Saturday, March 7, 2009

Bana ilham veren kadınlar

Bu dünyada kadın olmak zor. Her şeye baştan bir-sıfır yenik başlamak gibi biraz. Kadın olduğumuz için önümüze konulan engeller, dünyanın her yerinde aynı. Maalesef dünyanın en gelişmiş kabul edilen ülkelerinde bile, aynı işte çalışan bir kadın ile bir erkeğe verilen maaşlar farklı. Kadınların yükselmeleri, terfi etmeleri erkeklere oranla daha zor. Aynı şekilde iş bulmaları da. Modern kadın, hem bakımlı, güzel, hem de becerikli ve hamarat olmak zorunda. Bunca zorluğun üstüne kadınların bir de biyolojik gerekliliklerden ötürü anne olup çocuklarını yetiştirmeleri, evlerinin düzenini korumaları, her şeye aynı anda yetişebilmeleri gerekiyor.

Ama ben seviyorum kadın olmayı. Bütün bu zorluklar ve çektiğimiz acılar bizi çok daha güçlü yapıyor çünkü. Bir şey istediğimizde onu tırnaklarımızla sökerek de olsa almayı öğreniyoruz. Çabalamayı, çalışmayı, içimizde çelik gibi bir iradeyle hedefe doğru yol almayı, hayata bütün gücümüzle asılmayı.. Acıya (her türlüsüne) erkeklerden çok daha dayanıklıyız. Kolay vazgeçmiyor, zorluklara göğüs geriyor, bize karşı olan herkese ve herşeye rağmen kendi ayaklarımızın üzerinde durabiliyoruz.

Bence güzel şey kadın olmak. Çok daha derin, eğlenceli, sofistike.

Bu yazımda, her biri bana ayrı bir ilham veren ve başarılarıyla beni motive eden kadınlardan bahsetmek istedim.

Bu yazıyı okuyan bütün kadınların, dünyanın her köşesindeki akıllı, güzel ve güçlü kızkardeşlerimin 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun.




Bana ilham veren kadınlar:



1- Herkesten önce benim için dünyanın en güzel, cesur, zeki ve çalışkan iki kadını olan annem ve anneannem. Sizi çok seviyorum, iyi ki varsınız. İyi ki varsınız ve ben de varım sizin sayenizde.



2- Elif Şafak:

Türk yazar, akademisyen. 1971 Strazburg doğumlu. Ortaokulu Madrid'de okudu, ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümünü bitirdi. Yüksek lisansını aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Bölümünde yaptı. ODTÜ Siyaset Bilimi bölümünde "Türk Modernleşmesinin Kadın Prototipleri ve Marjinaliteye Tahammül Sınırları" üzerine doktorasını tamamladı. Elif Şafak'ın İslamiyet, kadın ve mistisizm hakkındaki yüksek lisans tezi Sosyal Bilimler Derneği tarafından ödüllendirildi.

Elif Şafak, İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde "Türkiye ve Kültürel Kimlikler", "Kadın ve Edebiyat" konularında dersler vermiştir. 2003-2004 akademik yılı boyunca Michigan Üniversitesi'nde yardımcı doçent olarak bulundu ve ders verdi. Halen, Arizona Üniversitesi Yakın Doğu Araştırmaları bölümünde yardımcı doçent olarak görev yapmaktadır. "Edebiyat ve Sürgün", "Bellek ve Politika", "Müslüman Dünya'da Cinsellik ve Toplumsal Cinsiyet" konulu dersler vermektedir. Türkiye'de çeşitli günlük ve aylık yayınlarda yazmaya devam etmektedir. Referans Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can Sağlık ile evli olan Elif Şafak'ın Şehrazat Zelda (2006) adlı bir kızı ve Emir Zahir adında bir oğlu vardır. Şu an Zaman gazetesinde ve aynı gazetenin "Pazar" isimli ekinde makaleleri yayımlanmaktadır.

(Kaynak: http://www.turkceciler.com/yazarlar/elif_safak.html)

3- Şirin Ebadi:

İranlı avukat, yazar, insan hakları savunucusu. Özellikle kadın ve çocuk hakları alanındaki çalışmalarıyla, 10 Aralık 2003'te Nobel Barış Ödülü'nü aldı. Ebâdî bu ödülle Nobel alan ilk İranlı ve ilk Müslüman kadın oldu.

Hemedan'da ticaret hukuku profesörü bir babanın kızı olarak 1947'de doğan Ebadi, 1965'te Tahran Universitesi hukuk bölümüne girdi, 1969'da okulu bitirdikten sonra hakimlik sınavını kazanarak 1970'de stajyer hakim olarak göreve başladı. Bu arada Tahran Üniversitesi'nde yüksek lisans eğitimine devam etti ve 1971'de diplomasını aldı. 1975'de İran'da yasama organının başına geçen ilk kadın olduysa da 1979 İran Devrimi'nden sonra rütbe-i tenzil edildi.

(Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eirin_Ebadi)

4- Güler Sabancı:

Türk işkadını. Sabancı Holding'in şu andaki yönetim kurulu başkanıdır. Sakıp Sabancı'nın yeğeni, İhsan Sabancı'nın kızıdır. Adana'da 1955 yılında doğmuş ve yüksek tahsilini Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü'nde tamamlamıştır. Güler Sabancı, Lastik ve Takviye Grubu Şirketleri'nde çeşitli üst düzey görevlerde bulunmuş ve bu şirketlerin kuruluş ve işletme çalışmalarında görev almıştır. Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı ve Murahhas Üyesi olarak görev yapan Güler Sabancı, kuruluşundan itibaren üst düzeyde sorumluluklar aldığı Sabancı Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı'dır. 2004 yılında Financial Times tarafından "Avrupa'nın en güçlü 30 Kadını" arasında gösterilmiştir.

(Kaynak: http://www.guncel-haber.com/2832808/haber_sabanc%C4%B1_d%C3%BCnyan%C4%B1n_en_g%C3%BC%C3%A7l%C3%BC_10_kad%C4%B1n%C4%B1/)

5- Ayşe Kadıoğlu:

Türk akademisyen. Lisans derecesini Siyaset Bilimi dalında 1982 yılında ODTÜ'den, yüksek lisans derecesini Uluslararası İlişkiler dalında 1984 yılında Chicago Üniversitesi'nden, doktora derecesini de Siyaset Bilimi dalında 1990 yılında Boston Üniversitesi'nden aldı. Boston Üniversitesi, Tufts Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi'nde araştırma görevlisi ve öğretim üyesi olarak çalıştı. 1992 yılında Stanford Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi'nde araştırmacı olarak bulundu. 1989 ve 1990 yıllarında Ford Vakfi araştırma bursu aldı. 1989 yılında Boston Üniversitesi'nde araştırma görevlisiyken 'Üniversite Eğitimciliğinde Mükemmeliyet Ödülü"nü aldı. Araştırma alanları milliyetçilik, uluslararası işçi göçü, kadın ve İslam, vatandaşlık, kimlik, faşizm, liberalizm olarak sıralanabilir. Middle East Studies Association of North America üyesidir.

(Kaynak: http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=1336)

6- Neval al-Saadavi:

Mısırlı yazar ve feminist, 1931 yılında Kahire'nin kuzeyinde Kafr Tahla adlı küçük bir köyde doğdu. Kahire'de psikiyatri öğrenimi gördü. Mısır'ın çeşitli şehirleri ve kırsal bölgelerinde doktorluk yaptı. Mısır'da sağlık eğitiminin yönlendirilmesine büyük katkılarda bulunan yazar, siyasal yazıları nedeniyle işinden uzaklaştırılarak, yıllarca hapiste kaldı ve ölüm cezasına karşı mücadele etti. Arap dünyasındaki kadınlar hakkında yazdığı incelemelerinin birçoğu, birçok dile çevrildi. El Saadavi, Kahire'nin kuzeybatısında, ağırlıkla işçi sınıfının yaşadığı Shubra'da eşiyle birlikte yaşamını sürdürmekte.

(Kaynak: http://www.edebik.com/yazar.php?sayfa=ayrinti&yazar_id=1312)

7- Toni Morrison:


Amerikalı yazar. Amerika'da yaşayan siyahların tarihsel kökenleri ve yaşadıkları dönem içindeki rollerini anlatan romanlarıyla tanınan Toni Morrison, Kölelik Öyküleri adlı kitabında kölelikle ilgili suçları tüm çıplaklığıyla anlatır. Bu öykülerde beyazları korumak amacıyla yapılan hiçbir kusuru hoşgörmeyerek, siyahların arkaplana atılmış tarihini açığa çıkarır.

1989'da edebiyat bilimleri Profesörü olarak Princeton Üniversitesi'ne geçen yazar üç yıl sonra yayınlanan Jazz adlı romanında 20'li ve 30'lu yıllarda Harlem'de yaşanan siyahların panoramasını çizdi.

Siyah halkın dili olan Toni Morrison, 1993 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan ilk Afro-Amerikalı yazar oldu.

(Kaynak:http://www.msxlabs.org/forum/edebiyat-ww/100849-toni-morrison-toni-morrison-kimdir-toni-morrison-hakkinda.html)

8- Maya Angelou:

Maya Angelou, Amerikalı şair, aktris ve Amerikan İnsan Hakları Hareketi’nde yer alan sembol isimlerden biri. Şiir kitaplarından “Just Give Me a Cool Drink of Water ‘Fore I Die” ile Pulitzer Ödülü’ne aday gösterilmiştir.

1928'de St. Louis, Missouri, ABD'de dünyaya geldi. Maya üç, kardeşi Bailey Jr ise henüz dört yaşındayken ayrılan anne ve babaları onları, Arkansas'ta yaşayan büyükanneleri Annie Henderson'un yanına gönderdi. Maya ilk kitabı olan "I Know Why the Caged Bird Sings" i henüz 17 yaşındayken yazdı.

Büyük annelerinin yanına gönderildikten 4 yıl sonra babaları Arkansas'a gelerek, onları tekrar annelerinin gözetimine vermeye karar verdi. Maya sekiz yaşına geldiğinde annesinin erkek arkadaşı tarafından cinsel tacize maruz kalmaya başladı. Tacizi gerçekleştiren Mr. Freeman bir gün hapis yattıktan sonra serbest bırakıldı ancak, salıverilmesinden dört gün sonra ölü bulundu. Bu olayın üzerine Maya yaklaşık 5 yıl boyunca hiç konuşmadı.

Gana'da yaşadığı yıllarda Malcolm X ile yakın arkadaşlık kuran Maya Angelou, 1964 yılında Amerika'ya dönerek, Malcolm X'in insan hakları çalışmalarında önemli görevler üstlendi.

1990 sonrası kariyerine konferanslar vererek ve fikirlerini genç insanlarla paylaşarak devam eden Maya'nın hayatı, 2008 yılında "African American Lives" adlı bir televizyon dizisine konu oldu.

(Kaynak: http://www.biyografi.info/kisi/maya-angelou)


Tuesday, March 3, 2009

Anlar - 1


Sanırım 9-10 yaşlarındayım. Canım babamla yine baba-kız tiyatro seanslarımızdan birine gitmişiz. Hangi sahneydi hatırlamıyorum. Kalabalık.. Sahne tozunun parfüm kokularıyla karışımına benzeyen o eşsiz 'tiyatro kokusu' var havada. Mutluyum, heyecanlıyım. Babişimin elini tutuyorum, kocaman salonda yerimizi buluyor, oturuyoruz.

Sahnede Müşfik Kenter. O tanıdık ve her duyduğumda bana müthiş güven veren sesi çınlıyor sahnede. Orhan Veli'yi oynuyor. Ama Müşfik Kenter, Orhan Veli olmuş adeta. Sahnede devleşiyor. Tek başına, o şair oluveriyor. 'İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı' diyor, içim titriyor. 'Harbe giden sarı saçlı çocuk, yine böyle güzel dön' diye yalvarıyor yanıp sönen ışıkların arasında, ağlamak istiyorum. Orhan Veli'yi o kadar güzel anlatıyor ki o, öylesine şair olmuş, sanatını öyle konuşturuyor ki, o oyun hiç bitmesin istiyorum.

Oyun çok çabuk bitiyor, güzel bir rüya gibi, mutluluk verici her şey gibi. Herkes ayakta, salon alkışlarla inliyor. Babacığımın yanında ben de herkes gibi ayağa kalkıyorum. Minicik çocuk yüreğim pıt pıt atıyor heyecandan, mutluluktan. Orhan Veli aşkım o gün başlıyor. Tiyatro aşkım da.

Bir insan bu kadar sade, bu kadar süssüz, abartısız bir dille insana ait bütün duyguları nasıl böyle güzel anlatır?
Minicik bir kızken, yüreğim işte öyle mutlulukla atarken, o zaman, ileride bu oyunun tümünün kaydedildiği şiir kasetini satın alacağımı, neredeyse bütün ergenliğimin ve gençliğimin o kaseti dinlemekle geçeceğini henüz bilmiyorum. O şiirlerin her birinin hayatıma damgasını vuracağını, daha sonra Müşfik Kenter'le tanışıp sohbet etme şansına erişeceğimi, o oyunun etkisiyle üniversite yıllarımın çoğunda tiyatro ile ilgileneceğimi, sahne tozu yutacağımı, bir çok farklı oyunda rol alacağımı da.

Bunların hiç birini bilmiyorum o zaman. Sadece gözümde bir kaç minik yaşla, ellerim acıyana kadar büyük üstadı alkışlıyorum.


Monday, March 2, 2009

İki Jim Jarmusch filmi

Permanent Vacation:



İzleyeli bayağı oluyor bu filmi. Ne zamandır hakkında bir şeyler yazmak istiyordum, bu akşam Jarmusch'un diğer bir filmini de (Show Tv haber tonlamasıyla: Az sonra!) izleyince ikisini bir araya koyup öyle yazayım dedim. (İlk defa Coffee and Cigarettes filmiyle tanıştığım bu yönetmenin tarzını çok sevmiş, beğenmiştim)

Nasıl anlatsam bilemiyorum bu filmi. Kesinlikle bildiğiniz anlamda giriş, gelişme ve sonuçlu bir film değil. Çok kolay sıkılabilirsiniz izlerken, uyarmadı demeyin. Tam bir 'kesit' filmi. Değişik hayatların tesadüfi noktalarının aynı zaman diliminde buluşması. Arka planda New York. İlginç müzikler. Akıl hastası insanlar. Hayatın dışında, marjinal, kopuk konuşmalar. Zaten konuşma da neredeyse hiç yok film boyunca. Jarmusch'un tarzını kesinlikle hissettirdiği bir film olmuş ama bence. Kısacık bir şiir gibi sanki. Bir anda sokakta yanınızdan geçen iki kişinin konuşmasının bir kaç cümlesine tanık oluvermişsiniz, sonra yürüyüp gitmişsiniz gibi. Zaten film Jarmusch'un üniversite bitirme projesiymiş sanırım!

Yukarıda gördüğünüz sahne (filmin ilk sahnesi) en sevdiğim sahnesi oldu. Bu arada sonu da çok etkileyiciydi. Burada yazmayacağım, o sahneyi filmi izleyenler hatırlar. Görsel olarak çok güzel bir bitiş.



Broken Flowers:


İzlediğim en keyifli ve rahat Jarmusch filmiydi diyebilirim. Filmden çok bir beklentim yoktu açıkçası, çünkü konu itibariyle gayet 'Chick-flick' tabir edilebilecek bir filme benzettim fragmanını izleyince. Bill Murray müzmin bekar, yaşı artık ilerlemiş, zengin ama yalnız bir adamı oynuyor. ('Lost in Translation'dan hatırlarsanız eğer, bu adam böyle mutsuz ve yalnız, çevresinden kopuk karakterleri gerçekten iyi oynuyor. Bu filmi o filmden çok daha doğal ve başarılı buldum, o ayrı.) Bir gün kapısına postayla pembe, esrarengiz bir zarf geliyor. Yaklaşık 20 senedir görmediği eski sevgilisinden ona kısa bir not bu. Zarfın üzerinde adres yok, ancak mektupta kadının adamdan 19 yaşında bir oğlu olduğu, oğlunun bir kaç gün önce evden kaçtığı ve babasını bulmak üzere yollara düştüğü yazıyor. Adamcağız zengin ve yalnız ama halinden çok da şikayetçi değil. Mektubun bir şaka olduğunu düşünüyor ve olayı geçiştirmek niyetinde, ancak dedektiflik hikayelerine ve bu tür gizemleri çözmeye meraklı olan komşusu olaya el atıyor (bu arada komşu da herhangi bir filmde gördüğüm en komik karakterlerden biri, Bill Murray'in ona olan soğuk tepkileri ve melül melül bakışları ise ayrı bir alem, filmi tek başına izliyor olmama rağmen kahkahalarla güldüm bazı yerlerde!) Neyse efendim işte bu egzantrik komşu Bill Murray'i eski sevgililerini bir bir görmeye ikna etmeye çalışıyor. Ona bunun için uçak biletleri, otel odası rezervasyonları ve haritalar dahil herşeyiyle planlı programlı bir paket hazırlıyor. Adamcağız ise mırın kırın etse de (bence) bu hikayenin gerçeklik paynı merak ettiğinden yollara düşüyor.

Filmin geri kalanı ise adamın 20 sene önce hayatına girmiş olan bütün kadınları tek tek bulup onlarla yüzleşmesi. Detayları vermeyeyim ama bu kısım gerçekten çok güzel, insanların nasıl değiştiği, ne kadar farklı tarzlarda yaşamlar sürebildikleri çok güzel anlatılmış. Zaten kadın oyuncuların her biri çok ünlü ve başarılı, tanıdık oyuncular: Sharon Stone, Julie Delpy, Chloe Sevigny, Jessica Lange...vs...vs. Adeta bir yıldızlar geçidi. Hepsi de gerçekten çok iyi oynamış.

Filmin sonu ise çok klasik bir Jarmusch sonu (anlatmayacağım tabii ki:) Çok güzel bitmiş bence film.

Kısacası çok büyük beklentilerle izlememiş olsam da epeyi beğendiğim, keyif aldığım, çok doğal, pembe gül kokulu bir film olmuş 'Kırık Çiçekler'. Müziklerine de bayıldım. Tavsiye ederim.





Dipnot: Filmi internetten izlemek isterseniz Hulu'da var, zaten ben de oradan izledim.



Sunday, March 1, 2009

Bıkkınlık

Okuma yapmadığım (yani uyuduğum, yemek yediğim, ders verdiğim ve minimal sosyal aktivitelerde bulunduğum) bütün zamanlarda sürekli vicdan azabı çekmekten,

Beni sokakta eve doğru yürürken gören arkadaşlarımın bile 'Neden sınavlar için okuma yapmıyorsun? Neden kütüphanede değilsin eheh' şeklinde yaptıkları şakalardan,

Herkesin sürekli sınavlarıma ne kadar kaldığını sormasından, 'Doktoran o zaman bitiyor ama, değil mi?' gibi sorulara maruz kalmaktan,

Hocaların kaşları kalkık bir şekilde bana yönelttikleri sorulara kafamda cevap aramaktan,

Tarih ezberlemekten, beynimin içine aynı anda 700 bin ayrıntılı bilgiyi sokmaya çalışmaktan,

Kütüphanenin beyaz duvarlarından, floresan ışığından, sürekli fısır fısır konuşan lisans öğrencilerinden,

Kendimi sanki gerçek dünyada değil de alternatif bir 'gerçeklik'te hissetmekten


BIKTIM!!!!!!!

Yeter artık, bitsin şu sınav stresi.



Thursday, February 26, 2009

Varoşların milyoneri


Filmi izlemediyseniz yazımı okumamanızı öneririm.

Bu yazıyı yazmadan önce şunu da belirteyim: Hiç bir zaman 'Aman herkesin beğendiği bir filmi/kitabı izlemem, okumam, çok banal, hiç de beğenmem' diyen insanlardan olmadım. Bunun en iyi örnekleri:

- Harry Potter'ın bütün kitaplarını okudum, bütün filmlerini izledim, müptelasıyım :)
- Lost dizisini izliyor ve çok beğeniyorum.
- Da Vinci Şifresi ve özellikle de Melekler ve Şeytanlar kitaplarını okurken çok eğlendim, çok zekice buldum kurgularını.
- Babam ve Oğlum filmine bayıldım.
- 'Yüzüklerin Efendisi' serisinin de aynen bütün kitaplarını okudum, bütün filmlerini defalarca izledim. Bir Tolkien hayranıyım.
- Vesaire, vesaire...


Kısacası popüler olan bir çok kitabı ya da filmi beğenmişliğim, çok sevdiğim olmuştur.

Ama hayatta hiç sevmediğim şeylerden biri, bir filmle ilgili beklentilerimin başkaları tarafından abartılı yükseltilmesi.

Slumdog Millionaire filminde de aynen böyle oldu. Aylar boyunca her türlü kanaldan (cep telefonuma mesajlar yağdırarak, internetten, yüzyüze konuşarak) onlarca arkadaşım bana bu filmin ne kadar da güzel, ne kadar da mükemmel bir film olduğunu, filmi mutlaka en yakın zamanda izlemem gerektiğini söyleyip durdular. Böylece bu filmle ilgili beklentilerim öyle bir yükseldi ki, hayalkırıklığına uğramam garanti oldu..

Filmin sinematografisi ve müzikleri hiç de fena değil gerçekten. Ama oyunculuk ya da kurgu adına çok vasat bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim. Yani bu kadar abartılacak, övgüler yağdırılacak, başına 8 Oskar kondurulacak bir film yoktu bence ortada. Vasatın biraz üstünde bir çalışma olmuş, o kadar.

Ayrıca film beni çok rahatsız eden bir 'Batı'dan Doğuya aşağılayıcı bakış' yani Oryantalizm kokuyor. İngilizlerin bütün sömürgelerine ve genel olarak Batı'nın Doğu'ya bakışını özetliyor gibiydi sanki.

Film boyunca verilmek istenen mesajı ben şöyle algıladım:

'Hindistan çok pis, iğrenç bir yerdir. İnsanlar pislik içinde, sefalet içinde yaşar, organ mafyası, şiddet, hastalık orada kol gezer. Ama Amerikalılar çok iyi kalpli, etraflarına para saçan insanlardır. Yabancı bir ülkede arabaları tekerleklerine kadar soyulsa da 'ne de olsa sigortamız var' diye gülerek geçiştirirler (!!).

Hindistan'da çok sayıda fakir insan ve çocuk da vardır. Çok, çok zor koşullar altında yaşarlar. Ama yaşamlarını değiştirmelerine, daha iyi bir yaşam kalitesine ulaşmalarına gerek yok çünkü belli mi olur, varoşlardan çıkan bir çocuk bir gün milyoner bile olabilir. Paraya zerre kadar değer vermiyor bile olsa.

Biz bu filmin yönetmenleri olarak sizin 'egzotik'liğinizden, çocuk saflığınızdan, oyunculuk yeteneğinizden ve sırtınızdan milyonlarca dolar ve sarı altın heykelcikler kazanıyoruz, ama siz hala muşamba çatıların altında, çamurların içinde yaşayabilirsiniz. Ne de olsa 'umudun gücü' var çünkü, belli mi olur, bir gün şans size de güler.

Umut, fakirin ekmeğidir. Umutlanın varoş çocukları! Belki bir gün, bir gün siz de bu kara oğlan gibi hem sevdiğiniz kıza, hem de milyonlarca rupe'ye ulaşıverirsiniz. Çünkü bu, kaderinizde yazılıdır!'

Benim için büyük bir hayalkırıklığı olmaktan öteye geçemedi maalesef bu film. Ve bana herkesin bayıldığı bir filmi benim hiç beğenmeyebileceğimi de hatırlatmış oldu.

Wednesday, February 25, 2009

Kabus

Gece çok huzursuz, inanılmaz yorucu bir uyku uyudum. Sabaha karşı kabus görürken uyandım. Uzun süre etkisinden kurtulamadım.

Kabusumda evimizin olduğu binanın altında başka binalara bağlı bir bomba alarm sistemi tespit ediliyormuş (!). O yüzden binamızı tamamen patlatmaları, yok etmeleri gerekiyormuş. Bize bir an önce evinizi boşaltın diyorlar. Ne alacağımı şaşırıyorum. Rüyamda hemen aklıma gelenler: Sırt çantama pasaportum, gözlüğüm, kimliğim, bilgisayarım, cüzdanım, telefonum.

Rüyamın etkisinde o kadar uzun süre kalkamadan gergin bir şekilde yatakta yattım ki. Aklıma Filistinliler geldi. İsrail'in evlerini arayıp 'Yarım saat sonra evinizi bombalayacağız, bir an önce boşaltın' diyerek uyardığı Filistinliler. Ne yapardınız? İki dakika içinde karar vermek zorunda kalsanız neyinizi alır, neyinizi bırakırdınız böyle bir durumda? Ne kadar zor bir karar. Herhalde canınızı kurtarmak bile yeterdi. Çok da umrunuzda olmazdı belki başka şeyler.

Bir uyandım, geldim bilgisayarıma haberlere baktım, uçak düşmüş, insanlar ölmüş.

Bugüne kötü bir başlangıç yaptım :(


Saturday, February 21, 2009

Ailemiz, kaderimiz

Fotoğraf: Creativesam

Yıllar önce ben Almanya'da dil dersleri alırken, kursta arkadaşlarımın arasında benden yaşça epeyi büyük, çok tatlı Rus bir hanım vardı. Hayatla ve insanlarla ilgili konuşmalar yapardık, ondan gerçekten çok şey öğrendim. Bir gün, konuşmamızın arasında bana söylediği eski bir Rus atasözünü ise, hayatımın geri kalanında hiç unutmadım.

Rusların inanışına göre hayatta mutluluk bir insana üç yoldan gelirmiş:

1- Kimler arasında doğduğun
2- Kimler tarafından eğitildiğin
3- Kiminle evlendiğin

Gerçekten de, ne kadar doğru bir söz. Hayatımızın gidişatını en çok belirleyen faktörü, yani ailemizi ve akrabalarımızı kendimiz seçemiyoruz. Tamamen bir şans meselesi. İnsanın kaderi,kimler arasında doğduğuna bağlı olarak o kadar farklı şekiller alabiliyor ki.
Ailesinin tutumuna bağlı olarak bir çocuğun karakteri şekilleniyor, hayatta hangi seçimleri yapacağı belirleniyor. O çocuğun içindeki cevherler ortaya da çıkabiliyor, tamamen bastırılıp köreltilebiliyor da.

Aslında bence diğer iki mutluluk yolu da ailemize bağlı, onların bizi nasıl bir birey olarak yetiştirdiğine ve nasıl bir eğitim olanağı verdiklerine. İnsan
ileride evleneceği insanı bile bilinçaltında annesi ya da babasını ve onlar arasındaki ilişkileri temel alarak seçiyor. Annesi ve babası mutlu ve sevgi dolu olan çocuklar, hayatının geri kalanında mutlu, huzurlu oluyor. Sevgi göremeyen bir çocuk ise sevgi veremiyor. İnsanları sevmek ya da sevmemek, kendine güvenip güvenmemek pek sonradan öğrenilebilen şeyler değil. Bunların filizleri genelde çocuklukta içimizde kök salıyor.

Bütün bunlara baktığımızda, görüyoruz ki, ailemiz, aynı zamanda kaderimiz. Ailemizin eğitim seviyesi, bilinç düzeyi, anne ve babamızın kendi ailelerinde nasıl yetiştirildikleri...vs. hepsi bizim karakterimizi ve kaderimizi belirleyen etmenler. Böylece, bir anne ya da babanın çocuğunu yetiştirme şekli, aynı zamanda kendinden çok sonraki nesilleri bile etkiliyor. Mesela bir çocuğun anneannesinin babası onu küçükken dövdüyse ya da sözle yaraladıysa, bu o çocuğun anneannesinin annesini yetiştirme şeklinde, dolayısıyla annesinin onu yetiştirme şekline yansıyor.

Bir çocuğun kalbi yaralanınca, bundan sonraki bütün nesiller etkileniyor. Bu, ailenin ne kadar hayati bir önem taşıdığının en önemli kanıtı bence. Çünkü ailemiz, öncesi ve sonrası olmayan bir zincirin bir parçası. Hepimiz içimizde ailemizi taşıyor, ve kendi çocuklarımıza, torunlarımıza, torunlarımızın çocuklarına aktarıyoruz bu mirası.

Hiç bir zaman, hayatta şu anda geldiğim yere gelebilmemin en büyük sebebinin aile konusunda çok şanslı olmam olduğunu unutmadım. Eğitimli, bilinçli, beni her konuda destekleyen ama özgürlüğümü asla kısıtlamayan, bütün kararlarımda bana saygı duyan ve güvenen, sevgi dolu bir annem ve babam olduğu için kendimi hep çok şanslı hissettim, Allah'a hep şükrettim. Başarılarımın çoğunun kökeninde onların desteği ve varlığı olduğunu kendime hep hatırlattım. Onlara layık bir evlat olmaya çalıştım, çalışıyorum. Umarım ben de ileride evlatlarım olduğunda onları annem ve babamın beni yetiştirdiği gibi yetiştirebilir, onlara aynı sevgiyi ve özeni gösterebilirim.

İnsanların hayattaki en büyük şansları, bazen de maalesef, şanssızlıkları oluyor aileleri.

Ailemiz, kaderimiz. Eğer bu konuda şanslıysak, değerini bilmeliyiz.


Blog ödülü



Gece Yolculuğu Pratik Anne'den 'I love your blog' ödülünü almış. Çok teşekkür ediyorum kendisine, ben de bu ödülü daha önceden bu konuda bir yazı yazmış olduğum için oradaki bütün takip ettiğim bloglar'a veriyorum.

Sevdiğim Bloglar



Monday, February 16, 2009

Şubat ayı


Farkettim ki blog'umu biraz daha kişiselleştirmem, 'benim' yapmam lazım. Yazılarımın ne kadar genel olduklarını ne kadar çok kopyalandıklarından, çalınıp başka yerlerde kullanılabilmelerinden anladım. Blog'umun içine biraz daha fazla kendimi, kendi hayatımı katmaya karar verdim bundan sonra.

Bu ayda Moonshine neler yaptı, neler yapıyor?


- Herşeyden önce bu dönemde Moonshine şunu anladı: O hiç bir zaman klasik kafası kitaplarının içine gömülü, 'inek' ve hayattan habersiz bir doktora öğrencisi olamaz.
Sınav zamanı bile kendini yaşamdan soyutlayamaz, bir odaya kapatamaz, öyle bir şey yaparsa aklını kaybeder. İnsan yüzü görmeden, sosyal aktivitelerden, sanattan, müzikten, sinemadan uzak yaşayamaz.

- Sevgili arkadaşı A ile çaylarını yudumlarken piyanodan canlı olarak Chopin dinlediler, enfesti.


- 8 saatlik bir okuma seansının ardından okulunun 'sanat festivali' kapsamında kilden heykeller yapıp ellerini çamura buladı, stres attı, çok eğlendi. Ayrıca hayatında ilk defa bir batik uygulamasıyla kumaşı boyadı, üzerine kalpler ve nehirler çizdi. Çok mutlu oldu.

- Aynı festival kapsamında çok güzel bir bale gösterisi izledi.

- Okumalardan ve okuduğu onlarca kitaptan iyice bunaldı, bir kaç günlük sıkıntılı / depresif bir döneme girdi. Bunda havanın kapkaranlık olmasının da etkisi oldu. Eline kitap dahi almak istemedi, sıkıntıdan boğulacak sandı. Perşembe günü itibariyle çok şükür sıkıntıyı atlattı, bu sefer de nezleye yakalandı. Claritin içip sersemledi, koltuğun üstünde saatlerce uyudu. Kendini tavuk çorbası ve litrelerce suyla iyileştirebildi.

- Arkadaşlarını gördü, güzel bir 'fasıl'a katıldı.

- Şirin yeğenlerini sevdi, mıncıkladı.

- Güzel bir iki film izledi (film eleştirileri devam edecek!)

- Çikolatalı dondurma ve siyah çikolatalı trufflelar yedi, çikolataya doydu.


- Aynı zamanda haftada 3 kere spor yapmayı sonunda bir düzene oturtabildiği için kendi kendini kutladı, böylece yediği çikolatalardan vicdan azabı duymadı. Keyfine vara vara yedi :) Ayrıca High Intensity Interval Training adında, aşırı yağ yakıcı özelliği bulunan yeni bir antrenman yöntemi keşfetti. Sonuçlarından çok memnun kaldı!

- Aynı şekilde bol bol yeşil çay ve nane çayı içti, bunların da müptelası oldu.

- Güzel yemekler yaptı, sebze ve meyvelerle haşır neşir olmak, onlara dokunmak, yıkamak, ayıklamak onu çok mutlu etti, kafasını boşalttı, okumalardan ve çalışmaktan güzel bir dinlenme oldu. Bir zamanlar mutfağa bile girmezken şimdi yemek yapmayı ne kadar sevdiğine kendisi bile şaşırdı.


- C.S. Lewis'in 'Narnia Günlükleri' romanından öğrendiği İngiliz çay sofrasını kurdu. Orada Mr. Tumnus'un Lucy'e hazırladığı yiyeceği hazırladı: Güzelce kızarmış ekmek dilimlerini üzerine bolca tereyağı sürülür. Üzerlerine konserveden çıkartılan sardalya balığı dilimleri güzelce yerleştirilir. Onların üstüne de katı pişmiş yumurta dilimleri konulup hepsinin üzerine bolca karabiber ekilir. Yanında tercihen Earl Grey çayıyla afiyetle yenir! Moonshine bütün bunları yiyip içince kendini İngiltere'de hissetti!

- Okudu, okudu ve daha çok okudu. Okumaktan gözleri kurudu, lenslerini çıkartıp kıpkırmızı gözlerini rahatlatmak uğruna eski dostu gözlüklerine geri döndü, lenslere bir süreliğine veda etti. Suni gözyaşı damlaları en iyi arkadaşı oldu.

- Haftada en az iki üç kere hocalarla görüştü, okudukları konusunda sorguya çekildi, cevap yetiştirdi :) Kısa makaleler yazdı. Fotokopi çektirdi, kampüste bir oraya bir buraya koşturdu.

- Haftada 3 saat ders vermeye devam etti, öğrencilerini gitgide daha çok sevdi. Üniversitedeyken uzun süre tiyatroyla uğraşmış olmanın ders vermede ne kadar olumlu etkisi olduğunu gördü. Haftada en az 3 saat kalabalık bir grubun karşısında tek başına konuşmak böylece çok daha kolay ve eğlenceli hale geldi.

- En önemlisi de farketti ki blog'unu çok seviyor. Yazmak onu başka hiç bir uğraşın yapamayacağı kadar mutlu ediyor. İyi ki var bu blog ve iyi ki beni yazmaya teşvik ediyor!

Ve şimdi okumaya tekrar geri dönmesi gerek :) iyi geceler!


Moonie





Saturday, February 14, 2009

28 Days Later



Genelde korku filmlerini çok seven birisi değilim. Bütün korku filmlerinin aynı klişeleşmiş öğeleri kullanmasından sanırım. Artık beni şaşırtabilecek pek korku filmi yok gibi geliyordu. Ta ki bu filmi izleyene kadar. 28 gün sonra, beğendiğim nadir korku filmleri arasında yerini aldı.

Film, şu ana kadar gördüğüm en ürpertici sahnelerden biriyle açılıyor. Hastanede uyanan bir hastanın, bütün şehrin tamamen boşalmış olduğunu görmesi. Şehrin her yerini, meydanlarını, köprülerini, caddelerini, marketlerini, alışveriş merkezlerini yürüyerek gezip hiç bir yerde hiç bir canlıya rastlayamaması. Bunun kadar korkunç bir kabus düşünemiyorum pek. Film severler hatırlarlar ki benzer iki sahneyi önce üstad Bergman'ın şaheseri olan Wild Strawberries (Yaban Çilekleri) filmindeki rüya sahnesinde, daha sonra da Vanilla Sky'da izlemiştik. (O filmde Times meydanını bomboş ve ıssız görmek hala beni ürpertir).

Film doğal olarak bu tür distopyaların en tanıdık mekanı olan İngiltere'de geçiyor. Bu filmin açılışında da bomboş, ıssız bir Londra'yı izliyoruz. Godspeed You Black Emperor! grubunun muhteşem şarkısı East Hastings eşliğinde. Bu enfes müziğin de etkisiyle o sahne beni inanılmaz hüzünlendirdi gerçekten. Sanırım bunda, böyle bir geleceğin ve insanlığının sonunun gelmesinin çok da uzak bir ihtimal olmadığı düşüncesi de etkiliydi. İnsansız bir dünyanın ne kadar anlamsız olduğunu bir kez daha farkettirdi bana bu açılış sahnesi.


Filmin, burada anlatamayacağım, ancak izlenince anlaşılan çok değişik bir havası var. Klasik korku filmleri gibi değil. Çok daha gerçekçi ve ürpertici. İnsan ister istemez 'Sonumuz böyle mi olacak acaba?' gibi karamsar düşüncelere kapılıyor.


İki Johnny Depp filmi

Çok uzun zamandır izlediğim filmlerin eleştirilerini yazamıyorum buraya. En azından bir kaç tanesini aradan çıkarayım dedim. Eğer bu sıralar izleyecek film arıyorsanız işte tavsiyelerimden birkaçı, bu ve bundan sonraki bir kaç yazımda.

Edward Scissorhands (Edward Makaseller):



Tim Burton'ın hayran olunası hayalgücünden çok güzel bir masal. Ben bu filmi çok küçükken izlemiştim, ama aklımda çok az detayı kalmış, o yüzden ne zamandır bir daha izlemek istiyordum. Kullanılan renkler çok güzel: Tim Burton 'Suburbia'nın, yani Amerika'nın banliyölerinin boğucu ve sıkıcılığını inanılmaz parlak renklerle yansıtmış. Hepsi birbirine benzeyen kadın tipleri bana 'Stepford Wives' filmini hatırlattı. Edward ise zaten herkesin içine işleyen bir karakter. Johnny Depp olağanüstü oyunculuk yeteneğini konuşturuyor bu filmde de. Farklı olmayı, karşılıksız ve ümitsizce sevmeyi, hayalkırıklığını çok güzel anlatıyor film. Ayrıca bu filmi izledikten sonra burada kışın sürekli devam eden ve artık bıktığım kar yağışına çok daha farklı bir gözle bakmaya başladım :) Çok tatlı, ama acıklı bir masal.

What's eating Gilbert Grape:


Bu film de uzun zamandır adını duyduğum ama daha yeni izleyebildiğim bir 90'lar filmi. Son 15 gün içinde tamamen tesadüfen izlediğim 2. Johnny Depp filmi bu oldu.

Filmde Johnny Depp, zeka özürlü 17 yaşındaki kardeşi Arnie'ye ve ailesinin geri kalan bütün üyelerine (aşırı ölçüde obez olan annesi de dahil) bakmakla yükümlü olan bir genci canlandırıyor. Kardeşi Arnie rolünde Leonardo DiCaprio var. Sanırım o zamanlarda 16-17 yaşlarında kadarmış. DiCaprio'yu, doğrusunu söylemek gerekirse, 'Titanik' filmi yüzünden hafife alıyordum.
Bu filmi izledikten sonra görüşüm tamamen değişti. İnanılmaz bir oyunculuk sergilemiş. Hayran kalınacak bir yetenek. Daha o yaşta böylesine bir rolün üstesinden gelebilmesi beni çok şaşırttı. Johnny Depp bile bu filmde onun gölgesinde kalmış sanki.

Lasse Hallstrom'un yönettiği bu film o kadar içten, o kadar hayatın içinden ki. Hem buruk, hem de insanın içini ısıtan bir hikaye. Tam da bu yüzden çok gerçekçi zaten. İnanılmaz ölçüde sıkıcı herhangi bir küçük Amerikan kasabasında yaşanabileceek bir hikaye, her biri birbirinden ilginç karakterler. Magnolia'daki polis rolüyle tandığımız John Reilly'i de burada görmek çok hoş bir sürpriz oldu. Gilbert Grape'in hayatı her gün rastladığımız herhangi bir insanın hikayesi gibi: Hem tanıdık, hem büyüleyici. Mutlaka izleyin derim.


Thursday, February 12, 2009

Alacakaranlık




Alacakaranlık. Gece, kopkoyu örtüsünü henüz kaldırmamış üzerimizden. Mışıl mışıl uykumuzdan yeni uyanmışız. Oda uyku kokuyor. Başımız, rüyalarımızın sisli perdeleriyle dumanlı. Yarı karanlık, yarı aydınlık olan o masalsı ışıkta, uzanıp yüzüne dokunuyorum. Gerçekliğinden emin olmak ister gibi. Yarı uyanık, bana o gece gördüğün bütün rüyaları anlatıyorsun. Fısıltıyla. Ben de sana kendi rüyalarımı anlatıyorum, kısık, buğulu uyku sesimle. Uyku mahmurluğuyla. Gecenin sihrini sabaha taşıyoruz kelimelerimizle. Bambaşka dünyalardan küçücük bir adaya, aniden ve aynı anda düşmüş gibiyiz. Bazı rüyalarımın saçmalığına gülüyorsun, kabuslarımdaki korkunç olan herşeye ise iç çekip, 'yazık' diyor, saçlarımı okşuyorsun. Sonra sarılıyorsun bana. Kabuslarımdaki o bütün korkunç canavarları, karanlıkları, kötülükleri, beni incitmek isteyen herşeyi çekip almak ister gibi. Birbirimize kendi masallarımızı anlatıyoruz, alacakaranlıkta.


Ve ben hayatımın sonuna kadar her sabah seninle rüyalarımı paylaşmak istiyorum.

Saturday, February 7, 2009

İnsanlar


Ne kadar severim o insanları!
O insanlar ki, renkli, silik
Dünyasında çıkartmaların
Tavuklar, tavşanlar ve köpeklerle beraber

Yaşayan insanlara benzer.


Orhan Veli Kanık





Bazen, çok kalabalık bir meydanda, her biri bir başka yöne giden insan kalabalığının ortasındayken, ne kadar devasa bir insan topluluğunun bir parçası olduğumu farkediyorum.

Etrafımda telaşla bir o tarafa, bir bu tarafa koşuşturan insanlara karşı inanılmaz büyük bir sevgiyle doluyor içim. Öylesine büyük bir sevgi ki, kalbimden taşacak gibi oluyor bazen. Dünyada aynı anda uyuyan, ağlayan, okuyan, yazan, çalışan, kahkaha atan, yemek yiyen, spor yapan, oyun oynayan, yemek yapan, yürüyen, koşan....Bütün, ama bütün insanları düşünüyorum. Ne kadar büyük bir aileyiz. Ve insanların her biri öylesine eşsiz, öylesine benzersiz ki. Her insan şaşkın, ürkek, bu dünyaya niye geldiğini, buradan göçtüğünde nereye gideceğini bilemez bir halde oradan oraya koşturuyor. Hepsi de nesnelerin arkasındaki gerçekliği bilmeyen çocuklar gibi.

Hepimiz çocuklar gibiyiz aslında. Düşüp yaralanıyor, hatalar yapıyor, ağlıyor, sonra gülümseyebiliyor ve tekrar ayağa kalkıp maceramıza kaldığımız yerden devam edebiliyoruz. Her şeye, ama her şeye, yeteri kadar zaman geçerse eğer, alışabiliyoruz. Kendimizi her koşula uydurabiliyor, en karanlık gecede bile bir ümit ışığı görebiliyoruz. Dünya üzerinde, öleceğinin bilincinde olan tek canlı türü olmamıza rağmen, yine de yaşama dört elle sarılabiliyoruz.

Etrafımdaki bütün o insanlara bakarken, çok büyük bir sevgiyle doluyor içim. Her insan o kadar benzersiz ki. Öylesine eşsiz bir hikayeyi taşıyor ki yüreğinde.

Bazen, o insanlardan biriyle gözgöze geliyorum. Gülümsüyorum.









Fotoğraf: Victoriapeckham

Monday, February 2, 2009

Issız adam


Çağan Irmak'ın 'Babam ve Oğlum' filmini sevmiştim. Samimi ve içten bulmuştum. Hem bu yüzden, hem de Türkiye'deki 'Issız Adam' furyası yüzünden bu filmi çok merak ediyordum. Sonunda izleme imkanı buldum.

Film benim için tek kelimeyle hayalkırıklığı oldu. Konu zaten çok sıradan, ama hiç olmazsa konunun ele alınış şekli biraz değişik olsaydı. Oyunculuklar çok sahte gibi geldi bana, özellikle de başroldeki kızcağız sanki elindeki bir kağıttan okuyor gibiydi bazı replikleri. Karakter gelişimi gayet başarısızdı, bu iki bambaşka insan birbirlerine neden aşık oldular, nasıl birdenbire birbirlerini sevdiler, tamamen muallaktaydı.

Filmin çoğu sahnesinin tamamen Hollywood filmlerine özenen bir havası vardı. Türkiye'de bir kadın ve erkek arasında asla yaşanmayacak kadar gerçeküstü diyaloglar, şiirsel konuşmalar.. Karakterler benim için bu yüzden hiç gerçeklik kazanamadı. Çağan Irmak'tan çok daha iyisini beklerdim açıkçası.

Her yönüyle gayet vasat olan bu filmin neden bu kadar abartıldığını anlayamadım. Filmde incelenen 'Issız Adam' tiplemesi Türk toplumunda neden bu kadar lanse ediliyor onu da anlamadım.

Bence Türkiye'deki çoğu erkek kendine güvensizliklerini ve ilişkilerdeki beceriksizliklerini, bağlanma korkularını artık 'Issız adam' kisvesi altında kadınlara sanki bir meziyetmiş gibi sunabildikleri için seviyorlar bu filmi.

Kadınlar ise ıssız olmaktan çok 'arıza adam' diyebileceğim bu tiplere neden aşık olduklarını kendileri bile anlayamadıklarından, bu filmle kendilerini haklı çıkarabildikleri için.

Hala cevabını veremediğim bir sorudur bu: Bazı kadınlar neden kendilerine kötü davranan erkeklerden hoşlanır? İlle de onlara yapışıp kalırlar, bir türlü ayrılamazlar. Eşi kendisini dövdüğü halde boşanma raddesine gelip sonra eşini affeden ve ona geri dönen kadınlar biliyorum. Ya da gayet eğitimli, üniversite dereceli ve aydın kafalı olduğunu düşündüğüm, ancak eşlerinin kendilerini sürekli aşağılamasına ve hor görmesine göz yuman kadınlar. Ezilip büzülen, ama bu hakaret dolu ilişkilerin içinde sıkışıp kalan ve bir türlü dışarı çıkamayan kadınlar.

Bu mazoşizmin arkasında ne yatıyor? Bu kadınların kendilerine güvensizlikleri mi? Hayatları boyunca başka kimseyi bulamayacaklarını düşünmeleri mi? Bu kadınların hiç mi bir gururu, onuru yok? Bilemiyorum. Böyle davranan hemcinslerimi gerçekten anlayamıyorum.

Filmin-bence- tek güzel yanı müzikleriydi. Eski şarkıları çok seven biri olduğumdan 'Bir Zamanlar' web sitesinin adını duymak ve oradan bir kaç şarkı dinlemek çok hoştu. Onun dışında film gerçekten vasat ve sıradandı.

Bu filmi çok sevmiş olan, dillerinden düşürmeyen yüzlerce binlerce insandan özür diliyorum ama benim görüşüm böyle :)

İyi haftalar!

Moonie



Wednesday, January 28, 2009

Beklemeyin!



Beklemeyin, hayatta hiç bir şey için.
Ertelemeyin, hiç bir şeyi, bu kısa hayatta.

Eskiden çoğu aile babası, çocukları şımarır diye, onların saçını bile okşamazmış, bir kez bile ömründe. Bir tek kerecik bile.
Aile babalarının korkutucu olması gerekirmiş o zamanlarda, 'otorite'ymiş onlar çünkü, babalarını görünce bile çocukların bacakları titrermiş.

Sevgiyi göstermekten çekinmeyin.
İnsanlar hayatta en çok sevgiye ve takdir edilmeye ihtiyaç duyar.
Sevgi hiç kimseyi şımartmaz. Tam tersine, sevgi sevgiyi doğurur.

Hemen şimdi, hayattaysa eğer, babaannenizi arayın. Ona onu ne çok özlediğinizi ve ne çok sevdiğinizi söyleyin.
Ya da anneannenizi ziyarete gidin, elinizde bir buket çiçekle.
Kaç yaşında olursanız olun, bayramda dedenizin elini öpün. Hala yanınızda olduğu için Tanrıya şükredin.
Çocuğunuz varsa yanaklarını sıkın, sarılın doyasıya, gıdıklayın, öpücüklere boğun.
Eşiniz varsa yanına gidip sarılın, hayatınızda olmasının sizin için ne kadar mutluluk verici olduğunu söyleyin. Bunu yapmak için 'Sevgililer Günü'nü beklemeyin.
Annenize uzun, güzel bir teşekkür mektubu yazın. Bunu yapmak için 'Anneler Günü'nü beklemeyin.
Babanıza sarılıp 'baba kokusu'nu içinize çekin. Eğer benim gibi annenizden ve babanızdan okyanuslar uzaklığındaysanız, arayıp sesini duyun, ona telefonda bir şarkı söyleyin, bir şiir okuyun. (Yeni Fransızca öğrenmeye başladığım zamanlardı, babama bir doğumgününde hediye olarak telefondan Jacques Prevert'in bir şiirini Fransızca olarak okumuştum, ezberden:)
Kardeşiniz varsa ona güzel bir hediye alın, güzel bir şarkı söyleyin, bir tepsi kurabiye pişirin, oturup başbaşa çay için :)
Uzun zamandır konuşmamış olduğunuz dostunuzu arayın. Sadece 'merhaba, nasılsın?' demek için bile olsa arayın.


Sevdiklerinize bütün bu güzellikleri, onlar henüz yanınızdayken verin. Onlar geri dönüşü olmayan yola girdiklerinde değil.

Söylemek istediğiniz bütün güzel sözleri, şimdi, bugün çıkarıp göğsünüzden, ait olanlara gönderin. Daha sonra değil, geç olduğunda değil, iş işten geçtikten sonra değil.

Aksi halde söylemek istemiş olduğunuz, içinizde sakladığınız ve artık asla söyleyemeyeceğiniz sözler, birer yumru olur boğazınızda. Sonra yanaklarınızdan süzülüp toprağa akar, ama nafile.

Sevgiyi göstermekten çekinmeyin. Ertelemeyin. Asla beklemeyin.

Beklemeyin.








Parakeet ( LP Version ) - BILL BERRY


Fotoğraf: Moonshine
© 2008


Sunday, January 25, 2009

Emeğimi çalmayın!



Bugün beni çok üzen bir olaydan bahsetmek istedim.
İki gün önce blog'uma kimler hangi kelimeleri arayıp girmiş diye bakarken, 'Babalar ve Kızları' yazımdan bir söz öbeğini aradıklarını farkettim: 'Baba bir sığınaktır kızı için'
Kendi kendime 'çok garip, neden tam da bu söz öbeğini Google'da aramışlar ki?' diye düşündüm.
Kendim de bir Google'da aratayım dedim.

Bir de ne göreyim?
'Babalar ve kızları' yazım, onlarca web sitesinde, 'kopyala-yapıştır' özelliğini çok seven insanlar tarafından, iznim olmadan alınıp kullanılmış.
Bir çok forumda, mesajlarda, blog'da, yani aklıma gelebilecek onlarca yerde çoğaltılmış.
Bu insanlardan neredeyse hiçbiri, alıntının nereden olduğunu yazmak zahmetinde bulunmamış.
Hatta bazıları, sanki kendisi yazmış gibi altına imzasını atıvermiş!!
Yazının altında 'eline, kalemine sağlık' diye cevap verenlere teşekkür etmiş, utanmadan..

Daha sonra sırf meraktan, çok okunan bir kaç bazı yazımdan rastgele cümleler seçip onları da arattım. Hayretler içerisinde kaldım. İnsanlar yazılarımın çoğunu hiç bir kaynak belirtme gereği görmeden, haberim olmadan çalmakta hiç bir sakınca görmemiş.

Bir örnek: Çok 'dindar' geçinen bir arkadaşımız 'Bu dünya, öteki dünya' adındaki yazımı aynen kopyalayıp dini bir forumda kendi yazmış gibi sayfanın altlarındaki mesajına yapıştırmakta bir yanlışlık (!) bulmamış. Vicdan azabı da çekmemiş anlaşılan.

Bu insanların çoğu, birisi evlerine girip değerli bir şeylerini çalsa, götürse ne düşünürlerdi acaba? Nasıl hissederlerdi kendilerini?

Maalesef toplumumuzda 'emeğe saygı' yok.

Çok üzülmeme ve sinirlenmeme rağmen yapabileceğim çok fazla bir şey de yok açıkçası. Biraz araştırınca öğrendim ki popüler olan bir çok blog sahibi bu durumdan mağdur olmuş. Bir kaç sitenin sahibine mesaj attım, onlar ya yazıyı kaldırdılar ya da altına benim sitemden alıntı olduğunu gösteren ibareler koydular. Ama internet o kadar geniş bir derya ki, bunların hepsini takip etmek mümkün değil. Buna ne zamanım, ne de halim var. 'İnternet polisi' gibi bir kurum yok, pek bir yaptırım gücümüz yok. Ayrıca internette yazı yazan herkese ulaşmak da mümkün değil. Çoğunun hiç bir iletişim bilgisi yok.

İnsan kendi başına gelince anlıyormuş, ne kadar feci bir şey olduğunu. O kadar emek verip yazdığım yazılarımı bambaşka yerlerde, alt kültür forumlarında, haberim bile olmayan alakasız sitelerde görünce anladım.

Bu yazıyı okuyan herkese sesleniyorum: Lütfen başkasının emeğini çalmayın. Telif hakları'na saygı gösterin. Korsan kitap almayın. İntihal (ya da İngilizce adıyla plagiarism) ağır bir suçtur. Sitemden yazıları kopyalayıp yapıştıracaksanız bile hiç olmazsa altına bir link koyma ve yazıyı nereden aldığınızı söyleme zahmetini gösterin. Emeğe bu kadarcık da olsa bir saygınız olsun.

İşe yarayabilecek bir kaç link:

Blog'unuzdan copy-paste'i kaldırma yolu:
http://myblog-log.blogspot.com/2007/06/disable-copy-and-paste.html

İntihal nedir? Nasıl kaçınılır?:

http://www.indiana.edu/~wts/pamphlets/plagiarism.shtml

Blog içeriğini koruma yolları:

http://mohitaneja.com/blogging/how-to-copyright-and-protect-your-blog-content.htm



Daha saygılı bir toplumsal bilince ulaşmak dileğiyle.

Moonshine


Thursday, January 22, 2009

Takip ettiğim bloglar

Her şeyden önce bu yazıyı / blog'umu okuyorsanız eğer, size teşekkür etmek istiyorum.

Neden? Çünkü, üç buçuk yıl önce sadece deşarj olma amacıyla yazmaya başladığım blog'um tahmin ettiğimden daha fazla insanın ilgisini çekti, yazılarım bir çok insana ulaştı, hayatlarına dokundu. Sonuçta benim blog'um bir 'yemek blogu' değil. Bir 'bebek blogu' da değil. Pek 'bugün ne yedim ne içtim, nereleri gezdim' temalı ya da bol fotoğraflı bir 'moda blogu' olduğunu da söyleyemem. Ana teması olmayan, her konuda düşüncelerimi yazdığım, fikirlerimi paylaştığım bir internet günlüğü sadece. Genelde kişisel görüşlerimi yazdım. Bazen daha ağır, akademik bir dil kullandım. Çok fazla sayıda insana ulaşma, yardım etme ya da bir şeyler satma gibi bir iddiam olmadı hiç. O yüzden yazılarımı ilginç bulup okuduğunuz için teşekkür etmek istedim :)

Ben de bütün bu süreç içinde bir çok ilginç blog tanıyıp çok şey öğrendim, başkalarının yazılarıyla hayatıma güzellikler katıldı. Çoğu köşe yazarını okurken alamadığım keyfi, başka blog yazarlarının yazılarını okurken aldım. O yüzden bugünkü yazımda takip ettiğim blog'lardan bir kaçını burada tanıtmak istiyorum:

Öncelikle belirtmek istiyorum ki bence Türk blog yazarları gerçekten çok başarılılar: Çok fazla blog okuyup yorum yazamasam da gördüğüm kadarıyla herkes hobi bile olsa blog'una çok özen gösteriyor ve gerçekten iyi işler yapıyorlar. İnternete kendi yazılarıyla katkıda bulunmak, başka insanlarla deneyimlerini ve fikirlerini paylaşmak, onlara her konuda yardım etmek, ve bunu bloglar aracılığıyla yapmak bence gerçekten çok güzel bir uğraşı. Blog'larına emek verip çok güzel işler çıkaran bütün Türk blog yazarlarını buradan tebrik ediyorum!

MOONSHINE'IN FAVORI BLOG'LARI:

Yemek blogları:

Binnur'dan Turk Yemek Tarifleri: Amerika'ya geldiğimden beri takip ettiğim bu güzel blogda sevgili Binnur çok pratik ve kolay hazırlanan, çok lezzetli yemekler yapıp bizimle paylaşıyor. Tarifler A.B.D ölçülerine göre olduğu için benim gibi yurt dışında yaşayan birisi için çok güzel bir kaynak. Bir çok tarifini denedim, hepsi de mükemmel oldu. Bugüne dek gördüğüm en açık seçik anlatıma sahip ayrıca tarifleri. Yemek yapmanın aslında çok zevkli ve kolay olduğunu bana öğrettiğin için teşekkürler Binnur! :)

Cafe Fernando: Ayrıntılı tarifleri beni çok aşsa da, fotoğraflarına bakmaya bayıldığım bir yemek blog'u. Pastalar kekler yapacak, onlarla uğraşacak zamanım yok pek ama siteyi hazırlayan Cenk'in verdiği emeğe ve fotoğraf çekmekteki yeteneğine hayran kalmamak elde değil. Estetik olarak da, içerik olarak da harika bir site gerçekten. Ayrıca yurtdışında Türk yemeklerini tanıtma yolunda gösterdiği başarılarla da takdiri hakediyor.

Babişe Yemekler: Bu blog'u görür görmez inanılmaz ısındım, iki babiş'in güzel diyalogları mıydı, inanılmaz samimi ve sıcak anlatım mıydı, yoksa benim de canım babacığıma 'babiş' diye seslenmem miydi bilmiyorum :) Buradaki tarifler de pratiklik ve evde varolan malzemelerle pişirilebilirlik konusunda benden tam puan aldı. Zaten bir baba kızına yemekler yapar ve içine sevgi katarsa pişirilen yemeğin enfes olması çok doğal bence!

Portakal Ağacı: Yine tarifleri beni aşan ancak sunum konusunda çok başarılı başka bir site. Buradan pişirmeye cesaret edebildiğim tek şey bir pasta tarifi oldu: Bart'ın doğumgünü pastası'nın tarifini buradan alıp yaptım, çok güzel oldu, beğenildi. Bol teşekkürlerimi sunuyorum bu vesileyle. Ayrıca sitenin en üstündeki banner da pek cici gerçekten!

Foodies in London: Üniversiteden sevgili arkadaşım Burcu'nun yemek sitesi. Kendisinin çok şirin bir anlatımı var ve bir öğrencinin gayet rahatlıkla ve kolaylıkla yapabileceği leziz yemekleri tanıtıyor sitesinde. Şiddetle tavsiye ediyorum! :)

Günceler, rehber bloglar:

Akan zamana karşı: Sevgili Nurvenur'un blog'unu sanırım bir sene kadar önce keşfettim. Benzer yollardan ilerlediğimiz, ikimiz de akademisyen olduğumuz için, fikirlerini ve yazılarını çok beğendiğim için 'blog ikizim' diyebilirim sanırım :) Bizimki gibi blog'lara çok rastlanılmıyor, o yüzden iyi ki de bu güzel blog'u keşfetmişim! Film ve kitap eleştirileri çok kaliteli, ayrıca kendisi çok güzel fotoğraflar çekiyor.

Hallice: Buradaki çizimlere bayılıyorum! Blog sahibesi Halime Keskin gerçekten çok yetenekli bir sanatçı, belli ki. Gösterdiği emek, çizimlerinin inceliğinden, zarifliğinden, ayrıntılarından belli. Arada beynimi dinlendirmek için giriyorum, gerçekten keyif veriyor.

Pratik Anne: Pratik Anne de 3 seneyi aşkın süredir hamilelik, bebek ve çocuk bakımıyla ilgili her konuda yüzlerce yazı yazıyor. Görümcem diye söylemiyorum ama gerçekten kapsamlı bir sitesi var :) Kendi hayatını buna vakfetmekle kalmayıp başkalarına da yardımcı oluyor, pratik fikirler ve öneriler sunuyor.
Henüz anne değilim ama olduğumda yazıları ayrıntılı olarak okuyacağım ve eminim çok yararlanacağım.

Ayrıca Pratik Anne'nin bir Avon dükkanı da var. Her türlü makyaj ve kozmetik ihtiyacınız için tavsiye olunur.

Delfina
: Sevgili Delfina'yı blog'uma yazdığı bir yorum sayesinde tanıdım, iyi ki de tanımışım! Hayata çok bağlı, çok enerjik, pozitif enerji saçan bir insan olduğu blog'undan belli oluyor. Gerçekten içten bir blog, okumaktan keyif alıyorum.

Salıncakta İki Kişi: Son zamanlarda keşfettiğim çok renkli ve eğlenceli bir blog. Bakarken kendimi 'Elle' ya da 'Vogue' gibi bir dergiyi okuyormuş gibi hissediyorum :) Zaten makyaj, moda ve dekorasyon gibi estetik güzellik getiren herşeye zaman ayırabilen insanları hep takdir etmişimdir içten içe!

Gezgin Martı: Yine son zamanlarda keşfettiğim güzel bir gezi sitesi. Anlatımlar çok hoş, umarım daha da fazla yazı eklenir siteye.


Hayatıma renk katan herkese teşekkürler!

Sevgiler

Moonie




Monday, January 19, 2009

Bir hayalim var



Bugün, A.B.D'de Martin Luther King günü.
Yarın ise bu ülkenin tarihinde ilk defa, siyahi bir A.B.D vatandaşı başkan olacak.
Bu, bugüne ismini veren Martin Luther King'in yaşamına ve emeklerine ayrı bir anlam katıyor.
Sonucu ne olursa olsun, bu başkanlık Amerikan tarihinde çok büyük bir adım. Çok radikal bir değişimin göstergesi.

Martin Luther King'in 28 Ağustos 1963'te Washington D.C'de Lincoln Anıtı'nın önünde yaptığı 'Bir hayalim var' (I have a dream) konuşması, daha bir anlam kazanıyor. Yarın aynı şehirde, Barack Hüseyin Obama, A.B.D başkanlığını devralacak.


'Bugün bir hayalim var benim…

Gün gelecek, Alabama eyaleti, şirret ırkçıları ile, ağzından hep müdahale ve yasaklar yönünde sözler dökülen valisi ile, o eyalet bile, minicik siyah erkek ve kız çocuklarının, minicik beyaz erkek ve kız çocukları ile, kardeşçe el ele tutuşabilecekleri bir yer olacaktır…

Bugün bir hayalim var benim…

Evet, bir hayalim var…! Gün gelecek, özgürlüğümüzün önünde birer engel olan bütün vadiler yükselecek, bütün dağlar eğilecek, engebeli yerler hizaya gelecek ve Tanrının yüce şanı yeryüzüne inecek ve bütün canlılar bunu hep birlikte göreceğiz.

..............................

Ve bunu başardığımızda, her kasabadan ve köyden, her eyaletten ve kentten özgürlük şarkısının yankısını duyduğumuzda, o gün daha da yakın olacak ve Allah’ın bütün kulları siyahlar ve beyazlar, Yahudiler, Hristiyanlar, Katolikler ve Protestanlar el ele tutuşarak siyahların eski bir ilahisini söyleyecekler.

Sonunda özgürüz!
Şükürler olsun Tanrım!
Sonunda hepimiz özgürüz.
'

Martin Luther KING


Wednesday, January 14, 2009

Sınavlar, ah sınavlar...




Beni bekleyen bir yüz sayfa daha okumam var. Bu, bu gece için sadece. Yarın tekrar yüzlerce sayfa beni bekliyor. Gözlerimin acımaması için lenslerimi çıkardım. Eski dostum gözlüklerimle okuyorum. Ama blog'umu da ihmal etmek istemiyorum, yazmak en büyük deşarj olma yollarımdan biri çünkü.

'Hayatımız sınav' derler ya hep, benim için gerçekten öyle, sınavlar bitmediği gibi ders çalışmanın da sonu yok. Mart ayının ortasında doktora yeterlilik sınavlarımı alıyorum. Tam bir hafta boyunca her gün ayrı bir sınava gireceğim. Bu sınavların en zoru, sözel olanı. 2 saat boyunca, karşımda 3-4 profesörden oluşan bir kurul, beni İslam'ın başlangıcından (7. yüzyıl) 1979 İran Devrimi'ne dek olan yüzyıllar hakkında soru yağmuruna tutacak. Sadece Ortadoğu tarihi değil, kültür, edebiyat, siyasi akımlar, hareketler, savaşlar, diplomatik ilişkiler.. Hepsi bu döneme dahil.

Bu sınava hazırlanabilmek için 15 civarında kitabı çok ayrıntılı okumanın yanısıra, 200 civarında kitabı en azından gözden geçirmem ve hakkında notlar almam gerekiyor. Hem de roman gibi sürükleyici ve rahat okunan kitaplar değil, hepsi ağır akademik kitaplar. Bazen bir cümleyi bir kaç kere okumak gerekiyor anlamak için.

Her gün saatlerce okuma demek bu. Hiç durmadan, usanmadan.

Ama korkmuyorum. Bu, hayatın önüme çıkardığı, üzerinden bir çırpıda aşmam gereken engellerinden biri sadece. Öyle görüyorum. Okuduklarımı isteyerek, severek, hazmederek okumak için elimden geleni yapıyorum.

Sınav sürecinde nasıl yaşamak en iyi sonuçları verir? Benden öğrencilere bir kaç küçük tavsiye:

- 8 saatten az uyumuyorum. Uyku olmadığında beyin de çalışmadığı için, uykudan kesinlikle fedakarlık etmiyorum.

- Beynimin durduğunu hissettiğim an kendimi koşu bandının üzerine atıp, 40 dakika kadar yürüyor, koşuyor ve beynime oksijen akışını arttırıyorum. Sadece beynin yorulması insanı bitki gibi yapıyor. Vücudumuzu da yormazsak bir süreden sonra beyin de iflas ediyor.

- Hafızaya ve beyne çok iyi geldiği söylenen bir çok besin maddesinden bolca tüketiyorum: Balık eti (özellikle somon, ama çiftlik balığı olmaması lazım), yumurta, süt, yoğurt, zerdeçal (bir hint baharatı, İngilizcesi turmeric), likapa (blueberry), yeşil çay, ceviz ve siyah çikolata (en az %75 kakao oranlı). Ağzımdan giren her lokmanın vücuduma bir yararı olmasına özen gösteriyorum.

- Okurken saatte bir durup 2 dakika boyunca gözlerimi kapatıp derin derin nefes alıyorum. Derin nefes almanın ve meditasyonun etkileri bir çok araştırma tarafından kanıtlandı. Benim de dikkatimi toplamama ve okuduklarımı sindirmeme çok yardımcı oluyor.

- Her şeyden önemlisi, bugüne kadar girdiğim ve başarıyla geçtiğim bütün sınavları kendime hatırlatarak, olumlu düşünüyorum.

İnanıyorum ki çalıştıktan ve azmettikten sonra hiç kimsenin aşamayacağı engel yok. Yeter ki kendimizde o gücü bulalım, ve var gücümüzle en iyisini yapmak için uğraşalım.

Bu zorlu süreç içinde blog'uma istediğim kadar vakit ayıramayabilirim. Yine de en azından haftada bir kez yazmaya çalışacağım.

Herkese iyi haftalar!


Moonie



Friday, January 9, 2009

Las Vegas - Bir ışık şehri



Uçağımız kıpkırmızı kanyonların, kayaların, dağların ve vadilerin üzerinden ağır ağır süzülüyor. Çölün ortasında kurulan ışık şehrine, 'dünyanın eğlence başkenti' Las Vegas'a iniyoruz. Böylesine uçsuz bucaksız ve ıssız toprakların ortasında böylesine cıvıl cıvıl, hiç uyumayan bir şehir nasıl kurulmuş? İnsanın aklı almıyor. Bu şehir, Amerika'nın güneybatısındaki bu kıpkırmızı toprakların, doğanın vahşiliğine ve sertliğine bir başkaldırı adeta. İnsan eliyle yaratılmış bir vaha. Çölün ortasında parlayan bir ışık şehri.


Las Vegas, İspanyolca'da 'Kırlar, çayırlar' anlamına geliyor. Uzun zaman önce buradaki yeşil vadi İspanyolların durup dinlendiği, çölün sert topraklarına kıyasla çok daha verimli buldukları bir yermiş. Şimdi ise Las Vegas Bulvarı boyunca sıralanan, her biri birbirinden şaşaalı, birbirinden gösterişli oteller ve kumarhanelerle dolu bu şehir. Bu kadar gösteriş, bu kadar görkem karşısında şaşırıyorsunuz. Paranın neler satın alabileceği, neler yapabileceğine en büyük örnek bütün gördükleriniz.



Oteller, kumarhaneler, milyonlarca dolar harcanarak yapılmış taklit Venedik, Paris, Roma şehirleri, Mısır piramitleri, ortaçağ sarayları.. Amerika'yı bütün dünya sanan Amerikalılar için birebir taklitler. 'Sizin dünyanın geri kalanını gidip görmenize gerek yok, dünya ayağınıza gelsin' mentalitesi. Bütün bunları gezerken sahtelik ve yapaylık duygusu öylesine baskın ki, bir süreden sonra bana her şey plastikten yapılmış gibi gelmeye başlıyor. Radiohead'in 'Fake Plastic Trees' şarkısı geliyor aklıma. Sanki bu şehri anlatır gibi şarkı. Zaten tarihin izlerini taşıyan, zamanın akışına tanık olmuş muhteşem Mısır piramitlerinin gerçeğini görmüş birisi olarak benim için Luxor otelinin camdan piramitinin de neredeyse hiç bir anlamı yok..


Milyon dolarlık otellerden içeri girdiğinizdeyse sizi Las Vegas'ın diğer yüzü karşılıyor. Her otelin en azından 2500 kadar slot makinesi var. Yüzlerce, binlerce ışık ve gürültü saçan makine. Başında oturan insanlar parlak ekranlara hipnotize olmuşçasına boş gözlerle bakıyor ve saatler boyu sürekli para kaybetmelerine rağmen aynı butona basıp duruyorlar. 'Mutlaka şimdi, birazdan zengin olacağım' umuduyla.

Zaman ve mekan mefhumundan yoksun kumarhanelerde, gece ve gündüz yok. Apayrı bir dünya burası. Hiç bir yerde saat yok, zaten tavanlar da gökyüzü şeklinde boyanıp aydınlatılmış. Zamanı anlamanın hiç bir yolu yok.
Gözünü para hırsı bürümüş insanlar dünyanın geri kalanından habersiz, kendinden geçmiş bir şekilde, sürekli kumar oynuyorlar. Sonu olmayan bir girdabın içinde dönüp durur gibi.




Las Vegas'ın da kendine has bir kokusu var bence. Hindistan cevizi, alkol, otel parfümü ve sigara karışımı bir koku. Girdiğimiz bütün otellerde burnumuza çarpıyor. İnsana şatafatı, zenginliği ve kumardan gelen zenginliğin getirdiği mutsuzluğu da hatırlatıyor sanki. Sanki bütün bu parlak ışıkların, gösterişin, şaşaanın, zenginliğin hemen altında kötülük var gibi, biraz kazısanız altını, çok çirkin şeyler çıkacakmış gibi geliyor insana. Yüzeysel güzelliğin hemen altında yer alan kirliliğin varlığı, rahatsız ediyor insanı. Burada sönen hayatlar, parasının tümünü kaybedip borca batan insanlar, kumar bağımlılığından kurtulamayan, umutları yerle bir olup depresyona giren, hatta intihar edenler geliyor aklıma. Ürperiyorum.


Herkesin hayatında bir kere görmesi gereken bir yer Las Vegas. Işık, gürültü, müzik, araba, otel, insan ve para dolu bir Sin City (günah şehri).
Anlatılmaz, yaşanır cinsten.





Dipnot:
Fotoğrafları ben çektim, bir yerde kullanmak istiyorsanız lütfen haber verin.

Tuesday, January 6, 2009

Uyku, biraz uyku


Üzerinde beni uyutan minder 
Yavaş yavaş girer ılık bir suya. 
Hinde doğru yelken açan gemiler, 
Bir uyku aleminde doğar dünya. 

Sırça tastan sihirli su içilir, 
Keskin sırat koç üstünde geçilir, 
Açılmayan susam artık açılır 
Başlar yolu cennete giden rüya.. 


Orhan Veli Kanık 






Uyku, dünyanın en güzel keyiflerinden biri.
Uyku, baldan tatlı, ölümden ağır bazen.
Uyku, herkesin daha fazlasını isteyip de ulaşamadığı lüks.


Dünyanın en tatlı uykularını çocukken ve gençken uyur insan. Hani ilkokulda geceleyin ansızın uyanırsınız, su içmeye gidersiniz belki, ama bir de bakarsınız saat daha 4, uyanmanıza iki saat var, inanılmaz sevinirsiniz, sıcacık yatağınıza, yumuşacık yastığınıza ve yorganınıza geri dönersiniz. Ne tatlıdır o uyku!

Ya da lisede inanılmaz sıkıcı bir dersin ortasında, gözleriniz sanki üzerinde kurşun ağırlıklar varmış gibi ağırlaşmışken, zaman bir türlü geçmek bilmeyen, sürünen dakikalara dönüşmüşken, yatağınızın ve yastığınızın hayalini kurarsınız. O an bir kaç dakikacık da olsa uyuyabilmek için neler vermezsiniz! 

Bebekken ve küçücük bir çocukken anneannemin evinde, benim yataktan yere düşmemem için etrafıma koyduğu yastıkların arasında, mis gibi tertemiz sabun kokulu çarşafların ve nevresimlerin arasında uyumak, dünyanın en tatlı uykusuydu benim için. Anneannem arka odadaki telefon çalarsa aniden uyanmayayım diye telefonu yastıkların arasına gömerdi. Canım anneannemin şefkatli elleri üzerimi örter, bana iyi uykular dilerdi. Dünyanın en huzurlu, en güzel uykusuydu o. Çocukluğun o sihirli bahçesinin güzelliklerinden biriydi.

Daha sonra uzun yolculuklardan sonra eve varınca uyuduğum uykular da hatırlanacak güzellikte oldu. Amerika-İstanbul arasını toplam 20 saati aşkın bir yolculukta aştığım bir gün, yorgunluktan sürünür vaziyette evimize varmak, annemin güzel çorbasından yemek ve ılık bir duş alıp tertemiz ve serin çarşafların arasında derin, rüyasız ve deliksiz bir uykuya dalmak.. Benim için cennete eşitti.

İnsan büyüdükçe, işler ve sorumluluklar arttıkça uyku, ulaşamayacağımız bir rüyaya dönüşüyor adeta. Kimse istediği kadar uyuyamıyor. Hayatın gereklilikleri bizi bir o tarafa, bir bu tarafa çekerken, ilk vazgeçtiğimiz şey uykumuz oluyor.

Halbuki vücudumuz için elzem bir faaliyet uyumak. Günde en azından 8 saatlik uyku, her yetişkinin beyin ve vücut faaliyetlerinin normal çalışabilmesi için gerekli. Ben eğer günde 8 saat uyumamışsam, kendimi aklımı kaybediyor gibi hissediyorum. Gecede 4-5 saatlik uykuyla normal yaşamlarını sürdürebilen insanları da anlayamıyorum.

Uyku kalitemizi arttırmak için neler yapabiliriz? Bu konuda yaptığım araştırma sonuçlarını paylaşmak istedim sizinle.

Uyku kalitenizi arttımanın 10 yolu:

- Her gün aynı saatte yatıp, aynı saatte kalkmaya çalışın. Vücudunuz belli bir saate programlandığında uykuya dalmak da, uykudan uyanmak da size hiç zor gelmeyecek. Hatta saatinizin alarmına bile bir süre sonra ihtiyaç duymayacaksınız.

- Mutlaka gece 12den önce yatağa girmeye çalışın, 12den önce uyuduğumuz saatler, sonra uyuduğumuz saatlerden iki kat fazla dinlendiriyormuş beyni ve vücudu.

- Yatağınızı sadece uyumak için kullanın. Yatağınızda televizyon seyretmek, gazete okumak, yemek yemek gibi yanlışlara düşmeyin. Beyninizin yatağınızı uykuyla bağdaştırması gerekiyor.

- Gece uykunuzun derin ve deliksiz olmasını istiyorsanız sabahtan 1 saat kadar spor yapın. Uyku kalitesini büyük ölçüde arttırıyor.

- Öğleden sonra 3ten sonra kafein almamaya dikkat edin. Uykuya dalmanızı zorlaştırmıyorsa bile derin uykuya geçmenizi engelliyor. Sabaha dinlenememiş olarak kalkıyorsunuz.

- Yatmadan önce ılık bir duş almak, bir bardak süt içmek, ya da bir kase yoğurt yemek vücudu ve mideyi rahatlatıyor, uykuya hazırlıyor.

- Uyuduğunuz odanın sıcaklığının yeterince düşük olmasına dikkat edin. Vücut uyurken zaten ısısı düşüyor, ve eğer çok sıcak bir odadaysanız iyi uyuyamıyorsunuz.

- Mutlaka kaliteli ve ergonomik bir yatak ve yastık alın. İnsanlara yatağa para vermek gereksiz gibi görünüyor ama üzerinde geçirdiğiniz zamanı düşündüğünüzde, iyi bir yatak almak en iyi yatırım gerçekten! Başka gereksiz lükslerden kısıp uyku kalitenizi arttırarak çok daha mutlu ve verimli bir insan olabilirsiniz!

- Yatmadan önce kafanızdaki düşünceleri, o günün olaylarını, ertesi güne yapmanız gerekenleri...vs kısacık notlar halinde de olsa bir deftere yazın. Defterinizi mümkünse komodinin üzerinde, tam yanınızda tutun. Eğer gece panik halinde uyanırsanız tekrar oraya yazabilirsiniz düşüncelerinizi. Beyninizdeki herşeyi kağıda geçirmek ne kadar rahatlatıcı bir şey anlatamam. Yaklaşık 5 aydır her gün bunu yapıyorum ve inanılmaz ölçüde yararlı oldu.

- Yatmadan yarım saat önce o anda ne yapıyorsanız onu bırakıp 'yatmaya hazırlık' safhasına girin. Bu sizi de psikolojik olarak uyumaya hazırlayacak. Diş fırçalamak, ertesi günü giyeceklerinizi bir kenara koymak, pijamalarınızı giymek, belki bir kaç sayfa kitap okumak...vs gibi. Eğer bilgisayarınızın parlak ekranına bakarken birden yatağa gidip uyumaya çalışırsanız büyük bir olasılıkla zorlanacaksınız.

- Herşeyden önemlisi, rahatlamaya ve kontrolünüzün dışında olan şeyleri kafanıza takmamaya çalışın. Stres ve yorgunluk, uykunun en büyük düşmanı. Sevdiklerinizden ve ailenizden destek alın, bir hobi edinin, spor yapın, resim yapın...Stresinizi bir şekilde azaltabildiğinizde uyku kaliteniz de önemli ölçüde yükselecek.


Herkese iyi uykular, tatlı rüyalar! :)