Aniden bastıran sağanağın ardından odaya aralık pencereden hücum eden, hafif metalik yağmur kokusuyla karışık gece kokusu. Bembeyaz şimşeklerle aydınlanan gecenin getirdikleri.. Ne için yaşıyoruz sahi? İnsan ne için yaşar? Şu kokusu insanı delirten yağmur için mi? Şaha kalkan siyah bir at gibi birden karşımıza çıkıveren gece için mi? Sesi kulaklarımızı yumuşacık kuş tüyleri gibi okşayan piyano ezgisi için mi, odayı usul usul dolduran? Ne için yaşıyoruz sahi? Neden kalkıyoruz her sabah yataktan, bir güne daha başlamak için?
Yağmur kokusu, simsiyah gece, ıslak yapraklar.. Derin bir nefesle içime çektiğim, çekip uzun süre içimde tuttuğum karanlık. Sadece bu his. Şimdi, şu anda hissettiğim. Bilerek, isteyerek, inatla yaşamanın deliliğe yakınlığını hissetiğim bu an. Bu an için yaşıyorum. Bu an ile yaşıyorum.
Wednesday, July 31, 2013
From Up on Poppy Hill
Chicago'da Gene Siskel'da izlediğim bir Studio Ghibli filmi daha.. Öncesinde ünlü Magnolia Bakery'de çay içip muzlu puding yedik, sonra bu güzel filmi izlemeye gittik. Hayao Miyazaki'nin oğlu Goro Miyazaki üstlenmiş yönetmenliğini bu sefer.. Ama yine bütün Miyazaki filmlerinden tanıdığımız o mutluluk ve huzur hissi bu filmde de hakim.. Güzel ve saf bir aşkı anlatıyor. 1964te geçen bir çocukluk/okul öyküsü bir yandan. Okulun eski kulüp binası kapanma tehlikesiyle karşılaşınca birlik olup onu kurtarmaya çalışan öğrencilerin hikayesi.. Ve arada anlatılan Umi ve Shun'un saf, temiz aşkı. Yine küçük kasabanın bütün detayları, sokak manzaraları, çizimler ve detaylara verilen önem enfes. Ve yine her zamanki gibi bu filmi de izleyince içimde Japonya'ya gitme isteği depreşti.
Etiketler:
sinema
Silver Linings Playbook
Jennifer Lawrence bence Oscar'ı hakeden bir oyuncu, ama daha önce izleyip çok etkilendiğim Winter's Bone filmiyle.. O filmde oyunculuğuna hayran kalmıştım tek kelimeyle. Silver Linings Playbook'ta ise oyunculuğu iyi olmakla beraber çok da Oscarlık bir performans olduğunu söylemeyeceğim. Hoş bir filmdi ama sadece o kadar.. Oscar ödül töreninde biraz abartılmış olduğunu düşünüyorum.. Bende öyle kalıcı bir iz bırakmayan, hoş ama çok etkilemeyen bir film olarak kaldı.
Etiketler:
sinema
Tuesday, July 30, 2013
The Great Gatsby
Sinemada izleyeli aylar oldu ama ancak yazabiliyorum.. Baz Luhrmann'ı severim, Great Gatsby'i de bir roman olarak çok severim. Film uyarlamasının kitapla çok da alakası olmasa da, yani tam bir absürd komedi ve görsel şov halini almış olsa da, ben beğendim!! Film uyarlamalarından zaten hiç bir zaman kitaptan beklediklerimizi beklememek gerektiğini düşünüyorum. Oyunculuğu gittikçe olgunlaşan Leonardo DiCaprio, Daisy rolüne tam oturduğunu düşündüğüm Carey Mulligan ve filmin harika görselliği, benim için bu filmi izlemeyi bir keyfe dönüştürdü.
Filmde kitaptan hiç değiştirilmeden alınan bazı alıntıların yazılı olarak ekranda belirmesi ise daha önce hiç bir filmde görmediğim, harika bir fikirdi. Bize, bir edebiyat uyarlaması izlemekte olduğumuzu hissettirdi diyebilirim.
İşte bu yüzden Baz Luhrmann'ı seviyorum.
Friday, July 12, 2013
Sırt çantaları, kitap dolu odalar ve hayat hakkında
Nisan ayı başında çok sevdiğim bir hocamı kaybettim. Hem çok sevgili, birebir çalıştığım hocam, hem de doktora tez komitemin 3. üyesiydi. Çok ani oldu ölümü, ben de dahil olmak üzere bütün öğrencilerini çok üzdü. Hepimiz bu denli sevdiğimiz hocamızı kaybetmenin şoku içindeydik. Cenazesinde onu toprağa verirken hepimizin gözleri yaşlıydı, içimiz buruktu, yetim bırakılmışız gibi. Duygularım yüreğime sığmayıp taşınca hocama bir 'tribute', yani anma yazısı yazdım o gün.
Hüznüm büyüktü tabii, ama bir yandan da kendi hayatıma dair çok önemli bir gerçeği keşfettim. Hocam, yaşadığı hayatla hepimize örnek olmuştu. Neredeyse son nefesini verdiği günün bir kaç gün öncesine kadar hayatta en sevdiği şey olan hocalığı yapmış, mesleğini çok sevmiş, öğrencilerini çok sevmişti. Bizde, hepimizde bir parçasını bırakmıştı. O gitmiş olsa bile bizde yaşamaya devam ediyordu, her birimizde ayrı bir anısıyla, bize öğrettikleriyle, bizde bıraktıklarıyla.. Biz onun ismini onla, yüzle, binle çarpıp dünyanın dört bir köşesine dağıtmıştık bile.
Onun ölümünden sonra düşündüm ki, ben de işte tam böyle bir hayat istiyorum. Hocamı en son gördüğüm haliyle, mis gibi eski kitap kokan, tepeden tırnağa kitap dolu odasında, masasında otururkenki mutlu haliyle hatırladım. Ben de öğrenmeye ve öğretmeye devam ederek, etrafım çok sevdiğim öğrencilerle sarılı, kitaplarla dolu bir ofiste yaşlanmak istiyorum. Hocamın ölümü, bu hayalime çok daha sıkı sarılmama, hayatta ne istediğimi bir kez daha anlamama vesile oldu.
Bu sabah kızımı dişçiye götürdükten sonra arabanın arkasında büyük bir hızla omuz çantamın içindekileri sırt çantama aktarıp kızımı babasına teslim ederken, Süpermen gibi aniden kimlik değiştirirken de bunu düşündüm. Sırt çantamı takıp kütüphaneye yürürken farkettim ki, omuz çantamı taktığımda normal bir kadın, bir anneyim. Sırt çantamı taktığım zaman ise, öğrenciyim. Akademisyenim. Çoğu hocamın, yaşlı başlı olmalarına rağmen sırt çantalarıyla gezdiğini görüyorum, çok hoş geliyor bana. İçi kitap dolu bir çantayla gezmek demek çünkü bu. Öğrenmek, öğretmek demek.
Hani insanlar sürekli 'ah tatil yapsak, şuraya gitsek, buraya gitsek' derler ya.. Benim tatilim, işte o sırt çantasını takıp, kütüphanenin yolunu tuttuğum an başlar. Serin, kitap kokulu kütüphaneye girince, dünyanın bütün dertleri, tasaları unutulur, başka sorumluluklar geri planda kalır. Düşüncelerim, ben, kitaplarım ve yazılarım, başbaşa kalırız. 'Ben bunun için yaratılmışım' diye düşünür, mutlu olur, kendimi çok daha iyi hissederim. Evden bütün gün çıkmadığım günlerin tam tersine, verimli ve üretken olmanın getirdiği mutlulukla huzur dolarım. Kızıma daha iyi bir anne olurum o zaman, kocama daha iyi bir eş, anne-babama daha iyi bir evlat.. Çalışmak, yüceltir insanı, ölümsüzleştirir. Okumanın, yazmanın büyüsü içinde kendimi kaybeder, giderim.
İşte bu yüzden, her zaman ve bütün hayatım boyunca, siyah sırt çantam benim için omuz çantalarından çok daha önemli ve değerli olacak!
Sunday, June 23, 2013
Haydi Abbas
Güzel bir gün biterken, akşamın gölgeleri çökerken yüreğime, ışık gücünü yitirip azalmaya başlarken, en sevdiklerimi çok, ama çok özlediğimde..
Hep babamın bu en çok sevdiği şiiri okurum. İçimi ısıtır, burnumun direğini sızlatır, özlem bir ince sarı duman gibi kaplar yüzümü, yüreğimi.
Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun, işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalb ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal, çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.
Cahit Sıtkı Tarancı
Saturday, June 22, 2013
Filistin'in Çocukları
Filistin'in Çocukları, daha önceden bir-iki kısa hikayesini okuduğum Filistinli yazar Ghassan Kanafani'nin hikaye derlemesi.. İnsanın içine işleyen hikayeler, içini acıtan.. Bizim dışarıdan izleyenler olarak asla anlayamayacağımız, ancak içinde yaşayanların anlatabileceği saf bir acı, kayıp hayatlar, çocuk olmaya bile hakkı olmayan çocuklar.. İnsanı çok düşündürüyor bu kitap. Özellikle 'Hayfa'ya dönüş' hikayesiyle bir insanın evini, yurdunu ve geçmişini kaybetmesinin acısı, gelip bir yumru gibi oturuyor boğazınıza.. Her gün kendi yurdunda yabancı gibi bir hayat yaşayan aileleri düşünüyorsunuz, çocukları, anneleri, babaları. Geleceğe dair umutları sönmüş/söndürülmüş, gözlerindeki ışık gitmiş olan, gözleri bir yaşlı adamınkinden çok acı ve hayat taşıyan çocukları en çok. Bize bu kadar yakın olan ama çok da yabancısı olduğumuzu düşündüğüm o 'acı coğrafyası'nda olanlar üzerine biraz daha bilgi edinmek, onları biraz olsun anlayabilmek için çok iyi bir fırsat..
Kanafani kesinlikle Filistin'in en güçlü seslerinden biri. Anlattığı hikayelerin hissettirdikleri ise kültürden, tarihten ve coğrafyadan bağımsız.. Bütün insanlığın ortak acılarının, yanık bir ağıdı. İşte bu yüzden insanın yüreğinin ta derinliklerine işliyor.
The Old Man and the Sea - Ernest Hemingway
“But man is not made for defeat," he said. "A man can be destroyed but not defeated. ”
E. Hemingway, The Old Man and The Sea
Büyük ustanın 1951 yılında Küba'daki balıkçıların yaşamından esinlenerek yazdığı bu enfes hikaye, yaşamın ve yaşam mücadelemizin enfes bir özeti adeta. Beni öylesine derinden etkiledi ki, 'Daha önce neden okumamışım, nasıl kaçırmışım?' diye sordum kendime. İhtiyar balıkçının yakaladığı dev kılıçbalığı ile olan mücadelesi, zaman geçtikçe ona bağlanması, kendini onunla özdeşleştirmesi, yalnızlığının içinde hayatla ilgili felsefe boyutuna varan düşüncelere dalması ve kendi davranışlarını bile sorgulaması.. Azmi, yaşam mücadelesini devam ettirmek için gereken kuvveti kendi ruhunda bulması.. Ve sonuç ne olursa olsun, varılacak yere değil, yolculuğun kendisine önem vererek, nefes aldığı sürece bu kıyasıya mücadeleyi sürdürmesi..
Hemingway'in bunların hepsini kısacık bir roman (novella) içinde kısa, öz, sade cümlelerle anlatabilmesi, bize onun nasıl büyük bir usta olduğunu gösteriyor. 'İhtiyar adam ve deniz', dünya klasiklerinin arasındaki yerini hep korumalı.. Bence bizde de okullarda okutulmalı, konuşulmalı, öğretilmeli.. Hayatın harika bir özeti çünkü.
İhtiyar balıkçının önce balıkla, sonra da onu yemeye gelen köpekbalıklarıyla mücadelesi, bana garip bir şekilde doktora tezimle olan mücadelemi anımsattı!! Hayatta ele geçirilmesi zor bir şey için uğraşıp didinen, çaba gösteren herkesin hikayesi aslında.
İleride daha fazla Hemingway okuyabilmek dileğiyle..
The Help - Kathryn Stockett
Çok uzun zamandır buraya yazmak isteyip vakit bulamadığım bir çok kitap birikti. Bunlardan bir tanesi The Help. Konusu itibariyle gerçekten ilginç, A.B.D'nin güneyinde 60-70lerde yaşanan tarih ve ırkçılık üzerine bir çok yeni şey öğreniyorsunuz okurken. Ama nedense beni çok içine çekemedi bu kitap, sarmadı. Karakterlerle özdeşleşemedim, empati kuramadım. Bilmiyorum buna kitabın kuvvetli Güney aksanıyla yazılmış olması mıydı sebep, yoksa benim Amerikalı olmadığım için bu konuya çok yakın hissedememem mi kendimi.. Ama bir şeyler eksik kaldı ve bu kitap bende hoş, ama çok da derin bir izlenim bırakmayan bir roman olarak kaldı sadece.
Belki de roman boyunca siyahi Amerikalı kadınların ırkçılıkla ilgili sorunlarını ve dertlerini aktarmak için mutlaka bir beyaz kadına ihtiyaç duymalarıydı beni rahatsız eden.. Ve hikayelerini onun aracılığıyla anlatmaları.. Bilmiyorum. Ama beni derinden etkileyen, sarsan, hiç unutamayacağım Toni Morrison romanlarıyla karşılaştırdığımda çok cılız kalıyor bu roman. Ve dil, anlatım, üslup ve şiirsellik bakımından onların yanına bile yaklaşamıyor.
Saturday, June 8, 2013
Kalbimin şekli
Herhalde 94-95 seneleri.. 12-13 yaşında bir ortaokul öğrencisiyim. İlkgençliğin hülyaları başımda, elimde boş bir ajanda, olmuş şiir defteri.. Habire sevdiğim şiirleri oraya kopyalıyorum. Düşlerle, hayallerle dolu kafam, benden bir kaç fersah yukarıda sanki.. Yani tipik bir ergenim!!
Dragos'taki evimizin ahşap balkonunda oturuyorum, kulağımda walkman'imin radyosu.. Joy Fm diye yavaş, sakin şarkılar çalan bir radyo vardı o zamanlar Türkiye'de. En çok çaldıkları şarkılardan biri: Sting - Shape of My Heart. Neredeyse her akşam aynı saatlerde, o büyülü gitar tınılarıyla başlayan, harika şarkının büyüsüne kaptırıyorum kendimi. Balkon, gece, ben ve müzik yalnızız. Müzik sanki genişleyip bütün kainatı dolduruyor. Sting o kadife sesiyle söylüyor:
I know that the spades are the swords of a soldier
I know that the clubs are weapons of war
I know that diamonds mean money for this art
But that's not the shape of my heart..
Sonraki yıllarda da sürekli dinleyeceğim, dinlemekten hiç bıkmayacağım bir şarkı.. 'Kalbimin şekli'..hayatımı değiştiren şarkılardan biri.
Nereden bilebilirim ki ben o andan 18 sene sonra bambaşka, okyanusun ötesinde, uzak bir ülkede, evli ve çocuklu, 'büyümüş' halimle aynı şarkıyı sevgili Sting'den canlı olarak dinleme mutluluğuna erişebileceğimi? Sting 60 yaşını geçmiş olduğunu hiç belli etmeden, delikanlılara taş çıkartacak bir enerjiyle parlıyor sahnede.. Kadife sesi hiç ama hiç bozulmamış, hatta daha da güzelleşmiş diyebilirim. O gitarının tellerine dokundukça, biz mutlulukla gülümsüyoruz. Müziğin bizi birleştiren evrensel gücünü, vücudumuzda dolaşan kanın her hücreye, her kılcal damara ulaşması gibi müziğin yüreğimizin bütün odalarına, bütün koridorlarına bir sel gibi doluşunu, nüfuz edişini hissediyoruz. O anda müzik, bir zaman makinesine dönüşüyor. Ben orada ayakta duran 31 yaşındaki kadın, aynı zamanda 13-14 yaşlarındaki genç kızım. İçimde zaman, mekan, anılar, İstanbul ve Chicago birbirine karışıyor. Gerçek, katıksız, saf, sihirli bir mutluluk.
Ve son şarkı.. Sting enfes güzellikteki şarkısı Fragile'ı söylerken, aklım Türkiye'me gidiyor.. Hiç aklımdan çıkmadı zaten ülkem, bedenim burada Chicago'daysa düşüncelerim, kalbim, aklım hep orada zaten.. Sting söylüyor, ben ülkemi düşünüyorum.. Ne kadar kırılganız hepimiz, ne kadar naif, ne kadar güzel.. Ah bir anlayabilsek bunu.
If blood will flow, when flesh and steel are one
Drying in the colour of the evening sun..
Tomorrow's rain will wash the stains away,
But something in our minds will always stay.
Perhaps this final act was meant
To clinch a lifetime's argument
That nothing comes from violence, and nothing ever could..
For all those born beneath an angry star,
Lest we forget how fragile we are..
On and on, the rain will fall
Like tears from a star, like tears from a star
On and on, the rain will say
How fragile we are how fragile we are
On and on the rain will fall
Like tears from a star like tears from a star
On and on the rain will say
How fragile we are, how fragile we are
How fragile we are, how fragile we are...
Etiketler:
anlar,
gunce,
muzik,
sarkilarim
Saturday, May 11, 2013
Anneyim
Anneyim çünkü akılla deliliğin birleştiği yerdeyim..
Çünkü biliyorum, nasıl deli bir sevgi bu yavruya duyulan.. Deli bir sevgi işte.. İnsanın içini paralayan, yıllar geçtikçe çoğalan, artan, kabaran, insanın kalbinin duvarlarını zorlayan, acıtan bir sevgi..
Evet, acıtan bir sevgi... Tozpembe değil, yumuşacık değil, rahatlatıcı hiç değil.. Aksine insanın içini titreten, yoğunluğuyla acıtan, yüreğini yoran bir sevgi. Kendi kendini besleyen, ölümsüz, gerçekliği insanın gözünü güneş gibi kamaştıran, saf, çiğ, hayvani bir sevgi.. Sanki gidip kendini aynı duvara defalarca vurmak gibi.. Bedenin iflas ettiğinde kalbinin hala atmaya devam etmesini sağlayan, korkunç bir sevgi.. Korkunç ve sonsuz.. İçinde kaybolduğum, kendimi yitirdiğim, benzerini daha önce hiç ama hiç bilmediğim.. İnsana bir sonsuz bulut olup yavrusunu sarmalama, dünyanın bütün kötülüklerinden koruma isteği aşılayan, uçuk mavi bir sevgi.
Mis kokulu, sarı bukleli saçların içine burnunu gömünce insanı sarhoş eden, kendinden geçiren, bitiren bir sevgi.
Anneyim, çünkü biliyorum o sevgiyi. Dünya üzerinde hiç bir şeye değişmeyeceğim o deliliği.
Monday, April 22, 2013
Ah...
Mutluluk neydi biliyor musun?
Mutluluk, annem, babam ve kardeşimle, Çanakkale'nin Teke koyunda, o sapsarı kum kokulu kumsalda, saçımda denizin tuzu, yüzümde güneş, köy fırınından aldığımız toparlak ekmeğin içine mis gibi beyaz peyniri katık edip, yanında da bol sulu, bal gibi tatlı kavun dilimlerini sularını akıtarak yemekti... Ve güneşe gülümsemek.
Mutluluk, annem, babam ve kardeşimle, Çanakkale'nin Teke koyunda, o sapsarı kum kokulu kumsalda, saçımda denizin tuzu, yüzümde güneş, köy fırınından aldığımız toparlak ekmeğin içine mis gibi beyaz peyniri katık edip, yanında da bol sulu, bal gibi tatlı kavun dilimlerini sularını akıtarak yemekti... Ve güneşe gülümsemek.
Tuesday, April 16, 2013
Mükemmel üçleme
Budur. Bu sırayla tüketilerek, önce iki kitabı okuyup sonra filmi izleyerek, bilinç akışının ve betimlemelerin içinde kendini kaybederek geçen bir kaç enfes hafta. Daha önce To the Lighthouse'unu okumuş olduğum Woolf'u daha yakından tanımak, tarzını öğrenmek, yavaş yavaş çiğnediğimiz bir lokma gibi evirip çevirerek tadına varmak. Her kadının hayatında 1 günün birbirine benzer olduğunu, hepimizin bazen kendi çiçeklerimizi kendimiz almak zorunda olduğumuzu anlamak. Philip Glass'ın enfes müzikleriyle kendimden geçmek.
Saatler... Bize hep günün tortusu olan o saatler kalır.
Monday, April 15, 2013
Bizim Büyük Çaresizliğimiz - Barış Bıçakçı
“Sonra yine bahar gelecek, yaz gelecek. Tekrar eden şeyler bizi tekrar tekrar sevindirecek.”
Barış Bıçakçı
Tekrar eden şeylerin bizi tekrar tekrar sevindirmesi.. 'Tekdüze bir hayat istiyorum' derken tam anlatmaya çalıştığım şey. Teşekkürler! :)
Yalın, duru, su gibi, içten, nasıl olması gerekiyorsa öyle bir roman. Ben bir roman yazsaydım, böyle bir roman yazmış olmak isterdim. Filminden kat kat güzel, ince detaylarla işlenmiş, bana çocukluğumu, gençliğimi anımsatan, naif, müthiş akıcı, keyifli bir roman. Barış Bıçakçı'nın okuduğum ilk kitabı.. Neden daha önce okumamışım diye hayıflandım. Hayatın, dostluğun, aşkın şarkı gibi, şiir gibi bir güncesi.
İki şehrin hikayesi - Charles Dickens
'Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü..' diye başlayan, bizi 18. yüzyıla götüren, anlatımı ve karakter gelişimi harika olan bu romanı, çok eskiden 14-15 yaşlarındayken Türkçe olarak okumuştum. Bunca yıl sonra Chicago Türk Edebiyat Kulübü'müzle birlikte bir de İngilizcesinden okudum. Dickens'ın dili, anlatımı gerçekten yazıldığı dilde okumayı gerektiriyor. Muhteşem bir 'canlandırma gücü' var, onun yarattığı sisli, puslu Londra sokakları, kana bulanmış Paris sokakları gözümüzün önünde sanki oradaymışız gibi canlanıyor. Karakterler ete kemiğe bürünüyor, yıllardır tanıdığımız insanlarmışçasına.. Yıllar sonra okunduğunda içinde nice hazineler bulunacak, hayran kalınacak bir roman. Dickens'ın gücü, bizi Fransız İhtilali'nin tam ortasına götürüp bırakabilmesi, kalabalığın, güruhun öfkesini, gücünü hissettirebilmesi.. Roman karakterlerine aşık edebilmesi, onlarla birlikte bizi güldürüp, ağlatabilmesi. Yıllar sonra tekrar okuyabildiğim için mutluyum.
Nisan sabahı
Sabahın 4ünde uyanıp bir türlü uyuyamadıktan sonra pencere kenarındaki koltuğuma gidip 2 saat yağmurun sesini dinleyip titreyerek kitap okumak. Sonra iyice ürpererek yatağa geri dönüp yorganın altına girmek. Yorgan altının yumuşacık sıcaklığıyla ısınmak, başımı göğsüne koyup pıt pıt atan kalbini, düzgün ve yavaş nefes alış verişlerini dinlemek. Huzur içinde tekrar uykuya dalmak.
Saturday, April 13, 2013
Cansever in English
Gravitational carnationDo you know that you live in me, bit by bit
Whereas I could be tipsy with you For instance, we're drinking rakı, and it's as if a carnation falls inside us A tree is working, ticking right by us
Not much is left of my stomach, my mind
You have a tendency towards that carnation, and here, I take it and give it to you,
You give it to somebody else, even better
And that somebody else, gives it to the one beside her
And so, the carnation goes, from hand to hand.
Do you see how me and you are fostering a love
I'm touching you, I'm warming to you, and this it is not
Look at how we unite, we merge silently,
As if seven colors transformed into white.
Edip Cansever / Translation: Esra Taşdelen
Yerçekimli Karanfil
Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde Oysaki seninle güzel olmak var Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.
Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel O başkası yok mu bir yanındakine veriyor Derken karanfil elden ele.
Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk Birleşiyoruz sessizce.
Edip Cansever
Friday, April 12, 2013
Annem, canım.
Bugün sahil yolunda araba kullanırken annemi ne kadar özlediğimi düşündüm.. Kokusunu, sesini, ona sarılmayı, dertleşmeyi... Birlikte yanyana kitap okumayı! Dünyada bana en çok huzur veren şeylerden biri sevdiğim bir insanla yanyana oturup kitap okumaktır.
Bir de annemi artık ne kadar daha iyi anladığımı düşündüm.. Onunla bağımızın gitgide daha kuvvetlendiğini. Şu başıma dert olan 'fil hafıza'mı ondan aldığımı farkettim! Tabii ki kitap okuma aşkımı da. Dahiliğe varan kıvraklıktaki zekasına hayran kaldım tekrar, bana söylediği her şey bir bir gerçekleştikçe. İnsanları okuyabilme yeteneğine, herkesin içini, gerçek karakterini, ruhunun derinliklerini görebilme sezgisine de. Onun onda biri kadar tanıyabilsem insanları, yeter bana.
30lu yaşlar, ve daha sonra 40lı yaşlar, Sezen'in dediği gibi 'Anneni daha sık anımsıyorsan, hatta anlıyorsan' eğer, büyüdüğümüz yaşlar. Hayatın bizi çok güzel bir olgunluğa eriştirdiği, kendimize güvenimizi iyice pekiştirdiği, bizi adeta 'pişirdiği' yaşlar.. Bu yüzden bence ergenlik yıllarından, 20li yaşlardan çok daha keyifli, çok daha tutarlı, çok daha bilinçli yıllar.
Birbirimizden bu kadar uzak olmamıza rağmen, aramızda okyanuslar olmasına rağmen, anneme hiç olmadığım kadar yakın hissediyorum kendimi. Onu çok, çok özlüyorum, ama garip bir şekilde aynı zamanda o bilge sözleriyle günlük hayatta yanımda gibi de sanki. Dünya üzerinde ben ağzımı açmadan düşüncelerimi okuyabilen yegane insan.
Annem o benim işte. Yüreğimin köşesi. Mis gibi kokusu burnumda tüten. Dünyalar kadar sevdiğim. Canım.
Wednesday, April 3, 2013
Thursday, March 28, 2013
Tekdüze bir hayat
Neden korkar insanlar bu kadar, 'tekdüze bir hayat' yaşamaktan? Sıradışı şeyler yaşamak, güzel midir her zaman? Hayat bize sürpriz yaptığı zaman bu sürprizin bizi altüst etmesi daha yüksek bir olasılık değil midir, mutlu kılmasından?
Tekdüze bir yaşamdan korkmuyorum. Hatta sıradan, monoton bir hayatım olsun istiyorum. Normal hayatmızı sağlık içinde, huzur içinde sürdürebilmek istiyorum. Her gün aynı şeyleri yapmak beni korkutmuyor, yıldırmıyor. Tam tersi her gün aynı şeyleri yaptıkça mutlu oluyorum. Düzenimin bozulmasını neden isteyeyim ki, altüst olmayı?
Günün en sevdiğim iki zamanı olan, en başını ve en sonunu, her gün aynı şekilde yaşamak istiyorum.
Her sabah günün o ilk, sessiz, huzurlu saatlerinde günün en sevdiğim öğünü olan kahvaltıyı iki canımla birlikte yapabilmeyi mesela. Beni çok mutlu eden, ocağın üzerinde fokur fokur kaynayan çaydanlığı izlemeyi.. Güzel bir müzik açmayı, perdeleri sonuna kadar açıp içeriye günışığı dolmasını izlemeyi, yeni bir günü erinçle, kıvançla karşılamayı..
Ya da kızım odasında uyuyorken, yanımızda ve güvendeyken, günün işleri bitmiş, ev sessizleşmişken, bir fincan çay alıp odama gitmeyi.. Sen bilgisayarda çalışırken, senin varlığından aldığım güven ve huzur duygusuyla dopdolu, saatlerce kitap okumayı.. Vücudum yatağın içinde ama aklımın yüzlerce kilometre ötede, belki Japonya'da bir kafede, belki Londra'da bir sokakta olmasını.. Yerimde oturuyorken dünyayı gezebilmeyi, okuma aşkım sayesinde!
Her gün bu anları aynı şekilde yaşamak istiyorum. Hiç bir şey değişmesin istiyorum. Sıradan bir hayat...Ah...biz bazı şeylerden sürekli şikayet ederken, dünyanın bir yerinde başka birisi bizim hayatımız gibi bir yaşam hayal etmektedir.. Bilmeyiz.
Tekdüze bir yaşamdan korkmuyorum. Hatta sıradan, monoton bir hayatım olsun istiyorum. Normal hayatmızı sağlık içinde, huzur içinde sürdürebilmek istiyorum. Her gün aynı şeyleri yapmak beni korkutmuyor, yıldırmıyor. Tam tersi her gün aynı şeyleri yaptıkça mutlu oluyorum. Düzenimin bozulmasını neden isteyeyim ki, altüst olmayı?
Günün en sevdiğim iki zamanı olan, en başını ve en sonunu, her gün aynı şekilde yaşamak istiyorum.
Her sabah günün o ilk, sessiz, huzurlu saatlerinde günün en sevdiğim öğünü olan kahvaltıyı iki canımla birlikte yapabilmeyi mesela. Beni çok mutlu eden, ocağın üzerinde fokur fokur kaynayan çaydanlığı izlemeyi.. Güzel bir müzik açmayı, perdeleri sonuna kadar açıp içeriye günışığı dolmasını izlemeyi, yeni bir günü erinçle, kıvançla karşılamayı..
Ya da kızım odasında uyuyorken, yanımızda ve güvendeyken, günün işleri bitmiş, ev sessizleşmişken, bir fincan çay alıp odama gitmeyi.. Sen bilgisayarda çalışırken, senin varlığından aldığım güven ve huzur duygusuyla dopdolu, saatlerce kitap okumayı.. Vücudum yatağın içinde ama aklımın yüzlerce kilometre ötede, belki Japonya'da bir kafede, belki Londra'da bir sokakta olmasını.. Yerimde oturuyorken dünyayı gezebilmeyi, okuma aşkım sayesinde!
Her gün bu anları aynı şekilde yaşamak istiyorum. Hiç bir şey değişmesin istiyorum. Sıradan bir hayat...Ah...biz bazı şeylerden sürekli şikayet ederken, dünyanın bir yerinde başka birisi bizim hayatımız gibi bir yaşam hayal etmektedir.. Bilmeyiz.
Subscribe to:
Posts (Atom)












