Sunday, August 27, 2006
Gecenin içinde keman sesleri
Nick Drake ve kemanı, gecenin içinde hep hüznü getirip bırakıveriyorlar yüreğime. Onun yaptığı müziği çok seviyorum, gün bitti ve biten günün getirdiklerine güzel bir son oldu şarkısı benim için. Gün bitti, hafta bitti, karanlık ve müzik sardı geceyi. Yarın yepyeni bir hafta başlıyor, getireceği herşeyle birlikte sabırsızca bekliyor kapıda. Günler, geceler, haftalar, aylar... Zaman bizimle alay eder gibi. Geçen bunca yaşamdan geriye kalan nedir diye düşünecek oluyorum bazen. "Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş" diyen Baki ne kadar da doğru söylemiş! Müziğin o eşsiz gücü, hep var oldu ve hep var olacak. Notalar, yüreklerimizin içindeki o en derin yere dokunmayı hep başaracak.
Gün bitti...
Saturday, August 26, 2006
Evim, güzel evim

12 senedir oturmakta olduğumuz evimizden ayrılıyoruz bu sonbahar. Oturmakta olduğumuz diyorum ama gerçi ben çoğunlukla dünyanın ve İstanbul'un başka çeşitli yerlerinde yaşıyor olduğum için tabii ki bu 12 yılın tamamını bu evde geçirmedim, ama yine de nereye gidersem gideyim koordinat düzlemimin hani o en ortası, o (0,0) ile ifade edilen yeri burasıydı. Referans noktam burasıydı, dünyanın neresine gidersem gideyim kendimi buranın konumuna göre tanımlıyordum ben. Gezdiğim şehirler, yaşadığım yerler, yürüdüğüm sokaklar neresi olursa olsun, eninde sonunda "yuva"ya dönecek olmanın verdiği güven ve huzur vardı içimde.
Şimdi hüzünlüyüm, bu kadar hüzünlü oluşuma şaşarak. Bu evde yaşadığımız herşey geçiyor gözlerimin önünden, ben bu eve geldiğimizde henüz minicik bir kız çocuğuydum. İnanılası gibi değil. Çocukluktan çıkış, ortaokul, lise, üniversite, kendini bulmaya çalışmak, hastalıklar, kazalar, büyük, korkunç bir deprem, korku, hüzün, yalnızlık... ama tabii ki sevinçler ve mutluluklar da. Mezuniyet balolarına gidiş, coşkuyla kutlanan doğumgünleri, uzun ve keyifli Pazar kahvaltıları, ağaçların ve çiçeklerin tanığı olduğu sohbetler, kahkahalar, kucaklaşmalar, gülümseyişler... Şafak vakti güneşin doğuşu, öğlen rehavetleri, akşam insanın içine çöken keskin hüzün, gece ve dolunayla gelen balkon sohbetleri. Evimizde içilen binlerce bardak çay. Yenilen onca yemek. Pencereden kimbilir kaç kez içimde artan bir melankoliyle izlediğim yağmur. Kar. İlkbahar sonra ve çiçekler, meyve ağaçları...

Vişne ağacımız, çam ağaçlarımız, portakal ağacımız, çimlerde çıplak ayakla yürümenin o eşsiz duygusu.. Evimizi çok özleyeceğim, en çok da ağaçlarımızı, hani o bütün mutluluk ve hüzünlerimize ortak olan, rüzgarda fısıltılarını işittiğim ve bazen sırlarımı onlarla paylaştığım ağaçlarımızı çok özleyeceğim..
Bir ev, ne zaman "bizim" olmaya başlar? Orayı kendimizin addettiğimiz, içinde uyuyacak kadar güvende ve huzurlu hissettiğimiz yer, ne zaman "yuva" sözcüğünü hakeder kalbimizin içinde? Duvarlara sinen anılarımız mıdır o evi evimiz yapan? Odalarda çınlayan kahkahalarımız mı, yoksa aynalarda aksini izlediğimiz gözyaşlarımız mı? Acılarımız ve mutluluklarımızla birlikte ne zaman tam olarak yerleşiriz biz dört duvarın arasındaki o sınırlı yere? Ne zaman orayı sığınacak en güvenli limanımız olarak görmeye başlarız?
Ve bir ev ne zaman bizim olmaktan çıkar? Yeni "sahipleri" kendi hikayeleri, kahkahaları ve gözyaşlarını içine taşıdıktan sonra mı? Onların bu evde uyudukları ilk gece mi? O sessiz ve sakin duvarlar bizim anılarımızı hiç unuturlar mı acaba? Yoksa nesiller boyu süren hayatların, o evde yaşayan her ailenin kendine has mutluluk ve mutsuzluklarının her ayrıntısını işlerler mi belleklerine?
Bir ev ne zaman benim "güzel evim" değildir artık? Benim burada bıraktığım parçalarım dağılır mı acaba dört bir yana? Ağaçlar sırlarımı dağıtırlar mı rüzgara, gökyüzüne? Hatırlarlar mı bir zamanlar buradaki bahçede 12 yaşında küçük bir kız çocuğunun dolaştığını?
Evim, güzel evim.. Yuvam. Ne zaman beni unutur?
Etiketler:
deneme
Thursday, August 24, 2006
Beyoğlu'na "çıkmak", hikayeler, fotoğraflar

Boğaz köprüsünün üzerinden geçerken, hep kendimi denizin tam da o kadar üzerinde uçmakta olan bir kuş gibi hissediyorum. Özellikle içinde bulunduğum araç çok hızlı gitmekteyse, ve trafik de yoksa bu his katmerleniyor adeta. İstanbul'a her seferinde bir kez daha dönüp bakmamak elde değil o anda. Her seferinde yeniden aşık olduğum bu kente insanlar o kadar alışmış ki artık okumakta oldukları gazetelerinden dönüp bakmıyorlar bile o güzel yüzüne. Şaşırıyorum.
Yüzümü dolmuşun penceresinden içeri dolan rüzgara verip, elimdeki kitaba daha da sıkıca sarılıyorum. Türk edebiyatının bir çok ustasının eserlerinden derlenmiş minik bir kitap, adı "Beyoğlu Öyküleri". Hepsi kısa hikaye türünde, hepsinde Beyoğlu'nun o eşsiz ruhundan bir parça var. Ama aralarındaki hikayelerden en baştakinin, Sait Faik'in olanının en güzeli olduğunu farketmem uzun sürmüyor okudukça. Sait Faik'in hikayelerinin güzelliği sadeliklerinde ve gizli. Bu kitaba da "Tüneldeki Çocuk" adında bir hikayesini koymuşlar.

Bence Sait Faik hikayeleri Ara Güler fotoğraflarına benziyor. İnsan yaşamının kısa bir anını önümüze tüm sadeliği ve güzelliğiyle koyuveriyor ikisi de. İkisinde de hikayesi anlatılan ya da fotoğrafı çekilen insanın ruhunun derinliklerine bakıveriyoruz bir an için. Ara Güler'in de İstanbul ve Beyoğlu'nu ne kadar çok sevdiği ve "Bir daha dünyaya gelirsem tramvay olmak isterdim" sözleri geliyor aklıma, gülümsüyorum..
İstiklal Caddesi'nde henüz sabah serinliği hüküm sürüyor, o kalabalık ve karmaşık halini almamış. Caddede yürümeye başlıyorum, ağır ağır, hiç acelem olmadan. Gün ilerledikçe ve güneş daha da çok ısıttıkça kalabalık artıyor. Mağazalar. Gölge ve güneş ışığı. Sinemalar. Konsolosluklar. Yemek kokuları. Ara sokaklar. Etnik müzik melodileri havada. Bana "hello" diyen mağaza sahiplerine gülümseyerek "merhaba" diye cevap veriyorum.
Bu şehirde bir büyü var, evet, diyorum kendi kendime, insanlarında da, binalarında da, sokaklarında da. Bu şehir öyle yabana atılacak gibi değil.
Sokaklarda akan kalabalık içinde olmaktan aldığım enerjiyle yürüyor, yürüyorum. Şehrin atardamarlarından birinin içinde, o şehre güç ve hayat veren kan misali kıpkırmızı ve sıcak, akıyor olmak, mutlu ediyor beni.
Yazın sonlarına doğru sarı ve sıcak bir Ağustos gününde sevdiğim herkesle birlikte işte bu gücün ve enerjinin tadını çıkarmanın keyfi eşsiz. Gözlerimi güneşte uyuyakalmış bir kedi gibi mutlulukla sımsıkı kapatıyorum.
Şu anda dinlediğim: Pinhani - İstanbulda
Etiketler:
gunce
Tuesday, August 22, 2006
Diyet kola ve Anna Karenina

Sıcak, çok sıcak, daha da sıcak olacak... diyen şarkı geldi aklıma. Sıcak insanı ezecek kadar bunaltıcı bu günlerde. Bu havada serin serin esen rüzgarın uçuşan tül perdeleri dansettirmesini izleyerek oturmak, derin nefesler alıp vermek pek güzel. HEr şeyin basite indirgenip bir uyku, bir rehavet haline geçmesi, rahatlık içinde uyuşmak ve hareketsizlikte kaybolmak çok güzel.
Her ne kadar gazlı hiç bir içeceği uzun süreden beri içmiyor olsam da canım inanılmaz derecede Diet Coke with Lime denen o güzel, yeşil limon tadındaki buz gibi şeyden istiyor şu anda.
Annemin 31 sene önce dayısından hediye almış olduğu, ciltli ve eski kitapların o güzelim kokusuyla beni büyüleyen "Anna Karenina"yı okuyorum. Bir hikayesi olan ve "yaşanmışlık" kokan kitapları çok seviyorum. Kitabın ön sayfasında annemin dayısının elyazısıyla ona yazmış olduğu bir kaç kelime var. İnsan, kendisi doğmadan çok önce yazılmış bir yazıya bakarken, onun adeta farklı bir dünyadan geldiği hissine kapılıyor. Sanki biz doğmadan önce hiç bir şey yoktu ve biz gittikten sonra da varolmayacak gibi geliyor insana, belki de bencilliğimizdendir kimbilir?
Okudukça Tolstoy'un dehasına ve insan ruhunu nasıl yakından ve doğru gözlemlemiş olduğuna şaşırıyor, ona bir kez daha hayran kalıyorum. Benzetmeler ve gözlemler inanılmaz. Karakterlerin gerçekçiliği inanılmaz.
3-4 kelimeden oluşan Rus isimlerini özlemişim. Stepan Arkadyeviç Oblonski... Böyle bir isme sahip olan bir insan daha kendini tanıtırken yücelir bence. Bunun gibi bir isme sahip olmak isterdim mesela: Kontes Darya Aleksandrovna. Yanlış yüzyılda mı doğmuşum ben acaba?
Kendimi ve beynimi rahat bırakıp, bir yerlere koşmaya çalışmadan, bir şeyleri yetiştirmeye çalıştırmadan oturup kendim olabilmeyi, kendimi dinleyebilmeyi ve bir dehanın yarattığı satırlarda kaybolabilmeyi özlemişim. Kendim için okumayı özlemişim.
Tül perdeleri havalandıran rüzgar serinletmeye devam ediyor ruhumu. Buz gibi su, bardağın dışında bir buğu oluşturmuş. Tolstoy'un o sihirli dünyasına dalıyorum tekrar.
Monday, August 21, 2006
Dünyanın en güzel çikolatası

Budur.
Güzelim bir Pazar kahvaltısının ardından bir fincan Nescafe Classic (şekersiz, sütsüz) ve yanında Lindt'in bu güzelim çikolatası (süt minimum, gerçek kakao oranı maksimum)
Eşittir cennet:)
Senden nefret ediyorum!!!

Evet biliyorum, "nefret" sözcüğü çok negatif, çok güçlü bir duyguyu anlatıyor. Ama bu sözcük dahi sana karşı hissettiklerimi yeteri kadar anlatmaya yeterli değil. Tanıdığım ve sevdiğim insanların hayatını sömürüyor, ciğerlerini tüketiyor, kanserin o kötü ve çirkin adıyla tanıştırıyor, iliğini emiyorsun.
Senden kurtulmak isteyenler bir kısır döngünün içine girmiş gibiler. Ne kadar zararlı olduğunu biliyorlar, ama yine de vazgeçemiyorlar senden bir türlü. Terkediyorlar seni, tekrar dönüyorlar sonra sana. Her seferinde, tilki ve kürkçü dükkanı hikayesi gibi.. Dedem, 50 küsur sene ve bir by-pass ameliyatı sonrası bile hala vazgeçemedi senden.
Vapurda dışarıya oturuyorum, senden kurtuluş yok. Bir kafede arkadaşlarımla sohbet ederken, senden kurtuluş yok. Sevdiğim bir müziği dinlediğim açıkhava konserinde yine senin dumanların sarıyor etrafımı. Hastenelerde bile senden kurtuluş yok bazen!! Pis kokun, yüzsüzce üzerime ve saçlarıma siniyor, beni kendimden dahi iğrendiriyor.
Nasıl yapıyorsun bunu, nasıl bir daha çıkmamacasına böyle giriyorsun insanların hayatlarına ve bedenlerine? Ülkemizi kanser vakalarının en çok görüldüğü ülkelerden biri haline nasıl getirdin böyle? Nerede yanlış yaptık, söyle bize!
Senden nefret ediyorum.
http://www.sigarasiz.com
Etiketler:
deneme
Friday, August 18, 2006
Şebnem Ferah ve Açıkhava...

Salı gecesi gittiğimiz Şebnem Ferah ve Senfoni Orkestrası konseri, tek kelimeyle mükemmeldi. Harbiye Açıkhava Tiyatrosu yıldızlı gecenin altında tıkabasa dolu, devasa insan kalabalığının enerjisiyle yüklüydü. Şebnem, sevdiğimiz bütün şarkılarını o sihirli ortamda, orkestranın oluşturduğu büyüleyici derecede güzel arkaplanda söyledi hepimiz için.
Şebnem Ferah'ı sürdürdüğü çizgisi, yaptığı kaliteli müzik ve en önemlisi de alçakgönüllülüğünden hiç bir şey kaybetmediği için çok seviyorum. Yazdığı şarkılar bir kadın olarak aslında ne kadar güçlü olduğumu, hayata ve getirdiği bütün zorluklara karşı elimde nasıl güçlü silahlar olduğunu bir kez daha hatırlatıyor bana, kendimi mutlu hissediyorum. Şarkı sözleri yaşam felsefeme de çok uyduğu için, sanki benim düşüncelerim onun ağzından çıkıyor gibi geliyor bana. Önümüzdeki yıllarda da gittikçe gelişen ve güzelleşen müziğinle hayatımı güzelleştirmeye devam edeceğinden eminim...
şimdi önümde ağır bir kapı
ardında okyanus var.
bir de bileğimden biri çekiyor
benimse kapıyı açmam gerek
bak diyorum koca dünyaya
burdan derhal çıkmak gerek
bari çekme bileğimden,
benim her şeyi görüp öğrenmem gerek
bir ileri bir geri
her adım bu kapının ardı demek
sonunda boğulmak olsa da
benim o sularda yüzmem gerek
anahtar deliğinden görünen
bu küçücük manzara
sana yetiyorsa yetsin
benim o sularda yüzmem gerek.
Şebnem Ferah - Okyanus , Albüm: Can Kırıkları
Friday, August 11, 2006
Tranquillity
"How happy is the blameless vestal's lot!
The world forgetting, by the world forgot.
Eternal sunshine of the spotless mind!
Each pray'r accepted, and each wish resign'd."
Alexander Pope
The world forgetting, by the world forgot.
Eternal sunshine of the spotless mind!
Each pray'r accepted, and each wish resign'd."
Alexander Pope
Etiketler:
siir
Monday, July 24, 2006
Yoldan geldim

10 gündür yollardayım, bugünlerde seyahat anılarımı da buraya yazmak istiyorum. Şimdilik bir fotoğrafla yetinelim, kelimeler daha sonra gelecek:)
Tuesday, July 11, 2006
Dedem ve Alzheimer
Temmuz 2000'de yazdığım bir yazı ve sonuna bugün eklediğim bir yorum..
DEDEM VE ALZHEIMER
Dedem Fikri B,80 yaşında bir Alzheimer hastası.Yaklaşık 5 senedir belirtilerini göstermeye başlayan ve tedavisi olmayan bu hastalık,onu-belki de kimsenin önceden tahmin edemeyeceği kadar-çok değiştirdi.
Ben birkaç aylıkken beni kollarının arasında tutarak objektife bakan gözlerindeki zeka pırıltıları yok artık.Babamın anlattığına göre,gençliğinde ve orta yaş döneminde mesleği terzilik gereğince pek öyle karmaşık konulara kafasını yormaz,genelde doğan problemlerin çözümünü babaanneme bırakırmış.Çocuklarına karşı çağının öngördüğü şekilde sert davranan,bazen aşırı bencilce istekleri olan bir babaymış,çevresindeki diğer babalar gibi.Babamın bir keresinde anlattığına göre,kendi çocuklarını sandalyenin üzerine çıkararak onlara ceketini tutturan bir babaymış üstelik.Şimdi dedeme bakınca,onun bir zamanlar böyle bir insan olduğunu düşünmek bile zor geliyor bana.
Babaanemle kuzen olmalarından ötürü evlenmiş dedem.Kendi teyze kızıyla çok erken bir yaşta evlenmiş olması da bana çok ters gelen olgulardan biridir dedemin yaşamında.Hayatı-biri doğduktan kısa süre sonra ölen 9 çocuk dışında- o zamanlarda yaşayan diğer terzilerin yaşamlarından pek de farklı geçmemiş.5 kızı ve 3 tane de oğlu olan dedem çocuklarının eğitimini,sağlık sorunlarını ve onlara karşı sorumluluğunu hep babaanneme bırakmış sorunlardan kaçmak için.Tek uğraşı olan terzilik ve dini ibadetiyle meşgul olmuş yıllarca.Sorunları önemsemeden yaşamasının,çözüm üretmek istememe tembelliğinin daha sonradan yaşamını şekillendirecek olan Alzheimer hastalığını kolaylaştırıcı bir etken oluşturacağı aklının ucundan bile geçmiyordu o yıllarda kanımca.
Yıllar yılları kovalarken,İstanbul’a gelmek,terzilik mesleğini babaannemle birlikte yaşadıkları küçük,bahçeli bir evin yakınında devam ettirmek ve gün geçtikçe çoğalan torunlarının büyümelerine tanık olmak dışında yine olağanüstü bir olay başına gelmemiş dedemin.Sıradan bir yaşam,eviyle cami arasındaki yol,bazen alış-veriş yapmak,torunlarına abur-cubur almak ve eşiyle aynı yaşamı sonuna kadar paylaşmak dışında istekleri olmayan,herkes gibi bir insandı dedem.
Benim gözümde dedem hep babaannemden daha silik,daha arka planda kalmıştır nedense.Bunda babaannemin hayat karşısındaki tutumunun ve sorunları çözme çabasının da çok büyük bir rolü olsa gerek.Küçükken dedem bahçeli,küçük bir çeşmesi,iki ağaç arasında kurulmuş salıncağı,babaannemin bazen etli ekmek yaptığı bir çardağı ve küçük bir terzi dükkanı olan eski zaman evinde yaşayan huzurlu,rahat bir ‘büyükbaba’ydı bana göre.Askılı pantolonu,her zaman yanında taşıdığı ve arkasında bir tren resmi olan zincirli saati,torunlarına verdiği çikolata ve sakızları,terzi yüksüğü ve kasketiyle bende kendine özgü bir yeri olan,iyimser ve tüm yaşlıların olduğu gibi sakin bir dedeydi.Hala özlediğim o eski,bahçeli evde merdivenlerden ikişer-üçer iner,bahçedeki musluğun yanında yerde büyüyen çileklerden ağzıma atar,salıncakta bir-iki kere sallanır ve uzamış,yumuşacık ve yeşil çimenleri izler,ardarda konulmuş taşların üzerine basarak çardağı incir ağacını ve arka kapıyı geçer,dedemin çalışmakta olduğu dükkanının kapısına varırdım.İki dedemin de terzi olduğundan olacak,terzi dükkanlarına karşı hep bir sıcaklık duymuşumdur içimde.Dedemin bir şeyler dikmekte olduğu dükkanda benim yaşımdaki bir çocuğun oyalanabileceği bir sürü ıvır-zıvır vardı.Kocaman,metal bir makas,değişik dokuda kumaş artıkları,iplik makaraları,büyük,ahşap cetveller,mezuralar ve oynamayı çok sevdiğim,hani o her terzide olan ve kumaşı çizerek kesmeye yarayan sabuna benzeyen minik işaretleyici canım sıkıldığında-hayal gücümün de etkisiyle- neşeli dakikalar geçirmemi sağlardı.Küçüklüğümde anneannemin evinde çok daha fazla kalmış olmama rağmen bu küçük ayrıntıları anımsayabilmem şaşırtıcı.Küçüklüğümden kopuk ve silik sayılabilecek görüntüler sınırlı sayıda:Oturmuş,Kuran okuyan dedem,camiden dönen dedem,bazen bir şeyler diken,küçük işlerle meşgul olan dedem.Ama ne yazık ki dedem hiçbir zaman düzenli gazete,kitap ya da dergi okuyan,gündemi takip eden ve var olan sorunlarla ilgilenen bir insan olamadı.En azından yaşamının,benim yaşamımla kesiştiği dönem içinde tanık olmadım bu gibi alışkanlıklarına.Ruh ve vücut sağlığını gerçekten korumasını bilen bir insan olduğunu anımsıyorum,sabah kalkınca kendine has traş fırçası ve aynasıyla traş olur,ardından da sabah jimnastiğini yapardı.Yürüyüş yapmayı da günlük hayatının hiç dışında tutmayan dedem,bir gün bu zevkinden de mahrum kalacağını bilemezdi kuşkusuz..
Ve zaman,o kimsenin önüne çıkamayacağı hızıyla geçti..Dedemin gittikçe artan bir süratle gelişen hastalığının ilk belirtilerini farkeden çok sayıda insan olduysa da,bu hastalığı tanımlandırmak ve adlandırmak bana düşmüştü ne yazık ki.O sıralar düzenli olarak takip ettiğim Focus dergisinde Alzheimer hastalığıyla ilgili çıkan haberlerden ve annemin bir gün eve getirdiği çok sayıda Alzheimer Derneği tanıtıcı broşüründen edindiğim bilgiler ışığında dedemin hastalığının Alzheimer olduğunu-çok zor ve istemeyerek de olsa-farkettim.Çoğu torunu dedemin bu halini sevimli,hatta gülünç buluyordu fakat ne yazık ki kimse nedenini ve hastalığın bir tedavisi olup olmadığını araştırmayı akıl edemiyordu.Detaylı bir muayeneden sonra dedemin gerçekten de bir Alzheimer hastası olduğu anlaşıldı ve hastalığı tamamen durduramasa bile ilerleme hızını yavaşlatacak olan Aricept ilacının kullanımına başlandı.Şu anda dedem,hastalığın ilk halinden çok daha geride bir konumda fakat ilaç kullanılmasaydı ne halde olacağını düşünmek biraz olsun moralimizi düzeltiyor.Yinelemeler,insan isimlerini hatırlayamama,kendi yakınlarını tanıyamama gibi belirtilerinin dışında dedem gitgide kendi kişisel ihtiyaçlarını da babaannemin yardımıyla yerine getirebilir hale geldi.Dede,ne olursa olsun,ben seni her zaman o en canayakın halinle,kendine özgü takıntıların,hayata ve anlayamadığın olaylara karşı gülümsemenle hatırlayacağım.
-Kızım bak,benim adım Fikri B. ve Fenerbahçeyi tutuyorum,ben de F.B.,o da F.B!
Dedeme,Fikri B’ye sevgilerimle...
Moonshine
30.07.2000
17 Temmuz 2001’de Alzheimer hastalığına yenik düşen dedemin mezarına gidiyorum bugün, 5 seneden sonra... Huzur içinde yat dede. Seni çok seviyorum.
DEDEM VE ALZHEIMER
Dedem Fikri B,80 yaşında bir Alzheimer hastası.Yaklaşık 5 senedir belirtilerini göstermeye başlayan ve tedavisi olmayan bu hastalık,onu-belki de kimsenin önceden tahmin edemeyeceği kadar-çok değiştirdi.
Ben birkaç aylıkken beni kollarının arasında tutarak objektife bakan gözlerindeki zeka pırıltıları yok artık.Babamın anlattığına göre,gençliğinde ve orta yaş döneminde mesleği terzilik gereğince pek öyle karmaşık konulara kafasını yormaz,genelde doğan problemlerin çözümünü babaanneme bırakırmış.Çocuklarına karşı çağının öngördüğü şekilde sert davranan,bazen aşırı bencilce istekleri olan bir babaymış,çevresindeki diğer babalar gibi.Babamın bir keresinde anlattığına göre,kendi çocuklarını sandalyenin üzerine çıkararak onlara ceketini tutturan bir babaymış üstelik.Şimdi dedeme bakınca,onun bir zamanlar böyle bir insan olduğunu düşünmek bile zor geliyor bana.
Babaanemle kuzen olmalarından ötürü evlenmiş dedem.Kendi teyze kızıyla çok erken bir yaşta evlenmiş olması da bana çok ters gelen olgulardan biridir dedemin yaşamında.Hayatı-biri doğduktan kısa süre sonra ölen 9 çocuk dışında- o zamanlarda yaşayan diğer terzilerin yaşamlarından pek de farklı geçmemiş.5 kızı ve 3 tane de oğlu olan dedem çocuklarının eğitimini,sağlık sorunlarını ve onlara karşı sorumluluğunu hep babaanneme bırakmış sorunlardan kaçmak için.Tek uğraşı olan terzilik ve dini ibadetiyle meşgul olmuş yıllarca.Sorunları önemsemeden yaşamasının,çözüm üretmek istememe tembelliğinin daha sonradan yaşamını şekillendirecek olan Alzheimer hastalığını kolaylaştırıcı bir etken oluşturacağı aklının ucundan bile geçmiyordu o yıllarda kanımca.
Yıllar yılları kovalarken,İstanbul’a gelmek,terzilik mesleğini babaannemle birlikte yaşadıkları küçük,bahçeli bir evin yakınında devam ettirmek ve gün geçtikçe çoğalan torunlarının büyümelerine tanık olmak dışında yine olağanüstü bir olay başına gelmemiş dedemin.Sıradan bir yaşam,eviyle cami arasındaki yol,bazen alış-veriş yapmak,torunlarına abur-cubur almak ve eşiyle aynı yaşamı sonuna kadar paylaşmak dışında istekleri olmayan,herkes gibi bir insandı dedem.
Benim gözümde dedem hep babaannemden daha silik,daha arka planda kalmıştır nedense.Bunda babaannemin hayat karşısındaki tutumunun ve sorunları çözme çabasının da çok büyük bir rolü olsa gerek.Küçükken dedem bahçeli,küçük bir çeşmesi,iki ağaç arasında kurulmuş salıncağı,babaannemin bazen etli ekmek yaptığı bir çardağı ve küçük bir terzi dükkanı olan eski zaman evinde yaşayan huzurlu,rahat bir ‘büyükbaba’ydı bana göre.Askılı pantolonu,her zaman yanında taşıdığı ve arkasında bir tren resmi olan zincirli saati,torunlarına verdiği çikolata ve sakızları,terzi yüksüğü ve kasketiyle bende kendine özgü bir yeri olan,iyimser ve tüm yaşlıların olduğu gibi sakin bir dedeydi.Hala özlediğim o eski,bahçeli evde merdivenlerden ikişer-üçer iner,bahçedeki musluğun yanında yerde büyüyen çileklerden ağzıma atar,salıncakta bir-iki kere sallanır ve uzamış,yumuşacık ve yeşil çimenleri izler,ardarda konulmuş taşların üzerine basarak çardağı incir ağacını ve arka kapıyı geçer,dedemin çalışmakta olduğu dükkanının kapısına varırdım.İki dedemin de terzi olduğundan olacak,terzi dükkanlarına karşı hep bir sıcaklık duymuşumdur içimde.Dedemin bir şeyler dikmekte olduğu dükkanda benim yaşımdaki bir çocuğun oyalanabileceği bir sürü ıvır-zıvır vardı.Kocaman,metal bir makas,değişik dokuda kumaş artıkları,iplik makaraları,büyük,ahşap cetveller,mezuralar ve oynamayı çok sevdiğim,hani o her terzide olan ve kumaşı çizerek kesmeye yarayan sabuna benzeyen minik işaretleyici canım sıkıldığında-hayal gücümün de etkisiyle- neşeli dakikalar geçirmemi sağlardı.Küçüklüğümde anneannemin evinde çok daha fazla kalmış olmama rağmen bu küçük ayrıntıları anımsayabilmem şaşırtıcı.Küçüklüğümden kopuk ve silik sayılabilecek görüntüler sınırlı sayıda:Oturmuş,Kuran okuyan dedem,camiden dönen dedem,bazen bir şeyler diken,küçük işlerle meşgul olan dedem.Ama ne yazık ki dedem hiçbir zaman düzenli gazete,kitap ya da dergi okuyan,gündemi takip eden ve var olan sorunlarla ilgilenen bir insan olamadı.En azından yaşamının,benim yaşamımla kesiştiği dönem içinde tanık olmadım bu gibi alışkanlıklarına.Ruh ve vücut sağlığını gerçekten korumasını bilen bir insan olduğunu anımsıyorum,sabah kalkınca kendine has traş fırçası ve aynasıyla traş olur,ardından da sabah jimnastiğini yapardı.Yürüyüş yapmayı da günlük hayatının hiç dışında tutmayan dedem,bir gün bu zevkinden de mahrum kalacağını bilemezdi kuşkusuz..
Ve zaman,o kimsenin önüne çıkamayacağı hızıyla geçti..Dedemin gittikçe artan bir süratle gelişen hastalığının ilk belirtilerini farkeden çok sayıda insan olduysa da,bu hastalığı tanımlandırmak ve adlandırmak bana düşmüştü ne yazık ki.O sıralar düzenli olarak takip ettiğim Focus dergisinde Alzheimer hastalığıyla ilgili çıkan haberlerden ve annemin bir gün eve getirdiği çok sayıda Alzheimer Derneği tanıtıcı broşüründen edindiğim bilgiler ışığında dedemin hastalığının Alzheimer olduğunu-çok zor ve istemeyerek de olsa-farkettim.Çoğu torunu dedemin bu halini sevimli,hatta gülünç buluyordu fakat ne yazık ki kimse nedenini ve hastalığın bir tedavisi olup olmadığını araştırmayı akıl edemiyordu.Detaylı bir muayeneden sonra dedemin gerçekten de bir Alzheimer hastası olduğu anlaşıldı ve hastalığı tamamen durduramasa bile ilerleme hızını yavaşlatacak olan Aricept ilacının kullanımına başlandı.Şu anda dedem,hastalığın ilk halinden çok daha geride bir konumda fakat ilaç kullanılmasaydı ne halde olacağını düşünmek biraz olsun moralimizi düzeltiyor.Yinelemeler,insan isimlerini hatırlayamama,kendi yakınlarını tanıyamama gibi belirtilerinin dışında dedem gitgide kendi kişisel ihtiyaçlarını da babaannemin yardımıyla yerine getirebilir hale geldi.Dede,ne olursa olsun,ben seni her zaman o en canayakın halinle,kendine özgü takıntıların,hayata ve anlayamadığın olaylara karşı gülümsemenle hatırlayacağım.
-Kızım bak,benim adım Fikri B. ve Fenerbahçeyi tutuyorum,ben de F.B.,o da F.B!
Dedeme,Fikri B’ye sevgilerimle...
Moonshine
30.07.2000
17 Temmuz 2001’de Alzheimer hastalığına yenik düşen dedemin mezarına gidiyorum bugün, 5 seneden sonra... Huzur içinde yat dede. Seni çok seviyorum.
Etiketler:
deneme
Kitap yorumları ve insanlar
Yakında blog'uma okuduğum kitaplar hakkında neler düşündüğümü yazmaya başlayacağım. Bu kitap yorumlarına James Joyce'un Dubliners'ı ile başlayıp, oradan devam edeceğim. Ayrıca hayatıma girmiş ve beni etkilemiş olan bazı insanlar hakkında da yazmayı düşünüyorum. Şimdi burada Türkiye'deyken anılarım üşüşüyor başıma ve yazmak kolaylaşıyor.
Ayrıca tüm zamanların en sevdiğim filmleri listesi de yapacağım bu yaz ve buraya onu da koymayı düşünüyorum.
Ayrıca tüm zamanların en sevdiğim filmleri listesi de yapacağım bu yaz ve buraya onu da koymayı düşünüyorum.
Etiketler:
gunce
Friday, July 7, 2006
Street Spirit
Bu şarkı dönüp dolaşıp gelip beni bulup lanetliyor. Bu şarkı kanımı donduruyor.
Gecenin bir köründe aklıma düşüp beni simsiyah bir karanlığın içine çekiyor. Ölüm, hayat, hayat nedir ki, iki derin karanlığın ortasında yer alan bir ışık çakması Nietzsche'ye göre.
Araştırıp şarkı sözlerinin Türkçe çevirisini buldum. Bu şarkı beni yavaş yavaş öldürüyor.
Street Spirit
sira sira evler hepsi de uzerime egiliyor
mavi elleriyle bana dokunduklarini hissedebiliyorum
butun bu seylerin bir konumu var
butun bu seyler bir gun kontrolu ele gecirecek
ve silinip gidecekler yeniden ve silinip gidecekler
bu makine iletmeyecek
iletmeyecek bu dusunceleri
ve altinda bulundugum stresi
bir cember olustur
hepimiz yere dusmeden
ve silinip gitmeden yeniden ve silinip gitmeden
catlak yumurtalar ve olu kuslar
haykiriyorlar yasamlari icin savasirken
olumu hissedebiliyorum boncuk gibi gozlerini gorebiliyorum
butun bu seyler nail oluyor
butun bu seyleri bir gun bir lokmada yutacagiz
ve silinecegiz yeniden ve silecegiz
ruhunu aska daldir
Radiohead, Street Spirit
Gecenin bir köründe aklıma düşüp beni simsiyah bir karanlığın içine çekiyor. Ölüm, hayat, hayat nedir ki, iki derin karanlığın ortasında yer alan bir ışık çakması Nietzsche'ye göre.
Araştırıp şarkı sözlerinin Türkçe çevirisini buldum. Bu şarkı beni yavaş yavaş öldürüyor.
Street Spirit
sira sira evler hepsi de uzerime egiliyor
mavi elleriyle bana dokunduklarini hissedebiliyorum
butun bu seylerin bir konumu var
butun bu seyler bir gun kontrolu ele gecirecek
ve silinip gidecekler yeniden ve silinip gidecekler
bu makine iletmeyecek
iletmeyecek bu dusunceleri
ve altinda bulundugum stresi
bir cember olustur
hepimiz yere dusmeden
ve silinip gitmeden yeniden ve silinip gitmeden
catlak yumurtalar ve olu kuslar
haykiriyorlar yasamlari icin savasirken
olumu hissedebiliyorum boncuk gibi gozlerini gorebiliyorum
butun bu seyler nail oluyor
butun bu seyleri bir gun bir lokmada yutacagiz
ve silinecegiz yeniden ve silecegiz
ruhunu aska daldir
Radiohead, Street Spirit
Sunday, July 2, 2006
Merhaba İstanbul

İstanbul'u yaşıyorum, İstanbul'u soluyorum 10 gündür.
Merhaba sokak kedileri, merhaba tarihe teslim olmuş şehir, merhaba kaos, merhaba deliliğim, sevgi ve nefretim.
Merhaba İstanbul.
Etiketler:
gunce
Wednesday, June 21, 2006
Havaalanı
Şimdi Frankfurt havaalanında, İstanbul uçağının kalkmasını bekliyorum. Daha 6 saat buradayım ve bir şekilde zaman geçirmem gerekiyor.
Havaalanları ikinci evim oldu, sanırım evimden sonra en uzun saatler geçirdiğim yerler buraları.
Yine de yolculuğu seviyorum!
İstanbul'uma kavuşuyorum bu akşam, çok büyülü bir duygu. Bir şehir ve şehrin insanın hayatındaki yeri. Çok ilginç gerçekten, zaten şu anda da Italo Calvino'nun 'Invisible Cities'ini okuyorum. Çok güzel.
Can Yücel'in en sevdiğim şiirini yeniden okudum, buraya da koyayım dedim.
ELLERİMDE BİR GÖZTAŞI
Ellerimde bir göztaşı, gözlerim boş gidiyorum
Ne bileyim, bir damlanın böyle deniz olduğunu
Şaştım, mavi bir fal gibi açılınca önümde
Giritli bir ölümüm varmış, bir balıkçı fitil gibi
Patlayacakmış avucunda otuz çubuklu gençliğim
Üç günde mi desem, üç gökte, üç kulaçta mı
Ben ki, o camgöbeği çiçekler açan ağaç
Kırılmaz bardaklar gibi tuzla buz olacakmış
Ne zaman boğulsam böyle yosun kokuyordu ışık
Sabahcı kahvelerde bir çiroz ötüyordu
Ve dalgalarımı geçen o deniz şoförleri
Böyle uyur düşlere bindirmiş gemiler
Uyuklar gibi üstünde mermer masaların
Bir tahta parçasıydım, osmanlı bir kazadan kalmış
Yüzüyordum, islam kaptanın ahşap ayağında
Öbür tahtalara öbür insanlara doğru
Cumhurdu mürekkep balığı, simsiyah yüzüyordum
Ne bileyim, bir korkunun böyle destan olduğunu
Ağardım, nisanlayınca gece, ve yavrulayan yalnızlık
Ya da ilk insanın doğduğu, öldüğü dağdı Moby Dick
Nefes aldıkça filbahriler köpürüyordu sulardan
Çanlar çalıyor kulaklarımda, yunuslar yarışıyordu
Alyuvarlar, dolkuşları ve rüzgar midyeleri
Dedim, dünya gibi bulut yok dünya üstünde
Ellerimde bir göztaşı, gözlerim boş gidiyordum
Ne bileyim, bir türkünün böyle Veysel olduğunu
Açıldım, çıkmaz bir sokak gibi, kapanınca denizde.
Can Yücel
Havaalanları ikinci evim oldu, sanırım evimden sonra en uzun saatler geçirdiğim yerler buraları.
Yine de yolculuğu seviyorum!
İstanbul'uma kavuşuyorum bu akşam, çok büyülü bir duygu. Bir şehir ve şehrin insanın hayatındaki yeri. Çok ilginç gerçekten, zaten şu anda da Italo Calvino'nun 'Invisible Cities'ini okuyorum. Çok güzel.
Can Yücel'in en sevdiğim şiirini yeniden okudum, buraya da koyayım dedim.
ELLERİMDE BİR GÖZTAŞI
Ellerimde bir göztaşı, gözlerim boş gidiyorum
Ne bileyim, bir damlanın böyle deniz olduğunu
Şaştım, mavi bir fal gibi açılınca önümde
Giritli bir ölümüm varmış, bir balıkçı fitil gibi
Patlayacakmış avucunda otuz çubuklu gençliğim
Üç günde mi desem, üç gökte, üç kulaçta mı
Ben ki, o camgöbeği çiçekler açan ağaç
Kırılmaz bardaklar gibi tuzla buz olacakmış
Ne zaman boğulsam böyle yosun kokuyordu ışık
Sabahcı kahvelerde bir çiroz ötüyordu
Ve dalgalarımı geçen o deniz şoförleri
Böyle uyur düşlere bindirmiş gemiler
Uyuklar gibi üstünde mermer masaların
Bir tahta parçasıydım, osmanlı bir kazadan kalmış
Yüzüyordum, islam kaptanın ahşap ayağında
Öbür tahtalara öbür insanlara doğru
Cumhurdu mürekkep balığı, simsiyah yüzüyordum
Ne bileyim, bir korkunun böyle destan olduğunu
Ağardım, nisanlayınca gece, ve yavrulayan yalnızlık
Ya da ilk insanın doğduğu, öldüğü dağdı Moby Dick
Nefes aldıkça filbahriler köpürüyordu sulardan
Çanlar çalıyor kulaklarımda, yunuslar yarışıyordu
Alyuvarlar, dolkuşları ve rüzgar midyeleri
Dedim, dünya gibi bulut yok dünya üstünde
Ellerimde bir göztaşı, gözlerim boş gidiyordum
Ne bileyim, bir türkünün böyle Veysel olduğunu
Açıldım, çıkmaz bir sokak gibi, kapanınca denizde.
Can Yücel
Friday, June 9, 2006
Bulutlu gökyüzü
Hava biraz daha serinledi, daha güzel oldu. Haftasonu yağmur gelecekmiş.
Bütün işlerimi bitirdim doktoramın ilk yılına dair, tüyler gibi hafifim.
Bugün kütüphanede çalıştım 5 saat, şimdi master'dan mezun olacakların törenine gitmem gerek, akşam ise misafirler geliyor.
Haftasonu toplanmaya başlamam lazım, hiç istemiyorum. Taşınmaktan ve sürekli bütün eşyalarımı kutulara doldurup oradan oraya sürüklemekten nefret ediyorum! Ama belki değişiklik iyi gelir. Henüz yeni evim nerede olacak bilmiyorum.
Buradaki evlerin balkonları yok pek, kötü bir şey. Balkon kültürü olan bir milletin içinden geldiğimden, zor geliyor bana yağmur yağarken dışarı balkona çıkıp derin nefesler alamamak, düşüncelere dalamamak.
Türkiye'ye uçuşa ise 11 gün kaldı...
Gidişler ve gelişler..Hayatım taşınmalar, gidiş ve gelişlerle dolu.
Bütün işlerimi bitirdim doktoramın ilk yılına dair, tüyler gibi hafifim.
Bugün kütüphanede çalıştım 5 saat, şimdi master'dan mezun olacakların törenine gitmem gerek, akşam ise misafirler geliyor.
Haftasonu toplanmaya başlamam lazım, hiç istemiyorum. Taşınmaktan ve sürekli bütün eşyalarımı kutulara doldurup oradan oraya sürüklemekten nefret ediyorum! Ama belki değişiklik iyi gelir. Henüz yeni evim nerede olacak bilmiyorum.
Buradaki evlerin balkonları yok pek, kötü bir şey. Balkon kültürü olan bir milletin içinden geldiğimden, zor geliyor bana yağmur yağarken dışarı balkona çıkıp derin nefesler alamamak, düşüncelere dalamamak.
Türkiye'ye uçuşa ise 11 gün kaldı...
Gidişler ve gelişler..Hayatım taşınmalar, gidiş ve gelişlerle dolu.
Etiketler:
gunce
Friday, June 2, 2006
Çok uzun zamandır
Hiç bir şey yazamadım buraya. 3 gün kaldı bütün her şeyin bitmesine, geriye sayım başladı, kendimi uzaya fırlatılacak bir roket gibi hissediyorum. Şu 3 gün bir geçse.... Bugün son Arapça dersini yaptık. Herkes yiyecek bir şeyler getirdi, çoğu master öğrencisi mezun olacağı için çok hüzünlüydü aslında. Bir çok fotoğraf çektik.
Güneşli bir Cuma öğleden sonrasında kütüphanede olmak da çok zor....
Güneşli bir Cuma öğleden sonrasında kütüphanede olmak da çok zor....
Etiketler:
gunce
Sunday, May 7, 2006
Hayatımdaki küçük mutluluklar:)

"Mutluluk yaşanmaz, anımsanır."
Yıldız Kenter
Hayatımda bana mutluluk veren küçük detayların bir listesini yaptım elimden geldiğince, bunları okuyunca dahi kendimi mutlu hissediyorum!
- Yeni yıkanmış çamaşırların kokusu
- Bir bebek gülüşü
- Sokakta bir kedi yavrusunun başını okşamak
- Masmavi gökyüzüne bakıp pamuk beyazlığında bulutlar görmek
- Yağmur sonrası serinliği ve taze toprak kokusu
- Sıcak kumların üzerine boylu boyunca uzanmak
- Yorucu ve soğuk bir kış gününün gecesinde sıcak bir duş almak
- En sevdiğim şarkının radyoyu açar açmaz çalmaya başlaması
- Sıcak çay yudumlarken siyah çikolata yemek
- Çıplak ayaklarımın altında yeşil ve gür çimenleri hissetmek
- Yeni yağmış bembeyaz karların içinde yuvarlanmak
- Elimde en sevdiğim kitap, yatağıma uzanmak
- Gece uyumadan önce içimi ısıtan sıcak ballı süt
- Posta kutumda bana gönderilmiş bir mektup bulmak
- Yeni pişmiş çikolatalı kurabiye kokusu
- Mum ışığında yasemin çayı içmek
- Başımı döndüren yeni açmış çiçek ve bahar kokusu
- Bir bebeği kucağımda tutmak
- En sevdiğim parfümü koklamak
- Uzun zamandır konuşamadığım bir dostumdan haber almak
- Çilek ve taze muz kokusu
- Doyasıya gerinmek
- Uzun ve keyif dolu Pazar kahvaltıları
- Taptaze ekmek somununun çıtır kabuklu ucunu kocaman ısırmak
- Sevilen ve özleneni uzun bir süreden sonra sımsıkı kucaklamak
- Dışarıda şimşekler çakar ve yıldırımlar gürlerken elimde çay fincanı, pencereden dışarıyı seyretmek
- Terden sırılsıklam olana dek dansetmek
- Ruhuma işleyen bir senfoniyi sesini sonuna dek açıp dinlemek
- Yorucu ve sıkıcı bir günden sonra pijamalarımı giyip bir bardak süt ve kurabiyelerle koltuğa kıvrılmak
- Kuş cıvıltılarıyla uyanmak
- Saçımın mis gibi şampuan kokması
- Boğaz kenarında simit ve çayla karnımı doyurmak
- Doyasıya ağlayıp ferahladıktan sonra gelen huzur duygusu
- Salıncakta sallanmak
- Buz gibi bir Aralık gününde sıcacık bir tas tarhana çorbası
- Bir yaz gecesi oturup manasızca iki saat çekirdek çitlemek
- Uykudan ölmek üzereyken başını yastığa gömmek
- Sıcak, kavurucu yaz gününde boğazımdan akan serin su
- Cuma akşamı rehaveti içinde güzel, eski bir film izlemek
- Uyuyakaldığımda üzerime şefkatle örtülen kırmızı battaniye
- Bir gökkuşağı görmek
- Mutluluk anlarının fotoğrafını çekmek
- Bir ekmek fırınının önünden geçerken o mis gibi, güzelim kokuyu içine çekmek
- Yeni sönmüş doğumgünü pastası mumlarının kokusu
- Pazar sabahı uyanıp yatağın içinde saatlerce kitap okumak
- Uzun kış gecelerinde uyanıp, daha sabaha bir kaç saat olduğunu görüp sevinerek tekrar uyumak
- Yeni basılmış kitap sayfalarının kokusu
- Yaz geceleri esen serin meltemde balkonda annemle oturup saatlerce çene çalmak
- Tuttuğum takımın maçı açık ara farkla kazanması
- Denizdeki yakamozları izlemek
- Anneannemin evindeki saatin huzur dolu tik-takları
- Sahilden güzel çakıl taşları toplamak
- Gece olan otobüs yolculuklarında tatlı tatlı uyuklamak
- Kelebekleri kovalamak
- Sabah kahvaltısında tereyağlı ballı ekmek
- Ellerimle çikolatalı puding tenceresinin dibini sıyırmak
- Dalgalar kıyıyı okşarken kumların üzerinde kıyı boyunca yürümek
- Yeni, cicili bicili kırtasiye malzemeleri almak
- Kış rüzgarında kar ve çam ağacı kokusu
- Çaya batırılıp yenen pötibör bisküvi
- Mum ışığında kırmızı şarap yudumlayıp Fransız peynirleri yemek
- Sevdiğim bir şarkıyı bağıra çağıra söylemek
- Ütü yaparken Sezen Aksu dinlemek
- Yeni sönmüş kibrit kokusu
- Geceyarısı açlığıyla yenen kaşarlı-sucuklu tost
- Birini ayakta alkışlamak
- En sevdiğim kitabı tekrar okumak
- Kız arkadaşlarımla kıkırdaşmak
- Arabanın arka koltuğunda uyuyakalmak
- Martılara simit atmak
- Yaşlı ve kocaman bir ağaca sarılmak
- Birisinden bir buket çiçek gelmesi
- Yaz gecesinde kayan yıldızları saymak
- Üşümüş ayaklarımı sıcacık kalorifere dayamak
- Uçakta karnım doyduktan sonra battaniyenin altında uyuyakalmak
- Doğumgünü sabahında uyanmak
- İçten bir gülücükle 'Günaydın' demek
- Dişlerimi yeni fırçalamışken olan ferahlık hissi
- Sıcak bir bardak demli çay ve koyu muhabbet
- Kinder sürpriz yumurtanın kabuğunu kırıp içindekini açmak
- Annemin yayla çorbası
- Gözlerimden yaşlar gelip karnım ağrıyıncaya dek gülmek
- Her sabah yeni başlayan bir gün için Tanrıya şükretmek
Etiketler:
deneme
Sunday, April 30, 2006
Bugün anladım
Beni gerçekten seven insanlar, fırtınalı bir deniz gibi çalkalanan hayatımın içinde sabit durup tutunabileceğim bir kaya gibi 'hep orada' olan insanlar, ne olursa olsun benim için ve benim mutluluğum için hep dimdik durmaya, onlara tutunup tekrar ayağa kalkabilmem için bana güç vermeye hazırlar.
Böyle insanlar hayatımda var olduğu için çok şanslıyım. Onlar olmasa hayatın dertleri, sorunları ve umutsuzluk dalgaları beni oradan oraya sürüklediği zamanlarda nasıl dengemi bulabilirdim tekrar? Nasıl kalkabilirdim tekrar ayağa?
Canım ailem ve gerçek dostlarım: İyi ki varsınız ve hayatı benim için çok daha yaşanılır kılıyorsunuz. Sizi çok ama çok seviyorum:)
Böyle insanlar hayatımda var olduğu için çok şanslıyım. Onlar olmasa hayatın dertleri, sorunları ve umutsuzluk dalgaları beni oradan oraya sürüklediği zamanlarda nasıl dengemi bulabilirdim tekrar? Nasıl kalkabilirdim tekrar ayağa?
Canım ailem ve gerçek dostlarım: İyi ki varsınız ve hayatı benim için çok daha yaşanılır kılıyorsunuz. Sizi çok ama çok seviyorum:)
Etiketler:
gunce
Sunday, April 23, 2006
Acı
ve bir kadın, "bize acıdan bahset" dedi.
ve o cevap verdi:
"acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.
nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi güneş'i görebilsin diye
kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz.
ve eger kalbinizi, yaşamınızın günlük mucizelerini
hayranlıkla izlemek üzere açarsanız,acınızın, neşenizden
hiç de daha az harikulade olmadığını göreceksiniz;
ve kırlarınızın üstünden mevsimlerin geçişini kabul ettiğiniz gibi,
aynı doğallıkla, kalbinizin mevsimlerini de onaylayacaksınız.
ve kederinizin kışını da, pencerenizden huzur içinde seyredeceksiniz.
acılarınızın çoğu sizin tarafınızdan seçilmiştir.
acınız, aslında içinizdeki doktorun, hasta yanınızı
iyileştirmek için sunduğu "acı" ilaçtır.
doktorunuza güvenin ve verdiği ilacı sessizce ve sakince için;
çünkü size sert ve haşin de gelse, onun elleri
"görülmeyen"in şefkatli elleri tarafından yönlendirilir.
ve size ilacı sunduğu kadeh dudaklarınızı yaksa da,
o'nun kutsal gözyaşlarıyla ıslanmış kilden yapılmıştır."
Halil Cibran
ve o cevap verdi:
"acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.
nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi güneş'i görebilsin diye
kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz.
ve eger kalbinizi, yaşamınızın günlük mucizelerini
hayranlıkla izlemek üzere açarsanız,acınızın, neşenizden
hiç de daha az harikulade olmadığını göreceksiniz;
ve kırlarınızın üstünden mevsimlerin geçişini kabul ettiğiniz gibi,
aynı doğallıkla, kalbinizin mevsimlerini de onaylayacaksınız.
ve kederinizin kışını da, pencerenizden huzur içinde seyredeceksiniz.
acılarınızın çoğu sizin tarafınızdan seçilmiştir.
acınız, aslında içinizdeki doktorun, hasta yanınızı
iyileştirmek için sunduğu "acı" ilaçtır.
doktorunuza güvenin ve verdiği ilacı sessizce ve sakince için;
çünkü size sert ve haşin de gelse, onun elleri
"görülmeyen"in şefkatli elleri tarafından yönlendirilir.
ve size ilacı sunduğu kadeh dudaklarınızı yaksa da,
o'nun kutsal gözyaşlarıyla ıslanmış kilden yapılmıştır."
Halil Cibran
Etiketler:
siir
Sevgi
almitra konuştu,
“bize sevgiden bahset”
ve o müthiş sesiyle konuştuŞ
sevgi sizi çağırınca onu takip edin,
yolları sarp ve dik olsa da
ve kanatları açıldığında bırakın kendinizi
telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da
ve sizinle konuştuğunda ona inanın
kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi,
sesi tüm hayallerinizi darmadağan etse de...
çünkü sevgi sizi yücelttiği gibi, çarmıha da gerer
sizi büyüttüğü ölçüde, budayabilir de...
en yükseklere uzanıp, güneşle titreşen en hassas dallarınızı okşasa da,
köklerinize de inecek ve onları saracaktır, toprağa tutunmaya çalıştıklarında...
mısır biçen dişliler gibi sizi kendine çeker, çıplak bırakana kadar döver, harmanlar;
kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler...
bembeyaz olana kadar öğütür sizi; esnekleşene kadar yoğurur;
ve tanrı’nın ilahi sofrasına ekmek olasınız diye, sizi kendi kutsal ateşine savurur...
sevgi bütün bunları, kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar...
ve bu biliş, hayatın kalbinin bir cüzzünü yaratır...
ancak korkunun kıskacında, salt sevginin huzurunu ve hazzını ararsınız.
o zaman örtün çıplaklığınızı, ve sevginin harman yerine adım atın...
adım atın, kahkahaların tümünün olmadığı,
sadece gülebileceğiniz mevsimsiz dünyaya,
ve ağlayın ama tüm gözyaşlarınızla değil...
sevgi hiçbirşey sunmaz, sadece kendisini...
hiçbirşey kabul etmez kendinde olandan gayrı...
sevgi sahip çıkmaz, sahiplenilmez de...
çünkü sevgi, sevgi için yeterlidir tümüyle...
sevdiğinizde “tanrı benim kalbimde” yerine,
şöyle diyin, “ben kalbindeyim tanrı’nın”
ve sanmayın yön verebilirsiniz sevginin akışına,
çünkü sevgi, yolunu kendi çizer, sizi değer bulduğunda...
sevgi birşey istemez tamamlanmaktan başka...
fakat seviyorsanız ve ihtiyaçların arzuları varsa,
bırakın bunlar sizinde arzularınız olsun...
erimek ve akmak, geceye şarkılar sunan bir dere misali...
şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip, kendi sevgi anlayışınla yaralanmak,
ve kanamak, yine de istek ve coşkuyla...
şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak,
ve bir sevgi gününe daha teşekkürle uzanmak...
sessizce çekilmek öğle vakti, sevginin vecdini duymak,
akşamın çöküşüyle de eve huzurla dönmek...
ve uyumak kalbinde sevgiliye bir dua,
ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla...
Halil Cibran
“bize sevgiden bahset”
ve o müthiş sesiyle konuştuŞ
sevgi sizi çağırınca onu takip edin,
yolları sarp ve dik olsa da
ve kanatları açıldığında bırakın kendinizi
telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da
ve sizinle konuştuğunda ona inanın
kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi,
sesi tüm hayallerinizi darmadağan etse de...
çünkü sevgi sizi yücelttiği gibi, çarmıha da gerer
sizi büyüttüğü ölçüde, budayabilir de...
en yükseklere uzanıp, güneşle titreşen en hassas dallarınızı okşasa da,
köklerinize de inecek ve onları saracaktır, toprağa tutunmaya çalıştıklarında...
mısır biçen dişliler gibi sizi kendine çeker, çıplak bırakana kadar döver, harmanlar;
kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler...
bembeyaz olana kadar öğütür sizi; esnekleşene kadar yoğurur;
ve tanrı’nın ilahi sofrasına ekmek olasınız diye, sizi kendi kutsal ateşine savurur...
sevgi bütün bunları, kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar...
ve bu biliş, hayatın kalbinin bir cüzzünü yaratır...
ancak korkunun kıskacında, salt sevginin huzurunu ve hazzını ararsınız.
o zaman örtün çıplaklığınızı, ve sevginin harman yerine adım atın...
adım atın, kahkahaların tümünün olmadığı,
sadece gülebileceğiniz mevsimsiz dünyaya,
ve ağlayın ama tüm gözyaşlarınızla değil...
sevgi hiçbirşey sunmaz, sadece kendisini...
hiçbirşey kabul etmez kendinde olandan gayrı...
sevgi sahip çıkmaz, sahiplenilmez de...
çünkü sevgi, sevgi için yeterlidir tümüyle...
sevdiğinizde “tanrı benim kalbimde” yerine,
şöyle diyin, “ben kalbindeyim tanrı’nın”
ve sanmayın yön verebilirsiniz sevginin akışına,
çünkü sevgi, yolunu kendi çizer, sizi değer bulduğunda...
sevgi birşey istemez tamamlanmaktan başka...
fakat seviyorsanız ve ihtiyaçların arzuları varsa,
bırakın bunlar sizinde arzularınız olsun...
erimek ve akmak, geceye şarkılar sunan bir dere misali...
şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip, kendi sevgi anlayışınla yaralanmak,
ve kanamak, yine de istek ve coşkuyla...
şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak,
ve bir sevgi gününe daha teşekkürle uzanmak...
sessizce çekilmek öğle vakti, sevginin vecdini duymak,
akşamın çöküşüyle de eve huzurla dönmek...
ve uyumak kalbinde sevgiliye bir dua,
ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla...
Halil Cibran
Etiketler:
siir
Subscribe to:
Posts (Atom)