Friday, June 22, 2007

Suda bir balık gibi..





Kendimi bildim bileli (daha doğrusu 5-6 yaşlarından beri) yapmayı en sevdiğim spor, yaparken kendimi en iyi hissettiğim aktivite yüzmek.. Tenis, basketbol, voleybol gibi takım sporlarından bir türlü hazzetmedim, yapacak zaman bulamadım nedense. Özellikle koşmak bana çok zor gelir, 5. dakikadan sonra tıkanırım, nefes almakta zorlanırım. Yarım saat boyunca koşan insanları hayranlıkla izlerim. Ama nedense yüzmeye gelince iş değişiyor. Yüzerken neredeyse hiç problem yaşamıyor ve zorlanmıyorum, nefes alış verişlerim dahi diğer sporlara oranla çok daha rahat oluyor. Başka hiç bir aktivitede olmadığı kadar tutkuyla veriyorum kendimi yüzmeye, yüzerken çok mutlu oluyorum. Elimde olsa sudan hiç çıkmam, hep orada yaşarım! Küçükken denizde çok uzaklara yüzüp geriye dönmem gecikince annemin endişelenmesine ve beni geri çağırmasına rağmen saatlerce sudan çıkmadığımı hatırlıyorum :)



Sanırım bunda suyun doğasının büyük bir etkisi var. Su bize hayat veren ve vücudumuzun çoğunluğunu oluşturan en temel madde. İçimizdeki o en ilkel dürtü, anne karnının güvenliği ve sessizliğine, yaşamın kaynağının içine geri dönme isteği sanırım suda bana kendimi bu denli güvende hissettiren.. Gerçekten de suyun içinde yüzerken sessiz ve yerçekimsiz, sihirli bir dünyaya girmiş gibi hissediyorum kendimi. Yerçekiminin ağırlığından sadece bir süreliğine de olsa kurtulmak çok iyi geliyor. İnsan yüzerken sanırım uçmaya en yakın duyguyu yaşıyor bu yüzden.



Ayrıca koşma gibi 'high-impact' yani ayakların yere her vuruşunda kas, omurga ve eklemlere darbe şoku veren bir spor değil yüzmek.. Vücudunuz için inanılmaz yumuşak ve rahatlatıcı bir aktivite. Suyun vücuda sürekli masaj yapması ve rahatlatıcı etkisiyle havuzdan/denizden çıktıktan sonra kendinizi inanılmaz rahatlamış hissediyorsunuz. Ayrıca sırt ağrılarınız, sürekli oturmaktan ve yanlış duruşlardan kaynaklanan bel ağrılarınız...vs. varsa doktorlar her şeyin başında yüzmeyi tavsiye ediyor.



Bütün bunların yanısıra, yüzmede diğer sporlarda olan terleme sorunu da yok:) Aslında terliyorsunuz ama doğal olarak terlediğinizi hissetmiyorsunuz. Bu yüzden yüzerken havuzun kenarında (kulvarın başında) su dolu bir termos bulundurmanızı ve her 4-5 kulvar gidiş gelişinden sonra (yani mümkün olduğunca sık) su içmenizi öneririm. Vücudunuz kaybettiği suyu geri almazsa kas krampları ya da ağrılar yaşamanız çok olası.



Kilo kaybetmek ve/veya formunuzu korumak için de çok ideal bir spor yüzme. Vücudunuzun bütün kaslarını eşit derecede ve yüksek tempoda çalıştırdığı için yarım saat yüzme, yarım saat hızlı yürümenin 2 katından fazla kalori yakıyor vücudunuzda. Ayrıca daha önce de bahsettiğim gibi suyun masaj yapıcı ve rahatlatıcı etkisi vücudunuzun daha hızlı ve etkin biçimlenmesini, forma girmesini sağlıyor.



4 senedir üniversitemizin Ratner Spor Merkezi'nde yer alan Myers-McLoraine Havuzu sayesinde haftanın her günü temiz, olimpik boyutlarda, modern ve yepyeni bir havuza gidip yüzme şansım var. Üniversitemizin öğrencilerine böyle bir imkanı ücretsiz sunması gerçekten takdir edilesi bir hareket ve kendimi çok şanslı hissediyorum böyle bir imkana sahip olduğum için. Özellikle yazın bu imkanı elimden geldiğince çok değerlendirmeye çalışıyorum. Keşke Türkiye'deki bütün üniversiteler de spor olanaklarına ve yüzmeye daha çok eğilebilse ve öğrenciler yaşamlarının en hareketli dönemlerinde daha aktif ve sağlıklı yaşam tarzları seçebilselerdi kendilerine.


Sağlıkla kalın!

Saturday, June 16, 2007

Babalar ve kızları




Babalar ve kızları, başka hiç kimsenin anlayamayacağı bir dili bilirler ve konuşurlar kendi aralarında. Kendilerine ait bir dünyaları vardır ve mutlu, huzurlu yaşarlar o dünyada. Babasının kocaman elinin içine kendi minicik elini koyup güvenle yürür yolda küçük kız. Birlikte, başbaşa, tiyatro oyunlarına giderler, sergilere, şiir ve hikaye yarışmalarına, İstanbul'u keşfetmeye, Boğaz'a, edebiyatla ve güzel kelimelerle anlatılan hayatın gerçeklerini keşfetmeye.. Yaşamı birlikte keşfederler babalar ve kızları.. Yıllar sonra yolda babasının elinden tutmuş giden küçük bir kız görürse eğer genç kız, 'eski zamanlar'ı hatırlar, dolar gözleri..


'Bana bir masal anlat baba' der kız babasına, o da her gece yatmadan önce, kendi hayalgücünden çıkıp bütün dünyayı kapsayan, hayatı yansıtan masallar anlatır kızına. Elini tutar, uykunun sihirli ülkesine gitmesini beklerken.. 39 derece ateşle yatarken, sayıklarken küçük kız yatağında, babası gelip ne kadar ateşi olduğunu anlamak için dudaklarını alnına dokundurur.. Küçük kız büyüyünce anlar ki hayatı boyunca bir daha hiç kimse onu aynı şefkatle öpemeyecektir. Bütün küçük kızlar babalarının prensesidir.


Genç kızın yüreği, tanıştığı bütün erkeklerden önce, herkesten en önce, babasına aittir. Babalar ve kızları, daha sonra hiç yakalayamayacaklarını bildikleri bir huzur ve güvenle yaslanırlar birbirlerine hayatta. Baba bir sığınaktır kızı için, yaşamın fırtınalarından, yıpratıcı gerçeklerinden, canını acıtan bütün herşeyden uzaklaşmak istediği zaman sığınabileceği sessiz ve güvenli bir liman gibidir. Kızı hangi yaşta olursa olsun, çaresizlik içinde boğulurken dahi, elini uzatıverirse babasına, babasının elini tutacağını bilir. Asla bırakmayacağını da..


Babalar ve kızları, büyülü masal ülkesinin kralları ve prensesleridir. Bir gün gelip de prenses yuvadan uzaklara uçunca ne baba krallığını yitirir, ne de küçük kız prensesliğini.. Birbirlerinin yüreklerinde, kendi ülkelerinde sürdürürler hükümranlıklarını..



Bu küçük kız babasını çok seviyor. Çok özledi. Ama biliyor ki mesafeleri, uzaklıkları, ayrılıkları bilmez sevgi. Yüreklerde yaşar, kök salar ve büyür. Her gün, her sabah, her dakika can verir bize, bizi yaşatır.

Thursday, June 14, 2007

Bro

Canım kardeşim yanımda bütün yaz, Pazar günü geldi, çok mutluyum! Blog'umu ihmal ettim bu aralar ama daha sık yazacağım yakında inşallah.



Bu arada yaz da geldi, bu da tembellik, bol eğlence, göl kenarında festivaller, piknikler, gezme, konserler, bol güneş ve masmavi gökyüzü günleri demek..

Yakında daha uzun yazacağım!

Thursday, June 7, 2007

Güne güzel başlamak



Güne güzel başlamak ne kadar önemli ve ne kadar çok etkiliyor günümüzü. Genelde sabahım nasıl geçerse bütün günüm de öyle geçiyor. Sabah sabah günümüzü neler güzelleştirebilir?




-İki bardak su içmek (Vücudunuz bütün gece terleyip, ısınıp susuz kaldığından çok ihtiyacı vardır bu suya)

-Taze meyveler yemek (Sabah insanın midesini hem rahatlatıp hem de içinizi ferahlatır meyveler)

- Eğer vaktiniz varsa 20-25 dakika vücudunuzu esnetecek hareketler yapmak. (Ben Gaiam'ın A.M-P.M Stretch'ini kullanmaya başladım. İnanın ayırdığınız vakte değiyor. Kendinizi inanılmaz gevşemiş ve rahatlamış hissediyorsunuz, vücudunuzun duruşu bile değişiyor)

- Sabah kalktıktan sonra evde yalnız olsanız bile sevdiğiniz insanların sesini telefonla kısa süre de olsa duymak. Ben bu sabah anneanne ve babaannemi aradım, dualarını aldım. Duanın pozitif gücü gerçekten de inanılmaz ölçüde iyi hissettiriyor kendinizi:)

- Pencereyi açıp hiç olmazsa bir kaç kez derin nefesler almak. Derin nefes alıp vermenin stresi büyük ölçüde azalttığı kanıtlanmış durumda.

- Herşeyden önemlisi: 'Bugün herşey çok yolunda gidecek ve çok keyifli olacak' diye pozitif düşünmek. Böyle düşünmezseniz, daha sabah sabah güne karamsar başlarsanız bütün gününüzün de öyle geçmesi kaçınılmaz.

İyi ve mutlu günler! :)

Tuesday, June 5, 2007

Lemony Snicket's A Series of Unfortunate Events - 2004



Bilim kurgu filmlere, fantastik edebiyata, ve bu edebiyatın film uyarlamalarına ne kadar düşkün olduğumu ve bayıldığımı daha önce çok kez tekrarlamışımdır. Lemony Snicket serisinin kitaplarına, Harry Potter serisini taklit ediyor ve onun başarısını çalmaya çalışıyor diye düşünüp dudak kıvırmıştım. Genelde hiç bir kitabı 'çocuk kitabı' diye ayırmamam ve önüme gelen herşeyi okumak istememe rağmen bu seriyi çocuklar için diye bırakıp bir kenara atmıştım. Ancak ilk filminden izlediğim kadarıyla gerçekten eğlenceli bir seriymiş. Özellikle Jim Carrey ve Meryl Streep'in oyunculukları filmi gerçekten izlemeye değer kılıyor. Çok güzel çekilmiş, renkleri, müzikleri, arkaplanları ve setleri çok başarılı yaratılmış bir film bence. Her ne kadar felaketlerle dolu gibi görünse de film kesinlikle içinizi ısıtıyor ve güzel bir 2 saat geçirmenizi sağlıyor :)

Dune - 1984



Dune'un filmini izlemek benim için çok önemli ve iple çektiğim bir şeydi. Sebepleri ise hem en sevdiğim ve hayran kaldığım bilim kurgu kitabının filmi olması, hem de en sevdiğim yönetmenlerden olan David Lynch tarafından çekilmiş olmasıydı. Ancak unutulmaması gereken bir gerçeği unutmuştum tabii: Hiç bir zaman bir film, uyarlandığı kitaptan daha güzel olamaz. Bu gerçeğe istisna olabilecek hiç bir film izlemedim şimdiye kadar. Dune filmi de belki kitabı okumamış olsam bana çok değişik ve güzel gelebilirdi. Özellikle kötü bir karakter olan Feyd-Rautha rolünde Sting'i izlemek, bir Sting hayranı olan benim için güzel bir sürprizdi. Ancak Dune kitabında yaratılan sihirli evren, o dünya, masalsı ve efsanevi karakterler ve kitabın o tarif edilemez havasının yanına bile yaklaşamıyordu film. Ancak sanırım böyle kitapların filmi yapıldığında yönetmenler de çok zor bir görevle karşı karşıya kalıyor: Okuyucuların her birinin beyninde farklı şekillenen ve imgelenen o dünyayı filmde yaratabilmek. Ki bu da imkansız bir görev bence. Yine de David Lynch'in hakkını yememek lazım, o zamanın teknolojilerine ve imkanlarına göre izlemesi keyifli, ilgnç bir film yapmış. Ancak bu filmi izleyip de kitabı okumamış olan herkesin bir an önce okuması gerektiği de kesin.

Borat - 2006



Yine medya tarafından (özellikle Amerikan medyası) çok şişirilen ve sonrasında izleyince hayalkırıklığı yaratan bir film daha. Amerikalıların bu filmde bu kadar çok gülünecek ne bulduklarını anlayamıyorum. (Ve Napoleon Dynamite'ta da aynı şeyi düşünmüştüm) Sanırım Amerikalılar kendilerine gülmeyi ve kendileriyle alay eden filmleri izlemeyi çok seviyor. Bu filmde de komik sahneler yok değil, ancak kesinlikle abartıldığı kadar insanı gülmekten öldüren ya da hayran kalınacak bir yanı olmadığı kesin. Ayrıca Kazakistan ve bütün Kazaklar'a karşı aşırı derecede hakaret içeren sahneleri var. (Tabii bunun yanında Amerikalılara, Yahudilere, aşırı dinci Hristiyanlara..vs. gibi bir çok kesime de hakaret içeriyor) Yani filmin bütünü, önüne gelen herkesle alay eden Sasha Baron Cohen'in mimikleri ve hareketlerinden oluşuyor. Vasatın ötesine geçemiyor bence.

Y tu mama tambien - 2001



Bu filmin ya adını çok duymuştum, ya da adını duyduğum zaman (doğal olarak) farklılığıyla ve kulağa bir küfür gibi gelmesiyle aklıma yerleşmişti. Yıllar sonra bir arkadaşım tavsiye edince izlemek istedim, genelde Alfonso Cuaron'un filmlerini sevdiğim için. Ancak abartıldığı kadar güzel, anlamlı ya da derin bulmadım bu filmi kesinlikle. Zaten fazlasıyla grafik (filmi izleyince anlaşılıyor) sahneler içeriyor. İnsan ilişkilerinin de çok derinine inilememiş gibi geldi bana. Karakterler tek boyutlu gibi daha çok, ve yönetmenin bize anlatmak istediği şey nedir, ya da anlatmak istediği herhangi bir şey var mıdır, hiç belli değil. Vasat bir film bence ve abartıldığı kadar ilgiyi haketmiyor.

Delicatessen - 1991




Bu filmde de diğer tüm Jeunet filmlerinde olduğu gibi masalsı bir hava var. Karakterlerin farklı oluşu, klasik Hollywood filmlerinden çok daha farklı işlenişleri ve ayrıntılara gösterilen önem gibi.. Ancak bana bu film Jeunet'nin en iyilerinden değil de daha vasat olan filmlerinden biri gibi geldi. 'Kayıp Çocuklar Şehri' ya da 'Amelie'yi izlediğim zamanki gibi bir hayranlık ve mutluluk içinde bulmadım kendimi bu filmden sonra. Jeunet'nin daha sonra gelecek olan filmlerinin izleri ve işaretleri kesinlikle farkediliyor bu filmde, ancak evrim tam tamamlanmamış gibi. Yine de tanıdık oyuncuları tekrar görmek ve izlemek çok keyifli oldu. Bir ara 'İyi yönetmenler neden bütün filmlerinde aynı oyuncuları kullanıyor?' konulu bir yazı da yazmalıyım:) Yine de Delicatessen, ya da Türkçe adıyla Şarküteri, değişik ve eğlenceli bir film denebilir.

Willy Wonka and the Chocolate Factory - 1971




Johnny Depp'li yeni versiyonunu izlemiş olmama ve çok keyif almış olmama rağmen bu filmin orijinalini çok merak ediyordum. Zaten içinde çikolata geçen, özellikle çikolata fabrikası gibi bir yerde geçen bir filmi sevmemem mümkün değil, bunu biliyordum! 1971 yapımı orijinal Willy Wonka ve Çikolata Fabrikası da gerçekten çok şirin ve eğlenceliymiş. Her ne kadar Tim Burton'ın yararlandığı pek çok görsel efekt ve bilgisayar efekti bu filmde kullanılamamış olsa da yine de filmin insanın içini ısıtan, sihirli bir atmosferi var. Gene Wilder bence Willy Wonka rolünde Johnny Depp'in olduğundan çok daha gizemli ve egzantrik bir oyunculuk çıkarmış. Bu filmi izleyince: 'Evet, gerçek Willy Wonka bu!' diyorsunuz. Ayrıca oompa loompa'lar, çikolata fabrikasının içindeki gizemler ve küçük çocukların başına gelen şeylerin hepsi çok güzel işlenmiş. Yeni filmi görenlerin bunu da kaçırmaması gerekiyor bence.

The Doors - 1984



Bu filmin çok methini duymuştum, ancak Val Kilmer'ın mükemmel oyunculuğu bir yana çok da beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Belki The Doors hayranları bu filme çok daha farklı bir gözle bakıyordur, bütün şarkıları bilince ve filmde dinlerken tanıyınca film çok daha keyifli izleniyor olabilir. Benim de bildiğim ve severek dinlediğim pek çok Doors şarkısı var, ve bu şarkıların Jim Morrison'ın hayatında ne gibi evrelerde oluştuklarını görmek ilginçti filmde. Ancak bir alkolik/uyuşturucu bağımlısının kendini gittikçe yok etmesini izlemenin çok da hayran kalınacak ya da keyif alınacak bir yanı yoktu. Oliver Stone'un gerçekten sevdiğim çok az filmi var sanırım.

Sinema sinema!

Geçtiğimiz 1 ay içinde pek çok film izledim ve hiçbiriyle ilgili düşündüklerimi yazamadım blog'uma henüz, bu yüzden şimdi her film için ayrı bir post yazarak bir 'film eleştirisi' silsilesi oluşturmaya karar verdim. Hazır olun, işte başlıyor! :)

Friday, June 1, 2007

Eğlenelim biraz

'Chicago Türk Festivali' gibi festivallere ve etkinliklere neden çok ihtiyacımız var? Cevabı:



Amerika'da yaşayan Türk doktora öğrencisi bir kızın maruz kaldığı sorular:


- Türkiye'de başörtü takmazsanız hapse atılır mısınız? (Yorumsuz)


- Midnight Express (Geceyarısı Ekspresi) filmi beni çok korkuttu. Türkiye'ye gidersem hapse atılır mıyım? (Bir 'kötü örnek' binlerce iyi örnekten ne kadar daha etkili, işte kanıtı. Yazıklar olsun Oliver Stone diyorum)


- Ne olacak bu Ortadoğu'nun hali? (Bu soru da doktor olduğunu söyleyen birine 'Nedir kanserin devası?' filan gibi bir soru sormaya eşdeğer)


- Türkiye'de hangi dil konuşuluyor? Ortadoğu'da Arapça'dan başka dil konuşuluyor mu? (Evet, bizim de kendimize ait bir dilimiz var, sizin için şaşırtıcı olsa da:)


- Türklerin Müslüman olmayan herkesten nefret ettikleri doğru mu? (Yorumsuz)


- Sen hiç Türk'e benzemiyorsun. Bütün Türkler esmer/koyu tenli değil mi? (Bu da ayrı bir ırkçı yaklaşım. Ne diyeceğimi bilemiyorum)


- Türkler Arap alfabesini kullanmıyor mu? Bizim yazılarımızı nasıl okuyorsunuz? (Bunu da yorumsuz bırakıyorum)


- Türkiye'de deveyle mi seyahat ediliyor? (Evet bu soru da bana soruldu, esefle hatırlatıorum ki böyle düşünen Amerikalı sayısı azımsanamayacak kadar çok)


Ve daha niceleri... Komik ama aynı zamanda da trajik.

Monday, May 28, 2007

Chicago Türk Festivali!



Chicago'muz 4 günlüğüne bir Türk Festivali'ne ev sahipliği yapıyor. Buralarda olan herkesi bekleriz!

Wear sunscreen

Çok sevdiğim ve arada sırada baştan tekrar tekrar okuduğum bir yazı:

“’97 sınıfının mezunları;

Güneş kremi kullanın!



Eğer size geleceğe dair tek bir tavsiyede bulunabilseydim, bu, güneş kremi kullanmak olurdu. Güneş kreminin uzun vadedeki faydaları bilim adamları tarafından kanıtlanmıştır. Oysa tavsiyelerimin geri kalan kısmı benim dolambaçlı kişisel tecrübelerimden öte bir dayanağa sahip değildir.




Şimdi size bu tavsiyeleri sunacağım:




Gençliğinizin güç ve güzelliğinin tadını çıkarın; ya da boş verin, ikisi de sönüp gidene kadar gençliğinizin gücünü ve güzelliğini anlamayacaksınız nasıl olsa. Ama inanın bana, yirmi yıl geçmeden, eski resimlerinize şöyle bir baktığınızda, şimdi kavrayamayacağınız bir şekilde, önünüzde ne kadar çok seçenek olduğunu ve ne kadar muhteşem göründüğünüzü anlayacaksınız.




Düşündüğünüz kadar şişman değilsiniz.




Gelecek hakkında endişelenmeyin. Ya da endişelenin, ama endişelenmenin ancak bir cebir problemini sakız çiğnemek suretiyle çözmeye çalışmak kadar faydalı olduğunu bilin.



Hayatınızdaki asıl problemler, asla aklınızın ucundan geçmeyenlerdir. Öyle ki, sıradan bir Salı akşamında sizi en savunmanız yerinizden vuruverirler.



Her gün sizi korkutan bir şey yapın.



Şarkı söyleyin.



Başkalarına karşı acımasız davranmayın: Size karşı öyle davrananlara da tahammül etmeyin.



Diş ipi kullanın.



Kıskançlıkla vakit kaybetmeyin. Bazen ileridesinizdir, bazen de geride. Bu uzun bir yarış ve son bulduğunda sadece kendinizle olacaksınız.



Aldığınız övgüleri hatırlayın, saldırıları unutun. Bunu başarabilirseniz, nasıl yaptığınızı bana da anlatın.



Eski aşk mektuplarınızı saklayın; eski banka bildirimlerinizi atın.



Gerinin.



Ne yapmak istediğinizi bilmiyorsunuz diye suçluluk hissetmeyin. Tanıdığım en ilginç insanlar 22 yaşındayken ne yapmak istediklerini bilmiyorlardı. Tanıdığım 40 yaşındaki en ilginç insanlar hâlâ bilmiyorlar.



Bol bol kalsiyum alın.



Dizlerinize iyi davranın. Sizi bırakıp gittiklerinde onları özleyeceksiniz.



Belki evlenirsiniz, belki de evlenmezsiniz. Belki çocuklarınız olur, belki de olmaz. Belki 40 yaşında boşanacaksınız, belki de 75. evlilik yıldönümünüzde “funky chicken” oynayacaksınız.



Ne yaparsanız yapın, ne kendinizi aşırı övün, ne de aşırı eleştirin. Tüm seçeneklerinizin başarı şansı yarı yarıyadır, tıpkı diğer herkeste olduğu gibi.



Bedeninizin tadını çıkarın. Mümkün olan her şekilde kullanın, bunu yapmaktan ya da yaparsanız çevrenizdekilerin ne düşüneceğinden korkmayın. Bedeniniz, sahip olabileceğiniz en muhteşem enstrumandır.



Oturma odanız dışında bir yer bulamasanız bile dans edin.



Yazılanları yapmasanız bile kullanım kılavuzlarını okuyun.



Güzellik dergileri okumayın, tek yaptıkları sizin kendinizi çirkin hissetmenize neden olmaktır.



Akrabalarınızı tanıyın. Onları ne zaman kaybedeceğinizi asla bilemezsiniz. Kardeşlerinize iyi davranın. Onlar, geçmişinizle kurabileceğiniz en iyi bağ, ve gelecekte sizinle bağını sürdürme ihtimali en yüksek olan insanlardır.



Arkadaşlıkların –değerli bir azınlık dışında- gelip geçici olduğunu kabul edin.



Coğrafyadan ve yaşam tarzlarından doğan farklılıkları kapatmaya uğraşın. Yaşlandıkça, gençken tanımış olduğunuz insanlara daha fazla ihtiyaç duyacaksınız.



En az bir kere New York City’de yaşayın, ama sizi fazla sertleştirmeden oradan ayrılın. En az bir kere Kuzey California’da yaşayın, ama sizi fazla yumuşatmadan oradan ayrılın.



Seyahat edin.



Bazı faydalı gerçekleri kabul edin: Fiyatlar yükselecek, politikacılar sizinle oynayacaklar, ve siz yaşlanacaksınız. Yaşlandığınızda, siz gençken fiyatların mâkul, politikacıların asil, ve çocukların da büyüklerine saygılı olduğunu iddia edeceksiniz.



Büyüklerinize karşı saygılı olun. Onlar dışında hiç kimsenin sizi desteklemesini beklemeyin. Belki bir hayat sigortanız olur, ya da zengin biriyle evlenirsiniz. Ama bunların ne zaman tükeneceğini asla bilemezsiniz.



Saçınızla fazla uğraşmayın, yoksa 40 yaşına geldiğinizde, 55 yaşındaymış gibi görünürsünüz.



Kimin öğüdünü dinlediğinize dikkat edin. Ama öğüt verenlere karşı da sabırlı olun. Öğüt, bir çeşit nostaljidir. Öğüt vermek, geçmişe dair dileklerde bulunmak, bir kısmını silmek, çirkin kısımların üstünü boyamak, ve değerinden daha pahalıya satmaktan ibarettir.



Ama güneş kremi konusunda bana güvenin.”



Mary Schmich, Chicago Tribune, 1 Haziran 1997

İngilizce orjinali için buraya bakabilirsiniz.

Wednesday, May 23, 2007

'Güzellik' nedir? Güzel kimdir?

Diye bana sorsalar vereceğim cevaplar ve göstereceğim örnekler şunlar olurdu herhalde:


Güzellik:




Zerafettir.




Esrarengizdir.




Farklı olmaktır.



Umursamazlıktır.



Hüzündür.





Doğallıktır.





Kararlılıktır.





Sessizliktir bazen.



Kendine güvendir.




Kısacası bence güzel olmak kendin olmak, kendini kimseyi taklit etmek zorunda hissetmemek, kendi kurallarını kendin koymaktır. Güzellik ikonlarım bu yukarıdaki bayanlarsa, güzellik anti-ikonlarım da: Paris Hilton, Nicole Richie, Jessica Simpson, Mary-Kate ve Ashley ikizleri....vs gibi hepsi birbirine benzeyen, aynı kalıptan çıkmış, sıskalıklarıyla birbirleriyle yarışan 'modern zaman Barbie'leri' olurdu heralde :) Güzellik bence kendine ait bir stil sahibi olmaktır.

Saturday, May 19, 2007

Şafak



'Tanyerleri ışıdı, ışıyacaktı. Deniz sütlimandı, apaktı. Küreklerin şıpırtısından başka ses yoktu. Martılar daha uyanmamıştı. Gün doğmadan önceleri, dünya dümdüzken, deniz işte böyle sonsuz bir aklığa keser...'

Yaşar Kemal - Bir Ada Hikayesi - 1



Güneş doğmadan hemen önceki o sihirli anda neredeyse bir deniz kadar büyük gölün kenarında oturduk.. Yemyeşil çimenlerin üzerinde. Her yer sessiz, gölün doğu yanı utangaç bir çocuğun yanakları gibi kızarmaya başlamış, gölün diğer yanıysa film negatifleri gibi, koyu mavi ve gri renklerde.. Sanki iki taraf, birbirlerinden tamamen ayrı iki dünya olmuş. Şehrin gökdelenlerinin ışıkları henüz sönmemiş, bütün alem bir mucizeyi bekliyormuşçasına sessiz, beklentiyle yüklü. Her sabah yeniden tekrarlanan bir mucize bu, her seferinde farklı ve her seferinde daha da nefes kesici..

Gölün yüzeyi gerçekten de dümdüz ve ışıl ışıl.. O pembemsi ışık, tam önümüzde, kayaların ardında uzun bir yol çizmiş suyun üstünde kendine. Uzakta, ufuk çizgisinde eflatun bulutlar toplanmış. Ve bir umudun, bir sevincin, hiç bitmeyen bir neşenin temsilcisi gibi gelmesini bekliyoruz güneşin. Nefeslerimizi tuttuk, herşeyin gerçeküstü gibi geldiği o anda çaylarımızı yudumlayarak bu mucizenin sayılı bir kaç şahidinden biri olmanın keyfini çıkarıyoruz.

'Bakın, kuşlara ne oluyor öyle?'

Gerçekten de kuşlar delirmiş gibiler. 'Gece kuşu' denen cinsten, küçük ve siyah kuşlar, başımızın üstünde bir o yana, bir bu yana savuruyorlar kendilerini. Gerideki ağaçlara bakarken aramızdan biri küçük bir çığlık atıyor. Bir anda ufuk çizgisine baktığımızda altın suyuna batırılmış bir yuvarlağın tepesi gibi adeta gölün içinden çıkan güneşi görüyoruz birden. Yüzümüze bir gülümseme yayılıyor hemen, yaşam sevinciyle doluyor içimiz. Susuyoruz. Bu mucizeyi izliyoruz, kuşlar da şimdiki an güneşin doğma anı olduğundan böyle davranıyor olmalılar. Adeta güneşi selamlıyorlar.

Adeta gözle görünür bir hızla yukarıya doğru çıkan güneşi izliyoruz gözlerimiz yanana, yuvarlak parlaklığı beynimize işlenene kadar. Etrafımıza baharla donanmış ağaçlar, çiçekler, önümüzde uçsuz bucaksız su birikintisi, solumuzda şehir, altımızda toprak.. Hayatı hissediyoruz yüreğimizde. 'Hoşgeldin güneş' diyoruz, 'Hoşgeldin yeni gün, hoşgeldin hayat..'

Güneş doğdu.


Thursday, May 10, 2007

Anneler ve kızları




Anneler ve kızları, hep birbirine benzer. Her kız, içinde, yüreğinde annesinin izlerini taşır. Onun özüyle mayalanmıştır ruhu, onun kokusu geçmiştir tenine, onun bakışları parlar gözlerinde, onun elleri can bulur kendi ellerinde.. Annesinden bilinçli olarak hiç bir şeyi öğrenmeye çaba göstermemiş bile olsa, yıllar sonra hiç tahmin etmediği bir anda, bir çiçeği vazoya yerleştirirken mesela, kendisinde annesini görür kız.. Ellerinin bir hareketinde, aynada farkettiği bir bakışında, vücudunun bir duruşunda annesini yansıtır. İnkar etmeye çalışması ya da kabullenmesi pek bir şeyi değiştirmez, her kız, annesinin kızıdır.


Anneler ve kızları, sadece iki kişinin bildiği bir çok gizli sırrın tek ortaklarıdır. Eğer yakalayabilecek kadar şanslıysa anne ve kızı bu derin dostluğu, köklü paylaşımı, hayat boyu sırdaşlığı, dert ortaklığını... O zaman dünyaları bir cennet olur. Sabaha karşı 3te mutfakta oturup ellerinde buharı tüten nane-kekik çayı fincanlarıyla hayat hakkında saatlerce süren uzun sohbetlere dalar anne ve kızı.. Başka hiç kimseye anlatamadıklarını dökerler birbirlerine, ve konuştukça ne kadar da çok birbirlerine benzediklerini keşfederler, hayretle..


Anneler ve kızları, başka hiç kimsenin yaşamayacağı ve yakalayamayacağı kadar güçlü, görünmez bağlarla bağlıdırlar birbirlerine.. Anneyle kızı dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar değişmez bu bağların kuvveti. Mesafeleri, okyanusları, kıtaları aşar. Dünyanın uzak bir kıtasında kızının gözleri nemlense, annenin gözlerinden bir yaş damlar.. Telefonu açtığında daha konuşmadan, sadece alıp verdiği nefesten kızının hüzünlü mü, mutlu mu, neşeli mi, şaşkın mı olduğunu anlar. Yüreği onunla çarpar, gözleri onunla bulutlanır, onunla parlar.


Anneler ve kızları, yıllar geçse de kuvvetli kalacak, diğer çoğu arkadaşlıkların aksine zamanın yıpratıcı darbelerini hissetmeyecek, aksine zamanla güçlenecek bir güven ve sevgiyle bağlıdırlar birbirlerine.. Anneler ve kızları, birdir, tek yürektir, tek nefestir. Kızının üzüntüsü, annenin yüreğinde yara, mutluluğu ise açan binlerce çiçektir.


Bana bütün kararlarımda güvenen, benim de kendime güvenmemi sağlayan, hep destek olan, günde 11 saat ve haftada 6 gün çalışan bir kadının da gayet mükemmel bir şekilde çocuk yetiştirebileceğini gösteren, çabalamayı, uğraşmayı, vazgeçmemeyi, hayatta bir kere 'üf' dememeyi, yılmadan, yorulmadan, içinde çelik gibi bir iradeyi ve karakteri besleyip büyütmeyi öğreten, kişiliğimi yaralamadan beni hep takdir eden, yanımda olan, ne olursa olsun koşulsuz ve sınırsız bir sevgi veren anne... Seni çok seviyorum.

Friday, May 4, 2007

Büyük haberler!



Son 2 hafta içinde:

- Doktora'nın Second year review'undan alnımın akıyla geçip 2. master derecemi aldım! Master tezim başarılı bulundu, kabul edildi ve seneye doktoraya devam etmem kurul tarafından uygun görüldü.

- Middle East Studies Association'ın alanımızda en büyük konferans kabul edilen ve bu sene Montréal'de yapılacak olan konferansına gönderdiğim paper'ım kabul edildi! Kasım'da paper'ımı sunmak üzere Kanada'ya uçuyorum:)

- University of Chicago bünyesinde senede sadece iki lisansüstü öğrenciye verilen Sawiris Fellowship'i kazandım! Bu yazın ikinci yarısını Mısır-Kahire'de International Language Institute'ta Arapçamı geliştirerek geçireceğim.


Hayat ne kadar garip, bazı şeyler hiç beklemediğimiz zamanlarda oluyor ve bizi şaşırtarak sevindiriyor:)




Image: 'light at the end of the tunnel'
(http://planeimages.smugmug.com/gallery/1308419/2/61694895#61694895)

Tuesday, May 1, 2007

Suşi gecesi



Kurduğumuz sofranın fotoğrafları:) Yeni mutfaklar ve tatlar denemeyi çok seviyorum!



Fotoğraftakiler: Deniz yosunu salatası, zencefil turşusu, wasabi, spicy salmon roll (baharatlı somon balığı), spicy tuna roll (baharatlı ton balığı) Suşilerin bu şekilde sarılıp yapılanlarına 'Maki sushi' deniyor.





Bu fotoğrafta: Yasemin çayı (içinde durduğu çaydanlık, 'tetsubin' denen Japonların özel dökme demir çaydanlıklarından), ortada maki roll'ları, ve appetizer olarak da miso çorbası



Miso çorbasının yakından görünümü: Bunu ben yaptım :) 'Soy Paste' adında yoğunlaştırılmış bir macunun suda eritilerek ısıtılmasından ibaret (bizdeki tarhana çorbası mantığı gibi) İçine kestiğimiz tofu küplerini attık ve bir 15 dakika daha pişirdik. Bildiğiniz gibi tofu da soyadan oluştuğu için bu çorba gayet doyurucu. Normalde içine yeşil soğan doğranıyor ama ben evde o olmadığından maydanoz koydum, o da gayet güzel oldu.

Japonların neden kilo almadıkları belli oluyor. Böylesine yağsız ve sade, hafif yemekler ve küçük porsiyonlarla insan kilo mu alır?


Yaşasın yemek yemek! :)