Friday, July 27, 2012

post-Murakami travması


Bart (Perdeyi aralamış dışarıya bakarken): Gökyüzünde çok güzel bir ay var bu gece.

Moonie (Akşam uykusunun sarhoşluğu içinde): Bir tane mi, iki tane mi?

Bart: ?!??






Tuesday, July 24, 2012

Muse - Sunburn


Blog'umda benim için çok büyük anlamı olan, hayatıma damgasını vurmuş şarkıların bana anımsattıkları anları yazacağım yeni bir bölüm açıyorum. Bir nevi 'Hayatımın soundtrack'i de diyebiliriz. Bu yazıları yeni bir etiket ile 'sarkilarim' konusunun altında toplayacağım.

Üstüste, defalarca dinlediğim, benim için takıntı olan, hayatıma damgasını vurmuş bütün şarkılar bu yazı serisinde yerini alacak.

Başlıyoruz!




Muse-Sunburn

2007 yazı, Ağustos ayı. Mısır'da dil kursu için aldığım burs sebebiyle Kahire'deyim.. Hava çok, çok sıcak.. Hem Chicago'daki evimden, hem İstanbul'daki evimden çok uzaktayım. Bart'ı, evimi, Chicago'yu, İstanbul'u özlüyorum. O yaz 2 aylığına o Chicago'da, ben Kahire'de, birbirimizden ayrı kalmak zorunda kalmıştık.  Eylül'de İstanbul'a gideceğimiz günleri iple çekiyordum.

Mısır'daki evimde internet yok, Bart'la ancak internet kafeye gittiğim zamanlarda, seyrek olarak konuşabiliyorum, telefonda sesini duymak da çok nadir. Eve gittiğimde yapılacak bir şey yok, o sıcakta öğleden sonra dışarı çıkmak mantıkdışı.. Gerçeküstü bir dünyada gibiyim. Sabah derse gidip, öğlen eve gelip ödevlerimi yaptıktan sonra geriye yapacak bir şey kalmıyor. Bir şeyler atıştırıp yatıyorum rahatsız yatağıma. Sırtüstü yatıp, dakikalarca, saatler boyu tavana boş boş bakıyorum. Ve bu şarkıyı dinliyorum. Onlarca defa, üstüste, bıkmadan, usanmadan.. Bart'ı özlüyorum, Matthew Bellamy'nin güzel sesi kulaklarımda.. Evimden çok uzaklardayım, ama müziğin evrensel gücü beni özlediğim topraklara götürüyor.







Sunday, July 22, 2012

1Q84



Önce bu yazımı bir daha okuyun lütfen sevgili okuyucular.

O yazıyı yazdıktan sadece bir kaç gün sonra, bu romanda şu aşağıdaki paragrafı okudum: (İngilizce okuduğum için Türkçe çevirisini bulamadım kusura bakmayın)

Sayfa 685: Tengo, demanslı babasını hastane odasında ziyaret ederken düşünür:

'When he tired of reading aloud, Tengo sat there, gazing at the form of his sleeping father and trying to surmise what kinds of things were going through his brain. Inside - in the inner parts of that stubborn skull, like an old anvil - what sort of consciousness lay hidden there? Or was there nothing left at all? Was it like an abandoned house from which all the possessions and appliances had been moved, leaving no trace of those who had once dwelled there? Even if it was, there should be the occasional memory or scenery etched into the walls or ceilings. Things cultivated over such a long time don't just vanish into nothingness. As his father lay on his plain bed in the sanatorium by the shore, at the same time he might very well be surrounded by scenes and memories invisible to others, in the still darkness of a back room in his own vacant house.'


Şimdi söyleyin bana, ben bu adamın kitaplarını sevmeyeyim de ne yapayım? 'Aklımın diliyle kitap yazıyor' demiştim ya bir zamanlar, işte aynen öyle. Kendi düşüncelerimin yazılı halini okumak gibi, Murakami kitapları okumak benim için.

1029 sayfalık, okuduğum en uzun roman rekoruna ulaşan bu kitap bugün bitti. İçimde garip bir boşluk duygusu oluştu, ayrılmak zor geliyor.

Bir de, Murakami ile karşılıklı otursak saatlerce sohbet edebilirmişiz gibi hissediyorum.     







Wednesday, July 18, 2012

Road trip (Yol seyahati)







Road trip: Yol seyahati, arabayla gidilebilecek uzaklıktaki yerlere giderek yapılan bir kaç günlük, en fazla 5-6 günlük tatil.

Ben ve Bart'ımın tatil anlayışımız çoğu insandan farklıdır. Herkesin aklına yaz deyince deniz kıyısında bir yere gitmek ve uzanıp tembellik yapmak gelirken, biz sürekli hareket halinde olmak isteriz tatilimizde. En çok sevdiğimiz aktiviteler doğada yürüyüş (hiking), kano yapmak, nehirde veya gölde yüzmek, yeni şelaleler, nehirler, göller keşfedip bol bol fotoğraf çekmek olduğundan, bize en çok hitap eden tatil şekli Amerikalıların 'road trip' dedikleri yol seyahati.  Bütün gün aynı kumsalda yatmak, bir hafta boyunca her gün aynı yerde, aynı şeyleri yapmak hiç bize göre değil.. Zaten balayımızda bile bütün Maui adasını karış karış gezip her gün ayrı bir koyda denize girip şnorkelle yüzmüş, yağmur ormanının şelalelerinde yüzmüş, sabahın 3ünde kalkıp güneşin doğuşunu izlemek için bir volkanın tepesine çıkmış insanlarız :) Bir yerde bir günden fazla aynı yerde kalırsak müthiş sıkılıyoruz. Bizim için tatil, gezmek ve mümkün olduğunca çok doğa harikası görmek demek!

Genelde arabayla en fazla 8-9 saat uzaklıktaki yerlere gidip, gittiğimiz yerde de bir çok şehir, kasaba ve doğa parkı keşfediyoruz. Genel olarak plan yapsak da, genelde tatilimizi şekillendiren, yolun üzerindeyken gördüğümüz ilginçlikler, başımızdan geçen maceralar, ileride çocuklarımıza anlatabileceğimiz komiklikler...vs. Yani bir bakıma yolculuğun kendisi, varılacak yerden daha önemli hale geliyor. Ve bu şekilde vücudumuzu yorup kafamızı serbest bırakmak (normalde ikimizin de işi gereği tam tersini yapıyor olduğumuz için) bizi müthiş dinlendiriyor ve adeta yenileniyoruz. Her yaz en az 2 kere 'Road trip'e çıkmak bizim için en güzel tatil oluyor.

Geçtiğimiz haftasonu da bu gezilerden birine çıkıp Chicago, Ilinois - Wausau, Wisconsin - Duluth, North Shore Scenic Drive (Duluth-Grand Portage), Minnesota - Bayfield, Wisconsin - Apostle Adaları - tekrar Wausau üzerinden Chicago rotası çizdik. Yine bir çok unutulmaz anımız oldu, ileride çocuklarımıza anlatabileceğimiz bir çok hikaye biriktirdik. 'Yolda olma'nın insana getirdiği o sihirli duyguyu hissettik. Normal rutinimizin dışına çıkıp, başka yataklarda yatıp, başka şehirler gördük, başka yemekler yedik.

Biraz yorulduk, evimizi ve yatağımızı özledik, ama ruhumuz dinlendi, yenilendik, ve evimize geri geldik!

Eee ne demiş Bilbo Baggins, o çok sevdiğim küçük Hobbitcik, çıktığı uzun yolculuğun başında:


The Road goes ever on and on
Down from the door where it began.
Now far ahead the Road has gone,
And I must follow, if I can,
Pursuing it with eager feet,
Until it joins some larger way
Where many paths and errands meet.
And whither then? I cannot say.

Sunday, July 8, 2012

Nerede


Aklım bugünlerde hep babaannemde..
Daha önceden yazmıştım. Bu sıralar kendinde değil. Hastalık ilerledi iyice. Aklım onda. Aklım babamda. Uzaklık, boğazımdaki yumruyu büyütüyor. 

Burnuma babaannemin evinde içtiğim ıhlamurun kokusu geliyor. Aklım kilometrelerce ötede.. O uzak ama çocukluğumun geçtiği, yüreğimin bir kısmını bıraktığım ülkede.. Burnumun direği sızlıyor. Yüreğim ötede..

Sen neredesin babaanne? Beynimiz kocaman bir malikaneyse eğer, anılarımız onun tozlu odaları ve koridorlarıysa.. Hangi odaya saklandın? Hangi kapıyı kilitledin arkandan, saklambaç oynayan küçük bir çocuk gibi? Yaşamının bunca yılı boyunca biriktirdiğin anılardan, hafızanın dolambaçlı koridorlarından hangisinin içindesin? Nerede o Sürmene'de doğan, sonra 8 çocuk doğurup büyüten, ince, dal gibi genç kız? Nerede günlerin tortusu, tozlara vuran günışığı, geçmek bilmeyen saatler, hızla akan yıllar, bir nehir gibi akıp giden hayatlar? Yaşamı yaşamaya değer kılan herşey, bir yün ipliği gibi eğirdiğin zaman, zaman nerede? Sabahlar, akşamlar, geceler, bir muştu gibi doğan güneş, bir meyve gibi gökte asılan ay nerede?


Neredesin babaanne?















Explosions in the Sky - What Do you Go Home To?






Thursday, July 5, 2012

İki fincan



4 sene önce bugün, 'Evet' dedik, birlikte geçirilecek bir hayata, her sabah yanyana uyanmaya, her gece birbirimize sarılıp uyumaya, birlikte yaşayıp, birlikte nefes alıp, birlikte yaşlanmaya..

Kızım büyüdüğünde bir gün bana 'Mutlu bir evliliğin sırrı nedir anne?' diye sorduğunda, 'konuşmak' diye cevap vereceğim ona.. Konuşabilmektir bence mutlu bir evliliğin sırrı. Hiç bir evlilik pespembe, kusursuz, mükemmel değildir. İnsan bu dünya üzerinde hiç kimseyle bir kez olsun tartışmadan, fikirleri çatışmadan bir ömür geçiremez. (Eğer hiç bir tartışma yoksa bir gariplik vardır zaten bir yerlerde).

Konuşmaktır önemli olan.. Başbaşa kaldığımızda konuşuruz. Birlikte yürüyüşe çıkmışken hayat hakkında düşüncelerimizi paylaşırız. Gecenin bir yarısı uyanıp geri uyuyamadığımızda, çocukluk ve lise yıllarımızı hatırlayıp saatlerce anılarımızdan bahsederiz. Sabah kalktığımızda o sessizlikte birbirimize rüyalarımızı anlatırız. Birlikte kahve içerken kızımızı nasıl yetiştirmek istediğimizden bahsederiz. Birlikte gittiğimiz bir konserde, sevdiğimiz grubun şarkısının bizi nasıl etkilediğinden... Birlikte izlediğimiz bir filmde bizi neyin en çok sarstığından... Birlikte gittiğimiz bir lokantada hangi yemekleri, neden sevdiğimizden.. Yaşamımızdaki zorluklardan, mutluluklardan, hayatımızın en büyük neşesi olan kızımızdan konuşuruz.  Ama birbirimiz dışındaki hayatımızdan da.. Benim, arkadaşımla gittiğim bir filmden.. Onun, iş seyahatinde gördüğü bir şehirden..

Geceyarısı yanında uzanmış kitap okuyorken, kitaptan beni çok etkileyen bir cümleyi okurum sevdiceğime. Birlikte cümle üzerine kafa yorarız. Okuduğum kitabı güzel kılan şey, onu sevdiğimle paylaşabiliyor olmaktır.

Televizyon açılmaz bizim evimizde.. Konuşuruz onun yerine! Konuşuruz, yaşamı yaşamaya değer kılan her şey üzerine.

'Konuşabileceğin bir insanla evlen kızım' diyeceğim ona..

Çünkü anne-babamızın evinden çıkarız bir gün, çocuklarımız ise büyür, evden ayrılır. Masanın üzerindeki iki kahve fincanı kalır..

İki kahve fincanı, ve paylaşılan kelimeler..Paylaşılan bir hayat..






Sunday, July 1, 2012

Dream within a dream



Çok fazla roman/kurgu okumaktan (ya da genelde çok okumaktan) olsa gerek, gerçeklik algım çok değişken. Bazen bir rüyanın içindeymiş gibi hissediyorum kendimi..

Mesela sabah kütüphaneye doğru yürürken, ağaçların yapraklarının yeşili daha bir canlı oluyor, yüzümü okşayan rüzgar daha bir serin, elimdeki kahvenin kokusu daha keskin.. Herşey bir rüya dokusu kazanıyor sanki. Kendimi bir merceğin içinden görüyor gibiyim, kendime ve hayatıma dışarıdan bakıyor gibi. Sanki gerçekliğin dışına çıkmış, oradan gerçekliğe bakıyor gibi.

'All that we see or seem
Is but a dream within a dream'

demişti Poe, ben de bazen kendimi rüya içinde rüya görüyor gibi hissediyorum.. Müziğin, kelimelerin, fotoğrafların, görüntülerin etkisi sarsıcı oluyor üzerimde, böyle anlarda. Çok güzel bir şarkı dinleyip ağlamaklı oluyorum mesela, ya da çok güzel bir roman okuyup sarsılınca düşüncelere dalıyorum.. Yazmak istiyorum bol bol, dünyanın beni nasıl sarhoş ettiğini kelimelerle anlatmak... Ya da anlatamamak..



Monday, June 25, 2012

Reading Lolita in Tehran


'Tahran'da Lolita'yı Okumak', çok büyük beklentilerle aldığım bir kitaptı. İsmini ve methini çok duymuştum. Ama kitap sandığım gibi çıkmadı, biraz hayalkırıklığına uğrattı beni. İran İslam Cumhuriyeti'nde yaşama dair çok daha fazla detay beklerken ben, çoğunlukla Batı Edebiyatı'nın klasikleri ve yazarları üzerinden yapılan edebiyat incelemeleri ağır basıyordu. Kitap, bana yazarı İngiliz Edebiyatı profesörü Azar Nafisi'nin kendi dünyasının dışında neler olduğuna dair çok da fazla bir fikir vermedi. Sanki biraz fazla 'akademik' düzeyde kalıyor kitap, o gerçekliğin dışına pek çıkamıyor. Gerçek yaşam kesiti olmaktan çok, yazarın kafasındaki İran'ı ve öğrencileriyle olan ilişkilerini, verdiği dersleri, akranlarıyla olan sohbetlerini okuyoruz. Ama kitabın baş kahramanları olan öğrencilerini çok derinden tanıyamıyoruz, karakter gelişimi pek yok ve bu öğrenciler bir isim olmaktan çok da öteye gidemiyor bizi, kişilik özelliklerini göremiyoruz.

Kitabı ister istemez daha önce okuduğum Marjane Satrapi'nin Persepolis adındaki çizgi romanıyla karşılaştırdım, ikisi de İran'da yaşayan kadınlar tarafından yazıldığı ve İran İslam Devrimi'ni anlattığı için. Bence Persepolis o yaşamı, o yaşamın hissettirdiklerini anlatmakta çok daha başarılıydı, 'grafik roman' kategorisinde olmasına rağmen. Bu kitap ise vasatın üzerinde olmasına rağmen beklentilerimi pek karşılayamadı.

Wednesday, June 20, 2012

Dylan Thomas






My tears are like the quiet drift
Of petals from some magic rose;
And all my grief flows from the rift
Of unremembered skies and snows.

I think, that if I touched the earth,
It would crumble;
It is so sad and beautiful,
So tremulously like a dream.

Dylan Thomas

Sunday, June 17, 2012

Babalar Gunu '12








 Babalar Gunu Kutlu olsun.

Sevgi ve sefkat dolu, yavrusunu bagrina basan, ondan sevgisini esirgemeyen, kizina verilebilecek en degerli seyi, vaktini ve emegini veren, ona mutlu, huzurlu bir cocukluk ve akabinde mutlu bir yasam hediye edebilen butun babalarin...

Benim babam gibi..

Kizimin babasi gibi..




Friday, June 15, 2012

Love Song

Uzuuuun zamandir bu kadar guzel bir "cover" dinlememistim. Nasil kadife gibi bir ses, ve derin, duygulu, icten bir yorum.. Dinledikce dinleyesim geliyor.






Adele hayrani oldum galiba ya, itiraf ediyorum.



Wednesday, June 13, 2012

The Book Thief (Kitap hırsızı)







Ölümün ağzından anlatılan ve Yahudi Soykırımı zamanında, Nazi Almanyası'nda geçen bir kitap ne kadar kasvetli ve iç kıyıcı olabilirse o kadar karanlık bir kitap.. Çok değişik bir dille yazılmış olduğundan alışmam biraz uzun sürse de, sonraları daha çok kaptırdım kendimi kitabın karanlık dünyasına.. Klasik bir 'Holocaust' romanı değil, çünkü sadece Yahudilerin (kurbanların) gözünden yazılıp duygu sömürüsü yapılmamış. Kitapta baş kahramanı Liesel Meminger başta olmak üzere bir çok Almanın da yaşadığı ikilemlere, geçim sıkıntısına, vicdan azabına, kızgınlığa, hüzne, isyana şahit oluyoruz. Bu açıdan herhangi bir Yahudi soykırımı filminden ya da kitabından çok daha komplike ve derin bir kitap diyebiliriz. Tabii bu, acıklılık ve insanın boğazına düğüm atma kapasitesi bakımından 'Kemalettin Tuğcu'dan hallice' bir roman olduğu gerçeğini değiştirmiyor bence!! Okurken resmen acı çektim, sonlara doğru iyice helak oldum ve gözlerimden yaşlar boşandı. Kesinlikle kolay hazmedilen, 'light' bir kitap değil.

Kitabın en sevdiğim yönleri arkadaşlığın ve aşkın gücünü ne kadar büyük bir başarıyla gösterdiği, bir de Liesel'ın kitap sevgisinin nasıl başarıyla yansıtıldığı. Çocukluğumu, ilkgençliğimi ve yetişkin hayatımın tümünü kitaplara aşık geçirmiş biri olarak Liesel'da kendimi gördüm diyebilirim. Anılarla geçmişin, olaylarla şimdinin ve hayallerle geleceğin birbiriyle içiçe anlatılması, yani kurgunun örülme şekli de takdire şayandı.

Eğer 'Beni derinden etkileyecek, tarihi bir roman arıyorum' diyorsanız tavsiye ederim. Ama okurken yanınızda bir adet mendil bulundurmayı da unutmayın bence! Kolay bir okuma yolculuğu olmayacak.



Monday, June 11, 2012

Karışık düşünceler

Oturup bir kaç sayfa yazmaya başladım kütüphanede..Ama kafam bin ayrı yere gidiyor. Eşimin dedesini kaybettik dün. Bir toprağın uzerindeyiz, bir altında. Fanilik, ölüm, hayatın geçiciliği ve bu geçiciliği ne çabuk unuttuğumuz konusunda düşüncelerle dolu kafam. Biraz da şu sıralar okumakta olduğum The Book Thief (Kitap Hırsızı) kitabının etkisi olsa gerek. Ölümün ağzından anlatılan bu roman, Holocaust (Yahudi Soykırımı) zamanında geçiyor ve okurken boğazımdan düğümler, içimden kasvet eksik olmadı. Çok ağır bir kitap, yaz mevsimine ve güneşli günlere gore değil hiç, yanlış seçim yapmışım.

İçim ve düşüncelerim karanlık, dışarıda pırıl pırıl parlayan güneşin aksine.. Ne bileyim, bir garip hissediyorum bugün. Radiohead'den Street Spirit'i dinledim. Dün konserde çaldıkları son şarkı. Karanlık düşüncelerimin müziğe dökülmüş hali gibiydi.

 


Friday, June 8, 2012

Çoğunluk







Beklediğimin çok üstünde kalitede, oyunculuklarıyla da göz dolduran, etkileyici bir film Çoğunluk.. Günümüz Türkiye'sine dair yaptığı tespitler, sahnelerin ince düşünülmüş ayrıntıları, arkaplan detayları, hepsi filmin vermek istediği mesajı iyi aktarıyor. 'Çoğunluk' ve 'azınlık' kavramları üzerine, 'Sünni'-'Alevi', 'Türk-Kürt', 'Dindar-Laik', 'Üst sınıf-alt sınıf', 'Beyaz Türk'-'Varoştan gelen', 'Kadın'-'Erkek' gibi kategoriler ve sınıflandırmalar üzerine, Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan insanların farklı dünyaları üzerine epeyi düşündürüyor film. Ve bence günümüz gerçeklerini çok başarılı şekilde yansıtıyor. Bazı sahneler, insanın yüzüne atılan bir tokat gibi. Komedi unsuru da, trajedi unsurları da çok yerinde kullanılmış, kesinlikle duygu sömürüsüne girmeden, herşey 'olduğu gibi' sunulmuş önümüze. Gayet yalın, açık, net..Bence yeni dönem Türk sineması için çok umut verici bir adım olmuş.




Friday, June 1, 2012

Hoşgeldin Haziran





 2012 yaz başının şarkısı benim için bu enfes şarkı olacak. Dinlemekten bıkmıyorum.

Yılın neredeyse yarısının geçmiş olduğuna inanamıyorum. 

Fotoğraf, 2 hafta önce gidip gördüğümüz muhteşem Niagara Şelaleleri'nden.. Gezilerimi biraz daha çok yazabilsem keşke, ama şimdilik kırmızı kaplı Moleskine'imde duruyor yazılar. İleride çocuklarıma ve (umarım) torunlarıma bırakmak istediğim bir arşiv oluşturuyorum Moleskine defterlerim ve içindeki anılarım, düşüncelerim, seyahat notlarımla.. Gerçek bir kalemi elimde tutup gerçek bir kağıda yazmayı çok seviyorum.

Bol gezili, bol okumalı ve yazmalı, üretken bir yaz olması dileğiyle!


Saturday, May 26, 2012

İskender - Elif Şafak







Elif Şafak'ın kitaplarıyla çok değişken bir ilişkim oldu. Bit Palas'la okumaya başlamıştım, Mahrem ve Pinhan'a ise hayran kalmıştım. Ondan sonra hangi kitabını okuduysam beni hayalkırıklığına uğrattı. Aşk kitabı hakkında düşündüklerimi şu yazıda paylaşmıştım. İskender ise şu ana kadar okuduğum kitapları arasında en vasatıydı diyebilirim.

İngilizce yazmış olduğu ve sonradan Türkçeye çevrildiği için desem, değil.. Çünkü ben Araf'ı (The Saint of Incipient Insanities) çok sevmiştim! Ama İskender gerçekten çok 'dışında kaldığım' bir roman oldu.. Hiç bir karakteriyle özdeşleştiremedim kendimi, hiçbiri pek gerçekçi gelmedi bana.. Sanki önce anahatlarıyla belirlenmiş, sonra 'böyle karakterler yaratmalıyım' diye oluşturulmuş, yapay ve sadece roman dünyasına ait karakterlerdi.. Gerçek hayatta olabilecek bir hikaye gibi değil, kurgu olduğu çok belli olan, sahte bir öyküydü sanki.

Klasik Elif Şafak temalarını (Doğu-Batı, aidiyet, kimlik, Kadın-erkek ilişkileri...vs) alıp, bunları yine bir göçmen ailenin öyküsünde harmanlamış yazar..Ortaya çok akılda kalmayan, beni pek etkilemeyen, hiç bir iz bırakmayan bir roman çıkmış. Hani 'Siyah Süt' için, 'Okunur okunmaz unutmak için yazıldı, suya yazılır gibi' demişti ya Elif, işte bu bence o kitap için değil bu roman için söylenmiş bir söz gibiydi.

Beni asıl üzen şey ise Elif Şafak'ın kabiliyetinin, kapasitesinin bu romanın çok daha üstünde olduğunu bilmek.. Hani önceki romanlarını okumamış olsam, şaşırmayacağım, ama karşılaştırınca hayalkırıklığına uğramadan edemiyorum..

Bir de, lütfen yine Türkçe yaz Elif.. O güzel Türkçenle, anadilinde romanlar yaz..Yine okuyalım, hayran olalım.


    

Sunday, May 6, 2012

Kızımın şehri





Benim şehrim İstanbul ise, kızımın şehri de Chicago'dur. Annesi ve babası bu şehirde tanıştı, o bu şehirde doğdu, hayatının en azından bir kısmını bu şehirde geçirecek.. Benim içinse bu rüzgarlı şehrin önemini ise daha önce yazmıştım şurada.

Bu Eylül'de, bu şehirde 9. senemi doldurup 10. seneme gireceğim. Bir şehri yakından tanımak, hatta çok sevmek için yeterli bir süre. Chicago öyle bir şehirdir ki, ne New York City gibi cafcaflı, ne de San Francisco ya da Seattle gibi 'Avrupai' olmadığı halde, ona yavaş yavaş, fena alışırsınız. Çok karakterli bir şehirdir bu rüzgarlı şehir. Siz hiç farketmeden teninizin içine nüfuz eder, yıllar geçtikçe bir de bakmışsınız siz de bir 'Chicagolu' olmuşsunuz.. Bu şehrin kendine has havasını çok seviyor olmuşsunuz.

Bu şehirde, her şehirde ve ilk aşkım şehr-i İstanbul'da olduğu gibi yapmayı çok sevdiğim şeyler var. Bu şehri benim için özel kılan, sevdiren keyifler.. Onları paylaşmak istedim bu yazımda.

Neleri seviyorum Chicago'da? Bunca sene içinde, o kadar çok yanı var ki kendini bana sevdiren..

Chicago'da,

- Kışın lapa lapa kar yağarken Michigan Caddesi boyunca yürüyüp ışıklara bürünmüş ağaçları seyretmeyi,

- Üniversitemin gotik, muhteşem kampüsünde yürümeyi, kütüphanesinde 'stacks' (kitap koleksiyonu) bölümünde eski sayfaların, kitap kokusunun içinde kaybolmayı,

- Wicker Park'ta kullanılmış kitaplar ve plaklar satan bir sahaftan çıkıp küçük bir kafede enfes kahve kokuları arasında oradan aldığım bir kitabın sayfalarını karıştırmayı,

- Yaz geldiğinde Millenium Park'taki devasa Jay Pritzker Pavillion'da piknik eşliğinde sevdiğim müzisyenleri, grupları ya da Chicago Senfoni Orkestrası'nı canlı olarak açık havada, yıldızların altında (hem de bedavaya) dinleyebilmeyi,

- Sonbaharda enfes renklere bürünen ağaçların fotoğrafını çekmeyi, ayağımın altında yumuşacık bir halı gibi uzanan güzel yapraklara basa basa parklarda dolaşmayı,

- Yaz geldiğinde gökdelenlerin dibinde uzanan kumsallarından birinde güneşin tadını çıkarmayı,

- Her birini ayrı sevdiğim etnik mutfakların örneklerini tatmayı, mesela Devon'da güzel bir Hint yemeği yemeyi, Andersonville'de Swedish Bakery'den ya da Hyde Park'taki Bonjour Bakery'den tatlı almayı, Greektown (Yunan mahallesi)nde güzel pişmiş bir balık yemeyi, Chinatown'da (Çin mahallesi) acı soslu, sebzeli bir 'noodle' yemeyi, küçük sushi restoranlarını denemeyi, bizim mezelerimize benzeyen İspanyol 'tapas'larından atıştırmayı :) 

- Sabahın 6:30unda gölün üzerinden güneş doğarken henüz boş olan Lake Shore Drive'da (sahil yolu) sevdiğim bir şarkıyı dinleyerek huzur içinde araba kullanmayı,

- Bahar gelince çiçeğe bürünen ağaçlarına sarılmayı, çimlere uzanıp masmavi gökyüzünde bulutları bilindik şekillere benzetmeyi,

Ama en çok da, sabahın sessizliğinde sokağımızın ucundaki küçük kumsala gidip, kulağımda sevdiğim müziklerle orada yürümeyi, sonsuzluğa uzanıyormuş gibi görünen Michigan Gölü'ne uzun uzun bakmayı, gölün gökyüzüyle birleştiği çizgide dalıp gitmeyi, kendimle, düşüncelerimle başbaşa kalmayı çok severim!




Hani her şehirde sevdiği, ona özel, çok mutlu olduğu bir noktası olmalı insanın demiştim ya bir zamanlar.. Chicago'da benim de böyle bir noktam var artık. Evimizin olduğu sokağın ucundaki kumsalda, huzuru, sükuneti, sessizliği buluyorum. Tam orada, o iskelenin ucunda durup dalgalı, masmavi Michigan gölünün ilerisinde yükselen şehir silüetine bakarken, bu rüzgarlı şehri zamanla ne kadar sevmiş olduğumu farkediyorum!

 



Friday, April 27, 2012

Benim şehrim






Balkona çıkıp, yüzümü esen rüzgara döndüm. İçimin ürpermesi hoşuma gitti, serin ama temiz, berrak hava canlandırdı beni. Havada belli belirsiz bir kömür ve yağmur kokusu. Etrafımdaki çatılarda kuşlar sessiz. Havada sadece bu şehre has, bu şehre özel o koku. Kırık kiremitler arasında dolaşan böcekler sessiz.

Duydun mu kızım, benim şehrimin nefesini? Kokusunu? Büyük ninenin hafif tütün ve rutubet kokusu karışımı kokan küçük evine girince, annenin izlerini gördün mü duvarlarda? Senin yaşlarındayken annen o evin hemen dışında telaşla bağıran martıların seslerini dinlerdi.. Hüzünle, yanık yanık okunan ezan sesiyle uyanırdı. Duyuyor musun annenin çocukluğunun seslerini, kızım? Tanıyor musun bir zamanlar senin kadar küçük bir kız olan kadının çocuk yüreğinin çırpınışlarını?

 Zaman durdu mu sanki bir anda? Neredeyiz biz, 30 yıl öncesinde mi, 30 yıl sonrasında mı? Ben sen oldum, sen de ben.. Benim şehrimin nabız atışlarını dinledik beraber..Altın saçlı, mis kokulu kızım ve ben.. Anne-kız, bir bütün olduk, benim şehrimi seyrettik..





Saturday, April 14, 2012

Son Türkü


Bu yağmurlu, sakin Nisan gününde İstanbul'da, bu güzel şiir geldi aklıma nedense...


Son Türkü

Kaybolmak uzre suya düşen bilezik;
Bak, bütün kırışıklar silindi sudan.
Son saatimde mi uyandım uykudan,
Neden boş geçen yıllardan içim ezik?
Durdu beni ölüme götüren kervan.

Eski bir şarkı söyleniyor rüzgarda.
Duydum ki sevmeyi bilen dudaklarda
Benim ilahilerim hala okunan.


Sevgilim...... ellerime dokunaraktan,
Beni çağıran bir eda var sesinde.
Bu muydu insanlara son nefesinde
Görüneceğinden bahsedilen şeytan?


Sular çekilmeye başladı köklerde
Isınmaz mı acaba ellerimde kan?
Ah! Ne olur.. Bütün güneşler batmadan
Bir türkü daha söyleyeyim bu yerde!
Orhan Veli Kanık



Tuesday, April 10, 2012

İstanbul güncesi


Sarhoş gibi bir yorgunlukla geri döndüğüm, beni hemen kucaklayan şehrim.

Büyüleyici güzellikte, masallardan fırlamış gibi sihirli bir dolunay. Rengarenk laleler. Şurup gibi Nisan havası.

Boğaz'ın, o dünya üzerinde başka hiç bir yerde olmayan kokusu. Mavisi.

Sonra sakin Nisan yağmurları. Sokağımız. Köpek havlamaları. Sessiz kediler. Ezan sesi. Sokaklarda belli belirsiz kömür kokusu. Benim dilimi konuşan insanlar. İnsanlarım.



İstanbul..


Yine, yeni, yeniden..

Hiç bırakmamışım gibi. Bırakıp gittimse bile bana küsmemiş gibi.