Sunday, December 31, 2006

Bu güzel bayram sabahında

Türkiye'de sevdiklerimle birlikte olmanın mutluluğunu yaşıyorum:)

Bu güzel sabahta:

- Kalkıp derin bir nefes alın, size yaşadığınızı ve yaşamın ne güzel olduğunu hatırlatan.

- Sevdiğiniz birine sarılın.

- Siyah çikolata yiyin.

- Hala hayattalarsa anneannenizi / babaannenizi arayın.

- Kocaman bir kahkaha atın.

- Khaled, Rachid Taha ve Faudel'le coşun ;)



Saturday, December 30, 2006

'Yılbaşı', bayram, kutlamalar



'Yılbaşı kutlama' kavramının bana ne kadar ters ve komik geldiğini söylememe gerek yok sanırım. Sevdiğim insanlara, aile ve arkadaşlarıma yeni gelen yıl için en iyi dileklerimi söylemek, ya da onları düşündüğümü belirten bir kart atmak gibi güzel bir adetten çok, 'eğlence' dayatmasından bahsediyorum. O gece dışarı çıkıp sabaha kadar 'eğlenme' zorunluluğunu bana her yönden dayatan medyanın bu tutumundan ne kadar rahatsız olduğumu, hatta tiksindiğimi her fırsatta açığa vurmaktan geri kalmıyorum. Özellikle birileri bana 'O gece dışarı çıkmak ve eğlenmek zorundasın' ya da 'Herkese (büyük bir olasılıkla ihtiyaçları olmayan ve daha sonra bir yere kaldırıp unutacakları) hediyeler almak zorundasın' diye sürekli tekrarlarsa bu bende ters tepki yapıyor. Tüketim toplumunun bana dayattığı yapay mutluluk vaatleri bana çok sahte ve gereksiz geliyor. Aynı zamanda bu 'eğlenme zorunluluğu' parasız olan çoğu insanı gerçekten çok mutsuz yapıyor, hem de tamamen medya ve popüler kültür tarafından 'uydurulmuş' bir kavram uğruna. Bu insanlara gerçekten neden mutsuz olduklarını sorarsanız cevap veremeyeceklerinden eminim, herşey o kadar para ve sosyal statü kokuyor ki, onlar bile tam olarak neyi kaçırıyor olduklarını bilemeyeceklerdir.

Mesela, evlerine garip bir uyarlamayla yılbaşı kutlaması niyetine Hristiyanların Noel bayramı için kullandıkları ağacı kuran Türk ailelerinden kaçı, aslında o ağacın simgelediği şeyin İsa'nın doğumunu kutlamak olduğunu düşünüyor? Eğer gerçekten bunu düşünerek ve bu düşünceyle isteyerek süslüyorlarsa o ağacı, hiç bir sorun yok bence. Ama bu ailelerinin en azından yüzde doksanının tamamen medya ve popüler kültür dayatması ve Batı özentiliği sonucu ağaç alıp süslediğine eminim. 'Kültür emperyalizmi' denen şey de işte tam bu yollarla giriyor hayatımıza zaten.. Derinden ve sinsice..

Bu dünyada sürekli fakirlik ve sefalet içinde yaşayan onca insan varken, her gün çocuklar ve bebekler ölürken korkunç sebeplerle, heryerin gereksiz yere kalabalık ve sigara dumanı dolu olduğu, herşeyin gereksiz yere pahalı olduğu bir gecede dışarı çıkıp gürültü, duman ve kalabalık arasında bazı insanların ancak bir ayda kazanabildiği miktarda parayı havaya saçmak bana çok ters geliyor.

Tabii ki eğlenmeyi ve yaşamın tadını çıkarmayı ben de çok seviyorum, bir insanın hayatında eğlendiği, dinlendiği, sevdikleriyle zaman geçirdiği anlar yaşamaya değer yegane zamanları oluşturuyor çoğunlukla.. Ama bunu kendi yöntemlerimle, çok daha doğaçlama ve hayatın içinde kendiliğinden oluşan anlarda yapmak çok daha fazla hoşuma gidiyor. Sevdiklerimle birlikte geçirilen her gün ve sağlıklı olduğum her an zaten benim için bir bayram, bir kutlama niteliği taşıyor. Bu anların tadını çıkarmak için dışarıdan gelen dayatmalara, zorlamalara pek ihtiyacım yok..

Yaşamımızda bize her gün sunulan, hediye edilen küçük mutlulukların ve sağlığımızın değerini bilmeyi öğrenmeli, her günümüzü bir bayram gibi yaşamalıyız bence.

Bir bayramla başlayan 2007'nin her gününün de bayramlar kadar mutlu, neşeli ve güzel geçmesi dileğiyle! Yeni yılınız mutlu, bayramınız kutlu olsun.

Wednesday, December 20, 2006

İstanbul - Anlar


Kanatlarında bütün dünyanın rüzgarlarını taşıyan bir martı olmak bu şehirde.. Herşeye, bir şehrin yaşamının içine dahil olan herşeye, insana dair bütün duygulara, yaşamlara, sevinçlere ve acılara yukarıdan bakmak, süzülmek kış güneşiyle zor aydınlanan puslu gökyüzünde.. Bir vapurla arkadaş olmak, dolaşmak kıtalar arası bir rotada, kendi yansımanı görmek koyu, durgun sularda.. Bir martı olmak, Sait Faik'in ya da Orhan Veli'nin martılarından biri gibi süzülmek bu şehrin gökyüzünde..


Ya da eski bir evin arka bahçesinde dolaşan minik bir kedicik olmak.. Yeşil yaprakların, dalların arasından utangaç bakışlar atmak onu sevmeye gelen küçük çocuklara. Zamanın yavaşladığı, unutulmuş bir arka bahçeyi krallığın ilan etmek. Koşmak çimenlerin üzerinde, hiç durmamacasına, diğer kedi yavrularıyla oynamak, hiç büyümeyecekmiş gibi. Küçüklüğüne sığınıp köşe bucak kaçmak, saklanmak, sonra tekrar ortaya çıkmak..


Pencerelerden içeriye girmek için çaba gösteren güneş ışığına vermiş kendilerini, halamın Afrika menekşeleri.. Sessizliklerinde ve duruşlarında gizli bir gurur saklı gibi, vakur gibiler.. Bizim koşturmalarımıza, oradan oraya gidiş-gelişlerimize, telaşlı hallerimize, yaşamımızın çoğunu bir acele içinde geçirmemize şaşırmış gibiler sanki. Kendilerini güneşe vermiş, duruyorlar öyle işte, rahat, dertsiz, tasasız.. Bize 'Yaşam zaten mutlu olunan anlardan başka nedir ki?' diye soruyor gibiler.


Çıplak ağaçların çevrelediği bir gökyüzünü ve güzelim Boğaz'ı seyretmek Emirgan'dan.. Renkleri hafifçe silinmiş eski bir resim gibi, soluk ama güzel manzarası İstanbul'un.. Kulaklarımızda Mercan Dede'nin ve Ömer Faruk Tekbilek'in Doğu ezgileriyle elimizde birer bardak çay, oturup önümüzden geçip akan yaşamı izlemek, denizi, martıları, seyyar satıcıları, okul çıkışında otobüslerine koşturan öğrencileri, kış mevsiminin ve bir Aralık gününün solgun ve hüzünlü ışığını.



İstanbul'da liseli ve aşık olmak. Utangaç gülümseyişler, saf ve masum bir sevgi, bakışmalar, sonunda elele tutuştular:)


Ve sevgililer kafeden ayrıldıktan sonra, Boğaz'a ve İstanbul'a çöken kış akşamı.. İstanbul'da başlayan, biten, süren hayatlar.. Sevgiler, öfkeler, hayalkırıklıkları, umutlar, hüzünler, sevinçler, kırgınlıklar, kıskançlıklar, mutluluklar, dostluklar, kavgalar, ayrılıklar ve buluşmalar.. Yaşamlar.. Anlar..




P.S: Mısır'dan geri döndüm dün.. Orada bir hafta içinde yaptıklarımı ve yaşadıklarımı da koyacağım blog'uma yakında!

حشوفك بعدين



Başlık, Mısır Arapçası'nda 'Sonra görüşürüz!' demek oluyor!
1 hafta kadar Mısır- Kahire'de olacağım, blog'uma yazamayabilirim. Daha sonra oralarda anı defterime yazdığım notları buraya geçirmek istiyorum. Görüşmek üzere:)

Sunday, December 17, 2006

Ara - karanlık


Requiem

Bu dünyadan gitmenin yolu yok

I. Dönsem bir şeyler umarak, dönmesen kim sürer ayak izimi,
benden başka? Son katın da tutulduğunu bilmesem, bu gövde
kendine kiracı, demlenir.

II. Dönerim bir gün, dar gelir dünya. Kalsam giderim buralardan
gitsem oralarda kalırım, yarım.

III. Parmaklarımdır tarih; mürekkep ve hokka, o gri kalem,
yazsam hep sarmal-gece. Kimbilir hangi kapıdır, geçmiş dolunaylar;
çalmayın! Açılmaz, kendime yazdığım mektuplar!

IV. Çeksem tetiği, kimseler ölmez. Kuşatır eşyanın yılgınlığı;
siyah! Gitgide uzaklaşan kent rüyasıyım. Kendine saplanan
ok olurum, yok olurum; ölemem!


Turgay Kantürk


Şimdi dinlediğim: Portishead - Undenied

Güzel şehirde bir hafta


Türkiye'ye dönüşümün en güzel yanlarından biri: Tatlı mandalinalar:) Buradaki meyvelerin tadı gibi lezzetli olmuyor, hiç bir yerde!

Bu sene doğumgünü kutlamalarım hiç bitmeyen bir şenliğe dönüştü sanki! Önce Amerikalı arkadaşlarım bana sürpriz bir doğumgünü brunch'ı düzenlemişlerdi, daha sonra Chicago'da güzel bir Türk restoranı olan Turquoise'da Türk arkadaşlarımın düzenlediği brunchta tıkabasa yiyip içtik, eğlendik, ve en son olarak geçen hafta sevgili halamın evinde güzel bir yemekten sonra yine sürpriz bir şekilde gelen maytaplar ve mumlarla süslü frambuazlı doğumgünü pastamla birlikte 3. kutlamayı da yapmış olduk! Ve ben Aralık ayını neden bu kadar çok sevdiğimi tekrar anladım:) Dostlarımı çok seviyorum.

Güzel şehirde bir hafta akraba ziyaretleri ve eski dostları görmekle geçti. İstanbul'un temposuna yetişmek zaten mümkün olmuyor hiç bir zaman. Bir kaç güne sayıları çok fazla olan onlarca akrabayı görmeyi sığdırmaya çalışınca da yorucu oluyor buradaki günler, ama tabii bir o kadar da keyifli.

Tatilde ve Türkiye'de olmanın bütün bunların dışında getirdiği güzellikler:

- Simit yemek ve ayran içmek

- Sabah erkenden kapıya gelen taze süt ve gazeteler

- Kafam yapılması gereken işlerle ve yazılacak makalelerle dolu olmadan rahat, sakin bir kahvaltı edebilmek

- Televizyon izleme yeteneğimi kaybetmiş olduğumu farketmek: Maksimum 30 saniye dayanabildiğim televizyonda gündüz Esra Ceyhan eşliğinde aerobik yapmaya çalışan şişman ev kadınlarına, gece de hepsi birbirinden daha saçma dizilere kahkahalarla gülmek, bir 30 saniye daha sonra televizyonu kapatmak

- Sevdiğim insanlarla kahvaltı etmek: Pazar günü güneşli bir hava eşliğinde adalara karşı keyifli aile (ya da sülale de diyebiliriz akraba çokluğundan) brunch'ı.

- Anneannem ve babaannemle keyifli sohbetler, hasret giderme.

- Gezip gördüğümüz Kadıköy Kitap Fuarı ve tabii ki yine dayanamayarak aldığım kitaplar, özellikle de çok başarılı bulduğum 'Tematik Türk Şiiri Antolojisi'.

- Halamın kendi açıp yaptığı üzeri naneli, pul biberli, dünyanın en lezzetli mantısı.

- İstanbul sokaklarında 'The Cure' dinleyerek dolaşmak, amaçsızca yürüyebilmek.

- Dünyalar tatlısı sokak kedileri, İstanbul kedileri.

- Annemin yayla çorbası.




İzlediğim film: Uğur Yücel'in yönettiği, gerçekten çok başarılı bulduğum 'Yazı-Tura'. Türk sinemasının geleceği hakkında çok umutluyum, zaten son yıllarda bir patlama yaşanıyor bu sektörde Türkiye'de. Ayrıca Olgun Şimşek'in oyunculuğunun ne kadar başarılı olduğunu da farketmemi sağladı bu film.



Okumayı bitirdiğim kitap: Mahrem - Elif Şafak. Yazarın okuduğum kitaplarının arasında Pinhan'dan sonra en güzeli diyebilirim. Gözlemler, anlatım tarzı, üslup, hepsi gerçekten mükemmel. Hep Türkçe yazmalı bence Elif Şafak, kendi dilinde yazdığında ifade yeteneği çok daha güçlü, çok daha etkileyici oluyor çünkü. İstanbul'da bir kitapçıdan diğer Türkçe romanını, 'Şehrin Aynaları'nı da aldım.



Time dergisi, 'Yılın insanı' kategorisinde bu yıl bizi, yani internet kullanıcılarını seçmiş! İnternet kullanıcıları, yani bloglar yazıp, Youtube'a videolar ekleyip, fotoğraflarını internete yükleyenler: İnternet'in içeriğini genişletip bu bilgi okyanusuna bir kaç damla olarak dahi olsa katkıda bulunanlar. Oturup televizyona boş boş bakmak yerine bir şeyler yaratıp bunu dünyadaki diğer bütün insanlarla paylaşma çabasıyla internete ekleyenler.

İtiraf ediyorum ki daha önceki yüzyıllarda değil de şimdi, işte bu bilgi çağında yaşamak beni çok mutlu ediyor. Bilginin ve iletişimin parmaklarımın ucunda ve bu kadar kolay erişilebilir olması, yaşamı çok daha yaşanabilir kılıyor. Ben de tüm internet kullanıcılarını kutluyorum buradan, bütün kusurlarına ve eksiklerine rağmen yine de hepimizi bir araya getiren ve neredeyse bütün farkları ortadan kaldıran eşitlikçi, paylaşımcı, özgür bir ortam yaratabildiğimiz için.

Güzel şehirde bir hafta bitti, Çarşamba yine yolculuk var: Bu sefer Afrika kıtasına! Yola çıkmadan önce bir kez daha yazacağım umarım.

Thursday, December 14, 2006

Şehr-i İstanbul, yine, yeni, yeniden


Tamı tamına 23 saat süren yorucu bir yolculuktan sonra sarhoş gibi bir halde 'ev'e varmak.. Yeni bir ev, yeni bir mahalle, yeni bir düzenin keşfedilmesiyle geçen iki gün.. Kendimi yeniden küçük bir çocuk gibi hissediyorum, etrafındaki herşeyin yerlerini ve isimlerini yeniden öğrenen. Kendi ülkemde ve evimde bir turist gibiyim henüz!

Beni karşılayan güzel İstanbul'a bakmak şöyle bir, ayların ardından hasretle, sevgiyle.. Trafiğine, ne kadar güzel bir şehirde yaşadıklarının farkında olmayan insanlarına, kedilerine, martılarına, camilerine, tepelerine, köprülerine sevgiyle bakmak.. Onda kendimi görmek, kendi bölünmüşlüğümü.. Kendi yorgunluğumu, Doğu ve Batı arasında kalışımı, yolculuğumu, yaşamımı.. İstanbul'a durup, bir bakmak.. Her seferinde beni kucaklayan ve hiç reddetmeyen kollarının altında, geceleri ışıklarla aydınlanan gökyüzünün altında güven ve huzurla uyumak.. İstanbul'un tekrar, yine, yeniden kanıma girmesine izin vermek.. Belki de hiç oradan çıkmamış olduğunu farketmek.

Herşeyin ortasında o tanıdık duygu, hani her şey bıraktığım gibi kalmış ve ben aslında okyanusların ötesine hiç gitmemişim hissi.. Yanıltıcı olduğunu bildiğim bir his, tekrar yollara düşüp İstanbul'dan ayrı kalınca bu sefer de İstanbul'da geçirdiğim günlerin aslında bir rüya olduğunu ve gerçek olmadıklarını fısıldayacak bana sinsice, biliyorum.. Bilmeme rağmen ona boyun eğiyorum..

Güzel İstanbul, yine, yeniden.. Yeni Türkü'nün deyimiyle, 'Hem tanıdık, hem yepyeni...'

Monday, December 11, 2006

Sevgi gerçekten..




En sevdiğim filmlerden biri olan ve insanın içini sıcacık ısıtan 'Love Actually'de söylenildiği gibi: Sevgi gerçekten her yerde.. Bu dünyada 'sevgi'nin gerçekten var olup olmadığından şüphe ederseniz eğer, filmde Hugh Grant'in izleyicilere Londra'nın Heathrow havaalanını örnek verdiği gibi ben de size İstanbul- Atatürk Havalimanı'nın 'Yurtdışı geliş' çıkış kapısının hemen dışına bakmanızı öneririm. 'Love actually is all around'

Elvedalardan nefret ediyorum ama kavuşmaları çok seviyorum.


Bavulumu hazırlamam gerek. Yolcu, yolunda gerek:)

Sunday, December 10, 2006

Bir Aralık sabahı




Ağaçlar, çırılçıplak dallarını gökyüzüne uzatmış, soğuktan bulutlara doğru kaçmak ister gibi.. En sevdiğim ay olan Aralık geldi. Beyaz karları, parlak kutlamaları, sessiz ve rüzgarlı geceleri, bacalardan tüten dumanları, soğuk ve karanlık sabahları, yeni bir yılın tanıdık heyecanı, ve geçmiş yıla nedense hep hüzünle bakan gözleriyle Aralık geldi. Keskin bir tren düdüğü böldü geceyi tam ikiye, ıssız sokakların ve uykudaki evlerin rehavetini bozmak istercesine. Kapkara gece sabahın ılık turuncu kollarına doğru koşarken çıplak ağaçlar içini çekti esen rüzgarla yarışmak ister gibi. Titredim gecenin koynunda, Aralık'ın soğuğunda.. Buz gibi havayı içime çektim. Kimbilir dünyanın başka hangi sokaklarında benimle aynı anda nefes alıyordu milyonlarca insan.. Titredim şafaktan hemen önceki gecenin o en soğuk anında. Beni çağırıyordu güzel kuşlar, tüy gibi ince ve hafif bulutlar, yalnızlığına sarılmış avunmaya çalışan mağrur gece, uzak ve solgun yıldızlar, portakal gibi, kar gibi, çam ağaçları gibi tanıdık ve güzel kokan sabahlar, soğuk ve buzlu kaldırımlar, başına buyruk deli rüzgarlar..Aralık'ın kışın yüreğine açtığı kapıdan içeri girdim.

Thursday, December 7, 2006

-5 derecede dondurma

Dün hava sıcaklığından bahsederken farkettik: Hepimiz Chicago'da dünkü havanın gayet ılık ve güzel olduğu kanısındaydık. Gerçekten Chicago'lu olunduğunun anlaşıldığı an budur: Hava -16dan -5e çıktığında kendi kendine: 'Aaa hava ısındı, bugün ne güzel ve ılık bir gündü' demek!



Bu arada Pazartesi günü güzel doğumgünü kahvaltımda beni mutlu eden tüm arkadaşlarıma çok teşekkürler (gerçi burası Türkçe olduğu için hepsi okuyamayacak ama olsun:) Original Pancake House'ta inanılmaz güzellikte bir brunch yaptık. Yemekler, sohbetler, masamız, neşeli hava, herşey mükemmeldi. Original Pancake House bence Chicago'da kahvaltısı en iyi olan yerlerden biri, ve kahvaltıyı çok sevdiğimden benim için oraya her gidişim ayrı bir keyifli. Fotoğrafta da acılı 'Santa Fe' omletim ve kirazlı kreplerim görülmekte. Tabii ki bu kadar çok ve bol kalorili yiyecekleri, yani klasik 'Amerikan kahvaltısı'nı ben bir kaç ayda bir ancak yiyebiliyorum, bizim Türk kahvaltısı kavramımız çok daha sağlıklı aslında. Ama arada bir insan yeni mutfaklara da açık olmalı, bu güzel kahvaltıyı sevdiklerimle paylaşabilmek çok mutluluk verici oldu gerçekten.



Dünkü finalimin btimiş olması ve böylece sadece yazılacak bir makalemin kalmış olması şerefine dün bu havada dondurma yemeye gittik! Gittiğimiz yer sevgili arkadaşlarım Peter ve Gökben'in beni ne zamandır götürmeye çalıştıkları ve dondurmalarını anlata anlata bitiremedikleri Margie's Candies. Sanırım Chicago'nun en eski dondurmacı/şekerci dükkanıymış. İçeriye girince bizi 60'lı 70'li yıllardan kalma bir dekor karşıladı, burada bütün herşeyi, çikolataları, şekerleri, dondurmaları, dondurma soslarını....vs. kendileri yapıyorlarmış. Zaten içeriye girince bir masal dünyasının ortasına düşmüş oluyor gibi insan: Her tarafta çikolatalar, şekerlemeler, karamelli elma şekerleri, kocaman rengarenk lolipoplar,
bonbonlar... Kendimi kötü kalpli cadının şekerden evine giren Gretel gibi hissettim, sanki elimi atsam masadan bir parça koparıp yiyebilecek gibiydim:)

Dışarıdaki karları izlerken gelen kocaman istiridye kabuğuna benzeyen tabaklarda 'turtle split'lerimizi yedik. Gerçekten de övüldüğü kadar varmış buranın dondurması, gerçekten yediğim en güzel dondurmalardandı diyebilirim. Böylece havanın -5 derece olduğu bir günde de dondurma yeme tecrübesini yaşamış olduk! Amerika'da sevdiğim şeylerden biri de bu: Dondurma yemeye sadece 'yaz'a ait bir aktiviteymiş gibi bakılmaması. Hava bu kadar soğukken bile gittiğimizde neredeyse tamamen doluydu dükkan dondurma yiyen insanlarla!

Bir de dün akşam 'Kurtlar Vadisi Irak'ı seyrettik, ben de merakımı gidermiş oldum sonunda. Çünkü Türkiye'deki herkes izledikten ve yorum yaptıktan sonra çok merak ediyordum ve çok istiyordum izlemeyi, ama çok beğendiğimi söyleyemem. Yorumlarımı başka bir yazıma saklıyorum.

Pazar gününe bitirmem gereken bir makale var, sonra ev toplanacak, alışveriş yapılacak, bavullar hazırlanacak.. Yolculuk vakti yaklaştı.

Monday, December 4, 2006

Güzel gün, mutlu gün


Beni bu dünyaya getirmeye karar verdiğin için teşekkürler anne.. Her şeye rağmen, arada sırada üzerimize çöken hüzün bulutlarına, zamansız ölümlere, savaşlara ve acılara rağmen, inadına güzel hayat.. İnadına şeker pembesi bir bebeğin gülümsemesi, inadına bembeyaz yumuşacık bulutlar, inadına serin ve tatlı yeşil üzüm salkımı, inadına mis kokulu ve kıpkırmızı renkte şu açan güller, inadına sıcak ve tanıdık yaşamın nefesi. Tenimizi şefkatle okşayan sabah meltemi, mutlulukla içimize çektiğimiz kahve ve çikolata kokuları, radyodan kulağımıza çalınan o eski ve eşsiz şarkı... Hayatın bütün mutlulukları alay ediyor gibi ölümle ve bütün acılarla.. Hayatın bütün mutlulukları, dünya üzerindeki çirkefliklerin, kötülüklerin, haksızlıkların inadına pırıl pırıl parlıyor ve aydınlatıyor yaşamımızı.. Karşımıza çıkan güzellikler bize aslında 'gerçekten mutlu' geçirilen bir tek an için bile bütün yaşamımızın değer olabileceğini anlatıyor.
Bugün ben 'çeyrek yüzyıl'lık oldum:) Teşekkürler dünya..

Sunday, December 3, 2006

Buzzzz




İnanamıyorum bu kadarına, hani Chicago soğuk olur normalde ama.. Önce hava 'sıcaklığı'na baktıktan sonra şimdi de solda en üstte yazan 'Feels like' (yani hissedilen sıcaklık) bölümünde ne yazdığına dikkat etmenizi istiyorum. İmdat!

Saturday, December 2, 2006

Sağanak yağmurlar, bembeyaz karlar

Haftanın geri kalanı ilk yarısından çok daha güzel geçti. Çarşamba günü üç makalemi de bitirmenin ve sunumumu da yapmış olmanın verdiği rahatlıkla eve gelip tam üç saat uyumuşum! Bütün gün, yağmur öylesine hevesle yağdı ki o gün.. Hiç durmadan, sağanak halinde.. Eve otobüsle dönmeme rağmen giydiğim eteğin uçları sırılsıklam oldu, ayakkabılarım da. Herhalde havanın sabah 17 dereceyle başlayıp akşam 0 dereceye döndüğü tek şehir Chicago'dur!

Chicago'ya bir aydır gelmesi için sabırsızlıkla beklediğim Volver'in sonunda sinemalara gelmiş olduğunu görünce hemen izlemeye gittik o akşam. Film Landmark Century sinemasındaydı ama önce 'fish and chips'li güzel bir akşam yemeği yedik güzel, küçük bir restoranda, dışarının soğuğuna inatla yanan sıcacık şöminenin karşısında.. Günlerdir mideme çay, kahve, siyah çikolata ve Eti Form'lardan başka pek bir şey girmediği için doğru düzgün bir yemek yemek çok güzeldi.



(Filmi izlememiş olanlar okumasın, uyarıyorum:) Tahmin ettiğim gibi, Almodovar yine çok iyi bir iş başarmış. Film kesinlikle bir 'kadın filmi', karakterlerin neredeyse hepsi kadın ve yönetmenin kadın ruhunu ne kadar iyi anladığına bir kez daha çok şaşırdım. Anneler ve kızları, kadınlar ve kız arkadaşları, anneanneler ve kız torunları, kısacası ailelerin dişi yanını oluşturan bütün öğelerin birbirleriyle olan iletişimini çok güzel anlatmış Almodovar. Ve tabii ki aralarında kurdukları o güçlü bağları, dayanışmayı, birbirlerinden aldıkları gücü.. Filmi izledikten sonra annemi gerçekten çok özledim, yanımda olsun ve ben de Penelope'nin filmde yaptığı gibi sarılayım ona istedim. Penelope Cruz bence bu filmde sinema hayatının en iyi performanslarından birini veriyor. Özellikle filme adını veren 'Volver' şarkısını söylediği sahne, göz yaşartıcı güzellikte.. Filmin tonları, kırmızı ve sıcak renklerin bol bol kullanılması, bütün Almodovar filmlerinde olduğu gibi kullanılan müziklerin fevkalade olması, bütün bunlar bu filmi eşsiz kılan öğelerdi bence.

Almodovar'ın filmlerini çok seviyorum, çünkü o toplumda hep baskıya uğramış ve toplumun dışına itilmiş, marjinalleştirilmiş bütün öğelerle kendini özdeşleştiriyor ve onları çok iyi anladığını hissettiriyor filmlerinde: Kadınlar, eşcinseller, travestiler, öksüzler, yetimler, koma halindeki hastalar, yaşlı kadınlar... Kısacası toplumun genel normlarına uymayan ve hep dışarı itilen bütün öğeler, onun filmlerinde başrol oyuncusu oluveriyorlar. 'Volver' bu açıdan diğer Almodovar filmleri kadar keskin değildi, ancak yine de onun toplumun bu kesimlerine hissettiği sempatiyi farketmemek mümkün değildi bu filmde de.

Gündüz o kadar uyuduktan sonra gece bir 10 saat daha, ve ertesi gece de 12 saat kadar uyudum: Meğer ne kadar çok 'uyku borcu'm birikmiş! Hala bir makale ve bir finalim var kalan geriye ancak işin en zor kısmı olan bu hafta geçti ya, çok mutluyum.

Perşembe günü sakin geçen bir günün ardından müzik grubu provamıza gittim. Prova çıkışı bir Lübnan restoranı olan Cedars'a gittik. Akşam yemeğinin bir 'mini-konser'e dönüşmesinden daha keyif verici ne olabilir? Aralarında bir keman çalan, bir bağlama çalan, bir de klarnet çalan üç usta müzisyenin olduğu bir akşam yemeği grubunda hepsi birden enstrümanlarını çıkarıverirse ortaya ne olur? Elbette 'Biz Heybeli'de her gece...'den başlayıp, 'Yedi düvel zindanından beterdir Yedikule' ye uzanan bir şarkılar cümbüşü.. Çok eğlendim, özellikle grubumuz için klarnet çalan Jim klarnetine rakı içirip de 'Bakın şimdi sesi çok daha güzel çıkıyor değil mi?' dediğinde kahkahalara boğulduğumuzda:) Böyle doğaçlama olan, aniden ortaya çıkan güzel anlar eşsiz oluyor. Müzik grubumuzu çok seviyorum.

Cuma sabahıysa bizi bekleyen bembeyaz karlardı dışarıda.. Al-Azhar Üniversitesi ve Fransa'daki başörtü yasağı üzerine ilginç bir konuşmaya gittim, arkasından verilen resepsiyonda hocalarımla ve bölümden arkadaşlarımla yemek yiyip sohbet etme imkanı buldum, güzeldi. Akşam eve gelip geçen dönem almış olduğum hazır 'Tavuk Göğsü karışımı'yla ve evdeki sütle hayatımda ilk defa tavuk göğsü tatlısı yaptım, güzel oldu gerçekten! Hazır bir karışımın böyle başarılı sonuçlar vereceğini hiç düşünmezdim.



Dün akşamsa ilk defa Hyde Park'ta yeni açılan Noon Hookah lounge'a (Nargile kafe de diyebiliriz sanırım) gittik. Nargile eşliğinde Mısır Arapçası öğrenmek, Arapça müzikleri dinlemek, çay içmek ve bir İranlı, iki Amerikalı ve bir Türkten oluşan grubumuzun üyeleriyle tavla oynamak, kısacası sonunda bütün haftanın stresini üzerimden atabilmek çok güzeldi! Kendimi Ortadoğu'da bir Arap ülkesinde gibi hissettim:) Bu arada gerçekten başarılı bir yermiş, bir kez daha gitmek lazım mutlaka diye düşündük.

Güzel geçen bu bir iki günden sonra tekrar kitaplar ve defterlerin arasına gömülme vakti geldi.. Çarşamba gününe bir finalim ve önümüzdeki hafta sonuna yazmam gereken bir makale daha var. Az önce baktığım hava durumu web sitesine göre hissedilen sıcaklık -11 derece şu anda! Dışarıya çıkmaya korkuyorum. Evimin sıcak korunağında battaniyemin altında elimde bir çay fincanıyla oturmak çok daha cazip geliyor. Chicago'nun yaman soğuğu, yine gelip yerleşti rahatça şehrin üzerine.. Kış geldi.

Wednesday, November 29, 2006

Sabahın 5i, yorgunluk, kafein, uykusuzluk


Simsiyah kahve, sayfalar, sayfalar, sayfalar, notlar, yazılar, kalemler, KitKat çikolata, masa lambası, gece, karanlık, stres, klavye, referanslar, dipnotlar, paragraflar, kelimeler, tanımlar, argümanlar, girişler, gelişmeler, sonuçlar, kağıtlar, defterler, kitaplar, bitkinlik, bilgisayar ekranı, kafein fazlası, mide bulantısı, uykusuzluk, sayfalar, sayfalar, sayfalar.

Monday, November 27, 2006

Piyanonun beyaz kuşları




Uzun zamandır yazacağım, yazamıyorum, Fazıl Say 19 Kasım'da burada Chicago'da inanılmaz güzellikte bir konser verdi ve ben de bu konseri izleyen şanslı kalabalık arasındaydım. Chicago Senfoni Orkestrası'nın sahnesinde olan konsere giderken, tabii ki sanatında iyi olduğunu biliyordum Fazıl Say'ın ama gerçekten bu yüksek beklentilerimin bile çok üstünde bir performans sergiledi o. Konser programı dahilinde Say Bach'tan Prelude and Fugue in A Minor, yine Bach'tan Say düzenlemesiyle Passacaglia in C Minor, Beethoven'dan Sonata No. 17 in D Minor (Tempest) ve son olarak da Lizst'in Sonata in B Minor'ını çaldı. Ama sadece 'piyano çalmak' demek haksızlık olur bence performansına.. Daha çok, bizi koltuklarımızdan alıp bambaşka bir dünyaya götürdü Fazıl Say.

İşini çok iyi ve çok severek yapan herkes gibi Fazıl Say da kendini kaybediyor o anın içinde çalarken.. Piyanonun tuşları küçük beyaz kuşlar gibi gökyüzüne uçuveren notalara dönüşüyor parmaklarının altında.. O kuşlar alıyor dinleyeni, bembeyaz bulutların, duru göllerin, koyu yeşil ormanların, ve çivit mavisi bir gökyüzünün kapladığı bambaşka bir dünyaya götürüyor kanatlarının üzerinde.. O dünyada müziğin büyüsüyle canlanan piyanonun tuşları, inci bir kolyenin taneleri gibi teker teker dökülüyor yüreğine insanın.. Bir anda dağılıveriyor beyaz kuşlar dört bir yana ve sonsuz, serin bir okyanusa dalıveriyor insan, notaların değişen dalgaları, kendilerine ait sesleriyle.. Yarattığı bu dünyayı herkesten iyi o biliyor ve şaşkınlıkla, huşu içinde farkediyorsunuz ki, o piyano çalarken bu dünyaya ait değil zaten.. Belki de her parça bittiğinde etrafına biraz sarhoş, biraz şaşkınca bakması, daha sonra da alkışları her seferinde ayağa kalkarak kabul etmesi bu yüzden. Bu dünyaya geri döndüğünde farkediyor ancak sahnede olduğunu sanki, ve buna uyum sağlaması biraz zaman alıyor..

Bitmeyen alkışlar sonunda tam üç kere 'bis' (sahneye geri dönüş) yaptı çaldıktan sonra, ilkinde o inanılmaz güzellikteki 'Kara Toprak'ı çaldı. Bir insan piyanodan nasıl bağlama sesi çıkarabilir? İşte bunu gösterdi bize Fazıl Say.. İkincisinde caz melodileri ile süslenmiş bir parça ve üçüncüsünde ise Mozart'ın Türk Marşı'nın kendi yorumu olan caz varyasonunu çaldı.. Hepsini de giderek artan bir hayranlık ve mutlulukla izledik. O gerçekten de sahnede kendini buluyor, her ne olmak isterse o oluyor piyano çalarken, ve bundan hem kendisi çok büyük bir keyif alıyor, hem de onu dinleyenleri eşsiz bir yolculuğa çıkarıyor.

Türkiye'den işini böylesine iyi yapan insanlar çıktıkça, ülkem hakkında umutlarla doluyor içim.. Seviniyorum.

Friday, November 24, 2006

Şükran günü, dostlar, eğlence




Amerika'da toplam 4 günlük Şükran Günü (Thanksgiving) tatili dün başladı. Genelde Ameirkalılar bugünde ailelerini ziyaret edip, bütün günü evde geçirerek çok büyük bir akşam yemeği yiyorlar. Doğal olarak bu yemeğin ana öğesi hindi (bu yüzden bazen bu güne 'hindi günü' ya da 'Turkey Day' de deniyor) , ve yanında genelde Amerikanın güneyinde yenilen ve 'soul food' da denilen özel yiyeceklerden yeniliyor. Bunlar genelde patates püresi, cranberry (Türkçesi yabanmersini sanırım) sosu, haşlanmış mısır, ızgara sebze. ve yemeğin sonunda balkabağı tatlısı (genelde turta şeklinde)...vesaire gibi yemekler.

Şükran Günü'nün en önemli özelliği yemek yemek sanırım! Amerikalılar bugünde neredeyse bir aya yetecek kadar çok yemek yiyorlar. Zaten insanlar aileleriyle çok az birarada yemek yedikleri için bu onlar için özel ayrılmış bir 'aile vakti' gibi oluyor. Mesela ben Türkiyedeyken ailece sofranın başına oturup yemek yemek çok günlük, normal bir olaydı bizim için. Ama burada sadece kutlamalar ve tatillerde biraraya geliyor insanlar ve bu da yılda sadece bir kaç kez olduğundan, her biraraya gelişleri abartılı kutlamalarla süslemeye çalışıyorlar. Sanırım kültürlerarası farklar dedikleri bunlar olsa gerek..

Biz de dün Türk-Amerikan karışımı bir Şükran günü kutladık. Grubumuz Türktü ama yemekte hindi ve cranberry sosu da yedik mesela, buranın adetlerine uygun olsun diye. Bir de ben bugünün önemini 'Şükran' göstermek olarak algıladığımdan tabii ki yemekten önce bize verilen nimetler, sağlığımız ve birarada olduğumuz için şükrettik. Biliyorum bu bir yemek blogu değil ama o kadar çok yedik ki ve yemeklerimizde o kadar değişik mutfaklardan örnekler vardı ki, ben de bir 'yemek fotoromanı' hazırladım blog'um için:)


Yemeğimiz önce cips, guacamole ve salsa soslarıyla başladı.. (Meksika kökenli:)









Türk mutfağını temsil edenler tarhana çorbası, fasulye yemeği, köfte ve pilavdı. (hepsi de çok güzeldi bu arada:)

















Ve tabii ki Amerikan 'Şükran günü' geleneğinin temsilcisi ve günün başrol oyuncusu devasa hindi.. (sadece üçte birini yiyebildik) Ve yanındaki kapta 'cranberry sosu'













Hindinin kesilip biçilip sofraya geldikten sonraki hali:) Yanındakiler de kızarmış Brüksel lahanaları..Herşey çok lezzetliydi.












Bütün bunları yedikten sonra bir de üzerine taze ekmek, en sevdiğim Fransız peyniri olan Brie ve incir reçeli yedik! (sanırım bu da Fransız mutfağını simgeliyor) Yanında Türk çayı ve İngiliz çaylarının karışımından oluşturduğum bir çay içtik:)










Brie peynirinin açıldıktan sonraki hali, reçelle.. Sanırım bundan sınırsız miktarlarda yiyebilirim kendimi tutmasam:P















Meyveler ve çay...










Ve en son olarak, herşeyi yedikten ve yerimizden kalkamayacak duruma geldikten iki saat kadar sonra geceyi elmalı turta ve pecan pie denilen (cevize benzeyen bir tür meyve, resimde soldaki) turtadan dilimler ve üzerlerine konan vanilyalı dondurmayla bitirdik.. Sanırım daha bir ay hiç bir şey yemesem de yaşayabilirim:)


Bu yemeklerin arasında tabii ki güzel sohbetler, kahkahalar, şarkılar, türküler de vardı.. Elektro gitar ve bağlamadan oluşan bir orkestra eşliğinde türküler söyledik bağıra çağıra, sonra Zeki Müren bile dinledik:) Bu stresli ders haftasının ortasında çok dinlendirici oldu benim için Şükran günü.

İnsanın ailesinden çok uzakta, başka bir kıtada arkadaşlarının yanında kendisini ailesiyle bilikteymiş gibi hissetmesi, yani arkadaşlarının ona ailesi kadar yakın olabilmesi, sanırım eşi benzeri bulunamaz bir şey. Varolan en güzel hislerden biri bu sanırım. Dostlarımı seviyorum ve böyle bir günü hep birlikte yaşayabildiğimiz için çok mutluyum, çünkü haftanın geri kalanında ve önümüdeki iki hafta boyunca bu depoladığım enerjiye çok ihtiyacım olacak..

Wednesday, November 22, 2006

Son iki hafta



Derslerin son iki haftası, yani 'tam gaz ileri' halleri, kütüphanede bütün kitapların durduğu 'stacks' bölümünde kaybolma, günün 24 saatini en verimli şekilde kullanmaya çalışma, 'bir saatte kaç sayfa okunur' rekorunu kırmaya çalışma, mümkün olduğunca az uyuyup, az yemek yiyip, masamın başından mümkün olduğunca az kalkıp, bilgisayarımın ekranıyla haşır neşir olma zamanı..

Okumam gereken sayfalar, kitaplar, defterler, kalemler, dosyalar, sevgili Macbook'um, Fas usulü naneli yeşil çayım ve ben, masamı paylaşıyoruz bu gece.. Bu gece, uzun olacak sanki.. Bu iki hafta zor geçecek gibi görünüyor. Sanki Aralık'ın 10'u hiç gelmeyecek gibi.. Haftaya yazmam gereken tam 3 tane makale var! Paniklememeye çalışıyor ve gecenin karanlığına, sayfaların içine dalıyorum, çayımdan bir yudum daha aldıktan sonra..


Şimdi dinlediğim: Clair de Lune - Debussy


Fotoğraf: Chicago Üniversitesi Regenstein kütüphanesi, Fotoğrafçı: Kris Cohen

Tuesday, November 21, 2006

Uykunun derin sularında



Yine uyku düzenim değişti tamamen, geceleri az uyuyup gündüz uykularına yatıyorum. Sonuçta sersem gibi, sarhoş gibi oluyorum, tekrar bir düzene sokmam gerekiyor bu durumu. En son master tezimi yazarken böyleydim, akşam gelince odama, saat 5 gibi yatıyor, sonra 9 gibi kalkıyor, bütün geceyi uyanık geçirip yazıyor, sonra da sabaha karşı 4-5te yatıp 9 gibi de uyanıyordum. Böylece gece uykum 2 ayrı zamana bölünmüş oluyordu, ancak bu düzenin üzerimde olumlu etkiler bıraktığını söyleyemem. (Çalıcan'a sevgiler burdan, tez yazmak böyle oluyor işte:)

Dün çok komik bir şey oldu, eve gelip yorgunluktan saat 6da uyuyakalmışım (öğle uykusu için çok geç, gece uykusu için çok erken bir saat) ve niyetim yarım saat kadar uyumak olmasına rağmen 2 saatten fazla uyumuşum. Saat 8de telefonumun çalmasıyla uyandım. Özellikle böyle garip saatlerde uyuyunca iyice sarhoş gibi oluyorm, uyanınca saat kaç, günlerden ne, tamamen unutmuş oluyorum. Telefonum çaldığında saat 8di ve ben sabahın 8i mi, akşamın 8i mi anlamaya çalışırken açtım telefonu. Numara tanımadığım bir numaraydı, dolayısıyla baştan kaybetmiştim, çünkü zaten başım sersem gibiydi. Aramızda geçen diyalog aynen şöyleydi: (B: Ben, A: Arkadaşım)

B: Hello?
A: Merhaba, ben Moonshine'la görüşmek istemiştim.
B: Kim? Ne? Efendim? (Burada uykunun derin sularından yukarıya çıkmaya çalışıyorum, yukarda hayal meyal bir ışıklar görüyorum ama daha çok derinlerdeyim henüz)
A: Moonshine'la görüşmek istemiştim. Kendisi orada mı?
B: Ne? Nasıl yani? (Burada olayın mantığını anlamaya çalışıyorum, henüz beynimdeki mantıklı düşünme mekanizmaları çalışmaya başlamamış)
A: Ben Moonshine'la görüşecektim. (Sabırla hala konuşmayı devam ettiriyor)
B: ...Hahahah... (Neden güldüğümü bilmiyorum burda ama)... Kimle demiştiniz?
A: Moonshine'la... (Sessizlik, sabrın sonlarına yaklaşma)...
B: Onunla görüştüğünüzde ona ne söyleyeceksiniz? (İşte dünyanın en alakasız sorusu..Neden bu soruyu sordum bilmiyorum..)
A: Ona R.nin aradığını söyleyebilir misiniz lütfen? (konuşmanın absürdlüğün uç noktalarına taşınması)
B: Aaaaa R. sen misin??? (Konuşmanın normal sınırlarına dönmesi, sonunda uykunun derin sularından çıkmış olarak karşımdakinin söylediklerini anlayabilmem)

Hala şaşırıyorum, bütün konuşma boyunca neden 'Evet ben oyum, ne istemiştiniz?' gibi basit bir soruyu sormak aklıma gelmedi diye. Çok komik gerçekten, düşündükçe kendime gülüyorum. Başağrısı ve sarhoşluk hissiyle saat 10a kadar uyuyup ancak 10da başka bir arkadaşımın telefon etmesiyle uyanabildim, ve gece geç saatlere kadar da uyuyamadım tabii ki. Artık uyumamalıyım böyle garip saatlerde, uykumu bir düzene sokmam lazım.

Saturday, November 18, 2006

There is a light that never goes out





Hiç sönmeyen bir ışık var gecenin içinde..Bu güzel The Smiths şarkısını aklıma getiriyor. Ne zaman baksam penceremden, bir turuncu, bir yeşil, bir sarı, yanıp sönüyor. Ama hiç bir zaman kararmıyor ya da yerini terketmiyor. Gecenin koyu karanlığının içinde, orada, kimbilir başka kimlerin daha gecesini aydınlatan bir ışık var. Simsiyah bulutların altında uyurken şehir, bana göz kırpıyor ışık, 'sen rahat uyu' diyor, 'merak etme, ben hep buradayım, ve uyumuyorum hiç..'

Kara bulutların altında yüreğim köşeye sıkışmış bir kuş gibi çırpınmaya başladığında, gecenin soğuk nefesi üşüttüğünde ruhumu, sessiz sokaklar üzerime geldiğinde, uykusuz geceler başıma çöreklendiğinde, depremlerle sarsılıp titrediğinde içim, biliyorum ki hiç sönmeyen bir ışık var gecenin içinde.. Hatırlıyorum iç ferahlatan varlığını, parıltısını, renklerini, koşup cama bakıyorum hemen varlığından tekrar emin olmak istercesine. Orada, karanlığın içinde, fırtınanın gözünde, bir ışık var hiç sönmeden parlayan.. Yaşamıma umut, renk, coşku, tutku, sevinç, neşe katan.. Varlığı sakinleştiriyor beni, serin sularla yıkıyor yanan yüreğimi..

Nerede olursam olayım, biliyorum ki gecenin derinliklerinde, hiç sönmeyen bir ışık var orada bir yerlerde..

Friday, November 17, 2006

İsimler ve anlamları



İsimlerimiz ve anlamları üzerine düşündüm bugün derste Widad Qadi 'Gece yolculuğu'ndan bahsedip benim adımı yazınca tahtaya. Burada çoğu insan Doğu'da isimlerin bir anlamı olmasına, hem de gerçekten derin anlamları olmasına çok şaşırıyor. İsmimi çok seviyorum, hem melodisi güzel geliyor kulağa, hem de anlamını ve kökenini çok sihirli buluyorum. Adımın anlamının 'gece yolculuğu' olması ve Miraç gecesini anlatırken kullanılması, Arapçadan geliyor olması ve Kuran'da önemli bir yeri olması mutlu ediyor beni. Farkettim ki ailemizdeki bütün isimler Arapçadan geliyor. Aslında Farsça isimleri de çok seviyorum, kulağa gerçekten çok hoş geliyor tınısı Farsçanın.

Elif Şafak'ın Pinhan'da söylediği gibi isimler gerçekten de büyülü ve büyücü aynı zamanda bence. Bize verilen isim, bizi tanımlıyor, ama bir süreden sonra biz de o isme göre şekillenmeye başlıyoruz. Yani iki taraflı bir yolculuk bu, hem biz ismimizi etkiliyoruz, hem de ismimiz bizi etkiliyor. İşte bu yüzden insanlık tarihi boyunca bir şeye isim verme, onun üzerinde tartışmasız bir güç sahibi olmanın da simgesi oldu. Bir şeye ilk kim verdiyse ismini, bu ister yeni bir icat olsun, ister varolan bir kıtanın keşfi, ister yeni bir yıldız, ister yepyeni bir bitki türü, ona ilk ismini veren, üzerinde egemenliğini ilan etmiş gibi oluyor. Ve verdiği isim daha sonra büyük bir olasılıkla değiştirilmeyeceği için aynı zamanda onun üzerindeki imzası gibi de kalıyor.

'Adlandırma' eylemi insanlar arasında gerçekleştirildiğinde ise daha da ilginçleşiyor. Çoğunlukla kendimiz seçmiyoruz ismimizi, biz bebekken bize veriliyor adımız ve biz büyüdükçe ona alışmamız ve onu sahiplenmemiz bekleniyor. Öylesine benimsiyoruz ki ismimizi ve özdeşleşiyoruz ki onunla, bir süre sonra çok kalabalık bir yerde alçak sesle dahi söylense ismimiz, dönüp bakmak bir reflekse dönüşüyor bizim için.

Türkçe de bu açıdan çok güzel bir dil, çoğu zaman bir sözcükten bahsederken onun, anlattığı nesnenin ya da kavramın özelliklerini almış olduğunu farkediyorum. Mesela su, akıcı basit ama çok önemli bir maddeyi anlatmak için çok güzel bir sözcük. Ya da uyku, ne kadar yumuşak ve rahat söylenen bir kelime, tam da uyku halini anlatıyor gibi.. Renklerin isimleri de çok ilginç, mesela 'Mavi', Farsça 'Mai' den geliyor, yani 'suya ait, su gibi' demek.. Kelimelerin kökenlerini araştırmak ve nereden geldiklerini keşfetmek, etimolojik köklerini bulmak çok eğlenceli gerçekten. Aynı kelimenin farklı dillerde ne kadar çeşitli ve değişik anlamlarda kullanıldığını görünce şaşırmamak elde değil.

Biz ismimizi şekillendiriyoruz, ismimiz de bizi.. Acaba farklı bir ismimiz olsaydı kişiliğimiz daha mı farklı olurdu? Ya da adaş olanların birbirine mi benzer karakterleri? Benim tek bir ismim olduğu için de çok merak ediyorum: İki ismi olan insanlar, neden birini diğerine tercih eder mesela? O ismi kullanmalarının ve diğerini geri plana atmalarının sebepleri nelerdir? İnsanlar çocuklarına isim koyarken en çok neleri düşünür, nelerden ve kimlerden etkilenir? Koyduğu ismin çocuğu üzerinde nasıl bir etkisi olacağını tahmin edebilir mi önceden? Ya da kendi hayallerini mi yükler aslında farkında olmadan çocuğuna, verdiği isimle?

İlk tanıştığımızda birisine herşeyden önce adını sormamızdan belli ne kadar önem verdiğimiz isimlere. O kişinin adını en başa yerleştiririz ve onun altına sıralarız bütün özelliklerini, kişiliğini, onunla ilgili gözlemlerimizi.. Bir insanın yüzünü düşündüğümüzde, adından ayıramayız gözümüzün önüne gelen imgeyi..

'Bir isim seç' deselerdi bize dünyaya gelir gelmez, acaba farklı bir isim mi seçerdik, yoksa kendi ismimizi mi alırdık yine?