Friday, June 8, 2012
Çoğunluk
Beklediğimin çok üstünde kalitede, oyunculuklarıyla da göz dolduran, etkileyici bir film Çoğunluk.. Günümüz Türkiye'sine dair yaptığı tespitler, sahnelerin ince düşünülmüş ayrıntıları, arkaplan detayları, hepsi filmin vermek istediği mesajı iyi aktarıyor. 'Çoğunluk' ve 'azınlık' kavramları üzerine, 'Sünni'-'Alevi', 'Türk-Kürt', 'Dindar-Laik', 'Üst sınıf-alt sınıf', 'Beyaz Türk'-'Varoştan gelen', 'Kadın'-'Erkek' gibi kategoriler ve sınıflandırmalar üzerine, Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan insanların farklı dünyaları üzerine epeyi düşündürüyor film. Ve bence günümüz gerçeklerini çok başarılı şekilde yansıtıyor. Bazı sahneler, insanın yüzüne atılan bir tokat gibi. Komedi unsuru da, trajedi unsurları da çok yerinde kullanılmış, kesinlikle duygu sömürüsüne girmeden, herşey 'olduğu gibi' sunulmuş önümüze. Gayet yalın, açık, net..Bence yeni dönem Türk sineması için çok umut verici bir adım olmuş.
Etiketler:
sinema
Friday, June 1, 2012
Hoşgeldin Haziran
2012 yaz başının şarkısı benim için bu enfes şarkı olacak. Dinlemekten bıkmıyorum.
Yılın neredeyse yarısının geçmiş olduğuna inanamıyorum.
Fotoğraf, 2 hafta önce gidip gördüğümüz muhteşem Niagara Şelaleleri'nden.. Gezilerimi biraz daha çok yazabilsem keşke, ama şimdilik kırmızı kaplı Moleskine'imde duruyor yazılar. İleride çocuklarıma ve (umarım) torunlarıma bırakmak istediğim bir arşiv oluşturuyorum Moleskine defterlerim ve içindeki anılarım, düşüncelerim, seyahat notlarımla.. Gerçek bir kalemi elimde tutup gerçek bir kağıda yazmayı çok seviyorum.
Bol gezili, bol okumalı ve yazmalı, üretken bir yaz olması dileğiyle!
Saturday, May 26, 2012
İskender - Elif Şafak
Elif Şafak'ın kitaplarıyla çok değişken bir ilişkim oldu. Bit Palas'la okumaya başlamıştım, Mahrem ve Pinhan'a ise hayran kalmıştım. Ondan sonra hangi kitabını okuduysam beni hayalkırıklığına uğrattı. Aşk kitabı hakkında düşündüklerimi şu yazıda paylaşmıştım. İskender ise şu ana kadar okuduğum kitapları arasında en vasatıydı diyebilirim.
İngilizce yazmış olduğu ve sonradan Türkçeye çevrildiği için desem, değil.. Çünkü ben Araf'ı (The Saint of Incipient Insanities) çok sevmiştim! Ama İskender gerçekten çok 'dışında kaldığım' bir roman oldu.. Hiç bir karakteriyle özdeşleştiremedim kendimi, hiçbiri pek gerçekçi gelmedi bana.. Sanki önce anahatlarıyla belirlenmiş, sonra 'böyle karakterler yaratmalıyım' diye oluşturulmuş, yapay ve sadece roman dünyasına ait karakterlerdi.. Gerçek hayatta olabilecek bir hikaye gibi değil, kurgu olduğu çok belli olan, sahte bir öyküydü sanki.
Klasik Elif Şafak temalarını (Doğu-Batı, aidiyet, kimlik, Kadın-erkek ilişkileri...vs) alıp, bunları yine bir göçmen ailenin öyküsünde harmanlamış yazar..Ortaya çok akılda kalmayan, beni pek etkilemeyen, hiç bir iz bırakmayan bir roman çıkmış. Hani 'Siyah Süt' için, 'Okunur okunmaz unutmak için yazıldı, suya yazılır gibi' demişti ya Elif, işte bu bence o kitap için değil bu roman için söylenmiş bir söz gibiydi.
Beni asıl üzen şey ise Elif Şafak'ın kabiliyetinin, kapasitesinin bu romanın çok daha üstünde olduğunu bilmek.. Hani önceki romanlarını okumamış olsam, şaşırmayacağım, ama karşılaştırınca hayalkırıklığına uğramadan edemiyorum..
Bir de, lütfen yine Türkçe yaz Elif.. O güzel Türkçenle, anadilinde romanlar yaz..Yine okuyalım, hayran olalım.
Sunday, May 6, 2012
Kızımın şehri
Benim şehrim İstanbul ise, kızımın şehri de Chicago'dur. Annesi ve babası bu şehirde tanıştı, o bu şehirde doğdu, hayatının en azından bir kısmını bu şehirde geçirecek.. Benim içinse bu rüzgarlı şehrin önemini ise daha önce yazmıştım şurada.
Bu Eylül'de, bu şehirde 9. senemi doldurup 10. seneme gireceğim. Bir şehri yakından tanımak, hatta çok sevmek için yeterli bir süre. Chicago öyle bir şehirdir ki, ne New York City gibi cafcaflı, ne de San Francisco ya da Seattle gibi 'Avrupai' olmadığı halde, ona yavaş yavaş, fena alışırsınız. Çok karakterli bir şehirdir bu rüzgarlı şehir. Siz hiç farketmeden teninizin içine nüfuz eder, yıllar geçtikçe bir de bakmışsınız siz de bir 'Chicagolu' olmuşsunuz.. Bu şehrin kendine has havasını çok seviyor olmuşsunuz.
Bu şehirde, her şehirde ve ilk aşkım şehr-i İstanbul'da olduğu gibi yapmayı çok sevdiğim şeyler var. Bu şehri benim için özel kılan, sevdiren keyifler.. Onları paylaşmak istedim bu yazımda.
Neleri seviyorum Chicago'da? Bunca sene içinde, o kadar çok yanı var ki kendini bana sevdiren..
Chicago'da,
- Kışın lapa lapa kar yağarken Michigan Caddesi boyunca yürüyüp ışıklara bürünmüş ağaçları seyretmeyi,
- Üniversitemin gotik, muhteşem kampüsünde yürümeyi, kütüphanesinde 'stacks' (kitap koleksiyonu) bölümünde eski sayfaların, kitap kokusunun içinde kaybolmayı,
- Wicker Park'ta kullanılmış kitaplar ve plaklar satan bir sahaftan çıkıp küçük bir kafede enfes kahve kokuları arasında oradan aldığım bir kitabın sayfalarını karıştırmayı,
- Yaz geldiğinde Millenium Park'taki devasa Jay Pritzker Pavillion'da piknik eşliğinde sevdiğim müzisyenleri, grupları ya da Chicago Senfoni Orkestrası'nı canlı olarak açık havada, yıldızların altında (hem de bedavaya) dinleyebilmeyi,
- Sonbaharda enfes renklere bürünen ağaçların fotoğrafını çekmeyi, ayağımın altında yumuşacık bir halı gibi uzanan güzel yapraklara basa basa parklarda dolaşmayı,
- Yaz geldiğinde gökdelenlerin dibinde uzanan kumsallarından birinde güneşin tadını çıkarmayı,
- Her birini ayrı sevdiğim etnik mutfakların örneklerini tatmayı, mesela Devon'da güzel bir Hint yemeği yemeyi, Andersonville'de Swedish Bakery'den ya da Hyde Park'taki Bonjour Bakery'den tatlı almayı, Greektown (Yunan mahallesi)nde güzel pişmiş bir balık yemeyi, Chinatown'da (Çin mahallesi) acı soslu, sebzeli bir 'noodle' yemeyi, küçük sushi restoranlarını denemeyi, bizim mezelerimize benzeyen İspanyol 'tapas'larından atıştırmayı :)
- Sabahın 6:30unda gölün üzerinden güneş doğarken henüz boş olan Lake Shore Drive'da (sahil yolu) sevdiğim bir şarkıyı dinleyerek huzur içinde araba kullanmayı,
- Bahar gelince çiçeğe bürünen ağaçlarına sarılmayı, çimlere uzanıp masmavi gökyüzünde bulutları bilindik şekillere benzetmeyi,
Ama en çok da, sabahın sessizliğinde sokağımızın ucundaki küçük kumsala gidip, kulağımda sevdiğim müziklerle orada yürümeyi, sonsuzluğa uzanıyormuş gibi görünen Michigan Gölü'ne uzun uzun bakmayı, gölün gökyüzüyle birleştiği çizgide dalıp gitmeyi, kendimle, düşüncelerimle başbaşa kalmayı çok severim!
Hani her şehirde sevdiği, ona özel, çok mutlu olduğu bir noktası olmalı insanın demiştim ya bir zamanlar.. Chicago'da benim de böyle bir noktam var artık. Evimizin olduğu sokağın ucundaki kumsalda, huzuru, sükuneti, sessizliği buluyorum. Tam orada, o iskelenin ucunda durup dalgalı, masmavi Michigan gölünün ilerisinde yükselen şehir silüetine bakarken, bu rüzgarlı şehri zamanla ne kadar sevmiş olduğumu farkediyorum!
Friday, April 27, 2012
Benim şehrim
Balkona çıkıp, yüzümü esen rüzgara döndüm. İçimin ürpermesi hoşuma gitti, serin ama temiz, berrak hava canlandırdı beni. Havada belli belirsiz bir kömür ve yağmur kokusu. Etrafımdaki çatılarda kuşlar sessiz. Havada sadece bu şehre has, bu şehre özel o koku. Kırık kiremitler arasında dolaşan böcekler sessiz.
Duydun mu kızım, benim şehrimin nefesini? Kokusunu? Büyük ninenin hafif tütün ve rutubet kokusu karışımı kokan küçük evine girince, annenin izlerini gördün mü duvarlarda? Senin yaşlarındayken annen o evin hemen dışında telaşla bağıran martıların seslerini dinlerdi.. Hüzünle, yanık yanık okunan ezan sesiyle uyanırdı. Duyuyor musun annenin çocukluğunun seslerini, kızım? Tanıyor musun bir zamanlar senin kadar küçük bir kız olan kadının çocuk yüreğinin çırpınışlarını?
Zaman durdu mu sanki bir anda? Neredeyiz biz, 30 yıl öncesinde mi, 30 yıl sonrasında mı? Ben sen oldum, sen de ben.. Benim şehrimin nabız atışlarını dinledik beraber..Altın saçlı, mis kokulu kızım ve ben.. Anne-kız, bir bütün olduk, benim şehrimi seyrettik..
Saturday, April 14, 2012
Son Türkü
Bu yağmurlu, sakin Nisan gününde İstanbul'da, bu güzel şiir geldi aklıma nedense...
| Son Türkü Kaybolmak uzre suya düşen bilezik; Bak, bütün kırışıklar silindi sudan. Son saatimde mi uyandım uykudan, Neden boş geçen yıllardan içim ezik? Durdu beni ölüme götüren kervan. Eski bir şarkı söyleniyor rüzgarda. Duydum ki sevmeyi bilen dudaklarda Benim ilahilerim hala okunan. Sevgilim...... ellerime dokunaraktan, Beni çağıran bir eda var sesinde. Bu muydu insanlara son nefesinde Görüneceğinden bahsedilen şeytan? Sular çekilmeye başladı köklerde Isınmaz mı acaba ellerimde kan? Ah! Ne olur.. Bütün güneşler batmadan Bir türkü daha söyleyeyim bu yerde! Orhan Veli Kanık |
Tuesday, April 10, 2012
İstanbul güncesi
Sarhoş gibi bir yorgunlukla geri döndüğüm, beni hemen kucaklayan şehrim.
Büyüleyici güzellikte, masallardan fırlamış gibi sihirli bir dolunay. Rengarenk laleler. Şurup gibi Nisan havası.
Boğaz'ın, o dünya üzerinde başka hiç bir yerde olmayan kokusu. Mavisi.
Sonra sakin Nisan yağmurları. Sokağımız. Köpek havlamaları. Sessiz kediler. Ezan sesi. Sokaklarda belli belirsiz kömür kokusu. Benim dilimi konuşan insanlar. İnsanlarım.
İstanbul..
Yine, yeni, yeniden..
Hiç bırakmamışım gibi. Bırakıp gittimse bile bana küsmemiş gibi.
Saturday, March 31, 2012
Sahilde Kafka

Son birkaç aydır enfes romanlar okuyorum. Ve bu beni çok mutlu ediyor. Çok şanslı hissediyorum kendimi, böylesine güzel edebiyat eserleriyle haşır neşir olabildiğim için..
Murakami'nin okuduğum ilk romanı olan 'Sahilde Kafka' da beni derinden sarstı, düşündürdü, güldürdü, içime doğru bir yolculuğa çıkardı..
Okurken yatakta yanımda oturan Bart'ıma durup durup kitaptan beni etkileyen ve sarsan cümleleri okuyordum. Sahilde Kafka öyle bir kitaptı ki, Murakami benim aklımdan geçenleri, sadece benim anlayabileceğim bir dille yazmıştı sanki.. Kitaplar hakkında, müzik hakkında, düşler ve gerçeklik hakkında yazdıkları nasıl böyle etkileyebiliyordu ki beni.. Tam olarak nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum ama, 'aklımın diliyle yazılmış bir kitap' desem belki biraz anlatabilirim Murakami'yi okurken hissettiklerimi.. Sanki yazar benim beynimin içine bakmış ve hayat hakkında düşündüklerimi görüp kitabını öyle yazmıştı.
Hayatının çoğunu kütüphanelerde geçiren bir insan olarak Komura Kütüphanesi'nin tasviri ve hayalimde canlanış şekline aşık oldum. Romanın içinde nefes alıyor gibiydim adeta. Kafka Tamura, Nakata, Hoshino ve diğer karakterlerle birlikte ben de Japonya'da ve ötesinde, o sihirli dünyadaydım sanki.
Roman bitince içimde hissettiğim derin hüzün duygusu, romanın dünyasından, ana karakterlerden ayrılmanın zorluğu ve hemen bu romanın yazarıyla tanışıp konuşma isteği, kitabın ne kadar başarılı bir edebiyat ürünü olduğuna en büyük kanıttı bence..
Thursday, March 22, 2012
Bir işaret
Kütüphanede ortalıkta duran dergilerden birini açtığımda çıkan sayfada şu yukarıdaki fotoğrafı gördükten sonra,
Aynı gece çok istediğim ve alanımda önemli bir konferanstaki panele seçilen iki makaleden birisinin benimki olduğunu öğrenmek!
Tesadüf olabilir mi?? Belki de tesadüf diye bir şey yoktur hayatta.. Ve işaretlerle doludur dünya, bakmasını bilene..
Mayıs'ta Toronto yolları göründü bana! Aynı ay içinde iki konferans sunumu, sonraki ay da Washington D.Cde başka bir konferans.. Çok heyecanlıyım. Aklımda makale fikirleri ve taslakları uçuşuyor! Özellikle kahve içtikten sonra 'overdrive'a giriyor beynim. O kadar çok fikir üşüşüyor ki aklıma aynı anda. İnanılmaz. Sürekli not alıyorum.
Ben mesleğimi çok seviyorum, söylemiş miydim ? :)
Wednesday, March 14, 2012
Bir zamanlar Anadolu'da

Chicago'ya Uluslararası Film Festivali'ne geldiğinde izlemek fırsat olmamıştı, ama Mart ayı içinde Music Box Theater'da gösterileceğini duyunca hemen bir arkadaşımla soluğu sinemada aldık dün akşam. Çok uzun zamandır izlemek istediğim bu filmi de izlemiş oldum böylece.
Filmin yine görselliği ve sinematografisi enfes. İlk yarısı, Nuri Bilge Ceylan imzası taşıyor adeta. Sürekli bir yağmur tehdidi, gece çekimleri, ışığın çok güzel kullanımı, şiirsel sahneler.. Ben bu filmin yine az diyaloglu, bol görselli NBC filmlerinden olacağını düşünürken, ana karakterlerin neredeyse sürekli bir konuşma hali içinde olmaları beni şaşırttı açıkçası. Yılmaz Erdoğan polis rolünde gerçekten çok başarılı. Doktor rolündeki Muhammet Uzuner'i ilk defa izledim açıkçası ama onun da oyunculuğuna hayran kaldım.
Film çok uzun ancak sıkıcı gelmedi bana. Sadece bazı sahneleri izlemesi sabır ve tahammül gerektiriyordu (sahnenin rahatsız ediciliğinden kaynaklanan bir şey, sıkıcılığından değil) Sıkılmak bir yana, diyalogları takip edip hikayeyi tam anlamıyla anlayabilmek için çaba sarfettim.
İnsan hikayelerinin işlenişi çok başarılı ve gerçekçi. Uzun zamanlar boyunca Anadolu'da savcılık yapmış dayımın kimbilir kaç tane böyle hikayeye şahit olmuş olabileceği geldi aklıma. İçim ürperdi. Anadolu'nun ücralığı hissi çok ustaca verilmiş. Özellikle köydeki yaşama dair ayrıntılar, o uzaklık ve dünyadan kopukluk hissi çok güzel yedirilmiş filme. Zaten Nuri Bilge Ceylan'ın en sevdiğim özelliği 'bir yerde olmanın getirdiği hissiyatı' çok güzel duyumsatması bize. Bilmiyorum anlatabildim mi ama tam bunu çok güzel başarıyor yönetmen.
Nuri Bilge Ceylan'ın başyapıtlarından olan bu filmi, yönetmenin hayranlarına kesinlikle tavsiye ediyorum.
Etiketler:
sinema
Tuesday, March 13, 2012
Bahar geldi Chicago'ya

İnsan değişmez diyorlar ama, değişiyorum sanki gittikçe. Eskiden sürekli pembe-mor-kırmızı gibi canlı renkler giyerdim. Bugünlerde nedense sadece siyah giyiyorum. Siyaha takmış durumdayım. Halbuki havalar da çok güzel ve Chicago'ya bahar geldi.
Eskiden hiç kahve (özellikle Amerikan kahvesi) içemezdim, bugünlerde kahve içiyorum her gün mutlaka, bağımlısı oldum. Gittikçe klasik bir akademisyen portresine doğru gidiyorum sanırım. Bir kontakt lenslerimi çıkarıp kemik çerçeveli gözlük takmam kaldı galiba geriye!
Baharla birlikte bütün duyularım açıldı sanki bir anda. Daha çok okuyup, daha çok yazıyorum. Beynim aşırı bir üretim sürecine girdi. Sürekli müzik dinleyip, okuyup, yazmak istiyorum. Kızımla en çok Chopin dinliyoruz bugünlerde. Yazı yazmaya çok güzel bir arka plan oluşturuyor. O oyuncaklarıyla oynarken ben yazıyorum.
Chicago'ya bahar gelmesine rağmen ben hala çekmeyi çok sevdiğim siyah beyaz fotoğraflardayım sanki..Duygusal ve sanatsal açıdan yüklü, nostaljik, hassas bir ruh halindeyim. Yaratmak, üretmek için en ideal ruh hali belki de..
Etiketler:
gunce
Tuesday, March 6, 2012
Mutlu aile nedir?
Fotoğraf: Kardeşimin ve benim gölgelerimiz, Şile sahili, Ağustos 2006
Mutlu bir aile nasıl tanımlanır?
Bana göre ailenin mutluluğunu, ailemize nasıl derin bir bağla bağlı olduğumuz belirler.
Çocukluğumu anımsadığımda 'mutluluk anları' ve ailemle hissettiğim derin duygusal bağ ve iletişim öne çıkıyor en çok. Ben hem anneme, hem babama, hem kardeşime çok derin bir bağla bağlı oldum her zaman.. Kelimelerle tarif edilmesi güç bir şey.. Ve birbirimizden ne kadar uzak olduğumuzun hiç bir anlam ifade etmediği, mesafelerden bağımsız bir his..
Biz her zaman birbiriyle iyi iletişim kuran, her gün konuşan, birbirini gerçekten dinleyen ve hayat hakkında hep birlikte sorular sorup cevaplar veren bir aile olduk.. Bu benim için ne kadar önemliymiş ve kişiliğime nasıl bir katkıda bulunmuş, şimdi kendim bir çocuk büyütürken anlıyorum!
Annem, her zaman en iyi arkadaşım oldu. Herşeyimi paylaştım onunla. Hiç bir şeyi gizlemeye gerek duymadım. Ya da yalan söylemeye.. Kitap kurdu olmamı, okumaya böylesine bir aşkla bağlı olmamı ona borçluyum. Öylesine güçlüdür ki bağımız, bir yerde ikimiz de aynı şeye tanık olup, ikimizin de çok sevdiği bir kitaptan bir alıntı cümle söyleyip, birbirimize bakıp gülümser, aynı şeyleri düşünebiliriz. Aynı dilden konuşuruz. Bir araya geldiğimizde sohbet, gecenin geç saatlerine kadar uzar.. Kahkaha atarız, gözlerimiz dolar, küçük kızlar gibi kikirderiz.. Canımın içiyle biz hayatı paylaşırız. Mektuplar yazarım ona yıllardır, bir kutuda biriktirdiği.. Mektuplarımda ona düşüncelerimi, hayat hakkındaki endişelerimi, fikirlerimi, planlarımı anlatırım.
Babamla ikimizin apayrı bir dünyası vardır. Edebiyat sevgimi, tiyatro sevgimi, yazma sevgimi ondan aldım. Öylesine derin bir bağımız var ki onunla, güzel bir kahvaltı sonrasında ikimizin de çok sevdiği bir şiirden bir mısra okuyup mutlulukla gülümseyebiliriz. Birlikte oturup Osmanlıca bir kelimenin anlamını çözmeye çalışırız. Ona başka çok az insanın okuyup anlayabileceği Osmanlıca mektuplar yazarım. Birlikte tiyatro oyunlarına, sergilere, şiir yarışmalarına gitmişliğimiz, yarışmalardan baba-kız ödüllerle eve geri dönmüşlüğümüz vardır :) Çoğu şiirimin, hikayemin, düzyazımın ilk okuyucusu ve eleştirmeni olmuştur. Türkçe'ye, şiire, edebiyata olan aşkımın müsebbibi odur.
Kardeşim ise çocukluğumdan beri masalları paylaştığım, oyunları bölüştüğüm, canımdır. Onunla olan bağımız hayatımda başka hiç bir şeyin yerini alamayacağı çok güzel ve derin bir sevgi. Başka hiç kimsenin anlayamayacağı, ikimizin uydurduğu bir dille konuşuruz birbirimizle. Başka birisi duysa 'deli bunlar' deyip gülüp geçer.. Bizse yıllardan beri birbirimizi bu kadar iyi anlayan yegane insanlar olmanın tadını çıkartırız. Deliyiz aslında biraz evet :) Çocukluğumuzda nasıl kuvvetli, nasıl sıradışı bir hayalgücümüz varmış, ne masallar uydurur, ne değişik bir dünyada yaşarmışız... Bugün bunlardan bahsettikçe kahkahalar arasında gülmekten gözlerimizden yaş gelir. Hala bu dünyada beni en çok güldürebilen insan kardeşimdir. Bunda eşsiz espri gücünün ve sanatçı zekasının, herkesten farklı çalışan hayalgücünün ve Kova burcu olmasının etkisi büyüktür bence! Deyim yerindeyse 'şeytan tüyü' vardır benim kardeşimde. Kendisini sevmeyen insan yok gibidir.
Annem, babam ve kardeşimden oluşan çekirdek ailemiz yıllar içinde ne çok 'mutluluk anı'ndan geçmiş.. Ne kadar güzel bir bağla bağlıymışız birbirimize.. Şimdi, geriye bakınca daha iyi anlıyorum.
Annem bizimle çok fazla vakit mi geçirdi, ya da bizi etkinlikten etkinliğe mi sürükledi? Hayır. Bizimle oturup oyunlar mı oynadı? Hayır. Annem de, babam da çok yoğun çalışan, mesleklerinde başarılı insanlardı (hala da öyleler) Ama işte, bizimle geçirdikleri zamanda ne yaptılarsa, bence en büyük başarıları işte şu anda hissettiğim bu derin bağı ve güven duygusunu aşılamış olmaları oldu bize. Yıllar geçse de, dünyanın ayrı yerlerine dağılsak da birbirimize böyle derin bir bağla bağlı, bir araya geldiğimizde uzun uzun sohbet edebilen, iletişimini asla kaybetmeyen bir aile olduk.
Annem ve babam bizi yetiştirirken ne yaptılarsa, ben de aynısını yapabilmeyi diliyorum bütün kalbimle. Umarım bir gün kızım da benim ailemle paylaşabildiğim gibi paylaşır hayatı benimle, babasıyla. İşte o zaman dünyalar benim olur!
Wednesday, February 29, 2012
The Road - Cormac McCarthy

The Road'un önce filmini izlemiştim, Viggo Mortensen'in oyunculuğuna hayran kalmıştım. Filmin atmosferi inanılmaz derecede ürpertmişti beni. Bunun üzerine kitapçıda rafta gördüğüm, filmin kendine temel aldığı Cormac McCarthy romanını da alıp okumak istedim.
Roman, bir 'kıyamet günü sonrası' (post-apocalyptic) romanı. Bundan önce bu türde sadece bir kitap okumuştum, o da Stephen King'in Kara Kule serisinin bir parçası olan 'Çorak Topraklar' (The Waste Lands) romanıydı ve çok başarılıydı. Bu romanda da sebebini bilmediğimiz bir felaket tarafından dünyanın çoğu yanmış, insanların çoğu ölmüş ve yiyecek bulmak neredeyse imkansız. Yamyamlardan oluşan çeteler kol geziyor ve bu ölü, karanlık, soğuk dünyada yaşamaya ve güneye doğru inmeye çalışan bir baba-oğulun hikayesini anlatıyor bize yazar.
Yazarın okuduğum ilk kitabı oldu bu. Ama kesinlikle son kitabı olmayacak. Bu kadar güçlü bir dille yazılmış, etkileyici ve gerçekçi bir roman okumamıştım son zamanlarda. Sade ama asla basit olmayan bir İngilizce. İmla işaretlerinin kullanılmamasının getirdiği gerçekçilik hissi. Adeta baba ve oğulla birlikte ben de o soğuk, gri, ölü dünyada yürüyordum. Odamda sıcak yatağımda oturduğum halde kitapta geçen karanlık gecelerin soğukluğunu içimde hissettim.
İnsanın boğazına düğümler atan, yutkunduran, çok akıcı ama çok kasvetli, karanlık bir roman. Hazmetmesi kolay değil. İnsana 'Ben böyle bir durumda olsaydım ne yapardım?' diye sorduruyor. Ve bence dünyanın şimdiki halini ve nükleer felaketleri gözönüne alırsak, maalesef insanlığın bu duruma düşmesi çok sürmeyecek..
Roman, bütün bunlara rağmen yine de 'insanlığa ve iyiliğe olan inançtır bizi yaşatan' mesajı da veriyor. Cormac McCarthy'nin bir yazar olarak gücü de buradan geliyor bence. Durumları, olayları duygu sömürüsüne dönüştürmeden, gayet sade ve olduğu gibi önümüze sunuyor. Diğer kitaplarını da okumayı iple çekiyorum!
Arrietty'nin gizli dünyası

Studio Ghibli'nin son filmini uzun zamandır merak ediyordum. Yine Miyazaki imzalı, insanın içini ısıtan, sıcacık bir film. Belki eski Miyazaki filmleri kadar fantastik ve gerçeküstü öğelerle yüklü değil, daha 'normal' bir film, ama bu benim filmden çok keyif aldığım gerçeğini değiştirmedi. İlk defa bir Miyazaki filmini sinemada izlemiş oldum.
Arrietty, parmak kadar boyuyla evlerin tahtalarının altında yaşayan 'borrower' (ödünç alıcı) bir ailenin kızı. Bir gün yanlışlıkla görülmemesi gerektiği halde bir insan tarafından farkediliyor ve olaylar gelişiyor.. Yine Miyazaki'nin çocuksu ve güzel dünyası bizi bekliyor bu filmde. Disney'in Studio Ghibli'yi satın almasının etkileri bariz olarak görülse de, ben çok beğendim yine de. Miyazaki'yi (ve kedilerini!) özlemişim :)
Etiketler:
sinema
Monday, February 20, 2012
Efrasiyab'ın hikayeleri

Enfes, enfes..Sanırım okumadığım tek bu romanı kalmıştı İhsan Oktay Anar'ın, bunu da okudum sonunda. Ve diyebilirim ki Puslu Kıtalar Atlası'ndan sonra en sevdiğim kitabı bu oldu.
Ne çok özlemişim Uzun İhsan Efendi'nin üslubunu...Ne çok özlemişim onun kendine has dünyasında, kendine has diliyle anlatığı masallarda kaybolmayı... O kadar enfesti ki, sonunda gözlerimden yaşlar döküldü. Böylesine güzel bir kitabı bitirmek bana hüzün verdiğinden. Ama en çok da Uzun İhsan Efendi'nin kullandığı o güzel dille efsunladığı sayfaların büyüsünden..
Bin bir Gece Masalları'nın hikaye anlatma kültürünün, Doğu ve Batı felsefesinin, tasavvufun, popüler kültürün ve insanı kahkahayla güldürecek bir çok öğenin çok güzel harmanlandığı bir masallar bütünü.. Uzun süre unutabileceğimi sanmıyorum.
(Kitabı okumadıysanız bundan sonrasını okumayın)
Gerçekten de, kurdelesini düzeltirken, kızın gözünden bir damla yaş geliverdi. İşte Ölüm, bu gözyaşını gördü. Ardından çocuğun yüzünü, o yüzdeki harfleri, masalları ve cenneti farketti. Evet, çocukluk, cennetin ta kendisiydi ve cennet de seyredilmeye değerdi. Ölüm, seyrettikçe yüzünün yumuşadığını ve göklere yükselir gibi gerçek şekline erişmeye çalıştığını farketti. Bu sırada bir şey çatırdadı.
Mühür kırılmış, Ölüm gülümsüyordu.
Güneş battıktan epeyce sonra, çocukların yatma zamanı artık gelmişti. Zaten hepsinin gözlerinden uyku akıyor, buna rağmen yine de, hikayeye kulak kesilmeyi ihmal etmiyorlardı. Cezzar Dede son sözü de söyledikten sonra, merakı kabarmış olacak ki, en küçük kız torunu sordu:
-'Peki Dede, Efrasiyab'ın hazinesini bulduktan sonra onu ne yaptılar?'
Torunlarının bu gbi sorularına cevap yetiştirmekte zaten ustalaşmış olan ihtiyar, hiç düşünmeden cevap verdi:
-'Elmasların, yakutların ve zümrütlerin ışıltısını doya doya seyrettiler.'
Gelgelelim, torununun merakı yatışmış değildi:
-'Peki, ne kadar zaman seyrettiler dede? Hayatları boyunca hep ona mı baktılar? Seyretmekten bıkmadılar mı?'
İhtiyar ise gülerek, 'Hiç bıkılır mı? Ben seni seyretmekten bıkıyor muyum?' diye cevap verdi.
Uykusu adamakıllı bastırdığı için gözkapakları ağırlaşan çocuk, 'Öyleyse, ben büyüyene kadar yanımdan hiç ayrılma dede. Beni hep seyret.' diye mırıldandı.
İhtiyar, uyandırmamaya özen göstererek, gözleri kapanan torununu kucağına aldı ve yatağına yavaşça yatırıp üstünü örttü. Pencereden ayışığı sızıyor ve küçük kızın yüzünü aydınlatıyordu. Cenneti görmek için aslında bu kadar ışık bile yetmez miydi?
Şah ve Sultan

İskender Pala'nın okuduğum ilk kitabı oldu Şah ve Sultan. Çok ilgimi çeken bir konu olan Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail'in olgunlaşıp tahta çıkışlarının, savaşlarının ve aşklarının hikayesi. Anlaşılan o ki İskender Pala epeyi araştırma yapmış kitabı yazmadan önce. Bir de, derin bir Divan edebiyatı bilgisi ve dilini temel alıyor. Osmanlıcaya ve Farsçaya hakim olduğu açık. Dili, 'seci' de denilen, kafiyeli düzyazı tarzında, çoğu zaman. Romanda bu estetik dursa ve kulağa güzel gelse de bazen yapılan edebi sanatlar, sadece yazarın bilgisini göstermek için yapılmış gibi durabiliyor. Bölüm başındaki şiir alıntıları (bence) çok güzeldi. Ancak Divan Edebiyatı'na aşina olmayan birisi kitabı okurken belki zorlanabilir tam da bu yüzden.
Genel olarak ise son zamanlarda okuduğum en sürükleyici kitap olmasa da kaliteli, sağlam bir araştırma ürünü, dili çok güzel kullanan bir roman olduğunu söyleyebilirim. Özellikle tarihi romanları seviyorsanız bu romana bir şans tanıyın bence.
Thursday, February 16, 2012
Biz Akdeniz Kadınları

Resim: Amadeo Modigliani, 'Güzel Kadın'
Bu yazıyı, 'sıfır beden'i bize dayatmaya çalışan ve 'güzellik' kavramını içi kof, ulaşılması imkansız bir ideale dönüştüren kozmetik ve moda endüstrilerine inat yazdım. Bunu okuyan bütün kadınlara güzelliklerini ve eşsizliklerini hatırlatmak amacıyla yazdım.
Biz Akdeniz Kadınları, eşsiz ve benzersiziz.
Belki 'sıfır beden' değiliz, erkek çocuğu gibi dümdüz bedenlerimiz yok. 'Mükemmel' ya da 'ince' tanımına girmeyen, ama 'kıvrımlı' ve 'gerçek' bedenlerimiz var.
Aşık olduğumuzda ışıldar gözlerimiz. Aşktır en güzel makyajımız.
Kuzey ülkelerinin kızları gibi incecik değiliz belki. Ama bereketli bir tarla gibidir vücudumuz. Bir can büyütür içinde bedenimiz, korur, saklar. Sonra ak sütüyle besler. 'Kurabiye gibi' çocuklar büyütürüz biz, mis kokulu, yumuşacık, tatlı mı tatlı. Doğurduğumuz her çocukla daha da güzelleşiriz.
Akdeniz kadınlarıyız biz. Şarap gibi, yıllandıkça güzelleşiriz. Otuzlarımızda, yirmilerimizden daha güzelizdir. Kırklarımızda ise otuzlarımızdan. Yıllar, yüzümüze karakter katar, bilgelik yerleşir gözlerimize, bakışlarımıza. Gülüşümüze, kendine güvenin ışıltısı gelir. Kahkahalarımız rengarenk balonlar gibi uçuşur etrafımızda.
Akdeniz kadınlarıyız biz. Yaşamayı çok severiz. Yemek yemeyi, gülmeyi, sohbet etmeyi, şarkı söylemeyi.. Doyasıya yaşarız hayatı. Yüzümüzdeki çizgilerin her biri ayrı bir hikaye anlatır. Yaşadığımız her güzellik bizde izini bırakır.
Akdeniz ve Anadolu kadınlarıyız biz. Çalışır ve üretiriz. Ellerimizden bereket fışkırır. Yüreğimizden sevgi. Olduğumuz gibi, yaşadığımız gibi, kendimiz gibi güzeliz.
Etiketler:
deneme
Tuesday, February 14, 2012
Uzun kanatlı kuş sürüleri
binlerce, onbinlerce kemanla çağırdığım dolunay
elektriğin gümüş suyuna ışığını değdiren yıldız
yeraltı kentimde biten güzelavrat otu
geçmiş sevdalarımı erittiğin geceler için
yeniden birini sevmenin ne olduğunu anımsattığın
yüzümde tahtlar devirdiğin,
saraylar yıktığın için
düşlerinin içinden geçecek
uzun kanatlı kuş sürüleri diliyorum sana
ve severken seni,
sevdikçe seni
hep çocuk kalacağım, biliyorum.
Akgün Akova
Tuesday, February 7, 2012
Sabah
Gölün mavi, saydam rengi. Dalgaların şıpırtısı. Sessizlik. Aklımın berraklığı. Buz gibi havayı içime çekerken üşüyen vücudumun içine akıttığım simsiyah, acı, sıcak kahve. Vücudumu uyandıran derin bir nefes. Derin, depderin bir nefes.
Sabahın berraklığı. Dünyayı tertemiz bir camın ardından görüyormuşçasına. Zaman bir an durmuşçasına. Öyle durup, dünyaya bakmak. Nefes almak. Sadece nefes almak.
Etiketler:
anlar
Saturday, February 4, 2012
Fotoğraf
Çekmeyi çok, ama çok seviyorum.
En çok çekmeyi sevdiğim şeylerden biri (ne alakaysa) eski ve terkedilmiş fabrikalar, binalar, yangın yerleri, sanayi atıkları...vs ve bütün bunların 'post-apocalyptic' de denilen, hüzünlü, gerçekdışı havası.
Branson, Missouri

Loyola Üniversitesi Kampüsü, Steam Plant, Chicago
Pullman Historic District, Chicago
Etiketler:
fotograf
Subscribe to:
Posts (Atom)

