Tuesday, March 6, 2012

Mutlu aile nedir?



Fotoğraf: Kardeşimin ve benim gölgelerimiz, Şile sahili, Ağustos 2006





Mutlu bir aile nasıl tanımlanır?

Bana göre ailenin mutluluğunu, ailemize nasıl derin bir bağla bağlı olduğumuz belirler.

Çocukluğumu anımsadığımda 'mutluluk anları' ve ailemle hissettiğim derin duygusal bağ ve iletişim öne çıkıyor en çok. Ben hem anneme, hem babama, hem kardeşime çok derin bir bağla bağlı oldum her zaman.. Kelimelerle tarif edilmesi güç bir şey.. Ve birbirimizden ne kadar uzak olduğumuzun hiç bir anlam ifade etmediği, mesafelerden bağımsız bir his..

Biz her zaman birbiriyle iyi iletişim kuran, her gün konuşan, birbirini gerçekten dinleyen ve hayat hakkında hep birlikte sorular sorup cevaplar veren bir aile olduk.. Bu benim için ne kadar önemliymiş ve kişiliğime nasıl bir katkıda bulunmuş, şimdi kendim bir çocuk büyütürken anlıyorum!

Annem, her zaman en iyi arkadaşım oldu. Herşeyimi paylaştım onunla. Hiç bir şeyi gizlemeye gerek duymadım. Ya da yalan söylemeye.. Kitap kurdu olmamı, okumaya böylesine bir aşkla bağlı olmamı ona borçluyum. Öylesine güçlüdür ki bağımız, bir yerde ikimiz de aynı şeye tanık olup, ikimizin de çok sevdiği bir kitaptan bir alıntı cümle söyleyip, birbirimize bakıp gülümser, aynı şeyleri düşünebiliriz. Aynı dilden konuşuruz. Bir araya geldiğimizde sohbet, gecenin geç saatlerine kadar uzar.. Kahkaha atarız, gözlerimiz dolar, küçük kızlar gibi kikirderiz.. Canımın içiyle biz hayatı paylaşırız. Mektuplar yazarım ona yıllardır, bir kutuda biriktirdiği.. Mektuplarımda ona düşüncelerimi, hayat hakkındaki endişelerimi, fikirlerimi, planlarımı anlatırım.

Babamla ikimizin apayrı bir dünyası vardır. Edebiyat sevgimi, tiyatro sevgimi, yazma sevgimi ondan aldım. Öylesine derin bir bağımız var ki onunla, güzel bir kahvaltı sonrasında ikimizin de çok sevdiği bir şiirden bir mısra okuyup mutlulukla gülümseyebiliriz. Birlikte oturup Osmanlıca bir kelimenin anlamını çözmeye çalışırız. Ona başka çok az insanın okuyup anlayabileceği Osmanlıca mektuplar yazarım. Birlikte tiyatro oyunlarına, sergilere, şiir yarışmalarına gitmişliğimiz, yarışmalardan baba-kız ödüllerle eve geri dönmüşlüğümüz vardır :) Çoğu şiirimin, hikayemin, düzyazımın ilk okuyucusu ve eleştirmeni olmuştur. Türkçe'ye, şiire, edebiyata olan aşkımın müsebbibi odur.

Kardeşim ise çocukluğumdan beri masalları paylaştığım, oyunları bölüştüğüm, canımdır. Onunla olan bağımız hayatımda başka hiç bir şeyin yerini alamayacağı çok güzel ve derin bir sevgi. Başka hiç kimsenin anlayamayacağı, ikimizin uydurduğu bir dille konuşuruz birbirimizle. Başka birisi duysa 'deli bunlar' deyip gülüp geçer.. Bizse yıllardan beri birbirimizi bu kadar iyi anlayan yegane insanlar olmanın tadını çıkartırız. Deliyiz aslında biraz evet :) Çocukluğumuzda nasıl kuvvetli, nasıl sıradışı bir hayalgücümüz varmış, ne masallar uydurur, ne değişik bir dünyada yaşarmışız... Bugün bunlardan bahsettikçe kahkahalar arasında gülmekten gözlerimizden yaş gelir. Hala bu dünyada beni en çok güldürebilen insan kardeşimdir. Bunda eşsiz espri gücünün ve sanatçı zekasının, herkesten farklı çalışan hayalgücünün ve Kova burcu olmasının etkisi büyüktür bence! Deyim yerindeyse 'şeytan tüyü' vardır benim kardeşimde. Kendisini sevmeyen insan yok gibidir.


Annem, babam ve kardeşimden oluşan çekirdek ailemiz yıllar içinde ne çok 'mutluluk anı'ndan geçmiş.. Ne kadar güzel bir bağla bağlıymışız birbirimize.. Şimdi, geriye bakınca daha iyi anlıyorum.

Annem bizimle çok fazla vakit mi geçirdi, ya da bizi etkinlikten etkinliğe mi sürükledi? Hayır. Bizimle oturup oyunlar mı oynadı? Hayır. Annem de, babam da çok yoğun çalışan, mesleklerinde başarılı insanlardı (hala da öyleler) Ama işte, bizimle geçirdikleri zamanda ne yaptılarsa, bence en büyük başarıları işte şu anda hissettiğim bu derin bağı ve güven duygusunu aşılamış olmaları oldu bize. Yıllar geçse de, dünyanın ayrı yerlerine dağılsak da birbirimize böyle derin bir bağla bağlı, bir araya geldiğimizde uzun uzun sohbet edebilen, iletişimini asla kaybetmeyen bir aile olduk.

Annem ve babam bizi yetiştirirken ne yaptılarsa, ben de aynısını yapabilmeyi diliyorum bütün kalbimle. Umarım bir gün kızım da benim ailemle paylaşabildiğim gibi paylaşır hayatı benimle, babasıyla. İşte o zaman dünyalar benim olur!

Wednesday, February 29, 2012

The Road - Cormac McCarthy



The Road'un önce filmini izlemiştim, Viggo Mortensen'in oyunculuğuna hayran kalmıştım. Filmin atmosferi inanılmaz derecede ürpertmişti beni. Bunun üzerine kitapçıda rafta gördüğüm, filmin kendine temel aldığı Cormac McCarthy romanını da alıp okumak istedim.

Roman, bir 'kıyamet günü sonrası' (post-apocalyptic) romanı. Bundan önce bu türde sadece bir kitap okumuştum, o da Stephen King'in Kara Kule serisinin bir parçası olan 'Çorak Topraklar' (The Waste Lands) romanıydı ve çok başarılıydı. Bu romanda da sebebini bilmediğimiz bir felaket tarafından dünyanın çoğu yanmış, insanların çoğu ölmüş ve yiyecek bulmak neredeyse imkansız. Yamyamlardan oluşan çeteler kol geziyor ve bu ölü, karanlık, soğuk dünyada yaşamaya ve güneye doğru inmeye çalışan bir baba-oğulun hikayesini anlatıyor bize yazar.


Yazarın okuduğum ilk kitabı oldu bu. Ama kesinlikle son kitabı olmayacak. Bu kadar güçlü bir dille yazılmış, etkileyici ve gerçekçi bir roman okumamıştım son zamanlarda. Sade ama asla basit olmayan bir İngilizce. İmla işaretlerinin kullanılmamasının getirdiği gerçekçilik hissi. Adeta baba ve oğulla birlikte ben de o soğuk, gri, ölü dünyada yürüyordum. Odamda sıcak yatağımda oturduğum halde kitapta geçen karanlık gecelerin soğukluğunu içimde hissettim.


İnsanın boğazına düğümler atan, yutkunduran, çok akıcı ama çok kasvetli, karanlık bir roman. Hazmetmesi kolay değil. İnsana 'Ben böyle bir durumda olsaydım ne yapardım?' diye sorduruyor. Ve bence dünyanın şimdiki halini ve nükleer felaketleri gözönüne alırsak, maalesef insanlığın bu duruma düşmesi çok sürmeyecek..

Roman, bütün bunlara rağmen yine de 'insanlığa ve iyiliğe olan inançtır bizi yaşatan' mesajı da veriyor. Cormac McCarthy'nin bir yazar olarak gücü de buradan geliyor bence. Durumları, olayları duygu sömürüsüne dönüştürmeden, gayet sade ve olduğu gibi önümüze sunuyor. Diğer kitaplarını da okumayı iple çekiyorum!

Arrietty'nin gizli dünyası


Studio Ghibli'nin son filmini uzun zamandır merak ediyordum. Yine Miyazaki imzalı, insanın içini ısıtan, sıcacık bir film. Belki eski Miyazaki filmleri kadar fantastik ve gerçeküstü öğelerle yüklü değil, daha 'normal' bir film, ama bu benim filmden çok keyif aldığım gerçeğini değiştirmedi. İlk defa bir Miyazaki filmini sinemada izlemiş oldum.

Arrietty, parmak kadar boyuyla evlerin tahtalarının altında yaşayan 'borrower' (ödünç alıcı) bir ailenin kızı. Bir gün yanlışlıkla görülmemesi gerektiği halde bir insan tarafından farkediliyor ve olaylar gelişiyor.. Yine Miyazaki'nin çocuksu ve güzel dünyası bizi bekliyor bu filmde. Disney'in Studio Ghibli'yi satın almasının etkileri bariz olarak görülse de, ben çok beğendim yine de. Miyazaki'yi (ve kedilerini!) özlemişim :)

Monday, February 20, 2012

Efrasiyab'ın hikayeleri



Enfes, enfes..Sanırım okumadığım tek bu romanı kalmıştı İhsan Oktay Anar'ın, bunu da okudum sonunda. Ve diyebilirim ki Puslu Kıtalar Atlası'ndan sonra en sevdiğim kitabı bu oldu.

Ne çok özlemişim Uzun İhsan Efendi'nin üslubunu...Ne çok özlemişim onun kendine has dünyasında, kendine has diliyle anlatığı masallarda kaybolmayı... O kadar enfesti ki, sonunda gözlerimden yaşlar döküldü. Böylesine güzel bir kitabı bitirmek bana hüzün verdiğinden. Ama en çok da Uzun İhsan Efendi'nin kullandığı o güzel dille efsunladığı sayfaların büyüsünden..

Bin bir Gece Masalları'nın hikaye anlatma kültürünün, Doğu ve Batı felsefesinin, tasavvufun, popüler kültürün ve insanı kahkahayla güldürecek bir çok öğenin çok güzel harmanlandığı bir masallar bütünü.. Uzun süre unutabileceğimi sanmıyorum.



(Kitabı okumadıysanız bundan sonrasını okumayın)


Gerçekten de, kurdelesini düzeltirken, kızın gözünden bir damla yaş geliverdi. İşte Ölüm, bu gözyaşını gördü. Ardından çocuğun yüzünü, o yüzdeki harfleri, masalları ve cenneti farketti. Evet, çocukluk, cennetin ta kendisiydi ve cennet de seyredilmeye değerdi. Ölüm, seyrettikçe yüzünün yumuşadığını ve göklere yükselir gibi gerçek şekline erişmeye çalıştığını farketti. Bu sırada bir şey çatırdadı.

Mühür kırılmış, Ölüm gülümsüyordu.


Güneş battıktan epeyce sonra, çocukların yatma zamanı artık gelmişti. Zaten hepsinin gözlerinden uyku akıyor, buna rağmen yine de, hikayeye kulak kesilmeyi ihmal etmiyorlardı. Cezzar Dede son sözü de söyledikten sonra, merakı kabarmış olacak ki, en küçük kız torunu sordu:
-'Peki Dede, Efrasiyab'ın hazinesini bulduktan sonra onu ne yaptılar?'

Torunlarının bu gbi sorularına cevap yetiştirmekte zaten ustalaşmış olan ihtiyar, hiç düşünmeden cevap verdi:

-'Elmasların, yakutların ve zümrütlerin ışıltısını doya doya seyrettiler.'

Gelgelelim, torununun merakı yatışmış değildi:

-'Peki, ne kadar zaman seyrettiler dede? Hayatları boyunca hep ona mı baktılar? Seyretmekten bıkmadılar mı?'

İhtiyar ise gülerek, 'Hiç bıkılır mı? Ben seni seyretmekten bıkıyor muyum?' diye cevap verdi.

Uykusu adamakıllı bastırdığı için gözkapakları ağırlaşan çocuk, 'Öyleyse, ben büyüyene kadar yanımdan hiç ayrılma dede. Beni hep seyret.' diye mırıldandı.

İhtiyar, uyandırmamaya özen göstererek, gözleri kapanan torununu kucağına aldı ve yatağına yavaşça yatırıp üstünü örttü. Pencereden ayışığı sızıyor ve küçük kızın yüzünü aydınlatıyordu. Cenneti görmek için aslında bu kadar ışık bile yetmez miydi?




Şah ve Sultan



İskender Pala'nın okuduğum ilk kitabı oldu Şah ve Sultan. Çok ilgimi çeken bir konu olan Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail'in olgunlaşıp tahta çıkışlarının, savaşlarının ve aşklarının hikayesi. Anlaşılan o ki İskender Pala epeyi araştırma yapmış kitabı yazmadan önce. Bir de, derin bir Divan edebiyatı bilgisi ve dilini temel alıyor. Osmanlıcaya ve Farsçaya hakim olduğu açık. Dili, 'seci' de denilen, kafiyeli düzyazı tarzında, çoğu zaman. Romanda bu estetik dursa ve kulağa güzel gelse de bazen yapılan edebi sanatlar, sadece yazarın bilgisini göstermek için yapılmış gibi durabiliyor. Bölüm başındaki şiir alıntıları (bence) çok güzeldi. Ancak Divan Edebiyatı'na aşina olmayan birisi kitabı okurken belki zorlanabilir tam da bu yüzden.

Genel olarak ise son zamanlarda okuduğum en sürükleyici kitap olmasa da kaliteli, sağlam bir araştırma ürünü, dili çok güzel kullanan bir roman olduğunu söyleyebilirim. Özellikle tarihi romanları seviyorsanız bu romana bir şans tanıyın bence.

Thursday, February 16, 2012

Biz Akdeniz Kadınları


Resim: Amadeo Modigliani, 'Güzel Kadın'




Bu yazıyı, 'sıfır beden'i bize dayatmaya çalışan ve 'güzellik' kavramını içi kof, ulaşılması imkansız bir ideale dönüştüren kozmetik ve moda endüstrilerine inat yazdım. Bunu okuyan bütün kadınlara güzelliklerini ve eşsizliklerini hatırlatmak amacıyla yazdım.





Biz Akdeniz Kadınları, eşsiz ve benzersiziz.

Belki 'sıfır beden' değiliz, erkek çocuğu gibi dümdüz bedenlerimiz yok. 'Mükemmel' ya da 'ince' tanımına girmeyen, ama 'kıvrımlı' ve 'gerçek' bedenlerimiz var.

Aşık olduğumuzda ışıldar gözlerimiz. Aşktır en güzel makyajımız.

Kuzey ülkelerinin kızları gibi incecik değiliz belki. Ama bereketli bir tarla gibidir vücudumuz. Bir can büyütür içinde bedenimiz, korur, saklar. Sonra ak sütüyle besler. 'Kurabiye gibi' çocuklar büyütürüz biz, mis kokulu, yumuşacık, tatlı mı tatlı. Doğurduğumuz her çocukla daha da güzelleşiriz.

Akdeniz kadınlarıyız biz. Şarap gibi, yıllandıkça güzelleşiriz. Otuzlarımızda, yirmilerimizden daha güzelizdir. Kırklarımızda ise otuzlarımızdan. Yıllar, yüzümüze karakter katar, bilgelik yerleşir gözlerimize, bakışlarımıza. Gülüşümüze, kendine güvenin ışıltısı gelir. Kahkahalarımız rengarenk balonlar gibi uçuşur etrafımızda.

Akdeniz kadınlarıyız biz. Yaşamayı çok severiz. Yemek yemeyi, gülmeyi, sohbet etmeyi, şarkı söylemeyi.. Doyasıya yaşarız hayatı. Yüzümüzdeki çizgilerin her biri ayrı bir hikaye anlatır. Yaşadığımız her güzellik bizde izini bırakır.

Akdeniz ve Anadolu kadınlarıyız biz. Çalışır ve üretiriz. Ellerimizden bereket fışkırır. Yüreğimizden sevgi. Olduğumuz gibi, yaşadığımız gibi, kendimiz gibi güzeliz.

Tuesday, February 14, 2012

Uzun kanatlı kuş sürüleri




binlerce, onbinlerce kemanla çağırdığım dolunay
elektriğin gümüş suyuna ışığını değdiren yıldız
yeraltı kentimde biten güzelavrat otu
geçmiş sevdalarımı erittiğin geceler için
yeniden birini sevmenin ne olduğunu anımsattığın
yüzümde tahtlar devirdiğin,
saraylar yıktığın için
düşlerinin içinden geçecek
uzun kanatlı kuş sürüleri diliyorum sana
ve severken seni,
sevdikçe seni
hep çocuk kalacağım, biliyorum.





Akgün Akova



Tuesday, February 7, 2012

Sabah




Gölün mavi, saydam rengi. Dalgaların şıpırtısı. Sessizlik. Aklımın berraklığı. Buz gibi havayı içime çekerken üşüyen vücudumun içine akıttığım simsiyah, acı, sıcak kahve. Vücudumu uyandıran derin bir nefes. Derin, depderin bir nefes.

Sabahın berraklığı. Dünyayı tertemiz bir camın ardından görüyormuşçasına. Zaman bir an durmuşçasına. Öyle durup, dünyaya bakmak. Nefes almak. Sadece nefes almak.




Saturday, February 4, 2012

Fotoğraf

Branson, Missouri




Çekmeyi çok, ama çok seviyorum.

En çok çekmeyi sevdiğim şeylerden biri (ne alakaysa) eski ve terkedilmiş fabrikalar, binalar, yangın yerleri, sanayi atıkları...vs ve bütün bunların 'post-apocalyptic' de denilen, hüzünlü, gerçekdışı havası.



Branson, Missouri



Loyola Üniversitesi Kampüsü, Steam Plant, Chicago




Pullman Historic District, Chicago

Wednesday, January 25, 2012

Monday, January 23, 2012

Anne olmak beni nasıl değiştirdi?


Resmin alındığı yer


Anne olmak bir kadın için çok büyük bir değişim.. Anne olunca hiç değişmediğini söyleyen kadın, yalan söylüyordur herhalde. Ben anne olduktan sonra nasıl bir değişim geçirdim? O kadar çok yanı var ki..

- Artık çok daha duygusalım. Özellikle anne olduktan sonra insanın devekuşu misali başını kuma gömmesi çok daha zorlaşıyor. Sağduyusu, hassasiyeti artıyor. Hele de dünyanın değişik yerlerinde acı çeken, istismar edilen, zor hayatlar yaşayan çocuklar sözkonusu olduğunda gözlerimden yaşlar boşanmasına engel olamıyorum. Acı çeken, hasta çocuklarla ilgili filmleri içim ezilmeden izleyemiyorum. Eskiden çok hayret ederdim bazı insanlar nasıl bu kadar çabuk ağlayabiliyor diye. Artık ben de (annelik hormonları sağolsun) o insanlardan oldum!

- Eskiden 8 saatlik uykudan azına uyku demezken ve uykumu alamamışsam bütün gün esneyip dururken, şimdi 6 saatlik kesintisiz uyku uyuyabilirsem kendimi bomba gibi hissediyorum. İnanılmaz bir şey, vücudum daha az uykuya alışarak evrildi resmen diyebilirim.

- Kollarım 10.5 kiloluk bir nurtopunu (!) her gün defalarca kaldırıp indirmekten ciddi kas yaptı ve güçlendi. Eskiden tek bir alışveriş torbasını bile taşıyamazken şimdi en ağır torbalar, süt ve yoğurt kutuları vs bana mısın demiyor ve tüy gibi kaldırıveriyorum!

- Bebeğimden uzaktayken başka insanların bebeklerine sulanır, onlara gülümserken bakarken bulur oldum kendimi! Annelik içgüdüleri, hormonları nasıl bir şey, hayret ediyorum!

- Artık başka annelerle bir kızkardeşlik çemberi / dayanışma içinde gibi hissediyorum kendimi. Herhangi bir yerde yanımda bir bebek ağladığında içim acıyarak 'yazık sana' diye geçiriyorum içimden ve gülümsüyorum annesine sıcacık, kızmak/sinirlenmek asla aklımdan bile geçmiyor.

- Annemi çok, çok daha iyi anlıyorum! Çok doğruymuş dedikleri, insan en çok anne olunca anlarmış kendi annesini.




Bir de, bir de...

Mutluluğun tanımı değişti benim için.

Şimdi 'Bana mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin?' diye bana sorsalar eğer, sessiz ve güneşli bir odada huzur içinde bebeğini emziren bir anne çizerim :)

Extremely Loud and Incredibly Close


Tom Hanks ve Sandra Bullock isimlerini görünce 'tipik bir Hollywood filmi izleyeceğim' diye kendimi hazırladım, beklentilerimi düşük tuttum. Ama sandığımdan biraz daha güzel çıktı film. Eksikleri ve mantık hataları olsa da, 11 Eylül trajedisini biraz fazla 'Kemalettin Tuğcu' kıvamında içimizi dağlamak için kullansa da, yine de yüreğimde bir yere dokundu, gözlerimden yaşlar aktı neredeyse bütün film boyunca. Öylesine içimi acıttı ki uzun süre acıklı bir film izleyebileceğimi sanmıyorum. Bir de, en kısa zamanda kitabını okumalıyım Foer'in.

True Grit



Ne denebilir ki? Coen kardeşleri seviyorum. Coen kardeşlerin espri anlayışını daha da çok seviyorum (kara mizah) Jeff Bridges'ı ise en çok seviyorum! :)

Saturday, January 14, 2012

O özlem var ya

Hani arada dalga dalga vuran, kendini hatırlatan. İnce ince sızlayan.
O kötü işte.

Monday, January 9, 2012

Rüzgarın Gölgesi - Carlos Ruiz Zafon



O kadar uzun zamandır böylesine güzel bir roman okumaya ihtiyacım varmış ki meğer.. İlk satırlarından itibaren beni içine çeken, okumaya doyamadığım, bana kitap okuduğumu unutturan bir heyecanla içine dalıverdiğim bir roman. Enfes gotik atmosferi ve çok güzel işlenmiş kurgusuyla hayran kaldığım bir kitap oldu Rüzgarın Gölgesi.

Franco zamanında geçiyor olmasıyla bana 'Pan'ın Labirenti'ni anımsattı biraz.. O karanlık, karamsar havayı çok güzel veriyor bize yazar. Ama bir yandan da gizemli karakterleri ve peşinden koştuğu gizemli yazar 'Julian Carax'a benzeyen/benzetilen ana kahramanı 'Daniel' ile Paul Auster'ın tarzını da andırıyor yazarın üslubu. Bu kitabı bir iki cümleyle özetlemek o kadar zor ki. 'Anlatılmaz, okunur' denebilir ancak herhalde. Okuduktan sonra benim için 'şehirlerle özdeşleşen kitaplar' arasına Barcelona - Rüzgarın Gölgesi ikilisi de eklenmiş oldu. Okuduktan sonra o şehre gitmeyi ve gezmeyi gerçekten çok istedim. Umarım kısmet olur bir gün..


Bir de gerçek hayatta yaşasa kesinlikle tanışmak isteyeceğiniz roman karakterleri olur hani, sizin için unutulmaz ve özel olan. Benim için de Fermin Romero de Torres böyle bir karakter oldu bu kitabı okumamla birlikte. Bir karakter böylesine güzel, gerçekçi betimlenebilir mi? Bazı yerlerde Daniel ile olan diyaloglarına kahkahalarla güldüm, Bart da bana 'Bu kadın kitap okurken sayfaları kokladığı yetmiyordu bir de kıkır kıkır gülmeye başladı' ve 'delidir, ne yapsa yeridir!' der gibi baktı :)

Kitaptan çok ama çok sevdiğim, yüreğime kazınan o kadar çok alıntı var ki.. En çok içime işleyenini koyayım o zaman buraya:


“The nurse knew that those who really love, love in silence, with deeds and not with words.”


(Hemşire biliyordu ki gerçekten sevenler, sessizce severlerdi, sözcüklerle değil, yaptıklarıyla.)

Alçakgönüllü olmak bir erdemdir

Yıllar önce, üniversitemde alanında dünya çapında uzman olan astrofizik profesörüme 'siz bu alanın uzmanısınız, şu konuda ne düşünüyorsunuz?' gibi bir soru sorduğumda 'yok canım, ne uzmanı?' diye gülümsemiş, utanmıştı. Ağzım açık bakakalmıştım. Hocamın sorduğum konuda yazdığı bir kitabı ve uluslararası bir çok makalesi vardı. O bilmeyecek de kim bilecekti bu sorunun cevabını?

Yıllar sonra geldiğim ABD'de ise master yaptığım bölümün yıl sonu barbekülerinden birinde, hayatını İran tarihine adamış, yine uluslararası alanda ünlü, 70li yaşlara gelmesine rağmen hala kalın gözlükleriyle elyazmaları okumaktan erinmeyen, üşenmeyen, çok değerli bir hocamız, 'yaşam boyu hizmet ödülü' gibi bir ödüle layık görülmüştü. Hiç unutmam, gerçekten saygı duyduğumuz, 'bir derya' diyebileceğimiz kadar çok bilgili insanlardandır kendisi.

Barbekü bitti, ödül sahibine teslim edildi, konuşmalar yapıldı. 70'lerindeki hocam eline ödülünü aldı, mutlu bir gülümsemeyle sırt çantasını sırtına taktı. Kalın gözlüklerini şöyle bir düzeltti, sonra bisikletine binip evine doğru yola koyuldu! Yine ağzım açık kaldı. Öğrencileriyle konuşmayı bile bir lütuf sayan, burnu havada, hayatta bir kere olsun gülümsememiş 'profesör'lere verilecek bir ders gibiydi bu mütevazilik.

Hayatım boyunca gördüğüm, 'burnu yere düşse eğilip almayacak' diye tabir ettiğim insan tiplerinden sonra bana bu mütevazilik, bu alçakgönüllülük ne kadar şaşırtıcı gelmişti! Kafamda hemen bir bağlantı kurdum. Demek ki bir insanın değeri, ne kadar çok şey bildiğini sanmasıyla değil, alçakgönüllülüğüyle doğru orantılıydı. Her konuda ahkam kesmek değil de bazen 'bilmiyorum, siz ne düşünüyorsunuz?' diye gülümseyebilmek, susmak, bazen dinlemek, mütevazilik ve kendini bilmekteydi erdem.

Bugün bir pozisyona başvururken 'Cover letter' yazmam gerekti. (Bir iş için neden sizi seçmeleri gerektiğini anlattığınız 'niyet mektubu') Ve bir kere daha, bu 'kendini pazarlama' kültüründen ne kadar tiksindiğimi farkettim. O kadar sahte geliyor ki, o kadar yapmacık..

Ben hiç bir zaman kendini ileri atabilen, iş dünyasında kendini 'satabilen', tanıştığı herkesle iki laf arasında bütün CVsini paylaşan...vs bir insan olamadım. Biz akademisyenler mi böyleyiz acaba diyorum bazen.. 'Corporate' dünyaya uyum sağlayamamış, kendi reklamımızı yapamaz olduğumuz için mi akademideyiz.. 'Gereğinden fazla alçakgönüllü' olduğumuz için mi kurtlar sofrasında barınamıyoruz.. Bilemem.

Bildiğim tek şey, alçakgönüllü, içten, içi dışı bir insanlarla çok daha iyi anlaştığım. Ve çok şanslıyım ki hayatımda böyle insanlar çok var :)

Thursday, January 5, 2012

Gerçek aşk



5 Ocak 2011 günü, akşam 9:48. Çok uzun bir günün sonu. Yarı karanlık, son teknoloji donanımlı, büyük bir hastane odası. Çok yorgunum. Artık devam edemeyeceğimi düşünüyorum. Ağzımda buz parçaları. Susuzluktan ölmek üzereyim. Gücümün tükendiğini hissediyorum, sona geldiğimi, pilimin bittiğini. Yorgunluktan ağlamanın bir kaç dakika uzağındayım sadece.

Bir anda sarsılıyorum. Dünya duruyor bir anda. Zaman duruyor. Dağların tepesindeki karlar gibi bembeyaz, pamuk gibi yumuşak, tombiş yanaklı, topidik bir kız bebek görüyorum bir anda. Atıyor ilk çığlığını, bir bezle temizlenir ve boyu, kilosu ölçüp biçilirken. İncecik sesiyle ağlıyor. O ses kulağıma dünyanın en güzel müziğinden daha güzel geliyor.

Sarıp kundağa, çıplak göğsümün üzerine koyuyorlar onu. Hala titriyorum yorgunluktan, yaşadığım duygu yoğunluğundan, yüreğimdeki heyecandan. Allahım, bu akça pakça, bu kocaman gözleriyle bana bakan, bu dünyanın en güzel bebeği benim mi? Bu tombiş yanaklı, güzel elli, küçük bir kuş gibi titreyen, incecik sesler çıkaran, bu hediye paketi benim mi? İnanamıyorum, içim titriyor. Dokunmaya bile kıyamıyorum. Allahım, ben bu kadar güzel, mükemmel bir şeye nasıl bakacağım? İçimde korku, heyecan, mutluluk, endişe, hepsi birbirine girmiş.

Gözlerinin içine bakıyorum. Gerçek aşkın ne anlama geldiğini işte o anda anlıyorum. Güzel kızım yüreğimi alıp ellerinin içinde tutuveriyor. Hayatımın sonuna kadar onda kalacak bundan sonra yüreğim. Biliyorum.

Wednesday, December 21, 2011

Winter's Bone


Uzun zamandır bu kadar yalın, duru ama bir o kadar da etkileyici bir film izlememiştim. Böylesine bir sadelikle, böylesine bir duygu yoğunluğu verebilen film gerçekten az bulunur.

Missouri'de, Ozark dağlarında bir kasabada geçen film, (en azından benim) daha önce hiç görmediğim bir Amerika sunuyor bize. İnsanların etlerini kendileri avlayıp pişirip yedikleri, kamyonetlerle gezdikleri, harabe gibi evlerde yaşadıkları, uyuşturucu ticaretinin ve suçun kol gezdiği, tüyler ürpertici bir yer. Çok beylik olacak ama, 'Ne yaşamlar var' dedirtiyor insana film. Başroldeki Jennifer Lawrence'ın oyunculuğu takdire şayan. Hem akli dengesi yeridne olmayan annesine, hem de iki kardeşine bakmak zorunda olan 17 yaşındaki genç kız rolünü uzun zaman unutabileceğimi sanmıyorum.

Asıl acı olan şey ise böyle hikayelerin sandığımızdan çok varolması gerçek hayatta, etrafımızda. Biz farkında olmasak ve kendi izole hayatlarımızın içinde kafamızı kuma gömmüş bir şekilde yaşıyor olsak bile..

Sundance festivalinde ödül alan bu bağımsız yapımı çok beğendim. Bence 2010'un yeteri kadar ilgi görememiş nadir iyi filmlerinden.

Tuesday, December 13, 2011

30 yaşında olmak, ve hayat üzerine



Aralık ayının ilk haftası itibariyle 20li yaşlarıma elveda dedim. Nasıl bir his diye merak ediyordum, hiç bir şey değişmedi aslında!

Şimdi içinde bulunduğum noktadan geriye dönüp bakınca, özellikle 20li yaşların benim için çok öğretici geçtiğini söyleyebilirim.


İnsana, yaşı ilerledikçe, Amerikalıların 'kendi teninin içinde rahat etmek' diye tercüme edebileceğim (feeling comfortable in your own skin) bir güven geliyor.


Kendimi daha çok sevebilmeyi öğrendim 20li yaşlarımda. Ergenlik yıllarının o karanlık, rahatsız ve güvensiz zamanlarının aksine.. Üniversiteyle başlayan, kendimi gittikçe daha iyi keşfettiğim, ruhumu ve vücudumu çok daha iyi dinlediğim, ne istediğimi ve neyi sevdiğimi, nelerin ve kimlerin beni mutlu/mutsuz ettiğini çok daha iyi gördüğüm bir dönem oldu 20li yaşlar.


Bir aile kurdum, kendi çekirdek ailemi. Dünya üzerinde beni en iyi tamamlayan kişi olduğunu düşündüğüm erkekle evlendim. Ben ne kadar romantik, uçarı, aşırı iyimser, hayalperest ve soyut ve 'sosyal bilimci'ysem, o da bir o kadar somut, planlı, düzenli, gerçekçi ve 'mühendis kafalı'! Ben ne kadar Yay burcuysam o da o kadar Oğlak burcu. Ben çok uçtuğumda o beni yeryüzüne çekiyor, o sayıların ve plan-programların dünyasında bunaldığında ben bir şarkı söyleyiveriyorum :) Böylece Yin ve Yang gibi tamamlıyoruz birbirimizi.


Bana gerçek aşkın anlamını öğreten kocaman gözlü, tombiş yanaklı bir kız getirdim dünyaya. Doğduğu günden beri her günümü sihirli bir masal bahçesine çevirdi. Bana verilen en büyük, en güzel, en değerli hediye oldu. Şimdiye kadar aldığım doğumgünü hediyelerimin en güzeli, doğumgünümün sabahında uyandığımda onun gülüşünü görmekti.


20li yaşlar hem kimsenin mükemmel olamayacağını, hem de zaten olmaya çalışmaması gerektiğini öğretti bana. Kendimizi seversek, dünyayı ve diğer insanları sevebileceğimizi. Mutluluğun insana dışarıdan verilen bir şey değil, kendi yarattığı bir şey olduğunu. Kendi içinde olduğunu. Bazı insanların 'mutlu olabilme' yeteneğinin diğerlerine göre çok daha fazla olduğunu.


Saçımın rengini bile sevmeyi öğrendim 20li yaşlarımda. Boyamıyorum artık saçlarımı. Ve işin garibi bana en çok yakışanın aslında kendi saç rengim olduğunu farkettim! Geçen gün ilk defa gümüşi bir tel buldum saçlarımın arasında. Gülümsedim kendi kendime. Uğurum oldu o benim, koparmadım, atmadım.


Eminim, gözlerimin kenarlarında ya da ağzımın etrafında oluştuğu zaman çizgiler, onlardan da utanmayacağım. Çünkü onlar bana ne kadar çok gülümsediğimi, kahkaha attığımı hatırlatacak!


Aynaya bakıyorum. Şimdiki zamanda, bugünde, Aralık 2011'deyim. Çocukluğum ve ilkgençlik yıllarım, bazen bir rüya gibi geliyor. Zaman, korkutucu bir hızla akıp geçiyor. Gelecek ise henüz yazılmamış bir hikaye gibi.

Bense şimdi, burada, şimdiki anda, aynaya bakıyorum. Yüreği her dakika pır pır uçmaya hazır, uçarı bir 'çocuk kadın' bana gülümsüyor.

Monday, November 28, 2011

Mutluluk - huzur






Mutluluk, güzel bir yemekten sonra elinde çay bardağıyla şöminenin alevlerini izlerken dalıp gitmek, huzur içinde sessizliği dinlemek ve o anda dünyada başka hiç bir yerde olmayı istememektir.