Wednesday, January 25, 2012

Monday, January 23, 2012

Anne olmak beni nasıl değiştirdi?


Resmin alındığı yer


Anne olmak bir kadın için çok büyük bir değişim.. Anne olunca hiç değişmediğini söyleyen kadın, yalan söylüyordur herhalde. Ben anne olduktan sonra nasıl bir değişim geçirdim? O kadar çok yanı var ki..

- Artık çok daha duygusalım. Özellikle anne olduktan sonra insanın devekuşu misali başını kuma gömmesi çok daha zorlaşıyor. Sağduyusu, hassasiyeti artıyor. Hele de dünyanın değişik yerlerinde acı çeken, istismar edilen, zor hayatlar yaşayan çocuklar sözkonusu olduğunda gözlerimden yaşlar boşanmasına engel olamıyorum. Acı çeken, hasta çocuklarla ilgili filmleri içim ezilmeden izleyemiyorum. Eskiden çok hayret ederdim bazı insanlar nasıl bu kadar çabuk ağlayabiliyor diye. Artık ben de (annelik hormonları sağolsun) o insanlardan oldum!

- Eskiden 8 saatlik uykudan azına uyku demezken ve uykumu alamamışsam bütün gün esneyip dururken, şimdi 6 saatlik kesintisiz uyku uyuyabilirsem kendimi bomba gibi hissediyorum. İnanılmaz bir şey, vücudum daha az uykuya alışarak evrildi resmen diyebilirim.

- Kollarım 10.5 kiloluk bir nurtopunu (!) her gün defalarca kaldırıp indirmekten ciddi kas yaptı ve güçlendi. Eskiden tek bir alışveriş torbasını bile taşıyamazken şimdi en ağır torbalar, süt ve yoğurt kutuları vs bana mısın demiyor ve tüy gibi kaldırıveriyorum!

- Bebeğimden uzaktayken başka insanların bebeklerine sulanır, onlara gülümserken bakarken bulur oldum kendimi! Annelik içgüdüleri, hormonları nasıl bir şey, hayret ediyorum!

- Artık başka annelerle bir kızkardeşlik çemberi / dayanışma içinde gibi hissediyorum kendimi. Herhangi bir yerde yanımda bir bebek ağladığında içim acıyarak 'yazık sana' diye geçiriyorum içimden ve gülümsüyorum annesine sıcacık, kızmak/sinirlenmek asla aklımdan bile geçmiyor.

- Annemi çok, çok daha iyi anlıyorum! Çok doğruymuş dedikleri, insan en çok anne olunca anlarmış kendi annesini.




Bir de, bir de...

Mutluluğun tanımı değişti benim için.

Şimdi 'Bana mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin?' diye bana sorsalar eğer, sessiz ve güneşli bir odada huzur içinde bebeğini emziren bir anne çizerim :)

Extremely Loud and Incredibly Close


Tom Hanks ve Sandra Bullock isimlerini görünce 'tipik bir Hollywood filmi izleyeceğim' diye kendimi hazırladım, beklentilerimi düşük tuttum. Ama sandığımdan biraz daha güzel çıktı film. Eksikleri ve mantık hataları olsa da, 11 Eylül trajedisini biraz fazla 'Kemalettin Tuğcu' kıvamında içimizi dağlamak için kullansa da, yine de yüreğimde bir yere dokundu, gözlerimden yaşlar aktı neredeyse bütün film boyunca. Öylesine içimi acıttı ki uzun süre acıklı bir film izleyebileceğimi sanmıyorum. Bir de, en kısa zamanda kitabını okumalıyım Foer'in.

True Grit



Ne denebilir ki? Coen kardeşleri seviyorum. Coen kardeşlerin espri anlayışını daha da çok seviyorum (kara mizah) Jeff Bridges'ı ise en çok seviyorum! :)

Saturday, January 14, 2012

O özlem var ya

Hani arada dalga dalga vuran, kendini hatırlatan. İnce ince sızlayan.
O kötü işte.

Monday, January 9, 2012

Rüzgarın Gölgesi - Carlos Ruiz Zafon



O kadar uzun zamandır böylesine güzel bir roman okumaya ihtiyacım varmış ki meğer.. İlk satırlarından itibaren beni içine çeken, okumaya doyamadığım, bana kitap okuduğumu unutturan bir heyecanla içine dalıverdiğim bir roman. Enfes gotik atmosferi ve çok güzel işlenmiş kurgusuyla hayran kaldığım bir kitap oldu Rüzgarın Gölgesi.

Franco zamanında geçiyor olmasıyla bana 'Pan'ın Labirenti'ni anımsattı biraz.. O karanlık, karamsar havayı çok güzel veriyor bize yazar. Ama bir yandan da gizemli karakterleri ve peşinden koştuğu gizemli yazar 'Julian Carax'a benzeyen/benzetilen ana kahramanı 'Daniel' ile Paul Auster'ın tarzını da andırıyor yazarın üslubu. Bu kitabı bir iki cümleyle özetlemek o kadar zor ki. 'Anlatılmaz, okunur' denebilir ancak herhalde. Okuduktan sonra benim için 'şehirlerle özdeşleşen kitaplar' arasına Barcelona - Rüzgarın Gölgesi ikilisi de eklenmiş oldu. Okuduktan sonra o şehre gitmeyi ve gezmeyi gerçekten çok istedim. Umarım kısmet olur bir gün..


Bir de gerçek hayatta yaşasa kesinlikle tanışmak isteyeceğiniz roman karakterleri olur hani, sizin için unutulmaz ve özel olan. Benim için de Fermin Romero de Torres böyle bir karakter oldu bu kitabı okumamla birlikte. Bir karakter böylesine güzel, gerçekçi betimlenebilir mi? Bazı yerlerde Daniel ile olan diyaloglarına kahkahalarla güldüm, Bart da bana 'Bu kadın kitap okurken sayfaları kokladığı yetmiyordu bir de kıkır kıkır gülmeye başladı' ve 'delidir, ne yapsa yeridir!' der gibi baktı :)

Kitaptan çok ama çok sevdiğim, yüreğime kazınan o kadar çok alıntı var ki.. En çok içime işleyenini koyayım o zaman buraya:


“The nurse knew that those who really love, love in silence, with deeds and not with words.”


(Hemşire biliyordu ki gerçekten sevenler, sessizce severlerdi, sözcüklerle değil, yaptıklarıyla.)

Alçakgönüllü olmak bir erdemdir

Yıllar önce, üniversitemde alanında dünya çapında uzman olan astrofizik profesörüme 'siz bu alanın uzmanısınız, şu konuda ne düşünüyorsunuz?' gibi bir soru sorduğumda 'yok canım, ne uzmanı?' diye gülümsemiş, utanmıştı. Ağzım açık bakakalmıştım. Hocamın sorduğum konuda yazdığı bir kitabı ve uluslararası bir çok makalesi vardı. O bilmeyecek de kim bilecekti bu sorunun cevabını?

Yıllar sonra geldiğim ABD'de ise master yaptığım bölümün yıl sonu barbekülerinden birinde, hayatını İran tarihine adamış, yine uluslararası alanda ünlü, 70li yaşlara gelmesine rağmen hala kalın gözlükleriyle elyazmaları okumaktan erinmeyen, üşenmeyen, çok değerli bir hocamız, 'yaşam boyu hizmet ödülü' gibi bir ödüle layık görülmüştü. Hiç unutmam, gerçekten saygı duyduğumuz, 'bir derya' diyebileceğimiz kadar çok bilgili insanlardandır kendisi.

Barbekü bitti, ödül sahibine teslim edildi, konuşmalar yapıldı. 70'lerindeki hocam eline ödülünü aldı, mutlu bir gülümsemeyle sırt çantasını sırtına taktı. Kalın gözlüklerini şöyle bir düzeltti, sonra bisikletine binip evine doğru yola koyuldu! Yine ağzım açık kaldı. Öğrencileriyle konuşmayı bile bir lütuf sayan, burnu havada, hayatta bir kere olsun gülümsememiş 'profesör'lere verilecek bir ders gibiydi bu mütevazilik.

Hayatım boyunca gördüğüm, 'burnu yere düşse eğilip almayacak' diye tabir ettiğim insan tiplerinden sonra bana bu mütevazilik, bu alçakgönüllülük ne kadar şaşırtıcı gelmişti! Kafamda hemen bir bağlantı kurdum. Demek ki bir insanın değeri, ne kadar çok şey bildiğini sanmasıyla değil, alçakgönüllülüğüyle doğru orantılıydı. Her konuda ahkam kesmek değil de bazen 'bilmiyorum, siz ne düşünüyorsunuz?' diye gülümseyebilmek, susmak, bazen dinlemek, mütevazilik ve kendini bilmekteydi erdem.

Bugün bir pozisyona başvururken 'Cover letter' yazmam gerekti. (Bir iş için neden sizi seçmeleri gerektiğini anlattığınız 'niyet mektubu') Ve bir kere daha, bu 'kendini pazarlama' kültüründen ne kadar tiksindiğimi farkettim. O kadar sahte geliyor ki, o kadar yapmacık..

Ben hiç bir zaman kendini ileri atabilen, iş dünyasında kendini 'satabilen', tanıştığı herkesle iki laf arasında bütün CVsini paylaşan...vs bir insan olamadım. Biz akademisyenler mi böyleyiz acaba diyorum bazen.. 'Corporate' dünyaya uyum sağlayamamış, kendi reklamımızı yapamaz olduğumuz için mi akademideyiz.. 'Gereğinden fazla alçakgönüllü' olduğumuz için mi kurtlar sofrasında barınamıyoruz.. Bilemem.

Bildiğim tek şey, alçakgönüllü, içten, içi dışı bir insanlarla çok daha iyi anlaştığım. Ve çok şanslıyım ki hayatımda böyle insanlar çok var :)

Thursday, January 5, 2012

Gerçek aşk



5 Ocak 2011 günü, akşam 9:48. Çok uzun bir günün sonu. Yarı karanlık, son teknoloji donanımlı, büyük bir hastane odası. Çok yorgunum. Artık devam edemeyeceğimi düşünüyorum. Ağzımda buz parçaları. Susuzluktan ölmek üzereyim. Gücümün tükendiğini hissediyorum, sona geldiğimi, pilimin bittiğini. Yorgunluktan ağlamanın bir kaç dakika uzağındayım sadece.

Bir anda sarsılıyorum. Dünya duruyor bir anda. Zaman duruyor. Dağların tepesindeki karlar gibi bembeyaz, pamuk gibi yumuşak, tombiş yanaklı, topidik bir kız bebek görüyorum bir anda. Atıyor ilk çığlığını, bir bezle temizlenir ve boyu, kilosu ölçüp biçilirken. İncecik sesiyle ağlıyor. O ses kulağıma dünyanın en güzel müziğinden daha güzel geliyor.

Sarıp kundağa, çıplak göğsümün üzerine koyuyorlar onu. Hala titriyorum yorgunluktan, yaşadığım duygu yoğunluğundan, yüreğimdeki heyecandan. Allahım, bu akça pakça, bu kocaman gözleriyle bana bakan, bu dünyanın en güzel bebeği benim mi? Bu tombiş yanaklı, güzel elli, küçük bir kuş gibi titreyen, incecik sesler çıkaran, bu hediye paketi benim mi? İnanamıyorum, içim titriyor. Dokunmaya bile kıyamıyorum. Allahım, ben bu kadar güzel, mükemmel bir şeye nasıl bakacağım? İçimde korku, heyecan, mutluluk, endişe, hepsi birbirine girmiş.

Gözlerinin içine bakıyorum. Gerçek aşkın ne anlama geldiğini işte o anda anlıyorum. Güzel kızım yüreğimi alıp ellerinin içinde tutuveriyor. Hayatımın sonuna kadar onda kalacak bundan sonra yüreğim. Biliyorum.

Wednesday, December 21, 2011

Winter's Bone


Uzun zamandır bu kadar yalın, duru ama bir o kadar da etkileyici bir film izlememiştim. Böylesine bir sadelikle, böylesine bir duygu yoğunluğu verebilen film gerçekten az bulunur.

Missouri'de, Ozark dağlarında bir kasabada geçen film, (en azından benim) daha önce hiç görmediğim bir Amerika sunuyor bize. İnsanların etlerini kendileri avlayıp pişirip yedikleri, kamyonetlerle gezdikleri, harabe gibi evlerde yaşadıkları, uyuşturucu ticaretinin ve suçun kol gezdiği, tüyler ürpertici bir yer. Çok beylik olacak ama, 'Ne yaşamlar var' dedirtiyor insana film. Başroldeki Jennifer Lawrence'ın oyunculuğu takdire şayan. Hem akli dengesi yeridne olmayan annesine, hem de iki kardeşine bakmak zorunda olan 17 yaşındaki genç kız rolünü uzun zaman unutabileceğimi sanmıyorum.

Asıl acı olan şey ise böyle hikayelerin sandığımızdan çok varolması gerçek hayatta, etrafımızda. Biz farkında olmasak ve kendi izole hayatlarımızın içinde kafamızı kuma gömmüş bir şekilde yaşıyor olsak bile..

Sundance festivalinde ödül alan bu bağımsız yapımı çok beğendim. Bence 2010'un yeteri kadar ilgi görememiş nadir iyi filmlerinden.

Tuesday, December 13, 2011

30 yaşında olmak, ve hayat üzerine



Aralık ayının ilk haftası itibariyle 20li yaşlarıma elveda dedim. Nasıl bir his diye merak ediyordum, hiç bir şey değişmedi aslında!

Şimdi içinde bulunduğum noktadan geriye dönüp bakınca, özellikle 20li yaşların benim için çok öğretici geçtiğini söyleyebilirim.


İnsana, yaşı ilerledikçe, Amerikalıların 'kendi teninin içinde rahat etmek' diye tercüme edebileceğim (feeling comfortable in your own skin) bir güven geliyor.


Kendimi daha çok sevebilmeyi öğrendim 20li yaşlarımda. Ergenlik yıllarının o karanlık, rahatsız ve güvensiz zamanlarının aksine.. Üniversiteyle başlayan, kendimi gittikçe daha iyi keşfettiğim, ruhumu ve vücudumu çok daha iyi dinlediğim, ne istediğimi ve neyi sevdiğimi, nelerin ve kimlerin beni mutlu/mutsuz ettiğini çok daha iyi gördüğüm bir dönem oldu 20li yaşlar.


Bir aile kurdum, kendi çekirdek ailemi. Dünya üzerinde beni en iyi tamamlayan kişi olduğunu düşündüğüm erkekle evlendim. Ben ne kadar romantik, uçarı, aşırı iyimser, hayalperest ve soyut ve 'sosyal bilimci'ysem, o da bir o kadar somut, planlı, düzenli, gerçekçi ve 'mühendis kafalı'! Ben ne kadar Yay burcuysam o da o kadar Oğlak burcu. Ben çok uçtuğumda o beni yeryüzüne çekiyor, o sayıların ve plan-programların dünyasında bunaldığında ben bir şarkı söyleyiveriyorum :) Böylece Yin ve Yang gibi tamamlıyoruz birbirimizi.


Bana gerçek aşkın anlamını öğreten kocaman gözlü, tombiş yanaklı bir kız getirdim dünyaya. Doğduğu günden beri her günümü sihirli bir masal bahçesine çevirdi. Bana verilen en büyük, en güzel, en değerli hediye oldu. Şimdiye kadar aldığım doğumgünü hediyelerimin en güzeli, doğumgünümün sabahında uyandığımda onun gülüşünü görmekti.


20li yaşlar hem kimsenin mükemmel olamayacağını, hem de zaten olmaya çalışmaması gerektiğini öğretti bana. Kendimizi seversek, dünyayı ve diğer insanları sevebileceğimizi. Mutluluğun insana dışarıdan verilen bir şey değil, kendi yarattığı bir şey olduğunu. Kendi içinde olduğunu. Bazı insanların 'mutlu olabilme' yeteneğinin diğerlerine göre çok daha fazla olduğunu.


Saçımın rengini bile sevmeyi öğrendim 20li yaşlarımda. Boyamıyorum artık saçlarımı. Ve işin garibi bana en çok yakışanın aslında kendi saç rengim olduğunu farkettim! Geçen gün ilk defa gümüşi bir tel buldum saçlarımın arasında. Gülümsedim kendi kendime. Uğurum oldu o benim, koparmadım, atmadım.


Eminim, gözlerimin kenarlarında ya da ağzımın etrafında oluştuğu zaman çizgiler, onlardan da utanmayacağım. Çünkü onlar bana ne kadar çok gülümsediğimi, kahkaha attığımı hatırlatacak!


Aynaya bakıyorum. Şimdiki zamanda, bugünde, Aralık 2011'deyim. Çocukluğum ve ilkgençlik yıllarım, bazen bir rüya gibi geliyor. Zaman, korkutucu bir hızla akıp geçiyor. Gelecek ise henüz yazılmamış bir hikaye gibi.

Bense şimdi, burada, şimdiki anda, aynaya bakıyorum. Yüreği her dakika pır pır uçmaya hazır, uçarı bir 'çocuk kadın' bana gülümsüyor.

Monday, November 28, 2011

Mutluluk - huzur






Mutluluk, güzel bir yemekten sonra elinde çay bardağıyla şöminenin alevlerini izlerken dalıp gitmek, huzur içinde sessizliği dinlemek ve o anda dünyada başka hiç bir yerde olmayı istememektir.

Sunday, November 27, 2011

Hugo - Martin Scorsese


Arada bir oluyor böyle filmler, çıkıveriyor karşıma. Tamamen tesadüf eseri giriyorum filme mesela, ama hayran olup çıkıveriyorum. Sanki Martin Scorsese benim kafamın içine bakmış, sevdiğim herşeyi görmüş bir çırpıda: Kitaplar, kütüphaneler, trenler, tren istasyonları, çocukluğun büyüsü, fotoğraf, sinema sanatı, oyuncaklar, saatler ve saat mekanizmaları.... Ve bütün bunları aynı filmin içine koymayı ve beni çok mutlu etmeyi kendine amaç edinmiş!

Fi tarihinde oynadığım enfes Syberia oyunu vardı, bu filmdeki otomaton (automaton) bana onu anımsattı, gülümsetti.

Tek kulağımı tırmalayan şey Paris'te insanların İngilizce konuşuyor olması oldu açıkçası :) Ama Amerika'da tam Şükran günü haftasonu çocuklu aileleri hedef alan bir film, herhalde Fransızca orijinalli ve altyazılı olarak gösterilemezdi.

Bir de,

İyi ki varsın, Ben Kingsley!!

Thursday, November 24, 2011

Bir içe dönme (introspection) vesilesi olarak Şükran günü



Her sene Aralık sonunda hesaplaşır ya insanlar kendileriyle.. Neden tam o zaman yapma zorundayız bunu, anlamam. Bugün ABD'de kutlanan Şükran Günü vesilesiyle ben de 2011'e şöyle bir dönüp bakmak, yılın bir anlamda hesap-kitabını çıkarmak, içe dönüp neler hissediyorum bir bakmak istedim. Kasım sonu da yapabiliriz bence pekala bunu, yılbaşını beklemeye gerek yok :)

2011 yılı gerçekten ilginç bir yıldı benim için, uçlarda yaşadım diyebilirim. Çok büyük mutluluklar ve çok büyük stresleri bir arada yaşadım. Bana göre dünyanın en büyük mutluluklarından biri olan anne olma duygusunu tattım. Ama anne olmanın aynı zamanda ne büyük bir sorumluluk olduğunu da anladım. Özellikle Mayıs ve Ağustos ayları benim için çok zorlayıcı aylar oldu, ama çok şükür feraha erdim.

Mesleksel anlamda doktora diplomamla aramda duran son büyük engel olan Proposal sunumumu Mayıs sonunda gerçekleştirdim. Doktoranın son (ve belki de en zor) safhasına geldim - All But Dissertation (Tez dışında bütün yükümlülükleri bitirmiş doktora adayı - PhD candidate)im artık. Bir yandan ders vermeye devam ederken, bir yandan tezimin araştırma ve yazma safhasıyla uğraşıyorum.

10 gün sonra 30 yaşında olacağım. Hayatımın '20li yaşlar' dönemini kapatırken, 30lara merhaba diyeceğim. Tam bu noktada iç huzuru ile dolu, mutlu bir yerde olduğumu biliyorum. İnsanın dünya üzerinde geçirdiği vakit arttıkça, kendine güveni artıyor, kendini çok daha iyi tanıyor. Hayatın gittikçe güzelleşiyor olmasının ardında yatan sır da bu işte.

Bu Şükran Günü'nde şükretmek için çok fazla nedenim var. Herşeyin en başında, sevgi ile dolu bir yaşamım olduğu için. Yüreğimin, etrafımdakilerin hepsini derin bir sevgiyle sevebilecek kadar büyük olduğunu hissettiğim için.

Saturday, November 19, 2011

'Akademisyen anne' olmak:




- Ünlü bir profesörün konuşmasına gidip konuşmanın ortasında söylenen ilginç bir şeyi not etmek için çantada kalem ararken, çantandan bir emzik çıkardığını dehşetle farketmek, sonra kimsenin görmemiş olduğunu umarak çantaya geri koymaktır.

- Öğrencilerine örnek olarak bir isim söylemek gerektiğinde ilk aklına gelenin kızının ismi olmasıdır.

- Kaç yıldır gittiğin ve ders çalıştığın kütüphanenin kapısından, üzerinde bebek kusmuğu lekeleri olan siyah bir eşofmanla girmektir.

- Az sonra verecek olduğun dersin notlarını gözden geçirirken kendini bir anda kızının Iphone'daki fotoğraflarına bakarken bulmaktır.

- Öğrenci ödevlerini kontrol ederken bir yandan kızına şarkı söyleyebilmektir.

- Kızının en önemli sosyalleşme etkinliklerinden birinin 'kütüphanede hikaye saati' olmasıdır. (Chicago Halk Kütüphanesi sağolsun)

- Kızını kitaplarla ve oyuncaklarla, güzel müzikler, oyunlar ve sevgiyle dolu, sessiz, sakin ve huzurlu, en önemlisi de hiç bir zaman televizyon izlenmeyen bir evde yetiştirebilmenin haklı gurur ve mutluluğudur.

- Kitaplıkta duran İslam tarihi ve siyaset bilimi kitaplarının yanına 'Dr Seuss' ve 'Eric Carle' imzalı kitapların konuşlanmasıdır :)

- Bebeğinizin dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin kampüsünde henüz bir kaç aylıkken fink atabilmesi, yaşlı başlı, ciddi, alanında uzman profesörler tarafından sevilip mıncıklanmasıdır :)



Herşeyin ötesinde- kızıyla birlikte kendi öğrenme ve büyüme isteğinin de ateşlendiğini hissetmek, ondan ilham almak, onun için dünyanın en güzel yazılarını yazmak, onunla birlikte dünyanın en güzel şehirlerine gitmek istemektir.











Kitap: Kızım 3 aylıkken okuduğum ve çok ilginç ve güzel bulduğum, akademisyen annelerin deneyimlerini yer yer komik, yer yer acıklı derecede tanıdık bir dille paylaştıkları 'Mama, PhD' kitabı!


Wednesday, November 16, 2011

Canlar

Canların, okyanus ötesinden gelir.

Kavuşmak, çok güzeldir. Ev bir anda şenlenir. Yemekler yenir, çaylar içilir. Hasret giderilir bol bol. Birlikte geçirilememiş olan onca zamanı telafi etmek istercesine.

'Sayılı gün çabuk geçer' lafı her seferinde tekrar kanıtlanır ama. Ayrılık günü gelir çatar. Gözler nemlenir, boğazlarda yumrular, için burulur. 'Sağlık olsun da tekrar kavuşalım'..'Buna da şükür, çok iyi vakit geçirdik' gibi teselliler dökülür dudaklardan.

Giderler sonra, metal bir kuşa binip.
Okyanus ötesine. O 'yalnız, güzel ve uzak' ülkeye.
Evde, boş odalarda sesleri kalır. Kokuları kalır. İzleri kalır.
Yüreğinde bir burukluk kalır. İçinde bir boşluk. İçinde rüzgarlar eser.

Zordur uzak olmak, canlarından. Dünyada en çok özlediğin iki insandan.

İçinde bir sızı kalır.

Sadece çeken bilir.

Wednesday, October 19, 2011

Karanlık



'Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.'


Sait Faik Abasıyanık, 'Haritada bir Nokta'






Toprağa kırmızı bir gül gibi düşen çocuk!

Artık sen, geri dönülemeyecek, sonsuz karanlıktasın.

Birileri nutuklar okur ardından, birileri haykırır.. İçi kof, tekrarlana tekrarlana anlamsızlaşmış 'Vatan sağolsun' sözcükleri dökülür dillerden. Yürüyüşler düzenlenir, sloganlar atılır, öfkeli ağızlar salyalar saçarak kan, kin, nefret, intikam ve şiddet söylemlerine devam eder.

İnternette vatandaşların, facebook profil fotoğrafını değiştirir, yas tutar bir kaç günlüğüne, acı unutulana kadar. Hiç tanımadığımız birinin ölümünün acısı kaç gün sürer? 1 mi, 2 mi, 3 mü? Kaç gün sonra dönebiliriz 'normal'e? Kaç gün sonra çıkar aklımızdan o çocuk?

Dünyanın çeşitli yerlerinde, hiç tanımadığın insanlar, senin ve ailen için 20,30 saniyeliğine 'saygı duruşu'nda bulunur. Görevlerini ifa etmiş olabilmek için. 'Üzerimize düşeni yaptık, elimizden geleni yaptık' diyebilmek için. Vicdanlarını rahatlatabilmek için.

Hiç tanımadığın üniformalı adamlar, evine gelip sırtını sıvazlar gözü yaşlı, yüreği yangınlarda boğulmuş annenin. Yüreği çökmüş, gözlerinin nuru gitmiş babanın. Eline bir madalya tutuştururlar yüzünün rengi kaçmış, hayalete dönmüş karının.


Ama ah güzel çocuk, güzelim çocuk, sen artık, geri dönülemeyecek zifiri karanlıktasın. Sen artık annenin yüreğinin içinde o canını teslim edinceye dek yanan bir kor ateşsin. Sen artık babanın göğsünde ebediyete kadar her gün yeniden kanayacak, derin, onulmaz bir yarasın. Sen artık eşinin gözlerinde, çocuklarının bakışlarında kara bir delik, ellerinde bir anlık titreyiş, yanaklarından süzülen gümüşi ışıltılı bir gözyaşısın.



İsyankar, yorgun yüreği içine sığmayan naciz vücudum, ruhum, acziyeti içinde kelimelere sarıldı. Söz biter, yürek donup kalır, kelimeler yetişir imdada.

Toprağa kırmızı bir gül gibi düşen çocuk!

Susuyorum, ağlıyorum, özür diliyorum senden. Geri dön, güzel çocuk!

Tuesday, October 18, 2011

Gecede sessizlik anı

Yanımda bilgisayarında çalışıyorsun, bense kitap okuyorum. Gecenin sessizliği içinde yatakta uzanıp kitap okumak, öylesine mutluluk verici, huzurlu bir duygu ki. Yanımda senin olduğunu hissetmek ise daha da güzel.

Kitabın dünyasına kendimi kaptırmış, sayfaları çevirir, arada bir de kitap kokusunu koklarken, birden içimden yükselen coşkuya dayanamayıp kitabıma sarılıyorum. 'İyi ki kitap denen şey var, iyi ki okuyabiliyorum!' diye gülüp, kitabımı okşuyorum.

Gecenin sessizliğindeki bu ani çıkıştan sonra hayretle yüzüme bakıp sen de gülüyorsun. Garipsemiyorsun, beni olduğum gibi kabul edip böyle seviyorsun.

Böylesine 'deli' bir 'çocuk-kadın'la evlendiğin için acaba şaşırıyor musun kendine arada? Merak ediyorum :)

Sunday, October 9, 2011

Bazen - sadelik

Bazen insanın canı sadece bir dilim ekmek, biraz beyaz peynir, bir kaç zeytin yemek ve yanında bir bardak açık çay içmek ister.

Friday, October 7, 2011

Beni mutlu eden şeyler

Bir mutluluk listesi yapmıştım daha önce, şimdi de genel olarak beni kendi mesleğim dışında mutlu eden şeyleri bir bir yazayım dedim, yazayım ki her gün bunlardan en azından bazılarını yapıyor olduğuma emin olayım:

- Yazmak (serbest biçimde, akademik olarak değil)
- Okumak
- Yoga
- Fotoğraf çekmek (özellikle siyah-beyaz ve portre)
- Film izlemek
- Kızımla vakit geçirmek, yerlerde yuvarlanmak
- Kızıma kitap okumak
- Yürüyüş yapmak (her gün en az 1 saat)
- Güzel kokulu bir yemek pişirmek

Thursday, October 6, 2011

Elveda Steve


'And in the end, it's not the years in your life that count. It's the life in your years.'

Abraham Lincoln