuk olmayı da bilir :) İyiliğin savunucusudur ve hep kötülerin karşısındadır. Zor zamanlarda yardıma koşar, bilgeliği ve önsezileriyle felaketleri önlemesini bilir. Herkesin zor zamanında yardım isteyebileceği yegane karakterdir kısacası 'Yüzüklerin Efendisi' üçlemesinde. Keşke bizim de zor zamanımızda elinde sihirli değneğiyle yardımımıza koşabilecek böyle bir dedemiz olsa :)
5- Zeniba:

Hayao Miyazaki'nin muhteşem filmi 'Spirited Away'in (Ruhların kaçışı) en sevimli karakterlerinden biridir Zeniba.. Bir cadı olan kızkardeşi Yubaba'nın aksine çok şefkatli, sevimli ve tonton bir anneanne gibidir. Evinin kapısı bulmak isteyenlere her daim açıktır. Sıcacık bir evi, çıtır çıtır yanan bir ateşin karşısında kurulmuş bir sofrası ve misafirlere ikram edilmek üzere bir çaydanlık dolusu çayı hep vardır. Ve evi hep bir kaç tren durağı uzaklığındadır. Dışarıdaki karanlık ve soğuk dünyadan kaçmak için bir sığınak gibidir Zeniba'nın evi. Ve insan elinde olmadan böyle bir kaç tren istasyonu uzaklığında ikinci bir anneannesi olsun, ona yemekler yapsın, çay versin ister:)
Maalesef bütün bu karakterler sadece bu filmleri çeken yönetmenlerin ya da kitapları yazan yazarların beyinlerinde yaşıyor. Ve tabii onları okuyan ve izleyen bizim aklımızda. Ama gerçekten canlanıp arkadaşlarımız olsalar, bize yardım etseler herşey ne kadar daha kolay olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum. :)
Etiketler:
deneme
Thursday, October 18, 2007
Hayatı bir kadraja sığdırmak..

Çok seviyorum fotoğraf çekmeyi..
Dünyanın kendi istediğim ve seçtiğim bir bölümünü dikdörtgen bir çerçevenin içine sığdırabildiğim ve bu şekilde dondurabildiğim için. Kendi istediğim şeyleri katabildiğim için fotoğrafın içine, istemediklerimi dışarıda bırakabildiğim için... Ve içeride kalanların nerede durduklarını, çerçeveye ve belki de birbirlerine olan uzaklıklarını kendim belirleyebildiğim için..
Hayatın hangi anını sonsuza dek durduracağımı kendim seçebildiğim için.. Çektiğim fotoğrafla hüznü mü, umudu mu, savaşı mı, sevgiyi mi, çaresizliği mi, mutluluğu mu anlatmak istediğime kendim karar verebildiğim için.
Tek bir anda, bir çocuğun gözlerinde bir ömre bedel umudu yakalayabilmenin sihri.
Tek bir anda, göğe uçan bir balonun kıpkırmızı rengini ölümsüzleştirebilmenin güzelliği.
Tek bir anda, bir annenin çocuğuna bakarken gözlerinden akan sevgiyi elle tutulur hale getirebilmenin büyüsü.
Tek bir ana insana dair her türlü duyguyu sığdırabilmenin güzelliği.
İşte bu yüzden fotoğraf çekmek beni çok mutlu ediyor. Kulağımda en sevdiğim müzikler, omzumda fotoğraf makinem, sadece fotoğraf çekmek için dışarı çıkmak, gözlem yapmak, insanları izlemek, ayrıntılara dikkat kesilmek.. Mutluluk bu!
Etiketler:
deneme
Thursday, October 11, 2007
Bayram nedir?
:)Can Dündar'ın en çok sevdiğim yazısıdır belki de bu..
Ramazan Bayramı'nız kutlu olsun!!! Ve en önemlisi, her gününüz bayram kadar tatlı, mutlu, güzel olsun.
Moonshine
HER GÜN BAYRAM
Zamanla anlıyor insan: 3-4 güne sıkışmış bir tatilden öte bir şey bayram...Hayata rasgele serpiştirilmiş ilahi ikramlar, kıymet bilen kullara her daim bayram yaşatır.
* * *
Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan... Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık...Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "Çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.
* * *
Bir kitabı bitirmek, bir binayı bitirmek, bir okulu bitirmek, kâbuslu bir rüyayı, kodeste ağır cezayı bitirmek bayramdır.Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir ilişkiyi bitirmek de öyle...Vuslat da bayramdır öte yandan...Endişe içinde beklediğinden mektup almak, telefonda ansızın sesini duymak, deli gibi burnunda tütenin boynuna sarılmak bayramdır.En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır."Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır.Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram...
* * *
Yeni bir sözcük öğrenmek, bir tünelin sonuna gelmek, müzmin bir işin kapısını çarpıp uzun bir yola çıkıvermek bayramdır.Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek, gereğinde haksızlığın üstüne yalın kılıç yürüyebilmek bayramdır.Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır. Sonrasında gelen ilk diş bayramdır, ilk söz bayram, ilk adım, ilk yazı, ilk karne bayram...Güne gülümseyerek başlamak bayramdır. "İyi ki yanımdasın" bayram, "Her şeyi sana borçluyum" bayram, "Hiç pişman değilim" bayram...
* * *
Evlatların mürüvvetini görebilmek, eve dolu bir torbayla gidebilmek, konu komşuyla yarenlik edebilmek, akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır.Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek, yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır. Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram...
* * *
Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler. Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır. Her gününüz bayram olsun!
* * *
Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan... Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık...Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "Çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.
* * *
Bir kitabı bitirmek, bir binayı bitirmek, bir okulu bitirmek, kâbuslu bir rüyayı, kodeste ağır cezayı bitirmek bayramdır.Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir ilişkiyi bitirmek de öyle...Vuslat da bayramdır öte yandan...Endişe içinde beklediğinden mektup almak, telefonda ansızın sesini duymak, deli gibi burnunda tütenin boynuna sarılmak bayramdır.En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır."Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır.Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram...
* * *
Yeni bir sözcük öğrenmek, bir tünelin sonuna gelmek, müzmin bir işin kapısını çarpıp uzun bir yola çıkıvermek bayramdır.Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek, gereğinde haksızlığın üstüne yalın kılıç yürüyebilmek bayramdır.Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır. Sonrasında gelen ilk diş bayramdır, ilk söz bayram, ilk adım, ilk yazı, ilk karne bayram...Güne gülümseyerek başlamak bayramdır. "İyi ki yanımdasın" bayram, "Her şeyi sana borçluyum" bayram, "Hiç pişman değilim" bayram...
* * *
Evlatların mürüvvetini görebilmek, eve dolu bir torbayla gidebilmek, konu komşuyla yarenlik edebilmek, akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır.Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek, yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır. Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram...
* * *
Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler. Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır. Her gününüz bayram olsun!
Can Dündar
Etiketler:
gunce
Sunday, October 7, 2007
Sonbahar akşamları
Güzel müzikler ve hafif, serin esintilerle birleştiğinde mükemmel oluyor.
Bu şarkıya taktım bu aralar. Pinhani'yi çok seviyorum.
Git pencerene. Dön, bir bak dünyaya. Bir bak dünyana.
Bu şarkıya taktım bu aralar. Pinhani'yi çok seviyorum.
Git pencerene. Dön, bir bak dünyaya. Bir bak dünyana.
Etiketler:
muzik
Friday, October 5, 2007
Dostlar ve hayat
Konuştukça insanın içine huzur veren dostlarım var. Dostlarımı çok seviyorum. İnsanları genelde çok seviyorum zaten. Bir Ramazan akşamı birlikte içilen sıcak çay ve sohbet.. Bosna'lı bir arkadaşımın annesinin yaptığı leziz baklava.. Gözlerinin içi gülerek ve elini kolunu sallayarak sohbet eden içten, sıcak insanlar.. Düşündüklerini bin kere tartıp ölçüp biçerek değil de içinden geldiği gibi, bağıra bağıra, kahkahalar atarak ve neşeyle, içtenlikle birbiriyle paylaşan arkadaşlar.
Ülkemden uzaktaki ailem onlar burada. Konuşacak konumuz bitmiyor, laf lafı açıyor, gecenin içine doğru uzuyor güzel sohbetlerimiz. Bir sorunum olduğunda ya da paylaşmak istediğim bir şey, onların hep orada olduklarını bilmek o kadar güzel ki..
Dostlarım: iyi ki varsınız. Hayatıma ışık, renk ve mutluluk katıyorsunuz. Çünkü paylaşmayı çok seviyorum. Ve hep birlikte, tadını çıkararak, şükrederek, mutluluk içinde, içtenlikle, kardeşçe yaşamayı.
Ülkemden uzaktaki ailem onlar burada. Konuşacak konumuz bitmiyor, laf lafı açıyor, gecenin içine doğru uzuyor güzel sohbetlerimiz. Bir sorunum olduğunda ya da paylaşmak istediğim bir şey, onların hep orada olduklarını bilmek o kadar güzel ki..
Dostlarım: iyi ki varsınız. Hayatıma ışık, renk ve mutluluk katıyorsunuz. Çünkü paylaşmayı çok seviyorum. Ve hep birlikte, tadını çıkararak, şükrederek, mutluluk içinde, içtenlikle, kardeşçe yaşamayı.
Etiketler:
gunce
Tuesday, October 2, 2007
Gece ve evim..
Cama yağmur damlaları vuruyor pıtır pıtır.. Gece, sessiz ev ve ben tek başımızayız. Önümde bir ince belli bardak, içinde 'Türk çayı' sıcacık.. Sessizlikte ve yalnızlıkta, kendini dinlerken bulunan o huzur.. Gecenin sessizliğinde hüküm süren rüzgarın nefesi. Sessizliğin dinginliği.
Tek başına yaşamayı belki de bu yüzden sevdim bu kadar. Günün kargaşasından, karmaşasından, sorunlarından, streslerinden uzakta, sıcak, samimi ve sessiz bir yuvası olması insanın, çok güzel.. Kapımı kapattığım andan itibaren 'içerisi'nin benim dünyam olduğunu bilmek.. Bu dünyada benim kurallarım geçiyor, benim sevdiğim herşey toplanmış burada: yumuşacık yastığım ve yorganım, minik mutfağım, fokurdayan çaydanlığım, yastıklarım ve battaniyelerim, sevdiklerimin fotoğrafları, güzel kokan mumlarım, sevdiğim kitaplarla dolu kütüphanem, kalemlerim, çikolatalarım, defterlerim, ve dünyaya açılan büyük bir pencerem var.. Huzur ve dinginlik veriyor bana bu ev, uzun bir günün sonunda yorgun argın girince içeriye.. Kollarını açıp sarmalıyor beni sıcacık, bana rahat uykular, güzel sabahlar, keyifli günler hediye ediyor. Evimi çok seviyorum!
Tek başına yaşamayı belki de bu yüzden sevdim bu kadar. Günün kargaşasından, karmaşasından, sorunlarından, streslerinden uzakta, sıcak, samimi ve sessiz bir yuvası olması insanın, çok güzel.. Kapımı kapattığım andan itibaren 'içerisi'nin benim dünyam olduğunu bilmek.. Bu dünyada benim kurallarım geçiyor, benim sevdiğim herşey toplanmış burada: yumuşacık yastığım ve yorganım, minik mutfağım, fokurdayan çaydanlığım, yastıklarım ve battaniyelerim, sevdiklerimin fotoğrafları, güzel kokan mumlarım, sevdiğim kitaplarla dolu kütüphanem, kalemlerim, çikolatalarım, defterlerim, ve dünyaya açılan büyük bir pencerem var.. Huzur ve dinginlik veriyor bana bu ev, uzun bir günün sonunda yorgun argın girince içeriye.. Kollarını açıp sarmalıyor beni sıcacık, bana rahat uykular, güzel sabahlar, keyifli günler hediye ediyor. Evimi çok seviyorum!
Etiketler:
gunce
Friday, September 28, 2007
Yeni öğretim yılı!
Yeni eğitim ve öğretim yılı bütün öğretmen ve öğrencilere hayırlı olsun!
Bizi bekleyen dersler, ödevler, sınavlar ve uykusuz gecelere dönüp hep birlikte Muse'un motivasyon deposu enfes şarkısı Butterflies and Hurricanes'i söylüyoruz şimdi:
change,
everything you are
and everything you were
your number has been called
fights, battles have begun
revenge will surely come
your hard times are ahead
best,
you've got to be the best
you've got to change the world
and you use this chance to be heard
your time is now!!!
En iyisi olmalı ve dünyayı değiştirmeliyiz! :)
Etiketler:
muzik
Friday, September 21, 2007
Duanın gücü ve önemi...

Yaşamım boyunca izlediğim en güzel filmlerden biri olduğunu düşündüğüm 1940larda çekilmiş 'It's a Wonderful Life' şöyle başlar:
Değişik evlerde, aynı şehrin değişik yerlerinde herkes George adında birisi için dua etmektedir: 'Onu bu gece koru Tanrım, yardıma çok ihtiyacı var..', 'Tanrım, bu gece George'a son bir şans ver', 'Allah'ım, bu gece oğlum George'u koru..' 'Lütfen Tanrım, babamın bu gece bir sorunu var, yardım et ona', 'Yusuf, İsa ve Meryem, arkadaşım George Bailey'e yardım edin bu gece..', 'George çok iyi bir insan. Ona bir şans daha ver Tanrım.'...
Bu duaların gücü daha sonra birleşip gökyüzüne doğru uçar, göklerin en üstlerinde Tanrı'nın melekleriyle konuşması duyulur. Bütün bu duaları duyan Tanrı meleklerinden birini George'a yardım etmesi için dünyaya göndermeye karar verir.. Herkesin izlemesi gereken, yaşam sevinci veren, inanılmaz sıcak bir film gerçekten..
Ben de küçüklüğümden beri gerek ailemin yetiştirme tarzından, gerekse kendi tecrübelerimden yola çıkarak duanın gücüne hep inandım. Dua bence bir insanın gün boyunca meşgul olduğu faaliyetler içinde en huzur verici, en derin ve en içten hareket.. Kendinizle başbaşa kalıp Allah'a döndüğünüzde, içinizden, yüreğinizin derinliklerinden gelen en samimi, en dürüst hislerle onunla konuştuğunuzda, dudaklarınızdan çıkan fısıltıların boşa gidemeyeceğine, bir yerde, bir şekilde pozitif etki olarak başka birinin hayatını değiştirebileceğine inandım. İçinizdeki enerjiyi, yaşama sevincini, olumlu bütün duyguları dua ederek yardıma muhtaç olanlara, zorda kalmışlara, çaresizlere aktarmanın olası olduğuna inandım. Eğer birisinin yardıma ihtiyacı varsa ve onu sevenler bütün içtenlikleriyle dua ederlerse Tanrıya, onun bir şekilde yardımı gereken yere gönderdiğini, duaların kabul olunduğunu gördüm, yaşadım..
Bizim evde her gün kapıdan çıkarken dua edilir.. Arabaya binerken, uzun bir yolculuğa çıkarken, gece yatağa yattığımda, sabah kalktığımda yaşamanın ne kadar güzel bir şey olduğunu her seferinde yeniden keşfederken.. Duayı yaşamımın içinden hiç çıkarmadım ve ettiğim duaların benim ve sevdiklerimin etrafında ışıyan koruyucu kalkanlar gibi bizi koruduğunu düşündüm hep.. Ama sadece çaresizlik anlarında ve muhtaç olduğunda değil, çok mutlu olduğu anlarda da dua etmeyi, şükretmeyi unutmamalı bence insan.. Şükretmeyi bilmek yaşamda huzurlu ve mutlu olabilmenin başlıca şartlarından biri.. En mutlu anlarımızda da ne kadar mutlu olduğumuzu ve bunun için ne kadar minnettar olduğumuzu katabilmeliyiz dualarımızın içine..
Zorda kaldığımızda kendimiz için, zorda kaldıklarında başkaları için dua etmek ne güzel.. Unutmayın ki edilen hiç bir dua boşluğa gidip yokolmaz. Duanın hiç bir zararı yoktur. Tam tersi, bakarsınız belli mi olur? Bir de bakmışsınız sizin de en dar ve zor anınızda kimbilir nerede, ne zaman iyiliğinizi görmüş olan birisinin hayır duası size yardım eder, sizi o zor durumdan kurtarır.
Resim: Albrecht Duerer - Eller
Etiketler:
deneme
Sunday, September 16, 2007
Eylül'de İstanbul..

Kahire'nin ve Mısır'ın sıcaklığından, kaosundan ve gürültüsünden sonra Eylül'de İstanbul bir ilaç gibi geldi ruhuma.. Havanın serinliği, şurup gibi ılık ve güzel oluşu, berraklığı, ruhumu dinlendirdi.. Bu sefer İstanbul her zamankinden çok daha güzel geldi gözüme.. Bütün güzelliklerini Eylül'ün yumuşak, turuncu güneş ışıkları altında sundu önüme, bir kere daha hayran kaldım bu dünyanın incisine.
Blog'uma yazamadım burada geçirdiğim zaman boyunca, temponun yoğun olmasından ve vaktmin çok fazla olmayışından dolayı. Görecek onca insan, yapacak onca şey, tadılacak onca lezzet varken kendimi bir bilgisayar ekranının başına oturtup yazı yazdırmaya çalışmak zor oluyor:)
Güzel İstanbul her zamankinden daha dingin, huzurlu, yumuşak ve akıcı geldi bana.. Serin bir su gibi sızdı içime, serinletti yüreğimi.. Belki de güzel Eylül'ün büyüsüdür bu.. Huzurla karışık bir hüznün mevsimi olan sonbaharın.. Sebebi ne olursa olsun, çok mutlu oldum İstanbul'da bu Eylül.. Bu şehri ne kadar çok sevdiğimi bir kez daha farkettim.
Saturday, September 1, 2007
İskenderiye
'Bunu çoktan bekliyormuş gibi, bir yiğit gibi,
veda et, giden iskenderiye'ye,
hele, kendini kandırıp geçirme içinden
yalnızca bir düştü bu, belki yanlış işittim, diye
alçalma böyle boş umutlar içinde.
bunu çoktan bekliyormuş gibi, bir yiğit gibi,
böyle bir kente yaraşan sana yakışırcasına;
yaklaş pencereye kararlı adımlarla,
ve dinle heyecanla, bir korkağın
yalvarıp yakarışlarıyla değil,
son kez için titreyerek dinle o sesleri,
...
sonra veda et yitirdiğin İskenderiye'ye..'
Konstantinos Kavafis
2340 yıl önce Büyük İskender’in kurduğu bu şehre girerken bu şehirde yaşamış ve bu şehri çok sevmiş olan Yunanlı şair Kavafis’in bu mısraları geçiyor aklımdan.. Bir zamanlar dünyanın 7 harikasından birine, Büyük İskenderiye Feneri’ne (Pharos) ev sahipliği yapmış olan bu şehir içinde keşfedilecek bir çok hazine taşıyor. Greko-Helen uygarlığının büyük Mısır Uygarlığı’yla buluştuğu bu şehir, medeniyetlerin çatışmaya gerek kalmadan birleşebileceğini ve birbirine uyum sağlayabileceğinin bir kanıtı gibi.. İskender’in zamanında bu şehrin nasıl görünmüş olabileceğini hayal etmeye çalışıyorum.. Geçmişe yolculuk yapmak, o zamanları görebilmek, yaşayabilmek istiyorum.
İskenderiye’nin başrol oyuncusu Akdeniz.. Usul usul yanaşan, koynunuza sokulan sevimli bir kedicik gibi İskenderiye koyunun içine sokulmuş, güneşin altında parıldıyor.. Korniş boyunca sıralanan palmiye ağaçları bize merhaba der gibi. Şehre geldiğinizde ilk farkettiğiniz şey insanın başını döndürecek ferahlıkta ve tazelikte bir deniz kokusu, Akdeniz üzerinden gelen.. Bütün sahil kentlerini çok sevdiğim gibi, İskenderiye’ye de hemen oracıkta aşık oluyorum. Denizin büyüsü gibisi yok, denizin kokusu, denizin rengi, dalgaların sesi, yosun kokusuna karışan sıcak kumların kokusu..Kayalara çarpan dalgaların köpükleri, sahil kenarındaki balıkçılar, kaldırımda salına salına yürüyen kedicikler, iskelede balık tutan insanlar, altları yosun tutmuş, boyaları dökülmüş kayıklar, ağlar, martılar.. Denizle ilgili herşey o kadar büyülü, o kadar güzel ki.. Denize kıyısı olmayan kentlerde neden bir şeyin hep eksik olduğunu anlıyorum sonunda.
İskenderiye’ye gidince gidilmesi, görülmesi gereken yerler:
Büyük İskenderiye Kütüphanesi:
Qaitbey Kalesi
Azza dondurmacısı
Korniş/Sahilyolu
Ertesi sabah erkenden kalkıp sahile atıyoruz kendimizi.. Sabahın erken saatlerinde sahilde olmak kadar sevdiğim çok az şey var hayatta.. Sabahın erken saatlerinde, güneş henüz tenimi cayır cayır yakmıyor, sadece tatlı tatlı ısıtıyorken, deniz Yaşar Kemal’in romanlarındaki gibi henüz apak, dümdüzken, dünya daha uyanmamış ve kargaşa başlamamışken, sahilin tenhalığı ve huzuru gibisi yok.. Ayaklarımı okşayan dalgaların içinde, yumuşacık kumları hissederek sahil boyunca yürümek.. Mutluluk bu olsa gerek! Ciğerlerimde denizin havası, yüzümde yaz güneşinin ışığı, ayaklarımın altında ipeksi kumlar.. Kulağımda Morcheeba’nın güzel şarkısı ‘The Sea’ (Deniz)..
‘Endişeler kayboluyor
Rüyamın içinde..
Ruhumu orada bıraktım
Denizin kıyısında
Orada kontrolü kaybettim
Özgürce yaşarken..
Balıkçı tekneleri sahilin yakınından geçiyor
……
Güneş parlıyor, ufuk açık
Sadece sen ve ben, iskele boyunca yürüyen..
Serin bir meltem akıyor üzerimizden..
……
Kalmayı çok isterdim
Şehir beni eve geri çağırıyor
Daha fazla kargaşa, telaş ve yalanlar..
Ruhumu orada bıraktım
Orada, denizin kıyısında..
Morcheeba - Deniz
Ruhumun bir parçasını İskenderiye’de, Akdeniz’in kıyısında bıraktım ben de..
Wednesday, August 22, 2007
Kahire'de bir Türk kızı!
Kahire.. Çığırından çıkmış, canlı bir organizma gibi büyüyen bütün devasa şehirler gibi (İstanbul, New York, Hong Kong...vs.) insanda hayret uyandıran, şaşkınlık yaratan, sevgi-nefret ilişkisi doğuran bir şehir. 10 gündür yaşıyorum bu şehirde ve bir 15 gün daha yaşayacağım, bana sorduklarında, nasıl özetlerim Kahire'yi?
Kalabalıklar, kızgın ama nemsiz bir sıcak, yanık ezanlar, nargile kokuları, naneli siyah çay, inanılmayacak kadar karmaşık ve kuralsız bir trafik, bağırarak konuşan Araplar, şehirde herşeyin üzerinde birikmiş o eski zamanın tozu, türbanlı ancak dar jeanler ve t-shirtler giyip yüzlerinde çok ağır makyajlarla dolaşan tombul kadınlar, gölgeli ara sokaklar, eski arabalar, siyah-beyaz taksiler, Nil kenarında gece parlayan ışıklar, 20 cente satın alabileceğiniz kocaman bir bardak mango suyunun lezizliği, acı kahve kokusu, palmiye ağaçları, yollarda atlar, atlı araba ve faytonlar, sokağımın gerisindeki eski ve güzel bakkal, ufukta cami silüetlerine karışmış piramitlerin silüetleri, eski hanlar, zamanın durduğu kahvehaneler, kuşburnu çayı kokusu, cızırtılı kasetlerden yükselen Ümmü Gülsüm ve Feyruz şarkıları.. Herşeye rağmen, bütün fakirliklerine rağmen hala gülümseyebilen sımsıcak insanlar.. Yiyecek bir lokma ekmekleri kalmış olsa onu size verip kendisi aç kalabilecek olan insanlar..Doğu'nun insanları..
Geçmişte, kayıp bir zamanda takılıp kalmış olmasına, geçmişi bazen gelecekle birlikte yaşayabilmesine, birbirine zıt bir çok şeyin yanyana varolabilmesine rağmen Kahire'de, Batı'nın çoğu şehrinde olmayan o ruh var. Sadece Doğu'nun şehirlerinde gördüğüm bir ruh. İstanbul'da, Mardin'de, Urfa'da, Trabzon'da... İçinize işleyip sizi ısıtan o ruh. Kendinizi buralara çok da yabancı hissedemeyeceğinizi, çünkü buralara ait olduğunuzu anlatan o sımsıcak his, kalbinize yayılan.. Kahire'de işte o Doğu esrarı var. Her şeye rağmen, bütün teknolojik gelişmelerine, bazen insanı delirten trafiğine ve karmaşasına rağmen hala ve inatla var.
Hem size bütün her şeyini, her sırrını bir anda, kolayca ve bir tabağın üzerindeymişçesine rahatça sunan bir şehri herkes sever! Batı'nın çoğu şehrini sevmek çok kolaydır bence bu yüzden: Londra'yı, Paris'i, Stockholm'u, Chicago'yu.. Bu şehirlerde herşey önünüze konulmuştur çünkü, çok 'user-friendly'dir bu tür şehirler:) Yani kullanılması kolay ve rahattır herşeyin. Bir turist olarak giderseniz gitmeniz gereken yerler belli, yapmanız gereken şeyler bir liste olarak önünüzdedir.
Ama asıl zor ama çok keyifli olan, sizi zorlayan, sırlarını öyle hemencecik ortaya dökmeyen bir şehri sevmektir. Gizlerini keşfe çıkmaktır arka sokaklarında, fakir, hüzünlü mahallelerinde, çamaşırların asıldığı boyası dökülmüş balkonlarında, sokaklarda koşuşturan kıvır kıvır saçlı, simsiyah gözlü çocuklarında.. Eğer bir şehri sevmemek için yüzlerce neden gösterebiliyorsanız ama yine de onsuz yaşayamacağınızı düşünüyorsanız ve ondan vazgeçemiyorsanız, işte bir şehri gerçekten sevmek budur.
Ve bu ölçülere göre benim ilk ve tek aşkım güzel İstanbul'dur.. :)
Tuesday, August 21, 2007
Gülmenin yararları
İnsanın yaşamında karşılaştığı o kadar çok stres kaynağı var ki, saymakla bitmiyor. Özellikle modern yaşamın, şehir yaşamının ve iş yoğunluğunun getirdiği stres, insan ruhu üzerinde çok yıpratıcı etkilere sahip. Hayatın üzerimize üzerimize geldiğini hissediyoruz çoğunlukla, zamanımızı nasıl kullanacağımızı şaşırıp, kendimizi klonlama hayalleri kuruyoruz bazen bütün işlere yetişebilmek için:) Her gün karşılaştığımız bütün yorgunluk, stres, bunalım ve sinir bozukluklarına karşı elimizde çok güçlü bir silah var aslında: gülmek ve kahkaha atmak. Doktorlar ve bilimadamları sürekli gülmenin ve yüksek sesle kahkaha atmanın insan vücuduna ne kadar çok yarar sağladığından bahsediyor, bu konuda araştırma sonuçları yayınlıyorlar. İnsanların kendilerini biraz rahat bırakıp gülmeye başladıklarında tansiyonlarının dahi azaldığı, kandaki adrenalinin düştüğü ve vücudun rahatladığı kanıtlanmış durumda.
Yaşamınıza komik olan her şeyi dahil etmekten kaçmayın. Zor durumlara düştüğünüzde, çaresizlik hissettiğinizde kendinize gülebilmeyi, durumunzda komik bir yan bulabilmeyi öğrenin! Herşey çok daha kolay ve rahat gelecek gözünüze.
Eğer şu yukarıdaki inanılmaz bebek sizi en azından gülümsetmeye yetmiyorsa, bir de yaşayan en başarılı karikatürist olduğunu düşündüğüm Yiğit Özgür'ün karikatürlerinin olduğu bu sayfaya bir göz atın! Ve kendinizi tutmadan, rahatça, fütursuzca ve kontrolsüzce bir kahkaha atın, aynı bebekliğinizde yaptığınız gibi:) Kendinizi bir anda 10 kat daha iyi hissedeceğinize ve uzun bir terapiden çıkmış kadar stressiz olacağınıza eminim!
Etiketler:
deneme
Monday, August 20, 2007
The Last King of Scotland (İskoçya'nın son kralı)
İskoçya'nın son Kralı filmini ilk kez bu senenin Oskar törenlerinde başrolünde oynayan Forest Whitaker en iyi erkek oyuncu dalında ödülü aldığında duymuştum. Geçen hafta sevgili dayıcığım Caissa da bana bu filmin DVDsini verince elime geçen ilk fırsatta izledim. Tarihi bir kişiliğin hayatını ve gerçek olayları baz alan filmler gerçekten de ilginç oluyor, bu filmler sayesinde o kişiyi daha iyi tanıma, yaptıklarına tanık olma fırsatını buluyoruz bizzat. Bu film de İskoçyalı bir doktorun Uganda'ya gidip tamamen şans eseri tanıştığı ve birlikte çalışmaya başladığı ünlü diktatör İdi Amin'in hayatını konu almış. Afrika kıtasıyla ilgili şu ana dek izlediğim en başarılı filmler olan The Constant Gardener ve Hotel Rwanda kadar olmasa da karakter gelişimi ve konunun işlenişi açısından gerçekten başarılı bulduğum bir film oldu. Özellikle başrolleri paylaşan Forest Whitaker ve James McAvoy gerçekten rollerine iyi oturmuşlar. İdi Amin'in katlettiği yüzbinlerce insan, insan hakları ihlalleri ve insanlığa karşı işlediği suçları tekrar hatırlamak ve bir diktatörün kişiliğini ve hayatını izlemek, incelemek isteyenler için önerebileceğim bir film İskoçya'nın son kralı. Ne de olsa tarih tekerrürden ibarettir, ve geçmişten alacağımız dersler bizi geleceğe hazırlar bir bakıma.
Etiketler:
sinema
Sunday, August 19, 2007
Blood Diamond (Kan Elması)

‘Kan elması’ olarak Türkçeye çevrilebilecek bu filmin övgüsünü bir kaç kişiden duymuştum. Ancak çok vasat bulduğum bir film oldu maalesef. Aslında çok ilginç ve üzerine eğilinmesi gereken bir konusu var: Afrika’daki elmas ticaretinin orada yaşayan yerlilerin yaşamını nasıl etkilediğini, ne gibi zorluklarla karşılaştıklarını, yapılan haksızlıkları, paranın insane yaşamından çok daha değerli bir konuma nasıl geldiğini konu alıyor. Ancak konunun işleniş biçimini çok beğenmedim. Filmde Leonardo DiCaprio ve özellikle oyunculuğunu gerçekten çok başarılı bulduğum Jennifer Connelly gibi ünlü oyuncuların yer alması dahi bence filmi kurtarmaya yetmemiş. Çok daha ilginç ve vurucu işlenebilecek olan bu konu, Hollywood klişeleri ve tahmin edilmesi çok da güç olmayan bir senaryo-kurguyla çok vasat bir hale getirilmiş. Yine de bu konuyu gözlerimizin önüne sermesi ve insanları bu konuda bilinçlendirmesi dolayısıyla çoğu klasik Hollywood filminin yerinden biraz daha iyi bir film.
Etiketler:
sinema
Castle in the Sky

‘Gökyüzündeki Şato’ olarak çevirebiliriz bu keyifli Miyazaki filmini. Yine hayalgücünün uç sınırlarına yolculuk ediyoruz bu sevimli çekik gözlü Japon yönetmenin:) Her zamanki gibi baş kahramanımız yine minik bir kız çocuğu, ve gökyüzünde varlığı bir efsaneye dönüşmüş olan bir ada/ülkeyi arıyor. Miyazaki her zamanki gibi bizi hayalkırıklığına uğratmıyor ve bir çok değişik karakterle, inanılmaz güzellikte tasarlanmış uçuş makineleriyle, hayali ülkeler ve insanlarla tanıştırıyor. Karakterler yine inanılmaz sıcak ve onlarla birlikte maceradan maceraya atılasınız geliyor. Benim gibi gökyüzünün sihrine inananlar, bulutlara bakıp çeşitli şekiller bulmaya çalışanlar, uçmayı çok sevenler ve uçakta kendini evindeymiş gibi hissedenler kaçırmamalı! :)
Etiketler:
sinema
The Departed

Bu film Martin Scorsese’e ilk defa Oscar’ı kazandırmasından dolayı doğal olarak çok ünlü bir film. Tanıdığım çoğu insanın izleyip bana da tavsiye etmesi üzerine ben de Scorsese’in çok büyük bir hayranı olmamama rağmen filmi izlemeye karar verdim. Filmin kurgusu ve karakterler arasındaki bağlantılar gerçekten iyi düşünülmüş. Oyunculuklara zaten söyleyecek bir söz yok, Jack Nicholson, Matt Damon ve özellikle de Leonardo DiCaprio, hepsi de daha önce hiç görmediğim kadar başarılıydılar bu filmde. Özellikle DiCaprio’nun, ‘Titanik’ günlerinden bu yana ne denli çok yol katettiğini farkettim bu filmde. Film genelinde iyi bir film olarak nitelendirilebilir, bence tek eksiği karakterlerin yaşamlarının çok derinine inememesi. Hepsi de çok ilginç olan ana karakterlerin geçmişleri biraz daha iyi aktarılabilirdi seyirciye. Bunun olmaması, izleyenlerin kendilerini karakterlerle özdeşleştirmesini de engellemiş biraz. Yine de Scorsese’in en iyi filmlerinden biri olduğunu söyleyebilirim.
Etiketler:
sinema
The Godfather II (Baba II)

Godfather (Baba) serisinin ilk iki filmini bir kaç ay önce ancak izleyebildim. Bu seriye hayran kalmamak mümkün değil, böylesine muhteşem oyunculukların bir araya gelmiş olması ve ikinci filmin birincisinden daha da iyi olması insanı şaşırtıyor. Marlon Brando, Pacino, Robert DeNiro ve tüm diğer oyuncular bence yaşamlarının en iyi performansını sergiliyorlar. Burada yönetmeni kutlamak lazım, oyuncuları filme dahil ederken kimin kimi oynayacağı konusunda bu denli başarılı seçimler yaptığı için. Baba serisi bence bir insanın değişmesi ve gelişmesini anlatıyor. Yani Amerikalıların ‘Coming of age’ dedikleri cinsten bir olgunlaşma, bir büyüme süreci var. Al Pacino’nun canlandırdığı karakter, gözlerimizin önünde inanılmaz bir değişim geçiriyor ve ilk filmin sonunda ailenin ‘Baba’sı rolünü bir giysiymiş gibi rahatça üzerine geçiriyor. Aynı şekilde ikinci filmde Robert DeNiro’nun oynadığı ‘Baba’nın gençlik sahnelerinde de onun değişimini izliyoruz. Yaşamın sert gerçekleriyle karşılaştıkça nasıl Yeni Dünya’ya uyum sağladığına tanık oluyoruz: yüzünde beliren çizgilerden, sert bakışlarından, yürüyüşünden dahi anlaşılabilecek bir olgu bu. Kısacası ‘Baba’da bir ailenin hikayesinin içinden hayata dair neredeyse bütün duyguları ve gerçekleri izliyoruz: ‘Amerikan rüyası’nı, sevgiyi, ihaneti, yalanları, aşkları, mutlulukları, intikamları, yaşamı ve ölümü.. Herkesin ölmeden önce en azından bir kez, mümkünse 2-3 kez izlemesi gereken filmler, Baba I ve II.
Etiketler:
sinema
Harry Potter and the Order of the Phoenix (HP ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı)

Bir kitabın film uyarlamasını her izleyişimde, insan duygularını anlatmakta filmlerin kitaplardan ne kadar daha zayıf araçlar olduğunu farkediyorum. Bir filmin uyarlandığı kitaptan daha güzel olduğu görmedim desem yalan söylemiş olmam. Çok sevdiğim Harry Potter serisi kitaplarında da aynısı oldu. Şimdiye kadar yapılan 5 film içinde yalnızca Alfonso Cuaron’un yönettiği ‘The Prisoner of Azkaban’ (Azkaban Tutsağı) filmini beğendim, ancak o bile kitabının yanında çok daha kuru ve vasat kalıyordu. Bu film de 5. Kitaba hakim olan karanlık havayı ve atmosferi vermeye çalışmış ancak bence çok da başaramamış. Tabii ki 500 küsur sayfalık bir kitap filme çekildiğinde kitabı güzel yapan çoğu özelliğinin kırpılması ve kısaltılması kaçınılmaz. Ancak bu denli çok sevdiğim bir kitabın filmini izlerken sıkılıyor ve ‘ne zaman bitecek’ diye düşünüyorsam bir yanlışlık var demektir bu filmde. Herşey çok aceleye gelmiş ve filmin içine sıkıştırılmış gibi geldi. Sevdiğim ve görmek istediğim sahneler yok gibi, diğer sahneler de gereksizce uzatılmış. Bence bir dahaki filmde yönetmenin değişmesi gerekiyor, bu seriyi çok seven okurlar olarak özellikle son iki kitap için daha özenli çekilmiş, daha az para kazanma kaygısı odaklı filmler görmek istiyoruz.
Etiketler:
sinema
Kandahar

İran sinemasının en başarılı yönetmenlerinden biri olan Mokhsen Mokhmalbaf tarafından yönetilmiş olan bir film Kandahar. Kanada’da yaşayan Afgan bir göçmen kadın, hala Afganistan’da olan kızkardeşinden bir mektup alır. Mektupta çok bunalımlı ve depresif bir tonla yazmış olan kızkardeşi, bir dahaki güneş tutulmasında intihar edeceğini söyler ablasına. Kadın da bunun üzerine kendi topraklarına, bu sefer kızkardeşini kurtarmak için, geri döner. Film de bu genç kadının kızkardeşine ulaşmaya çalışmasını ve yolda karşılaştığı güçlükleri anltan bir yol hikayesi. Çoğu yerde boğazınızı düğümleyen, gerçekleri yüzünüze bir tokat gibi çarpan bir yol hikayesi. Sinematografi açısından mükemmel, her sahnesi bir fotoğraf gibi. Bağımsız sinemanın, özellikle de İran sinemasının en iyi örneklerinden biri. İslam’da kadının yaşamı, Ortadoğu ve Asya’da kadın hakları…vs. gibi konularla ilgilenenlerin kaçırmaması gereken bir film. Gerçekten çok beğendim.
Etiketler:
sinema
Spider-Man 3 (Örümcek Adam 3)

Bağımsız sinemayı çok sevmeme rağmen bazen Hollywood filmlerini / popüler filmleri (Amerikalıların ‘pop-corn movie’ yani ‘patlamış mısır filmi’ dediği türden) de izlemeyi çok seviyorum. Örümcek adam’ın çekilen ilk iki filmi böyle keyifli filmlerdi benim için. Tahmin ettiğimden daha başarılı ve keyifli bulmuştum. Kardeşim bu seriyi çok sevdiği için ben de çizgi filmleri ve çizgi romanlarıyla haşır neşirdim. Zaten her zaman iyinin yanında olan, ancak gerçek yaşamında gayet mütevazi yaşamlar süren, yaptıkları için hiç bir karşılık istemeyen kahramanları kim sevmez? Belki de böyle insanların gerçek yaşamda hiç bulunamıyor oluşundandır bu kadar popüler olmaları bu hayali kahramanların (Süpermen de bunlardan biri mesela) 3. film bence özensizce ve diğer filmlerin oluşturduğu heyecan ve ilgiden yararlanarak bir devam filmi olarak sadece para kazanma kaygısıyla çekilmiş. Bazı sahneleri komik derecede saçmaydı (izleyenler bilir, garip dans hareketleri yaptığı sahne). Sanırım artık karikatürize etmeyi seçmişler bu süper-kahramanı. Yine de yapılacak daha önemli bir işiniz yoksa ve gülünç bir çok sahne içeren bir film izlemek istiyorsanız izlenebilir.
Etiketler:
sinema
Friday, August 10, 2007
Mutluluğun formülü

Prof. Dr. Osman Müftüoğlu'nun 'Yaşam Reçeteleri' başlıklı yazı dizisini hep severek okur ve çok şey öğrenirim. Bugünkü yazısında da 'Mutluluğun reçetesi olur mu?' diyenlere cevap olarak aşağıdakileri sıralamış. Bence mutluluk için gereken herşeyi çok güzel özetlemiş:
İşte ilaçlarınız:
- Doyum sağlayacak kadar bir amaç
- Geçinebilecek kadar bir iş
- Temel ihtiyaçlara yetecek kadar zenginlik
- İş ve eğlenceyi dengeleyecek kadar sağlıklı bir akıl
- Birçok insanı beğenecek, bunlardan birazını da sevecek kadar şefkat
- Kendini sevecek kadar özsaygı
- Muhtaç olanlara verecek kadar iyilik duygusu
- Zorluklarla yüzyüze gelecek kadar cesaret
- Sorunları çözecek kadar yaratıcılık
- Her an gülecek kadar mizah duygusu
- İyi bir yarını bekleyecek kadar umut
- Hayatı bütün değerleriyle yaşayacak kadar bir sağlık
- Sahip oldukların için şükran duygusu
Etiketler:
gunce
Tuesday, August 7, 2007
Yine yollarda...
1 haftada 3 kıta değiştirmek üzere yola çıkıyorum yine.. Alıştım elvedalara, merhabalara, ve arada 'yolculuk' halindeyken yaşadığım herşeye.. Bir dahaki sefere yazdığımda dünyanın en güzel şehrinden yazacağım inşallah. O zamana kadar yine yollardayım. Yine hareket halindeyim. Okyanuslar ve ülkeler aşıp, 'ev'ime ulaşmaya çalışacağım.
Evim neresi? Doğu mu, batı mı? Artık bu soruya doğru bir cevap verememekten, daha doğrusu bir cevabı olmamasından korkuyorum. ama belki de güzeldir böyle kendini bir dünya vatandaşı gibi hissedip, aslında hem Doğu'ya, hem de Batı'ya ait olduğunu hissetmek.. İkisinin de aynı kürenin iki değişik yüzü olduğunu bilmek..
Görüşmek üzere!
Thursday, August 2, 2007
Ulysses'in Bakışı

3 saatlik zor bir yolculuktu Ulysses'in bakışı.. Daha önceden izlediğim tek filmi olan 'Sonsuzluk ve Bir Gün'e hayran kalmıştım Theo Angelopoulos'un. Bu film izlemesi biraz daha zor, ancak sinematografi ve sembolizm açısından insana gerçekten çok şey katan bir filmdi. Bazen, bir film üzerinde emek sarfetmeyi seviyorum çok. Hollywood filmlerinde olduğu gibi herşeyin bana bir tabak üzerinde hazır sunulmasını değil de, kendim keşfetmeyi tercih ediyorum bazen insana dair durumları, duyguları, görüntüleri filmdeki.. Filmin içinde ne zaman kahkaha atıp, ne zaman ağlayacağımı gözüme soka soka gösteren sahnelerden hazzetmiyorum.
Ulysses'in Bakışı fotoğraf gibi karelere ve inanılmaz güzellikte bir müziğe sahip bir film. Harvey Keitel'ın şu ana kadar gördüğüm en iyi oyunculuğu diyebilirim. Zaten kendisini çok severim, Rezervuar Köpekleri, Ucuz Roman ve Paul Auster'ın bir hikayesinden uyarlanan Duman (Smoke) filmlerindeki başarılı performanslarını hayranlıkla izlemiştim.
Film, 90larda savaş bulutları altında kanayan Balkanlar'ın hikayesini anlatıyor.. Sürekli savaşlar, acılar gören, toprakları kanla sulanan bu ülkelerdeki yaşamı, insanların bu şiddet, yağmur ve sis dolu şehirlerde nasıl hikayeler yaşadıklarını gösteriyor bize.. Dünyanın bu bölgedeki savaşlara nasıl seyirci kalabildiğini, bazen insanların nasıl yalnız bırakıldıklarını anlatıyor boğazımızda acı bir düğüm bırakarak.. Ulysses'in bakışı, hayata, insanlara, ölüme, savaşlara, acılara olduğu kadar duyarsızlıklara da çevrili. Tam da bu yüzden çok vurucu ve can acıtıyor.
Etiketler:
sinema
Wednesday, August 1, 2007
Üniversite eğitiminin önemi

Hayatın içinde ilerledikçe, bir bireyin gelişmesinde üniversite eğitiminin ne denli önemli olduğunu farkediyorum. İlkokul, ortaokul ve lisede insan hala büyümekte ve değişmekte olduğu için henüz pek bir şeyin farkında olmuyor. Ancak üniversitede büyümüş, kişiliğinizi bulmuş, kendinize güveninizi kazanmış oluyorsunuz. İnsan ilişkilerinde, hayatın genelinde kendi yerinizi belirlemiş, bir yetişkin olmuş durumdasınız. Ayrıca artık bir alana yoğunlaşmış ve istediğiniz dersleri seçebilme, istediğiniz konulara odaklanma şansını yakalamışsınız. Önünüzde çok büyük bir sınav da yok, ortaokul ya da liseye giriş sınavı, ya da ÖSS gibi. Bu yüzden üniversite eğitimi çok daha keyifli ve rahat bir süreç oluyor.
Üniversite yıllarım, yaşamımın en keyifli yıllarındandı. Bunun için kendimi çok şanslı hissediyorum. Benim görüşüme göre Türkiye'nin en iyi üniversitelerinden biri olan Sabancı Üniversitesi'nde, Türkiye'nin en başarılı profesörlerinden öğrenme şansını elde ettim. Hem sosyal açıdan, hem de akademik açıdan mükemmel sayılabilecek bir gelişme ve öğrenme sürecinden geçtim. Hem kampüs hayatını yaşadım doyasıya, hem de aileme yakındım ve haftasonları görmeye gidebiliyordum.

Sabancı'da biz, alan ve bölüm farklılığı gözetilmeden ('fenciler' ve 'sözelciler' diye ayrılmadan) çok geniş bir ders yelpazesinin içinde bulduk kendimizi. Önemli Tanzimat romanlarından, kült sanat filmlerinin ünlü sahnelerine, kuantum fiziğinden ileri aritmetiğe, evrim biyolojisinden sanat tarihine kadar her alanda eğitim gördük, bir şeyler öğrendik. Hocalarımızla, profesörler, dekanlar ve hatta rektörümüz sevgili Tosun Terzioğlu ile arkadaş samimiyetinde yakın, sıcak bir ortamda hep birlikte 'yarattık ve geliştirdik' (Sabancı Üniversitesi'nin mottosu bu, birlikte yaratmak ve geliştirmek).
Bütün bu dersleri alırken, aynı zamanda sosyal etkinliklere, aktivitelere de zaman ayırmasını bildik. Sabancı Üniversitesi'ne 1999 yılında giren ilk öğrenciler, yani ben ve diğer 250 kişi, Amerikalıların 'Work hard, play hard' (Sıkı çalış, sıkı eğlen) dedikleri durumun en iyi örnekleriydik.

2 sene Tiyatro klübünde, 1 sene Münazara Klübü'nde, aktif görev aldım. Oyunlar sahneledik, tartışma programlarına katıldık, münazara yarışmalarında ter döktük. Son 2 sene üniversitenin Bilgi Merkezi'nde (IC) ve Yazma Becerileri Merkezi'nde (Writing Center) çalıştım. Üniversiteye devam ederken 2 yaz Almanya'da Almancamı geliştirdim, son yaz boyunca NTVde staj yaptım.
Bu yazıyı daha çok liseyi bitiren, üniversiteleri merak edip seçimde tereddüt eden öğrenciler yararlansın diye yazdım aslında. Üniversitem hakkında bilgi vermek ve bir Sabancı mezunu olarak deneyimlerimi paylaşmak istedim. Üniversite yıllarının, bu kadar yoğun geçmesine rağmen bu yılları böylesine dolu dolu yaşadığım için hiç pişman değilim. Daha önce de söylediğim gibi, hayatımın en güzel yıllarının arasında sayabileceğim o 4 mutlu yılı üniversitemde, yurt odalarında, kampüste, göl kenarında, sınıflarında geçirdim. Ve üniversite yıllarının önemini, üniversite eğitiminin kalitesinin bir insana ne denli çok şey kazandırabileceğini orada gördüm. Şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, Sabancı Üniversiteli olmasaydım, bugünlere, şu anda bulunduğum yere gelemezdim.
Etiketler:
deneme
Monday, July 30, 2007
Bir yıldız kaydı..

İzleyip de beğenmediğim hiç bir filmi olmayan, sinemayı bir şiir gibi yöneten, en sevdiğim yönetmenlerden biri olan Ingmar Bergman bugün hayatını kaybetti.
Aynı muhteşem filmi 'Yaban Çilekleri'nde hasta yatağında ölen profesör gibi, o da uykusunda bu hayata gözlerini yumdu. Acaba o filmde anlattığı gibi ölmeden önce son bir kez hayatını, en güzel anılarını gözden geçirmiş midir Bergman?
Hoşçakal, sinemanın dahi İsveçli prensi.. Seni çok özleyeceğiz.
Etiketler:
sinema
Sunday, July 22, 2007
Sandıktan ne çıkacak?

Yurtdışında olup da oy kullanamayan bütün Türkler gibi ben de, bu sabah erkenden kalktım, benden 8 saat ileride olan ülkemin kalp atışlarını dinlemeye başladım. İçimde merak, tedirginlik, endişe ve heyecan karışımı bir duyguyla halkımın kendilerini yönetecekler konusunda ne karar verdiğini merak ediyorum. İnternet başında, açıklanan sonuçları anbean izlemekten başka yapacak bir şey yok. Sadece, seçimden çıkacak sonucun Türkiye için, sevgili ülkem ve Türk insanı için en iyisi, en hayırlısı olmasını dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden.
Etiketler:
gunce
Thursday, July 19, 2007
GELİYOOORRR

Sadece 24 saat kaldı şu an itibariyle..Heyecan dorukta! Senelerdir beklediğimiz gün geldi sonunda:) 7. kitap geliyor!
Etiketler:
kitap
Thursday, July 12, 2007
Dinlemenin önemi

Bugün çok önemli ve elzem gördüğüm bir sosyal yetenekten bahsetmek istedim: Dinlemek. Günlük hayatınızda karşılaştığınız kaç kişide bu yeteneğin var olduğunu düşünüyorsunuz? Ya da aşağıda yazdığım senaryolardan kaç tanesini, kaç kere yaşadınız hayatınız boyunca?
- Bir arkadaşınız ya da akrabanızla konuşuyorsunuz. Siz anlatıyorsunuz ama karşınızdakinin gözlerinde donuk bir ifade var. Arada söylediği 'evet,hmmm,öyle....' vesaire gibi sözler ise sizi ikna etmeye yetmiyor. Bir süre sonra anlıyorsunuz ki bu insan sizi gerçekten dinlemiyor.
- Yine bir konuşma esnasında siz anlatmaya çalışıyorsunuz, ancak daha cümlelerinizin yarısında karşınızdaki sözünüzü kesiverip kendini anlatmaya başlayıveriyor. Bu sinir bozucu durum bir kaç kez tekrarlandıktan sonra artık pes ediyor ve bu insana herhangi bir şeyi anlatmanın imkansız olduğuna kanaat getiriyorsunuz.
- Ya da karşınızdaki insanın yaşama amacı o denli kendini dinletmek ve sürekli anlatmak olmuş ki, size zaten hiç laf sırası gelmiyor. Nefes almadan, soru sormadan, duraklamadan, sürekli konuşuyor. Bir süre sonra onu dinlemekten yorgun düşüyorsunuz, ancak belli etmemeye çalışsanız da sizin konsantrasyonunuz da çok azalıyor.
- Konuşuyorsunuz. Karşınızdaki hızlı hızlı 'haklısın' anlamında kafasını sallıyor. Ancak gözlerindeki telaş ve ağzının kıpırtılarından anlıyorsunuz ki o aslında kendisi konuşmak için sizin bir an önce sözünüzü bitirmenizi bekliyor sabırsızlıkla. Amacı sizi dinlemek değil, siz durduğunuz anda kendi anlatmaya başlamak. Hani sanki 'bir an önce bitir de ben de sözüme başlayayım' der gibi bakıyor size.
- Telefonda konuşuyorsunuz. Siz büyük bir heyecanla o gün yaşadığınız bir olayı anlatıyorsunuz bir kaç dakika boyunca. Ancak sözünüzü bitirdiğinizde karşı taraftan herhangi bir tepki gelmemesi üzerine onun ismini tekrarladığınızda 'Efendim? Ne diyordun? Pardon, dalmışım...' gibi bir cevapla karşılaştığınızda anlıyorsunuz ki karşınızdaki insan siz harıl harıl anlatırken başka bir işle uğraşmaktaymış aslında!
Bu senaryolardan çoğu, ve hatta çok benzer başka versiyonları başınıza gelmiştir eminim. Bu türden insanlarla karşılaşmak gerek özel hayatımızda, gerekse iş hayatımızda kaçınılmaz oluyor. Bu yüzden insanların en çok dikkat etmesi ve özen göstermesi gereken şeylerden birinin birbirini tam anlamıyla dinleyebilmek olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın bütün büyük sorunları bence birbirimizi dinlemememizden kaynaklanıyor. Birbirimizi anlamak istiyorsak, birbirimizi gerçekten dinlemeliyiz.
Bütün bu senaryoların tersine, eğer şöyle bir senaryo içinde bulursanız kendinizi, karşınızdakinin sizi gerçekten dinlediğinden emin olabilirsiniz:
- Karşınızdaki gözlerinizin içine bakarak sessizce duruyor. Siz anlatırken onda anlattıklarınızın etkisini görebiliyorsunuz, neşeli bir şey söylediğinizde gözleri parlıyor ya da üzgün olduğunuzu belirttiğinizde gülümsemesi kayboluyor. Asla sözünüzü kesmiyor, ancak siz durduğunuzda söylediklerinize dair düşüncelerini belirtiyor, ve en önemlisi, size anlattıklarınızla ilgili sorular soruyor.
İşte bu kadar basit, ama bir o kadar da zor edinilen bir erdem, insanları dinleyebilmek. Birbirimizi gerçekten dinleyebilsek ve anlayabilsek, çok daha barışçıl bir yer olmaz mıydı dünyamız?
Etiketler:
deneme
Monday, July 9, 2007
9 Temmuz 2007!

Bugünün tarihini bir yerlere kaydetmek istedim.
Çünkü bugün hayatımda ilk defa sabahtan akşama kadar ders verdim! Öğrencilere bir şeyler öğrettim. Elimde tebeşir tuttum! Tahtaya bir şeyler yazdım ve öğrencilerim benim yazdığım şeyleri defterlerine geçirdiler, inanamıyorum! :)
Hayatımda ilk defa bir sınav yapılırken elinde kalem, alnından damlayan terleri koluyla silen ve sınavı zamanında bitirmeye çalışan öğrenci değil de diğer tarafta oturan 'hoca' oldum. Pencerenin diğer tarafından içeri bakmanın nasıl bir his olduğunu anladım! Gerçekten çok keyifliydi. Gün bittiğinde 'İşte. Budur. Mutluluk budur. Hayatımın sonuna kadar bunu yapabilirim, bu işi yapabilirim.' dedim kendi kendime. Büyük bir sınavdı benim için ve sonunda böyle hissettiğim için çok mutluyum. Gerçi sınıfa eflatun, benim cüssemden çok daha büyük sırt çantam, hippi eteğim, boncuklarım ve dağınık saçlarımla girdiğimde öğrencilerdeki 'öğretmen' imajına pek uyduğumu sanmıyorum, ya da onların beni gerçekten bir hoca gibi görüp algıladıklarını! Öğretmen hanım denildiğinde şöyle yaşlı başlı, gözlüklerinin üstünden bakan, saçları topuz yapılmış, vatkalı ceketler filan giyen birileri gelmez mi hemen akla? Bu imajın benim durumumla olan kontrastı çok komikti gerçekten:)
Öğretmekten öğrendiklerim!
- Öğretmek çok, ama çok sabır isteyen bir şeymiş. Babacığıma bir kez daha hayran kaldım! Aynı cümlelerin yavaş yavaş, defalarca tekrar edilmesini dinlemek, inanılmaz güçlü bir sabır istiyor gerçekten! Ayrıca bütün bu yıllar boyunca öğrendiğim onca yabancı dilleri öğreten hocalarıma da çok büyük bir saygı duydum.
- Meğerse insan yeni bir dili ilk öğrenirken ne kadar yavaş, ne kadar temkinli ve buna rağmen yanlışlarla dolu giden cümleler kuruyormuş! Yıllar boyunca önce ilkokulda İngilizce, sonra lisede ve üniversitede Almanca ve İspanyolca, daha sonra Master'da Arapça ve en sonunda doktorada Fransızca saçmalamalarımı dinleyen hocalarıma buradan en derin saygı ve sevgilerimi iletirim. Beni iyi çekmişsiniz vallahi:)
- Türkçe eğer anadiliniz değilse öğrenmesi çok zor bir dilmiş! Ve bazen Türkçedeki bazı deyimleri İngilizce'ye çevirip anlatmak inanılmaz bir hayalgücü gerektirebiliyormuş. Örnek: 'Adam yelyepelek yürüyordu' cümlesi 20 saniye içinde İngilizce'ye nasıl çevrilir?
- Öğretme isteği ve sevgisi genetikmiş! Sınıfta, kara tahtanın önünde tam 'Babasının kızı' sözünün bir örneği oldum:) Anlatmaktan, paylaşmaktan, konuşmaktan...çok büyük keyif adım.
- Herşeyden önemlisi, sınıfta kimin öğrenci, kimin öğretmen olduğu sürekli değişen bir dinamikmiş. Çünkü insan asıl öğretirken öğrenirmiş! Bildiğini sandığı bir çok şeyi aslında bilmediğini anlarmış.
İnsanların hayatlarında bir değişiklik yapabilmek, bir fark yaratabilmek gerçekten çok güzel bir duygu. Bilgiyi paylaşmak, paylaştıkça kutsallaşmasını izlemek, çok büyülü.
Etiketler:
gunce
Monday, July 2, 2007
Hayat çok gariptir bazen..
Hayat çok gariptir bazen..
Hayat çok şey öğretir insana bazen..
Hayat kafana vura vura, ağlata ağlata öğretir sana.
Hayat sana hiç bir şeye şaşırmamayı öğretir. Kalın kabuklar yapmayı kendi etrafında. Yoksa yaşayamazsın. Nefes alamazsın.
Eylül ayında birlikte, aynı masada oturup yemek yediğin, güldüğün, konuştuğun, şakalaştığın 3 kişiden biri, 3 ay sonra kanserden, eşi ve 27 yaşındaki oğlu ise ondan 4 ay sonra elim bir trafik kazasında ölebilir mesela.
Hayat sana bütün verdiklerini, canın, ruhun dahil, bir saniyede senden geri alabileceğini gösterir sana.
Hayat, ölümün sağlıklı, 27 yaşındaki bir genç çocuğa, ölüm yatağında yatan 80 yaşındaki yaşlı bir adamdan daha uzak olmadığını gösterir sana.
Sana telefonun diğer ucundan gelen 'öldü' kelimesiyle, sadece bir tek kelimeyle o insanın, yüzünün, sesinin, şakalarının, konuşmalarının, anılarının, bakışlarının, gülüşlerinin...hepsinin birden silindiğini, yokolduğunu kabullenmen gerekir.
Kelimeyi kafanda evirir, çevirir, bir anlam veremez, o genç çocuğa yakıştıramazsın. Onunla bağdaştıramazsın.
Hayat kafana vura vura, ağlata ağlata öğretir sana.
Böyle kahpedir dünya..
Son bulur kollarında..
Etiketler:
deneme
Friday, June 29, 2007
Zamanın akışı
Noah adında bir fotoğraf sanatçısı, 6 sene boyunca kendi fotoğrafını çekip hepsini birleştirmiş. Zamanın nasıl geçtiğini, üzerimizde ne gibi izler bıraktığını, yaşamın avuçlarımızdan nasıl kayıp gittiğini bize gösteren, çok vurucu ve başarılı bir proje olmuş. Youtube'da görüp en beğendiğim video bu oldu. Çok yaratıcı. Ve karanlık biraz.. Hüzünlü..
Zaman...nedir?
Zaman...nedir?
Etiketler:
gunce
Friday, June 22, 2007
Suda bir balık gibi..

Kendimi bildim bileli (daha doğrusu 5-6 yaşlarından beri) yapmayı en sevdiğim spor, yaparken kendimi en iyi hissettiğim aktivite yüzmek.. Tenis, basketbol, voleybol gibi takım sporlarından bir türlü hazzetmedim, yapacak zaman bulamadım nedense. Özellikle koşmak bana çok zor gelir, 5. dakikadan sonra tıkanırım, nefes almakta zorlanırım. Yarım saat boyunca koşan insanları hayranlıkla izlerim. Ama nedense yüzmeye gelince iş değişiyor. Yüzerken neredeyse hiç problem yaşamıyor ve zorlanmıyorum, nefes alış verişlerim dahi diğer sporlara oranla çok daha rahat oluyor. Başka hiç bir aktivitede olmadığı kadar tutkuyla veriyorum kendimi yüzmeye, yüzerken çok mutlu oluyorum. Elimde olsa sudan hiç çıkmam, hep orada yaşarım! Küçükken denizde çok uzaklara yüzüp geriye dönmem gecikince annemin endişelenmesine ve beni geri çağırmasına rağmen saatlerce sudan çıkmadığımı hatırlıyorum :)
Sanırım bunda suyun doğasının büyük bir etkisi var. Su bize hayat veren ve vücudumuzun çoğunluğunu oluşturan en temel madde. İçimizdeki o en ilkel dürtü, anne karnının güvenliği ve sessizliğine, yaşamın kaynağının içine geri dönme isteği sanırım suda bana kendimi bu denli güvende hissettiren.. Gerçekten de suyun içinde yüzerken sessiz ve yerçekimsiz, sihirli bir dünyaya girmiş gibi hissediyorum kendimi. Yerçekiminin ağırlığından sadece bir süreliğine de olsa kurtulmak çok iyi geliyor. İnsan yüzerken sanırım uçmaya en yakın duyguyu yaşıyor bu yüzden.
Ayrıca koşma gibi 'high-impact' yani ayakların yere her vuruşunda kas, omurga ve eklemlere darbe şoku veren bir spor değil yüzmek.. Vücudunuz için inanılmaz yumuşak ve rahatlatıcı bir aktivite. Suyun vücuda sürekli masaj yapması ve rahatlatıcı etkisiyle havuzdan/denizden çıktıktan sonra kendinizi inanılmaz rahatlamış hissediyorsunuz. Ayrıca sırt ağrılarınız, sürekli oturmaktan ve yanlış duruşlardan kaynaklanan bel ağrılarınız...vs. varsa doktorlar her şeyin başında yüzmeyi tavsiye ediyor.
Bütün bunların yanısıra, yüzmede diğer sporlarda olan terleme sorunu da yok:) Aslında terliyorsunuz ama doğal olarak terlediğinizi hissetmiyorsunuz. Bu yüzden yüzerken havuzun kenarında (kulvarın başında) su dolu bir termos bulundurmanızı ve her 4-5 kulvar gidiş gelişinden sonra (yani mümkün olduğunca sık) su içmenizi öneririm. Vücudunuz kaybettiği suyu geri almazsa kas krampları ya da ağrılar yaşamanız çok olası.
Kilo kaybetmek ve/veya formunuzu korumak için de çok ideal bir spor yüzme. Vücudunuzun bütün kaslarını eşit derecede ve yüksek tempoda çalıştırdığı için yarım saat yüzme, yarım saat hızlı yürümenin 2 katından fazla kalori yakıyor vücudunuzda. Ayrıca daha önce de bahsettiğim gibi suyun masaj yapıcı ve rahatlatıcı etkisi vücudunuzun daha hızlı ve etkin biçimlenmesini, forma girmesini sağlıyor.
4 senedir üniversitemizin Ratner Spor Merkezi'nde yer alan Myers-McLoraine Havuzu sayesinde haftanın her günü temiz, olimpik boyutlarda, modern ve yepyeni bir havuza gidip yüzme şansım var. Üniversitemizin öğrencilerine böyle bir imkanı ücretsiz sunması gerçekten takdir edilesi bir hareket ve kendimi çok şanslı hissediyorum böyle bir imkana sahip olduğum için. Özellikle yazın bu imkanı elimden geldiğince çok değerlendirmeye çalışıyorum. Keşke Türkiye'deki bütün üniversiteler de spor olanaklarına ve yüzmeye daha çok eğilebilse ve öğrenciler yaşamlarının en hareketli dönemlerinde daha aktif ve sağlıklı yaşam tarzları seçebilselerdi kendilerine.
Sağlıkla kalın!
Saturday, June 16, 2007
Babalar ve kızları

Babalar ve kızları, başka hiç kimsenin anlayamayacağı bir dili bilirler ve konuşurlar kendi aralarında. Kendilerine ait bir dünyaları vardır ve mutlu, huzurlu yaşarlar o dünyada. Babasının kocaman elinin içine kendi minicik elini koyup güvenle yürür yolda küçük kız. Birlikte, başbaşa, tiyatro oyunlarına giderler, sergilere, şiir ve hikaye yarışmalarına, İstanbul'u keşfetmeye, Boğaz'a, edebiyatla ve güzel kelimelerle anlatılan hayatın gerçeklerini keşfetmeye.. Yaşamı birlikte keşfederler babalar ve kızları.. Yıllar sonra yolda babasının elinden tutmuş giden küçük bir kız görürse eğer genç kız, 'eski zamanlar'ı hatırlar, dolar gözleri..
'Bana bir masal anlat baba' der kız babasına, o da her gece yatmadan önce, kendi hayalgücünden çıkıp bütün dünyayı kapsayan, hayatı yansıtan masallar anlatır kızına. Elini tutar, uykunun sihirli ülkesine gitmesini beklerken.. 39 derece ateşle yatarken, sayıklarken küçük kız yatağında, babası gelip ne kadar ateşi olduğunu anlamak için dudaklarını alnına dokundurur.. Küçük kız büyüyünce anlar ki hayatı boyunca bir daha hiç kimse onu aynı şefkatle öpemeyecektir. Bütün küçük kızlar babalarının prensesidir.
Genç kızın yüreği, tanıştığı bütün erkeklerden önce, herkesten en önce, babasına aittir. Babalar ve kızları, daha sonra hiç yakalayamayacaklarını bildikleri bir huzur ve güvenle yaslanırlar birbirlerine hayatta. Baba bir sığınaktır kızı için, yaşamın fırtınalarından, yıpratıcı gerçeklerinden, canını acıtan bütün herşeyden uzaklaşmak istediği zaman sığınabileceği sessiz ve güvenli bir liman gibidir. Kızı hangi yaşta olursa olsun, çaresizlik içinde boğulurken dahi, elini uzatıverirse babasına, babasının elini tutacağını bilir. Asla bırakmayacağını da..
Babalar ve kızları, büyülü masal ülkesinin kralları ve prensesleridir. Bir gün gelip de prenses yuvadan uzaklara uçunca ne baba krallığını yitirir, ne de küçük kız prensesliğini.. Birbirlerinin yüreklerinde, kendi ülkelerinde sürdürürler hükümranlıklarını..
Bu küçük kız babasını çok seviyor. Çok özledi. Ama biliyor ki mesafeleri, uzaklıkları, ayrılıkları bilmez sevgi. Yüreklerde yaşar, kök salar ve büyür. Her gün, her sabah, her dakika can verir bize, bizi yaşatır.
Etiketler:
deneme
Thursday, June 14, 2007
Bro
Canım kardeşim yanımda bütün yaz, Pazar günü geldi, çok mutluyum! Blog'umu ihmal ettim bu aralar ama daha sık yazacağım yakında inşallah.

Bu arada yaz da geldi, bu da tembellik, bol eğlence, göl kenarında festivaller, piknikler, gezme, konserler, bol güneş ve masmavi gökyüzü günleri demek..
Yakında daha uzun yazacağım!

Bu arada yaz da geldi, bu da tembellik, bol eğlence, göl kenarında festivaller, piknikler, gezme, konserler, bol güneş ve masmavi gökyüzü günleri demek..
Yakında daha uzun yazacağım!
Etiketler:
gunce
Thursday, June 7, 2007
Güne güzel başlamak

Güne güzel başlamak ne kadar önemli ve ne kadar çok etkiliyor günümüzü. Genelde sabahım nasıl geçerse bütün günüm de öyle geçiyor. Sabah sabah günümüzü neler güzelleştirebilir?
-İki bardak su içmek (Vücudunuz bütün gece terleyip, ısınıp susuz kaldığından çok ihtiyacı vardır bu suya)
-Taze meyveler yemek (Sabah insanın midesini hem rahatlatıp hem de içinizi ferahlatır meyveler)
- Eğer vaktiniz varsa 20-25 dakika vücudunuzu esnetecek hareketler yapmak. (Ben Gaiam'ın A.M-P.M Stretch'ini kullanmaya başladım. İnanın ayırdığınız vakte değiyor. Kendinizi inanılmaz gevşemiş ve rahatlamış hissediyorsunuz, vücudunuzun duruşu bile değişiyor)
- Sabah kalktıktan sonra evde yalnız olsanız bile sevdiğiniz insanların sesini telefonla kısa süre de olsa duymak. Ben bu sabah anneanne ve babaannemi aradım, dualarını aldım. Duanın pozitif gücü gerçekten de inanılmaz ölçüde iyi hissettiriyor kendinizi:)
- Pencereyi açıp hiç olmazsa bir kaç kez derin nefesler almak. Derin nefes alıp vermenin stresi büyük ölçüde azalttığı kanıtlanmış durumda.
- Herşeyden önemlisi: 'Bugün herşey çok yolunda gidecek ve çok keyifli olacak' diye pozitif düşünmek. Böyle düşünmezseniz, daha sabah sabah güne karamsar başlarsanız bütün gününüzün de öyle geçmesi kaçınılmaz.
İyi ve mutlu günler! :)
Tuesday, June 5, 2007
Lemony Snicket's A Series of Unfortunate Events - 2004

Bilim kurgu filmlere, fantastik edebiyata, ve bu edebiyatın film uyarlamalarına ne kadar düşkün olduğumu ve bayıldığımı daha önce çok kez tekrarlamışımdır. Lemony Snicket serisinin kitaplarına, Harry Potter serisini taklit ediyor ve onun başarısını çalmaya çalışıyor diye düşünüp dudak kıvırmıştım. Genelde hiç bir kitabı 'çocuk kitabı' diye ayırmamam ve önüme gelen herşeyi okumak istememe rağmen bu seriyi çocuklar için diye bırakıp bir kenara atmıştım. Ancak ilk filminden izlediğim kadarıyla gerçekten eğlenceli bir seriymiş. Özellikle Jim Carrey ve Meryl Streep'in oyunculukları filmi gerçekten izlemeye değer kılıyor. Çok güzel çekilmiş, renkleri, müzikleri, arkaplanları ve setleri çok başarılı yaratılmış bir film bence. Her ne kadar felaketlerle dolu gibi görünse de film kesinlikle içinizi ısıtıyor ve güzel bir 2 saat geçirmenizi sağlıyor :)
Etiketler:
sinema
Dune - 1984

Dune'un filmini izlemek benim için çok önemli ve iple çektiğim bir şeydi. Sebepleri ise hem en sevdiğim ve hayran kaldığım bilim kurgu kitabının filmi olması, hem de en sevdiğim yönetmenlerden olan David Lynch tarafından çekilmiş olmasıydı. Ancak unutulmaması gereken bir gerçeği unutmuştum tabii: Hiç bir zaman bir film, uyarlandığı kitaptan daha güzel olamaz. Bu gerçeğe istisna olabilecek hiç bir film izlemedim şimdiye kadar. Dune filmi de belki kitabı okumamış olsam bana çok değişik ve güzel gelebilirdi. Özellikle kötü bir karakter olan Feyd-Rautha rolünde Sting'i izlemek, bir Sting hayranı olan benim için güzel bir sürprizdi. Ancak Dune kitabında yaratılan sihirli evren, o dünya, masalsı ve efsanevi karakterler ve kitabın o tarif edilemez havasının yanına bile yaklaşamıyordu film. Ancak sanırım böyle kitapların filmi yapıldığında yönetmenler de çok zor bir görevle karşı karşıya kalıyor: Okuyucuların her birinin beyninde farklı şekillenen ve imgelenen o dünyayı filmde yaratabilmek. Ki bu da imkansız bir görev bence. Yine de David Lynch'in hakkını yememek lazım, o zamanın teknolojilerine ve imkanlarına göre izlemesi keyifli, ilgnç bir film yapmış. Ancak bu filmi izleyip de kitabı okumamış olan herkesin bir an önce okuması gerektiği de kesin.
Etiketler:
sinema
Borat - 2006

Yine medya tarafından (özellikle Amerikan medyası) çok şişirilen ve sonrasında izleyince hayalkırıklığı yaratan bir film daha. Amerikalıların bu filmde bu kadar çok gülünecek ne bulduklarını anlayamıyorum. (Ve Napoleon Dynamite'ta da aynı şeyi düşünmüştüm) Sanırım Amerikalılar kendilerine gülmeyi ve kendileriyle alay eden filmleri izlemeyi çok seviyor. Bu filmde de komik sahneler yok değil, ancak kesinlikle abartıldığı kadar insanı gülmekten öldüren ya da hayran kalınacak bir yanı olmadığı kesin. Ayrıca Kazakistan ve bütün Kazaklar'a karşı aşırı derecede hakaret içeren sahneleri var. (Tabii bunun yanında Amerikalılara, Yahudilere, aşırı dinci Hristiyanlara..vs. gibi bir çok kesime de hakaret içeriyor) Yani filmin bütünü, önüne gelen herkesle alay eden Sasha Baron Cohen'in mimikleri ve hareketlerinden oluşuyor. Vasatın ötesine geçemiyor bence.
Etiketler:
sinema
Y tu mama tambien - 2001

Bu filmin ya adını çok duymuştum, ya da adını duyduğum zaman (doğal olarak) farklılığıyla ve kulağa bir küfür gibi gelmesiyle aklıma yerleşmişti. Yıllar sonra bir arkadaşım tavsiye edince izlemek istedim, genelde Alfonso Cuaron'un filmlerini sevdiğim için. Ancak abartıldığı kadar güzel, anlamlı ya da derin bulmadım bu filmi kesinlikle. Zaten fazlasıyla grafik (filmi izleyince anlaşılıyor) sahneler içeriyor. İnsan ilişkilerinin de çok derinine inilememiş gibi geldi bana. Karakterler tek boyutlu gibi daha çok, ve yönetmenin bize anlatmak istediği şey nedir, ya da anlatmak istediği herhangi bir şey var mıdır, hiç belli değil. Vasat bir film bence ve abartıldığı kadar ilgiyi haketmiyor.
Etiketler:
sinema
Delicatessen - 1991

Bu filmde de diğer tüm Jeunet filmlerinde olduğu gibi masalsı bir hava var. Karakterlerin farklı oluşu, klasik Hollywood filmlerinden çok daha farklı işlenişleri ve ayrıntılara gösterilen önem gibi.. Ancak bana bu film Jeunet'nin en iyilerinden değil de daha vasat olan filmlerinden biri gibi geldi. 'Kayıp Çocuklar Şehri' ya da 'Amelie'yi izlediğim zamanki gibi bir hayranlık ve mutluluk içinde bulmadım kendimi bu filmden sonra. Jeunet'nin daha sonra gelecek olan filmlerinin izleri ve işaretleri kesinlikle farkediliyor bu filmde, ancak evrim tam tamamlanmamış gibi. Yine de tanıdık oyuncuları tekrar görmek ve izlemek çok keyifli oldu. Bir ara 'İyi yönetmenler neden bütün filmlerinde aynı oyuncuları kullanıyor?' konulu bir yazı da yazmalıyım:) Yine de Delicatessen, ya da Türkçe adıyla Şarküteri, değişik ve eğlenceli bir film denebilir.
Etiketler:
sinema
Willy Wonka and the Chocolate Factory - 1971

Johnny Depp'li yeni versiyonunu izlemiş olmama ve çok keyif almış olmama rağmen bu filmin orijinalini çok merak ediyordum. Zaten içinde çikolata geçen, özellikle çikolata fabrikası gibi bir yerde geçen bir filmi sevmemem mümkün değil, bunu biliyordum! 1971 yapımı orijinal Willy Wonka ve Çikolata Fabrikası da gerçekten çok şirin ve eğlenceliymiş. Her ne kadar Tim Burton'ın yararlandığı pek çok görsel efekt ve bilgisayar efekti bu filmde kullanılamamış olsa da yine de filmin insanın içini ısıtan, sihirli bir atmosferi var. Gene Wilder bence Willy Wonka rolünde Johnny Depp'in olduğundan çok daha gizemli ve egzantrik bir oyunculuk çıkarmış. Bu filmi izleyince: 'Evet, gerçek Willy Wonka bu!' diyorsunuz. Ayrıca oompa loompa'lar, çikolata fabrikasının içindeki gizemler ve küçük çocukların başına gelen şeylerin hepsi çok güzel işlenmiş. Yeni filmi görenlerin bunu da kaçırmaması gerekiyor bence.
Etiketler:
sinema
The Doors - 1984

Bu filmin çok methini duymuştum, ancak Val Kilmer'ın mükemmel oyunculuğu bir yana çok da beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Belki The Doors hayranları bu filme çok daha farklı bir gözle bakıyordur, bütün şarkıları bilince ve filmde dinlerken tanıyınca film çok daha keyifli izleniyor olabilir. Benim de bildiğim ve severek dinlediğim pek çok Doors şarkısı var, ve bu şarkıların Jim Morrison'ın hayatında ne gibi evrelerde oluştuklarını görmek ilginçti filmde. Ancak bir alkolik/uyuşturucu bağımlısının kendini gittikçe yok etmesini izlemenin çok da hayran kalınacak ya da keyif alınacak bir yanı yoktu. Oliver Stone'un gerçekten sevdiğim çok az filmi var sanırım.
Etiketler:
sinema
Sinema sinema!
Geçtiğimiz 1 ay içinde pek çok film izledim ve hiçbiriyle ilgili düşündüklerimi yazamadım blog'uma henüz, bu yüzden şimdi her film için ayrı bir post yazarak bir 'film eleştirisi' silsilesi oluşturmaya karar verdim. Hazır olun, işte başlıyor! :)
Etiketler:
gunce
Friday, June 1, 2007
Eğlenelim biraz
'Chicago Türk Festivali' gibi festivallere ve etkinliklere neden çok ihtiyacımız var? Cevabı:
Amerika'da yaşayan Türk doktora öğrencisi bir kızın maruz kaldığı sorular:
- Türkiye'de başörtü takmazsanız hapse atılır mısınız? (Yorumsuz)
- Midnight Express (Geceyarısı Ekspresi) filmi beni çok korkuttu. Türkiye'ye gidersem hapse atılır mıyım? (Bir 'kötü örnek' binlerce iyi örnekten ne kadar daha etkili, işte kanıtı. Yazıklar olsun Oliver Stone diyorum)
- Ne olacak bu Ortadoğu'nun hali? (Bu soru da doktor olduğunu söyleyen birine 'Nedir kanserin devası?' filan gibi bir soru sormaya eşdeğer)
- Türkiye'de hangi dil konuşuluyor? Ortadoğu'da Arapça'dan başka dil konuşuluyor mu? (Evet, bizim de kendimize ait bir dilimiz var, sizin için şaşırtıcı olsa da:)
- Türklerin Müslüman olmayan herkesten nefret ettikleri doğru mu? (Yorumsuz)
- Sen hiç Türk'e benzemiyorsun. Bütün Türkler esmer/koyu tenli değil mi? (Bu da ayrı bir ırkçı yaklaşım. Ne diyeceğimi bilemiyorum)
- Türkler Arap alfabesini kullanmıyor mu? Bizim yazılarımızı nasıl okuyorsunuz? (Bunu da yorumsuz bırakıyorum)
- Türkiye'de deveyle mi seyahat ediliyor? (Evet bu soru da bana soruldu, esefle hatırlatıorum ki böyle düşünen Amerikalı sayısı azımsanamayacak kadar çok)
Ve daha niceleri... Komik ama aynı zamanda da trajik.
Amerika'da yaşayan Türk doktora öğrencisi bir kızın maruz kaldığı sorular:
- Türkiye'de başörtü takmazsanız hapse atılır mısınız? (Yorumsuz)
- Midnight Express (Geceyarısı Ekspresi) filmi beni çok korkuttu. Türkiye'ye gidersem hapse atılır mıyım? (Bir 'kötü örnek' binlerce iyi örnekten ne kadar daha etkili, işte kanıtı. Yazıklar olsun Oliver Stone diyorum)
- Ne olacak bu Ortadoğu'nun hali? (Bu soru da doktor olduğunu söyleyen birine 'Nedir kanserin devası?' filan gibi bir soru sormaya eşdeğer)
- Türkiye'de hangi dil konuşuluyor? Ortadoğu'da Arapça'dan başka dil konuşuluyor mu? (Evet, bizim de kendimize ait bir dilimiz var, sizin için şaşırtıcı olsa da:)
- Türklerin Müslüman olmayan herkesten nefret ettikleri doğru mu? (Yorumsuz)
- Sen hiç Türk'e benzemiyorsun. Bütün Türkler esmer/koyu tenli değil mi? (Bu da ayrı bir ırkçı yaklaşım. Ne diyeceğimi bilemiyorum)
- Türkler Arap alfabesini kullanmıyor mu? Bizim yazılarımızı nasıl okuyorsunuz? (Bunu da yorumsuz bırakıyorum)
- Türkiye'de deveyle mi seyahat ediliyor? (Evet bu soru da bana soruldu, esefle hatırlatıorum ki böyle düşünen Amerikalı sayısı azımsanamayacak kadar çok)
Ve daha niceleri... Komik ama aynı zamanda da trajik.
Etiketler:
gunce
Subscribe to:
Posts (Atom)