Sunday, April 23, 2006

Acı

ve bir kadın, "bize acıdan bahset" dedi.

ve o cevap verdi:

"acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.

nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi güneş'i görebilsin diye
kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz.

ve eger kalbinizi, yaşamınızın günlük mucizelerini
hayranlıkla izlemek üzere açarsanız,acınızın, neşenizden
hiç de daha az harikulade olmadığını göreceksiniz;

ve kırlarınızın üstünden mevsimlerin geçişini kabul ettiğiniz gibi,
aynı doğallıkla, kalbinizin mevsimlerini de onaylayacaksınız.

ve kederinizin kışını da, pencerenizden huzur içinde seyredeceksiniz.

acılarınızın çoğu sizin tarafınızdan seçilmiştir.

acınız, aslında içinizdeki doktorun, hasta yanınızı
iyileştirmek için sunduğu "acı" ilaçtır.

doktorunuza güvenin ve verdiği ilacı sessizce ve sakince için;

çünkü size sert ve haşin de gelse, onun elleri
"görülmeyen"in şefkatli elleri tarafından yönlendirilir.

ve size ilacı sunduğu kadeh dudaklarınızı yaksa da,
o'nun kutsal gözyaşlarıyla ıslanmış kilden yapılmıştır."



Halil Cibran

Sevgi

almitra konuştu,

“bize sevgiden bahset”

ve o müthiş sesiyle konuştuŞ

sevgi sizi çağırınca onu takip edin,
yolları sarp ve dik olsa da
ve kanatları açıldığında bırakın kendinizi
telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da
ve sizinle konuştuğunda ona inanın
kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi,
sesi tüm hayallerinizi darmadağan etse de...
çünkü sevgi sizi yücelttiği gibi, çarmıha da gerer
sizi büyüttüğü ölçüde, budayabilir de...
en yükseklere uzanıp, güneşle titreşen en hassas dallarınızı okşasa da,
köklerinize de inecek ve onları saracaktır, toprağa tutunmaya çalıştıklarında...
mısır biçen dişliler gibi sizi kendine çeker, çıplak bırakana kadar döver, harmanlar;
kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler...
bembeyaz olana kadar öğütür sizi; esnekleşene kadar yoğurur;
ve tanrı’nın ilahi sofrasına ekmek olasınız diye, sizi kendi kutsal ateşine savurur...
sevgi bütün bunları, kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar...
ve bu biliş, hayatın kalbinin bir cüzzünü yaratır...
ancak korkunun kıskacında, salt sevginin huzurunu ve hazzını ararsınız.
o zaman örtün çıplaklığınızı, ve sevginin harman yerine adım atın...
adım atın, kahkahaların tümünün olmadığı,
sadece gülebileceğiniz mevsimsiz dünyaya,
ve ağlayın ama tüm gözyaşlarınızla değil...
sevgi hiçbirşey sunmaz, sadece kendisini...
hiçbirşey kabul etmez kendinde olandan gayrı...
sevgi sahip çıkmaz, sahiplenilmez de...
çünkü sevgi, sevgi için yeterlidir tümüyle...
sevdiğinizde “tanrı benim kalbimde” yerine,
şöyle diyin, “ben kalbindeyim tanrı’nın”
ve sanmayın yön verebilirsiniz sevginin akışına,
çünkü sevgi, yolunu kendi çizer, sizi değer bulduğunda...
sevgi birşey istemez tamamlanmaktan başka...
fakat seviyorsanız ve ihtiyaçların arzuları varsa,
bırakın bunlar sizinde arzularınız olsun...
erimek ve akmak, geceye şarkılar sunan bir dere misali...

şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip, kendi sevgi anlayışınla yaralanmak,
ve kanamak, yine de istek ve coşkuyla...

şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak,
ve bir sevgi gününe daha teşekkürle uzanmak...

sessizce çekilmek öğle vakti, sevginin vecdini duymak,
akşamın çöküşüyle de eve huzurla dönmek...

ve uyumak kalbinde sevgiliye bir dua,
ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla...





Halil Cibran

Thursday, April 13, 2006

Cok komik

Yeni Fransizca ogretmenim Nadine DiVito, inanilmaz derecede Aysen Gruda'ya benziyor :)

Thursday, April 6, 2006

Kordugum

öyle uzak ki yerim, uzakları aşıyor
bütün özlediklerim benden ayrı yaşıyor

ya herşeyim ya hiçim
sorma dünyam ne biçim
bir kördüğüm ki içim
çözdükçe dolaşıyor


Bu guzel Humeyra sarkisini yeni kesfettim, icimi acitiyor.

Thursday, March 23, 2006

Ben bir şehir kızıyım!

İtiraf ediyorum, ben büyük bir şehrin bana verdiği enerji olmadan yaşayamıyorum.

Küçük banliyöler, kasabalar, sessiz sakin duran hiç bir yer bana göre değil.

Etrafımda canlı bir organizma gibi yaşayan, nefes alan, devinen, kendini her gün kurup tekrar yıkan, gitgide büyüyen ve genişleyen bir şehir olmazsa ben huzurumu kaybediyorum.

Sokağa çıktığımda şehrin kalp atışlarını hissedebilmeli, o karmaşanın tam ortasında kendi ruhumun dengelendiğini hissedebilmeliyim.

Günün 24 saati yaşayıp nefes aldığını bildiğim bir yerde, her köşesinde ayrı bir yaşamın son hızıyla sürüp gitmekte olduğu, her gün ayrı bir destanın yazıldığı, o uçsuz bucaksız yerde olduğumu bilmeliyim.

Mutlulukla dolmalıyım egzos, sigara ve vapur dumanlarını içime çekerken. Yüzüme o tanıdık gülümseme yayılmalı korna sesleri, vapur düdükleri, onlarca ezan sesi ve martı çığlıkları birbirine karışırken.

Banliyölerin 'yapay güvenlik' dolu sahte rahatlığında değil, şehrin o 'hiç de tekin olmayan' ıssız mahallelerin kuytuluklarında atabilmeliyim adımlarımı ve bu bana korku vermemeli.

İçinde aktığım insan kalabalığının gücünün ve enerjisinin kendi içimde de aktığını hissetmeliyim sokaklarda yürürken, birbirine ve şehre 'bağımlı' hale gelmiş bu topluluğun bir parçası olduğumu bilmeli ve bundan büyük bir keyif almalıyım.

Arada sırada uzaklaşsam da döndüğüm yer yine hep metropoller oluyor bu yüzden, onlarsız belki bir süreliğine yaşayabiliyorum ama sonunda geri geldiğim yer hep aynı. Yaşamı bana her yüzüyle, iyisiyle, kötüsüyle, güzeli ve çirkiniyle sunan şehir.

Ben bir şehir bağımlısıyım.


----------------------------------------------------------------


"The screech and mechanical uproar of the big city turns the citified head, fills citified ears - as the song of birds, wind in the trees, animal cries, or as the voices and songs of his loved ones once filled his heart. He is sidewalk-happy.”

Frank Lloyd Wright

“The two elements the traveler first captures in the big city are extra human architecture and furious rhythm. Geometry and anguish. At first glance, the rhythm may be confused with gaiety, but when you look more closely at the mechanism of social life and the painful slavery of both men and machines, you see that it is nothing but a kind of typical, empty anguish that makes even crime and gangs forgivable means of escape.”

Federico Garcia Lorca

Friday, March 17, 2006

Koku hafızası

İnsanın beyninin anıları saklamada en güçlü yanı koku hafızasıymış.

Bana kışın ortasında bir yaz gününü hatırlatan kokular ne olabilir?

Sabah erkenden taş duvarlarını ısıtan güneşe merhaba diyen odanın mobilyalarının taze , ısınmış ahşap kokusu.

Uyanıp pencereden dışarıya doğru başımı uzatıp aldığım kekik, zeytin ve nane kokularının birbirine karışarak oluşturduğu 'Ege' kokusu.

Ellerimi yıkarken kullandığım mis gibi beyaz, saf Hacı Şakir sabunu kokusu.

Az sonra güneşe ve denize kavuşacağımı bana büyük bir kesinlikle bildiren güneş yağının tenime karışan güzelim hindistan cevizi kokusu.

Denize giden yolda yürürken kolumda güneşten ısınıp gevşeyen hasır sepetin kokusu.

Sahile yaklaşırken insanın başını döndüren denizin iyot ve yosun kokusu.

Sahilde güneşin tam ortasına serilip alnımda boncuk boncuk oluşan terleri birazdan serin sularda eriteceğimi bilip gülümserken burnuma dolan sıcak kum kokusu.

Deniz kenarında inanılmaz acıkmışken kesilen kıpkırmızı karpuzun ve taze beyaz peynirin, simidin susamlarının kokusu.

Biraz kestirip uyandıktan sonra okuduğum gazetenin kağıdının kokusu, rüzgarın uzaktan getirdiği balık ve okyanus kokusu.

Gözlerimi tekrar akşam güneşine kapatırken kendimi işte bu yaz gününde kaybetmek isteyişimin öyküsü..

Sunday, March 12, 2006

Final zamanı

Hep böyle oluyor, kütüphanede yaşıyorum artık.
Kütüphaneye diş fırçası ve diş macunumu götürdüm, terlik filan bile götürdüm, ikinci evim oldu artık orası iki haftadır.
Neyse artık biraz uzaklaşmak iyi gelecek, yollara düşmek yine, her zamanki gibi, çok güzel..

Şu sınavlar bitsin daha çok yazacağım söz!!!

Thursday, March 9, 2006

bir an

Uzun Kanatlı Kuş Sürüleri Diliyorum Sana



aşk çılgınlığının köprülerinden geçelim seninle
sevgilim, yaban otları arasında bulduğum yeşim
yüreğimdeki su birikintisinde okyanusu arayan nehir
sevgilim, unutmabeni çiçeğinin tuttuğu günlük
gözlerimle sarıldığım kuğu bulutlu gökyüzü

ellerini ayrılıklardan kaçırdığım
dalgın deniz feneri duruşlu
ilkbaharda gezinen sis saçlı sevgilim
mevsimlerin ilkokulundan kışı silelim seninle
yaz yağmurlarına yakalanalım
kumsalında sevişmek istediğin Kız Kalesi'nin önünde
açık hava sinemalarının yıkıntılarında uyuyalım
yer gösterici uyandırsın bizi
gözümüze sıktığı el feneriyle

"hadi kalkın sevdalılar,
Aşk Hikayesi filminde oynayan çift yaşlanmış,
seyirci sizi görmek istiyor!"

binlerce, onbinlerce kemanla çağırdığım dolunay
elektriğin gümüş suyuna ışığını değdiren yıldız
yeraltı kentimde biten güzelavrat otu
geçmiş sevdalarımı erittiğin geceler için
yeniden birini sevmenin ne olduğunu anımsattığın
yüzümde tahtlar devirdiğin,
saraylar yıktığın için
düşlerinin içinden geçecek
uzun kanatlı kuş sürüleri diliyorum sana
ve severken seni,
sevdikçe seni
hep çocuk kalacağım, biliyorum




Akgün Akova

Wednesday, March 8, 2006

8 Mart Dünya Kadınlar Günü





Dünyanın her neresinde olursak olalım, biz kocaman bir kızkardeşler topluluğuyuz. 8 Mart dünya kadınlar gününüz kutlu olsun!

Thursday, March 2, 2006

birden

Anneannemi ozledim:(

Saturday, February 25, 2006

Buz pateninin altın 'prens'i





2006 Torino olimpiyatlarının en sevdiğim bölümü olan 'artistik patinaj'ı bu sene de büyük bir keyifle izledim.

Her zamanki gibi erkekler artistik patinajda en büyük favorim olan 'Yevgeny Plushenko' bu sene de harikalar yarattı bembeyaz buzlar üzerinde...

O benim için insanın zerafetinin ve güzelliğinin bir sembolü, upuzun bacaklarıyla buz üzerinde sanki doğduğu andan itibaren oraya aitmişçesine süzülen bir peri..

Bu sene de izleyenlerin ağzını açık bırakacak, onları büyüleyecek kadar inanılmaz güzellikte bir performans sergileyerek her zaman olduğu gibi yine 2006 Torino olimpiyatlarında da altın madalyayı kazandı.

Bizimle yaşıtmış bu çocuk, çocuk diyorum çünkü öyle bir şey ki bu, hem yaramaz küçük bir çocuk gibi oyun oynuyor buzun üzerinde, hem de atılgan bir kedi gibi çevik ve esnek hareketleriyle pistin bir yanında öbür yanına uçuyor adeta.. Buz üzerinde izlemeye başladığınızda o programını bitirene dek gözlerinizi üzerinden alamıyorsunuz.




O benim için azimle ve sabırla yaptığın bir işte en iyi yere gelmenin, gençliğin güzelliğinin ve bu başarının getirdiği kendine güvenin ve gururun simgesi.. 11 yaşında daha iyi buz pateni yapmak uğruna uzaklaştığı ailesinden ayrı ve çok zor geçen çocukluğunun sonunda canını dişine takarak dünyanın kendi alanında en iyisi olmuş bir kahraman..

O anneannemin deyişiyle 'Laz uşağı'na benzeyen sevimli gülüşüyle Doğu'nun saflığının, azminin, güzelliğinin ve zerafetinin göstergesi..

O içten gelen ve her hareketine yansıyan Doğu gizemine Batı'nın ne kadar uğraşırsa uğraşsın ulaşamayacağının ve hep kıskanç, hep imrenerek bir kenardan bakakalacağının kanıtı...

Bu sene çok keyifli oldu benim için olimpiyatlar. Kadınlar artistik patinajda Japonya'dan Shizuka Arakawa'nın masmavi elbisesiyle bir kuğu gibi sergilediği güzelim programının ardından altın madalyayı o şaşkın ve utangaç, sevimli haliyle almasından sonra, ya da Yevgeni'nin zaten beklendiği üzere en yakın rakibiyle arasında 20 puan kadar bir fark bırakarak altın madalyayı elde etmesine çok, ama çok sevindim. Japonya ya da Rusya, her ikisi de Doğu'nun sebatını, çalışkanlığını ve güzelliğini temsil ettiğinden olsa gerek, kendi ülkemmiş gibi sevinip gurur duydum Amerika ya da diğer Avrupa ülkeleri karşısında bu denli başarılı olmalarına.

Olimpiyatlardan öğrendiğim en önemli ders: Dikkat ettim de, her seferinde en başarılı olanlar, yani altın madalyayı ülkelerine götürenler progam sonrası röportajlarda, 'Başka sporcular karşısında kendinizi nasıl buldunuz?' sorusuyla karşılaştıklarında şaşırarak başka sporcuların nasıl performans gösterdiklerini bilmediklerini, çünkü başka kimsenin performansını izlemediklerini, sadece kendi programlarına hazırlandıklarını ve konsantre olduklarını söylediler.

Çıkarılan sonuç: Bu dünyada gerçek başarıyı elde edenler, kendisini başkalarıyla değil, yine kendiyle kıyaslayanlardır!


Spor dolu günler:)


Olimpiyatları ve geçmiş günlerin programlarını internetten izlemek için:

http://www.nbcolympics.com/index.html

Tuesday, February 21, 2006

Bir sene

'Moonshine' adlı blogumda bir sene önce neler yazmışım, onları okudum. Gerçi sonlara doğru iyice savsaklamışım ve pek yazmamışım bir şey ama yine de olanlar bile bana insanın hayatında bir senede dahi ne kadar çok değiştiğini hatırlatmaya yetti. İnanılmaz bir hızla geçiyor zaman, neredeyse hızından asfalta sürtünüp kıvılcımlar çıkaran tekerlekler gibi dönüşünü görebiliyorum.


Bir sene, çocukken ne denli uzundu, şimdi ne kadar kısa...

Uyku beni bekliyor. Daha çok yazacağım umarım, daha uzun, daha anlamlı, umarım...

Monday, February 20, 2006

Deneme

Güzel, güneşli bir gökyüzü ve bir yudum yağmur, alan gözlerini ve şelalelere taşıyan, omuzlarında taşıdığın gökkuşağı ve yaz kokusu. Parıldayan yıldızlar, gizli bakışlar, sihirli geceler, yeryüzü üzerinde pamuk bulutlar, kendi ruhunun sesi...Şafak sökmesi, şeftali rengi utangaç gök, sessiz şarkılar, yüzüne yerleşen tebessüm, derin nefesler ve saklı huzur...Yeniden başlayan gün ve yenilenen umutlar, siyahlar ve beyazlar....

Thursday, February 16, 2006

Akarsuya birakilan mektup

Akarsuya Bırakılan Mektup

incecikti
gül dalıydı
dokunsam kırılacaktı
dokunmadım
kurudu
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
ağaçlar bükmesinler n’olursun boyunlarını
neden akşam oluyorum tren kalkınca
kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
öyle çok acımasız ki öyle birdenbire ki
az önceki çiçekler nasıl da diken diken
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç

o sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik, bitti
o elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti
artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz
günler devlet alacağı, yıllar bir kadehcik buzlu rakı
oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı
kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı
nerde şimdi nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç


Hasan Huseyin Korkmazgil
1976

Dün geceden beri

Bir uyku, bir bezginlik hali içindeyim. Dün o kadar yorgundum ki gittim, kütüphanenin koltuklarından birinin üzerinde uyudum saat 6 buçuk gibi. Öyle bir kendimden geçmişim ki uyandığımda saat 8 olmuştu, bir an uyanır uyanmaz nerede olduğumu, saatin kaç olduğunu algılayamadım. İnsan kendini gerçekten garip hissediyor böyle durumlarda.

Uyandığımda bayağı bir tazelenmiş hissediyordum kendimi, saat 12 buçuğa kadar ders çalıştık Anisa'yla, Vuelvo al Sur'u dinleyerek Arapça hikayeyi okudum, çok huzurlu bir akşamdı.

Bu sabah bir türlü uyanamayıp saat 11e kadar uyudum. Bütün gün hava inanılmaz karanlık ve yağmurlu olduğundan enerji seviyem sürünür durumda bezgin ve bıkkın bir durumda dolandım bütün gün. Canım gerçekten hiç bir şey yapmak istemiyor, zaman asnki ellerimin arasından kayıyor gibi, o kadar çok şey yapmam gerek aslında ama bütün gün nasıl geçti, zaman nereye gitti bilmiyorum.

Durup hiç bir şey yapmadan bir iki dakika otursam iyi olur herhalde. Hiç olmazsa neler yapacağımı kafamda kesinleştiririm.

Gecenin içine doğru yolculuğa devam...

Itiraf ediyorum

Hayatımı alışkanlıklarla doldurmuşken, internet, bilgisayar, her çeşit çay, suşi, IPod, yazı yazma ve kitap okuma bağımlılıklarımın arasına bir de Netflıx bağımlılığı eklendi. Itiraf ediyorum, ben artık resmi bir Netflix bağımlısıyım. Bu buluşu yüzyılın en yararlı buluşlarından biri ilan ediyor, hemen posta kutumdaki güzelim, kıpkırmızı zarfı almak üzere aşağıya iniyorum şimdi.

http://www.netflix.com

Sunday, February 12, 2006

Sabah sabah

Pazar sabahının güzel tembelliği...

Bir bardak sıcak çay, hayat veriyor insana kalktıktan sonra. Mükellef bir kahvaltı 'Ayışığı sonatı' eşliğinde, sakin, duru berrak bir sabah, kahvaltıdan sonra çay keyfi ve sohbet.. Masayı toplamayıp bir saat boyunca elde çay bardağı, oturup çene çalma lüksü ve üzerime basan rehavet.. İnsan neden yaşıyor ki zaten?

Tembel Pazar sabahlarını seviyorum:)

Friday, February 10, 2006

Korkuya karsi dua

Tercumesini yapamayacagim, yaparsam butun buyusu bozulur cunku, ozur diliyorum simdiden.


Su ana kadar okudugum en destansi dualardan biri korkuya karsi, Dune'dan:


The Bene Gesserit Littainy against Fear.
Pg 19 of Dune

I must not fear.
Fear is the mind-killer.
Fear is the little-death that brings total obliteration.
I will face my fear.
I will permit it to pass over me and through me.
And when it has gone past I will turn the inner eye to see its path.
Where the fear has gone there will be nothing.
Only I will remain.

Sunday, February 5, 2006

Floresan ışıklar altında

Gece, insanın içini yakan özlem.

Sıradan bir gün

Blogumu çok boşladığımın farkındayım. Kışın tam ortasındayız ve üzerime bir bıkkınlık geldi adeta. Havalar ısınsın da ne olursa olsun diye düşünüyorum, halbuki havalar ısınırsa ders çalışmak daha zor.

Üzerimde yeteri kadar uyumama rağmen bir uyku hali, bir bezginlik var bugün. Pazar akşamlarını hiç sevmiyorum! Belki kütüphaneye yürüyerek gelseydim daha iyi olurdu bugünü güneş ışığı görürdüm hiç olmazsa biraz.

Evimde varlıklarını sürdüren minik karıncalar geçen ay yaptığım ilaçlama seansına rağmen tekrar ortaya çıktılar. Onları öldürmek istemiyorum ama ilaç sıkmazsam da gittikçe çoğalıyorlar:( Kendimi çok zalim hissediyorum öldürünce de. Sanki bir soykırıma sebep olmuşum gibi. Önceden bulduğum çözüm onları buldukça çöpe atmaktı, böylece hem öldürmemiş oluyordum hem de bir şekilde orada bir yerde yaşamaya devam ettiklerini biliyordum. Ancak bu çözüm çoğalmalarını engellemeyen bir çözümdü tabii ki.

Kendimi 'Bit Palas' romanında gibi hissettim bir an.

Yine derse dönmem gerek.