Sunday, July 27, 2008

Ülkemde neler oluyor?



Binlerce kilometre uzaktan, okyanuslar ötesinden gittikçe artan bir endişe ve huzursuzlukla izliyorum ülkemde olan bitenleri.
İçimde bir sıkıntı..
Ölenler, yaralananlar, patlamalar, çatışmalar..

'Ne zaman akıllanacağız acaba?' diye düşünüyorum kendi kendime.
Biz, yani insan ırkı.
Acaba akıllanacak mıyız?
Anlayabilecek miyiz, dünya üzerinde birbirini ihtiyaç dışı sebeplerden öldüren tek canlılar olduğumuzu?
Buna bir 'dur' demenin gerektiğini..
Masum insanlar, çocuklar, bebekler, siviller ölürken aslında birbirimize en büyük zararı kendimizin verdiğini.

İnsanın insana yaptığını yapıyor mu başka bir canlı, diğer bir canlıya?

1999 yapımı muhteşem 'The Matrix' filminde bir bilgisayar programı olan Ajan Smith, Morpheus'a tiksintiyle bakarak şu sözleri söylemişti yüzüne, tükürür gibi:

'Siz, insanlar, bu gezegenin hastalığısınız.'

Gerçekten öyle mi acaba? Bu gezegenin kanseri miyiz biz? Böyle olduğuna inanmak istemesem de her gün televizyonda, gazetede, radyoda gördüklerim, duyduklarım bu tezi doğruluyor. Birbirimizi öldürmekten, vahşetten, ölümden ve yıkımdan vazgeçemiyoruz bir türlü.

Bugün çok karamsarım.

Ülkemden çok uzakta, elimden hiç bir şey gelmeden, boğazımda bir yumruyla izliyorum olanları.

'Hepimiz için her şey daha iyi olacak' demek istiyor, diyemiyorum..


Friday, July 25, 2008

Millenium Park konserleri




Chicago'nun en çok sevdiğim özelliği kışın ne kadar soğuk ve donuksa yazın da bir o kadar canlı ve eğlenceli olması. Yazın Chicago'da neredeyse her gün bir etkinlik oluyor ve çoğu da bedava. Millenium Park'taki Jay Pritzker Pavilllion'da yer alan konserler de biz Chicago'lulara bahşedilen bir nimet gibi adeta. Ünlü mimar Frank Gehry'nin tasarladığı
böylesine güzel bir sahne ve ses sistemiyle, böylesine güzel bir şehir arka plandayken (ve hiç para vermeden) canlı müzik dinleyebilmek gerçekten çok büyük bir lütuf. Bu yaz da geçen yaz gibi bu nimetlerden bol bol yararlanmaya çalışıyoruz elimizden geldiğince.

Bu yaz ilk gittiğimiz konser Beethoven'ın en sevdiğim senfonisi olan 7. senfoniydi. Gerçekten muhteşemdi. Bizim de dahil olduğumuz Millenium Park'ta bu zamana kadar gördüğüm en büyük kalabalık, derin bir huşu içinde Beethoven'ın ilahi müziğini dinledik.

18. yüzyılın müziği, 21. yüzyılın metal ve cam harikası gökdelenlerinde yankılanırken, 'Müzik böyle bir şey işte' diye düşündüm. Orada bulunan binlerce insanı bir araya getiriyor bu ilahi müzik, ve bu insanlardan herbirini aynı notaların harmonisinde mutlu ediyor. Evrenselliği ve ölümsüzlüğü yakalamanın en güzel yollarından biri belki de müzik.. İnsanın şimdiye kadar yarattığı en mükemmel dil, en keyif verici sesler bütünü. Çünkü bir Çinli de, bir Norveçli de, bir Rus da, bir Amerikalı da, bir Türk de o müziği dinleyince aynı şeyleri hissedebiliyor.

Dün akşam ise Chicago'nun zengin caz kültürünü yansıtan konserler bütününden biri olan
'Made in Chicago: 50 Years of Bossa Nova Featuring Paulhino Garcia's Orquestra Brazzilli' konserine gittik. Ben sadece bir caz konseri olacağını düşünürken öğrendim ki Bossa Nova adında özel bir caz türünün tarihini anlatan bir konsermiş bu. Caz ve sambayı birbirine katıp eklektik bir karışım oluşturan bu sıcak müzik, Brezilya'nın dünyaya bir armağanıymış. Konserde Bossa Nova'nın kurucularının çoğunun besteleri çalındı: Antonio Carlos Jobim, Stan Getz ve Joao Gilberto gibi.

Yeni müzik türleri keşfetmeyi ve müzik anlayışımı genişletmeyi çok seviyorum gerçekten.
Bossa Nova'yı da gerçekten sevdim, bundan sonra daha da çok dinlemeye çalışacağım. Çok sıcak ve güneyden geldiği her halinden belli olan bir müzik. Sanırım bu müziğin bir kokusu olsaydı muz, hindistan cevizi ve vanilya karışımı gibi kokardı :)

İlgilenenler için güzel bir Bossa Nova şarkısı da gelsin. Joao Gilberto ve Stan Getz'den bir klasik: The Girl from Ipanema.

The Girl from Ipanema - João Gilberto/Stan Getz


Bol güneşli, müzikli, hindistan cevizli günler :)


Wednesday, July 23, 2008

Bugünlerde



Ders vermeye gidiyorum. Keyifle yürüyorum okula.
Öğrencilerimle çok eğlenceli sohbetler yapıyoruz. Sevimli Türkçeleri sayesinde ders kahkahalarla geçiyor.
Yemekler yapıyorum, arada yulaflı kurabiyeler, havuçlu kekler pişiriyorum fırında.
Kitap okuyorum.
Evimizi temizliyoruz arada.
Yazı yazıyorum.
Güzel filmler izliyoruz. Türk kahvesi yapıyoruz bazen.
Albümlerimize bakıyoruz. Güzel müzikler dinliyoruz.


Elimde ince belli bir çay bardağı, Radiohead - In Rainbows dinliyorum şimdi de. Huzurluyum.


Monday, July 21, 2008

Güzel bir macera


Geçtiğimiz haftasonu ilk kez ata bindim!

Çok küçükken, sadece bir kez bir kaç dakikalığına binmeyi saymazsak bugüne kadar hiç denememiştim bunu. Yerden o kadar yükselerek sürekli hareket eden, canlı bir varlığın sırtında durmak pek de kolay gelmiyordu gözüme.

Wisconsin Dells'de yer alan Red Ridge Ranch adındaki bir at çiftliğine gittik. Atlarımızla Jess adındaki rehberimiz eşliğinde bir saatlik bir gezi yaptık. Benimki kocaman ve kahverengi, güzel gözlü 'Mister' adında bir attı. Önce ona elimle küçük kahverengi küplerden oluşan yiyeceklerini (treat) yedirdim. O kadar güzel, kibar ve asil hayvanlar ki atlar, hemen yakınlık kuruyorsunuz. Eğer avucunuzun ortasına koyarsanız yiyeceği, ve avucunuzu düz bir şekilde açıp ağzına yaklaştırırsanız, kibarca diliyle ya da dudaklarıyla alıp yiyor. Size minnettar kalıyor ve sizi tanıyor da aynı zamanda.

Daha sonra ahşap bir platformun yardımıyla atlarımıza bindik. Orada çalışanlar bize atın koşumlarını nasıl tutmamız gerektiğini, ne tarafa çekersek duracağını ya da döneceğini gösterdiler. Eğer iki topuğunuzla yandan vurursanız hızlanıyor, gemini sertçe çekerseniz duruyor. Gerçekten çok uslu ve eğitimliydi atlarımız. Sadece bazen otların yanından geçerken yemeye yelteniyorlardı (özellikle benimki!). Rehberimizin dediğine göre yemelerine izin vermemeli ve başlarını geri çekmeliydik. Atım o kadar kibar ve tatlıydı ki ne yandan topuklarımla vurmaya, ne de gemini çok sert çekmeye gönlüm elvermedi :)

Bir on dakika sonra atımı yöneltmeye, kontrol etmeye alışıp bu gezinin keyfini çıkarmaya başladım. Ata binmek gerçekten de çok keyifli bir şeymiş! Hiç arabaya ya da bisiklete binmeye benzemiyor. Çünkü bindiğiniz şey bir canlı, ve doğanın kucağındasınız. Bu yüzden böyle hareket etmek çok daha doğal ve güzel geliyor. Türkler olarak Orta Asya'dan beri kanımızda olan bir şey üstelik ata binmek!

Güzel bir derenin ve ova gibi bir yerin yanından, ormanın içindeki patikalardan geçtik. Bu bölgede kısa süre önce çok yağmur yağmış olduğundan bazı patikalar çamurluydu. Ama atlarımız hiç mırın kırın etmeden oraların da en kuru yerlerinden bizi geçirdiler. At yokuş yukarı çıkarken hafif öne, yokuş aşağı inerken hafif arkaya yatmak gerekiyormuş. Bir saat boyunca böyle gittik. Bu arada en önde, rehberin hemen arkasında olduğumdan onunla bol bol konuşma imkanı da buldum. Jess 19 yaşındaymış ve kendini bildi bileli atlarla uğraşıyormuş. Bundan çok mutlu olduğunu da söyledi. 'İlk defa ata ne zaman bindin?' soruma '6 aylıkken' cevabını verdi Jess! Küçüklüğünden beri biniyor ve çok seviyormuş atları.

Jess'le konuşurken anladım ki özellikle hareket bilgisi gerektiren herşeyi çok küçükken ya da çocukken öğrenmek gerekiyor. Sonradan çok daha zor oluyor öğrenmemiz. Mesela kayak yapmak, ata binmek, buz pateniyle kaymak, yüzmek, rollerblade yapmak, bisiklete binmek...vb gibi aktiviteleri bir çocuk ne kadar erken öğrenirse o kadar hızlı ve güzel öğreniyor. Sonradan da rahat ediyor. Bir kez öğrendiniz mi bir daha unutmuyorsunuz çünkü bu becerileri. Bu yüzden kendime söz verdim, bir gün çocuğum olursa ona küçükken bu gibi aktiviteleri öğrenme fırsatı sunacağım.


Ata binmek gerçekten de çok keyifliydi, çok mutlu etti hepimizi. Umarım ileride tekrar yapabilme ve becerilerimi ilerletme fırsatını bulurum!

Wednesday, July 16, 2008

Mutlu bir gelin olmanın sırları!


Hayatımın en önemli günlerinden biri 2 hafta önceydi. Bu güne gelene kadar her gelin gibi tabii ki benim de kafamda olası sorunlar konusunda bazı endişeler vardı. Ama o gün gelip çattığında herşey çok şükür hiç sorunsuz, pürüzsüz, mükemmel bir şekilde geçti. Allah'a çok şükür, hayatımın bu önemli gününü çok mutlu geçirdim. Ve bir gelin olmaktan öğrendiklerimi bu yolun henüz başında olanlarla paylaşmak istedim!


Mutlu bir gelin olmak istiyorsanız eğer:

1- Toplumun size bir gelin olarak empoze ettiği her türlü imajı, görünümü, davranışı yok sayın. Bu başkalarının değil, sizin gününüz. Nasıl görünmeniz gerektiğine de sadece siz karar vermelisiniz.

2- Bir gelin olmayı ancak 50li yaşlara yakışacak devasa ve abartı topuzlarla ve ille de straples elbiselerle özdeşleştirmeyin. İsterseniz bunları da giyebilirsiniz tabii ama herkes öyle giydiği için değil, gerçekten siz öyle istediğiniz için giyin. Normların dışına çıkabilmeli, kendi stilinizi yaratabilmeli, canınız istediği gibi giyinebilmelisiniz.

3- Gelinlikte 'bu senenin modası' diye bir şey yoktur, olmamalıdır. İçinde kendinizi en rahat hissettiğiniz ve vücut tipinize en çok yakışan gelinlik, en doğru gelinliktir. Sadece o senenin modası diye sonradan pişman olacağınız bir şeyi (hem de üstüne binlerce dolar para vererek) satın almayın. Gelinlik fotoğraflarınıza siz ve bütün akrabalarınız dahil onlarca, belki yüzlerce kişi yıllarca bakacak, bunu da unutmayın.

4- Düğün gününüz kusursuz, pembe bir peri masalı, ya da hayatınızda en güzel görünmek zorunda olduğunuz gün değil, ona bu misyonu yüklemeyin. Hayal kırıklığına uğrarsınız. Sadece sizin için çok mutluluk verici bir olayın gerçekleştiği, (aynı zamanda epeyi de yorulacağınız:) güzel bir gün olduğunu düşünün yeter.

5- En önemli tavsiyelerden biri: STRES YAPMAYIN. ENDİŞELENMEYİN. Herşey yolunda gidecek, merak etmeyin. Sadece kendini değil, etrafındakileri de bu mutlu gününde huzursuz eden, paylayan, sürekli azarlayan gelinler var. BU HATAYA DÜŞMEYİN. Kendi kişisel tecrübelerimden biliyorum ki siz ne kadar rahat ve stressiz olursanız herşey de o kadar yolunda gidiyor. Etrafınıza pozitif bir enerji saçarsanız aynı enerji huzur ve mutluluk olarak size geri dönüyor.

6- Mümkünse düğün gününden önce herkesin o günkü görevinin ne olduğunun üzerinden son bir kez daha geçin. İnsanlardan bir şey rica etmeye çekinmeyin. Sizin bu mutlu gününüzde emin olun seve seve yardım edeceklerdir, ellerinden geleni yapacaklardır. Her şeyi kendi başınıza yapmaya çalışmayın. Hem kendinizi, hem çevrenizdekileri mutsuz edersiniz.

7- Eğer gelin arabanız olacaksa şoförlüğünü sakın aileden birine ya da yakın bir akrabanıza, hele hele de çok genç sürücülere kesinlikle vermeyin! Gelin arabasını kullanmak çok büyük soğukkanlılık, sürücülükte tecrübe, ani durumlara karşı doğru karar verebilme yeteneği ve sağlam sinirler gerektirir. Eşimin o gün aldığı en doğru kararlardan biri, bu işi profesyonel şoförlük yapan birisine vermesi oldu. Bu işin parasından çekinmeyin, sonradan pişman olmaktansa önceden böylece önleminizi alın. İnanın bana o gün en doğru yere harcadığınız para o olacak.

8- Herşeyden önemlisi, bütün diğer tavsiyelerin en üstünde yer alması gereken tavsiye ise: GÜLÜMSEYİN. Bugün sizin çok mutlu bir gününüz, ve mutluluğunuzu dışarı yansıtmanın en güzel yolu bu. Unutmayın ki bir gelini en çok güzelleştiren şey ne makyajı, ne saçı, ne takılarıdır. Bir gelin en çok gülümseyince güzelleşir. (Aslında herkes için böyle değil midir bu?) Dünyanın en güzel, en pahalı gelinliğini giymiş, en şahane takılarını takmış bir gelin bile eğer somurtuyorsa güzel değildir. Stres dolu olsanız bile bir an için derin bir nefes alıp kendinizi rahat bırakın ve gülümseyin. Hemen on kat daha iyi hissettiğinizi göreceksiniz!

Gülümseyin ve bu güzel günün tadını çıkarın. Mutlu olun, hep mutlu kalın. Ne demişler, herşey başladığı gibi gider! :)


Ratatouille (2007)


Yine Pixar yapımı bir film, yine hayalkırıklığına uğramadım. İnsanın içini ısıtan, bol kahkaha attıran, çok şirin bir film. 'Fast food' kültürüne çok güzel bir eleştiri olmuş aynı zamanda. Film, yemek pişirme kültürü, güzel bir yemek pişirmenin ve lezzetli bir şeyler yaratmanın (ve yemenin!) verdiği zevk ve mutluluk üzerine kurulmuş. Animatörler aslında kulağa çok itici gelebilecek bir konuyu (mutfakta yemek pişiren bir fare!) çok ama çok sevimli bir hale getirmişler.

Filmi izleyince şu ana dek çok da fazla merak etmediğim ve fazla abartıldığını düşündüğüm Paris'e gitmek istedim ben de. Amerika gibi evde yemek pişirme kültürü yönünden kıt bir ülkede güzel, özenle hazırlanmış ve lezzetli yemeklere hasret kalıyor insan. Ayrıca filmi izledikten sonra mutfağa girip, güzel yemekler pişirmek ve insanlara sunmak istiyorsunuz. Gerek filmin etkisiyle, gerekse sağlıklı olması sebebiyle biz de uzun zamandır sadece ev yemekleri yapıyor ve yiyoruz. Yaşasın yemek pişirmek ve yemek! :)


Monday, July 14, 2008

Gerçeküstü bir sergi




Son bir kaç gündür kendi şehrimizde turistlik yapıyor ve daha önce görme fırsatını bulamadığımız bir çok yeri gezip görüyoruz. Dün de uzun zamandır gitmeyi istediğim bir sergiyi gezdik: Field Museum'daki Mythic Creatures (Efsanevi Yaratıklar) sergisini! Tahmin ettiğim gibi çok büyük bir keyif aldım, çünkü gerçeküstü olan ve hayalgücünün ürünü olan herşeye karşı inanılmaz bir ilgim var. Bu sergide dünyanın her yanındaki farklı kültürlerin efsanelerinde yer alan çoğu gerçeküstü yaratığa yer verilmiş. Yukarıda bir modeli bulunan kanatlı at 'Pegasus'tan Çin ejderhalarına, dev su ahtapotlarından deniz kızlarına, Japon su yaratığı 'Kappa'dan tek gözlü dev 'Kiklops'a kadar bir çok efsanevi mahluk gerek resimlerle, gerek yazılarla betimlenmiş. Çok sevdiğim tek boynuzlu atlara (unicorn) ve tabii ki gerçeküstü yaratıkların bence en muhteşemi olan Anka Kuşu'na da yer verilmiş. Efsanevi yaratıklar üç ayrı bölüme ayrılmış: Su, Hava ve Karada yaşayanlar.

Bu efsanelere ve insanların inanılmaz hayalgücünden çıkanlara hayran kaldım. Dünyanın her tarafında insanlar şehirlerden ve başka insanlardan uzaklaştıkça hayal edebilme güçleri de gelişmiş. Doğada olan, anlayamadıkları ve korktukları herşey onlar için gerçeküstü bir yaratığa dönüşmüş. Rüzgar, açık deniz, karanlık, fırtına, deprem...vs. gibi bütün güçlü doğa olaylarının sebebi böylece açıklanmış. Efsaneleri ve mitleri çok seven ve kitaplarında bol bol yer veren Yaşar Kemal'i de düşündüm sonra.. Ve bizim Anadolu'muzun da böyle efsaneler bakımından ne kadar zengin olduğunu. Anadolu insanının hayalgücü de çok sayıda masallar, efsaneler, gerçeküstü olaylar doğurmuş yıllar boyunca. Gelecekte bunları daha iyi araştırıp Anadolu efsaneleri hakkında daha çok okuyabilmeyi ve yazabilmeyi çok isterim. Çünkü bence bir kültürün hayalgücü ve masalları, onun gerçek kimliğinin, tarihinin ve evriminin
en iyi göstergelerinden biri.

Friday, July 11, 2008

Bir rüya mıydı?


Bir rüya mıydı?




Uçak Atlantik Okyanusunun üzerinde sakin sakin uçuyor. Arkada huzur veren bir motor sesi, ışıklar kapanmış, çoğu insan uykunun tatlı kollarında. Kulağımda Mercan Dede'nin güzel müziği, gözlerimi yumuyorum. Garip bir şekilde kendimi uçakta, karada bir arabanın içinde olduğundan çok daha fazla güvende hissediyorum. Gökyüzünde ya da açık denizde, karada olduğumdan daha huzurlu ve mutlu hissetmemin sebebi nedir acaba?

..............


İstanbul sokaklarında yürüyorum ve gecenin o güzel yaz kokusunu çekiyorum içime. Annem ve babam hemen arkamda. Fenerbahçe sahilindeyiz. Dalyan'a doğru yürüyoruz. Deniz kokusu, gece eğlencesi müzikleri, atılan havai fişeklerin gürültüsü dolduruyor geceyi. Etrafımızda yürüyen aileler.. Kayaların üzerine oturup esen yaz melteminin bizi hafifçe ürpertmesinden hoşlanıyoruz. Birbirimize daha bir sokuluyoruz.



.............




Boğaz'ın güzelliği, gecenin ılık nefesine karışıyor. Dünyaya saydam, kırmızı bir örtünün arkasından bakıyorum. Tek başıma oturuyorum sandalyede, kırmızı bir giysinin içinde. Kırmızı neşenin rengiyse neden hüzün de var içimde? Belki de büyümek bu, tam, saf, katıksız bir mutluluğu hissedememek.. Her zaman, yüzeyin hemen altında ortaya çıkmaya hazır o yemyeşil hüznün olması belki büyümek. Tek başımayım sanki, etrafımda onlarca kız ellerinde mumlarla dönerek hüzünlü şarkılar söylüyor. Biliyorum, annem ve anneannem yakınlarda bir yerde sessizce ağlıyor. Az sonra sevince ve coşkuya dönüşecek bu hüznü tutup, buruk bir meyveyi ısırır gibi saklıyorum içimde. Gözlerime yaşlar geliyor. Nedense bir türlü düşemiyorlar aşağı.

.......................


Baba evinde son gece.. İçimde garip duygular birbirine karışmış. Salonda koltuğun üzerine öylece yatmışım. Kalkmaya mecalim yok sanki. İçerinden, mutfaktan annemle babamın konuşmaları geliyor kulağıma, huzur veriyor bana orada olmaları. Yarın 'gelin' olacağım. Bu evden 'uçup gideceğim' başka bir deyişle. Ama ben zaten uçmuştum bu yuvadan, yıllar önce? Bu uçuş başka mı olacak anne diye sormak istiyorum onlara. Bir şey söyleyemiyor, susuyorum, karanlığa ve mutfaktan gelen ışığa dalıyor gözlerim..


.....................





Ellerimde bembeyaz güller, bembeyaz kıyafetimle bekliyorum, yüreğim bir kuş gibi, uçtu uçacak. Elimde onun eli. Birbirimize bakıyoruz. 'Zaman geldi' diyor birileri, o tanıdık ve güzel müzik başlıyor, Bittersweet symphony.. Kemanlar ve bütün yaylılar yükseliyor, yükseliyor, kreşendoya yaklaştığı zaman heyecanımız da en üst seviyede. Kapılar açılıyor ve bütün sevdiklerimizin, ailelerimizin olduğu o salona adım atıyoruz birlikte. Yüreğim o sırada sanırım çoktan uçup gitmiş bile, artık ne kadar hızlı attığını dahi hissedemiyorum. Müzik gittikçe yükselip daha da güzelleşirken bakıp el sallıyorum, gülümsüyorum onlara. Ve 'evet' diyoruz birlikte. Birlikte geçirilecek bir ömre evet, sevinçlere, gözyaşlarına, mutluluklara, hüzünlere evet.


..................


Bir rüya gibiydi.



Tuesday, June 24, 2008

Komik sorular



Bazen aklıma çok ilginç ve komik sorular gelir. Mesela bir kafede oturuyorum. Duvarda bir fotoğraf asılı. O fotoğrafta arka planda oturan bir kadın var. 'O kadın şimdi ne yapıyor acaba?' diye merak ederim. Ya da ne bileyim, kütüphaneden eski bir kitap ödünç aldım. Orada bir kaç kişinin ismi var. 'Bu insanlar acaba şimdi nerede?' diye düşünürüm. Eski bir Türk filmindeki figüranlardan birine bakıp 'Acaba hala yaşıyor mu, yaşıyorsa mutlu mu, nasıl bir hayatı var?' diye bile sorarım kendime.



Ama sanırım eğer gerçekten iyi yazmak istiyorsam çok daha fazla merak edip, soru sorup, en çok da gözlem yapmam gerekiyor. İnsanlar o kadar ilginç ki onları izlemek, onlar hakkında kendi kendime sorular sormak, gözlemlemek gerçekten çok öğretici. Sanırım en iyi yazarlar ve sanatçılar da en iyi gözlemcilerden çıkıyor. Hem iyi fotoğrafçılık, hem de iyi yazarlık için insan ruhunun derinliklerini görebilmek, insanı iyi tanıyabilmek ve anlatabilmek gerekiyor. En çok sevdiğim hobim olan portre fotoğrafçılığı için de çok elzem bir alışkanlık bu.

Daha güzel yazmak ve daha güzel fotoğraflar çekmek dileğiyle!

Saturday, June 21, 2008

Mavi gökyüzü




Zorlu geçen bir dönemdi. Uykusuz geceler, bilgisayar başında kıpkırmızı gözlerle yazılan makaleler, derslere koşturma, ders vermeye koşturma, arada ses kısıklığı ve acıtan boğaz ağrısı, sürekli Allah'ın her günü bir şeyler paketleme, sonra paketleri taşıma ve açma, yerleştirme, evin içinde eşyaları nereye koysak derdine düşme, eşyalar eve sığmayacak diye panikleyip sonra sakinleşme, ama en çok da yorgunluk dolu bir ay oldu Haziran.

Ama çok şükür, uzun ve karanlık tünelin ucundaki masmavi gökyüzünü gördük artık. Nispeten feraha, rahatlığa kavuştuk. Bu günü gösterene şükürler olsun.

Sanırım birazcık eğlenmek, dinlenmek hakkımız artık :) Bekle bizi İstanbul, geliyoruz!



Monday, June 16, 2008

Bridal Shower!


Dün (Pazar günü) 'Bridal Shower'ımı yani Amerikan adetlerinde bizdeki kına gecesine denk gelen 'gelinin partisi'ni yaptık. Kına gecem Türkiye'de olacak ama buradaki kız arkadaşlarımla da hep birlikte bir araya gelip eğlenebilmek için istedim aslında bu kutlamayı. Kutlama bahçede olduğu için yağmur yağacak diye korkuyorduk bütün hafta. Hatta sabah kalkıp yağmurlu ve fırtınalı havayı görünce epeyi keyfim kaçtı. Ama şansımıza hava sonradan çok güzel oldu ve korkularımız boşa çıktı. Güneş yakıp terletmedi, sadece ısıttı. Şurup gibi, çok keyifli bir hava oldu.

Partimde ben dahil gelen herkes çok eğlendik, çok mutlu olduk. İnsan sevdikleriyle bir araya gelince, hele böyle güzel günlerde, inanılmaz pozitif enerji yükleniyor. Uzun zamandır en çok güldüğüm ve kahkaha attığım gün oldu gerçekten! Finallerimin ve makalelerimin bitişinden sonra gerçekten çok iyi bir rahatlama oldu.

Bridal shower'imdan bir kaç fotoğraf:


Bahçede kurulan sofra ve çeşit çeşit yemekler...


Çikolatalı çilek! Mmmmm :)



Meyve şişleri, arkada sarmalar, köfteler, mercimek köfteleri..



Bunlar da gelen misafirlere anı olarak verdiğimiz şeker kutuları.. (Amerikalılar 'favor' diyor)





Bu güzel günü düzenleyen sevgili görümcem Pratik Anne'ye, bu güzel sofrayı kurup onlarca çeşit yemek yapıp bizi besleyen F. anneme ve M. anneanneme çok teşekkür ediyorum. Ellerinize sağlık!


Saturday, June 14, 2008

Senin için...


Benim canım babam,

Şefkat ve sevgi doludur. 26 yaşına gelen kızını hala şımartır, saçlarını okşar, karşıdan karşıya geçerken elinden tutar, 'prensesim, papatyam' diye çağırır, güzel çiçekler alır.. Sevgisini hiç bir zaman çocuklarından esirgemez.

Kibar ve beyefendidir. Tam bir öğretmendir. En sıradan ev gezmesine bile takım elbiseyle, tertemiz ve şık gider.

İnsanlara saygı gösterir. İki kere düşünür, bir kere konuşur. Hiç kimseyi kırabilecek, incitebilecek, patavatsız sözler etmez. Asla kabalaşmaz. Konuştuğu zaman tane tane, çok güzel bir Türkçeyle konuşur. Konuşmasını dinlemek bir zevktir.

Şefkat ve merhamet doludur. Gerçek bir 'insan'dır benim babam. Anneannemi ve dedemi kendi annesi ve babasıymış gibi sever ve sayar. Hastalıklarında, zor durumlarda herkesten önce o koşar. Hiç bir yardımdan gocunmaz, erinmez. Çocuklarının her işine de, bu yaşta bile koşar.

Edebiyat ve Türk dilini çok sever. Bu sevgisini kızına da aşılamıştır :)

Disiplinli, ama aynı zamanda da sosyaldir. Şiir okumayı, münazaralar düzenlemeyi, törenler sunmayı, kızıyla gündem konularından bahsetmeyi çok sever.

Benim babam, gurur duyduğum, çok sevdiğim, kendime örnek aldığım, burnumda tüten, canım babam..

Az kaldı kavuşmamıza, sarılıp sana, başımı göğsüne yaslayacağım. Saçlarımı okşarken sen, mutlulukla gülümseyeceğim.

Gelin olup gittiğimi görürken belki gözlerin dolacak.

Ama bil ki, prensesinin yüreğinde babasının yerini asla, hiç kimse alamayacak.

Wednesday, June 11, 2008

Sis



“Bu gece de kucağımda uyu bir yıldız gibi”
Nikos Gatsos



Kanıyorum geceye
Korku dolu bir bardak
Ve ıslık rüzgarı pencerede
Düşlere açılıyor ellerim
Son bulan,ışık kokulu sancıdan
Yırtarak bedenimi
Yalnız sokak lambalarına
Kömür kokulu kışa
Simsiyah,kocaman gözlerine
Sıyrılıyorum
Kanıyorum geceye
Akıyorum ben,”ben”liğime
Kahverengi bir tarçın kokusu
Yüreğimde
Yırtılıyorum,sen oluyorum sonra
Kanıyorum geceye….






Moonshine
31.01.2001




Gecenin içine yolculuk..


Resim:
Edvard Munch (1863-1944), Girl in Nightgown at the Window


Saturday, June 7, 2008

Biz kimiz?




Biz kimiz?
Biz, hani o çocuklukta çekilmiş bir çok fotoğrafında elinde bir kitapla mutlu mutlu gülenlerdeniz.

Biz, çocukken her türlü ışıkta, ışıksızlıkta, oturarak, yatarak, gerekirse koltuktan aşağı sarkarak kitap okuyan, kitap okumaya doymayanlardanız.

Biz çocukken en çok sorduğu soru 'Neden?' olan, gözlerini kocaman açıp dünyaya daha bir dikkatli bakanlardanız.

Biz, büyüdüğümüz zaman bile şaşırma ve soru sorma yeteneğini kaybetmeyenlerdeniz.

Biz, merak ettiği bir sözcüğün anlamı için merdivenin tepesine tırmanıp, en diplerden tozlu bir kitabı zar zor çekip doğru sayfayı bulmaya üşenmeyenlerdeniz.

Biz, hayattaki en büyük hazinesi kitapları olanlardanız.

Biz, bize işimizin kolay olduğunu söyleyenlere önce bir gülümseriz.

Gülümseriz ve anımsarız, nasıl sıcak ve güneşli bir Cumartesi günü herkes pikniklere, partilere giderken, eğlenirken bizim bir kocaman çanta dolusu kitapla birlikte kütüphanenin yolunu tuttuğumuzu.

Ya da çalışan insanlar akşam evlerine, işlerine dönüp tembel tembel televizyon izlemek üzere ayaklarını uzattıklarında bizim gecenin 1inde hala bitmemiş makalemizin son paragraflarını yazmak üzere bilgisayar ekranı başında uykulu gözlerle uğraştığımızı..

Ya da girdiğimiz sınavlardan birinde bir buçuk saate 5-6 sayfa yazıyı sığdırmaya uğraşırken alnımızdan akan terleri, aklımızın içinde bir sağa, bir sola uçuşan fikirleri, o fikirleri kağıda dökmeye çalışırken bilek ve parmaklarımızın nasıl ağrıdığını..

Bütün bunlara rağmen mutluyuzdur biz.

Biz, bilgiyi ve onu elde etmeyi işi yapanlardanız.

Kalemin, kılıçtan çok daha üstün olduğunu biliriz.

Bilginin, güç demek olduğunu da.

Yeni nesillere aktarılmayan bilginin, bir hiç olduğunu da.

Biz, akademisyenleriz.

Birbirimizi iyi biliriz.


Thursday, June 5, 2008

Sesimi kaybettim :(




Dün akşam otururken birden başlayan boğaz yanmasıyla birlikte 2 saat içinde sesim tamamen gitti. Şimdi konuşmaya çalıştığımda boğazımdan gıcırtılı, kalın bir ses çıkıyor resmen. Ne kadar kötü bir şeymiş insanın sesini kaybetmesi! Boğaz kaşıntısı ve arada kuru öksürüklerle ders çalışmaya çalışıyorum. Boğazım hafif de ağrıdığı için sıvı gıdalar dışında pek bir şey tüketemiyorum, katı bir şey yiyemiyorum. Bütün gün tavuk çorbası, süt, su ve yoğurt çorbası içtim durdum.

Tam finaller zamanı hasta olmak da hiç hoş değil gerçekten. Oturup okuma yapıp yazmam gerekirken yatağa uzanıp uyumak istiyorum. Umarım sesime kavuşurum yakında. Yoksa sürekli pastil almaktan midemin bozulması işten bile değil!


Wednesday, June 4, 2008

Birlikte bir ömür boyu..





Hayatımdaki en önemli günlerden birinin gittikçe yaklaşmasından mıdır nedir, bugünlerde Pinhani'nin bu güzel şarkısını dinliyorum sürekli. Sanırım artık çok daha iyi anlıyorum: hayatımda bir dönem bitiyor, yepyeni bir dönem başlıyor. 'Ben' bitiyor ve 'biz' başlıyor artık.

Sadece aynı evi değil, aynı zamanda hayatı da paylaşmak evlilik.. Sadece mutlu ve iyi günlerde değil, gözyaşları içinde bile birbirinin elini sımsıkı tutup hiç ama hiç bırakmamak. Boşuna söylenmemiş 'Hastalıkta ve sağlıkta' diye.. Hem sağlıklı, aydınlık günlerde, hem de her şeyin ters gittiği o karanlık günlerde elini uzattığında birisini bulabilmek belki de, evlilik.. İki kişilik kocaman bir maceraya atılmak. O macerada sevinci de, derdi ve tasayı da dimdik karşılayabilmek. Birbirinin sırtına yaslanabilmek hayat yolunda yorulunca, geçen yılları sevgiyle ve gururla maziye katabilmek.

Bu hayat boyu sürecek maceraya başlarken hem ürkek, hem sevinçliyim. İlk defa dinlemeye hazırlandığım güzel ve uzun bir masalı bekler gibi heyecanlıyım.. Ama daha çok mutluyum galiba.. Bu dünyada ikinci yarım olan kişiyi bulduğuma inandığım için.. Çok sevdiğim, ve herşeyden daha önemlisi çok güvendiğim, hayatımın geri kalanında her sabah gözlerinin içine bakarak uyanmayı, ve her gece gözlerinin içine bakarak uyumayı istediğim kişiyi, onu, yüreğimin barışını bulduğum için..



Tuesday, May 27, 2008

Modern yaşamın sorunları



Bugünlerde ne zaman Facebook'a girsem sol alt köşede çıkan reklamlar hep aynı. Nişanlı olduğumu yazdığım için orada hep 'Şişman bir gelin olmak istemiyorsanız kısa sürede x kilo vermek için hemen buraya tıklayın!' yazıyor. Ne zaman girsem zayıf gelinlikli kızlar boy gösteriyor orada, nasıl görünmem, nasıl bir insan olmam gerektiğine dair örnekler olarak. Artık bu '0 bedenli kız' görüntülerinin bombardımanından gerçekten bıktım.


Modern yaşamın kısır döngüsü ne yazık ki bu: insana kendisini kötü ve çirkin hissettirmek, kötü hissettirdiği için bir şeyler satın alma gereksinimi duydurmak, onu satın alınca daha güzel / zayıf / mutlu olacağına inandırmak. Arkasında tamamen kapitalist bir pazarlama kampanyasının yattığı bu sinsi plan, 7sinden 70ine herkesi etkiliyor.. Hiç etkilenmiyorum deseniz bile günde 700 kere gördüğünüz bir şeyden etkilenmemek imkansız gibi. En eğitimli, en aklı başında insanlar bile etkileniyor. Bir süreden sonra vücudunuzu sevmemeye, kendinizle ilgili bir şeyleri sürekli değiştirmeye çalışmaya başlıyorsunuz. Mutsuzluk katlanarak artıyor ve ortaya çıkan sonuçlar korkunç: Yüzü şişmiş 50 yaşında botox'lu kadınlar, kırışıklık giderici kremlerden medet uman ve hayalkırıklığına uğrayan orta yaşlı hanımlar, solaryumlarda adeta kavrulmuş, bir deri bir kemik kızlar...


Nasıl görünmemiz gerektiğini sürekli kafamıza kakan o kadar çok görüntü var ki her gün etrafımızda, karşı koymak için gerçekten de çok bilinçli bir çaba gerekiyor. Çünkü bu furyaya kapılıp kendi vücudundan nefret etmek işten bile değil.


Her gün sürekli kendime şunu hatırlatmam gerekiyor: Benim güzel, çekici ya da zarif olmam için yukarıdaki kadın gibi bir vücuda sahip olmam gerekmiyor. Herkesin kendine ait, benzersiz bir vücut tipi var ve herkes bir kalıptan çıkmışçasına aynı olmak zorunda değil. Eğer kendimi sağlıklı hissediyorsam, üzerimde fazla bir ağırlık/hantallık hissetmiyorsam değişmek zorunda değilim. Sağlığımı tehdit eden fazla kilolarım yoksa, vücut kitle indeksim normal sınırların içindeyse, iskeletimsi bir zayıflık için kendimi parçalamama asla gerek yok. Bugünden itibaren bir karar verdim: Aynaya baktığımda kendimi güzel buluyorsam güzelim. Ve şimdiki vücudumdan çok hoşnutum. Mutlu olmak için değişmek zorunda değilim, çünkü ben buyum ve kendimi bu halimle seviyorum. Kendimi sevebildiğim için de başka insanları dış görünüşlerine göre yargılamıyorum. Böylece herkesin içindeki güzelliği görmek çok daha kolaylaşıyor.


Kendimi, kendi vücudumu olduğu gibi kabul edip böyle de sevebilmek... Hayatımda tattığım en özgürleştirici duygulardan biri!

Saturday, May 24, 2008

Mayıs Sıkıntısı - Nuri Bilge Ceylan


Nuri Bilge Ceylan'ın izlediğim filmleri sırasıyla: İklimler, Uzak, ve Koza (kısa film). Bu izlediklerimin geçmişe doğru gittikçe güzelleştiğini düşündüm, sanki ilk yapılan filmler en güzellermiş gibi. Mayıs Sıkıntısı'nı izledikten sonra bu düşüncemde yanılmadığımı anladım. Uzak'ı çok sevmiştim, ama Mayıs Sıkıntısı da en az onun kadar, hatta belki daha da güzel.

Uzak nasıl bir şehri, bir şehrin insan ruhu üzerinde yarattığı o 'kalabalık içinde yalnızlık' duygusunu anlatıyorsa, Mayıs Sıkıntısı da taşrayı ve taşranın atmosferini inanılmaz başarılı bir şekilde yansıtıyor. Sanırım Nuri Bilge Ceylan'ın filmini Anton Çehov'a adaması da işte tam bu yüzden. Çehov da oyunlarında, özellikle daha önce hakkında yazdığım 'Vanya Dayı'da taşranın o huzursuz sessizliğini, o bunaltıcı sakinliğini çok güzel yansıtır. Tabii bu huzursuzluk ve bunalım sadece şehirden taşraya gidenler tarafından hissediliyor bence. Ancak dışarıdan bakınca görülebilen, farkedilebilen bir ruh hali bu.

Filmi bana en çok sevdiren özelliği detaylara gösterilen dikkatti. Anladım ki Nuri Bilge Ceylan gerçekten çok başarılı bir gözlemci, bütün diğer başarılı yönetmen ve yazarlar gibi. Bir diğer hayran kaldığım şey ise oyunculukların inanılmaz doğal, samimi, gerçek hayatın içinden çıkmışcasına gerçekçi olmasıydı. Ayrıca enfes kurguya da dikkat çekmeden olmaz tabii: Nuri Bilge Ceylan kendi annesi ve babasını oynattığı bu filmde, kendi annesini ve babasını filminde oynatmak isteyen bir yönetmenin hikayesini anlatıyor. Bir bağlamda film içinde film, kurgu içinde kurgu.. Ayrıca filmde oğullarının anne babasına izlettiği kısa film de bana inanılmaz ölçüde 'Koza'yı anımsattı. Bu yüzden 'film içinde film içinde film' bile diyebiliriz!

Şimdi bu üçlemenin izlemediğim tek filmi olarak 'Kasaba' kaldı. Filmlerini izledikçe Nuri Bilge Ceylan'ı daha çok takdir ediyor ve uluslararası alanda daha da çok tanınmasını, takdir edilmesini istiyorum.

Herkese iyi haftasonları..


SONRADAN EKLEME: Sanki içime doğmuş gibi, ben bu yazıyı yazdığımın ertesi günü Nuri Bilge Ceylan Cannes'da En İyi Yönetmen Ödülü'nü aldı!

Bu onurlu ödülünü 'yalnız ve güzel' ülkesine adadı kendisi, ülkemize, Türkiye'ye. Onunla gurur duyuyoruz.

Monday, May 19, 2008

Daha fazla para = Mutluluk?




Dün hani şu herkesin dilinde olan 'The Secret' (Sır) kitabının filmini izledim. Kavram çok basit aslında, bizim Allah'a dua edip isteme kavramını alıp, Tanrı kavramının yerine 'Evren' kelimesini yerleştirmişler. Olayın temeli şu: Eğer olumlu düşünürseniz, isteklerinizi ve amaçlarınızı her gün gözünüzde canlandırıp onlara ulaşacağınızdan emin olursanız evren sizin amaçlarınıza ulaşabilmeniz için elinden geleni yapar.


Bütün bunlar iyi ve güzel de, filmin bir yerinde şöyle bir söz geçti: 'Bunu izleyen insanların soracakları soruyu tahmin edebiliyorum: Nasıl çok fazla miktarda para sahibi olabiliriz?' Bu noktada filmin bütün felsefesi benim gözümde çöktü. Bence çok para kazanmaya yönelik hiç bir felsefe gerçek kişisel gelişim ve mutluluk getiremez. Çünkü bence çok para kazanmak, çok mutlu olmakla kesinlikle eşit değil. Hatta tam tersine, insanların zenginleştikçe mutsuzlaştığını görüyorum genelde.


Mesela şu anda bir öğrenci olarak neredeyse ucu ucuna yaşamama rağmen ve yaşıtlarımdan çok daha az para kazanmama rağmen çok şükür, gerçekten çok mutluyum. Ve eminim ki hayatımın parasal olarak daha rahat olduğum günlerinde dönüp bu günlerimi özlemle anacağım. Çünkü para kazanmanın ve istemenin sonu yok. Yılda 40 bin dolar kazanan birine de, yılda 150 bin dolar kazanan birine de kazandıkları para yetmiyor. Kazanılan para arttıkça mutsuzluk ve tatminsizlik artıyor. 'Daha da çok, en çok' kazanma hırsı içinde insanların hayatları yitip gidiyor. Bir gün bir bakıyorlar ki yaşlanmışlar ve bir arayıp soranları bile yok.


Para kesinlikle mutluluğa eşit değil ve işte bu yüzden sanırım bir piyango kazanmayı hiç istemezdim. Sanki o parayı alacağını umut eden bütün insanların paralarını almış gibi hissederdim kendimi. Bir anda eline çok büyük miktarda para geçen birinin çok mutlu bir hayat süreceğini hiç sanmıyorum. İnsanın kendi emeğini içine katmadan eline geçen her türlü paranın bir şekilde uğursuzluk getireceğine inananlardanım. Bu yüzden umarım hayatım boyunca hiç piyango filan kazanmam! (Ama onur ve prestije paradan çok daha fazla önem veren bir insan olarak en büyük amacımı da elde etmek isterim tabii ki :Umarım bir gün bir şekilde Nobel Barış Ödülü ya da Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanırım. Bunu da Secret'cıların deyimiyle 'Evren'e havale ediyorum'. Duy beni ey evren! Senden para değil, asıl bunu istiyorum :-)

Wednesday, May 14, 2008

Kaplumbağalar da uçar - Bahman Ghobadi


Seneler önce bir kaç arkadaşımla Beyoğlu'nda küçücük ve karanlık bir sinemada izlemiştim bu filmi. Dışarının sıcağına tezat bir şekilde sinemanın içi soğuktu. Sinema 'salonu', herhangi bir evin oturma odasından ancak biraz daha büyüktü.

Film başladı. Biz sustuk. Elimizdeki suları, kolaları, çikolataları daha bir yudum, bir lokma alamadan bıraktık. Gözlerimiz kocaman açıldı. Nefes almayı bile unuttuk. Filmi izledik.

Film bitti. Fars alfabesiyle yazılmış jenerik geçerken gözlerimiz hala faltaşı gibi açık, simsiyah ekrana baktık.. Jenerik bitti, ekran karardı, insanlar kalkıp gitmeye başladılar yavaş yavaş. Biz oturduk. İçimize, yüreğimize oturan o yumrunun uzun bir süre oradan gitmeyeceğini bilerek oturduk. Oturduk ve simsiyah perdeye baktık.

Neden sonra sersemlemiş bir halde kalkıp karanlık ve serin sinemadan, cıvıl cıvıl, sıcak ve güneşli Beyoğlu'na çıktık. Etrafımdaki insanlara baktım: Yürüyen, gülüşen, sohbet eden, yemek yiyen, koşan, bağıran, eğlenen.. Dünya ve yaşam anlamını yitirdi o anda. Bir uzaylıdan ya da yaşayan ölüden farksızdım. Sanki başka bir gezegenden o anda dünyaya getirilmiş ve o insanların arasına konmuştum. Etrafıma ürkek ürkek, yabancı yabancı baktım. Ben hala filmin beni götürdüğü dünyada, o çocukların arasındaydım.

Bu film hakkında bir yorum yapmak istemiyorum. Bu film sadece izlenir. Üzerine yorum yapılamaz. Kürt yönetmen Bahman Ghobadi'nin bu şaheseri, sadece izlenir. Ve bir daha asla unutulmaz.