Thursday, September 25, 2008

Gezmek istiyorum dünyayı!


İçimde çılgıncasına bir gezme isteğiyle yanıp tutuşuyorum! Dünya üzerinde o kadar çok gitmek istediğim yer var ki.. Uzak diyarlar, kültürler, insanlar beni çağırıyor sanki. Sevdiğim 'haydi kalk yarın gidelim' dese hemen küçücük bir bavul toplayıp alıp başımı gidebilirim :)

Şu anda gitmeyi ve gezmeyi en çok istediğim ülkeler, önem sırasına göre:

- Japonya
- İran
- Çin
- Peru
- İrlanda
- Rusya

Bir de, itiraf ediyorum, şu adamı çok ama çok kıskanıyorum!



Biz de bulabilsek şöyle bir sponsor, gezebilsek her yeri. Gezmek istiyorum dünyayı!


There Will Be Blood


There Will Be Blood, uzun zamandır izlediğim en etkileyici, en güzel filmdi. Yönetmen Paul Thomas Anderson'ın diğer bir filmi olan Manolya en sevdiğim filmlerdendir ve benim ve eşimin hayatımızda özel bir yeri vardır o filmin. (Daha sonra başka bir yazımı tamamen Manolya'ya adamayı düşünüyorum:) Bu filmle de yönetmenin ne kadar başarılı olduğunu bir kere daha görmüş oldum. Daniel Day-Lewis'in bu oyunculukla Oskar heykelciğini kapmasına hiç şaşmamalı. Bu filmde gerçek oyunculuğun nasıl olduğunu göstermiş bize adeta. Bu film sayesinde gerçek bir oyuncunun sadece yüz ifadesiyle ya da mimikleriyle değil, bütün vücuduyla oynadığını, rol yaptığını gördüm. Tek kelimeyle inanılmaz bir rol yeteneği sergilemiş.

Film 3 saate yakın olmasına rağmen kesinlikle sıkılmadım. Müzikler, sinematografi, sinema dili, kurgu...herşeyiyle mükemmeldi. Filmin renkleri ayrı bir güzeldi, gökyüzünün rengi, toprağın rengi, petrolün siyah parlak rengi.. Ama tabii bu filmi 140 ekranlık devasa bir HDTV televizyonda ve Blu-Ray formatında izlemiş olmamın katkısı da olabilir tabii :) Blu-Ray, DVDden de öte, görüntü kalitesini hat safhaya çıkaran bir teknoloji. Eğer imkanınız varsa tavsiye ederim, filmleri bu formatta izleyin mutlaka. Film keyfinize keyif katıyor gerçekten! Özellikle de sinematografik açıdan bu denli başarılı olan filmleri izlerken.

There Will Be Blood, Anderson'ın yeni mucizesi bence. Film bittikten sonra uzun süre etkisinden kurtulamadım, hakkında düşündüm, kafa yordum. Bu senenin en iyi filmlerinden biri olan bu filmi kaçırmayın derim!


Tuesday, September 23, 2008

Be Kind, Rewind

Jack Black ve Mos Def'in oynadığı sıcacık bir komedi, 'Be Kind Rewind'. Yönetmen Michel Gondry'nin hayranıyım zaten, bu filmde de o kendine özgü tarzıyla çok güzel bir iş çıkarmış.
Video kaset kiralayan bir dükkanda çalışan iki kafadar, bir kaza sonucu bütün kasetler silinince en ünlü ve popüler filmleri kendi kafalarına göre, kendi el kameralarıyla çekmeye başlıyorlar. Zamanla bu 'uyarlamalar' o kadar popüler oluyor ki herkes satın almak için sıraya giriyor. Bir süre sonra bu ikilinin amacı dükkanlarını batmaktan kurtarmak oluyor, ve filmleri de bu amaç uğruna satmaya başlıyorlar. Ama gerçekten o kadar komik ki izlerken o kadar çok güldük ki, koltuktan düştük neredeyse! Güzel ve keyifli bir akşam geçirmek ve bol bol gülmek isterseniz şiddetle öneririm.



Wednesday, September 17, 2008

Hafıza: Bir nimet mi, bir lanet mi?


Hafızamızla ilgili bilmediğimiz o kadar çok şey var ki..
Bazı anıları neden çok iyi hatırlıyoruz?
Bazı şeyleri nasıl çabucak unutabiliyoruz?
Beynimiz neyi kaydedip neyi sileceğine nasıl karar veriyor?
Beynimizin kör kuyularında kaybolduğunu sandığımız bazı anılar yıllar sonra nasıl birden ortaya çıkabiliyor, onları ne tetikliyor?
Bazı şeyleri istesek de hatırlayamamak, bazılarını çok istesek de unutamamak..
Hafızamız: Bir nimet mi, bir lanet mi?

Kendimi bildim bileli 'fil gibi' dedikleri türden bir hafızam oldu. İstesem de istemesem de çoğu şey, anında hafızama yazılıyor.
Neler beynime kazınmadı ki..
Okuduğum kitaplardaki karakterlerin isimleri..
Yıllar önce geçen bir konuşmada sarfedilen sözler..
90lı yıllarda hiç kimsenin hatırlamadığı pop müzik şarkılarının sözleri..
3 yıl önce bir bahar gününde giydiğim kıyafetler..
Yıllar önce okuduğum bir gazete haberinde kullanılan bir tanım..
Çok küçükken tanıştığım birinin bana öğrettiği bir atasözü, bir deyim..

İstesem de istemesem de yıllar boyunca beynime kazındı bütün bu ayrıntılar. Bana söylenen iyi ya da kötü herşeyi kaydeden bir beynim var. Fotografik bir hafızam yok, görsel olarak hatırlayamadığım çoğu şey var hatta. Ama kelimeler beynime tam anlamıyla yazılıyor. Özellikle yazılı ve sözlü olan herşeyi iyi hatırlıyorum. Bu yüzden insanlara karşı hiç bir zaman kin tutmasam da bana söylenmiş iyi ya da kötü bir sözü hiç bir zaman unutamam, istesem de, istemesem de.

Seneler önce Alzheimer hastalığına kaybettiğimiz dedem den sonra geçtiğimiz hafta canım babaanneme de teşhis konuldu. İnanılmaz üzülmeme rağmen yapabileceğim pek bir şey yok. Yapabileceğimiz neredeyse hiç bir şey yok. Şu anda sadece Amerika Birleşik Devletleri'nde 4.5 milyon Alzheimer hastası yaşıyor. Her yıl binlerce yeni hastaya teşhis konuyor.

Bu hastalıkla ilgili yapılmış en vurucu film olan Iris'de Iris Murdoch adındaki ünlü kadın yazarı oynayan Judi Dench, hastalığının farkında olduğu ilk zamanlarda hüzünlü bakışlarla diyordu ki kocasına: 'Kendimi, simsiyah bir boşluğa doğru yol almış bir yelkenliye binmiş gibi hissediyorum.'
Nasıl bir histir, böyle bir yelkenlide yol almak?


Nasıl olur, yıllarca, yıllarca beyinde birikmiş anıların birer birer hafızanın kör kuyularında kaybolması?
Üzerinde o kadar çalışılan bilgilerin, becerilerin, deneyimlerin, yeteneklerin birer birer yokolması, bir daha bulunamayacak şekilde bir hiç olup gitmesi?
İnsanın 75 küsur yıllık yaşamında biriktirdiği herşeyin, sevdiklerinin yüzlerinin, isimlerinin, güzel anılarının, mutluluklarının, gözyaşlarının unutulması?

Bilmiyorum.

Dedem ölmeden bir iki yıl önce bir gün babamın adını ve soyadını bir plaketin üzerinde okuyup bana büyük bir içtenlikle 'Bu kim kızım?' diye sorduğunda ona ne cevap vereceğimi bilemediğim gibi.

Hafızanın bize bahşedilen bir nimet mi, yoksa bir lanet mi olduğunu bilemediğim gibi.






Alzheimer hastalığıyla ilgili bazı bağlantılar:

Türk Alzheimer Derneği
Alzheimer Bilgilendirme Platformu
Alzheimer Foundation of America
Alzheimer's Association




Resim: Salvador Dali - Hafızanın sürüp gitmesi
Şu anda dinlediğim: Godspeed You Black Emperor! - Sleep

Tuesday, September 16, 2008

My Blueberry Nights



Sade, saf, masum bir aşkı anlatan güzel bir film My Blueberry Nights. Galiba artık çok karmaşık kurgulardan, izleyiciyi ters köşeye yatırma amacı güden şaşırtıcı konulu filmlerden bıktım biraz. Gerçek hayatı filmlerde görmek istiyorum onun yerine. Wong Kar Wai'nin kurgu yerine sinematografiye, renklere, görüntülerin güzelliğine ağırlık vermesi çok hoşuma gidiyor tam da bu yüzden. Çok rahat ve huzur dolu geldi bu film bana, izlerken kendimi kasmak ve bütün ayrıntılara dikkat etmek zorunda olmamak çok iyi geldi. Yönetmenin çok sevdiği kırmızı renk ağır basmış yine, arada maviler de yok değil (filme adını veren blueberry turtasının rengi!). Film kendini ve aşkı bulmanın hikayesi aslında.. Müziklerin güzelliği (In the Mood for Love'da kullanılan Yumeji's Theme burada da var) ve Norah Jones'un kadifemsi sesi de filme ayrı bir hava katmış. Muhteşem ve başdöndürücü bir film değil de, daha sıcak, sıradan ve rahat bir film izlemek isterseniz bir akşam, bu filmi tavsiye ederim.


Sunday, September 14, 2008

Mutluluk budur


Şu ikili, en sevdiğim yazarın bir kitabı, artı gecenin sessizliği...Eşittir mutluluk :)


Friday, September 12, 2008

Oyuncaklarım


Bazı eşyalara ne kadar garip bir şekilde bağlanıyoruz, değil mi?

Sanki onlar bizi geçmişimize bağlayan, elle tutulur köprülermiş gibi.

Bazen kendimi genç bir kadın olduğum kadar, küçük bir çocuk gibi de hissediyorum! Ne kadar minimalist bir yaşamı savunursam savunayım, bazen teorilerini gerçeğe uygulayamıyor insan. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelip evimde toplanmış olan onlarca oyuncağım var. Yeni evimize taşınırken bir hatırası olmayanların çoğunu buradaki bir kreşe bağışladım. Türkiye'de bıraktığım oyuncaklarımı hiç saymıyorum zaten. Çoğunu birilerine ya da çocuklara vermeme rağmen evimizin bazı yerleri hala bir çocuğun odasına benziyor onlar yüzünden!

Madem Toy Story'den bahsettim kısa bir süre önce, oyuncaklarına yaşayan canlılarmış gibi davranan ben de bazı oyuncaklarımı burada tanıtmak istedim.

İşte benim için bir anlam ifade eden bazıları, ileride okur okur gülerim belki :)


Bump: En azından 10 yıldır ben dünyanın neresine gitsem benimle birlikte gelen, sadık köpeğim. Hatta üniversitede bir sunuma uğur getirsin diye getirip ben sunum yaparken izlesin (!) diye sandalyelerden birinin üstüne koymuştum. Hocalar, profesörler garip garip bakmışlardı o tarafa, 'bu da burada ne arıyor?' gibisinden! Sağa sola fırlatıldı, bir yerlerde unutulup gitmesine ramak kaldı. Başına neler neler geldi, ama hala benimle birlikte ve sanırım hayatımın sonuna dek saklayacağım onu.



Pelagia: Lise yıllarının sonuna doğru sanırım Mudo Concept gibi bir yerden aldığım çiçeğim. O sıralar 'Kaptan Corelli'nin Mandolini' diye bir kitap okuyordum ve oradaki bir karakterin adını bu çiçeğe verdim. Üniversitede yurt odamda ve sonra Amerikadaki evlerimde en önemli ve (doğal olarak) en kalıcı çiçek bu oldu!



10 yaşlarındayken McDonalds çocuk menülerinden çıkan en güzel oyuncaklarımdan biri olan Alaattin ve sevgilisi prenses Yasemin, ve uçan halıları! Halı oyuncak arabalar gibi geri çekip bırakınca kendi kendine tekerlekleri üstünde gidiyor bayağı. Bana bu oyuncak çıkınca acayip sevinmiştim, yıllardır da saklıyorum, en sevdiğim Disney filmlerinden biriyle ilgili olduğu için.



Norveçten aldığım yün kazaklı geyiğim, çok sevgili kitaplarımın önünde nöbet tutarken :)



Master programımdan mezun olurken annemlerin hediye olarak aldığı 'Mezun ayıcık' da masamın üzerindeki yerini koruyor bir kaç yıldır.



Bu minik ahşap bebeği de yıllar önce Çek Cumhuriyeti'nde Karlovy Vary'de kurulan turistik bir pazarda genç, gözlüklü bir çocuktan satın almıştım. Bu 'mavili kız' da kitaplarımın önündeki yerini koruyor yıllardır, mutlu mutlu oturuyor orada.



Yıllar önce bir ara Kinder yumurtalarına dadanmıştım, bıkmadan usanmadan çikolata yiyor ve çıkan oyuncakları biriktiriyordum. Bu da o zamanlardan kalan tek eski dostum, orman elfi küçük yeşil adam. Yanında gördüğünüz de evi, hatta balkonu bile var. Korktuğu ya da utandığı zamanlarda evinin içinde saklanıyor.



Bir kaç sene önce New York'taki Çin mahallesinden satın aldığım küçük davul çalan kedim. Japon çizgi filmlerine benzeyen çizgi halindeki gözleri ve yüz ifadesi çok tatlı gelmişti bana, hala da çok seviyorum, atmaya ya da vermeye kıyamadım.



Chicago'ya ilk geldiğim zamanlarda Shedd Akvaryumu'ndan aldığım, komik bakışlı koca dudaklı dobi balığım! Nemo'ya da benzeyen bu balığın en komik yanı duvara ya da herhangi bir yere fırlattığınız zaman su kabarcıkları gibi sesler çıkarması. İstisnasız evimize gelen bütün çocukların en sevdiği oyuncak!



İsveç'te küçük bir mağazadan aldığım ünlü çizgi film kahramanı Pippi Langstrumpf (Pippi Uzunçorap)ın bebeği. Kocaman örgüleri, kızıl saçları ve çilleri gerçekten çok sevimli. Bana güzel İsveç'i hatırlattığı için çok seviyorum onu da.



Şu oyuncaklarıma bakıyorum da, acaba ben ne zaman büyüyeceğim? :) Ya da asıl önemli soru: Evim eğer şimdi böyleyse, ileride çocuğum olduğu zaman ne gibi bir hal alacak?


Oyuncaklar Ülkesi'nden Moonshine bildirdi!



Wednesday, September 10, 2008

Koyaanisqatsi (Düzensiz yaşam)


Bir film düşünün. Bütün film boyunca hiç bir konuşma geçmiyor. Konuşmanın yerine inanılmaz güzellikte bir görsellik ve muhteşem bir müzik. 'Zaman atlaması' adı verilen fotoğraf tekniğiyle yavaşlatılmış ya da hızlandırılmış kareler. Hiç konuşma olmamasına rağmen 90 dakika boyunca koltuğunuza mıhlanmış bir şekilde bu muhteşem görselliği izliyor, bu harika müzikle hipnotize oluyorsunuz. İnsanlığın ve dünyanın durumu gözlerinizin önünden akıyor, dünyanın her yeri, sular, bulutlar, dünyadaki bütün insanlar, trafik, nehirler.. Hepsi sürekli akıyor.

1980'de çekilmiş bir 'kült film' olan Koyaanisqatsi'yi izledik bu akşam. Bu ilginç filmi çok az insan biliyormuş, ben de tesadüf eseri keşfettim. Keşfettiğime de çok mutlu oldum doğrusu, gerçekten çok başarılı buldum. Filmin verdiği mesaj çok basit aslında: İnsanoğlu doğa karşısında çok küçük, güçsüz ve önemsiz... Buna rağmen doğayı ve doğanın düzenini bozarak kaos, yıkım ve düzensizlik getiriyor. Etrafıyla uyum içinde yaşamak şöyle dursun, etrafında önceden var olan uyumu da bozarak dünyayı kendi istediği gibi değiştiriyor.

Filmin bu kadar etkili olmasının en büyük sebeplerinden biri bence ünlü müzisyen Philip Glass'in bestelediği müzikleri. Müzikler gerçekten de görsellerle inanılmaz bir uyum içinde, kendi başlarına bir hikaye anlatıyor. Sanırım filmde sözlere gerek kalmamasının sebebi de bu zaten. Müziğin dili o kadar başarılı ki, kelimeler gereksiz kalıyor.

Philip Glass'i de bu film sayesinde keşfettim ve müziklerine hayran kaldım. Biraz hayatını araştırınca bizim üniversiteden mezun olmuş olduğunu öğrendim, ona daha da bir ısındım :) Gerçekten dahi denebilecek derecede başarılı bir müzisyen. Web sitesinden müziklerini de dinleyebilirsiniz.

Aşağıda filmde en sevdiğim ve en çok etkilendiğim bölüm olan Pruit-Igoe'yi izleyebilirsiniz. Pruit İgoe, St Louis - Missouri'de gettolarda yaşayan halkın en fakir bölümü için yapılan bir dizi apartman projesi (housing project)'in ismi. Filmin bu kısmı, bu metruk ve harabeye dönmüş binaların ve yıkılmaya yüz tutmuş evlerin içinde belki de hala sürdürülmeye çalışan hayatları anlatıyor. Sanki kötü bir kabus gibi ya da distopya gibi, bu dünyaya ait olmayan bir yer adeta.

Amerika gerçeğinin filmlerde izlediğimiz bahçeli, garajlı, Golden Retriever köpekli ve Noel ağaçlı iki katlı evlerden ibaret olmadığının en güzel kanıtlarından biri bu sahne.. 'Amerikan rüyası'nın belki de daha önce hiç görmediğimiz çok acı, insanın yüzüne bir tokat gibi çarpan başka bir yüzü. Hala böyle yerlerde yaşayan çok fazla insan olduğu gerçeği, 1980'den sonra geçen 28 senede hiç ama hiç değişmedi. Ve insanoğlu o günden bu yana sebep olduğu yıkımlardan da, maalesef, vazgeçmedi.

İşte karşınızda, Pruit-Igoe:





Cities are the abyss of the human species.

-Jean-Jacques Rousseau

Tuesday, September 9, 2008

O ülke

Kendimi bildim bileli bir öcü gibi gösterildi bana bu ülke.
Yanıbaşımızda duran bir 'kara delik' gibi.
'Aman Türkiye oraya benzemesin' paranoyalarının odak noktası.
Yanıbaşımızdaydı, ama dışladığımız, küçük gördüğümüz, hor gördüğümüz bir ülkeydi o ülke.

Sonra büyüdüm, yurtdışına çıktım, İran kökenli Amerikalılarla tanıştım.
İran hakkında okudum, yazdım, filmler izledim, araştırmalar yaptım.
Bana öğretilenlerin altında ne kadar derin bir kültür, ne köklü bir medeniyet yatıyormuş meğer.
Şaşırdım.
Dışlamaya çalıştığımız bu insanlar bize ne kadar da benziyorlarmış meğer.
Onlar da bizim gibi ne Doğulu, ne Batılı.
Onlar da kendilerini 'Arap kökenli Ortadoğu kültürü'nün bir parçası olarak görmek istemiyor.
Onların da bizimkine çok yakın bir siyasi tarihi var.
Aynı tehlikelerle yüzyüzeyiz, aynı toplumsal güçlerin çatışmasından muzdaribiz.
Onlar, aslında bize sandığımızdan çok daha yakınlar.


Dünya üzerinde gitmeyi en çok istediğim yerlerden biri, İran.
Bazen rüyalarıma giren, eski efsanelerin, gül bahçelerinin, mey ve meşk sever sultanların, güzel şiirlerin, güzel efsanevi Anka kuşu Simurg'un, Şahname'nin, güzel insanların ülkesi.
Bir parçam garip bir şekilde oraya ait, biliyorum.
Belki dedemin dedesinin geldiği yerler oralar.
Belki de anneannemin büyükannesinin. Kim bilir?
Ve biliyorum, bir gün oraya gideceğim.
Elbruz dağları'nın güzelliği karşısında nefesim kesilecek.
Isfahan'ın sarayları karşısında hayranlıkla bakıp kalacağım.
Tahran'da bir yorgunluk çayı içecek, Persepolis'in harabelerinin güzelliği karşısında durup soluklanacağım.
Sonra 'Hoda Hafez' diyeceğim o güzel insanlara, o güzel ülkeye.
Bir rüyadan uyanmış gibi, tekrar dönmek üzere 'o ülke'den ayrılacağım.


Fotoğraf: Kuzeybatı İran'da bir Ermeni kilisesi
İran'dan bir çok güzel fotoğraf için buraya bakabilirsiniz.


Sunday, September 7, 2008

Şu kadın


Bu kadın beni tiksindiriyor yahu. Elimde değil!

Heroes (Kahramanlar)




Normalde dizi izleyen, takip eden bir insan değilim. Türkiye'deki 700 küsur diziden hiçbirini bilmem, takip etmem, Amerika'da da televizyonum olmadığı için neredeyse hiç bir dizi izlemiyorum. Ama nadiren de olsa Netflix aracılığıyla bazı yeni dizileri izlemeyi denediğim oluyor. DVDden izleyince hem sinir bozucu reklamlar girmiyor araya, hem de bir kaç bölüm birden ardarda izleyebiliyorum. Son zamanlardaki takıntımsa Heroes. Hem bilim-kurgu ve macerayı bir arada sunuyor, hem de çok heyecanlı ve insanı gerçekten içine çekiyor. Ayrıca müzikleri de bayağı başarılı bence. Oturup dört-beş bölüm ardarda izlediğimiz oldu bazen. Uzun zamandır dizi takip etmeyen benim içinse hoş bir yenilik oldu aslında. Meğerse 'Bir sonraki bölüm ne olacak acaba?' diye düşünmek de güzel bir şeymiş :)

Heroes'un 3. sezonu Amerika'da Eylül ortası gibi tekrar gösterime girecek. Sanırım o zamana kadar çoktan ikinci sezonu izleyip da bitirmiş oluruz. Bitince yeni bölümler için bir hafta beklemek zorunda olmak biraz üzecek bizi ama umarım yeni sezon da eski sezonlar gibi güzel ve heyecanlı olur da bu diziyi takip etmeye devam ederiz!

Thursday, September 4, 2008

Blog'um 3 yaşında!



Gece Yolculuğu geçtiğimiz ay üç yaşına bastı! Sayfama Ağustos 2005ten bu yana 40.000 kere tıklanılmış. İnternette bir şey arayanlar, arkadaşlarım, ailem, blog arkadaşlarım ve tanıdıklarımdan oluşan okuyucular bir şekilde blog'umun bir yerlerinde bulmuşlar kendilerini.

Ağustos 2005'te bilgisayarın başında otururken sevgili arkadaşım E.Ö'nin 'mutlaka yazmalısın sen' isteğiyle yaratmıştım blog'umu ilk defa. O günden beri ayda en az 4-5 kez içimi döktüm blog'uma, düşüncelerimi aktardım, hissettiklerimi, hayata dair ayrıntıları, sevinçleri, hüzünleri, heyecanları.. Her zaman aynı sıklıkta yazamasam da en azından haftada bir kez bir şeyler yazmaya çalıştım buraya. Zaman ne kadar çabuk geçmiş ve yüzlerce yazı, binlerce kelimeden sonra işte 2008'in Eylül ayındayız. Bıkıp usanmadan üç sene boyunca yazabilmiş olmak çok mutlu ediyor beni, ileride dönüp hayatımın bu dönemlerine baktığımda, bu zamanları hatırlamaya çalıştığımda elimde hiç olmazsa bu yazılarım olacak, ne mutlu!

Blog'umu okuyan sadece bir kişi bile olsaydı eğer, insanlara ulaşabildiğimi bilmek yine de çok mutlu ederdi beni. Blog'umu çok seviyorum, çünkü beni yazmaya, özellikle de Türkçe düşünmeye ve yazmaya teşvik ediyor. Yabancı bir ülkede yaşayıp yabancı bir dilde okuyan, yazan, tartışan, konuşan bir insan için bulunmaz bir nimet bu. Hem kendi anadilimle olan bağımı sağlam tutmama yarıyor, hem de hayatımın bir nevi kaydını tutmama..

Daha uzun yıllar yazmaya devam edebilmek ve kayda değer gördüğüm herşeyi bu 'internet günlüğü'nde okuyanlarla paylaşabilmek dileğiyle..


Wednesday, September 3, 2008

Toy Story - Toy Story 2


1995 yılıydı, henüz internet bile doğru düzgün girmemişti hayatımıza. O zamanlar Focus dergisi alıyordum, acaba hala çıkıyor mudur? Her sayısını büyük bir merakla ve ilgiyle okurdum. İlk defa bu dergide görmüştüm 'Bilgisayar animasyonuyla yapılmış film' olarak lanse edilen 'Oyuncak Hikayesi'ni. Ne kadar büyük bir yenilik olduğunu ve ne büyük bir çığır açacağını farkedememişim o zamanlar. Uzun uzun anlatmışlardı filmin yapım aşamalarını, bilgisayarların nasıl kullanıldığını..

Nedense neredeyse bütün Pixar filmlerini izlemiş olmama rağmen asıl çıkış noktası olan bu filmi izlememişim bir türlü.

Şimdi, 13 yıl sonra, bu filmi ilk defa izlediğimde o kadar sene önce yapılmış olduğuna inanamıyorum! Kullanılan teknoloji şimdikine o kadar yakın ki, hayran kaldım. Ayrıca filmlerin ikisi de çok komik ama özellikle ilk film inanılmaz derecede komik. Çoğu yerinde kahkahalarla gülmekten kendimi alamadım. Seslendirmeler çok yakışmış, espriler çok ince, karakterler çok sevimli. Bunca zamandır nasıl kaçırmışım diye kızdım kendime bayağı.

Toy Story bence çok, çok önemli bir film. Bir yandan bize bilgisayar animasyonuyla neler başarılabileceğini ilk defa gösterdiği için. Ama bundan da önemlisi
çok güzel bir hikayesi olduğu için! Yani sadece komik bir animasyon olmanın çok ötesinde, aynı zamanda çok iyi bir film olduğu için. Daha 1995'te böyle bir film yapabilen Pixar'a ise saygım sonsuz. İyi ki varsın Pixar!


Saturday, August 30, 2008

...........



the rain came down
the rain came down
the rain came down on me.

the wind blew strong
the summer song
fades to memory

I knew you when
I loved you then
the summer's young and helpless.

you laid me bare
you marked me there
the promises we made.

I used to think
as birds take wing
they sing through life so why can't we?
if you cling to this
and claim your best
if this is what you're offering
I'll take the rain
I'll take the rain


the nighttime creases
summer schemes
and stretches out to stay.
the sun shines down
you came around
you love easy days.

but now the sun,
the winter's come.
I wanted just to say
that if I hold
I'd hope you'd fold
open up inside, inside of me.

I used to think
as birds take wing
they sing through life so why can't we?
if you cling to this
and claim your best
If this is what you're offering
I'll take the rain
I'll take the rain


this winter song
I'll sing along
I've searched its still refrain
I'll walk alone
I've given this, take wing
celebrate the rain.

I used to think
as birds take wing
they sing through life so why can't we?
if you cling to this
and claim your best
If this is what you're offering
I'll take the rain
I'll take the rain
I'll take the rain.


.........

Monday, August 25, 2008

Bir koku serüveni

Kendimi bildim bileli güzel kokmak çok mutlu etti beni. Güzel kokulara karşı aşırı bir hassasiyetim ve zaafım vardır, güzel kokan insanlara kendimi daha yakın hissedecek kadar.

Patrick Süskind'in daha sonra filmi de çekilen enfes 'Koku' romanını okuduğumda çok etkilenmiştim. Kokuların ayrı ayrı karakterleri olduğunu, bir insan için ne kadar çok şey ifade edebildiğini bu kitapta okumak büyük keyif vermişti bana.

İnsanın en güçlü hafızası koku hafızasıymış, daha önce de bir yaz gününü bana hangi kokuların hatırlattığını yazmıştım eski bir yazımda. Bence kesinlikle kokuların beynimizdeki anıları inanılmaz ölçüde güçlü bir şekilde canlandırma yeteneği var. Kara Kitap romanında 'Hafıza bir bahçedir' diyor sevgili Orhan Pamuk, onun dediği gibi bir bahçeyse eğer hafızamız, anılarımız da güzel kokulu çiçekler ya da kötü kokulu ısırgan otlarıdır belki de?

Kendimi bildim bileli beni etkileyen, anılarımı içine sakladığım kokuların serüveni, işte karşınızda:


Boğaziçi Kolonya: Kendimi bildim bileli beynimde kazılı duran bu kutu, bu koku, bu renkler bana çocukluğumu hatırlatır hep. Annemin eczanesinde duran kocaman yuvarlak kolonya kavanozu, hasta evlerinde başucunda duran demirbaş eşya. Ya da misafirliklerde, bayram sabahlarında avuca serpilen, sonra belki yüze ve saçlara sürülen limon kokulu ferahlık. Kültürümüzün belli başlı parçalarından biri. Başka hiç bir ülkede görmediğim bir fenomen!


Johnson's baby kolonyasının mavisi (Soft): Küçüklüğümden ilkgençliğime dek kullandığım bu saf, masum koku bana çocukluğumu hatırlatıyor. O kadar tanıdık bir kokusu vardır ki şimdi bile koklasam sanki 8 yaşıma geri dönerim o anda, okuldan yeni gelmişimdir eve, yıkanmışımdır belki ve koltuğun üzerinde annemin ütü yapmasını izliyorumdur. Eve dönmek gibi bir kokusu var bu kolonyanın. Çocukluğun o masumiyetine, tasasızlığına, saflığına ve berraklığına dönmek gibi.




Chanson D'eau: Ortaokul boyunca ve sanırım lise 1'de hep Coty'nin bu ucuz parfümünü kullandım, ve çok, ama çok sevdim. İsmi Fransızca'da 'Suyun şarkısı' anlamına geldiğinden mi, yoksa limonumsu, hafif ve çok ferahlatıcı kokusu yüzünden mi bilinmez. Yağmurlu günleri çok sevdiğim, defterlerime umutsuz şiirler yazdığım ve servis camından dışarı bakarken walkman'de Sertab Erener kasetleri dinlediğim yıllardı. Bu koku işte o ilkgençlik yıllarıma geri götürür beni hep. Hala bir yerlerde satılıyor mu acaba? Bilinmez.


Flower by Kenzo: Hediye olarak gelmişti bu parfüm bana, çok kısa bir süre, lise iki ve üçte kullanmıştım sanırım. Çok çiçekli ve bana biraz ağır gelen bir koku olduğu için çok uzun süre kulanmadım. Parfümümüz kişiliğimize de uymalı ya hani bazen, bu parfüm benim kişiliğime uymuyor, beni anlatmıyordu sanki o zamanlar. En sevdiğim parfüme geçerken bir 'ara dönem / geçiş kokusu' olmaktan öteye gidemedi benim için galiba.




Giorgio Armani - Acqua DiGio: Lisenin ve üniversite yıllarının çoğunda kullandığım bu parfüm, en uzun süre kullandığım koku oldu. Bir ara çok klasikleşmiş ve herkes bu kokuyu kullanmaya başlamıştı (Sanırım 90'lı yılların sonu ve 2000'li yılların başına tekabül eder) Buna rağmen bu kokudan çok uzun bir süre bıkmadım, adeta benim bir parçam oldu. En sonunda artık yaşamımın her döneminin ayrı bir kokuyla hatırlanması gerektiğine karar verdim ve ani bir kararla bıraktım onu. Şimdi koklayınca lise son ve üniversite yıllarıma ait mutlu anılar, arkadaşlarım, tiyatro maceralarımız, Almanya ve Avrupa gezilerimiz ve bütün o güzel anlar gelir aklıma. Bu kokuyu unutmadım, unutamam.





Victoria's Secret - Romantic Wish: Çiçekli kokusunu çok sevdiğim bu vücut spreyini Amerika'ya ilk geldiğim bir iki yıl kullandım. Hafif üzüm kokusu karışmış tatlı bir koku, beni buradaki ilk günlerime, arkadaşlarıma, Türkiye'ye döndüğüm yazlara, aldığım derslere, girdiğim sınavlara geri götürür. Yeni bir ülkede olmanın o ilk heyecanını yeniden hissettirir.

Lolita Lempicka: Son iki senedir kullanıyorum bu parfümü. Şu ana kadar kullandığım parfümler arasında kokusu en belirgin ve en çiçekli olanı sanırım. Daha çok kışın kullandığım, bana nedense koyu mor rengi ve sıcak tutan kadife elbiseleri hatırlatan bir parfüm. Sahiden de, kokuların renkleri de var bazen sanki.


Dolce & Gabbana - Light Blue: İki yazdır kullandığım ve çok sevdiğim, tam bir 'yaz parfümü. İnanılmaz hafif ve taze bir kokusu var, bana mavi suları, mavi gökyüzünü, özgürlüğü, tertemiz beyaz çarşafları, yelkenlileri, rüzgarda sallanan mis gibi kokulu çamaşırları hatırlatıyor. Ve beni çok mutlu ediyor!



İşte henüz dün ani bir kararla satın aldığım yeni ve son parfümüm: Marc Jacobs - Daisy. Daha önce tester'dan denemiş ve kokusuna hayran kalmıştım. Tam yaklaşmakta olduğumuz Eylül'e yaraşan, sapsarı bir papatya gibi sıcak, rahat, huzurlu ve mutlu bir koku. Hayatımın bu dönemine, şimdi hissetiklerime çok uygun, hem tanıdık gibi, hem de yeni bir heyecan gibi.



Bakalım bu şişenin içine hangi anılarım saklanacak?





Friday, August 22, 2008

Kısa filmler, güzel filmler


Ne zamandır kısa film izlememiştim. Tesadüf ki Netflix listemde biriken filmlerden geçen hafta ardı ardına gelen iki film de kısa filmlerden oluşan seçkilerdi. Ve ikisi de birbirinden güzeldi. Kısa film izlemenin ne kadar güzel olduğunu unutmuşum!

Kısa filmlerden oluşan bir seçki izlemeyi şuna benzettim: Sanki kocaman bir çikolata parçasını yemek yerine, bir truffle kutusunu açıp değişik trufflelardan her birini teker teker, tadına vara vara, farklılıklarını hissederek yemek gibi. Benim gibi çikolata delisi birine de bu benzetme yakışırdı zaten! :)



'Paris, Je T'aime' 18 farklı hikayeden oluşan, hepsi de Paris'in farklı bir bölgesinde geçen bir kısa filmler bütünü. Ana teması aşk/sevgi bu filmlerin. Hepsi de birbirinden güzel olmuş, hepsi başka türlü bir aşkı anlatmış. Büyük bir şehrin değişik yerlerinde yaşayan insanların hayatlarından kesitler şeklinde hikayeler. Ve çoğu çok gerçekçi, sanki gerçek hayatta tanık olabileceğiniz, sokakta bir parçası olabileceğiniz sahneler gibi. Bu filmleri izledikten sonra Paris'e gerçekten de çok gitmek istedim. Ratatouille'i izleyince de aynı şeyi düşünmüştüm, bu filmde de Paris tüm güzelliğini gözler önüne sermiş. Ayrıca bir senedir boşladığım Fransızcama geri dönmem gerektiğini de hatırladım! Fransızca şu ana kadar öğrendiğim en güzel dil, kesinlikle!

Ama benim filmde en çok beğendiğim, en çok içime işleyen aşağıdaki kısa film oldu. (Türkiyedekilerden özür diliyorum şimdiden, ama belki internette Youtube'dan başka bir yerde de vardır. Bu kısa filmin ismi: Faubourg Saint-Denis) Aşkın doğuşu, gelişmesi ve sonuçları bu kadar güzel anlatılamazdı. İki insanın bir ilişkide hayata dair paylaştıkları bu kadar güzel bir müzikle, bu kadar şiirsel özetlenemezdi, hem de sadece 6 dakikada. İşte karşınızda: Faoubourg Saint-Denis:





İkinci izlediğim kısa filmler bütünü ise Jim Jarmusch'un Coffee and Cigarettes'iydi. Bu film de hepsi kahve ve sigara konusu etrafında dönen 11 hikayeden oluşuyor. Hepsi de inanılmaz keyifliydi. Çoğunu tanıdığımız sanatçıları, oyuncuları kendi isimleriyle, kendi karakterlerini oynarken izlemek çok eğlenceli oldu. Çoğu yerinde yüksek sesle kahkaha attık! Filmle ilgili en çok hoşuma giden şey yine detaylara çok dikkat edilmesiydi. Her sahnede mutlaka bulunan 'siyah-beyaz karelerden oluşan dama dizaynı' mesela. İnsanların kahve ve sigara ikilisine bağımlılığı. Bazen diyalogların absürdlüğü ve saçmalığı. Ya da bütün hikayelerin siyah-beyaz oluşu. Herşeyiyle gerçekten çok sevdim bu filmi!






Bu filmde de en çok sevdiğim hikaye, 'Kuzenler' adındaki hikaye oldu. İkisini de Cate Blanchett'in oynadığı birbirine tamamen zıt iki kuzenin diyaloğu. Rol yeteneği gerçekten çok başarılı, karşımızda adeta iki farklı insan görüyoruz sanki! Soldaki sarı saçlı, tipik 'preppy' dedikleri türden başarılı bir iş kadını. Sağdaki hayatta herşeyi boşvermiş, aldırmaz tavırlı, ağzı bozuk bir hippi. Birbirinden bu kadar farklı iki kadının, bazı yerlerde gerçekten de çok absürdleşen diyaloğu çok güldürdü beni. İşte karşınızda, Kuzenler:





Güzel bir haftasonu diliyorum.

Monday, August 18, 2008

Canım kardeşime


Bu bir 'hayat dersleri bütünü' değil. Bir abla olarak ahkam kesmek de istemiyorum. Senden sadece 4 sene fazla yaşamış birisi olarak 'ahkam kesmek benim neyime' bile diyorum hatta:)

Bu yazı, hayatta gördüklerim ve gözlemlediklerimden çıkardığım bir kaç küçük tavsiye, bir kaç küçük öneri sadece. Okumanı isterim tabii ki, ama kendi hayatına uygulayıp uygulamamak tamamen sana kalmış. Önerilerimin hepsinin doğru olduğunu kesinlikle iddia etmiyorum. Her insan farklıdır, ve hayatı kendi tarzında yaşar. Bunlar benim kendi kişisel görüşlerim, düşüncelerim, gözlemlerim, hepsi bu.

Yeni bir dünyaya adım attın, çok kısa süre önce. Beş sene önce ben de senin gibi yeni içine girdiğim bu dünyayı keşfetmeye çalışıyordum. Gözlerimi kocaman açmış büyük bir hızla öğrenmeye çalışıyordum her şeyi. Evinden ilk defa bu kadar uzaklaşmış, küçük bir kızdım :)

Bu yeni dünyada her türlü insanı tanıdım, tanıyorum. Hala öğrenecek o kadar çok şeyim var ki! İnsanlar beni bazen hala şaşırtmaya devam ediyor. Ama hayat insana artık bazı şeylere şaşırmaması gerektiğini de öğretiyor.

Canımın içi, kardeşim, arkadaşım:

- Kendine, kendi vücuduna, psikolojik ve fiziksel sağlığına herşeyden çok önem ver. Unutma ki sahip olduğun en 'mükemmel makine' vücudun. Ona çok iyi bak, o sana nasıl en mükemmel şekilde hizmet ediyorsa sen de ona aynı şekilde iyi davran.

- Seni rahatsız eden bir davranışını görmediğin herkese karşı eşit derecede sıcak, dürüst ve açık davran. Gülümsemeni, güleryüzünü insanlardan hiç bir zaman esirgeme. Bunun ne kadar çok kapıyı açabileceğini görünce şaşıracaksın.

- Tutamayacağın sözler verme. Sonra hem karşındakine, hem kendine karşı mahcup duruma düşersin. Birisine bir şey vaat etmeden önce iyi düşün.

- Önemli olduğunu düşündğün her şeyi yaz. Bilgisayara değil, gerçek bir kalemle, gerçek bir kağıda. Düşüncelerini, planlarını, aklında tutman gereken numaraları, ders notlarını ya da gereken herşeyi yazabileceğin küçük bir defter taşı yanında. Unutma, söz uçar, yazı kalır. Bu, her zaman geçerlidir.

- Zor ve bunaltıcı zamanların da olacak tabii ki. Ama asla hayallerinden vazgeçme. Hedeflerini hep büyük tut ve
hiç kimsenin hevesini kırmasına ya da gözünü korkutmasına izin verme. Başını dik tut, kendine güvenini hiç kaybetme. Şunu da asla unutma: Zor zamanlar, insanın en çok şeyi öğrendiği, en çabuk olgunlaştığı zamanlardır da aynı zamanda.

- Çok kızgınken, çok mutlu olduğun zaman ya da çok üzgünken bunu başkalarıyla paylaşmadan önce iyice bir düşün. Karşındaki insan beklemediğin bir tepki verebilir.

- Ayrıntılara dikkat et. Mutluluk, özen ve emek ayrıntılarda gizlidir.

- İşini, ya da sana ekmek parası getiren şey her neyse onu her şeyin üstünde tut. Hangi işi seçersen seç, onu çok sev, onda sebat et, emek ver. Yaptığın iş çok basit bile olsa ona sıkı sıkı tutun, o işte yapabileceğinin en iyisi neyse onu yap. Hayatta neyini kaybedersen kaybet, hiç kimsenin elinden alamayacağı tek şey işini yapabilme yeteneğin ve becerindir. Bu yetenek elinde olduğu sürece kendi ayakların üzerinde durabilirsin.

- Ne kadar meşgul olursan ol, zamanının birazını tutkuyla yaptığın bir şeye ayır. Bu bir gitar çalmak olabilir, ya da resim yapmak, yazı yazmak, fotoğraf çekmek, şarkı söylemek, kitap okumak, göl kenarında koşmak... Gereksiz ve zaman öldüren uğraşlar yerine zamanını daha akıllıca kullanarak sevdiğin şeylere de zaman ayırabilirsin.

- Küçük ve önemsiz sıkıntılara gereğinden fazla zaman ayırıp önem verme. İnsanların tek tek davranışları yerine durumun bütününe odaklan. Seni yaralayan, olumsuz ve negatif enerji saçan, kıskanç insanlarla görüşmeyi mümkün olduğunca en aza indirge. Sana değer katan, seni olduğun gibi seven, senin mutluluğunla mutlu olan insanlarla çok daha fazla vakit harcamaya çalış ve onlara çok değer ver, çünkü böyle insanlar çok nadir bulunur.


Eminim ki bütün bu tavsiyelerime rağmen mutlaka hatalar yapacak, ve bunlardan çok şey öğreneceksin. İnsan olmanın en güzel yanı da bu değil mi zaten? Hatalarımız olmasaydı doğruyu nasıl görürdük? Ben sana ne kadar tavsiye versem de bir doğruyu öğrenmenin en etkili yolu, kendi hatalarına bakıp onlardan ders almaktır. Bir bebek, düşmeden nasıl öğrenebilir yürümeyi?

Tabii ki herşeyi hata yaparak öğrenmek zorunda değilsin. Gözlem yeteneğin ve algıların sayesinde bir çok şeyi başkalarının davranışlarından ve hayatlarından da öğrenebilirsin. İnsan hayatı bütün hataları ve sonuçlarını yaşayarak öğrenecek kadar uzun değil. Dikkatli ol, gözlem yap ve 'O insanın yerinde ben de olabilirdim' diye düşünmeyi unutma.


Umarım böyle uzun uzun nasihatlerle başını şişirmemişimdir! Biliyorsun bazen mesleksel deformasyondan dolayı öğretmenliğimin tuttuğu oluyor :)

Şunu unutma ki bu yeni maceranda hayatı ve insanları yeniden keşfederken hep arkandayım, ne zaman bir şeye ihtiyacın olursa yanındayım. Seni çok seviyorum canım kardeşim.




Ablan


Thursday, August 14, 2008

No Country for Old Men (2007)


'But now I have come to believe that the whole world is an enigma, a harmless enigma that is made terrible by our own mad attempt to interpret it as though it had an underlying truth. '

Umberto Eco


Bir rüya gördüm.

2 saat kadar sürdü.
Rüyamda, dünyanın çok da bir anlamı yoktu.
Hayatımız boyunca biz o anlamı arıyor, işaretler bekliyor, bir yerlere doğru ilerlemekte olduğumuzu sanıyorduk.
Yaşamımızın bir önemi olması, bir fark yaratması için o kadar çok çaba harcıyorduk ki, çok basit bir gerçeği unutuyorduk:
Belki de herşey göründüğü gibiydi.
Altında gizli bir anlam, gizli bir plan, gizli bir amaç yoktu.
Psikopat bir katilin buz gibi gözlerine bakarken anlıyordu bunu insan belki.
Belki de bir anlamı olmamasına rağmen insanların öldüğünü, acı çektiğini farkettiği zaman.
Öldürmesi için hiç bir sebep yokken insan öldürenleri gördüğü zaman.

Belki de hiç bir bağlantı yoktu olaylar arasında.
Herşey sadece vardı, öyle olagelmişti, öyle de gidecekti.
Geçmişe bakıp, yaptığı şeylerin bir anlamı olmadığını acıyla hissettiğinde anlıyordu bunu yaşlı bir adam.
Adalet getirmek için uğraştığı dünyada hiç bir şeyin değişmediğinde görüyordu.

Ağzında buruk bir tat, uzun yıllar boyunca sarfettiği çabaları, emeklerini.. Hepsini acıyla yutkunduktan sonra fırlatıp atıveriyordu tarihin tozlu, sarı, silik sayfalarının arasına..

Bir rüya gördüm.

Her şey, ama her şey anlamsızdı.

Ve sonra uyandım.

Saturday, August 9, 2008

Elveda Mahmud Derviş


.....................
Uzanmış suyun karşısına
Küçük ayrıntılar arasında geziniyorum
Derken dağılmaya başlıyorlar
Akşamla birlikte
Yitiyorum
Uzaklardan gelen
Çıngırak seslerinin içinde.
Kanayan yerlerimden
Anlıyorum yaşadığımı.

Ayak bastığım her yol
Kaçınıyor benden
Kaçıyor
Gönül verdiğim her kent
Ceketimi fırlatıyor bana.

Şiirlere sığınıyorum
Düşlere
Anlıyorum çok geçmeden
Düşlerime kadar girmiş bıçaklar.
Bir mum yakıyorum
Kapanmayan yaramdan.
Bu gece
Bütün çakıl taşları soluyor.

...................


Mahmud Derviş, 'Ahmed Zaatar'*


* Beyrut'ta bir Filistin kampı olan Tel Zaatar Lübnan iç savaşı sırasında
iki ay kuşatma altında kalmıştı.
Filistinliler güç koşullar altında kuşatmaya
karşı direnmişlerdi. Arapça'da "kekik dağı" anlamına gelen
Tel Zaatar
Filistin direnişinin bir sembolü haline geldi. Hayali bir kahraman olan
Ahmed Zaatar sürekli
yerinden edilen ve sürgünde yaşayan Filistinlilerin
binlerce adsız kahramanını temsil etmektedir.




Monday, August 4, 2008

Elveda Aleksandr Soljenitsin


Henüz önüme gelen herşeyi, ama herşeyi sular seller gibi yutarak okuduğum ergenlik yıllarımdı.. Çok iyi hatırlıyorum, kütüphanemizin üst raflarında duran 'Kanser Koğuşu'nu keşfedip ilk kez okuduğum sıcak yaz gününü.. Zaman, yaz günlerine özgü o sarı, akışkan yavaşlıkta ilerlerken, saatlerce bu kitaba kilitlenip kaldığımı. O zamanlar, 'Bir insan nasıl bu kadar güzel yazabilir, nasıl bu kadar başarılı psikolojik çözümlemeler yapabilir?' diye sormuştum kendi kendime. Nasıl unuturum Kostoglotov'u, Vera Kornilyevna'yı, Zoya'yı, Doktor Dontsova'yı ve onları o kitabı okuduğum bir kaç gün içinde ne kadar iyi ve yakından tanıdığımı.

Büyük yazarların ölümüne, diğer herkesin ölümünden fazla üzülüyorum sanırım.. Çünkü bu karanlık dünyayı aydınlatan meşaleler gibi onlar. Yazdıklarıyla dünyayı çok daha güzel bir yer haline getiren, pırıl pırıl yanan meşaleler. Aslında ölmedi Soljenitsin. Yarattığı karakterlerin her biriyle, kitaplarında yaşıyor. Dünya üstünde herhangi biri bir kitabını eline alıp okuduğu her anda, yeniden yaşam buluyor.

O zaman belki de 'elveda' demek yanlış.. 'Güzel kitaplarında tekrar görüşmek üzere' diyorum..
Görüşmek üzere, büyük yazar.


Sunday, July 27, 2008

Ülkemde neler oluyor?



Binlerce kilometre uzaktan, okyanuslar ötesinden gittikçe artan bir endişe ve huzursuzlukla izliyorum ülkemde olan bitenleri.
İçimde bir sıkıntı..
Ölenler, yaralananlar, patlamalar, çatışmalar..

'Ne zaman akıllanacağız acaba?' diye düşünüyorum kendi kendime.
Biz, yani insan ırkı.
Acaba akıllanacak mıyız?
Anlayabilecek miyiz, dünya üzerinde birbirini ihtiyaç dışı sebeplerden öldüren tek canlılar olduğumuzu?
Buna bir 'dur' demenin gerektiğini..
Masum insanlar, çocuklar, bebekler, siviller ölürken aslında birbirimize en büyük zararı kendimizin verdiğini.

İnsanın insana yaptığını yapıyor mu başka bir canlı, diğer bir canlıya?

1999 yapımı muhteşem 'The Matrix' filminde bir bilgisayar programı olan Ajan Smith, Morpheus'a tiksintiyle bakarak şu sözleri söylemişti yüzüne, tükürür gibi:

'Siz, insanlar, bu gezegenin hastalığısınız.'

Gerçekten öyle mi acaba? Bu gezegenin kanseri miyiz biz? Böyle olduğuna inanmak istemesem de her gün televizyonda, gazetede, radyoda gördüklerim, duyduklarım bu tezi doğruluyor. Birbirimizi öldürmekten, vahşetten, ölümden ve yıkımdan vazgeçemiyoruz bir türlü.

Bugün çok karamsarım.

Ülkemden çok uzakta, elimden hiç bir şey gelmeden, boğazımda bir yumruyla izliyorum olanları.

'Hepimiz için her şey daha iyi olacak' demek istiyor, diyemiyorum..


Friday, July 25, 2008

Millenium Park konserleri




Chicago'nun en çok sevdiğim özelliği kışın ne kadar soğuk ve donuksa yazın da bir o kadar canlı ve eğlenceli olması. Yazın Chicago'da neredeyse her gün bir etkinlik oluyor ve çoğu da bedava. Millenium Park'taki Jay Pritzker Pavilllion'da yer alan konserler de biz Chicago'lulara bahşedilen bir nimet gibi adeta. Ünlü mimar Frank Gehry'nin tasarladığı
böylesine güzel bir sahne ve ses sistemiyle, böylesine güzel bir şehir arka plandayken (ve hiç para vermeden) canlı müzik dinleyebilmek gerçekten çok büyük bir lütuf. Bu yaz da geçen yaz gibi bu nimetlerden bol bol yararlanmaya çalışıyoruz elimizden geldiğince.

Bu yaz ilk gittiğimiz konser Beethoven'ın en sevdiğim senfonisi olan 7. senfoniydi. Gerçekten muhteşemdi. Bizim de dahil olduğumuz Millenium Park'ta bu zamana kadar gördüğüm en büyük kalabalık, derin bir huşu içinde Beethoven'ın ilahi müziğini dinledik.

18. yüzyılın müziği, 21. yüzyılın metal ve cam harikası gökdelenlerinde yankılanırken, 'Müzik böyle bir şey işte' diye düşündüm. Orada bulunan binlerce insanı bir araya getiriyor bu ilahi müzik, ve bu insanlardan herbirini aynı notaların harmonisinde mutlu ediyor. Evrenselliği ve ölümsüzlüğü yakalamanın en güzel yollarından biri belki de müzik.. İnsanın şimdiye kadar yarattığı en mükemmel dil, en keyif verici sesler bütünü. Çünkü bir Çinli de, bir Norveçli de, bir Rus da, bir Amerikalı da, bir Türk de o müziği dinleyince aynı şeyleri hissedebiliyor.

Dün akşam ise Chicago'nun zengin caz kültürünü yansıtan konserler bütününden biri olan
'Made in Chicago: 50 Years of Bossa Nova Featuring Paulhino Garcia's Orquestra Brazzilli' konserine gittik. Ben sadece bir caz konseri olacağını düşünürken öğrendim ki Bossa Nova adında özel bir caz türünün tarihini anlatan bir konsermiş bu. Caz ve sambayı birbirine katıp eklektik bir karışım oluşturan bu sıcak müzik, Brezilya'nın dünyaya bir armağanıymış. Konserde Bossa Nova'nın kurucularının çoğunun besteleri çalındı: Antonio Carlos Jobim, Stan Getz ve Joao Gilberto gibi.

Yeni müzik türleri keşfetmeyi ve müzik anlayışımı genişletmeyi çok seviyorum gerçekten.
Bossa Nova'yı da gerçekten sevdim, bundan sonra daha da çok dinlemeye çalışacağım. Çok sıcak ve güneyden geldiği her halinden belli olan bir müzik. Sanırım bu müziğin bir kokusu olsaydı muz, hindistan cevizi ve vanilya karışımı gibi kokardı :)

İlgilenenler için güzel bir Bossa Nova şarkısı da gelsin. Joao Gilberto ve Stan Getz'den bir klasik: The Girl from Ipanema.

The Girl from Ipanema - João Gilberto/Stan Getz


Bol güneşli, müzikli, hindistan cevizli günler :)


Wednesday, July 23, 2008

Bugünlerde



Ders vermeye gidiyorum. Keyifle yürüyorum okula.
Öğrencilerimle çok eğlenceli sohbetler yapıyoruz. Sevimli Türkçeleri sayesinde ders kahkahalarla geçiyor.
Yemekler yapıyorum, arada yulaflı kurabiyeler, havuçlu kekler pişiriyorum fırında.
Kitap okuyorum.
Evimizi temizliyoruz arada.
Yazı yazıyorum.
Güzel filmler izliyoruz. Türk kahvesi yapıyoruz bazen.
Albümlerimize bakıyoruz. Güzel müzikler dinliyoruz.


Elimde ince belli bir çay bardağı, Radiohead - In Rainbows dinliyorum şimdi de. Huzurluyum.


Monday, July 21, 2008

Güzel bir macera


Geçtiğimiz haftasonu ilk kez ata bindim!

Çok küçükken, sadece bir kez bir kaç dakikalığına binmeyi saymazsak bugüne kadar hiç denememiştim bunu. Yerden o kadar yükselerek sürekli hareket eden, canlı bir varlığın sırtında durmak pek de kolay gelmiyordu gözüme.

Wisconsin Dells'de yer alan Red Ridge Ranch adındaki bir at çiftliğine gittik. Atlarımızla Jess adındaki rehberimiz eşliğinde bir saatlik bir gezi yaptık. Benimki kocaman ve kahverengi, güzel gözlü 'Mister' adında bir attı. Önce ona elimle küçük kahverengi küplerden oluşan yiyeceklerini (treat) yedirdim. O kadar güzel, kibar ve asil hayvanlar ki atlar, hemen yakınlık kuruyorsunuz. Eğer avucunuzun ortasına koyarsanız yiyeceği, ve avucunuzu düz bir şekilde açıp ağzına yaklaştırırsanız, kibarca diliyle ya da dudaklarıyla alıp yiyor. Size minnettar kalıyor ve sizi tanıyor da aynı zamanda.

Daha sonra ahşap bir platformun yardımıyla atlarımıza bindik. Orada çalışanlar bize atın koşumlarını nasıl tutmamız gerektiğini, ne tarafa çekersek duracağını ya da döneceğini gösterdiler. Eğer iki topuğunuzla yandan vurursanız hızlanıyor, gemini sertçe çekerseniz duruyor. Gerçekten çok uslu ve eğitimliydi atlarımız. Sadece bazen otların yanından geçerken yemeye yelteniyorlardı (özellikle benimki!). Rehberimizin dediğine göre yemelerine izin vermemeli ve başlarını geri çekmeliydik. Atım o kadar kibar ve tatlıydı ki ne yandan topuklarımla vurmaya, ne de gemini çok sert çekmeye gönlüm elvermedi :)

Bir on dakika sonra atımı yöneltmeye, kontrol etmeye alışıp bu gezinin keyfini çıkarmaya başladım. Ata binmek gerçekten de çok keyifli bir şeymiş! Hiç arabaya ya da bisiklete binmeye benzemiyor. Çünkü bindiğiniz şey bir canlı, ve doğanın kucağındasınız. Bu yüzden böyle hareket etmek çok daha doğal ve güzel geliyor. Türkler olarak Orta Asya'dan beri kanımızda olan bir şey üstelik ata binmek!

Güzel bir derenin ve ova gibi bir yerin yanından, ormanın içindeki patikalardan geçtik. Bu bölgede kısa süre önce çok yağmur yağmış olduğundan bazı patikalar çamurluydu. Ama atlarımız hiç mırın kırın etmeden oraların da en kuru yerlerinden bizi geçirdiler. At yokuş yukarı çıkarken hafif öne, yokuş aşağı inerken hafif arkaya yatmak gerekiyormuş. Bir saat boyunca böyle gittik. Bu arada en önde, rehberin hemen arkasında olduğumdan onunla bol bol konuşma imkanı da buldum. Jess 19 yaşındaymış ve kendini bildi bileli atlarla uğraşıyormuş. Bundan çok mutlu olduğunu da söyledi. 'İlk defa ata ne zaman bindin?' soruma '6 aylıkken' cevabını verdi Jess! Küçüklüğünden beri biniyor ve çok seviyormuş atları.

Jess'le konuşurken anladım ki özellikle hareket bilgisi gerektiren herşeyi çok küçükken ya da çocukken öğrenmek gerekiyor. Sonradan çok daha zor oluyor öğrenmemiz. Mesela kayak yapmak, ata binmek, buz pateniyle kaymak, yüzmek, rollerblade yapmak, bisiklete binmek...vb gibi aktiviteleri bir çocuk ne kadar erken öğrenirse o kadar hızlı ve güzel öğreniyor. Sonradan da rahat ediyor. Bir kez öğrendiniz mi bir daha unutmuyorsunuz çünkü bu becerileri. Bu yüzden kendime söz verdim, bir gün çocuğum olursa ona küçükken bu gibi aktiviteleri öğrenme fırsatı sunacağım.


Ata binmek gerçekten de çok keyifliydi, çok mutlu etti hepimizi. Umarım ileride tekrar yapabilme ve becerilerimi ilerletme fırsatını bulurum!

Wednesday, July 16, 2008

Mutlu bir gelin olmanın sırları!


Hayatımın en önemli günlerinden biri 2 hafta önceydi. Bu güne gelene kadar her gelin gibi tabii ki benim de kafamda olası sorunlar konusunda bazı endişeler vardı. Ama o gün gelip çattığında herşey çok şükür hiç sorunsuz, pürüzsüz, mükemmel bir şekilde geçti. Allah'a çok şükür, hayatımın bu önemli gününü çok mutlu geçirdim. Ve bir gelin olmaktan öğrendiklerimi bu yolun henüz başında olanlarla paylaşmak istedim!


Mutlu bir gelin olmak istiyorsanız eğer:

1- Toplumun size bir gelin olarak empoze ettiği her türlü imajı, görünümü, davranışı yok sayın. Bu başkalarının değil, sizin gününüz. Nasıl görünmeniz gerektiğine de sadece siz karar vermelisiniz.

2- Bir gelin olmayı ancak 50li yaşlara yakışacak devasa ve abartı topuzlarla ve ille de straples elbiselerle özdeşleştirmeyin. İsterseniz bunları da giyebilirsiniz tabii ama herkes öyle giydiği için değil, gerçekten siz öyle istediğiniz için giyin. Normların dışına çıkabilmeli, kendi stilinizi yaratabilmeli, canınız istediği gibi giyinebilmelisiniz.

3- Gelinlikte 'bu senenin modası' diye bir şey yoktur, olmamalıdır. İçinde kendinizi en rahat hissettiğiniz ve vücut tipinize en çok yakışan gelinlik, en doğru gelinliktir. Sadece o senenin modası diye sonradan pişman olacağınız bir şeyi (hem de üstüne binlerce dolar para vererek) satın almayın. Gelinlik fotoğraflarınıza siz ve bütün akrabalarınız dahil onlarca, belki yüzlerce kişi yıllarca bakacak, bunu da unutmayın.

4- Düğün gününüz kusursuz, pembe bir peri masalı, ya da hayatınızda en güzel görünmek zorunda olduğunuz gün değil, ona bu misyonu yüklemeyin. Hayal kırıklığına uğrarsınız. Sadece sizin için çok mutluluk verici bir olayın gerçekleştiği, (aynı zamanda epeyi de yorulacağınız:) güzel bir gün olduğunu düşünün yeter.

5- En önemli tavsiyelerden biri: STRES YAPMAYIN. ENDİŞELENMEYİN. Herşey yolunda gidecek, merak etmeyin. Sadece kendini değil, etrafındakileri de bu mutlu gününde huzursuz eden, paylayan, sürekli azarlayan gelinler var. BU HATAYA DÜŞMEYİN. Kendi kişisel tecrübelerimden biliyorum ki siz ne kadar rahat ve stressiz olursanız herşey de o kadar yolunda gidiyor. Etrafınıza pozitif bir enerji saçarsanız aynı enerji huzur ve mutluluk olarak size geri dönüyor.

6- Mümkünse düğün gününden önce herkesin o günkü görevinin ne olduğunun üzerinden son bir kez daha geçin. İnsanlardan bir şey rica etmeye çekinmeyin. Sizin bu mutlu gününüzde emin olun seve seve yardım edeceklerdir, ellerinden geleni yapacaklardır. Her şeyi kendi başınıza yapmaya çalışmayın. Hem kendinizi, hem çevrenizdekileri mutsuz edersiniz.

7- Eğer gelin arabanız olacaksa şoförlüğünü sakın aileden birine ya da yakın bir akrabanıza, hele hele de çok genç sürücülere kesinlikle vermeyin! Gelin arabasını kullanmak çok büyük soğukkanlılık, sürücülükte tecrübe, ani durumlara karşı doğru karar verebilme yeteneği ve sağlam sinirler gerektirir. Eşimin o gün aldığı en doğru kararlardan biri, bu işi profesyonel şoförlük yapan birisine vermesi oldu. Bu işin parasından çekinmeyin, sonradan pişman olmaktansa önceden böylece önleminizi alın. İnanın bana o gün en doğru yere harcadığınız para o olacak.

8- Herşeyden önemlisi, bütün diğer tavsiyelerin en üstünde yer alması gereken tavsiye ise: GÜLÜMSEYİN. Bugün sizin çok mutlu bir gününüz, ve mutluluğunuzu dışarı yansıtmanın en güzel yolu bu. Unutmayın ki bir gelini en çok güzelleştiren şey ne makyajı, ne saçı, ne takılarıdır. Bir gelin en çok gülümseyince güzelleşir. (Aslında herkes için böyle değil midir bu?) Dünyanın en güzel, en pahalı gelinliğini giymiş, en şahane takılarını takmış bir gelin bile eğer somurtuyorsa güzel değildir. Stres dolu olsanız bile bir an için derin bir nefes alıp kendinizi rahat bırakın ve gülümseyin. Hemen on kat daha iyi hissettiğinizi göreceksiniz!

Gülümseyin ve bu güzel günün tadını çıkarın. Mutlu olun, hep mutlu kalın. Ne demişler, herşey başladığı gibi gider! :)


Ratatouille (2007)


Yine Pixar yapımı bir film, yine hayalkırıklığına uğramadım. İnsanın içini ısıtan, bol kahkaha attıran, çok şirin bir film. 'Fast food' kültürüne çok güzel bir eleştiri olmuş aynı zamanda. Film, yemek pişirme kültürü, güzel bir yemek pişirmenin ve lezzetli bir şeyler yaratmanın (ve yemenin!) verdiği zevk ve mutluluk üzerine kurulmuş. Animatörler aslında kulağa çok itici gelebilecek bir konuyu (mutfakta yemek pişiren bir fare!) çok ama çok sevimli bir hale getirmişler.

Filmi izleyince şu ana dek çok da fazla merak etmediğim ve fazla abartıldığını düşündüğüm Paris'e gitmek istedim ben de. Amerika gibi evde yemek pişirme kültürü yönünden kıt bir ülkede güzel, özenle hazırlanmış ve lezzetli yemeklere hasret kalıyor insan. Ayrıca filmi izledikten sonra mutfağa girip, güzel yemekler pişirmek ve insanlara sunmak istiyorsunuz. Gerek filmin etkisiyle, gerekse sağlıklı olması sebebiyle biz de uzun zamandır sadece ev yemekleri yapıyor ve yiyoruz. Yaşasın yemek pişirmek ve yemek! :)


Monday, July 14, 2008

Gerçeküstü bir sergi




Son bir kaç gündür kendi şehrimizde turistlik yapıyor ve daha önce görme fırsatını bulamadığımız bir çok yeri gezip görüyoruz. Dün de uzun zamandır gitmeyi istediğim bir sergiyi gezdik: Field Museum'daki Mythic Creatures (Efsanevi Yaratıklar) sergisini! Tahmin ettiğim gibi çok büyük bir keyif aldım, çünkü gerçeküstü olan ve hayalgücünün ürünü olan herşeye karşı inanılmaz bir ilgim var. Bu sergide dünyanın her yanındaki farklı kültürlerin efsanelerinde yer alan çoğu gerçeküstü yaratığa yer verilmiş. Yukarıda bir modeli bulunan kanatlı at 'Pegasus'tan Çin ejderhalarına, dev su ahtapotlarından deniz kızlarına, Japon su yaratığı 'Kappa'dan tek gözlü dev 'Kiklops'a kadar bir çok efsanevi mahluk gerek resimlerle, gerek yazılarla betimlenmiş. Çok sevdiğim tek boynuzlu atlara (unicorn) ve tabii ki gerçeküstü yaratıkların bence en muhteşemi olan Anka Kuşu'na da yer verilmiş. Efsanevi yaratıklar üç ayrı bölüme ayrılmış: Su, Hava ve Karada yaşayanlar.

Bu efsanelere ve insanların inanılmaz hayalgücünden çıkanlara hayran kaldım. Dünyanın her tarafında insanlar şehirlerden ve başka insanlardan uzaklaştıkça hayal edebilme güçleri de gelişmiş. Doğada olan, anlayamadıkları ve korktukları herşey onlar için gerçeküstü bir yaratığa dönüşmüş. Rüzgar, açık deniz, karanlık, fırtına, deprem...vs. gibi bütün güçlü doğa olaylarının sebebi böylece açıklanmış. Efsaneleri ve mitleri çok seven ve kitaplarında bol bol yer veren Yaşar Kemal'i de düşündüm sonra.. Ve bizim Anadolu'muzun da böyle efsaneler bakımından ne kadar zengin olduğunu. Anadolu insanının hayalgücü de çok sayıda masallar, efsaneler, gerçeküstü olaylar doğurmuş yıllar boyunca. Gelecekte bunları daha iyi araştırıp Anadolu efsaneleri hakkında daha çok okuyabilmeyi ve yazabilmeyi çok isterim. Çünkü bence bir kültürün hayalgücü ve masalları, onun gerçek kimliğinin, tarihinin ve evriminin
en iyi göstergelerinden biri.

Friday, July 11, 2008

Bir rüya mıydı?


Bir rüya mıydı?




Uçak Atlantik Okyanusunun üzerinde sakin sakin uçuyor. Arkada huzur veren bir motor sesi, ışıklar kapanmış, çoğu insan uykunun tatlı kollarında. Kulağımda Mercan Dede'nin güzel müziği, gözlerimi yumuyorum. Garip bir şekilde kendimi uçakta, karada bir arabanın içinde olduğundan çok daha fazla güvende hissediyorum. Gökyüzünde ya da açık denizde, karada olduğumdan daha huzurlu ve mutlu hissetmemin sebebi nedir acaba?

..............


İstanbul sokaklarında yürüyorum ve gecenin o güzel yaz kokusunu çekiyorum içime. Annem ve babam hemen arkamda. Fenerbahçe sahilindeyiz. Dalyan'a doğru yürüyoruz. Deniz kokusu, gece eğlencesi müzikleri, atılan havai fişeklerin gürültüsü dolduruyor geceyi. Etrafımızda yürüyen aileler.. Kayaların üzerine oturup esen yaz melteminin bizi hafifçe ürpertmesinden hoşlanıyoruz. Birbirimize daha bir sokuluyoruz.



.............




Boğaz'ın güzelliği, gecenin ılık nefesine karışıyor. Dünyaya saydam, kırmızı bir örtünün arkasından bakıyorum. Tek başıma oturuyorum sandalyede, kırmızı bir giysinin içinde. Kırmızı neşenin rengiyse neden hüzün de var içimde? Belki de büyümek bu, tam, saf, katıksız bir mutluluğu hissedememek.. Her zaman, yüzeyin hemen altında ortaya çıkmaya hazır o yemyeşil hüznün olması belki büyümek. Tek başımayım sanki, etrafımda onlarca kız ellerinde mumlarla dönerek hüzünlü şarkılar söylüyor. Biliyorum, annem ve anneannem yakınlarda bir yerde sessizce ağlıyor. Az sonra sevince ve coşkuya dönüşecek bu hüznü tutup, buruk bir meyveyi ısırır gibi saklıyorum içimde. Gözlerime yaşlar geliyor. Nedense bir türlü düşemiyorlar aşağı.

.......................


Baba evinde son gece.. İçimde garip duygular birbirine karışmış. Salonda koltuğun üzerine öylece yatmışım. Kalkmaya mecalim yok sanki. İçerinden, mutfaktan annemle babamın konuşmaları geliyor kulağıma, huzur veriyor bana orada olmaları. Yarın 'gelin' olacağım. Bu evden 'uçup gideceğim' başka bir deyişle. Ama ben zaten uçmuştum bu yuvadan, yıllar önce? Bu uçuş başka mı olacak anne diye sormak istiyorum onlara. Bir şey söyleyemiyor, susuyorum, karanlığa ve mutfaktan gelen ışığa dalıyor gözlerim..


.....................





Ellerimde bembeyaz güller, bembeyaz kıyafetimle bekliyorum, yüreğim bir kuş gibi, uçtu uçacak. Elimde onun eli. Birbirimize bakıyoruz. 'Zaman geldi' diyor birileri, o tanıdık ve güzel müzik başlıyor, Bittersweet symphony.. Kemanlar ve bütün yaylılar yükseliyor, yükseliyor, kreşendoya yaklaştığı zaman heyecanımız da en üst seviyede. Kapılar açılıyor ve bütün sevdiklerimizin, ailelerimizin olduğu o salona adım atıyoruz birlikte. Yüreğim o sırada sanırım çoktan uçup gitmiş bile, artık ne kadar hızlı attığını dahi hissedemiyorum. Müzik gittikçe yükselip daha da güzelleşirken bakıp el sallıyorum, gülümsüyorum onlara. Ve 'evet' diyoruz birlikte. Birlikte geçirilecek bir ömre evet, sevinçlere, gözyaşlarına, mutluluklara, hüzünlere evet.


..................


Bir rüya gibiydi.