Şimdi Frankfurt havaalanında, İstanbul uçağının kalkmasını bekliyorum. Daha 6 saat buradayım ve bir şekilde zaman geçirmem gerekiyor.
Havaalanları ikinci evim oldu, sanırım evimden sonra en uzun saatler geçirdiğim yerler buraları.
Yine de yolculuğu seviyorum!
İstanbul'uma kavuşuyorum bu akşam, çok büyülü bir duygu. Bir şehir ve şehrin insanın hayatındaki yeri. Çok ilginç gerçekten, zaten şu anda da Italo Calvino'nun 'Invisible Cities'ini okuyorum. Çok güzel.
Can Yücel'in en sevdiğim şiirini yeniden okudum, buraya da koyayım dedim.
ELLERİMDE BİR GÖZTAŞI
Ellerimde bir göztaşı, gözlerim boş gidiyorum
Ne bileyim, bir damlanın böyle deniz olduğunu
Şaştım, mavi bir fal gibi açılınca önümde
Giritli bir ölümüm varmış, bir balıkçı fitil gibi
Patlayacakmış avucunda otuz çubuklu gençliğim
Üç günde mi desem, üç gökte, üç kulaçta mı
Ben ki, o camgöbeği çiçekler açan ağaç
Kırılmaz bardaklar gibi tuzla buz olacakmış
Ne zaman boğulsam böyle yosun kokuyordu ışık
Sabahcı kahvelerde bir çiroz ötüyordu
Ve dalgalarımı geçen o deniz şoförleri
Böyle uyur düşlere bindirmiş gemiler
Uyuklar gibi üstünde mermer masaların
Bir tahta parçasıydım, osmanlı bir kazadan kalmış
Yüzüyordum, islam kaptanın ahşap ayağında
Öbür tahtalara öbür insanlara doğru
Cumhurdu mürekkep balığı, simsiyah yüzüyordum
Ne bileyim, bir korkunun böyle destan olduğunu
Ağardım, nisanlayınca gece, ve yavrulayan yalnızlık
Ya da ilk insanın doğduğu, öldüğü dağdı Moby Dick
Nefes aldıkça filbahriler köpürüyordu sulardan
Çanlar çalıyor kulaklarımda, yunuslar yarışıyordu
Alyuvarlar, dolkuşları ve rüzgar midyeleri
Dedim, dünya gibi bulut yok dünya üstünde
Ellerimde bir göztaşı, gözlerim boş gidiyordum
Ne bileyim, bir türkünün böyle Veysel olduğunu
Açıldım, çıkmaz bir sokak gibi, kapanınca denizde.
Can Yücel
Wednesday, June 21, 2006
Friday, June 9, 2006
Bulutlu gökyüzü
Hava biraz daha serinledi, daha güzel oldu. Haftasonu yağmur gelecekmiş.
Bütün işlerimi bitirdim doktoramın ilk yılına dair, tüyler gibi hafifim.
Bugün kütüphanede çalıştım 5 saat, şimdi master'dan mezun olacakların törenine gitmem gerek, akşam ise misafirler geliyor.
Haftasonu toplanmaya başlamam lazım, hiç istemiyorum. Taşınmaktan ve sürekli bütün eşyalarımı kutulara doldurup oradan oraya sürüklemekten nefret ediyorum! Ama belki değişiklik iyi gelir. Henüz yeni evim nerede olacak bilmiyorum.
Buradaki evlerin balkonları yok pek, kötü bir şey. Balkon kültürü olan bir milletin içinden geldiğimden, zor geliyor bana yağmur yağarken dışarı balkona çıkıp derin nefesler alamamak, düşüncelere dalamamak.
Türkiye'ye uçuşa ise 11 gün kaldı...
Gidişler ve gelişler..Hayatım taşınmalar, gidiş ve gelişlerle dolu.
Bütün işlerimi bitirdim doktoramın ilk yılına dair, tüyler gibi hafifim.
Bugün kütüphanede çalıştım 5 saat, şimdi master'dan mezun olacakların törenine gitmem gerek, akşam ise misafirler geliyor.
Haftasonu toplanmaya başlamam lazım, hiç istemiyorum. Taşınmaktan ve sürekli bütün eşyalarımı kutulara doldurup oradan oraya sürüklemekten nefret ediyorum! Ama belki değişiklik iyi gelir. Henüz yeni evim nerede olacak bilmiyorum.
Buradaki evlerin balkonları yok pek, kötü bir şey. Balkon kültürü olan bir milletin içinden geldiğimden, zor geliyor bana yağmur yağarken dışarı balkona çıkıp derin nefesler alamamak, düşüncelere dalamamak.
Türkiye'ye uçuşa ise 11 gün kaldı...
Gidişler ve gelişler..Hayatım taşınmalar, gidiş ve gelişlerle dolu.
Etiketler:
gunce
Friday, June 2, 2006
Çok uzun zamandır
Hiç bir şey yazamadım buraya. 3 gün kaldı bütün her şeyin bitmesine, geriye sayım başladı, kendimi uzaya fırlatılacak bir roket gibi hissediyorum. Şu 3 gün bir geçse.... Bugün son Arapça dersini yaptık. Herkes yiyecek bir şeyler getirdi, çoğu master öğrencisi mezun olacağı için çok hüzünlüydü aslında. Bir çok fotoğraf çektik.
Güneşli bir Cuma öğleden sonrasında kütüphanede olmak da çok zor....
Güneşli bir Cuma öğleden sonrasında kütüphanede olmak da çok zor....
Etiketler:
gunce
Sunday, May 7, 2006
Hayatımdaki küçük mutluluklar:)

"Mutluluk yaşanmaz, anımsanır."
Yıldız Kenter
Hayatımda bana mutluluk veren küçük detayların bir listesini yaptım elimden geldiğince, bunları okuyunca dahi kendimi mutlu hissediyorum!
- Yeni yıkanmış çamaşırların kokusu
- Bir bebek gülüşü
- Sokakta bir kedi yavrusunun başını okşamak
- Masmavi gökyüzüne bakıp pamuk beyazlığında bulutlar görmek
- Yağmur sonrası serinliği ve taze toprak kokusu
- Sıcak kumların üzerine boylu boyunca uzanmak
- Yorucu ve soğuk bir kış gününün gecesinde sıcak bir duş almak
- En sevdiğim şarkının radyoyu açar açmaz çalmaya başlaması
- Sıcak çay yudumlarken siyah çikolata yemek
- Çıplak ayaklarımın altında yeşil ve gür çimenleri hissetmek
- Yeni yağmış bembeyaz karların içinde yuvarlanmak
- Elimde en sevdiğim kitap, yatağıma uzanmak
- Gece uyumadan önce içimi ısıtan sıcak ballı süt
- Posta kutumda bana gönderilmiş bir mektup bulmak
- Yeni pişmiş çikolatalı kurabiye kokusu
- Mum ışığında yasemin çayı içmek
- Başımı döndüren yeni açmış çiçek ve bahar kokusu
- Bir bebeği kucağımda tutmak
- En sevdiğim parfümü koklamak
- Uzun zamandır konuşamadığım bir dostumdan haber almak
- Çilek ve taze muz kokusu
- Doyasıya gerinmek
- Uzun ve keyif dolu Pazar kahvaltıları
- Taptaze ekmek somununun çıtır kabuklu ucunu kocaman ısırmak
- Sevilen ve özleneni uzun bir süreden sonra sımsıkı kucaklamak
- Dışarıda şimşekler çakar ve yıldırımlar gürlerken elimde çay fincanı, pencereden dışarıyı seyretmek
- Terden sırılsıklam olana dek dansetmek
- Ruhuma işleyen bir senfoniyi sesini sonuna dek açıp dinlemek
- Yorucu ve sıkıcı bir günden sonra pijamalarımı giyip bir bardak süt ve kurabiyelerle koltuğa kıvrılmak
- Kuş cıvıltılarıyla uyanmak
- Saçımın mis gibi şampuan kokması
- Boğaz kenarında simit ve çayla karnımı doyurmak
- Doyasıya ağlayıp ferahladıktan sonra gelen huzur duygusu
- Salıncakta sallanmak
- Buz gibi bir Aralık gününde sıcacık bir tas tarhana çorbası
- Bir yaz gecesi oturup manasızca iki saat çekirdek çitlemek
- Uykudan ölmek üzereyken başını yastığa gömmek
- Sıcak, kavurucu yaz gününde boğazımdan akan serin su
- Cuma akşamı rehaveti içinde güzel, eski bir film izlemek
- Uyuyakaldığımda üzerime şefkatle örtülen kırmızı battaniye
- Bir gökkuşağı görmek
- Mutluluk anlarının fotoğrafını çekmek
- Bir ekmek fırınının önünden geçerken o mis gibi, güzelim kokuyu içine çekmek
- Yeni sönmüş doğumgünü pastası mumlarının kokusu
- Pazar sabahı uyanıp yatağın içinde saatlerce kitap okumak
- Uzun kış gecelerinde uyanıp, daha sabaha bir kaç saat olduğunu görüp sevinerek tekrar uyumak
- Yeni basılmış kitap sayfalarının kokusu
- Yaz geceleri esen serin meltemde balkonda annemle oturup saatlerce çene çalmak
- Tuttuğum takımın maçı açık ara farkla kazanması
- Denizdeki yakamozları izlemek
- Anneannemin evindeki saatin huzur dolu tik-takları
- Sahilden güzel çakıl taşları toplamak
- Gece olan otobüs yolculuklarında tatlı tatlı uyuklamak
- Kelebekleri kovalamak
- Sabah kahvaltısında tereyağlı ballı ekmek
- Ellerimle çikolatalı puding tenceresinin dibini sıyırmak
- Dalgalar kıyıyı okşarken kumların üzerinde kıyı boyunca yürümek
- Yeni, cicili bicili kırtasiye malzemeleri almak
- Kış rüzgarında kar ve çam ağacı kokusu
- Çaya batırılıp yenen pötibör bisküvi
- Mum ışığında kırmızı şarap yudumlayıp Fransız peynirleri yemek
- Sevdiğim bir şarkıyı bağıra çağıra söylemek
- Ütü yaparken Sezen Aksu dinlemek
- Yeni sönmüş kibrit kokusu
- Geceyarısı açlığıyla yenen kaşarlı-sucuklu tost
- Birini ayakta alkışlamak
- En sevdiğim kitabı tekrar okumak
- Kız arkadaşlarımla kıkırdaşmak
- Arabanın arka koltuğunda uyuyakalmak
- Martılara simit atmak
- Yaşlı ve kocaman bir ağaca sarılmak
- Birisinden bir buket çiçek gelmesi
- Yaz gecesinde kayan yıldızları saymak
- Üşümüş ayaklarımı sıcacık kalorifere dayamak
- Uçakta karnım doyduktan sonra battaniyenin altında uyuyakalmak
- Doğumgünü sabahında uyanmak
- İçten bir gülücükle 'Günaydın' demek
- Dişlerimi yeni fırçalamışken olan ferahlık hissi
- Sıcak bir bardak demli çay ve koyu muhabbet
- Kinder sürpriz yumurtanın kabuğunu kırıp içindekini açmak
- Annemin yayla çorbası
- Gözlerimden yaşlar gelip karnım ağrıyıncaya dek gülmek
- Her sabah yeni başlayan bir gün için Tanrıya şükretmek
Etiketler:
deneme
Sunday, April 30, 2006
Bugün anladım
Beni gerçekten seven insanlar, fırtınalı bir deniz gibi çalkalanan hayatımın içinde sabit durup tutunabileceğim bir kaya gibi 'hep orada' olan insanlar, ne olursa olsun benim için ve benim mutluluğum için hep dimdik durmaya, onlara tutunup tekrar ayağa kalkabilmem için bana güç vermeye hazırlar.
Böyle insanlar hayatımda var olduğu için çok şanslıyım. Onlar olmasa hayatın dertleri, sorunları ve umutsuzluk dalgaları beni oradan oraya sürüklediği zamanlarda nasıl dengemi bulabilirdim tekrar? Nasıl kalkabilirdim tekrar ayağa?
Canım ailem ve gerçek dostlarım: İyi ki varsınız ve hayatı benim için çok daha yaşanılır kılıyorsunuz. Sizi çok ama çok seviyorum:)
Böyle insanlar hayatımda var olduğu için çok şanslıyım. Onlar olmasa hayatın dertleri, sorunları ve umutsuzluk dalgaları beni oradan oraya sürüklediği zamanlarda nasıl dengemi bulabilirdim tekrar? Nasıl kalkabilirdim tekrar ayağa?
Canım ailem ve gerçek dostlarım: İyi ki varsınız ve hayatı benim için çok daha yaşanılır kılıyorsunuz. Sizi çok ama çok seviyorum:)
Etiketler:
gunce
Sunday, April 23, 2006
Acı
ve bir kadın, "bize acıdan bahset" dedi.
ve o cevap verdi:
"acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.
nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi güneş'i görebilsin diye
kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz.
ve eger kalbinizi, yaşamınızın günlük mucizelerini
hayranlıkla izlemek üzere açarsanız,acınızın, neşenizden
hiç de daha az harikulade olmadığını göreceksiniz;
ve kırlarınızın üstünden mevsimlerin geçişini kabul ettiğiniz gibi,
aynı doğallıkla, kalbinizin mevsimlerini de onaylayacaksınız.
ve kederinizin kışını da, pencerenizden huzur içinde seyredeceksiniz.
acılarınızın çoğu sizin tarafınızdan seçilmiştir.
acınız, aslında içinizdeki doktorun, hasta yanınızı
iyileştirmek için sunduğu "acı" ilaçtır.
doktorunuza güvenin ve verdiği ilacı sessizce ve sakince için;
çünkü size sert ve haşin de gelse, onun elleri
"görülmeyen"in şefkatli elleri tarafından yönlendirilir.
ve size ilacı sunduğu kadeh dudaklarınızı yaksa da,
o'nun kutsal gözyaşlarıyla ıslanmış kilden yapılmıştır."
Halil Cibran
ve o cevap verdi:
"acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.
nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi güneş'i görebilsin diye
kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz.
ve eger kalbinizi, yaşamınızın günlük mucizelerini
hayranlıkla izlemek üzere açarsanız,acınızın, neşenizden
hiç de daha az harikulade olmadığını göreceksiniz;
ve kırlarınızın üstünden mevsimlerin geçişini kabul ettiğiniz gibi,
aynı doğallıkla, kalbinizin mevsimlerini de onaylayacaksınız.
ve kederinizin kışını da, pencerenizden huzur içinde seyredeceksiniz.
acılarınızın çoğu sizin tarafınızdan seçilmiştir.
acınız, aslında içinizdeki doktorun, hasta yanınızı
iyileştirmek için sunduğu "acı" ilaçtır.
doktorunuza güvenin ve verdiği ilacı sessizce ve sakince için;
çünkü size sert ve haşin de gelse, onun elleri
"görülmeyen"in şefkatli elleri tarafından yönlendirilir.
ve size ilacı sunduğu kadeh dudaklarınızı yaksa da,
o'nun kutsal gözyaşlarıyla ıslanmış kilden yapılmıştır."
Halil Cibran
Etiketler:
siir
Sevgi
almitra konuştu,
“bize sevgiden bahset”
ve o müthiş sesiyle konuştuŞ
sevgi sizi çağırınca onu takip edin,
yolları sarp ve dik olsa da
ve kanatları açıldığında bırakın kendinizi
telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da
ve sizinle konuştuğunda ona inanın
kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi,
sesi tüm hayallerinizi darmadağan etse de...
çünkü sevgi sizi yücelttiği gibi, çarmıha da gerer
sizi büyüttüğü ölçüde, budayabilir de...
en yükseklere uzanıp, güneşle titreşen en hassas dallarınızı okşasa da,
köklerinize de inecek ve onları saracaktır, toprağa tutunmaya çalıştıklarında...
mısır biçen dişliler gibi sizi kendine çeker, çıplak bırakana kadar döver, harmanlar;
kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler...
bembeyaz olana kadar öğütür sizi; esnekleşene kadar yoğurur;
ve tanrı’nın ilahi sofrasına ekmek olasınız diye, sizi kendi kutsal ateşine savurur...
sevgi bütün bunları, kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar...
ve bu biliş, hayatın kalbinin bir cüzzünü yaratır...
ancak korkunun kıskacında, salt sevginin huzurunu ve hazzını ararsınız.
o zaman örtün çıplaklığınızı, ve sevginin harman yerine adım atın...
adım atın, kahkahaların tümünün olmadığı,
sadece gülebileceğiniz mevsimsiz dünyaya,
ve ağlayın ama tüm gözyaşlarınızla değil...
sevgi hiçbirşey sunmaz, sadece kendisini...
hiçbirşey kabul etmez kendinde olandan gayrı...
sevgi sahip çıkmaz, sahiplenilmez de...
çünkü sevgi, sevgi için yeterlidir tümüyle...
sevdiğinizde “tanrı benim kalbimde” yerine,
şöyle diyin, “ben kalbindeyim tanrı’nın”
ve sanmayın yön verebilirsiniz sevginin akışına,
çünkü sevgi, yolunu kendi çizer, sizi değer bulduğunda...
sevgi birşey istemez tamamlanmaktan başka...
fakat seviyorsanız ve ihtiyaçların arzuları varsa,
bırakın bunlar sizinde arzularınız olsun...
erimek ve akmak, geceye şarkılar sunan bir dere misali...
şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip, kendi sevgi anlayışınla yaralanmak,
ve kanamak, yine de istek ve coşkuyla...
şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak,
ve bir sevgi gününe daha teşekkürle uzanmak...
sessizce çekilmek öğle vakti, sevginin vecdini duymak,
akşamın çöküşüyle de eve huzurla dönmek...
ve uyumak kalbinde sevgiliye bir dua,
ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla...
Halil Cibran
“bize sevgiden bahset”
ve o müthiş sesiyle konuştuŞ
sevgi sizi çağırınca onu takip edin,
yolları sarp ve dik olsa da
ve kanatları açıldığında bırakın kendinizi
telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da
ve sizinle konuştuğunda ona inanın
kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi,
sesi tüm hayallerinizi darmadağan etse de...
çünkü sevgi sizi yücelttiği gibi, çarmıha da gerer
sizi büyüttüğü ölçüde, budayabilir de...
en yükseklere uzanıp, güneşle titreşen en hassas dallarınızı okşasa da,
köklerinize de inecek ve onları saracaktır, toprağa tutunmaya çalıştıklarında...
mısır biçen dişliler gibi sizi kendine çeker, çıplak bırakana kadar döver, harmanlar;
kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler...
bembeyaz olana kadar öğütür sizi; esnekleşene kadar yoğurur;
ve tanrı’nın ilahi sofrasına ekmek olasınız diye, sizi kendi kutsal ateşine savurur...
sevgi bütün bunları, kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar...
ve bu biliş, hayatın kalbinin bir cüzzünü yaratır...
ancak korkunun kıskacında, salt sevginin huzurunu ve hazzını ararsınız.
o zaman örtün çıplaklığınızı, ve sevginin harman yerine adım atın...
adım atın, kahkahaların tümünün olmadığı,
sadece gülebileceğiniz mevsimsiz dünyaya,
ve ağlayın ama tüm gözyaşlarınızla değil...
sevgi hiçbirşey sunmaz, sadece kendisini...
hiçbirşey kabul etmez kendinde olandan gayrı...
sevgi sahip çıkmaz, sahiplenilmez de...
çünkü sevgi, sevgi için yeterlidir tümüyle...
sevdiğinizde “tanrı benim kalbimde” yerine,
şöyle diyin, “ben kalbindeyim tanrı’nın”
ve sanmayın yön verebilirsiniz sevginin akışına,
çünkü sevgi, yolunu kendi çizer, sizi değer bulduğunda...
sevgi birşey istemez tamamlanmaktan başka...
fakat seviyorsanız ve ihtiyaçların arzuları varsa,
bırakın bunlar sizinde arzularınız olsun...
erimek ve akmak, geceye şarkılar sunan bir dere misali...
şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip, kendi sevgi anlayışınla yaralanmak,
ve kanamak, yine de istek ve coşkuyla...
şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak,
ve bir sevgi gününe daha teşekkürle uzanmak...
sessizce çekilmek öğle vakti, sevginin vecdini duymak,
akşamın çöküşüyle de eve huzurla dönmek...
ve uyumak kalbinde sevgiliye bir dua,
ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla...
Halil Cibran
Etiketler:
siir
Thursday, April 13, 2006
Thursday, April 6, 2006
Thursday, March 23, 2006
Ben bir şehir kızıyım!
İtiraf ediyorum, ben büyük bir şehrin bana verdiği enerji olmadan yaşayamıyorum.
Küçük banliyöler, kasabalar, sessiz sakin duran hiç bir yer bana göre değil.
Etrafımda canlı bir organizma gibi yaşayan, nefes alan, devinen, kendini her gün kurup tekrar yıkan, gitgide büyüyen ve genişleyen bir şehir olmazsa ben huzurumu kaybediyorum.
Sokağa çıktığımda şehrin kalp atışlarını hissedebilmeli, o karmaşanın tam ortasında kendi ruhumun dengelendiğini hissedebilmeliyim.
Günün 24 saati yaşayıp nefes aldığını bildiğim bir yerde, her köşesinde ayrı bir yaşamın son hızıyla sürüp gitmekte olduğu, her gün ayrı bir destanın yazıldığı, o uçsuz bucaksız yerde olduğumu bilmeliyim.
Mutlulukla dolmalıyım egzos, sigara ve vapur dumanlarını içime çekerken. Yüzüme o tanıdık gülümseme yayılmalı korna sesleri, vapur düdükleri, onlarca ezan sesi ve martı çığlıkları birbirine karışırken.
Banliyölerin 'yapay güvenlik' dolu sahte rahatlığında değil, şehrin o 'hiç de tekin olmayan' ıssız mahallelerin kuytuluklarında atabilmeliyim adımlarımı ve bu bana korku vermemeli.
İçinde aktığım insan kalabalığının gücünün ve enerjisinin kendi içimde de aktığını hissetmeliyim sokaklarda yürürken, birbirine ve şehre 'bağımlı' hale gelmiş bu topluluğun bir parçası olduğumu bilmeli ve bundan büyük bir keyif almalıyım.
Arada sırada uzaklaşsam da döndüğüm yer yine hep metropoller oluyor bu yüzden, onlarsız belki bir süreliğine yaşayabiliyorum ama sonunda geri geldiğim yer hep aynı. Yaşamı bana her yüzüyle, iyisiyle, kötüsüyle, güzeli ve çirkiniyle sunan şehir.
Ben bir şehir bağımlısıyım.
----------------------------------------------------------------
"The screech and mechanical uproar of the big city turns the citified head, fills citified ears - as the song of birds, wind in the trees, animal cries, or as the voices and songs of his loved ones once filled his heart. He is sidewalk-happy.”
Frank Lloyd Wright
“The two elements the traveler first captures in the big city are extra human architecture and furious rhythm. Geometry and anguish. At first glance, the rhythm may be confused with gaiety, but when you look more closely at the mechanism of social life and the painful slavery of both men and machines, you see that it is nothing but a kind of typical, empty anguish that makes even crime and gangs forgivable means of escape.”
Federico Garcia Lorca
Küçük banliyöler, kasabalar, sessiz sakin duran hiç bir yer bana göre değil.
Etrafımda canlı bir organizma gibi yaşayan, nefes alan, devinen, kendini her gün kurup tekrar yıkan, gitgide büyüyen ve genişleyen bir şehir olmazsa ben huzurumu kaybediyorum.
Sokağa çıktığımda şehrin kalp atışlarını hissedebilmeli, o karmaşanın tam ortasında kendi ruhumun dengelendiğini hissedebilmeliyim.
Günün 24 saati yaşayıp nefes aldığını bildiğim bir yerde, her köşesinde ayrı bir yaşamın son hızıyla sürüp gitmekte olduğu, her gün ayrı bir destanın yazıldığı, o uçsuz bucaksız yerde olduğumu bilmeliyim.
Mutlulukla dolmalıyım egzos, sigara ve vapur dumanlarını içime çekerken. Yüzüme o tanıdık gülümseme yayılmalı korna sesleri, vapur düdükleri, onlarca ezan sesi ve martı çığlıkları birbirine karışırken.
Banliyölerin 'yapay güvenlik' dolu sahte rahatlığında değil, şehrin o 'hiç de tekin olmayan' ıssız mahallelerin kuytuluklarında atabilmeliyim adımlarımı ve bu bana korku vermemeli.
İçinde aktığım insan kalabalığının gücünün ve enerjisinin kendi içimde de aktığını hissetmeliyim sokaklarda yürürken, birbirine ve şehre 'bağımlı' hale gelmiş bu topluluğun bir parçası olduğumu bilmeli ve bundan büyük bir keyif almalıyım.
Arada sırada uzaklaşsam da döndüğüm yer yine hep metropoller oluyor bu yüzden, onlarsız belki bir süreliğine yaşayabiliyorum ama sonunda geri geldiğim yer hep aynı. Yaşamı bana her yüzüyle, iyisiyle, kötüsüyle, güzeli ve çirkiniyle sunan şehir.
Ben bir şehir bağımlısıyım.
----------------------------------------------------------------
"The screech and mechanical uproar of the big city turns the citified head, fills citified ears - as the song of birds, wind in the trees, animal cries, or as the voices and songs of his loved ones once filled his heart. He is sidewalk-happy.”
Frank Lloyd Wright
“The two elements the traveler first captures in the big city are extra human architecture and furious rhythm. Geometry and anguish. At first glance, the rhythm may be confused with gaiety, but when you look more closely at the mechanism of social life and the painful slavery of both men and machines, you see that it is nothing but a kind of typical, empty anguish that makes even crime and gangs forgivable means of escape.”
Federico Garcia Lorca
Etiketler:
deneme
Friday, March 17, 2006
Koku hafızası
İnsanın beyninin anıları saklamada en güçlü yanı koku hafızasıymış.
Bana kışın ortasında bir yaz gününü hatırlatan kokular ne olabilir?
Sabah erkenden taş duvarlarını ısıtan güneşe merhaba diyen odanın mobilyalarının taze , ısınmış ahşap kokusu.
Uyanıp pencereden dışarıya doğru başımı uzatıp aldığım kekik, zeytin ve nane kokularının birbirine karışarak oluşturduğu 'Ege' kokusu.
Ellerimi yıkarken kullandığım mis gibi beyaz, saf Hacı Şakir sabunu kokusu.
Az sonra güneşe ve denize kavuşacağımı bana büyük bir kesinlikle bildiren güneş yağının tenime karışan güzelim hindistan cevizi kokusu.
Denize giden yolda yürürken kolumda güneşten ısınıp gevşeyen hasır sepetin kokusu.
Sahile yaklaşırken insanın başını döndüren denizin iyot ve yosun kokusu.
Sahilde güneşin tam ortasına serilip alnımda boncuk boncuk oluşan terleri birazdan serin sularda eriteceğimi bilip gülümserken burnuma dolan sıcak kum kokusu.
Deniz kenarında inanılmaz acıkmışken kesilen kıpkırmızı karpuzun ve taze beyaz peynirin, simidin susamlarının kokusu.
Biraz kestirip uyandıktan sonra okuduğum gazetenin kağıdının kokusu, rüzgarın uzaktan getirdiği balık ve okyanus kokusu.
Gözlerimi tekrar akşam güneşine kapatırken kendimi işte bu yaz gününde kaybetmek isteyişimin öyküsü..
Bana kışın ortasında bir yaz gününü hatırlatan kokular ne olabilir?
Sabah erkenden taş duvarlarını ısıtan güneşe merhaba diyen odanın mobilyalarının taze , ısınmış ahşap kokusu.
Uyanıp pencereden dışarıya doğru başımı uzatıp aldığım kekik, zeytin ve nane kokularının birbirine karışarak oluşturduğu 'Ege' kokusu.
Ellerimi yıkarken kullandığım mis gibi beyaz, saf Hacı Şakir sabunu kokusu.
Az sonra güneşe ve denize kavuşacağımı bana büyük bir kesinlikle bildiren güneş yağının tenime karışan güzelim hindistan cevizi kokusu.
Denize giden yolda yürürken kolumda güneşten ısınıp gevşeyen hasır sepetin kokusu.
Sahile yaklaşırken insanın başını döndüren denizin iyot ve yosun kokusu.
Sahilde güneşin tam ortasına serilip alnımda boncuk boncuk oluşan terleri birazdan serin sularda eriteceğimi bilip gülümserken burnuma dolan sıcak kum kokusu.
Deniz kenarında inanılmaz acıkmışken kesilen kıpkırmızı karpuzun ve taze beyaz peynirin, simidin susamlarının kokusu.
Biraz kestirip uyandıktan sonra okuduğum gazetenin kağıdının kokusu, rüzgarın uzaktan getirdiği balık ve okyanus kokusu.
Gözlerimi tekrar akşam güneşine kapatırken kendimi işte bu yaz gününde kaybetmek isteyişimin öyküsü..
Etiketler:
deneme
Sunday, March 12, 2006
Final zamanı
Hep böyle oluyor, kütüphanede yaşıyorum artık.
Kütüphaneye diş fırçası ve diş macunumu götürdüm, terlik filan bile götürdüm, ikinci evim oldu artık orası iki haftadır.
Neyse artık biraz uzaklaşmak iyi gelecek, yollara düşmek yine, her zamanki gibi, çok güzel..
Şu sınavlar bitsin daha çok yazacağım söz!!!
Kütüphaneye diş fırçası ve diş macunumu götürdüm, terlik filan bile götürdüm, ikinci evim oldu artık orası iki haftadır.
Neyse artık biraz uzaklaşmak iyi gelecek, yollara düşmek yine, her zamanki gibi, çok güzel..
Şu sınavlar bitsin daha çok yazacağım söz!!!
Etiketler:
gunce
Thursday, March 9, 2006
bir an
Uzun Kanatlı Kuş Sürüleri Diliyorum Sana
aşk çılgınlığının köprülerinden geçelim seninle
sevgilim, yaban otları arasında bulduğum yeşim
yüreğimdeki su birikintisinde okyanusu arayan nehir
sevgilim, unutmabeni çiçeğinin tuttuğu günlük
gözlerimle sarıldığım kuğu bulutlu gökyüzü
ellerini ayrılıklardan kaçırdığım
dalgın deniz feneri duruşlu
ilkbaharda gezinen sis saçlı sevgilim
mevsimlerin ilkokulundan kışı silelim seninle
yaz yağmurlarına yakalanalım
kumsalında sevişmek istediğin Kız Kalesi'nin önünde
açık hava sinemalarının yıkıntılarında uyuyalım
yer gösterici uyandırsın bizi
gözümüze sıktığı el feneriyle
"hadi kalkın sevdalılar,
Aşk Hikayesi filminde oynayan çift yaşlanmış,
seyirci sizi görmek istiyor!"
binlerce, onbinlerce kemanla çağırdığım dolunay
elektriğin gümüş suyuna ışığını değdiren yıldız
yeraltı kentimde biten güzelavrat otu
geçmiş sevdalarımı erittiğin geceler için
yeniden birini sevmenin ne olduğunu anımsattığın
yüzümde tahtlar devirdiğin,
saraylar yıktığın için
düşlerinin içinden geçecek
uzun kanatlı kuş sürüleri diliyorum sana
ve severken seni,
sevdikçe seni
hep çocuk kalacağım, biliyorum
Akgün Akova
aşk çılgınlığının köprülerinden geçelim seninle
sevgilim, yaban otları arasında bulduğum yeşim
yüreğimdeki su birikintisinde okyanusu arayan nehir
sevgilim, unutmabeni çiçeğinin tuttuğu günlük
gözlerimle sarıldığım kuğu bulutlu gökyüzü
ellerini ayrılıklardan kaçırdığım
dalgın deniz feneri duruşlu
ilkbaharda gezinen sis saçlı sevgilim
mevsimlerin ilkokulundan kışı silelim seninle
yaz yağmurlarına yakalanalım
kumsalında sevişmek istediğin Kız Kalesi'nin önünde
açık hava sinemalarının yıkıntılarında uyuyalım
yer gösterici uyandırsın bizi
gözümüze sıktığı el feneriyle
"hadi kalkın sevdalılar,
Aşk Hikayesi filminde oynayan çift yaşlanmış,
seyirci sizi görmek istiyor!"
binlerce, onbinlerce kemanla çağırdığım dolunay
elektriğin gümüş suyuna ışığını değdiren yıldız
yeraltı kentimde biten güzelavrat otu
geçmiş sevdalarımı erittiğin geceler için
yeniden birini sevmenin ne olduğunu anımsattığın
yüzümde tahtlar devirdiğin,
saraylar yıktığın için
düşlerinin içinden geçecek
uzun kanatlı kuş sürüleri diliyorum sana
ve severken seni,
sevdikçe seni
hep çocuk kalacağım, biliyorum
Akgün Akova
Etiketler:
siir
Wednesday, March 8, 2006
8 Mart Dünya Kadınlar Günü

Dünyanın her neresinde olursak olalım, biz kocaman bir kızkardeşler topluluğuyuz. 8 Mart dünya kadınlar gününüz kutlu olsun!
Etiketler:
gunce
Thursday, March 2, 2006
Saturday, February 25, 2006
Buz pateninin altın 'prens'i

2006 Torino olimpiyatlarının en sevdiğim bölümü olan 'artistik patinaj'ı bu sene de büyük bir keyifle izledim.
Her zamanki gibi erkekler artistik patinajda en büyük favorim olan 'Yevgeny Plushenko' bu sene de harikalar yarattı bembeyaz buzlar üzerinde...
O benim için insanın zerafetinin ve güzelliğinin bir sembolü, upuzun bacaklarıyla buz üzerinde sanki doğduğu andan itibaren oraya aitmişçesine süzülen bir peri..
Bu sene de izleyenlerin ağzını açık bırakacak, onları büyüleyecek kadar inanılmaz güzellikte bir performans sergileyerek her zaman olduğu gibi yine 2006 Torino olimpiyatlarında da altın madalyayı kazandı.
Bizimle yaşıtmış bu çocuk, çocuk diyorum çünkü öyle bir şey ki bu, hem yaramaz küçük bir çocuk gibi oyun oynuyor buzun üzerinde, hem de atılgan bir kedi gibi çevik ve esnek hareketleriyle pistin bir yanında öbür yanına uçuyor adeta.. Buz üzerinde izlemeye başladığınızda o programını bitirene dek gözlerinizi üzerinden alamıyorsunuz.

O benim için azimle ve sabırla yaptığın bir işte en iyi yere gelmenin, gençliğin güzelliğinin ve bu başarının getirdiği kendine güvenin ve gururun simgesi.. 11 yaşında daha iyi buz pateni yapmak uğruna uzaklaştığı ailesinden ayrı ve çok zor geçen çocukluğunun sonunda canını dişine takarak dünyanın kendi alanında en iyisi olmuş bir kahraman..
O anneannemin deyişiyle 'Laz uşağı'na benzeyen sevimli gülüşüyle Doğu'nun saflığının, azminin, güzelliğinin ve zerafetinin göstergesi..
O içten gelen ve her hareketine yansıyan Doğu gizemine Batı'nın ne kadar uğraşırsa uğraşsın ulaşamayacağının ve hep kıskanç, hep imrenerek bir kenardan bakakalacağının kanıtı...
Bu sene çok keyifli oldu benim için olimpiyatlar. Kadınlar artistik patinajda Japonya'dan Shizuka Arakawa'nın masmavi elbisesiyle bir kuğu gibi sergilediği güzelim programının ardından altın madalyayı o şaşkın ve utangaç, sevimli haliyle almasından sonra, ya da Yevgeni'nin zaten beklendiği üzere en yakın rakibiyle arasında 20 puan kadar bir fark bırakarak altın madalyayı elde etmesine çok, ama çok sevindim. Japonya ya da Rusya, her ikisi de Doğu'nun sebatını, çalışkanlığını ve güzelliğini temsil ettiğinden olsa gerek, kendi ülkemmiş gibi sevinip gurur duydum Amerika ya da diğer Avrupa ülkeleri karşısında bu denli başarılı olmalarına.
Olimpiyatlardan öğrendiğim en önemli ders: Dikkat ettim de, her seferinde en başarılı olanlar, yani altın madalyayı ülkelerine götürenler progam sonrası röportajlarda, 'Başka sporcular karşısında kendinizi nasıl buldunuz?' sorusuyla karşılaştıklarında şaşırarak başka sporcuların nasıl performans gösterdiklerini bilmediklerini, çünkü başka kimsenin performansını izlemediklerini, sadece kendi programlarına hazırlandıklarını ve konsantre olduklarını söylediler.
Çıkarılan sonuç: Bu dünyada gerçek başarıyı elde edenler, kendisini başkalarıyla değil, yine kendiyle kıyaslayanlardır!
Spor dolu günler:)
Olimpiyatları ve geçmiş günlerin programlarını internetten izlemek için:
http://www.nbcolympics.com/index.html
Etiketler:
deneme
Tuesday, February 21, 2006
Bir sene
'Moonshine' adlı blogumda bir sene önce neler yazmışım, onları okudum. Gerçi sonlara doğru iyice savsaklamışım ve pek yazmamışım bir şey ama yine de olanlar bile bana insanın hayatında bir senede dahi ne kadar çok değiştiğini hatırlatmaya yetti. İnanılmaz bir hızla geçiyor zaman, neredeyse hızından asfalta sürtünüp kıvılcımlar çıkaran tekerlekler gibi dönüşünü görebiliyorum.
Bir sene, çocukken ne denli uzundu, şimdi ne kadar kısa...
Uyku beni bekliyor. Daha çok yazacağım umarım, daha uzun, daha anlamlı, umarım...
Bir sene, çocukken ne denli uzundu, şimdi ne kadar kısa...
Uyku beni bekliyor. Daha çok yazacağım umarım, daha uzun, daha anlamlı, umarım...
Etiketler:
gunce
Monday, February 20, 2006
Deneme
Güzel, güneşli bir gökyüzü ve bir yudum yağmur, alan gözlerini ve şelalelere taşıyan, omuzlarında taşıdığın gökkuşağı ve yaz kokusu. Parıldayan yıldızlar, gizli bakışlar, sihirli geceler, yeryüzü üzerinde pamuk bulutlar, kendi ruhunun sesi...Şafak sökmesi, şeftali rengi utangaç gök, sessiz şarkılar, yüzüne yerleşen tebessüm, derin nefesler ve saklı huzur...Yeniden başlayan gün ve yenilenen umutlar, siyahlar ve beyazlar....
Etiketler:
deneme
Thursday, February 16, 2006
Akarsuya birakilan mektup
Akarsuya Bırakılan Mektup
incecikti
gül dalıydı
dokunsam kırılacaktı
dokunmadım
kurudu
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
ağaçlar bükmesinler n’olursun boyunlarını
neden akşam oluyorum tren kalkınca
kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
öyle çok acımasız ki öyle birdenbire ki
az önceki çiçekler nasıl da diken diken
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
o sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik, bitti
o elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti
artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz
günler devlet alacağı, yıllar bir kadehcik buzlu rakı
oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı
kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı
nerde şimdi nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
Hasan Huseyin Korkmazgil
1976
incecikti
gül dalıydı
dokunsam kırılacaktı
dokunmadım
kurudu
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
ağaçlar bükmesinler n’olursun boyunlarını
neden akşam oluyorum tren kalkınca
kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
öyle çok acımasız ki öyle birdenbire ki
az önceki çiçekler nasıl da diken diken
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
o sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik, bitti
o elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti
artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz
günler devlet alacağı, yıllar bir kadehcik buzlu rakı
oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı
kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı
nerde şimdi nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu
gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
Hasan Huseyin Korkmazgil
1976
Etiketler:
siir
Dün geceden beri
Bir uyku, bir bezginlik hali içindeyim. Dün o kadar yorgundum ki gittim, kütüphanenin koltuklarından birinin üzerinde uyudum saat 6 buçuk gibi. Öyle bir kendimden geçmişim ki uyandığımda saat 8 olmuştu, bir an uyanır uyanmaz nerede olduğumu, saatin kaç olduğunu algılayamadım. İnsan kendini gerçekten garip hissediyor böyle durumlarda.
Uyandığımda bayağı bir tazelenmiş hissediyordum kendimi, saat 12 buçuğa kadar ders çalıştık Anisa'yla, Vuelvo al Sur'u dinleyerek Arapça hikayeyi okudum, çok huzurlu bir akşamdı.
Bu sabah bir türlü uyanamayıp saat 11e kadar uyudum. Bütün gün hava inanılmaz karanlık ve yağmurlu olduğundan enerji seviyem sürünür durumda bezgin ve bıkkın bir durumda dolandım bütün gün. Canım gerçekten hiç bir şey yapmak istemiyor, zaman asnki ellerimin arasından kayıyor gibi, o kadar çok şey yapmam gerek aslında ama bütün gün nasıl geçti, zaman nereye gitti bilmiyorum.
Durup hiç bir şey yapmadan bir iki dakika otursam iyi olur herhalde. Hiç olmazsa neler yapacağımı kafamda kesinleştiririm.
Gecenin içine doğru yolculuğa devam...
Uyandığımda bayağı bir tazelenmiş hissediyordum kendimi, saat 12 buçuğa kadar ders çalıştık Anisa'yla, Vuelvo al Sur'u dinleyerek Arapça hikayeyi okudum, çok huzurlu bir akşamdı.
Bu sabah bir türlü uyanamayıp saat 11e kadar uyudum. Bütün gün hava inanılmaz karanlık ve yağmurlu olduğundan enerji seviyem sürünür durumda bezgin ve bıkkın bir durumda dolandım bütün gün. Canım gerçekten hiç bir şey yapmak istemiyor, zaman asnki ellerimin arasından kayıyor gibi, o kadar çok şey yapmam gerek aslında ama bütün gün nasıl geçti, zaman nereye gitti bilmiyorum.
Durup hiç bir şey yapmadan bir iki dakika otursam iyi olur herhalde. Hiç olmazsa neler yapacağımı kafamda kesinleştiririm.
Gecenin içine doğru yolculuğa devam...
Etiketler:
gunce
Subscribe to:
Posts (Atom)