Wednesday, September 6, 2006

Eskilerden




Ellerimden koyu mavi göle uzanan kıpkırmızı bir seldi hatırladığım. “Yazmalısın” dedi bana, uzun yılların, yıpratırcasına yaşanmış satırların arasından. Uzandım ellerime, duru bir şaşkınlıkla baktım ona, gözlerimde karların pırıltısı yanıp sönüyordu. Ellerim bedenimle birleşirken yeniden, ruhumu ufkun da ötesine götüren yalancı rüzgarlar dindi aniden. Sessiz, kopkoyu bir gece büyüyordu, genişliyordu kadife gözlerinde. Yürüdüm, sevdalı çiçeklerin, yumuşacık anıların arasından, kendime doğru..Eski bir rüya gibiydin yanıma çağırmaya çalışırken daha da uzağa ittiğim..Sen, köhne tutkuların ardından emeklerken elinde yaşamınla, ben sevgiyi öğrendim. Masmavi, yelkenleri şişmiş bir meltemdi beni götüren uzaklara, özgürlüğü öğrendim. Yepyeni, sapsarı bir yıldızım var artık yüreğimde, pırıl pırıl parlayan, ışığı öğrendim..Sessiz gümüş damlaları sızdı yüreğimden, ağlamayı öğrendim..Bembeyaz bir buluta gömülmüştü ellerim, huzuru öğrendim..
Nereden başladığı bilinmeyen rüzgarlar gibiydim, deli gibi dolandım yaşamı, gücü keşfettim, insan olmayı, bilmeyi, öğretmeyi öğrendim. Kısık bir gaz lambası anında karşılaştım seninle yeniden, gözlerin ıssız birer çöldü, yapayalnızdın, ıslak korkular çöreklenmişti bedenine, ışığı okyanusa gömdün son nefesinle, seni böyle ıpıslak görmemeliydi kimse, yürüdün..İçindeki sapsarı fırtına dinmeden, sessiz kar taneleri ruhunu örtmeden yürüdün, geceye karşı..Yakılan son ağıt karanlığın olsun istedin...
Oysa bilmiyordun, geceye yanan aslında kendi yüreğindi...

Moonshine 07.01.2002




Resim: Edvard Munch, "Küller"

Tuesday, September 5, 2006

Hala hastaa:(



Evde mümkün olduğunca dinlenerek iyileşme sürecini kısaltmaya çalışmama ve herkesin üzerime titremesi sonucu kendimi her dileği yerine getirilen bir prenses gibi hissetmeme rağmen hala hastayım! Öksürmekten sırtım, boğazım ve midem ağrıdı ve sanırım her ne kadar kullanmamak için dirensem de yarın sabah doktora gidecek ve akabinde büyük bir olasılıkla antibiyotik kullanmaya başlayacağım.

Bu arada Türkiye'nin antibiyotik kullanımı sıklığında dünyada 1. sırada olduğunu öğrendim bugün, hiç şaşırmadım. Doktorların en ufak bir grip vakasında bile ağır antibiyotikler yazmaları çok üzücü gerçekten, çünkü çoğu antibiyotik bakterilerin daha da dayanıklı hale gelmesine yol açıp etkisiz hale geliyor bir süreden sonra. Evrim teorisi gereğince bu sefer en güçlü olup hala yaşamayı başarabilen bakteriler baskın tür haline geliyor ve böylece eski nesil ilaçlar artık etkisiz hale geliyor. Sonuçta yeni nesil antibiyotiklerin kullanılması gerekiyor. Bu yüzden ve çok sayıda yan etkileri yüzünden antibiyotik kullanımının Türkiye'de bu kadar yaygın olması endişe verici.

Hatırlıyorum da Amerika'daki doktorum sinüzit olup ağrılardan sürünmeme ve reçeteye antibiyotik yazdırtmak için yalvarmama rağmen bir türlü yazmamıştı, virütik bir nezle durumu görüldüğü için. Oradaki doktorlar da buradakilerin tam tersi fikirde, ama inanılmaz inatçı. Ölümcül bir durum olmadıkça asla antibiyotik yazmıyorlar reçeteye.

Ben de yaşlı kadınlar gibi sürekli hastalıktan ve ilaçlardan bahseder oldum. Bir an önce iyileşip kendimi mümkün olduğu kadar uzağa atmak istiyorum her türlü hap, vitamin, sıcak çorba, sıcak bitki çayı filan gibi "soğuk algınlığı"na dair nesnelerden! Şehr-i İstanbul'un güzelliğini doya doya yaşamaya devam etmek için sadece 15 günüm kaldı. Artık iyileşsem fena olmayacak.


Şu anda dinlediğim: Björk - Human Behavior

Sunday, September 3, 2006

İçimdeki gezgin



Kendimi bildim bileli, belki de Yay burcu olmamın da etkisiyle, sürekli bir yolculuk hali içinde olma isteği var içimde. Başka memleketlerde "wanderlust" da denilen bu sürekli gezme, başka diyarlar görme ve farklı kültürlerden insanlarla tanışma isteği, bende hep vardı doğduğumdan beri. Bu yüzdendir belki de, kendimi dünyanın gidebileceğim en uzak noktasına fırlattım doğduğum şehirden, dünyanın öbür tarafına, üç senedir yaşadığım yer olan Amerika Birleşik Devletleri'ne. 24 yaşındayım ve bir çok ülke gördüm ama hala görmek istediğim o kadar çok yer var ki şu ana kadar geçirdiğim zamanı etkin bir şekilde kullanamadığıma pişmanım adeta. Bu yüzden, kendime rehber olmak adına, gezip görmüş olduğum tüm ülke ve şehirlerin bir listesini çıkardım. Ayrıca sonuna da hayatımın sonuna kadar gezip görmek istediğim tüm ülkeleri, kıtalarına göre ayırarak koydum. Umarım hayatım ve olanaklarım bana izin verir de bu ülkeleri görebilir, insanlarıyla tanışabilirim.

Gezmek dünya üzerinde en çok sevdiğim şey. En korktuğum durum ise bir yere sürekli bağlı kalmak, alışmak ve oradan vazgeçemeyecek kadar oranın bir parçası olmak. Sürekli hareket halindeysem mutlu oluyorum, umarım seçtiğim iş ve yaşam biçimim elverdiğince istediğim yerleri görebilirim.


Şu ana kadar gezdiğim ülkeler ve bazılarında yaşadığım şehirler:

Türkiye:

İstanbul, Ankara, Trabzon, Rize, Samsun, Zonguldak, İzmit, Bolu, Mersin, Antalya, Alanya, Kaş, İzmir, Muğla, Bursa, Mersin, Afyon, Burdur, Nevşehir, Diyarbakır, Gaziantep, Giresun, Hatay, Isparta, Mardin, Ordu, Adapazarı, Konya, Malatya, Şanlıurfa, Adana, Kahramanmaraş, Batman.

Amerika Birleşik Devletleri:
Chicago, Miami, New York City, Boston, Washington D.C., Philadelphia, Ft Lauderdale, Indianapolis.

Almanya:
Münih, Hamburg, Berlin, Frankfurt, Göttingen, Erfurt.

Avusturya:
Salzburg, Viyana

Çek Cumhuriyeti:
Prag

Danimarka:
Kopenhag

İsveç:
Göteborg, Malmö, Stockholm, Karlstat.

Macaristan:
Budapeşte, Zigetvar, Szentendre

Norveç:
Oslo, Bergen, Geilo, Lillehammer, Flam.



Bundan sonra gidip gezmeyi en çok istediğim yerler:

Orta Asya ve Uzakdoğu: Çin (özellikle Tibet), Moğolistan, Japonya, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Rusya, Pakistan.

Ortadoğu: İran, İsrail, Ürdün, Lübnan.

Avrupa: İspanya (özellikle Endülüs bölgesi), güney Fransa, İskoçya, İrlanda, Bulgaristan, Finlandiya.

Afrika kıtası: Fas, Cezayir, Mısır, Güney Afrika Cumhuriyeti, Kenya.

Güney Amerika: Arjantin, Brezilya, Venezuela, Şili, Küba, Jamaika.

Okyanusya: Avustralya, Yeni Zelanda.



Eminim buraya eklemeyi unuttuğum çok sayıda ülke vardır, onları da bu yazdığım ülkeleri gezebilirsem sonra listelerim herhalde! Mevlana'nın da söylediği gibi, "her gün bir yerden göçmek ne iyi, bulanmadan, donmadan, akmak ne hoş.."..Tek bir yere ait olmadan akışa kapılıp gitmek, yaşamın sürüklediği yerlere doğru akarsudaki bir yaprak gibi savrulmak çok güzel. Bedenini ve ruhunu tek bir yere, katı bir ideolojiye ya da ırkçı bir milliyetçiliğe bağlamadan bir "dünya vatandaşı" gibi hissetmek çok güzel.

Saturday, September 2, 2006

Yağmur ve ev




Eylül, sağ gösterip sol vurdu gerçekten. Sen misin havanın serinliğiyle ve yağmurlarla ilgili romantik romantik yazılar yazan? Eylül de benimle böyle dalga geçiyor işte. Aniden serinleyen havayla birlikte hasta oldum. Yaşlı kadınlar gibiyim, dizimde yün şalım, elimde sıcak bitki çaylarım, öksüre öksüre dışarıda sessiz sessiz yağan yazsonu yağmurunu izliyorum. Ellerim ve ayaklarım buz gibi, en iyi arkadaşlarım mavi sıcak su torbası ve yastığım oldu! Güleriz ağlanacak halimize şeklinde kendi halime gülmeye başlayınca öksürmeye başlıyorum, bu da bir kısır döngü yaratıyor, daha da çok gülüp daha da çok öksürüyorum.

Bu durumda yapılacak tek şey uzanıp uyumak ama beynim sürekli meşgul olduğu için onu da yapamıyorum, buraya yazı yazıyorum böyle işte. Neyse ki internette gezebilmek, yazı yazabilmek ayağa kalkıp dolaşmayı gerektirmiyor. Yoksa ayağa kalkınca birden kararan gözlerim yüzünden her an düşüp bayılabilirdim.


Şu anda dinlediğim: Norah Jones - Lonestar

Friday, September 1, 2006

Hoşgeldin Eylül




Hoşgeldin Eylül, upuzun saçlarının arasında sarı, kızıl, kahverengi yapraklarınla..
Hoşgeldin, yağmurlu gözlerin, buğulu sabahların ve serin akşamlarınla.

Seni çok severiz biz Eylül, biz, o uçsuz bucaksız göllerde ormanların ve gökyüzünün yansımasını izlemeyi sevenler. Hüzün mevsiminin başlangıcısın sen. Ama insanın içini acıtan türden hüzün değil, sarı, ince ince sızlayan, yumuşak bir hüzün. Gözlerimizi açıp herşeye daha bir dikkatli bakmamızı sağlayan, duyarlılığımızı arttıran, detayları çok daha kolay farkettiren bir hüzün. "Hazan" da derler eskiler, ya da "melankoli" belki... Nasıl tanımlanırsan tanımlan, kavurucu sıcakların ardından merhametli bir el gibisin sen, susamış yüreğimizi serin yağmurlarınla ferahlatan. Gelecek olan uzun gecelerin, içimize çekileceğimiz soğuk günlerin, içilecek fincanlar dolusu sıcak çayın, okunacak kitapların, üzerimize şefkatle örtülecek battaniyelerin, havadaki kömür kokularının, ıssız ve soğuk sokakların, duru, berrak ama buz gibi sabahların...Kışın habercisi. Vivaldi'nin güzel senfonisinde bize aktarmaya çalıştığı herşeyin bir birleşimisin, çok severiz seni biz, adı da kendi de güzel ay, Eylül.





Hoşgeldin sonbahar. "Son bahar"ı olamayacaksın asla bu dünyanın, o yüzden güzelsin ya işte. Devinimin, değişimin, geçişin, duramayıp gitmenin, yolculuğun, sevginin ve hüznün, yeni başlangıçların mevsimi, güzel sonbahar, hoşgeldin..

Thursday, August 31, 2006

Sahilde bir gün

Kulaklarımda rüzgarın uğultusu, dalgaların şarkısı ve havada o tarif edilemeyecek, insanı delirten deniz kokusu. Sıcak kumlara uzanıyorum boylu boyunca, dünyanın ritmini ve gücünü, kumların altında çarpan yüreğinin vuruşlarını hissediyorum. Dalgalar vuruyor kıyıya, her vuruşlarıyla yeni şekiller yaratarak. Avucuma alıp dökülmesini hipnotize olmuş gibi izlediğim o minicik kum taneleri, bir zamanlar kocaman bir kayalığı oluşturan taşlardı. Zamanın gücü ve dalgaların azmiyle, o kocaman kayalar nasıl bu minik tanelere dönüştü? İnanılası gibi değil.




Kendimi bu sonsuz sahilde bir çakıltaşı, bir midye kabuğu gibi hissetmemem için hiç bir neden yok. Dünyamız bir kum tanesi değil mi kainatın dev kumsalında? Ya biz, küçücük hayatlarımızda o kum tanesinden dahi dışarı çıkamayı düşünemeyen biz, neyiz, neyi taşıyoruz şu ölümlü bedenlerimizde? Yaşamamızın bir önemi var mı, bir fark yaratabiliyor muyuz kainatın düzeninde?

Bir kum tanesinin insana düşündürdükleri inanılmaz. Sonsuzluk, evren, yaşam, ölüm, ruh ve beden arasında gidip geliyor aklım.




Sahilde en sevdiğim kitaplarla başbaşa, dalgaların sesiyle dinlenen ruhumu kelimelerin ve cümlelerin arasında kaybetmek.. Hayatımdaki küçük mutluluklardan biri sadece.

Güneş ve kum birlik olup buz gibi dalgaların arasına fırlatıyorlar beni. Deniz, engin.. O klor kokan, yapmacık mavi renkte havuzların tam tersine yaşayan ve yaşatan bir organizma deniz.. Yaşayan bir canlı olan denizin devinmesi, benim minicik bedenimi de içine alıp bir oraya, bir buraya savurması hoşuma gidiyor. Hızla gelen dalgaların tam ortasına dalmak, sonra asla başa çıkamayacağım güçleriyle beni sürüklediklerini hissetmek mutlu ediyor beni.

Deniz, denize gitmek, denizle ufuk çizgisinin birleştiği yerde kaybolmak..Çoğu zaman ölümle özdeşleştirilir. Bir çok filmde ve kitapta görüp okudum bunu. Hayatta en sevdiğim filmlerden biri, belki de en sevdiğim film olan başarılı yönetmen Angelopoulos'un yönettiği "Sonsuzluk ve bir Gün"de adam, yaşamının sonuna doğru giderken denizin içine doğru yürür. Gerisinde uçsuz bucaksız, ıssız kumsal, önündeyse engin deniz vardır. Pardesüsü ıslanır, beline kadar girer suyun içine. Gözleri ufka dikili, denizin ortasına doğru yürür. Mükemmel bir filme mükemmel bir son.. O sırada Eleni Karaindrou'nun o tanrısal müziği doldurur kulaklarımızı. Bu sahnede gözyaşlarımı tutabilmem çok zor, her izleyişimde, her seferinde.

"Artık demir almak günü gelmişse zamandan/ Meçhule giden bir gemi kalkan bu limandan..." diye başlar büyük üstad Yahya Kemal Beyatlı. Giden gemiyi, uçsuz bucaksız denize, yani ölüme kalkan son gemiyi o taklit edilemez üslubuyla çok güzel anlatır. Geri dönülemezliğin o acı çaresizliğini işler yüreklerimize. Eğer büyük şair de görmeseydi ölüm-deniz benzetmesini, böyle yazar mıydı o eşsiz şiirini?

Sahilde bir gün, işte bütün bu düşüncelerle başbaşa, sessiz, sakin ve huzurlu, dünyanın ruhunu hissedebilmek çok güzel.




"Hiç durmadan bu kıyılarda yürüyorum, kumla köpük arasında
Yok edecek ayak izlerimi med-cezir
Uçuracak köpüğü rüzgar
Oysa var olacak deniz ve kıyı sonsuza kadar..."



Halil Cibran, Kum ve Köpük

Wednesday, August 30, 2006

bugün

Blog'uma yazacaktım ama şu anda çok midem bulanıyor:( Bu gece dinlenip yarın yazacağım umarım.

Sunday, August 27, 2006

Gecenin içinde keman sesleri




Nick Drake ve kemanı, gecenin içinde hep hüznü getirip bırakıveriyorlar yüreğime. Onun yaptığı müziği çok seviyorum, gün bitti ve biten günün getirdiklerine güzel bir son oldu şarkısı benim için. Gün bitti, hafta bitti, karanlık ve müzik sardı geceyi. Yarın yepyeni bir hafta başlıyor, getireceği herşeyle birlikte sabırsızca bekliyor kapıda. Günler, geceler, haftalar, aylar... Zaman bizimle alay eder gibi. Geçen bunca yaşamdan geriye kalan nedir diye düşünecek oluyorum bazen. "Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş" diyen Baki ne kadar da doğru söylemiş! Müziğin o eşsiz gücü, hep var oldu ve hep var olacak. Notalar, yüreklerimizin içindeki o en derin yere dokunmayı hep başaracak.

Gün bitti...

Saturday, August 26, 2006

Evim, güzel evim





12 senedir oturmakta olduğumuz evimizden ayrılıyoruz bu sonbahar. Oturmakta olduğumuz diyorum ama gerçi ben çoğunlukla dünyanın ve İstanbul'un başka çeşitli yerlerinde yaşıyor olduğum için tabii ki bu 12 yılın tamamını bu evde geçirmedim, ama yine de nereye gidersem gideyim koordinat düzlemimin hani o en ortası, o (0,0) ile ifade edilen yeri burasıydı. Referans noktam burasıydı, dünyanın neresine gidersem gideyim kendimi buranın konumuna göre tanımlıyordum ben. Gezdiğim şehirler, yaşadığım yerler, yürüdüğüm sokaklar neresi olursa olsun, eninde sonunda "yuva"ya dönecek olmanın verdiği güven ve huzur vardı içimde.

Şimdi hüzünlüyüm, bu kadar hüzünlü oluşuma şaşarak. Bu evde yaşadığımız herşey geçiyor gözlerimin önünden, ben bu eve geldiğimizde henüz minicik bir kız çocuğuydum. İnanılası gibi değil. Çocukluktan çıkış, ortaokul, lise, üniversite, kendini bulmaya çalışmak, hastalıklar, kazalar, büyük, korkunç bir deprem, korku, hüzün, yalnızlık... ama tabii ki sevinçler ve mutluluklar da. Mezuniyet balolarına gidiş, coşkuyla kutlanan doğumgünleri, uzun ve keyifli Pazar kahvaltıları, ağaçların ve çiçeklerin tanığı olduğu sohbetler, kahkahalar, kucaklaşmalar, gülümseyişler... Şafak vakti güneşin doğuşu, öğlen rehavetleri, akşam insanın içine çöken keskin hüzün, gece ve dolunayla gelen balkon sohbetleri. Evimizde içilen binlerce bardak çay. Yenilen onca yemek. Pencereden kimbilir kaç kez içimde artan bir melankoliyle izlediğim yağmur. Kar. İlkbahar sonra ve çiçekler, meyve ağaçları...





Vişne ağacımız, çam ağaçlarımız, portakal ağacımız, çimlerde çıplak ayakla yürümenin o eşsiz duygusu.. Evimizi çok özleyeceğim, en çok da ağaçlarımızı, hani o bütün mutluluk ve hüzünlerimize ortak olan, rüzgarda fısıltılarını işittiğim ve bazen sırlarımı onlarla paylaştığım ağaçlarımızı çok özleyeceğim..

Bir ev, ne zaman "bizim" olmaya başlar? Orayı kendimizin addettiğimiz, içinde uyuyacak kadar güvende ve huzurlu hissettiğimiz yer, ne zaman "yuva" sözcüğünü hakeder kalbimizin içinde? Duvarlara sinen anılarımız mıdır o evi evimiz yapan? Odalarda çınlayan kahkahalarımız mı, yoksa aynalarda aksini izlediğimiz gözyaşlarımız mı? Acılarımız ve mutluluklarımızla birlikte ne zaman tam olarak yerleşiriz biz dört duvarın arasındaki o sınırlı yere? Ne zaman orayı sığınacak en güvenli limanımız olarak görmeye başlarız?

Ve bir ev ne zaman bizim olmaktan çıkar? Yeni "sahipleri" kendi hikayeleri, kahkahaları ve gözyaşlarını içine taşıdıktan sonra mı? Onların bu evde uyudukları ilk gece mi? O sessiz ve sakin duvarlar bizim anılarımızı hiç unuturlar mı acaba? Yoksa nesiller boyu süren hayatların, o evde yaşayan her ailenin kendine has mutluluk ve mutsuzluklarının her ayrıntısını işlerler mi belleklerine?

Bir ev ne zaman benim "güzel evim" değildir artık? Benim burada bıraktığım parçalarım dağılır mı acaba dört bir yana? Ağaçlar sırlarımı dağıtırlar mı rüzgara, gökyüzüne? Hatırlarlar mı bir zamanlar buradaki bahçede 12 yaşında küçük bir kız çocuğunun dolaştığını?

Evim, güzel evim.. Yuvam. Ne zaman beni unutur?

Thursday, August 24, 2006

Beyoğlu'na "çıkmak", hikayeler, fotoğraflar





Boğaz köprüsünün üzerinden geçerken, hep kendimi denizin tam da o kadar üzerinde uçmakta olan bir kuş gibi hissediyorum. Özellikle içinde bulunduğum araç çok hızlı gitmekteyse, ve trafik de yoksa bu his katmerleniyor adeta. İstanbul'a her seferinde bir kez daha dönüp bakmamak elde değil o anda. Her seferinde yeniden aşık olduğum bu kente insanlar o kadar alışmış ki artık okumakta oldukları gazetelerinden dönüp bakmıyorlar bile o güzel yüzüne. Şaşırıyorum.

Yüzümü dolmuşun penceresinden içeri dolan rüzgara verip, elimdeki kitaba daha da sıkıca sarılıyorum. Türk edebiyatının bir çok ustasının eserlerinden derlenmiş minik bir kitap, adı "Beyoğlu Öyküleri". Hepsi kısa hikaye türünde, hepsinde Beyoğlu'nun o eşsiz ruhundan bir parça var. Ama aralarındaki hikayelerden en baştakinin, Sait Faik'in olanının en güzeli olduğunu farketmem uzun sürmüyor okudukça. Sait Faik'in hikayelerinin güzelliği sadeliklerinde ve gizli. Bu kitaba da "Tüneldeki Çocuk" adında bir hikayesini koymuşlar.




Bence Sait Faik hikayeleri Ara Güler fotoğraflarına benziyor. İnsan yaşamının kısa bir anını önümüze tüm sadeliği ve güzelliğiyle koyuveriyor ikisi de. İkisinde de hikayesi anlatılan ya da fotoğrafı çekilen insanın ruhunun derinliklerine bakıveriyoruz bir an için. Ara Güler'in de İstanbul ve Beyoğlu'nu ne kadar çok sevdiği ve "Bir daha dünyaya gelirsem tramvay olmak isterdim" sözleri geliyor aklıma, gülümsüyorum..


İstiklal Caddesi'nde henüz sabah serinliği hüküm sürüyor, o kalabalık ve karmaşık halini almamış. Caddede yürümeye başlıyorum, ağır ağır, hiç acelem olmadan. Gün ilerledikçe ve güneş daha da çok ısıttıkça kalabalık artıyor. Mağazalar. Gölge ve güneş ışığı. Sinemalar. Konsolosluklar. Yemek kokuları. Ara sokaklar. Etnik müzik melodileri havada. Bana "hello" diyen mağaza sahiplerine gülümseyerek "merhaba" diye cevap veriyorum.

Bu şehirde bir büyü var, evet, diyorum kendi kendime, insanlarında da, binalarında da, sokaklarında da. Bu şehir öyle yabana atılacak gibi değil.

Sokaklarda akan kalabalık içinde olmaktan aldığım enerjiyle yürüyor, yürüyorum. Şehrin atardamarlarından birinin içinde, o şehre güç ve hayat veren kan misali kıpkırmızı ve sıcak, akıyor olmak, mutlu ediyor beni.

Yazın sonlarına doğru sarı ve sıcak bir Ağustos gününde sevdiğim herkesle birlikte işte bu gücün ve enerjinin tadını çıkarmanın keyfi eşsiz. Gözlerimi güneşte uyuyakalmış bir kedi gibi mutlulukla sımsıkı kapatıyorum.



Şu anda dinlediğim: Pinhani - İstanbulda

Tuesday, August 22, 2006

Diyet kola ve Anna Karenina




Sıcak, çok sıcak, daha da sıcak olacak... diyen şarkı geldi aklıma. Sıcak insanı ezecek kadar bunaltıcı bu günlerde. Bu havada serin serin esen rüzgarın uçuşan tül perdeleri dansettirmesini izleyerek oturmak, derin nefesler alıp vermek pek güzel. HEr şeyin basite indirgenip bir uyku, bir rehavet haline geçmesi, rahatlık içinde uyuşmak ve hareketsizlikte kaybolmak çok güzel.

Her ne kadar gazlı hiç bir içeceği uzun süreden beri içmiyor olsam da canım inanılmaz derecede Diet Coke with Lime denen o güzel, yeşil limon tadındaki buz gibi şeyden istiyor şu anda.

Annemin 31 sene önce dayısından hediye almış olduğu, ciltli ve eski kitapların o güzelim kokusuyla beni büyüleyen "Anna Karenina"yı okuyorum. Bir hikayesi olan ve "yaşanmışlık" kokan kitapları çok seviyorum. Kitabın ön sayfasında annemin dayısının elyazısıyla ona yazmış olduğu bir kaç kelime var. İnsan, kendisi doğmadan çok önce yazılmış bir yazıya bakarken, onun adeta farklı bir dünyadan geldiği hissine kapılıyor. Sanki biz doğmadan önce hiç bir şey yoktu ve biz gittikten sonra da varolmayacak gibi geliyor insana, belki de bencilliğimizdendir kimbilir?

Okudukça Tolstoy'un dehasına ve insan ruhunu nasıl yakından ve doğru gözlemlemiş olduğuna şaşırıyor, ona bir kez daha hayran kalıyorum. Benzetmeler ve gözlemler inanılmaz. Karakterlerin gerçekçiliği inanılmaz.

3-4 kelimeden oluşan Rus isimlerini özlemişim. Stepan Arkadyeviç Oblonski... Böyle bir isme sahip olan bir insan daha kendini tanıtırken yücelir bence. Bunun gibi bir isme sahip olmak isterdim mesela: Kontes Darya Aleksandrovna. Yanlış yüzyılda mı doğmuşum ben acaba?

Kendimi ve beynimi rahat bırakıp, bir yerlere koşmaya çalışmadan, bir şeyleri yetiştirmeye çalıştırmadan oturup kendim olabilmeyi, kendimi dinleyebilmeyi ve bir dehanın yarattığı satırlarda kaybolabilmeyi özlemişim. Kendim için okumayı özlemişim.

Tül perdeleri havalandıran rüzgar serinletmeye devam ediyor ruhumu. Buz gibi su, bardağın dışında bir buğu oluşturmuş. Tolstoy'un o sihirli dünyasına dalıyorum tekrar.

Monday, August 21, 2006

Dünyanın en güzel çikolatası




Budur.

Güzelim bir Pazar kahvaltısının ardından bir fincan Nescafe Classic (şekersiz, sütsüz) ve yanında Lindt'in bu güzelim çikolatası (süt minimum, gerçek kakao oranı maksimum)

Eşittir cennet:)

Senden nefret ediyorum!!!




Evet biliyorum, "nefret" sözcüğü çok negatif, çok güçlü bir duyguyu anlatıyor. Ama bu sözcük dahi sana karşı hissettiklerimi yeteri kadar anlatmaya yeterli değil. Tanıdığım ve sevdiğim insanların hayatını sömürüyor, ciğerlerini tüketiyor, kanserin o kötü ve çirkin adıyla tanıştırıyor, iliğini emiyorsun.

Senden kurtulmak isteyenler bir kısır döngünün içine girmiş gibiler. Ne kadar zararlı olduğunu biliyorlar, ama yine de vazgeçemiyorlar senden bir türlü. Terkediyorlar seni, tekrar dönüyorlar sonra sana. Her seferinde, tilki ve kürkçü dükkanı hikayesi gibi.. Dedem, 50 küsur sene ve bir by-pass ameliyatı sonrası bile hala vazgeçemedi senden.

Vapurda dışarıya oturuyorum, senden kurtuluş yok. Bir kafede arkadaşlarımla sohbet ederken, senden kurtuluş yok. Sevdiğim bir müziği dinlediğim açıkhava konserinde yine senin dumanların sarıyor etrafımı. Hastenelerde bile senden kurtuluş yok bazen!! Pis kokun, yüzsüzce üzerime ve saçlarıma siniyor, beni kendimden dahi iğrendiriyor.

Nasıl yapıyorsun bunu, nasıl bir daha çıkmamacasına böyle giriyorsun insanların hayatlarına ve bedenlerine? Ülkemizi kanser vakalarının en çok görüldüğü ülkelerden biri haline nasıl getirdin böyle? Nerede yanlış yaptık, söyle bize!


Senden nefret ediyorum.







http://www.sigarasiz.com

Friday, August 18, 2006

Şebnem Ferah ve Açıkhava...





Salı gecesi gittiğimiz Şebnem Ferah ve Senfoni Orkestrası konseri, tek kelimeyle mükemmeldi. Harbiye Açıkhava Tiyatrosu yıldızlı gecenin altında tıkabasa dolu, devasa insan kalabalığının enerjisiyle yüklüydü. Şebnem, sevdiğimiz bütün şarkılarını o sihirli ortamda, orkestranın oluşturduğu büyüleyici derecede güzel arkaplanda söyledi hepimiz için.

Şebnem Ferah'ı sürdürdüğü çizgisi, yaptığı kaliteli müzik ve en önemlisi de alçakgönüllülüğünden hiç bir şey kaybetmediği için çok seviyorum. Yazdığı şarkılar bir kadın olarak aslında ne kadar güçlü olduğumu, hayata ve getirdiği bütün zorluklara karşı elimde nasıl güçlü silahlar olduğunu bir kez daha hatırlatıyor bana, kendimi mutlu hissediyorum. Şarkı sözleri yaşam felsefeme de çok uyduğu için, sanki benim düşüncelerim onun ağzından çıkıyor gibi geliyor bana. Önümüzdeki yıllarda da gittikçe gelişen ve güzelleşen müziğinle hayatımı güzelleştirmeye devam edeceğinden eminim...


şimdi önümde ağır bir kapı
ardında okyanus var.
bir de bileğimden biri çekiyor
benimse kapıyı açmam gerek

bak diyorum koca dünyaya
burdan derhal çıkmak gerek
bari çekme bileğimden,
benim her şeyi görüp öğrenmem gerek

bir ileri bir geri
her adım bu kapının ardı demek
sonunda boğulmak olsa da
benim o sularda yüzmem gerek

anahtar deliğinden görünen
bu küçücük manzara
sana yetiyorsa yetsin
benim o sularda yüzmem gerek.





Şebnem Ferah - Okyanus , Albüm: Can Kırıkları

Friday, August 11, 2006

Tranquillity

"How happy is the blameless vestal's lot!
The world forgetting, by the world forgot.
Eternal sunshine of the spotless mind!
Each pray'r accepted, and each wish resign'd."


Alexander Pope

Monday, July 24, 2006

Yoldan geldim



10 gündür yollardayım, bugünlerde seyahat anılarımı da buraya yazmak istiyorum. Şimdilik bir fotoğrafla yetinelim, kelimeler daha sonra gelecek:)

Tuesday, July 11, 2006

Dedem ve Alzheimer

Temmuz 2000'de yazdığım bir yazı ve sonuna bugün eklediğim bir yorum..


DEDEM VE ALZHEIMER

Dedem Fikri B,80 yaşında bir Alzheimer hastası.Yaklaşık 5 senedir belirtilerini göstermeye başlayan ve tedavisi olmayan bu hastalık,onu-belki de kimsenin önceden tahmin edemeyeceği kadar-çok değiştirdi.

Ben birkaç aylıkken beni kollarının arasında tutarak objektife bakan gözlerindeki zeka pırıltıları yok artık.Babamın anlattığına göre,gençliğinde ve orta yaş döneminde mesleği terzilik gereğince pek öyle karmaşık konulara kafasını yormaz,genelde doğan problemlerin çözümünü babaanneme bırakırmış.Çocuklarına karşı çağının öngördüğü şekilde sert davranan,bazen aşırı bencilce istekleri olan bir babaymış,çevresindeki diğer babalar gibi.Babamın bir keresinde anlattığına göre,kendi çocuklarını sandalyenin üzerine çıkararak onlara ceketini tutturan bir babaymış üstelik.Şimdi dedeme bakınca,onun bir zamanlar böyle bir insan olduğunu düşünmek bile zor geliyor bana.

Babaanemle kuzen olmalarından ötürü evlenmiş dedem.Kendi teyze kızıyla çok erken bir yaşta evlenmiş olması da bana çok ters gelen olgulardan biridir dedemin yaşamında.Hayatı-biri doğduktan kısa süre sonra ölen 9 çocuk dışında- o zamanlarda yaşayan diğer terzilerin yaşamlarından pek de farklı geçmemiş.5 kızı ve 3 tane de oğlu olan dedem çocuklarının eğitimini,sağlık sorunlarını ve onlara karşı sorumluluğunu hep babaanneme bırakmış sorunlardan kaçmak için.Tek uğraşı olan terzilik ve dini ibadetiyle meşgul olmuş yıllarca.Sorunları önemsemeden yaşamasının,çözüm üretmek istememe tembelliğinin daha sonradan yaşamını şekillendirecek olan Alzheimer hastalığını kolaylaştırıcı bir etken oluşturacağı aklının ucundan bile geçmiyordu o yıllarda kanımca.

Yıllar yılları kovalarken,İstanbul’a gelmek,terzilik mesleğini babaannemle birlikte yaşadıkları küçük,bahçeli bir evin yakınında devam ettirmek ve gün geçtikçe çoğalan torunlarının büyümelerine tanık olmak dışında yine olağanüstü bir olay başına gelmemiş dedemin.Sıradan bir yaşam,eviyle cami arasındaki yol,bazen alış-veriş yapmak,torunlarına abur-cubur almak ve eşiyle aynı yaşamı sonuna kadar paylaşmak dışında istekleri olmayan,herkes gibi bir insandı dedem.

Benim gözümde dedem hep babaannemden daha silik,daha arka planda kalmıştır nedense.Bunda babaannemin hayat karşısındaki tutumunun ve sorunları çözme çabasının da çok büyük bir rolü olsa gerek.Küçükken dedem bahçeli,küçük bir çeşmesi,iki ağaç arasında kurulmuş salıncağı,babaannemin bazen etli ekmek yaptığı bir çardağı ve küçük bir terzi dükkanı olan eski zaman evinde yaşayan huzurlu,rahat bir ‘büyükbaba’ydı bana göre.Askılı pantolonu,her zaman yanında taşıdığı ve arkasında bir tren resmi olan zincirli saati,torunlarına verdiği çikolata ve sakızları,terzi yüksüğü ve kasketiyle bende kendine özgü bir yeri olan,iyimser ve tüm yaşlıların olduğu gibi sakin bir dedeydi.Hala özlediğim o eski,bahçeli evde merdivenlerden ikişer-üçer iner,bahçedeki musluğun yanında yerde büyüyen çileklerden ağzıma atar,salıncakta bir-iki kere sallanır ve uzamış,yumuşacık ve yeşil çimenleri izler,ardarda konulmuş taşların üzerine basarak çardağı incir ağacını ve arka kapıyı geçer,dedemin çalışmakta olduğu dükkanının kapısına varırdım.İki dedemin de terzi olduğundan olacak,terzi dükkanlarına karşı hep bir sıcaklık duymuşumdur içimde.Dedemin bir şeyler dikmekte olduğu dükkanda benim yaşımdaki bir çocuğun oyalanabileceği bir sürü ıvır-zıvır vardı.Kocaman,metal bir makas,değişik dokuda kumaş artıkları,iplik makaraları,büyük,ahşap cetveller,mezuralar ve oynamayı çok sevdiğim,hani o her terzide olan ve kumaşı çizerek kesmeye yarayan sabuna benzeyen minik işaretleyici canım sıkıldığında-hayal gücümün de etkisiyle- neşeli dakikalar geçirmemi sağlardı.Küçüklüğümde anneannemin evinde çok daha fazla kalmış olmama rağmen bu küçük ayrıntıları anımsayabilmem şaşırtıcı.Küçüklüğümden kopuk ve silik sayılabilecek görüntüler sınırlı sayıda:Oturmuş,Kuran okuyan dedem,camiden dönen dedem,bazen bir şeyler diken,küçük işlerle meşgul olan dedem.Ama ne yazık ki dedem hiçbir zaman düzenli gazete,kitap ya da dergi okuyan,gündemi takip eden ve var olan sorunlarla ilgilenen bir insan olamadı.En azından yaşamının,benim yaşamımla kesiştiği dönem içinde tanık olmadım bu gibi alışkanlıklarına.Ruh ve vücut sağlığını gerçekten korumasını bilen bir insan olduğunu anımsıyorum,sabah kalkınca kendine has traş fırçası ve aynasıyla traş olur,ardından da sabah jimnastiğini yapardı.Yürüyüş yapmayı da günlük hayatının hiç dışında tutmayan dedem,bir gün bu zevkinden de mahrum kalacağını bilemezdi kuşkusuz..

Ve zaman,o kimsenin önüne çıkamayacağı hızıyla geçti..Dedemin gittikçe artan bir süratle gelişen hastalığının ilk belirtilerini farkeden çok sayıda insan olduysa da,bu hastalığı tanımlandırmak ve adlandırmak bana düşmüştü ne yazık ki.O sıralar düzenli olarak takip ettiğim Focus dergisinde Alzheimer hastalığıyla ilgili çıkan haberlerden ve annemin bir gün eve getirdiği çok sayıda Alzheimer Derneği tanıtıcı broşüründen edindiğim bilgiler ışığında dedemin hastalığının Alzheimer olduğunu-çok zor ve istemeyerek de olsa-farkettim.Çoğu torunu dedemin bu halini sevimli,hatta gülünç buluyordu fakat ne yazık ki kimse nedenini ve hastalığın bir tedavisi olup olmadığını araştırmayı akıl edemiyordu.Detaylı bir muayeneden sonra dedemin gerçekten de bir Alzheimer hastası olduğu anlaşıldı ve hastalığı tamamen durduramasa bile ilerleme hızını yavaşlatacak olan Aricept ilacının kullanımına başlandı.Şu anda dedem,hastalığın ilk halinden çok daha geride bir konumda fakat ilaç kullanılmasaydı ne halde olacağını düşünmek biraz olsun moralimizi düzeltiyor.Yinelemeler,insan isimlerini hatırlayamama,kendi yakınlarını tanıyamama gibi belirtilerinin dışında dedem gitgide kendi kişisel ihtiyaçlarını da babaannemin yardımıyla yerine getirebilir hale geldi.Dede,ne olursa olsun,ben seni her zaman o en canayakın halinle,kendine özgü takıntıların,hayata ve anlayamadığın olaylara karşı gülümsemenle hatırlayacağım.

-Kızım bak,benim adım Fikri B. ve Fenerbahçeyi tutuyorum,ben de F.B.,o da F.B!


Dedeme,Fikri B’ye sevgilerimle...





Moonshine
30.07.2000



17 Temmuz 2001’de Alzheimer hastalığına yenik düşen dedemin mezarına gidiyorum bugün, 5 seneden sonra... Huzur içinde yat dede. Seni çok seviyorum.

Kitap yorumları ve insanlar

Yakında blog'uma okuduğum kitaplar hakkında neler düşündüğümü yazmaya başlayacağım. Bu kitap yorumlarına James Joyce'un Dubliners'ı ile başlayıp, oradan devam edeceğim. Ayrıca hayatıma girmiş ve beni etkilemiş olan bazı insanlar hakkında da yazmayı düşünüyorum. Şimdi burada Türkiye'deyken anılarım üşüşüyor başıma ve yazmak kolaylaşıyor.

Ayrıca tüm zamanların en sevdiğim filmleri listesi de yapacağım bu yaz ve buraya onu da koymayı düşünüyorum.

Friday, July 7, 2006

Street Spirit

Bu şarkı dönüp dolaşıp gelip beni bulup lanetliyor. Bu şarkı kanımı donduruyor.
Gecenin bir köründe aklıma düşüp beni simsiyah bir karanlığın içine çekiyor. Ölüm, hayat, hayat nedir ki, iki derin karanlığın ortasında yer alan bir ışık çakması Nietzsche'ye göre.

Araştırıp şarkı sözlerinin Türkçe çevirisini buldum. Bu şarkı beni yavaş yavaş öldürüyor.



Street Spirit

sira sira evler hepsi de uzerime egiliyor
mavi elleriyle bana dokunduklarini hissedebiliyorum
butun bu seylerin bir konumu var
butun bu seyler bir gun kontrolu ele gecirecek
ve silinip gidecekler yeniden ve silinip gidecekler

bu makine iletmeyecek
iletmeyecek bu dusunceleri
ve altinda bulundugum stresi
bir cember olustur
hepimiz yere dusmeden
ve silinip gitmeden yeniden ve silinip gitmeden

catlak yumurtalar ve olu kuslar
haykiriyorlar yasamlari icin savasirken
olumu hissedebiliyorum boncuk gibi gozlerini gorebiliyorum
butun bu seyler nail oluyor
butun bu seyleri bir gun bir lokmada yutacagiz
ve silinecegiz yeniden ve silecegiz

ruhunu aska daldir




Radiohead, Street Spirit

Sunday, July 2, 2006

Merhaba İstanbul




İstanbul'u yaşıyorum, İstanbul'u soluyorum 10 gündür.
Merhaba sokak kedileri, merhaba tarihe teslim olmuş şehir, merhaba kaos, merhaba deliliğim, sevgi ve nefretim.

Merhaba İstanbul.