Saturday, February 14, 2009

İki Johnny Depp filmi

Çok uzun zamandır izlediğim filmlerin eleştirilerini yazamıyorum buraya. En azından bir kaç tanesini aradan çıkarayım dedim. Eğer bu sıralar izleyecek film arıyorsanız işte tavsiyelerimden birkaçı, bu ve bundan sonraki bir kaç yazımda.

Edward Scissorhands (Edward Makaseller):



Tim Burton'ın hayran olunası hayalgücünden çok güzel bir masal. Ben bu filmi çok küçükken izlemiştim, ama aklımda çok az detayı kalmış, o yüzden ne zamandır bir daha izlemek istiyordum. Kullanılan renkler çok güzel: Tim Burton 'Suburbia'nın, yani Amerika'nın banliyölerinin boğucu ve sıkıcılığını inanılmaz parlak renklerle yansıtmış. Hepsi birbirine benzeyen kadın tipleri bana 'Stepford Wives' filmini hatırlattı. Edward ise zaten herkesin içine işleyen bir karakter. Johnny Depp olağanüstü oyunculuk yeteneğini konuşturuyor bu filmde de. Farklı olmayı, karşılıksız ve ümitsizce sevmeyi, hayalkırıklığını çok güzel anlatıyor film. Ayrıca bu filmi izledikten sonra burada kışın sürekli devam eden ve artık bıktığım kar yağışına çok daha farklı bir gözle bakmaya başladım :) Çok tatlı, ama acıklı bir masal.

What's eating Gilbert Grape:


Bu film de uzun zamandır adını duyduğum ama daha yeni izleyebildiğim bir 90'lar filmi. Son 15 gün içinde tamamen tesadüfen izlediğim 2. Johnny Depp filmi bu oldu.

Filmde Johnny Depp, zeka özürlü 17 yaşındaki kardeşi Arnie'ye ve ailesinin geri kalan bütün üyelerine (aşırı ölçüde obez olan annesi de dahil) bakmakla yükümlü olan bir genci canlandırıyor. Kardeşi Arnie rolünde Leonardo DiCaprio var. Sanırım o zamanlarda 16-17 yaşlarında kadarmış. DiCaprio'yu, doğrusunu söylemek gerekirse, 'Titanik' filmi yüzünden hafife alıyordum.
Bu filmi izledikten sonra görüşüm tamamen değişti. İnanılmaz bir oyunculuk sergilemiş. Hayran kalınacak bir yetenek. Daha o yaşta böylesine bir rolün üstesinden gelebilmesi beni çok şaşırttı. Johnny Depp bile bu filmde onun gölgesinde kalmış sanki.

Lasse Hallstrom'un yönettiği bu film o kadar içten, o kadar hayatın içinden ki. Hem buruk, hem de insanın içini ısıtan bir hikaye. Tam da bu yüzden çok gerçekçi zaten. İnanılmaz ölçüde sıkıcı herhangi bir küçük Amerikan kasabasında yaşanabileceek bir hikaye, her biri birbirinden ilginç karakterler. Magnolia'daki polis rolüyle tandığımız John Reilly'i de burada görmek çok hoş bir sürpriz oldu. Gilbert Grape'in hayatı her gün rastladığımız herhangi bir insanın hikayesi gibi: Hem tanıdık, hem büyüleyici. Mutlaka izleyin derim.


Thursday, February 12, 2009

Alacakaranlık




Alacakaranlık. Gece, kopkoyu örtüsünü henüz kaldırmamış üzerimizden. Mışıl mışıl uykumuzdan yeni uyanmışız. Oda uyku kokuyor. Başımız, rüyalarımızın sisli perdeleriyle dumanlı. Yarı karanlık, yarı aydınlık olan o masalsı ışıkta, uzanıp yüzüne dokunuyorum. Gerçekliğinden emin olmak ister gibi. Yarı uyanık, bana o gece gördüğün bütün rüyaları anlatıyorsun. Fısıltıyla. Ben de sana kendi rüyalarımı anlatıyorum, kısık, buğulu uyku sesimle. Uyku mahmurluğuyla. Gecenin sihrini sabaha taşıyoruz kelimelerimizle. Bambaşka dünyalardan küçücük bir adaya, aniden ve aynı anda düşmüş gibiyiz. Bazı rüyalarımın saçmalığına gülüyorsun, kabuslarımdaki korkunç olan herşeye ise iç çekip, 'yazık' diyor, saçlarımı okşuyorsun. Sonra sarılıyorsun bana. Kabuslarımdaki o bütün korkunç canavarları, karanlıkları, kötülükleri, beni incitmek isteyen herşeyi çekip almak ister gibi. Birbirimize kendi masallarımızı anlatıyoruz, alacakaranlıkta.


Ve ben hayatımın sonuna kadar her sabah seninle rüyalarımı paylaşmak istiyorum.

Saturday, February 7, 2009

İnsanlar


Ne kadar severim o insanları!
O insanlar ki, renkli, silik
Dünyasında çıkartmaların
Tavuklar, tavşanlar ve köpeklerle beraber

Yaşayan insanlara benzer.


Orhan Veli Kanık





Bazen, çok kalabalık bir meydanda, her biri bir başka yöne giden insan kalabalığının ortasındayken, ne kadar devasa bir insan topluluğunun bir parçası olduğumu farkediyorum.

Etrafımda telaşla bir o tarafa, bir bu tarafa koşuşturan insanlara karşı inanılmaz büyük bir sevgiyle doluyor içim. Öylesine büyük bir sevgi ki, kalbimden taşacak gibi oluyor bazen. Dünyada aynı anda uyuyan, ağlayan, okuyan, yazan, çalışan, kahkaha atan, yemek yiyen, spor yapan, oyun oynayan, yemek yapan, yürüyen, koşan....Bütün, ama bütün insanları düşünüyorum. Ne kadar büyük bir aileyiz. Ve insanların her biri öylesine eşsiz, öylesine benzersiz ki. Her insan şaşkın, ürkek, bu dünyaya niye geldiğini, buradan göçtüğünde nereye gideceğini bilemez bir halde oradan oraya koşturuyor. Hepsi de nesnelerin arkasındaki gerçekliği bilmeyen çocuklar gibi.

Hepimiz çocuklar gibiyiz aslında. Düşüp yaralanıyor, hatalar yapıyor, ağlıyor, sonra gülümseyebiliyor ve tekrar ayağa kalkıp maceramıza kaldığımız yerden devam edebiliyoruz. Her şeye, ama her şeye, yeteri kadar zaman geçerse eğer, alışabiliyoruz. Kendimizi her koşula uydurabiliyor, en karanlık gecede bile bir ümit ışığı görebiliyoruz. Dünya üzerinde, öleceğinin bilincinde olan tek canlı türü olmamıza rağmen, yine de yaşama dört elle sarılabiliyoruz.

Etrafımdaki bütün o insanlara bakarken, çok büyük bir sevgiyle doluyor içim. Her insan o kadar benzersiz ki. Öylesine eşsiz bir hikayeyi taşıyor ki yüreğinde.

Bazen, o insanlardan biriyle gözgöze geliyorum. Gülümsüyorum.









Fotoğraf: Victoriapeckham

Monday, February 2, 2009

Issız adam


Çağan Irmak'ın 'Babam ve Oğlum' filmini sevmiştim. Samimi ve içten bulmuştum. Hem bu yüzden, hem de Türkiye'deki 'Issız Adam' furyası yüzünden bu filmi çok merak ediyordum. Sonunda izleme imkanı buldum.

Film benim için tek kelimeyle hayalkırıklığı oldu. Konu zaten çok sıradan, ama hiç olmazsa konunun ele alınış şekli biraz değişik olsaydı. Oyunculuklar çok sahte gibi geldi bana, özellikle de başroldeki kızcağız sanki elindeki bir kağıttan okuyor gibiydi bazı replikleri. Karakter gelişimi gayet başarısızdı, bu iki bambaşka insan birbirlerine neden aşık oldular, nasıl birdenbire birbirlerini sevdiler, tamamen muallaktaydı.

Filmin çoğu sahnesinin tamamen Hollywood filmlerine özenen bir havası vardı. Türkiye'de bir kadın ve erkek arasında asla yaşanmayacak kadar gerçeküstü diyaloglar, şiirsel konuşmalar.. Karakterler benim için bu yüzden hiç gerçeklik kazanamadı. Çağan Irmak'tan çok daha iyisini beklerdim açıkçası.

Her yönüyle gayet vasat olan bu filmin neden bu kadar abartıldığını anlayamadım. Filmde incelenen 'Issız Adam' tiplemesi Türk toplumunda neden bu kadar lanse ediliyor onu da anlamadım.

Bence Türkiye'deki çoğu erkek kendine güvensizliklerini ve ilişkilerdeki beceriksizliklerini, bağlanma korkularını artık 'Issız adam' kisvesi altında kadınlara sanki bir meziyetmiş gibi sunabildikleri için seviyorlar bu filmi.

Kadınlar ise ıssız olmaktan çok 'arıza adam' diyebileceğim bu tiplere neden aşık olduklarını kendileri bile anlayamadıklarından, bu filmle kendilerini haklı çıkarabildikleri için.

Hala cevabını veremediğim bir sorudur bu: Bazı kadınlar neden kendilerine kötü davranan erkeklerden hoşlanır? İlle de onlara yapışıp kalırlar, bir türlü ayrılamazlar. Eşi kendisini dövdüğü halde boşanma raddesine gelip sonra eşini affeden ve ona geri dönen kadınlar biliyorum. Ya da gayet eğitimli, üniversite dereceli ve aydın kafalı olduğunu düşündüğüm, ancak eşlerinin kendilerini sürekli aşağılamasına ve hor görmesine göz yuman kadınlar. Ezilip büzülen, ama bu hakaret dolu ilişkilerin içinde sıkışıp kalan ve bir türlü dışarı çıkamayan kadınlar.

Bu mazoşizmin arkasında ne yatıyor? Bu kadınların kendilerine güvensizlikleri mi? Hayatları boyunca başka kimseyi bulamayacaklarını düşünmeleri mi? Bu kadınların hiç mi bir gururu, onuru yok? Bilemiyorum. Böyle davranan hemcinslerimi gerçekten anlayamıyorum.

Filmin-bence- tek güzel yanı müzikleriydi. Eski şarkıları çok seven biri olduğumdan 'Bir Zamanlar' web sitesinin adını duymak ve oradan bir kaç şarkı dinlemek çok hoştu. Onun dışında film gerçekten vasat ve sıradandı.

Bu filmi çok sevmiş olan, dillerinden düşürmeyen yüzlerce binlerce insandan özür diliyorum ama benim görüşüm böyle :)

İyi haftalar!

Moonie



Wednesday, January 28, 2009

Beklemeyin!



Beklemeyin, hayatta hiç bir şey için.
Ertelemeyin, hiç bir şeyi, bu kısa hayatta.

Eskiden çoğu aile babası, çocukları şımarır diye, onların saçını bile okşamazmış, bir kez bile ömründe. Bir tek kerecik bile.
Aile babalarının korkutucu olması gerekirmiş o zamanlarda, 'otorite'ymiş onlar çünkü, babalarını görünce bile çocukların bacakları titrermiş.

Sevgiyi göstermekten çekinmeyin.
İnsanlar hayatta en çok sevgiye ve takdir edilmeye ihtiyaç duyar.
Sevgi hiç kimseyi şımartmaz. Tam tersine, sevgi sevgiyi doğurur.

Hemen şimdi, hayattaysa eğer, babaannenizi arayın. Ona onu ne çok özlediğinizi ve ne çok sevdiğinizi söyleyin.
Ya da anneannenizi ziyarete gidin, elinizde bir buket çiçekle.
Kaç yaşında olursanız olun, bayramda dedenizin elini öpün. Hala yanınızda olduğu için Tanrıya şükredin.
Çocuğunuz varsa yanaklarını sıkın, sarılın doyasıya, gıdıklayın, öpücüklere boğun.
Eşiniz varsa yanına gidip sarılın, hayatınızda olmasının sizin için ne kadar mutluluk verici olduğunu söyleyin. Bunu yapmak için 'Sevgililer Günü'nü beklemeyin.
Annenize uzun, güzel bir teşekkür mektubu yazın. Bunu yapmak için 'Anneler Günü'nü beklemeyin.
Babanıza sarılıp 'baba kokusu'nu içinize çekin. Eğer benim gibi annenizden ve babanızdan okyanuslar uzaklığındaysanız, arayıp sesini duyun, ona telefonda bir şarkı söyleyin, bir şiir okuyun. (Yeni Fransızca öğrenmeye başladığım zamanlardı, babama bir doğumgününde hediye olarak telefondan Jacques Prevert'in bir şiirini Fransızca olarak okumuştum, ezberden:)
Kardeşiniz varsa ona güzel bir hediye alın, güzel bir şarkı söyleyin, bir tepsi kurabiye pişirin, oturup başbaşa çay için :)
Uzun zamandır konuşmamış olduğunuz dostunuzu arayın. Sadece 'merhaba, nasılsın?' demek için bile olsa arayın.


Sevdiklerinize bütün bu güzellikleri, onlar henüz yanınızdayken verin. Onlar geri dönüşü olmayan yola girdiklerinde değil.

Söylemek istediğiniz bütün güzel sözleri, şimdi, bugün çıkarıp göğsünüzden, ait olanlara gönderin. Daha sonra değil, geç olduğunda değil, iş işten geçtikten sonra değil.

Aksi halde söylemek istemiş olduğunuz, içinizde sakladığınız ve artık asla söyleyemeyeceğiniz sözler, birer yumru olur boğazınızda. Sonra yanaklarınızdan süzülüp toprağa akar, ama nafile.

Sevgiyi göstermekten çekinmeyin. Ertelemeyin. Asla beklemeyin.

Beklemeyin.








Parakeet ( LP Version ) - BILL BERRY


Fotoğraf: Moonshine
© 2008


Sunday, January 25, 2009

Emeğimi çalmayın!



Bugün beni çok üzen bir olaydan bahsetmek istedim.
İki gün önce blog'uma kimler hangi kelimeleri arayıp girmiş diye bakarken, 'Babalar ve Kızları' yazımdan bir söz öbeğini aradıklarını farkettim: 'Baba bir sığınaktır kızı için'
Kendi kendime 'çok garip, neden tam da bu söz öbeğini Google'da aramışlar ki?' diye düşündüm.
Kendim de bir Google'da aratayım dedim.

Bir de ne göreyim?
'Babalar ve kızları' yazım, onlarca web sitesinde, 'kopyala-yapıştır' özelliğini çok seven insanlar tarafından, iznim olmadan alınıp kullanılmış.
Bir çok forumda, mesajlarda, blog'da, yani aklıma gelebilecek onlarca yerde çoğaltılmış.
Bu insanlardan neredeyse hiçbiri, alıntının nereden olduğunu yazmak zahmetinde bulunmamış.
Hatta bazıları, sanki kendisi yazmış gibi altına imzasını atıvermiş!!
Yazının altında 'eline, kalemine sağlık' diye cevap verenlere teşekkür etmiş, utanmadan..

Daha sonra sırf meraktan, çok okunan bir kaç bazı yazımdan rastgele cümleler seçip onları da arattım. Hayretler içerisinde kaldım. İnsanlar yazılarımın çoğunu hiç bir kaynak belirtme gereği görmeden, haberim olmadan çalmakta hiç bir sakınca görmemiş.

Bir örnek: Çok 'dindar' geçinen bir arkadaşımız 'Bu dünya, öteki dünya' adındaki yazımı aynen kopyalayıp dini bir forumda kendi yazmış gibi sayfanın altlarındaki mesajına yapıştırmakta bir yanlışlık (!) bulmamış. Vicdan azabı da çekmemiş anlaşılan.

Bu insanların çoğu, birisi evlerine girip değerli bir şeylerini çalsa, götürse ne düşünürlerdi acaba? Nasıl hissederlerdi kendilerini?

Maalesef toplumumuzda 'emeğe saygı' yok.

Çok üzülmeme ve sinirlenmeme rağmen yapabileceğim çok fazla bir şey de yok açıkçası. Biraz araştırınca öğrendim ki popüler olan bir çok blog sahibi bu durumdan mağdur olmuş. Bir kaç sitenin sahibine mesaj attım, onlar ya yazıyı kaldırdılar ya da altına benim sitemden alıntı olduğunu gösteren ibareler koydular. Ama internet o kadar geniş bir derya ki, bunların hepsini takip etmek mümkün değil. Buna ne zamanım, ne de halim var. 'İnternet polisi' gibi bir kurum yok, pek bir yaptırım gücümüz yok. Ayrıca internette yazı yazan herkese ulaşmak da mümkün değil. Çoğunun hiç bir iletişim bilgisi yok.

İnsan kendi başına gelince anlıyormuş, ne kadar feci bir şey olduğunu. O kadar emek verip yazdığım yazılarımı bambaşka yerlerde, alt kültür forumlarında, haberim bile olmayan alakasız sitelerde görünce anladım.

Bu yazıyı okuyan herkese sesleniyorum: Lütfen başkasının emeğini çalmayın. Telif hakları'na saygı gösterin. Korsan kitap almayın. İntihal (ya da İngilizce adıyla plagiarism) ağır bir suçtur. Sitemden yazıları kopyalayıp yapıştıracaksanız bile hiç olmazsa altına bir link koyma ve yazıyı nereden aldığınızı söyleme zahmetini gösterin. Emeğe bu kadarcık da olsa bir saygınız olsun.

İşe yarayabilecek bir kaç link:

Blog'unuzdan copy-paste'i kaldırma yolu:
http://myblog-log.blogspot.com/2007/06/disable-copy-and-paste.html

İntihal nedir? Nasıl kaçınılır?:

http://www.indiana.edu/~wts/pamphlets/plagiarism.shtml

Blog içeriğini koruma yolları:

http://mohitaneja.com/blogging/how-to-copyright-and-protect-your-blog-content.htm



Daha saygılı bir toplumsal bilince ulaşmak dileğiyle.

Moonshine


Thursday, January 22, 2009

Takip ettiğim bloglar

Her şeyden önce bu yazıyı / blog'umu okuyorsanız eğer, size teşekkür etmek istiyorum.

Neden? Çünkü, üç buçuk yıl önce sadece deşarj olma amacıyla yazmaya başladığım blog'um tahmin ettiğimden daha fazla insanın ilgisini çekti, yazılarım bir çok insana ulaştı, hayatlarına dokundu. Sonuçta benim blog'um bir 'yemek blogu' değil. Bir 'bebek blogu' da değil. Pek 'bugün ne yedim ne içtim, nereleri gezdim' temalı ya da bol fotoğraflı bir 'moda blogu' olduğunu da söyleyemem. Ana teması olmayan, her konuda düşüncelerimi yazdığım, fikirlerimi paylaştığım bir internet günlüğü sadece. Genelde kişisel görüşlerimi yazdım. Bazen daha ağır, akademik bir dil kullandım. Çok fazla sayıda insana ulaşma, yardım etme ya da bir şeyler satma gibi bir iddiam olmadı hiç. O yüzden yazılarımı ilginç bulup okuduğunuz için teşekkür etmek istedim :)

Ben de bütün bu süreç içinde bir çok ilginç blog tanıyıp çok şey öğrendim, başkalarının yazılarıyla hayatıma güzellikler katıldı. Çoğu köşe yazarını okurken alamadığım keyfi, başka blog yazarlarının yazılarını okurken aldım. O yüzden bugünkü yazımda takip ettiğim blog'lardan bir kaçını burada tanıtmak istiyorum:

Öncelikle belirtmek istiyorum ki bence Türk blog yazarları gerçekten çok başarılılar: Çok fazla blog okuyup yorum yazamasam da gördüğüm kadarıyla herkes hobi bile olsa blog'una çok özen gösteriyor ve gerçekten iyi işler yapıyorlar. İnternete kendi yazılarıyla katkıda bulunmak, başka insanlarla deneyimlerini ve fikirlerini paylaşmak, onlara her konuda yardım etmek, ve bunu bloglar aracılığıyla yapmak bence gerçekten çok güzel bir uğraşı. Blog'larına emek verip çok güzel işler çıkaran bütün Türk blog yazarlarını buradan tebrik ediyorum!

MOONSHINE'IN FAVORI BLOG'LARI:

Yemek blogları:

Binnur'dan Turk Yemek Tarifleri: Amerika'ya geldiğimden beri takip ettiğim bu güzel blogda sevgili Binnur çok pratik ve kolay hazırlanan, çok lezzetli yemekler yapıp bizimle paylaşıyor. Tarifler A.B.D ölçülerine göre olduğu için benim gibi yurt dışında yaşayan birisi için çok güzel bir kaynak. Bir çok tarifini denedim, hepsi de mükemmel oldu. Bugüne dek gördüğüm en açık seçik anlatıma sahip ayrıca tarifleri. Yemek yapmanın aslında çok zevkli ve kolay olduğunu bana öğrettiğin için teşekkürler Binnur! :)

Cafe Fernando: Ayrıntılı tarifleri beni çok aşsa da, fotoğraflarına bakmaya bayıldığım bir yemek blog'u. Pastalar kekler yapacak, onlarla uğraşacak zamanım yok pek ama siteyi hazırlayan Cenk'in verdiği emeğe ve fotoğraf çekmekteki yeteneğine hayran kalmamak elde değil. Estetik olarak da, içerik olarak da harika bir site gerçekten. Ayrıca yurtdışında Türk yemeklerini tanıtma yolunda gösterdiği başarılarla da takdiri hakediyor.

Babişe Yemekler: Bu blog'u görür görmez inanılmaz ısındım, iki babiş'in güzel diyalogları mıydı, inanılmaz samimi ve sıcak anlatım mıydı, yoksa benim de canım babacığıma 'babiş' diye seslenmem miydi bilmiyorum :) Buradaki tarifler de pratiklik ve evde varolan malzemelerle pişirilebilirlik konusunda benden tam puan aldı. Zaten bir baba kızına yemekler yapar ve içine sevgi katarsa pişirilen yemeğin enfes olması çok doğal bence!

Portakal Ağacı: Yine tarifleri beni aşan ancak sunum konusunda çok başarılı başka bir site. Buradan pişirmeye cesaret edebildiğim tek şey bir pasta tarifi oldu: Bart'ın doğumgünü pastası'nın tarifini buradan alıp yaptım, çok güzel oldu, beğenildi. Bol teşekkürlerimi sunuyorum bu vesileyle. Ayrıca sitenin en üstündeki banner da pek cici gerçekten!

Foodies in London: Üniversiteden sevgili arkadaşım Burcu'nun yemek sitesi. Kendisinin çok şirin bir anlatımı var ve bir öğrencinin gayet rahatlıkla ve kolaylıkla yapabileceği leziz yemekleri tanıtıyor sitesinde. Şiddetle tavsiye ediyorum! :)

Günceler, rehber bloglar:

Akan zamana karşı: Sevgili Nurvenur'un blog'unu sanırım bir sene kadar önce keşfettim. Benzer yollardan ilerlediğimiz, ikimiz de akademisyen olduğumuz için, fikirlerini ve yazılarını çok beğendiğim için 'blog ikizim' diyebilirim sanırım :) Bizimki gibi blog'lara çok rastlanılmıyor, o yüzden iyi ki de bu güzel blog'u keşfetmişim! Film ve kitap eleştirileri çok kaliteli, ayrıca kendisi çok güzel fotoğraflar çekiyor.

Hallice: Buradaki çizimlere bayılıyorum! Blog sahibesi Halime Keskin gerçekten çok yetenekli bir sanatçı, belli ki. Gösterdiği emek, çizimlerinin inceliğinden, zarifliğinden, ayrıntılarından belli. Arada beynimi dinlendirmek için giriyorum, gerçekten keyif veriyor.

Pratik Anne: Pratik Anne de 3 seneyi aşkın süredir hamilelik, bebek ve çocuk bakımıyla ilgili her konuda yüzlerce yazı yazıyor. Görümcem diye söylemiyorum ama gerçekten kapsamlı bir sitesi var :) Kendi hayatını buna vakfetmekle kalmayıp başkalarına da yardımcı oluyor, pratik fikirler ve öneriler sunuyor.
Henüz anne değilim ama olduğumda yazıları ayrıntılı olarak okuyacağım ve eminim çok yararlanacağım.

Ayrıca Pratik Anne'nin bir Avon dükkanı da var. Her türlü makyaj ve kozmetik ihtiyacınız için tavsiye olunur.

Delfina
: Sevgili Delfina'yı blog'uma yazdığı bir yorum sayesinde tanıdım, iyi ki de tanımışım! Hayata çok bağlı, çok enerjik, pozitif enerji saçan bir insan olduğu blog'undan belli oluyor. Gerçekten içten bir blog, okumaktan keyif alıyorum.

Salıncakta İki Kişi: Son zamanlarda keşfettiğim çok renkli ve eğlenceli bir blog. Bakarken kendimi 'Elle' ya da 'Vogue' gibi bir dergiyi okuyormuş gibi hissediyorum :) Zaten makyaj, moda ve dekorasyon gibi estetik güzellik getiren herşeye zaman ayırabilen insanları hep takdir etmişimdir içten içe!

Gezgin Martı: Yine son zamanlarda keşfettiğim güzel bir gezi sitesi. Anlatımlar çok hoş, umarım daha da fazla yazı eklenir siteye.


Hayatıma renk katan herkese teşekkürler!

Sevgiler

Moonie




Monday, January 19, 2009

Bir hayalim var



Bugün, A.B.D'de Martin Luther King günü.
Yarın ise bu ülkenin tarihinde ilk defa, siyahi bir A.B.D vatandaşı başkan olacak.
Bu, bugüne ismini veren Martin Luther King'in yaşamına ve emeklerine ayrı bir anlam katıyor.
Sonucu ne olursa olsun, bu başkanlık Amerikan tarihinde çok büyük bir adım. Çok radikal bir değişimin göstergesi.

Martin Luther King'in 28 Ağustos 1963'te Washington D.C'de Lincoln Anıtı'nın önünde yaptığı 'Bir hayalim var' (I have a dream) konuşması, daha bir anlam kazanıyor. Yarın aynı şehirde, Barack Hüseyin Obama, A.B.D başkanlığını devralacak.


'Bugün bir hayalim var benim…

Gün gelecek, Alabama eyaleti, şirret ırkçıları ile, ağzından hep müdahale ve yasaklar yönünde sözler dökülen valisi ile, o eyalet bile, minicik siyah erkek ve kız çocuklarının, minicik beyaz erkek ve kız çocukları ile, kardeşçe el ele tutuşabilecekleri bir yer olacaktır…

Bugün bir hayalim var benim…

Evet, bir hayalim var…! Gün gelecek, özgürlüğümüzün önünde birer engel olan bütün vadiler yükselecek, bütün dağlar eğilecek, engebeli yerler hizaya gelecek ve Tanrının yüce şanı yeryüzüne inecek ve bütün canlılar bunu hep birlikte göreceğiz.

..............................

Ve bunu başardığımızda, her kasabadan ve köyden, her eyaletten ve kentten özgürlük şarkısının yankısını duyduğumuzda, o gün daha da yakın olacak ve Allah’ın bütün kulları siyahlar ve beyazlar, Yahudiler, Hristiyanlar, Katolikler ve Protestanlar el ele tutuşarak siyahların eski bir ilahisini söyleyecekler.

Sonunda özgürüz!
Şükürler olsun Tanrım!
Sonunda hepimiz özgürüz.
'

Martin Luther KING


Wednesday, January 14, 2009

Sınavlar, ah sınavlar...




Beni bekleyen bir yüz sayfa daha okumam var. Bu, bu gece için sadece. Yarın tekrar yüzlerce sayfa beni bekliyor. Gözlerimin acımaması için lenslerimi çıkardım. Eski dostum gözlüklerimle okuyorum. Ama blog'umu da ihmal etmek istemiyorum, yazmak en büyük deşarj olma yollarımdan biri çünkü.

'Hayatımız sınav' derler ya hep, benim için gerçekten öyle, sınavlar bitmediği gibi ders çalışmanın da sonu yok. Mart ayının ortasında doktora yeterlilik sınavlarımı alıyorum. Tam bir hafta boyunca her gün ayrı bir sınava gireceğim. Bu sınavların en zoru, sözel olanı. 2 saat boyunca, karşımda 3-4 profesörden oluşan bir kurul, beni İslam'ın başlangıcından (7. yüzyıl) 1979 İran Devrimi'ne dek olan yüzyıllar hakkında soru yağmuruna tutacak. Sadece Ortadoğu tarihi değil, kültür, edebiyat, siyasi akımlar, hareketler, savaşlar, diplomatik ilişkiler.. Hepsi bu döneme dahil.

Bu sınava hazırlanabilmek için 15 civarında kitabı çok ayrıntılı okumanın yanısıra, 200 civarında kitabı en azından gözden geçirmem ve hakkında notlar almam gerekiyor. Hem de roman gibi sürükleyici ve rahat okunan kitaplar değil, hepsi ağır akademik kitaplar. Bazen bir cümleyi bir kaç kere okumak gerekiyor anlamak için.

Her gün saatlerce okuma demek bu. Hiç durmadan, usanmadan.

Ama korkmuyorum. Bu, hayatın önüme çıkardığı, üzerinden bir çırpıda aşmam gereken engellerinden biri sadece. Öyle görüyorum. Okuduklarımı isteyerek, severek, hazmederek okumak için elimden geleni yapıyorum.

Sınav sürecinde nasıl yaşamak en iyi sonuçları verir? Benden öğrencilere bir kaç küçük tavsiye:

- 8 saatten az uyumuyorum. Uyku olmadığında beyin de çalışmadığı için, uykudan kesinlikle fedakarlık etmiyorum.

- Beynimin durduğunu hissettiğim an kendimi koşu bandının üzerine atıp, 40 dakika kadar yürüyor, koşuyor ve beynime oksijen akışını arttırıyorum. Sadece beynin yorulması insanı bitki gibi yapıyor. Vücudumuzu da yormazsak bir süreden sonra beyin de iflas ediyor.

- Hafızaya ve beyne çok iyi geldiği söylenen bir çok besin maddesinden bolca tüketiyorum: Balık eti (özellikle somon, ama çiftlik balığı olmaması lazım), yumurta, süt, yoğurt, zerdeçal (bir hint baharatı, İngilizcesi turmeric), likapa (blueberry), yeşil çay, ceviz ve siyah çikolata (en az %75 kakao oranlı). Ağzımdan giren her lokmanın vücuduma bir yararı olmasına özen gösteriyorum.

- Okurken saatte bir durup 2 dakika boyunca gözlerimi kapatıp derin derin nefes alıyorum. Derin nefes almanın ve meditasyonun etkileri bir çok araştırma tarafından kanıtlandı. Benim de dikkatimi toplamama ve okuduklarımı sindirmeme çok yardımcı oluyor.

- Her şeyden önemlisi, bugüne kadar girdiğim ve başarıyla geçtiğim bütün sınavları kendime hatırlatarak, olumlu düşünüyorum.

İnanıyorum ki çalıştıktan ve azmettikten sonra hiç kimsenin aşamayacağı engel yok. Yeter ki kendimizde o gücü bulalım, ve var gücümüzle en iyisini yapmak için uğraşalım.

Bu zorlu süreç içinde blog'uma istediğim kadar vakit ayıramayabilirim. Yine de en azından haftada bir kez yazmaya çalışacağım.

Herkese iyi haftalar!


Moonie



Friday, January 9, 2009

Las Vegas - Bir ışık şehri



Uçağımız kıpkırmızı kanyonların, kayaların, dağların ve vadilerin üzerinden ağır ağır süzülüyor. Çölün ortasında kurulan ışık şehrine, 'dünyanın eğlence başkenti' Las Vegas'a iniyoruz. Böylesine uçsuz bucaksız ve ıssız toprakların ortasında böylesine cıvıl cıvıl, hiç uyumayan bir şehir nasıl kurulmuş? İnsanın aklı almıyor. Bu şehir, Amerika'nın güneybatısındaki bu kıpkırmızı toprakların, doğanın vahşiliğine ve sertliğine bir başkaldırı adeta. İnsan eliyle yaratılmış bir vaha. Çölün ortasında parlayan bir ışık şehri.


Las Vegas, İspanyolca'da 'Kırlar, çayırlar' anlamına geliyor. Uzun zaman önce buradaki yeşil vadi İspanyolların durup dinlendiği, çölün sert topraklarına kıyasla çok daha verimli buldukları bir yermiş. Şimdi ise Las Vegas Bulvarı boyunca sıralanan, her biri birbirinden şaşaalı, birbirinden gösterişli oteller ve kumarhanelerle dolu bu şehir. Bu kadar gösteriş, bu kadar görkem karşısında şaşırıyorsunuz. Paranın neler satın alabileceği, neler yapabileceğine en büyük örnek bütün gördükleriniz.



Oteller, kumarhaneler, milyonlarca dolar harcanarak yapılmış taklit Venedik, Paris, Roma şehirleri, Mısır piramitleri, ortaçağ sarayları.. Amerika'yı bütün dünya sanan Amerikalılar için birebir taklitler. 'Sizin dünyanın geri kalanını gidip görmenize gerek yok, dünya ayağınıza gelsin' mentalitesi. Bütün bunları gezerken sahtelik ve yapaylık duygusu öylesine baskın ki, bir süreden sonra bana her şey plastikten yapılmış gibi gelmeye başlıyor. Radiohead'in 'Fake Plastic Trees' şarkısı geliyor aklıma. Sanki bu şehri anlatır gibi şarkı. Zaten tarihin izlerini taşıyan, zamanın akışına tanık olmuş muhteşem Mısır piramitlerinin gerçeğini görmüş birisi olarak benim için Luxor otelinin camdan piramitinin de neredeyse hiç bir anlamı yok..


Milyon dolarlık otellerden içeri girdiğinizdeyse sizi Las Vegas'ın diğer yüzü karşılıyor. Her otelin en azından 2500 kadar slot makinesi var. Yüzlerce, binlerce ışık ve gürültü saçan makine. Başında oturan insanlar parlak ekranlara hipnotize olmuşçasına boş gözlerle bakıyor ve saatler boyu sürekli para kaybetmelerine rağmen aynı butona basıp duruyorlar. 'Mutlaka şimdi, birazdan zengin olacağım' umuduyla.

Zaman ve mekan mefhumundan yoksun kumarhanelerde, gece ve gündüz yok. Apayrı bir dünya burası. Hiç bir yerde saat yok, zaten tavanlar da gökyüzü şeklinde boyanıp aydınlatılmış. Zamanı anlamanın hiç bir yolu yok.
Gözünü para hırsı bürümüş insanlar dünyanın geri kalanından habersiz, kendinden geçmiş bir şekilde, sürekli kumar oynuyorlar. Sonu olmayan bir girdabın içinde dönüp durur gibi.




Las Vegas'ın da kendine has bir kokusu var bence. Hindistan cevizi, alkol, otel parfümü ve sigara karışımı bir koku. Girdiğimiz bütün otellerde burnumuza çarpıyor. İnsana şatafatı, zenginliği ve kumardan gelen zenginliğin getirdiği mutsuzluğu da hatırlatıyor sanki. Sanki bütün bu parlak ışıkların, gösterişin, şaşaanın, zenginliğin hemen altında kötülük var gibi, biraz kazısanız altını, çok çirkin şeyler çıkacakmış gibi geliyor insana. Yüzeysel güzelliğin hemen altında yer alan kirliliğin varlığı, rahatsız ediyor insanı. Burada sönen hayatlar, parasının tümünü kaybedip borca batan insanlar, kumar bağımlılığından kurtulamayan, umutları yerle bir olup depresyona giren, hatta intihar edenler geliyor aklıma. Ürperiyorum.


Herkesin hayatında bir kere görmesi gereken bir yer Las Vegas. Işık, gürültü, müzik, araba, otel, insan ve para dolu bir Sin City (günah şehri).
Anlatılmaz, yaşanır cinsten.





Dipnot:
Fotoğrafları ben çektim, bir yerde kullanmak istiyorsanız lütfen haber verin.

Tuesday, January 6, 2009

Uyku, biraz uyku


Üzerinde beni uyutan minder 
Yavaş yavaş girer ılık bir suya. 
Hinde doğru yelken açan gemiler, 
Bir uyku aleminde doğar dünya. 

Sırça tastan sihirli su içilir, 
Keskin sırat koç üstünde geçilir, 
Açılmayan susam artık açılır 
Başlar yolu cennete giden rüya.. 


Orhan Veli Kanık 






Uyku, dünyanın en güzel keyiflerinden biri.
Uyku, baldan tatlı, ölümden ağır bazen.
Uyku, herkesin daha fazlasını isteyip de ulaşamadığı lüks.


Dünyanın en tatlı uykularını çocukken ve gençken uyur insan. Hani ilkokulda geceleyin ansızın uyanırsınız, su içmeye gidersiniz belki, ama bir de bakarsınız saat daha 4, uyanmanıza iki saat var, inanılmaz sevinirsiniz, sıcacık yatağınıza, yumuşacık yastığınıza ve yorganınıza geri dönersiniz. Ne tatlıdır o uyku!

Ya da lisede inanılmaz sıkıcı bir dersin ortasında, gözleriniz sanki üzerinde kurşun ağırlıklar varmış gibi ağırlaşmışken, zaman bir türlü geçmek bilmeyen, sürünen dakikalara dönüşmüşken, yatağınızın ve yastığınızın hayalini kurarsınız. O an bir kaç dakikacık da olsa uyuyabilmek için neler vermezsiniz! 

Bebekken ve küçücük bir çocukken anneannemin evinde, benim yataktan yere düşmemem için etrafıma koyduğu yastıkların arasında, mis gibi tertemiz sabun kokulu çarşafların ve nevresimlerin arasında uyumak, dünyanın en tatlı uykusuydu benim için. Anneannem arka odadaki telefon çalarsa aniden uyanmayayım diye telefonu yastıkların arasına gömerdi. Canım anneannemin şefkatli elleri üzerimi örter, bana iyi uykular dilerdi. Dünyanın en huzurlu, en güzel uykusuydu o. Çocukluğun o sihirli bahçesinin güzelliklerinden biriydi.

Daha sonra uzun yolculuklardan sonra eve varınca uyuduğum uykular da hatırlanacak güzellikte oldu. Amerika-İstanbul arasını toplam 20 saati aşkın bir yolculukta aştığım bir gün, yorgunluktan sürünür vaziyette evimize varmak, annemin güzel çorbasından yemek ve ılık bir duş alıp tertemiz ve serin çarşafların arasında derin, rüyasız ve deliksiz bir uykuya dalmak.. Benim için cennete eşitti.

İnsan büyüdükçe, işler ve sorumluluklar arttıkça uyku, ulaşamayacağımız bir rüyaya dönüşüyor adeta. Kimse istediği kadar uyuyamıyor. Hayatın gereklilikleri bizi bir o tarafa, bir bu tarafa çekerken, ilk vazgeçtiğimiz şey uykumuz oluyor.

Halbuki vücudumuz için elzem bir faaliyet uyumak. Günde en azından 8 saatlik uyku, her yetişkinin beyin ve vücut faaliyetlerinin normal çalışabilmesi için gerekli. Ben eğer günde 8 saat uyumamışsam, kendimi aklımı kaybediyor gibi hissediyorum. Gecede 4-5 saatlik uykuyla normal yaşamlarını sürdürebilen insanları da anlayamıyorum.

Uyku kalitemizi arttırmak için neler yapabiliriz? Bu konuda yaptığım araştırma sonuçlarını paylaşmak istedim sizinle.

Uyku kalitenizi arttımanın 10 yolu:

- Her gün aynı saatte yatıp, aynı saatte kalkmaya çalışın. Vücudunuz belli bir saate programlandığında uykuya dalmak da, uykudan uyanmak da size hiç zor gelmeyecek. Hatta saatinizin alarmına bile bir süre sonra ihtiyaç duymayacaksınız.

- Mutlaka gece 12den önce yatağa girmeye çalışın, 12den önce uyuduğumuz saatler, sonra uyuduğumuz saatlerden iki kat fazla dinlendiriyormuş beyni ve vücudu.

- Yatağınızı sadece uyumak için kullanın. Yatağınızda televizyon seyretmek, gazete okumak, yemek yemek gibi yanlışlara düşmeyin. Beyninizin yatağınızı uykuyla bağdaştırması gerekiyor.

- Gece uykunuzun derin ve deliksiz olmasını istiyorsanız sabahtan 1 saat kadar spor yapın. Uyku kalitesini büyük ölçüde arttırıyor.

- Öğleden sonra 3ten sonra kafein almamaya dikkat edin. Uykuya dalmanızı zorlaştırmıyorsa bile derin uykuya geçmenizi engelliyor. Sabaha dinlenememiş olarak kalkıyorsunuz.

- Yatmadan önce ılık bir duş almak, bir bardak süt içmek, ya da bir kase yoğurt yemek vücudu ve mideyi rahatlatıyor, uykuya hazırlıyor.

- Uyuduğunuz odanın sıcaklığının yeterince düşük olmasına dikkat edin. Vücut uyurken zaten ısısı düşüyor, ve eğer çok sıcak bir odadaysanız iyi uyuyamıyorsunuz.

- Mutlaka kaliteli ve ergonomik bir yatak ve yastık alın. İnsanlara yatağa para vermek gereksiz gibi görünüyor ama üzerinde geçirdiğiniz zamanı düşündüğünüzde, iyi bir yatak almak en iyi yatırım gerçekten! Başka gereksiz lükslerden kısıp uyku kalitenizi arttırarak çok daha mutlu ve verimli bir insan olabilirsiniz!

- Yatmadan önce kafanızdaki düşünceleri, o günün olaylarını, ertesi güne yapmanız gerekenleri...vs kısacık notlar halinde de olsa bir deftere yazın. Defterinizi mümkünse komodinin üzerinde, tam yanınızda tutun. Eğer gece panik halinde uyanırsanız tekrar oraya yazabilirsiniz düşüncelerinizi. Beyninizdeki herşeyi kağıda geçirmek ne kadar rahatlatıcı bir şey anlatamam. Yaklaşık 5 aydır her gün bunu yapıyorum ve inanılmaz ölçüde yararlı oldu.

- Yatmadan yarım saat önce o anda ne yapıyorsanız onu bırakıp 'yatmaya hazırlık' safhasına girin. Bu sizi de psikolojik olarak uyumaya hazırlayacak. Diş fırçalamak, ertesi günü giyeceklerinizi bir kenara koymak, pijamalarınızı giymek, belki bir kaç sayfa kitap okumak...vs gibi. Eğer bilgisayarınızın parlak ekranına bakarken birden yatağa gidip uyumaya çalışırsanız büyük bir olasılıkla zorlanacaksınız.

- Herşeyden önemlisi, rahatlamaya ve kontrolünüzün dışında olan şeyleri kafanıza takmamaya çalışın. Stres ve yorgunluk, uykunun en büyük düşmanı. Sevdiklerinizden ve ailenizden destek alın, bir hobi edinin, spor yapın, resim yapın...Stresinizi bir şekilde azaltabildiğinizde uyku kaliteniz de önemli ölçüde yükselecek.


Herkese iyi uykular, tatlı rüyalar! :)



Tuesday, December 30, 2008

İki sıfır sıfır dokuz


2008 de bitti, hala inanamasam da.
En sevdiğim ay olan Aralık da bitiyor.
Sanırım bir yıl biterken kendi kendimizle hesaplaşmaya girmek, o yılın bilançosunu çıkarmak boynumuzun borcu gibi bir şey.
Önümüzdeki yıllarda dönüp bu yıla baktığımda hep güzel şeyler hatırlayacağım, en azından kendi hayatım açısından.
2008 gerçekten de güzel, parlak bir yıl oldu çok şükür. Bol heyecanlı, mutlu, eğlenceli. Hayatıma bir çok değişiklik ve yenilik getirdi.
Hepimiz için, herkes için 2009 daha da güzel, daha da parlak olur umarım.

Savaşların bitmesini, barışın gelmesini dilemek nafile. Bunun anlamsız bir dilek olduğunu her gün görüyoruz, şimdi, şu anda dünyanın çeşitli yerlerinde insanlar sebepsiz, zamansız ve anlamsızca ölüyor.

Ancak hiç olmazsa insanoğlunun çektiği acıların en aza indirgenmesini dileyebiliriz belki de. Sevginin ve hoşgörünün yayılmasını, insanların kendini karşısındaki insanın yerine koyabilmesini, biraz olsun.

Herkese mutlu, sağlıklı, ışıl ışıl geçecek bir 2009 yılı diliyorum.

Sevgilerle

Moonie






Friday, December 26, 2008

Teknolojiyi neden seviyorum?


İşbu fotoğraf teknolojiye ne kadar bağımlı olduğumun ve onu ne çok sevdiğimin göstergesidir. Yıllar sonra bakar bakar gülerim diye buraya da koyayım dedim o yüzden.

Hani 'minimalist yaşayalım' filan diye yazılar yazıyorum ya bazen, işte benim o minimalistliği henüz uygulayamadığım başlıca iki alan var: 1) Kitaplarım 2) Teknolojik aletlerim! Bu konularda çocuk gibiyim, kitap ve teknolojik alet çılgınlığının sonu yok benim için. Yeni bir şey alınca ya da hediye gelince çocuklar gibi mutlu oluyorum.

İtiraf ediyorum, teknoloji beni çok ama çok mutlu ediyor. (Çoğu insanın 'teknoloji insanları mutsuzlaştırıyor' ifadesini de çok saçma bulduğumu burada belirtmeden geçemeyeceğim - bunu söyleyen biri kalp hastası olsa ve teknolojinin nimetleri sayesinde anjiyo olup 25 yıl daha yaşama şansını yakalasaydı aynı şeyi söyler miydi acaba?)

Şu fotoğrafta görülen herşey hala kullanmakta olduğum, bazıları hediye gelen ve bazılarını da kendim aldığım ve onlarsız yaşayamayacağımı düşündüğüm yardımcılarım. Hepsinden inanılmaz ölçüde memnun kaldığım için paylaşmak istedim, olur da Amerika'ya gelip 'Acaba hangi elektronik aleti alsak?' diye düşünürseniz diye her telden bir şeyler var.

Bir Apple tutkunu olduğum zaten masamın üzerindekilerin çoğundan anlaşılmıştır.

1) Apple Macbook - Onsuz yaşayamacağımı düşündüğüm canım bilgisayarım, yani: Günlüğüm, defterim, müzikçalarım, televizyonum, fotoğraf albümüm, telefon defterim, ajandam, gazetem, videolu telefonum.... :)

2) Apple IPhone - Yine hayatıma girdikten sonra 'Onsuz nasıl yapmışım?' dedirten çok güzel bir son teknoloji oyuncak :)

3) Western Digital Portatif Sabit Disk - İçinde bütün belgelerimi, müzik koleksiyonumu, video ve fotoğraflarımı yedeklediğim zarif 'kara kutu'!

4) JBL On tour Portatif Hoparlörler: Boyutunun küçük olduğuna bakmayın, inanılmaz güzel ses veriyorlar. ayrıca pille de çalışıyor, yani Ipod'unuza bağlayıp bir yerlere de götürebilirsiniz. Zaten JBL markasını gözüm kapalı tavsiye edebilirim ses sistemleri konusunda, çok başarılılar. Normalde 100 dolar olan bu güzel şeyi de süper bir indirimle Amazon'da 30 dolar civarı bir fiyata yakalayıp almıştım!

5) Sony Noise-Cancelling Headphones MDR-NC7 (Gürültü azaltıcı kulaklıklar) - Ses kalitesini çok başarılı bulduğum, uçak gibi yerlerde de çok işime yarayacağını düşündüğüm kulaklıklar. Bunlar da yıllarca uçaklarında uçtuğum Lufthansa'nın bana hediyesi(!) Senelerce onlarla uçtuktan sonra başka hiç bir işe yaramayan ve sürekli azalan millerimle satın aldım daha doğrusu.

6) Sony Reader - Çok başarılı olduğunu düşündüğüm bir 'elektronik kitap'. Elektronik mürekkep teknolojisi sayesinde okurken hiç gözlerim yorulmuyor (Bilgisayar ekranından makale ya da kitap okumaktan nefret eden birisiyim) Kendi pdf dosyalarınızı içine atabiliyorsunuz. Pili sadece sayfaları değiştirirken kullandığı için (ışık saçmadığı için) çok, çok dayanıklı. İçine 100 civarında kitap sığabiliyor. Benim gibi bir kitap kurdu için dünyanın en güzel nimetlerinden biri!

7) Ipod Nano - 2 sene kadar önce bir kampanyayla Macbook'umu aldığım için bedavaya getirdiğim güzel müzikçalarım. Ben Nano'ları küçük oldukları ve daha zarif oldukları için çok daha fazla seviyorum. Bir de bembeyaz olmasını çok seviyorum (bilgisayarıma uysun diye, evet bu kadar da Apple hastasıyım:) Şimdiki Nano'lar rengarenk, aslında onlar da şeker gibi.

8) Leica D Lux 4 - Evet itiraf ediyorum son aşkım bu :) Fotoğraf benim için gerçek bir tutku olduğundan çektiğim fotoğraf makinesi de gerçekten çok önemli. Leica bence dünyanın en iyi fotoğraf makinelerini üretiyor. Hem görünüş olarak inanılmaz şık, hem de fotoğraf kalitesi mükemmele yakın. Henüz nispeten yeni elime geçen bu güzelliği kullanmak için can atıyorum!


Bir teknoloji bağımlısından itiraflar dinlediniz :)

İyi haftasonları!


Moonie


Wednesday, December 24, 2008

Tabutta Rövaşata


Tam bir 'kaybedenler hikayesi'. Enfes, tek kelimeyle enfes. İç karartırken kahkaha bile attırabilecek bir nefasette hatta! Derviş Zaim'in ilk filmi, bence aynı zamanda en vurucu filmi olmuş. Ahmet Uğurlu'nun oyunculuğu benzersiz. Replikler eşsiz. Yansımalar'ın her birini ezbere bildiğim şarkıları ve Baba Zula'nın müziği zaten mükemmel. Bir de bütün bunların üstüne güzel, mavi tavus kuşları kondurmuş yönetmen ki, tadından yenmez olmuş bu film.

Kaybedenlerin hikayesi bu film. Toplumun sınırında yaşayanların. Öylesine uç bir nokta ki, filmi izlerken sıcak koltuğunuzdan, plazma televiyonunuzdan, evinizden barkınızdan utanasınız geliyor. Filmin baş kahramanı Mahsun öyle naif, öylesine içten ki, onu izlemek her gün önünden geçtiğiniz bir dilenci ya da evsizin, sizin için bir mobilyadan farksız bir adamın gözlerine ilk defa dikkatlice ve derinden bakmaya benziyor.

Tebrikler Derviş Zaim. Bu film, Türk sineması'nda bir kilometre taşı olmayı hakediyor.





Monday, December 22, 2008

Bir boşlukta gibi


Bugün dünyanın en gereksiz günlerinden biriydi.

Hani bazı günler olur, hiç bir şey yapmak gelmez içinizden. Öyle bir boşlukta gibi dolandım evin içinde. Evde durmak hiç yaramıyor bana. Mutlaka günün belli bir saatinde dışarı çıkmalı ve zamanımın çoğunu dışarıda geçirmeliyim. Böylece akşam eve gelince evimin kıymetini anlıyor ve mutlu oluyorum.
Boşlukta gibi dolandım evin içinde bütün gün. Dışarıda buzdan da soğuk bir hava. Evin içini de bir türlü ısıtamadık. İçim üşüdü, ellerim, ayaklarım üşüdü.

İşte öyle manasız, anlamsız bir gündü. Anlamsızca bitti.

Sunday, December 21, 2008

Bazen



Bazen, dökmen gereken gözyaşları vardır.

Dökmedikçe içinde bir yerlerin acıyacağını bilirsin.
Yüreğine bir şeylerin batacağını. Bir şeylerin ağrıtacağını içini, göğsünü.
O gözyaşlarını dökmedikçe rahat edemeyeceğini bilirsin.

İçine buz gibi soğuk rüzgarlar eser. Üşürsün.
Zordur karşı koymak, gözyaşlarının yalandan da olsa içini ısıtacağını bilirsin.
Titrersin, acına sarınıp.

Bir süre karşı koyabileceğini sanır, yanıldığını anlarsın.
Yanakların ılık gözyaşlarıyla ıslanınca anlarsın.

Dökmen gereken gözyaşların vardır bazen.
Dökmezsen, dağılırsın.

Eksi yirmi derece


Bu, şu anda yaşadığım şehrin sıcaklığı. Sıcaklık demek sıcağa hakaret olur herhalde! Dile kolay, eksi yirmi! Ama bu sadece termometrede görünen derece. Hissedilen sıcaklık -34 Celsius.

Bütün gece rüzgarın pencerelerde ıslık çalmasını dinledik. Saatte 64 kilometre hızla esiyor. Şimdiyse dışardaki dünya bembeyaz ve buz kesmiş görünüyor. Dışarıya çıkmaya çok korkuyoruz. Çıkınca nefesim donacak gibi geliyor.


Nereden geldim bu buz ülkesine, bazen kendime sorup duruyorum :)

Friday, December 19, 2008

Beynelmilel


Beynelmilel hem çok gülünç, hem de gerçekten duygulu sahneleri bir arada barındırabilen ender filmlerden biri. Ailecek izlediğimiz için midir, filmin kendi güzelliğinden midir bilmem ama biz bu filmi izlerken gerçekten çok güldük ve eğlendik. Bazı sahnelerde ise gerçekten çok duygulandık. Film bize 80'ler Türkiyesi ve darbe gerçeğini mizahi bir dille çok başarılı bir şekilde gösteriyor. O günlerde insanların yaşadıklarını, akıl almaz uygulamaları eleştirel bir dille çok güzel betimlemiş. 

Filmin asıl amacı o zamanları ve atmosferi izleyiciye mümkün olduğunca hissettirebilmek bence. Üstlendiği bu zor görevi, gerçekten çok başarılı performanslar sergilemiş olan bir çok oyuncunun yardımıyla en iyi şekilde kotarmış film. Özgü Namal ve Meral Okay ise filmde favorilerim oldular, oyunculukları ve mimikleriyle!

Beynelmilel, amatör ama militarize edilmiş bir bandonun hikayesini anlatmasıyla geçen sene izlediğim bir İsrail filmi olan The Band's Visit filmini de hatırlattı bana. O filmi de beğenmiş ve izlerken eğlenmiştim. Büyük devlet politikalarının insanların gündelik yaşamlarına nasıl yansıdığını, onları nasıl etkilediğini anlatan bu iki güzel filmi kaçırmayın derim.

İyi haftasonları!


Monday, December 15, 2008

Bir kış masalı

Soğuk ve karlı bir kış günüydü. Günlerden Pazar. Hava rüzgarlı, hafif yağışlı. Chicago da hep soğuk! Eğer havanın ısınmasını beklersek hep evde oturacağız. Gezmek olsun bize diye, gözümüzü karartıp Chicago Botanik Bahçesi'ne gittik!

Botanik Bahçesinde çiçeklerin yerinde yeller esiyor tabii. Ağaçlar çıplak, soğuk görünümlü. Rüzgar esiyor, küçük göl donmuş! Ama Botanik Bahçesi'nin kapalı sera gibi bir bölümünde, Noel sebebiyle bir sergi açılmış. Wonderland Express diye. İşte o sergiyi gezdik. Bir kış masalı gibi, bir rüya gibi güzeldi. Bir kaç fotoğraf ve fotoğraflara eşlik etmesi için müzik seçtim sizlere, Fındıkkıran balesinden Şeker Perisi'nin dansı:

Nutcracker Ballet Suite: Dance Of The Sugar Plum Fairy - The London Symphony Orchestra




Tamamen şekerlerden ve lolipoplardan yapılmış olan devasa çelenk!



Zencefilli kurabiyelerden, pasta kremasından, jelibonlardan ve çikolatalardan yapılmış olan evler! Ben bunları yerim :)


Chicago'nun bütün binalarının tamamen doğal malzemelerden maketleri yapılmış. O kadar gerçekçi ve güzeldi ki hayran kaldık. Aralardan küçük trenler geçiyor, bir de arada sırada yukarıdan minik kar tanelerine benzer şeyler yağıyor (sabun köpüğünden). Tam bir masal dünyası olmuş, bayıldık! Yukarıda şehir merkezi, Wacker köprüsü ve Navy Pier'ın maketleri görülüyor.


Güzel kırmızı çiçekler ve çam ağaçlarından oluşan süsleme.


Yine kurabiye evlerden biri. Bu evler insanı şeker komasına sokmaya birebirmiş onu anladım :)

Soğuk Chicago'dan sevgilerle!


Saturday, December 13, 2008

Yumurta


Yumurta, çok duru ve yalın, çok güzel bir masal. Çoğu insanın düşündüğünün aksine ben filmi gayet akıcı ve ilginç buldum. Sinematografi çok güzel, bazı kareler fotoğraf gibi. Nuri Bilge Ceylan sinemasının etkileri özellikle ilk sahnelerde açık bir şekilde görülüyor. Detaylara verilen önem, taşra hayatının ayrıntıları.. Herşey şiirsel bir dille işlenmiş. İzlerken karakterlerle özdeşleşiyor, kendinizi adeta oradaymışsınız gibi hissediyorsunuz. Başrollerde oynayan Nejat İşler ve Saadet Aksoy'un da oyunculuklarına hayran kaldım. Bence filme çok yakışmışlar, çok doğal duruyorlar rollerinde.

Genelde pek beğenilen bir film olmamasına rağmen ben Yumurta'yı çok beğendim. Üçlemenin çıkacak diğer filmleri olan 'Süt' ve 'Bal'ı da çok merak ettim. Onları da mutlaka izlemek istiyorum. Bence bu filmle Semih Kaplanoğlu da Türk sinemasının yükselen yıldızları arasında yerini almış. Ülkemin sinemasının Yeşilçam'dan bugüne katettiği yolları görüp, gurur duyuyor ve seviniyorum.

Thursday, December 11, 2008

Cenneti Beklerken


Daha önce hiç Derviş Zaim filmi izlememiştim. Cenneti Beklerken 17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda geçen bir macera. Bir nakkaş ustasının maceralarını anlattığı için ve minyatür ağırlıklı teması dolayısıyla aklıma hep 'Benim Adım Kırmızı' geldi izlerken. Görüntüler, müzik ve Anadolu sahnelerinde yapılan çekimler gerçekten güzel olmuş. Minyatür ve gerçek arasındaki geçişler, rüya-gerçek metaforları ve sinematografi de gayet başarılı.

Yönetmenin emeğine ve o tarihi dönemi yansıtmak için gösterdiği özene saygı duydum. Ancak nedense kurgu ve senaryodan dolayı film beni çok içine çekemedi. Filmin anlatmak istediği hikayeyi, vermek istediği dersi çok iyi anlayamadım. Açıkçası bazı yerlerde fazla kopukluk var gibi geldi bana. Oyunculuklara da diyecek sözüm yok, ancak biraz televizyonda Türk dizisi izler gibi de hissetmedim değil kendimi. Kısacası tam manasıyla o döneme götüremedi beni yönetmen. Kendimi bazı sahnelerde sıkılıyor bile buldum (ki hiç kolay kolay filmlerde sıkılan biri değilimdir, en yavaş ve ağır, sanatsal filmleri izlerken bile)

Derviş Zaim'im diğer filmleri olan Tabutta Rövaşata ve Filler ve Çimen'i de çok merak ediyorum. Onları bir an önce izleyip bu filmle kıyaslamak istiyorum.

Bu aralar Türk Sineması günleri yapıyoruz evde. O yüzden blog'umda bir çok (yeni ve eski) Türk filmiyle ilgili yazacağım önümüzdeki haftalarda.

Bol sinemalı günler!


Monday, December 8, 2008

Kavuşmak




Kavuşmak ne güzeldir.

Sevdiğin ve özlediğine çok uzun bir aradan, hiç bitmeyecek gibi görünen bir ayrılıktan sonra kavuşmak ne kadar güzeldir. Ne tatlıdır sarılışı, ne güzeldir kokusu, ne şefkatlidir kolları.

Özlem ne kadar buruksa, kavuşmak o kadar tatlıdır. Rengarenk lokumlar gibi şekerli ve yumuşacıktır.

Bir kaç damla yaş aksa da gözlerden, mutluluktandır. Acıyla dolu yaşlar değildir onlar. Nisan yağmuru gibi güzel birer yağmur damlasıdır.

Sevdiğin ve özlediğin birine, acılı bir mevsimden, kederli günlerden, upuzun gecelerden sonra, eninde sonunda, yolun en sonunda kavuşabilmek ne tatlıdır. Ne çok mutlu eder insanı. Ne de güzeldir onun gülüşü. Ne kadar aydınlıktır bakışı.

Pespembe ve yumuşacık bir bulutun içine gömülür gibi olur insan, sevdiği ve özlediğine kavuşunca. Ne kadar ışıl ışıldır dünyası.

Kavuşmalarla ve bol gülücüklerle dolu, rengarenk lokumlar tadında bir bayram diliyorum. Özlem ve hasret sizden uzak olsun.

Mutlu bayramlar!






Dinlediğim şarkı: Yann Tiersen - L'Arrivee Sur L'ile


Thursday, December 4, 2008

27



Ben Moonshine.
Şu anda sıcak çikolatamı keyifle yudumluyor, dışarıdaki karları pencereden izliyorum.
Bugün itibariyle 27 yaşındayım.
Çeyrek yüzyılı biraz aşan şu hayatımda çok güzel şeyler yaşadım.
Herkese nasip olmasını istediğim bir çok mutluluk tattım.
Bugün ölsem, içimde hiç bir ukte kalmış olmazdı. 'Dolu dolu bir hayat yaşadım' diyebilirdim.

Nemrut dağının zirvesinde güneşin batışını da izledim, İsviçre Alpleri'nde birbirinden güzel çiçekler arasında da yürüdüm.
İskenderiye Kütüphanesi'nde de kitap okudum, Kopenhag'daki Kraliyet Sarayı'nın mis kokulu yemyeşil bahçelerinde de.
Sümela Manastırı'nın sisler arasındaki pencerelerinden aşağı bulutlara baktım, Estergon Kalesi'nin taş pencerelerinden de aşağıda ağır ağır akan Tuna nehrine.
Kızıl Deniz'de birbirinden güzel balıklar arasında da yüzdüm, Atlantik Okyanusu'nun kocaman dalgaları arasında da.
Mısır'ın çöllerinde deve üstünde gezdim, Amerika'daki bir çiftlikte güzel, kahverengi bir ata bindim.
Güzel Mardin Kalesi'nin karşısında oturup 'mırra kahvesi' de içtim, Viyana'nın en eski kafesi Havelka'da bir fincan sıcak çay da.
Prag'da Kafka'nın minicik ve fakir evini de gördüm, Philadelphia'da Edgar Allan Poe'nun evini de.


Okyanuslar aşıp farklı yaşamlar gördüm, birbirinden güzel insanlarla tanıştım, birbirinden farklı diller öğrendim. Yaşamı keşfederken ne kadar çok şey bilmediğimi, ne kadar çok şey öğrenmem gerektiğini sürekli, hayretle, tekrar tekrar farkettim.

Ben Moonshine.
Bugün 27 yaşındayım.
Teşekkürler hayat!





Fotoğraf: Moonshine 1.5 yaşındayken :)




Tuesday, December 2, 2008

Aralık geldi, hoşgeldi



1 Aralık sabahı güzel ve bembeyaz bir sürprizle uyandık. Yılın en sevdiğim ayı geldi ve Chicago'yu gelir gelmez beyazlara boyadı. Uyanıp uyku mahmurluğuyla penceremizden bakınca işte yukardaki gibi bir manzarayla karşılaştık.

Aralık ayını nasıl sevmem? Bizde üç doğumgünü kutlanacak, ailelerimiz Chicago'ya geliyor, ayrıca Amerikanın genelinde de üç dinin de bayramları (Kurban bayramı, Noel, Hanukkah) kutlanacak bu Aralıkta :) Kısacası umarım kutlamalarla dolu, ışıl ışıl bir ay olacak.

Ayrıca iki gün sonra 27 yaşında olacağım! Heyecanlı ve mutluyum :)


Sunday, November 30, 2008

Masumiyet




Bir film ve bir kitap birbirine ancak bu kadar çok yakışır. Üstelik isimleri de neredeyse aynı! İkisini de aynı ay içinde okudum ve izledim. İkisi de aynı hikayeyi anlatıyor bence. İnsanın içini kanatan, ömrünü bitiren, takıntılı, hastalıklı, mantıkdışı ve kara bir aşkın hikayesini. Karasevdanın hikayesini. Bir insana bir ömür boyunca bağlı olmanın, ancak onun yanında mutluluğu ve huzuru bulabilmenin masalını.

'Mutluluk, insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır yalnızca..' - Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi

Bu cümle, hem kitabı, hem de filmi o kadar iyi özetliyor ki. Sadece sevdiği kadına yakın olabilmek uğruna hayatındaki herşeyden vazgeçen iki adamın hikayeleri var bu kitapta ve filmde. Birinin adı Kemal, diğerinin Bekir. Ama hikayeleri aynı. İkisi de, tarif edilemez bağlarla bağlılar sevdikleri kadına.

Orhan Pamuk'a, böyle destansı bir aşkı böyle güzel anlatabildiği için yine ve yeniden hayran kaldım. Zeki Demirkubuz ise çalışmalarını bundan böyle yakından takip edeceğim yönetmenler arasında yerini aldı. Haluk Bilginer'in ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu tekrar farkettim, eğer Hollywood'da olsaydı çoktan bir çok Oskar ödülü kazanmıştı diye düşündüm. Derya Alabora'nın ve Güven Kıraç'ın oyunculuklarına ise tek kelimeyle hayran kaldım.

Masumiyet nedir? Aşk nedir? Bu kitabı okuyup filmi izleyince bildiğinizi sandığınız bazı şeyleri aslında bilmediğinizi anlıyorsunuz. Sinemanın ve edebiyatın başarısı da burada zaten. Bizi derin düşüncelere sevketmeleri, hayatı sorgulatmaları, içinde yaşadığımız rüyayı bize biraz olsun anlatmaya, açıklamaya çalışmaları.

Sevgiyle kalın!


Wednesday, November 26, 2008

Şükretmeyi bilmek


Yarın A.B.D'de Şükran Günü.
Çoğu insan için deliler gibi yemek yemeyle özdeşleşen bir gün olsa da ben seviyorum bu günün arkasındaki fikri.
Şükretmek yaşamımın başlıca düsturlarından biri olduğu için sanırım.
Amerikalılar'ın bu günde söyledikleri bir şey var 'Count your blessings' diye. Yani bir durup, hayatınızda var olduğu için şükran duyduğunuz, kendinizi şanslı hissettiğiniz her şeyi, herkesi bir bir saymak.
Ne kadar önemli ve gerekli bir davranış bu. Herkes için.
Şükreden insan, elindekilerin değerini bilir. Sahip olmadıklarına bakıp iç geçirmek, mutsuz olmak yerine, sahip olduğu herşeyin kıymetini çok daha iyi anlar.
Şükreden insan, mutlu insandır. Gereksiz kıskançlıklarla ve özentilerle doldurmaz hayatını. O anı yaşar, o anda mutlu olmasını bilir.

Bu Şükran Günü'nde, şükürler olsun ki:

- Beni seven ve destekleyen bir ailem, annem, babam, kardeşim, eşim ve arkadaşlarım var.

- Başımın üzerinde bir çatı, soframda sıcak yemeğim var. 'Nohut oda bakla sofa' da olsa kışın sıcak bir evceğizim var :)

- Ayaklarım var ve yürüyebiliyorum, gözlerim var, görebiliyorum. Ellerim var, tutabiliyorum. Yediğim şeylerin tadını alabiliyorum. Doya doya derin bir nefes alabiliyorum. Sağlığım var.

- Yapmayı sevdiğim bir işim ve uğraşım var, hayatlarına dokunduğum bir çok insan var. Öğrencilerim var, hocalarım var, kitaplarım var :)

- Herşeyden önemlisi, iç huzurum var. Beni sabah yataktan kaldırmaya yetecek kadar enerjim, gülümseyebilecek kadar neşem var.

Şükürler olsun.


Sunday, November 23, 2008

Öğretme sanatı


Şu dünyada eğer işini layıkıyla ve çok severek yapıyorsa sahibinin mutlaka cennete gideceğini düşündüğüm iki tane meslek var: Birincisi öğretmenlik, ikincisi doktorluk. İkisi de hem o kadar zor, hem de (en azından Türkiye'de) hakettiği değerin o kadar altında kazanç getiren meslekler ki, bu meslekleri hakkıyla yapan insanlara karşı inanılmaz bir hayranlık ve saygı duyuyorum.

Öğretmenlik çok, çok kutsal bir meslek. Ama aynı zamanda çok da zor bir meslek. Herkes öğretmen olamıyor. Öğretmek başlı başına bir sanat: İşin içine pedagoji, psikoloji, insan ilişkileri, sosyoloji gibi bir çok başka bilim dalı da giriyor. Öğretmenlerin görevi çok önemli: Özellikle ilkokulda, ortaokul ve lisede öğrencileri bir hamur gibi yoğurarak şekil veren onlar olduğu için, gelecek kuşakların niteliğini de onlar belirliyor.

Eğitim hayatınızı hatırlayın: Bir dersi en çok neden seviyordunuz? Neden en çok o derste başarılıydınız? Konunun çok ilgi çekici olmasından mı? Ödevleri her gün yapmak istemenizden mi? Hayır, büyük bir olasılıkla o dersin öğretmenini çok seviyordunuz. Onun dersi anlatış şekli, sizde konuyla ilgili uyandırdığı merak ve öğrencilerde uyandırdığı güvendi sizi o derse bağlayan.

Okul hayatım boyunca beni bir dersten tiksinti derecesine varacak kadar soğutacak hocalar gördüm. (Lise 1'deki fizik hocasını buradan saygıyla değil, maalesef tüylerimi ürperten bir kırgınlıkla anıyorum). Aynı zamanda beni bir derse aşık edebilecek kadar o dersi sevdiren hocalarım da oldu. Mükemmel bir öğretmen olduğunu düşündüğüm ilkokuldaki sevgili İngilizce öğretmenim Bilge Alpan'ı, özel ders aldığım canım Havva hocamı, ortaokul ve lisede yıllarca matematik dersi aldığım Tayfur hocamı nasıl unuturum? Hepsini çok sevdiğim için, öğrettikleri herşeyi de sular seller gibi bilir, en çok o derslerde başarılı olurdum.

Bütün bu hocalarım sayesinde ÖSS Yabancı dil sınavında, ya da ÖSS Türkçe'de ya da Matematik'te hiç bir yanlışım çıkmadı. Bu iki sınavda da hepsi sanki omzunun hemen arkasındaydı, beni destekliyorlar, gözlüyorlar, bir yanlış yapacak gibi olduğum zaman 'Aman dikkat et Moonie!' diye fısıldıyorlardı sanki kulağıma :) Bir öğretmenin iyi olduğunun en iyi kanıtı, bence öğrencide konuya karşı merak ve sevgi uyandırabilmesi, onu böylece en doğal yoldan başarıya taşıyabilmesidir.

Benim üzerimde emekleri olan bütün değerli hocalarımın ve tabii ki canım babacığımın Öğretmenler Günü kutlu olsun. Babacım, umarım ileride ben de en az senin kadar başarılı bir öğretmen olabilirim!


Friday, November 21, 2008

Jesus Camp


Uzun zamandır izlediğim en etkileyici belgesellerden biriydi 'İsa kampı'. ABD'de özellikle geçtiğimiz yıllarda inanılmaz bir hızla yayılan Evanjelik Hristiyan hareketi (Evangelical Christian movement) üzerine yapılmış bir film. Ama film aslında daha çok bu Hristiyan ailelerin çocukları üzerinde yoğunlaşıyor. Amerika'da her sene yaz mevsiminde bu ailelerin çocuklarını gönderdiği 'İsa Kampları'nda bu çocuklar akıl almaz beyin yıkama yöntemleriyle 'İsa ordusu'nun küçük birer askeri haline getiriliyor.

Çocukların kimisi o kadar küçük ki, henüz ne olduğunu anlayabilecek yaşta bile değiller daha. Bu kamplarda beyinleri Hristiyan doktrinleriyle doldurulan küçük çocuklar, törenlerde kendilerinden geçercesine ağlıyor, çığlıklar atıyor, transa geçiyor, garip ve anlaşılmaz diller konuşmaya başlıyorlar. Kampta çocuklara 'Amerika'yı İsa için geri almaları gerektiği' emrediliyor sürekli. Bir noktada George W Bush'un kartondan bir maketini 'kutsayan' ve ona ellerini sürüp ağlayan onlarca küçük çocuğu görünce artık 'bu kadar da olmaz!' dedim kendi kendime.

Benim gözümde bu kampların, Taliban'ın kamplarından hiç bir farkı yok. Evanjelik Hristiyan hareketi ise Amerika'nın kilise-devlet ayrımını tehdit eden en büyük unsurlardan biri. Bugün sadece ABD'de yaklaşık 80 milyon Evanjelik Hristiyan var. İsa'nın Tanrı olduğuna inanmayan herkesin cehennemde yanacağını iddia eden bu insanlar, devlete ve yönetime de sızmış durumdalar. Kürtaja ve eşcinsel evliliğine karşılar, ve tamamen kişisel seçime bağlı olan böyle konuları bir ABD başkanı seçerken kriter olarak kullanabilecek kadar da dünyadan kopmuşlar.

Aşırı derecede yobaz bir kafa yapısına sahip bu insanlara en önemli örnek kendini bir 'born-again Christian' yani 'yeniden doğmuş Hristiyan' olarak tanımlayan ve 8 senedir bu ülkeyi yöneten George W. Bush. Ayrıca az kaldı ülkenin başkan yardımcılığına gelecek olan Sarah Palin'in de küçüklüğünden beri böyle bir ortamda yetiştiği ve bu değerlere inandığı herkes tarafından biliniyor. Yani aslında bu ülke çok büyük bir tehlikeden paçayı son anda sıyırdı, farkında bile değil bence.

Jesus Camp'in Amerika'da yaşayan herkesin izlemesi gereken, çok başarılı, ciddi ama maalesef korkutucu bir belgesel olduğunu düşünüyorum.

Tuesday, November 18, 2008

'Evlilik nasıl gidiyor?'

4 buçuk aylık evli olan birisi olarak bugünlerde en çok duyduğum soru bu. Karşılaştığım her tanıdık, istisnasız herkes kaşlarını kaldırıp manalı manalı bu soruyu soruyor. Artık alıştım zaten, hepsi benden şikayet etmemi, 'çok kötü' dememi, yakınmamı, ah vah etmemi bekliyor. Ben 'iyi gidiyor çok şükür' deyince inanılmaz ölçüde şaşırıyor, 'emin misin?' diye şüpheyle soruyor, 'daha kavga etmeye başlamadınız mı?' diye soruveriyor bu insanlar.

Kızgınım.

Kızgınım çünkü bu insanları anlayamıyorum. Anlamadığım şey, insanların neden evlilik denen müesseseye olan inançlarını bu denli yitirmiş olduğu. Sevgi, sabır, şefkat, merhamet ve dürüstlük gibi değerlerin hiçbiri de mi kalmadı şu dünyada? İki insan, birbirinin gözünü oymak istemeden, birbirine kin beslemeden, birbirinden bir şeyler saklamadan yaşayamaz mı aynı evin içinde? Herkes bu kadar mı bencilleşti? Sevdiğin birisi için fedakarlık yapmak, hayat tarzını biraz olsun değiştirmek, zorluklara göğüs germek bu kadar mı zor?

Neden bazı insanlar başka insanların mutsuz olmasını ister ve onların mutsuzluklarına sevinirler?

Ya da ben mi çok idealistim? İki insanın birlikte mutlu bir hayat yaşayabileceğini düşünmek çok mu saçma? Hayatları boyunca sürekli sevgili değiştirip hiç evlenmeyen, gece hayatında bardan bara koşan, tek başına yaşayıp har vurup harman savuran insanlar daha mı 'özgür'? Onlar daha mı mutlu? Hiç sanmıyorum.

Evlilik tabii ki bir gül bahçesi, tozpembe bir dünya değil. İki insanın da esneklik göstermesi, bazı şeylerden ödün vermesi ve ortak bir noktada buluşmaya çalışması gerekiyor. Sadece bir insanın değişmesi değil, iki insanın birlikte değişmesi ve gelişmesi gerekiyor. Zorluklar, pürüzler, anlaşmazlıklar tabii ki var. Olması o kadar doğal ki. Birbirinden tamamen ayrı karakterde iki insanın hayatlarını birleştirmelerinden bahsediyoruz. Zaten asıl garip olan, iki insanın tamamen mutlu, pespembe bir dünyada masal gibi kusursuzca yaşamaları olurdu.

Sorunlar var ama sanırım mutlu ve mutsuz evlilikleri asıl ayıran şey
onlarla başetme şekli. Önemli olan, konuşarak, sevgiyle, şefkatle bu sorunları çözmeye çalışmak. Bencilliği 'ben-merkezci'liği üzerinden atıp, 'biz' diye düşünmeye başlayabilmek. Birlikte karar verebilmek, adımları birlikte atabilmek. Birbirinden kaçmadan, birbirine saldırmadan, birbirini suçlamadan.

İnsanın hayatındaki herşeye olduğu gibi evlilliğe de sürekli emek vermesi gerekiyor. İlgi ve sevgi gösterilmeyen arkadaşlıkların, aile bağlarının, iş ilişkilerinin, ya da bir çiçeğin bile solup gidivermesi gibi evliliğin de eğer gereken özen ve emek gösterilmezse solup gitmesi işten bile değil. İnsanların en çok zorlandıkları da bu sanırım. Çoğu insan en kolayını seçip karşısındakini suçlayarak bırakıveriyor ipin ucunu. Halbuki asıl zor olan o ipe asılmak, sevdiğin insan için fedakarlıkta bulunmak, evliliğini ayakta tutmak için savaşmak. Çoğu insan maalesef bunu yapacak kadar bile bencilliğini yenemiyor.

Eğer bütün bunlara dikkat ederse insan, bir insanla birlikte yaşamak gayet mutluluk verici, gayet güzel bir deneyim olabilir. İki insan birbirinden çok şey öğrenir, birlikte büyür, birlikte olgunlaşırlar. Acıları da, zorlukları da aynı sabır ve sebatla karşılar, hayatın verdiği lokmayı ikiye bölüp paylaşmasını öğrenirler. İki 'ben'den bir tane 'biz' olur, ve mutlu bir evlilik işte o zaman gerçek olur.

Monday, November 17, 2008

The Kite Runner


Afgan yazar Khaled Hosseini'nin aynı isimli romanından uyarlanmış bir film. 1970'lerin sonlarında doğru Kabul'de yaşayan iki Afgan çocuğun arkadaşlıklarını ve hayatlarını anlatıyor. Filmin ana teması ise uçurtma uçurmak. Uçurtmaların, gökyüzünün rengi, sinematografi bayağı güzeldi. Canım uçurtma uçurmak istedi filmi izlerken! Ancak oyunculuklar ve filmin kurgusu için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Filmin bazı yerlerinde mantık hataları ve saçma bulduğum bir çok şey oldu. Mesela ölen Müslüman bir adamın (başında imam Fatiha okurken) kocaman bir tabutla gömülmesi gibi. Bu tür hataları gözardı etmemeliydiler bence. Madem Müslüman bir kültürü anlatmaya çalışıyor film, bu kültürün her yönünü içselleştirmeliydi. Karakterlerle de çok yakın hissedemedim kendimi bazı yerlerde.

Afganistan'ın ve Kabul'un son 30-40 yıl içinde nasıl değiştiğini ve kültürel olarak nasıl çöktüğünü, Taliban'ın kara bir lanet gibi ülkenin başına nasıl yerleştiğini görmek istiyorsanız öneririm bu filmi. Ancak Afganistan'da çekilmiş gerçekten mükemmel bir film izlemek istiyorsanız size ünlü İranlı yönetmen Mohsen Makhmalbaf'ın Kandahar filmini tavsiye ederim.