Tuesday, December 30, 2014

Ivan Ilyich'in ölümü - Leo Tolstoy



Bu kadar kısa bir roman (ya da uzun hikaye) dahilinde insan yaşamına, ölüme, hayata dair bu kadar çok soru sordurabilmek, sadece Tolstoy gibi bir ustaya mahsus bir yetenek. Müthiş bir yazı gücü. Yalın, süslü olmayan, doğrudan cümlelerle, insanlığın ortak sonu olan ölümü böylesine vurucu şekilde anlatabilmesi yazarın, biz Chicago Edebiyat kulübü üyelerini çok etkiledi. Ivan Ilyich'in ölümü beklerken düşündükleri, hayatın gündelik hayatta üzerinde en çok durduğumuz meselelerinin ölümün yanında nasıl anlamsız kaldığını bize göstermesi için bile okunmaya değerdi. Tolstoy, eşi benzeri bulunmayan, müthiş bir yazar. Bundan sonraki hedefim, bir kaç aya dağıtarak Savaş ve Barış'ı okumak.


Yaz



Summer

The blue of the sky contrasts with the lush green grass.. I breathe. The memory of a faraway sea is carried on the wings of the wind.. The smell of algae and dark green beings submerged under the water.. The water is all kinds of blue, all kinds of aquamarine.. The sea overwhelms my soul, even with its promise.

Lush green leaves flutter like birds' wings in the breeze. I breathe. The breeze is much cooler than I expected, and it washes over me. Almost like swimming in cold water, I walk through the cool, cool breeze. The coolness invigorates my mind. I fill my whole chest with this blue air, feeling my soul more and more grounded with each breath. I breathe.

The wind plays with my hair. The wind teases me. I smile. I lift my gaze to the horizon, where the blue of the water disappears in the blue of the sky. I can never know where the water ends and the sky begins. I breathe.

Seagulls circle in the air, languidly, deliberately. In the white tips of their wings, they hide rays of sunlight. As they ride the cool currents of the breeze, I breathe.

The white puffiness of the huge clouds contrasts with the deep blue of the sky. The memories flock to my mind like hasty, small birds. I am flooded with the cool waves of all the days past. I shiver.

I am lost in deep summer, and I don't know where I end and the blue begins.




The Wolf of Wall Street - Martin Scorsese



Leonardo DiCaprio'nun oyunculuk yeteneğinin gittikçe kendini aştığını düşünüyorum. The Great Gatsby'den sonra bu filmde de bu düşüncem pekişti. Filmin konusu, yani para hırsının bir insanı ne hale getirebileceği, nasıl değiştirebildiği daha önce defalarca işlenmiş bir konu. İşlenişi ve kara mizahı ise bana sanki The Big Lebowski ile Fear and Loathing in Las Vegas'ın bir karışımı gibi geldi. Ama film ne Coen kardeşlerin filmleri kadar komik, ne de Fear and Loathing kadar orijinaldi. Scorsese, 2 saatte rahatlıkla anlatabileceği bir hikayeyi gereksizce uzatmış. Uyuşturucu ve seks sahneleri gereğinden fazla, rahatsız edecek seviyeye ulaşmış. Zaten 3 saati geçtiği için oturup tek seferde izleyemedim. Peyderpey izlediğim halde yine de fazla uzun ve sıkıcı geldi. Scorsese'in kafayı taktığı oyunculardan olan Leonardo DiCaprio'nun kariyerinin devamını ve nerelere varacağını ise çok merak ediyorum.


 

Interstellar - Christopher Nolan



Bu sene başında izlediğim ve çok beğendiğim Gravity gibi, aklımı başından alan bir uzay filmi daha.. Görsel olarak muhteşem, zaman, aile kavramı, insanoğlunun geleceği ve kaderi ile ilgili düşündürdükleriyle çok derin. Christopher Nolan, 2001: A Space Odyssey'den ilhamla, bir modern zaman masalı yaratmış, içine de beni mest edecek referanslar serpiştirmiş. Bir uzay filminde Dylan Thomas şiiri duymak doğal olarak tüyler ürpertici bir etki yarattı bende. Kara delikler ve uzay hakkında düşündürdükleriyle de yıllar önce Sabancı Üniversitesi'nden sevgili hocam Prof Ali Alpar'ın gözetiminde hazırladığımız ve sunumunu yaptığımız 'Yıldız Evrimi' projesini hatırlattı bana, gülümsetti.. Uzaya olan ilgim, sevgim, astronomi merakım hiç bitmeyecek. İnsanoğlunun uzaya ve evrene dair sorularının hiç bitmeyecek olması gibi..





Thursday, December 25, 2014

Güle güle 2014!




Hayatta insanın başına ne zaman ne gelir bilinmez, bundan sonraki senelerde ne olacağı belli olmaz ama çok güzel bir yıldın be 2014!! Altın gibi, pırıl pırıl, ışıl ışıl.. Umarım 2015 de seni aratmayacak güzellikte, harika bir yıl olur, güzellikler, mutluluklar getirir herkese..



Fotoğraf: Tulum harabeleri, Quintana Roo, Meksika, Aralık 2014




Friday, December 12, 2014

Mezuniyet - Bir son, bir başlangıç



Dünya üzerinde en çok sevdiğim insanlar (bir tek oğlum, o çok minik olduğu için evde, bir de kardeşim, okyanuslar ötesinde, iki adaş, bir onlar eksik), büyük bir katedralin içinde oturmuş beni bekliyor. Sevdiklerini bekleyen yüzlerce insanın arasında. Kalbim güm güm atıyor. Hani o çok önemli, o en mutlu günlerimizde, yaşam bir rüya dokusu kazanır ya.. İşte öyle. Herşey gerçeküstü, bir rüyanın içinde uçuyor gibiyim. Salonda herkes sıralanmış, numarasına göre. Tatlı bir heyecan herkeste.

Birden anons yapılıyor. Yürümeye başlıyoruz. Dışarıya çıkıyor, katedrale doğru yürüyoruz. Serin, ama yağışsız bir Aralık günü. Aralık ayı, hem doğduğum, hem eşimin doğduğu, hem tanıştığımız, hem de oğlumuzun doğduğu ay. Uğurlu ayımız. Bu rüya gibi günün de Aralık ayına denk gelmesi ne büyük, ne güzel bir tesadüf diye geçiriyorum içimden.. Yoksa tesadüf diye bir şey yok mudur hayatta?

Etrafımızda bir polis kordonu, sokağın karşısına geçip binaya giriyoruz. Tam yanımızda gayda çalan, iskoç etekli, tulum ve davullarla çok güzel bir müzik yapan bir grup müzisyen bize eşlik ediyor. Kapıdan giriyoruz. İçeride güzel bir org müziği çalıyor. Yerlerimize doğru yürürken herkes ayağa kalkmış kalabalık içinde kendi sevdiklerini, anne babasını arıyor gözleriyle. Biraz yürüdükten sonra sevdiklerimi görüyorum sol tarafta, heyecan içinde el sallıyorum onlara. Gözlerindeki gurur ve mutluluk beni daha da yukarılara çıkartıyor, artık bulutların üzerinde uçar gibi yürüyorum.

Yerimize oturuyoruz, tören başlıyor. Rektör ve mezuniyet konuşmasını yapan bilimadamı profesörün konuşmalarından sonra, diplomalar verilmeye başlanıyor. Bizim fakülteye geldiğinde sıra, sahnenin yanındaki perdelerin arkasına geçiyor, oradan sahnenin arkasına yürüyoruz. Ve işte sıra bize geliyor! Işıklar parlak, sahnede rektör, profesörler, dekanlar.. Ve benim ismim okunuyor.. Geleneklere yüz yıldan fazladır uyan üniversitem, töreninde de çok geleneksel. Sırtımıza bir asa ile dokunan profesör bize ileri adım atabileceğimizi söyledikten sonra, rektörün elini sıkıyorum, 'Tebrikler' diyor bana ve diplomamı alıyorum. Dönüp kalabalık içinde beni izlediğini bildiğim aileme doğru bir gülücük atıyorum, elimde bunca senenin emeğinin meyvesi olan bu belgeyle. Bunca emek, bunca uykusuz gece, bunca gözyaşı, bunca çaba.. Hayatta herşeyin bir bedeli var, ve hiç bir şey kolay elde edilmiyor. Ve bugün ben, çok şükür ki emeğinin meyvesini alabilmiş olmanın gurur ve mutluluğu içinde uçuyor gibiyim.

Yine uçar gibi adımlarla iniyorum sahneden, yerime dönüp oturuyorum. Törenin geri kalanında da hem koronun söylediği şarkılar, hem de okulunu bitirmiş olanların, mezunların sevinci birbirine karışıyor. Tören bitince yine müzik eşliğinde kalkıp kapıya doğru yürüyoruz.

Dışarı çıkınca, yüzüme çarpan serin Aralık havası, elimde diplomam, içimde bir coşku, bir mutluluk. Katedralin önündeki merdivenlerden iniyorum. Uçuyorum demek daha doğru olur, ayaklarım yerden kesildi kesilecek! Gayda müziği tekrar başlıyor. Bir süre bekledikten sonra içeriden çıkan kalabalıktan ayrılıp bana doğru gelen annemi görüyorum. Bir anda gözlerimden yaşlar boşanıyor. Senelerce biriktirdiğim bütün duygular gözlerimden sel olup mutluluk gözyaşları halinde akıyor. Anneme sarılıyorum sımsıkı, mis kokusunu içime çekiyorum. Şükrediyorum Allah'a, bana en sevdiklerimle birlikte bu güzel günü görmeyi nasip ettiği için.

Bugün hem bir yolun sonu, hem de başka bir yolun başlangıcı. Gözlerimde yaşlar, ıslak gözbebeklerimle gülümsüyorum kameralara. Hayatımın en güzel günlerinden biri.

Bugünü, bu anı, bu mutluluğu...hayatımın sonuna kadar unutmayacağım.

Ben mezun oldum!

Wednesday, December 3, 2014

Gece, uyku

'Allah rahatlık versin' kadar içime huzur veren, mutluluk veren bir uyku dileği bilmiyorum.

Ben küçükken anneannemin evinde bu isimde bir masal kitabı vardı. O kadar severdim ki! İçindeki birbirinden güzel masalları, okuya okuya neredeyse ezberlemiştim.

'Allah rahatlık versin' sözcüklerini duyunca, koridordaki loş ışığın bir hale gibi çevrelediği babamın başının silüetini görür gibi olurum odamın kapısında. İçime bir huzur gelip yerleşir. Kapatırım gözlerimi, sanki o küçük kız çocuğuyum. Mutlulukla koyarım başımı yastığıma.

Uyuyuveririm.


Friday, November 21, 2014

Bazı sabahlar





Güneş parlar evin içine. Isıtıverir içimizi bir anda, dışarıda eksi 10 dereceyi bulan bir soğuk olsa da. Menekşeler gülümser saksıdan, kıkırdaşırlar. Kahve makinesinin huzur veren hışır hışır sesi, sonra da kahvenin o enfes, baştan çıkartıcı kokusu kaplar evi. Simsiyah kahvemden iki yudum alırım. Bir kaç cümle yazarım o ana dair. Mutlu olurum.



Tuesday, November 18, 2014

Yüzyıllık Yalnızlık - Gabriel Garcia Marquez



Henüz Marquez okumamış olmanın utancıyla, artık yazarı vefat ettikten sonra mutlaka okumalıyım diye yazın elime aldım bu kitabı. Marquez, insanın elinden tutup masallar anlatarak büyülü bir diyara götüren bir dede gibi. Başlarda doğdurdan kitabın dünyasına dalıverdim, ancak sonradan sanırım hayatımda çok karmaşık, yoğun ve yorucu bir döneme denk geldiğinden olsa gerek, kitapla olan o samimi ilişkimi yitirdim. Okumam bir kaç aya dağılınca ve araya başka kitaplar girince, Macondo'dan ve Buendia ailesinden kopup onlara geri dönmek zorlaştı. En uzun sürede okuduğum kitap rekorunu Foucault Sarkacı ile paylamış oldu böylece. İngilizce tercümesinden okumuş olmakla ilgili olduğundan da şüpheleniyorum. Türkçesini okuyanlar çok daha fazla beğendiklerini söylüyorlar. Bense kendimi kitabın dünyasına geri döndürmek için müthiş zorladım nedense. Keşke İspanyolcasından okuyabilecek kadar iyi bilseydim İspanyolcayı diye de düşünmedim değil..

Bana Suudi yazar Abdulrahman Munif'in Cities of Salt (Tuz Şehirleri)ni anımsattı bu büyülü gerçekçilik akımı ve bir ailenin ve coğrafyanın nesiller boyunca anlatılması. Ama maalesef beni sandığım kadar çok derinden etkileyip sarsmadı. Belki başka Marquez kitapları okuyunca fikrim değişir, kimbilir?


Edip gecesi


'Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
Nereye, ama nereye olursa gitmenin
Hüzünle karışık bir ağrısı' 

Edip Cansever


Ne mi yapıyorum? Nefes alıp, nefes veriyorum. İçimde bir yükseltilmişlik hissi, midemde hüzünle karışık ağrı. Çay koyuyorum, içimdeki kuşlar bedenimin duvarlarına çarparken. Çayı yudumluyorum, içimdeki bulantı, midemden yükselirken. Çocuklarımın sarı tüylü başlarını okşuyorum. Pencereden giren günışığı kamaştırıyor gözlerimi, kısıyorum acıyla. İçimdeki rüzgarlar, ruhumun bütük kovuklarına, bütün kuytu köşelerine üflüyor soğuğu. Ürperiyorum. Günün saatleri, ağır bir gülle gibi sürükleniyor, bağlı ayakbileklerime. Ayaklarımın altındaki zemini hissediyorum. Üşüyorum. Nereye kadar yürür karanlıklar? Kaçımız sayar saatleri, ilerleyişini zamanın, kaçımız alır böylesine derin, acılı, masmavi nefesleri? Ne mi yapıyorum? Yaşıyorum, günleri içimde çakıltaşları gibi biriktirerek. Dolanıyorum odalarda, günbegün, duvarlar arasında, aynalardan kaçarak. Kısıyor gözlerimi, kış güneşinin puslu halesine dikiyorum gözbebeklerimi. Ağzımda sebebini bilmediğim o buruk zeytin tadı. 

Ne mi yapıyorum? Yaşıyorum. 

İçimde derin bir kuyu gibi, bilinmez bir karanlık. Gitmelerin gölgesi düşüyor yüreğimin üstüne. Gitmelerin, o hüzünle karışık ağrısı.

Çocuklarımın minik burunlarını öpüyorum. Kalkıp bir çay koyuyorum.

    
'Oysa ben düz insan, bazı insan, karanlık insan
Ve geçilmiyor ki benim
Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.'

- EC




Thursday, November 13, 2014

"Neden çocuk getirdin bu dünyaya?"


Diye soruyorlar. Sürekli. "Neden çocuk getirdin ki bu dünyaya, bu kötü dünyaya? Bu rezil, kahpe, pis, yalancı dünyaya?'

Neden? Neden, sahi?

Kendimi klonlamak için değil.
Yaşlılığımda bana bakacak birileri olsun (!) diye değil.
Sırf merak ettiğim için değil.
Ölümsüzleşmek istediğim için değil.
Soyumu ya da ırkımı devam ettirmek için değil.
Bebekleri aşırı sevdiğim, hamileliğe aşık olduğum için değil.
Hayatımı çocuklarıma adamak istediğim, sadece bir anne kimliğinde kendimi kaybetmek istediğim için değil.




Neden?

Çünkü kendi hayatımı bir kez daha, sil baştan, çocuklarım aracılığıyla yaşamak müthiş hoşuma gidiyor. Çocuklarım sayesinde kendi çocukluğumdan beni bile şaşırtan ayrıntıları hatırlıyor, geçmişin altın sarısı mahzeninde saklı duran o küçük kız çocuğunu geri çağırıyorum. Geçmişin koridorlarına dalıp, kendi çocukluğumu tekrar yaşıyorum. İnanılmaz bir mucize gibi.

Çünkü bu dünyaya çocuk getirmenin, bir insan yetiştirmenin, bu dünyaya şahit olmanın en büyük, en muhteşem yollarından biri olduğunu düşünüyorum. Karşılaştığım en zor, en yorucu, ama en sarhoş edici maceranın, kızım ve oğlumun gözlerine ilk baktığım anda başlayan o maceranın, insanoğlunun en iyi öğretmeni ve rehberi olduğunu düşünüyorum.

Çünkü çocuklarımla birlikte ben de büyüyorum, daha önce hiç olmadığı kadar. Gözlerimi daha kocaman açmasını öğreniyorum, hayatın detaylarına daha çok dikkat etmeyi, şaşırmayı öğreniyorum silbaştan, her şeyi ilk defa görüyormuşçasına, sonsuz sihirli bir masal dünyasında.

Çünkü, çocuklarıma yeterince sevgi verebilirsem, sevmeyi ve sevilmeyi öğretebilirsem onlara, onların bu dünyayı biraz daha güzel, parlak, ışıklı bir yer haline getirebileceğine inanıyorum. Çocuklarım bir kişinin bile yaşamını aydınlatabilirse gerçek anlamda, onları yetiştirmek için verdiğim sevgi ve emeğe değeceğini düşünüyorum.

Çünkü dünyanın en sarsıcı ve gerçek aynası, çocuklarımın gözlerinde saklı. Kendimi onların gözünden görmek, kendimle yaşadığım en korkunç ve müthiş yüzleşme.

Çünkü insan yüreğinin ne kadar büyüyebileceğini, büyürken dünyayı, kainatı ve bütün alemi içine alabileceğini, anne olmadan öğrenemezdim.

Monday, November 3, 2014

Ben Affleck haftası!






Evet, 10 gün içinde 2 adet Ben Affleck filmi izleyerek senelik, hatta 5 senelik Ben Affleck kotamı doldurmuş bulunmaktayım! Argo'yu ne zamandır istiyordum izlemek, Modern Ortadoğu tarihiyle ilgili herşey gibi bu filmi de tabii ki izlenilecekler listemde en başlara yerleştirmiştim. Filmin izleyicide yarattığı gerilim epeyi başarılı.. Ancak bu, İranlıları genelde kültürsüz ve vahşi olarak tanıttığı gerçeğini değiştirmiyor. Sırf bütün İranlıları kötü göstermemek adına oraya konmuş evin hizmetçisi rolündeki kızcağız da biraz sırıtıyordu açıkçası. İran rehine krizini ABDliler tarafından anlatan bir film olduğu açık. Oscar almasına hiç şaşmamalı bu yüzden.


Gone Girl, Ben Affleck'in başrolünde oynadığı, Gillian Flynn romanının film uyarlaması olan, başarılı bir gerilim filmi. Evlilik, ilişkiler, kadın ve erkek üzerine düşündürdükleriyle, oyunculukları ve senaryosuyla bence vasatın çok üstünde, başarılı bir yapım olmuş. Romanı okumadığım için uyarlama ne kadar aslına sadık, bilemiyorum. Ama kurgusuna ve özellikle de Nine Inch Nails'in dahisi Trent Reznor'ın bestelediği müziklerine hayran kaldım. Açıp youtube'dan filmin müziklerini defalarca dinledim. Romanını okur muyum bilmem ama filme 5 üzerinden 4 yıldız verdim.


Monday, October 27, 2014

Geliyor yağmur.



Sıcak esen rüzgarların kuruttuğu şehre, yaklaşıyor bulutlar, usulca..
Titreşiyor gölün yüzeyi, sanki önseziyle,
Damlaların kıpırtısını çağırır gibi.
Kımıldıyor sarı yapraklar, ağaçlarda
Ekim güneşini içmiş, altın ışıltısında saklıyor her biri.
Bekliyor dünya, tutmuş soluğunu.
Geliyor yağmur, usul usul yaklaşıyor şehre.
Gecenin ritmini değiştirmeye and içmiş gibi.
Kanına giriyor rüzgarın, deviniyor bulutlar.
Geliyor yağmur, uzun seneler önce verilmiş bir sözü tutar gibi.
İçimizin hengamesini susturup,
Gecenin kuytusunda sessizliğe yelken açar gibi.
Geliyor yağmur, yalnız, yorgun kaldırım taşlarına
Yumuşak öpücükler vaat eder gibi.
Yürüyor şehre yağmur, duvarlarda yankılanan
Tanıdık, bildik, eski, güzel bir şarkı gibi.
Kıpırdıyor gölün yüzeyi, yayılıyor dalga dalga karanlık.
Geliyor yağmur.



Moonshine
27 Ekim 2014





Müzik: Danser encore






Saturday, October 18, 2014

E.C.



"Ne peki
Yere dökülen bir un sessizliği mi
Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi
İşini bitirmiş bir org tamircisinin
Tuşlardan birine dokunacakkenki
Dikkati ve tedirginliği mi."


Ah Edip, canım Edip, nasıl anlatıyorsun insanı, yaşamı, bizi böyle.



15 Ekim Çarşamba itibariyle






Doktor Moonshine oldum :) Destekleyen, dua eden, güzel mesajlar gönderen, düşünen, yanımda olan herkese sonsuz teşekkürler!

Bir maratonu bitirmiş olmanın yorgunluğu ve dayanılmaz hafifliği üzerimde, gülümsüyorum sürekli!



Sunday, October 12, 2014

Uzun bir yolun sonu


Bu blog'u okuyanlar, uzun süredir devam eden doktora maceramı bilirler. Daha önce nice safhasında doktoramın, okuyan, yorum yapan, destekleyen, inanılmaz içten ve samimi mesajlar gönderen okurlarım oldu. Sürekli bir iletişim içinde, sizinle doktoramın çoğu önemli adımını paylaştım.

İşte bu Çarşamba günü, o upuzun yolun sonuna geliyorum. Chicago saatiyle sabah 8:30da, Türkiye saatiyle saat 16:30'da doktora tezimin savunmasını yapacağım. Kasım'ın 14,ne kadar da tezimi son haliyle teslim edip, (inşallah) Aralık'ta mezun olacağım.

Bitiriyor olmanın düşüncesi bile gerçeküstü gelse de, inanılmaz duygu yüklüyüm. Hani dokunsanız ağlayacak gibi derler ya, aynen öyle. Bunca senenin emeği, uykusuz geceleri, gözyaşları.. Tünelin diğer ucuna varmış olduğumu idrak edememe hali, şaşkınlık, dalgınlık.. Ne ararsanız var yani :)

Sizden ricam, bu hafta ve özellikle Çarşamba günü bütün iyi dileklerinizi, pozitif enerjinizi, dualarınızı benden yana göndermeniz.. Beni çok mutlu edecek. Sınavlarıma girerken de çok işe yaramıştı bu, şimdi de çok ihtiyacım var buna. Şimdiden hepinize tek tek, çok teşekkürler.

Bir dahaki yazımı 'Doktor' olarak bitirebilmek dileği ve ümidiyle, sevgiler!


Moonshine





Thursday, September 11, 2014

Galiz Kahraman - İhsan Oktay Anar



Yedinci Gün'ü okuduktan sonra kendime bir türlü itiraf edemediğim, ancak Galiz Kahraman'la pekişen bir durum var: Artık İhsan Oktay Anar kitaplarından eskiden aldığım keyfi alamıyorum. Yine üslubunu, arada kahkahalarla gülmeyi, anlatım tarzını sevsem de kitabın kurgusu müthiş dağınık, daldan dala atlayan, bir amaca hizmet etmeyen bir kurguydu maalesef. Okumam uzun bir zaman aldı, ki Anar kitaplarını genelde en fazla bir haftada bitiririm. Bir de aralarda sürekli iğneli eleştiriler, göndermeler, bazı kesimlere laf sokmalar biraz rahatsız etti. Kısacası maalesef istediğim tadı alamadım bu kitaptan.. Benim en sevdiğim Anar kitapları hala Puslu Kıtalar Atlası, Efrasiyab'ın Hikayeleri ve Amat..





Bi Küçük Eylül Meselesi


Kafamın çok yorgun olduğu ve derin, ağır bir filmi çekemeyecek durumda olduğum bir akşam öylesine izlediğim, sabun köpüğü gibi bir filmdi.. Ortasından itibaren sonunu direk tahmin ettim zaten, pek şaşırtıcı olmadı. Çekildiği mekanlar, Bozcaada'nın güzelliği, hoş sahneler ve Nil Karaibrahimgil'in yazdığı güzel şarkı için izlenebilir. Hoşça vakit geçirten, yormayan, hafif bir film. Ama bana herhangi bir duygu yoğunluğu yaşatmadı, hüzünlendiremedi bile maalesef :) Bir de başrolde oynayan şu kızı (Farah Zeynep Abdullah) hafif itici bulan bir ben miyim Allahaşkına? Kurt Seyit ve Şura'yı da neden hiç izleyemediğimin sebebini buldum sanırım. Bu kızda herhangi bir sıcaklık, yıldız ışığı yok. Beren Saat gibi sempatik ve duru bir güzelliği de yok. Neden bu kadar lanse ediliyor anlayamadım açıkçası..

Neyse, işte öylesine bir filmdi Bi Küçük Eylül Meselesi.. Bolca Hollywood sahnesi özentiliği, biraz güzel mekan çekimi, bir iki hoş şarkı.. :)

Her - Spike Jonze



Artık sinemaya ve film izlemeye eskisi kadar vakit ayıramasam da, arada sırada güzel filmler izlemek mutlu ediyor beni. Her filminden çok etkilendim ve çok beğendim. Zaten Joaqin Phoenix'in büyük bir hayranıyım, en son PT Anderson'ın 'The Master'ında Philip Seymour Hoffmann ile ikisinin mükemmel oyunculuklarını ağzım açık izlemiştim. Bu filmde de hayalkırıklığına uğramadım. Spike Jonze çok gerçekçi, tüyler ürpertecek derecede olası bir gelecek resmi çizmiş bize. Adeta şimdiki hayatımıza tutulan bir ayna gibi. Teknolojinin insan ilişkilerini nasıl değiştirdiği, bozduğu ve yozlaştırdığı çok güzel anlatılmış. İşletim sistemine aşık olan adamın hikayesi hem absürd denebilecek kadar komik, hem acıklı, hem de tam da bizi anlattığı için inanılmaz ölçüde rahatsız edici. İnsan filmi izledikten sonra telefonuna, bilgisayarına olan bağımlılığını bir kez daha sorguluyor. Artık hayatımızın vazgeçilmezi olan 'akıllı telefonlar' ve elde taşınabilen bütün elektronik cihazların rolü üzerine düşünürken buluyor insan kendini.. Özellikle Apple Watch gibi yeni ve bizi daha da teknoloji esiri edecek aletlerin çıktığı bugünlerde çok düşündürücü, çok derin bir modern yaşam eleştirisi film.. Kesinlikle son dönem filmlerinin en iyilerinden.


Friday, August 22, 2014

Doyamadım



Deniz beni çağırıyordu.. Mavi beni çağırıyordu. Ne çok özlemişim yosun kokusunu, denizin dudaklarımda artakalan tuzlu tadını, kayaları, dalgaları..

Çağrıyı kabul etmemek olmazdı. Dalıverdim berrak suların içine. Dipte yüzen şeffaf denecek kadar parlak balıklar merhaba dedi bana. Denizde kendimi hiç bir zaman olmadığım kadar 'ben' hissediyorum. Suyun içinde bu kocaman evrenin küçücük bir parçası olduğumu, onunla birlikte devinip varolduğumu en güçlü şekilde hissediyorum. Suyun içinde, evimde gibiyim.

Yüzdüm, yüzdüm, yüzdüm. Denizin tuzunda hayatı tattım.

Doyamadım ah.. Ertesi gün hava rüzgarlı, deniz kızgındı. Giremedik. O akşam da bu yazlık kasabadan ayrıldık zaten.

Doyamıyor insan, güzel anlara.. Anneyle içilen sabah kahvesinin köpüklerine. Güneş kokan kıpkırmızı, mis gibi domateslere. Çıtır çıtır yeşil biberlere. Babanın çalışma odasındaki dev kütüphaneyi, her kitabı tek tek koklayarak keşfetmeye. Her biri insanın ruhunu yenileyecek kadar enfes taze incirlere. Sevdiklerinle oturduğun masalarda uzun uzun sohbetin lezzetine, tadına. Altı yüz yıllık kadim bir çınar ağacının gövdesine sarılıp bütün hayatı içinde hissetmeye. Sessiz, huzur dolu bir camiin içinde şırıl şırıl şadırvan sesini dinlemeye. Dallardan erik toplamaya, serin şeftalileri suyunu akıta akıta, mutluluk içinde yemeye. Sarılıp anneannenin mis gibi tülbent kokan kokusunu içine çekmeye. Uzun zamandan sonra görüştüğün eski bir dostun yüzünde o çok özlediğin anlamları yeniden keşfetmeye. Martı sesleriyle huzur içinde uyuyakalıp, pencerede kumru sesleriyle uyanmaya. Büyük evlerde kocaman aileler olarak yaşayıp o evleri çocuk çığlıklarıyla doldurmaya. Sessiz sokaklarda uyuklayan kedilere. Yağmur altında güzelleşen, hepten berraklaşıp benzersiz güzelliğiyle ışıldayan doğduğun şehri, Boğaz'ı seyredip çocukluğunu özlemeye..

Doyamıyor.

Hayat da bir doyamama hikayesi değil mi zaten? Doyduğumuz an öleceğiz, bitecek hayatımız belki de. Doyulamayan anlardan, tadı damakta kalan anılardan ibaret şu kısacık hayatımız..

Doyamıyor insan..

Doyamadım.