Friday, November 29, 2013
Şükran günü 2013
İstisnasız en sevdiğim Amerikan tatili olan 'Şükran Günü' de geldi ve geçti. Çok şükür, sağlığımız ve keyfimiz yerinde, sevdiklerimiz, aile ve arkadaşlarımızla birlikte çok güzel bir yemek yedik. Sahip olduğum herşey için her gün defalarca şükrediyorum Allah'a... Öylesine çok söylüyorum ki, kızımın 2 yaşındayken ilk öğrendiği Türkçe kelime kalıplarından biri 'Çok şükür' oldu :) Ama bunu yapmak için bir gün olması ayrı güzel.
'2013 retrospektifi' şeklinde dönüp seneye baktığımda, bu seneyi hep çok güzel bir yıl olarak hatırlayacağım. Senenin başında 'Chicago Türk Edebiyat Kulübü'nü kurduk, hayatımdaki güzel insanların, güzel sohbetlerin, mis kokulu kitapların sayısı arttı. İlkbaharda güzel bir gezi yaptık, Kentucky ve Tennessee eyaletlerine, Smoky Mountains'da gezdik, doğanın ve dağların muhteşemliğine hayran kaldık.
ABD'ye geldiğimden beri ilk defa bu sene, anavatanıma, İstanbul'uma gidemedim..Ama bu, yaz mevsiminde müthiş bir akademik verimlilik olarak bana geri döndü. Yaz mevsimini Loyola kütüphanesi'nde soğuk su yudumlayarak, her gün 4-5 saat yazarak geçirdim ve sonunda tezimi son haline getirdim. Şimdi sadece düzeltmelerle uğraşıyorum. Tünelin ucunda ışık göründü sonunda, ve bu beni ne kadar rahatlattı, kelimelerle anlatılamaz..
Yaz mevsimi boyunca kağıt üzerinde tezim büyürken, karnımda da oğlum büyüdü. Pıtır pıtır hareketlerini, tekmelerini, ablasından çok daha aktif oluşunu hissettim. Bol bol konuştuk onunla, en çok da ablası. Bana motivasyon ve azim aşıladı oğlumun geliyor oluşu. Biraz yorucu ama çok güzel bir yazdı.
Sonbaharda da tez danışmanlarımla son rötuşları yapmak üzere buluştum bir kaç kere. Hala yapılacak bir kaç ekleme/düzeltme var ama işin yüzde 95i bitti çok şükür. Bu sefer Michigan eyaletine sonbahar renklerini görmeye bir 'road trip' daha yaptık. Kendimi doğanın içinde öylesine huzurlu ve bütünlükte hissediyorum ki.
Şimdi kış mevsiminin kucağındayız ve en sevdiğim ay olan Aralık'ı bekliyorum. Hem benim hem eşimin doğumgünlerimiz, hem de ilk tanıştığımız gün Aralık'ta. Şimdi onlara bir doğumgünü daha eklenecek! Kendimi mümkün olduğunca dinlendirmeye ve içime dönmeye çalışıyorum. Hayatımın en önemli anlarından ikincisine hazırlanmaya çalışıyorum, hem ruhen, hem bedenen. Sağlık içinde bize kavuşsun, başka hiç bir şey istemiyorum.
2014'ün, 2013'ten bile daha güzel geçmesini diliyorum, herkes için. Şimdi derin bir nefes alıp şükrederek, ileriye bakmanın, geçmişteki hiç bir şey üzerinde fazla durmamanın, durmadan devinmenin, hareket etmenin zamanı. O kadar çok insan görüyorum ki pişmanlıklarıyla yaşayan. Şimdi siz de durun, bir aynaya bakın, geçmişte olmuş olan ve sürekli kendinizi suçlayıp durduğunuz o her neyse, onun için artık kendinizi affedin. Vicdanınızı serbest bırakın. İçiniz kuşlar gibi hafiflesin. Ve sevin kendinizi, çok sevin. Kendini sevmeyen, başkalarını sevemez.
Etiketler:
gunce
Sunday, November 17, 2013
Eksik parça
Bazen, hayatın anlamına çok yaklaştığımı sezer gibi oluyorum. Öylesine yakınım ki, tek bir parça eksik sanki yapbozda. O parçayı yerine koysam herşey tamamlanacak, bir anda yaşamın sırrını çözüvereceğim. Neden burada olduğumuzu, nereye gittiğimizi, yüzlerce sene sonra insanlığın kaderinin ne olacağını bileceğim.
Sanki hiç tanımadığım birini özlemek gibi, o eksik parçayı aramak. Kitap sayfalarında, dinlediğim uhrevi notaların içinde, tanıdığım, tanıştığım, konuştuğum bütün insanların yüzlerinde, gözlerinde, yeşil ormanların, mavi gökyüzünün derinliklerinde, kendi içimde, ruhumda... Hiç görmediğim bir rengi tanımlamaya çalışır gibi, son mısrası eksik bir şiire yakışacak o mükemmel kelimeleri arar gibi. Hayal meyal hatırladığın bir rüya senaryosunu başta sona tekrar yazmaya çalışır gibi aklında. Zifiri karanlıkta bir ipliği tutmuş, el yordamıyla nereye gittiğini anlamaya çalışır gibi. Yaşamın özüne, çekirdeğindeki asıl önemli cevhere ulaşmak üzere olduğumu seziyorum böyle zamanlarda. Sanki yeterince yazsam, yeterince konuşsam, o müziği yeterince dinlesem gelip tamamlayacak herşeyi o eksik yapboz parçası.
Acaba yaşamımızın anlamı, o parçayı aramak, bulamasak da aramaktan vazgeçmemek, aramak, aramak mıdır? Kendimizi öldürmeden, er ya da geç gelecek olan ölümü de çok kafamıza takmadan umarsızca yaşayabilmemizin sebebi, bu eksiklik duygusu olabilir mi? Tamamlandığımız an, ölümle gözgöze geldiğimiz an mıdır? Hayat bir arayış, batına doğru bir yolculuk, bir koşu mudur?
Tuesday, November 12, 2013
Before Midnight - Richard Linklater
Ben bu ikiliyi çok seviyorum!! O kadar çok seviyorum ki, tamamlanması 20 yıldan fazla süren bir üçlemeyi takip edecek kadar, son filmi sabırsızlıkla bekleyecek kadar, romantik aşka inanacak, onları uzaktan da olsa takip edecek kadar.. Before Sunrise'da beni çok mutlu eden bu güzel, pembe, uçucu, mis kokulu 'aşk', Before Sunset'te bekledikçe güzelleşen şarap gibi çok daha harika, enfes bir hal almıştı. Araya yıllar girmesi Jesse ve Celine'in aşklarını daha değerli, daha sihirli yapmış, Paris'in o büyülü havası ise filme ayrı bir tat katmıştı. Benim seride en sevdiğim filmin Before Sunset olması gerçeği hala değişmedi. Hele o enfes sonu.. Daha romantik, daha içten, daha duygu yüklü bir sahne hatırlamıyorum izlediğim benzer filmler arasında.
Before Midnight'ta ise gerek bunca beklemenin getirdiği, gerekse serinin ilk iki filminin eşsiz güzelliğinden kaynaklanan çok büyük beklentiler içindeydim. Ama maalesef büyük bir hayalkırıklığına uğradım. Tanıdığım, sevdiğim karakterler gitmiş, yerine 40lı yaşlarında sürekli birbirleriyle çekişen, çatışan, yıllar yılı içlerinde biriktirdikleri tüm kızgınlıkları saklamış ve acı pişmanlıklarla dolu iki kişi gelmiş. Özellikle Celine, o hayata meraklı, kocaman gözlerle bakan, peri gibi uçucu, mutluluk dolu kız gitmiş, yerine sürekli şikayet eedip eleştiren, sürekli karşısındakini suçlayan, korkunç bir kadın gelmiş! Bir insan bu kadar çok değişebilir mi 10 yılda? Bana çok gerçekçi gelmedi. Sanki eski Celine'in yüzünü ve tavırlarını biraz olsun, arada da olsa görebilseydik, film daha gerçekçi, daha katlanılır olurdu gibi geliyor.
Bütün film, sürekli bir tartışma ve didişme şeklinde geçiyor diyebilirim. İlişkilerin gerçekçiliğini gözler önüne sermek uğruna bence Linklater filmi izlenilebilir yapan hoşlukların tümünden birden vazgeçmiş, ve çok da güzel bir sonucu olmamış bunun. Hayat bir gül bahçesi değil ama arada elle tutulabilir mutluluk anları da var. Bunları daha başarılı gösterebilirdi diye düşünüyorum.
Ayrıca eklemeden geçemeyeceğim: Film Yunanistan'da geçiyor ve çekildiği yerler o kadar güzel ki, Yunan Turizm Bakanlığı'ndan yüklüce bir miktar destek almış olduğunu düşündük :) Özellikle de bir sahnesinde Türkleri (elbette ki) yeren, aşağılayan replikleri duyunca!
Üçleme bitti ama beni mutlu edemedi maalesef..Yine de ilk iki film için, özellikle Before Sunset için teşekkürler Linklater!!
Etiketler:
sinema
Thursday, October 31, 2013
Anlar - 8
Hep birlikte çıtır çıtır yanmakta olan şöminenin karşısındaki koltuğa gömülmüşüz. Arka planda Nick Drake, Pink Moon albümü çalıyor. O yumuşacık, kadife gibi sesiyle söylüyor Nick, yılların, ölümün ötesinden. Beni hüzünlü bir huzura boğan o su gibi sesiyle.
Küçük kızım iki yandan topladığım saçlarını savurarak, bir kelebek gibi, kuş gibi dansediyor şöminenin önünde, ışığında. Bir o yana, bir bu yana dönüyor, bale yapar gibi ellerini kaldırıyor havaya, müziğe ve ritme hiç çaba sarfetmeden, zorlanmadan, kusursuzca bir uyumla eşlik ediyor minicik bedeni. Biz hayran hayran izliyoruz, bir güneşin doğmasına, yıldızın parlamasına şahit olur gibi. Güneşim o benim, bu puslu, karanlık sonbahar gününde. Yıllar sonra bile unutmayacağım mutluluk anlarını bana hediye eden güneşim. O gülümseyince parlıyor masmavi gökler, hava nasıl olursa olsun. Burnunu burnuma sürtünce kıkırdıyor, bir anda içimde çiçekler açıyor. Sarılıyor bana, kokusunda kendi çocukluğumu, yuvamı, evimi buluyorum. Kendimi buluyorum.
O anda, şöminenin önünde oturmuşken hepimiz, kızımı izlerken, herşey öylesine kusursuz ki. Konuşmaya bile gerek yok.
Monday, October 21, 2013
Şimdiki Zaman - Belmin Söylemez
Belmin Söylemez'in ilk filmi, sinematografik açıdan hoş, biraz karamsar ve yavaş gitse de bir ilk film için gayet başarılıydı bence. Yine Chicago Türk Film Festivali kapsamında, son filmimizdi. Gene Siskel'da izledik. Doğal, saf, içten oyunculuklar, bir kahve falının etrafında dönen sıradan hayatlar, sıradanlığın ilginçliği hatta. Renk kullanımı güzeldi, görsel açıdan detaylar çok hoştu, özellikle sonundaki kahve fincanı sahnesi çok hoşuma gitti. Bu hikayelerin her gün binlercesinin yaşandığını bilmek, filmi daha da gerçekçi ve etkileyici yaptı benim gözümde. Bazı filmler seyretmek, izlemek, ve üzerinde bir kaç cümle yazmak içindir. Çok büyük hikayeler, duygular, maceralar içermeleri gerekmez. Bu film de öyle bir filmdi işte. Yormayan, sıkmayan, ama çok da heyecanlandırmayan. Güzeldi bence!
Etiketler:
sinema
Thursday, October 17, 2013
Sunset Park - Paul Auster
Paul Auster'ın okuduğum en güzel kitabı olmasa da, hoş, akıcı, etkileyici bir kitabıydı. En sevdiğim Auster kitapları New York Trilogy ve Moon Palace'tır. Ama bu roman da onların hemen arkasında yerini aldı diyebilirim. Karakterler arasında kendimle en çok özdeşleştirdiğim, tabii ki doktora tezini yazmakta olan Alice oldu :) Hayatla, kitaplarla ve sinemayla ilgili bölümler çok güzeldi. Karakterlerin her birine tek tek eğilinmesi ve farklı bakış açılarından olayların anlatılması da çok başarılı olmuş. Ancak karakter gelişimleri çok güzel olsa da, kitabın sonu çok aceleye getirilmiş ve yazılmış olması gereken daha derin, daha tam ve bütün bir son kısımdan yoksun bırakılmış kitap sanki.. Bu yüzden bütün kitap boyunca devam eden güzel akışın kitabın sonunda birden tamamen yokolduğu, adeta yazarın okuru terkedip gittiği sanrısına kapılıyor insan. Sonu böyle olmasaymış çok daha güzel, çok daha unutulmaz bir roman olabilirmiş.
Yine de Paul Auster iyidir, gönlümüzde yeri başkadır tabii, o ayrı!
Water for Elephants - Sara Gruen
Yazın bir çırpıda okuduğum ama çok da keyif almadığım, vasat bir romandı.. Yazım tarzının amatör olduğu belli, karakterler çok derinliğine inememiş.. Nasıl 'bestseller' olmuş hayret ettim doğrusu. Benim için tek ilginç olan yanı, 1920'lerdeki sirk endüstrisini ve sirkteki yaşamı detaylı anlattığı bölümlerdi. Aşk hikayesi ise biraz zorlama olmuştu sanki, hiç bir zaman karakterlerle çok empati kuramadım. Kitabın ana anlatıcısı, Jacob adındaki yaşlı adam ve huzurevinde geçirdiği günler, aklıma Cloud Atlas'taki Timothy Cavendish'i getirdi. Ama Cloud Atlas'taki muhteşem karakter gelişiminin, Timothy Cavendish'in matraklığı ve gerçekçiliğinin aksine, bu karakter biraz zorlamayla, suni çizgilerle çizilmişti sanki.. David Mitchell'ın ne başarılı bir yazar olduğunu tekrar düşündüm!
Thursday, September 26, 2013
İçinden Dostoyevski geçen filmler!
Match Point- Woody Allen
Zekice kurgulanmış, izleyicisini sürekli ters köşeye
yatırmaktan hoşlanan, sürprizli, ve çok başarılı bir Woody Allen filmi, ‘Maç
sayısı’. Dostoyevski’nin ‘Suç ve Ceza’sından ilhamla kurgulanan senaryo,
sıradanlıktan uzak, yaratıcı. Şansın insan hayatındaki rolü ve filmin ortaya
attığı sorular, film bittikten sonra bile uzun sure insanın aklını kurcalıyor.
Baştan gayet sıradan bir romantik komedi gibi başlayan film, kısa sure sonra
insanı içine çekiveriyor bu yüzden, ve bittikten sonra bile uzun sure
etkisinden kurtulamıyorsunuz. Scarlet Johansson zaten hem görsel, hem rol
yeteneği olarak aşmış bir oyuncu. Woody Allen da onun bütün yeteneklerini
sonuna kadar kullanmış, filmi neredeyse o taşımış. Dostoyevski’nin ruhunun bir
hayalet gibi üzerimde dolaştığı bu dönemde çok iyi geldi bu filmi izlemek. Çok
uzun zamandır sadece kitap okuyor, çok az film izliyordum. Sinema dünyasına iyi
bir dönüş oldu.
Yeraltı - Zeki Demirkubuz
Chicago Türk Film Festivali’miz kapsamında Gene Siskel Film
Center’da gösterilen bu karanlık ama zeka dolu film, Zeki Demirkubuz
sinemasının yeni yönlere doğru gitmekte, kendini yenilemekte olduğunun bir
kanıtı bence. Bu film de Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ından esinlenerek
çekilmiş, daha yeni okumuş olduğum için kitabı, filmi izlemek çok daha anlamlı
oldu. Film tam bir uyarlama değil bence, daha çok bir esinlenme sözkonusu.
Çünkü kitapla birebir örtüşen bir kaç sahne olsa da, yönetmen kitabın
yorumlamasını epeyi esnek bırakmış. Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı’nı, günümüz
Ankara’sına yerleştirmiş ama çoğu detay kendi yaratıcılığının ürünü. Çekimler
ve sinematografi gerçekten çok başarılı. Karanlık ve yavaş bir film olmasına
rağmen, insanı boğmuyor, bunaltmıyor. Dostoyevski’nin kitapta anlattığı o
havayı, atmosferi de çok güzel veriyor film. Engin Günaydın ise, enfes bir seçim olmuş ‘Yeraltı Adamı’
rolünde. Oyunculuğu artık iyice olgunluğa yaklaşmış, son derece doğal ve
spontan. Yıldızının gittikçe daha çok parlayacağından eminim.
Çok sevdiğim yönetmenlerden olan Zeki Demirkubuz’un,
filminin dünyanın öte yanında Chicago şehrinde bütün biletleri satılarak kapalı
gişe oynadığını görmesini isterdim!
Etiketler:
sinema
Wednesday, September 25, 2013
Zemberekkuşu'nun Güncesi - Haruki Murakami
"If people lived forever—if they never got any older—if they could just go on living in this world, never dying, always healthy—do you think they'd bother to think hard about things, the way we're doing now? I mean, we think about just about everything, more or less—philosophy, psychology, logic. Religion. Literature. I kinda think, if there were no such thing as death, that complicated thoughts and ideas like that would never come into the world."
— Haruki Murakami - The Wind-Up Bird Chronicle
Kesin olan bir şey var, Murakami benim yazarım. Kafamın içini ve hayat hakkında düşündüklerimi en iyi anlatan, betimleyen yazarlardan biri. Bugüne kadar beni hayalkırıklığına uğratan bir romanı olmadı. Zemberekkuşu'nun Güncesi de 2013 yazında beni tamamıyla içine çeken ve bir süre mutlu mutlu evreninde yaşadığım enfes bir roman olarak kalacak aklımda. Kediler, kuyular, paralel gerçeklikler, gerçeküstü anlatım..Yine tipik bir Murakami romanı, ve yine hayat, yaşam, ölüm, mutluluk ve mutsuzluk üzerine son derece derin, etkileyici bir güzelleme. Araya serpiştirilen tarihi bilgiler ve sahneler, İkinci Dünya Savaşı ve Sovyet cephesi anlatımları ise romanın tuzu biberi diyebilirim. Benim için Sahilde Kafka ya da 1Q84'ün yerini alamayacak da olsa, Murakami'nin en çok sevdiğim üçüncü romanı oldu. Bu sene Nobel Edebiyat ödülü almasını çok istiyor ve dört gözle bekliyorum bu minik, çekik gözlü dahinin!
Çocukluğun soğuk geceleri - Tezer Özlü
“Pazar günleri... Şimdilerde... Sokak aralarından geçerken...gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim... evlerin pencere camları buharlaşmışsa... odaların içine asılmış çamaşır görürsem... bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek......... isterim hep.”
Tezer Özlü
Sanırım en çok bu cümlesini sevdim bu kitabın.. İncecik, 'uzun hikaye' de denebilecek bir yaşam kesiti.. Tezer Özlü'nün yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı, insanın içine dokunan, ruh hastalığının, deliliğin karanlık koridorlarında kısa bir süreliğine de olsa dolaştıran bir kitap. Dili yalın olmasına ve kısacık olmasına rağmen okumak kolay değil, depresif ve karamsar havası yüzünden. Anlattığı duyguların çoğuna (çok şükür ki) yabancı olduğumdan, kendimi Tezer'le özdeşleştiremedim kitabı okurken. Sadece dışarıdan ve çoğu zaman merhametle ve acıma duygusuna benzeyen bir duyguyla baktım o yaralı ruhuna. Yaşadığı zorluklar dünyanın her yerinde her gün defalarca yaşandığı için içim acıdı, insanın 'normal olmayan' halini çok iyi anlattığı için takdir ettim. Ama Tezer Özlü, benim ruhuma hitap eden, benimle birebir konuşan bir yazar olamadı bu kitabı okuduktan sonra. Gözlemleri, hayata dair iç burkan detayları betimlemesi epeyi başarılı olduğu halde.. Belki de edebiyatın beni daha aydınlık, daha güzel dünyalara götürmesini istediğimden. Benim kendi kişiliğimden..
Thursday, September 12, 2013
Yeni Dünya'da 10 sene
10 sene önce bugün, 12 Eylül 2003'te bir Lufthansa uçağına binip bütün sevdiklerimi, ailemi, arkadaşlarımı, İstanbul'umu geride bırakarak önce Münih'e, oradan da Chicago'ya uçmuştum. Geldiğim şehirde tek bir insanı bile tanımıyordum. Neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Master derecem için geldiğim üniversitemin kampüsünü bile fotoğraflar dışında hiç görmemiştim. Biraz deli cesareti, ancak 20li yaşlarımızın başında verebildiğimiz, büyük bir karar..
O 12 Eylül günü, nereden bilebilirdim ki ben, bu şehirde iki Master derecesi bitirip, bir de doktora peşinde koşacağımı.. Bir çok güzel insanla ve hayat arkadaşımla bu şehirde tanışacağımı. Evlenip, çoluk çocuğa karışacağımı..
Tam 10 sene, dile kolay. Şimdiye kadar olan hayatımın neredeyse üçte biri. İstanbul'dan sonraki ikinci evim olan bu şehirde, öylesine güzel arkadaşlıklar yaşadım, öyle güzel anılar biriktirdim ki. Bundan sonraki 10 sene beni nereye götürür bilemiyorum ama Chicago'nun yeri hep ayrı olacak yüreğimde.
A.B.D serüvenimle neredeyse eşzamanlı başlayan blog'um ise Ağustos 2013 itibariyle tamı tamına 8 yaşında! Tam 8 senedir ben bu internet günlüğüne düşüncelerimi, anılarımı, okuduğum kitapları, izlediğim filmleri yazıyorum. Açıkçası bu kadar uzun süredir devam edebildiğime ben bile şaşırıyorum bazen! Ama yazmak benim için hava gibi, su gibi bir şey. Ben yazdıkça varım. O yüzden, sanırım ben var oldukça bir şekilde buraya yazmaya devam edeceğim.
8 senedir takip eden, okuyan, yorum yazan ya da yazmayan, destekleyen herkese teşekkürler, sevgiler..
Moonie
Sunday, September 8, 2013
Aramızdaki en kısa mesafe - Barış Bıçakçı
"Bu dünyada hiçbir şey göründüğü hatta yaşandığı gibi değil, her şey hatırlandığı gibi!"
- Barış Bıçakçı, Aramızdaki en kısa mesafe
Barış Bıçakçı'nın sade ama derin, anlam yüklü tarzını öylesine çok seviyorum ki... Çocukluğun o saf, masum, müthiş naif bakış açısını çok güzel yakalamış (belki de hiç bırakmamış), enfes bir kısa hikayeler bütünü. Bir çırpıda okuyorsunuz, ama tadı damağınızda kalıyor. Özellikle 80lerde ve 90larda çocukluğunu yaşamış nesiller için ağır nostalji hislerini beraberinde getiriyor okumak.. Çocuk oluyoruz sanki yeniden, hatıralarımızın o sisli, buğulu ama pek tanıdık koridorlarına giriveriyoruz. En çok 'Anneannem ve ben' adlı hikaye vurdu beni, gözlerimden bir iki damla yaş akıttı, sessizce, sakince hüznü getirip bıraktı yüreğime. Uzun süre unutmayacağım, içime işleyen, yüreğime yerleşen bir Barış Bıçakçı klasiği daha.
'Anneannem ve ben...Biz ölüme karşıyız.'
Dostoyevski - Yeraltından Notlar
'Civilization has made mankind if not more bloodthirsty, at least more vilely, more loathsomely bloodthirsty...' - Fyodr Dostoevsky, Notes From the Underground
Yeraltından Notlar, bize karanlık, soğuk, kapalı bir odadan, yeraltından yazan adamın düşünceleri, hikayesi.. Böylesine kısacık bir roman/uzun hikayede hayatın anlamı, insanlık tarihi, yaşamın amacı ve insanlığın varoluş sebebi üzerine böylesine derin felsefe yapabilmekse sadece Dostoyevski'ye özgü bir yetenek olsa gerek, ya da genelinde Rus yazarlara.. Rus yazarların Doğu ve Batı arasında kalışı, hayatı hüzünle sorgulamaları, içine dönük, uzun felsefi yazıları bana bizi hatırlatıyor. Bence dünya edebiyatları arasında bize en yakın olanlardan Rus edebiyatı. Dostoyevski'nin 'yeraltı adamı'nın düşüncelerinde hemen sonrasında yazdığı romanı 'Suç ve Ceza'nın altyapısını farkediyor, insanın neden suç, şiddet ve kötülüğe bu denli eğilimli olduğunu biraz olsun kavrıyoruz. İnsanın tek amacının 'özgür seçim' olduğunu, bunu ne olursa olsun hayatı boyunca devam ettirdiğini, özgür seçim yapabilmenin bazen kendisi yararına olmayan şeyleri seçmek olabileceğini anlatıyor yazar. İnsanlık tarihini, mantıkla açıklamak imkansızdır diyor. İnsanın bazen, acı çekmekten de zevk alabileceğini, hep mutluluğun peşinden koşmayabileceğini söylüyor bize.
Yeraltındaki adam, savaşlar, şiddet, acı çekmek, ölüm ve yıkım, insanlık var oldukça var olacak diyor. Şu ana kadar maalesef bu iddianın çürütüldüğünü görebilmiş değiliz. İşte bu yüzden Dostoyevski bize yüzyılllar öncesinden sesleniyor olmasına rağmen böylesine tanıdık, böylesine güncel, evrensel. Her devirde, her zamanda okunabilecek, hiç bir zaman eskimeyecek yazarlardan. Bu kısa roman ise her okurun mutlaka hem okuması, hem de kütüphanesinde bulundurup ara ara açıp tekrar göz gezdirmesi elzem eserlerden. Kendimizi ve insanlığı daha iyi tanımak için...
Thursday, August 22, 2013
Kelebeğin Rüyası
Aşk, bahanesidir şiirin...
Beklediğim kadar muhteşem olmasa da, hoştu.. İçinde şiir, edebiyat ve Varlık dergisi geçen (ve Kıvanç Tatlıtuğ'u da barındıran, öhö öhö...) bir filmden zaten hoşlanmamam düşünülemezdi. Derinden etkileyici olmamakla beraber, dönem kostümleri ve karakterler üzerinde epeyi uğraşılmış. Kıyafetler, saçlar, makyajlar, renkler..Dönem atmosferini yansıtmak için özel olarak seçilmiş gibi. Sinematografi de fena değildi, arada Hollywood'vari çekimler biraz göze batsa da.. Kıvanç'ın oyunculuğu zaten günbegün olgunlaşıyor, daha da iyiye gidiyor. Filmin en büyük başarısı da buydu zaten. Yılmaz Erdoğan'ın oyunculuğuna ise hiç bir zaman zaten çok çok hayran kalmadım.
Filmde bir başka gözüme batan şey ise sadece Yılmaz Erdoğan'ın eşi olduğu için başrol aldığını tahmin ettiğim Belçim Bilgin ve Kıvanç Tatlıtuğ arasında hiç bir elektriğin, enerjinin olmamasıydı.. Yani bir filmdeki iki aşık bu kadar alakasız olabilir birbiriyle. Film şairlerin bahsettiği, o insana şiirler yazdıran, midesinde kelebekler uçuşturan aşk duygusunu kesinlikle hissettiremedi bana. Halbuki belki başka bir oyuncuyla çok daha başarılı bir sonuç alınabilirdi..
Tabii ki yine de, Türk Edebiyatı'ndan iki şairi daha yakından tanımak, şiirler ve edebiyatla dolu bir film izlemek güzeldi.. Vasatın üzerinde, yine de çok derinden etkilemeyen son dönem Türk sineması örneklerinden biri.
Etiketler:
sinema
Monday, August 19, 2013
Kreutzer Sonata - Leo Tolstoy
Chicago Türk Edebiyat kulübümüzün Ağustos ayı buluşması için seçtiği kitaptı Tolstoy'un bu kısa romanı.. Ben açıkçası böylesine etkileyici bir kitap beklemiyordum. Üzerine saatlerce konuştuk, ateşli tartışmalar yaptık ama daha konuşulacak çok şey vardı. İnsanı kadın-erkek ilişkileri, evlilik, kıskançlık ve aldatma üzerine sorgulatan, inanılmaz akıcı bir kitapmış. Tolstoy'un bazı düşünceleri tutucu Hristiyan kafa yapısının tam bir yansıması olsa da, haklı olduğu bir çok konu da yok değil.. Mesela kadınların küçüklükten itibaren bir cinsellik objesi olmak üzere yetiştirildiği ve bütün kozmetik, güzellik...vs piyasasının bu doğrultuda çalıştığı.. Kadınlar üzerlerine yapışmış olan bu rolü sıyırıp atamadıkları sürece gerçek kadın haklarından bahsedemeyiz diyor Tolstoy. Romanda ilk ağızdan konuşan Pozdynshev, Tolstoy'un evlilik ve kadınlar hakkında düşündüklerini özetliyor adeta. Özellikle müziğin gücü ve insan ruhunu nasıl etkilediğini anlattığı bölümler beni çok etkiledi. Öylesine güzel anlatmış ki Tolstoy müziğin insanda bıraktığı izlenimleri, hayran kalmamak elde değil..
Demek ki klasiklerin ve büyük yazarların böyle yüzyıllar boyunca unutulmaz kalmasının, bir klasik olmasının sebebi var.
Bu da kitapta müthiş etkisinden bahsedilen, Beethoven'ın ünlü 'Kreutzer Sonatı'. Bir fincan kahve eşliğinde dinlemek için:
Beethoven Violin Sonata No. 9 "Kreutzer" (Part2) from Potatobook on Vimeo.
Od - İskender Pala
Bir kez gönül yıktın ise,
Bu kıldığın namaz değil.
Yetmiş iki millet dahi,
Elin, yüzün yumaz değil.
Ne erenler geldi geçti,
Bunlar yurdu kaldı göçtü.
Pervaz urup Hakk'a uçtu,
Hüma kuşudur kaz değil.
Yol odur ki; doğru vara,
Göz odur ki; Hakk'ı göre,
Er odur ki; alçak dura,
Yüceden bakan göz değil.
Yunus Emre
Tam Ramazan öncesinde başladım, Ramazan boyunca okuyup bitirdim. Ruhumun huzur dolduğu, sükunetli bir zamana denk geldi. Ruhuma öylesine iyi geldi ki.. Artık tamamen reklam, para ve piyasa kokan, trendler doğrultusunda yazılmış Mevlana kitaplarından (örnek: Elif Şafak-Aşk) ne kadar sıkılmışım, onu farkettim.. Bir Rumi çılgınlığıdır gidiyor hem Doğu'da, hem Batı'da.. Mevlana'yı da çok severim, ama bu güzel tarihi roman bana Yunus Emre'nin, bizim Yunus'umuzun ne kadar değerli olduğunu da hatırlattı. Ne de olsa Mevlana Farsça yazıyordu ama Yunus Emre hep Türkçe yazdı. İşte bu yüzden, bence Yunus çok daha 'bizim', çok daha 'bizden'..Yunus'un hayatına, öğretilerine gereken önem verilmiyor bence, öylesine yalın, sade, saf ve güzel bir dili ve gönlü var ki mısralardan taşan.. Okurken huzur dolmamak, hayatın ve ölümün gerçek anlamı konusunda düşüncelere dalmamak elde değil..
İskender Pala'nın daha önce tek okuduğum romanı 'Şah ve Sultan'dı.. Onu da sevmiştim ama bu romana belki de Yunus gibi çok büyük bir yüreğin ışığı dolduğu için bunu çok daha fazla sevdim.. Dili çok akıcı olsa da bitirmek gelmedi içimden.. Sindire sindire, tadına vara vara okudum. Ortaokul ve liseden hatırladığım Yunus'u yeniden keşfettim.. Hayata, bu dünyaya farklı gözlerle baktım bir süreliğine de olsa. Teşekkürler İskender Pala!!
Monday, August 12, 2013
Güle güle babaanne...
Tam 8 çocuk annesi, 20ye yakın torunun
anneannesi/babaannesi, torunlarının çocuklarının ve kızımın ‘büyük nine’si, canım
babaannemi kaybettik bugün..
Dedemi de sıcak bir Temmuz günü kaybetmiştik, Müzeyyen Hanım
da öyle sıcak bir yaz gününde kavuştu Fikri Bey’ine... Bembeyaz bir melek gibi, pamuk gibi, huzur içinde.
Çok sevdiği ıhlamur çayının kokusu burnumda şimdi.. Çocukluğumun parçaları, günbegün kopup
düşen sıva parçaları gibi teker teker düşüyor ömrümün duvarından. Beni ben
yapan insanlar gidiyor, köklerim, varlığımın tuğlaları.. Bense uzakta, uzak bir
ülkede, mesafeler boğazımda bir düğüm olmuş, kocaman bir yumru gibi, yutsam
yutamıyorum, çıkarsam çıkaramıyorum. Böyle günlerde sevdiklerimin yanında
olamamak, işte en çok o koyuyor. Çok acıtıyor.
Senin hatıran
için, bir bardak sıcak ıhlamur demleyip içeceğim şimdi babaanne.. Fincanın
üzerinde tüten dumanda çocukluğumu izleyeceğim, anneannem ve babaannemin,
dedelerimin hep aynı yaşta kalmasını istediğim mutlu zamanları.. Biten
çocukluğuma, giden herkese gözyaşı dökeceğim biraz.. Hayat böyle mi gerçekten?
Hiç bitmiyor büyümemiz, her acıyla biraz daha büyüyor, çocukluktan biraz daha çıkıyoruz.
Sezen'im söylüyor yine en yürekten:
Ah ciğerim yanıyor,
Her gün biri gitmekte..
Ah yüreğim kanıyor,
Her an bir şey bitmekte..
Wednesday, July 31, 2013
Yağmur ve gece
Aniden bastıran sağanağın ardından odaya aralık pencereden hücum eden, hafif metalik yağmur kokusuyla karışık gece kokusu. Bembeyaz şimşeklerle aydınlanan gecenin getirdikleri.. Ne için yaşıyoruz sahi? İnsan ne için yaşar? Şu kokusu insanı delirten yağmur için mi? Şaha kalkan siyah bir at gibi birden karşımıza çıkıveren gece için mi? Sesi kulaklarımızı yumuşacık kuş tüyleri gibi okşayan piyano ezgisi için mi, odayı usul usul dolduran? Ne için yaşıyoruz sahi? Neden kalkıyoruz her sabah yataktan, bir güne daha başlamak için?
Yağmur kokusu, simsiyah gece, ıslak yapraklar.. Derin bir nefesle içime çektiğim, çekip uzun süre içimde tuttuğum karanlık. Sadece bu his. Şimdi, şu anda hissettiğim. Bilerek, isteyerek, inatla yaşamanın deliliğe yakınlığını hissetiğim bu an. Bu an için yaşıyorum. Bu an ile yaşıyorum.
Yağmur kokusu, simsiyah gece, ıslak yapraklar.. Derin bir nefesle içime çektiğim, çekip uzun süre içimde tuttuğum karanlık. Sadece bu his. Şimdi, şu anda hissettiğim. Bilerek, isteyerek, inatla yaşamanın deliliğe yakınlığını hissetiğim bu an. Bu an için yaşıyorum. Bu an ile yaşıyorum.
From Up on Poppy Hill
Chicago'da Gene Siskel'da izlediğim bir Studio Ghibli filmi daha.. Öncesinde ünlü Magnolia Bakery'de çay içip muzlu puding yedik, sonra bu güzel filmi izlemeye gittik. Hayao Miyazaki'nin oğlu Goro Miyazaki üstlenmiş yönetmenliğini bu sefer.. Ama yine bütün Miyazaki filmlerinden tanıdığımız o mutluluk ve huzur hissi bu filmde de hakim.. Güzel ve saf bir aşkı anlatıyor. 1964te geçen bir çocukluk/okul öyküsü bir yandan. Okulun eski kulüp binası kapanma tehlikesiyle karşılaşınca birlik olup onu kurtarmaya çalışan öğrencilerin hikayesi.. Ve arada anlatılan Umi ve Shun'un saf, temiz aşkı. Yine küçük kasabanın bütün detayları, sokak manzaraları, çizimler ve detaylara verilen önem enfes. Ve yine her zamanki gibi bu filmi de izleyince içimde Japonya'ya gitme isteği depreşti.
Etiketler:
sinema
Subscribe to:
Posts (Atom)















