Friday, August 22, 2014

Doyamadım



Deniz beni çağırıyordu.. Mavi beni çağırıyordu. Ne çok özlemişim yosun kokusunu, denizin dudaklarımda artakalan tuzlu tadını, kayaları, dalgaları..

Çağrıyı kabul etmemek olmazdı. Dalıverdim berrak suların içine. Dipte yüzen şeffaf denecek kadar parlak balıklar merhaba dedi bana. Denizde kendimi hiç bir zaman olmadığım kadar 'ben' hissediyorum. Suyun içinde bu kocaman evrenin küçücük bir parçası olduğumu, onunla birlikte devinip varolduğumu en güçlü şekilde hissediyorum. Suyun içinde, evimde gibiyim.

Yüzdüm, yüzdüm, yüzdüm. Denizin tuzunda hayatı tattım.

Doyamadım ah.. Ertesi gün hava rüzgarlı, deniz kızgındı. Giremedik. O akşam da bu yazlık kasabadan ayrıldık zaten.

Doyamıyor insan, güzel anlara.. Anneyle içilen sabah kahvesinin köpüklerine. Güneş kokan kıpkırmızı, mis gibi domateslere. Çıtır çıtır yeşil biberlere. Babanın çalışma odasındaki dev kütüphaneyi, her kitabı tek tek koklayarak keşfetmeye. Her biri insanın ruhunu yenileyecek kadar enfes taze incirlere. Sevdiklerinle oturduğun masalarda uzun uzun sohbetin lezzetine, tadına. Altı yüz yıllık kadim bir çınar ağacının gövdesine sarılıp bütün hayatı içinde hissetmeye. Sessiz, huzur dolu bir camiin içinde şırıl şırıl şadırvan sesini dinlemeye. Dallardan erik toplamaya, serin şeftalileri suyunu akıta akıta, mutluluk içinde yemeye. Sarılıp anneannenin mis gibi tülbent kokan kokusunu içine çekmeye. Uzun zamandan sonra görüştüğün eski bir dostun yüzünde o çok özlediğin anlamları yeniden keşfetmeye. Martı sesleriyle huzur içinde uyuyakalıp, pencerede kumru sesleriyle uyanmaya. Büyük evlerde kocaman aileler olarak yaşayıp o evleri çocuk çığlıklarıyla doldurmaya. Sessiz sokaklarda uyuklayan kedilere. Yağmur altında güzelleşen, hepten berraklaşıp benzersiz güzelliğiyle ışıldayan doğduğun şehri, Boğaz'ı seyredip çocukluğunu özlemeye..

Doyamıyor.

Hayat da bir doyamama hikayesi değil mi zaten? Doyduğumuz an öleceğiz, bitecek hayatımız belki de. Doyulamayan anlardan, tadı damakta kalan anılardan ibaret şu kısacık hayatımız..

Doyamıyor insan..

Doyamadım.









Monday, July 28, 2014

2 sene sonra anavatanımda

Binlerce kilometrelik yolları, sessiz bir mutfakta annemin çorbasını yudumlarken ruhumun dingin nefes alış verişlerini dinlemek için aşıp gelmek. Sokaktan gelen köpek havlamaları ve martı seslerini dinlerken her şehrin kendine özgü bir karakteri olduğunu düşünmek. Yıllar sonra İstanbul'umda hem her şey çok değişmiş, hem de hiç bir şey değişmemiş gibi hissetmek.







Monday, July 14, 2014

Neler oldu neler







6. evlilik yıldönümümüzü, bir hafta boyunca '6. hastalık' diye bir virüs sebebiyle ishal, ateş ve kusmaya yenik düşen oğlumuzun kakalarını üstümüzden, kusmuklarını evin her yerinden temizleyerek kutladık! Aşk nedir bilir misin Sebastian? Aşk, uykusuzluktan delirmek üzereyken, sabahın 3ünde yerleri Cloroxlu bezlerle dezenfekte etmeye çalışırken ve yorgunluktan ağlamak isterken birbirine bakıp kahkahalarla gülebilmektir haline :) Aşk, romantik mum ışığında yemekler, gül buketleri, canım cicim ayları bittikten sonra, çok sonra bile hayatı paylaşabilmektir. Her sorumluluğuyla, her zorluğuyla.

Aşk, evlilik ve romantizm üzerine düşününce aklıma şu güzel yazı geldi. Tek kelimeyle harika yazılmış!!

Sonra, sonra.. Bebeklerimin ikisinin de doğumları dahil bu kadar çok yorulmadığımı düşünürken ve bir yerlere yığılıvereceğim sanırken, çocuğum çok şükür iyileşti.. Uykusuzluğumuzu attık yavaş yavaş, normal düzenimize döndük.

Şimdi İstanbul'a, Türkiye'ye geri sayımımız başladı. sadece 11 gün sonra uçaktayız! :)

İşte böyle hayat.. Akıyor, biz farkında olsak da, olmasak da.. Evliliğimiz 6 yaşına bastı, inanılır gibi değil. Bana 10 sene önce şimdiyi anlatsalar, 'uzak bir ülkede, uzak bir şehirde iki çocuklu bir doktora öğrencisi olacaksın' deseler, kesinlikle inanamazdım! Bazen ben ne zaman büyüdüm, ne zaman iki çocuk annesi oldum, şaşırıp kalıyorum kendime. Hayatın akışı bizi hiç tahmin edemeyeceğimiz yerlere sürüklüyor işte böyle..

Bekle bizi İstanbul! 2 sene üzerine hasret gidermeye geliyoruz!





Thursday, July 10, 2014

Annem ve ben ve annem


'Bazen annem nerede bitiyor ve ben nerede başlıyorum, bilemiyorum...' - Maya Angelou


Bu sözü o kadar iyi anlıyorum ki.. Geçtiğimiz senelerde çok sevdiğim bir arkadaşım, 'Anneni tanıdıktan sonra sendeki güleryüzlülüğün, pozitifliğin ve sonsuz enerjinin nereden geldiğini çok daha iyi anladım' demişti... Sanırım hayatımda bana yapılan en güzel iltifatlardan biriydi. Her kız çocuğu, annesinin devamıdır, daha önce yazmıştım. Kabına sığamayan, hayatı her yönüyle, her saatinde, sonsuz bir enerjiyle yaşayan, hala gerektiğinde haftada 6 gün çalışan, işkolik, geceleri uyuyamayıp saatlerce kitap okuyan, tam bir 'tour de force' bir annem var. Böyle kadınların kızları bilirler, annelerinin enerjisinin nasıl bulaşıcı, ilham verici olduğunu.. Annelerimiz nerede bitiyor, biz nerede başlıyoruz, bilemeyiz biz.. Hem annemizin devamı, hem onun şimdisi ve geleceğiyiz. Kızımız olursa eğer, o enerjiyi ve yaşam sevincini ona aktarıp, sonsuza kadar uzanan bir zincir oluştururuz..

Tam da bu yüzden, geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Maya Angelou'nun, annesi Vivian Baxter ile olan değişken ve çok ilginç ilişkisini anlattığı özyaşamsal kitabi 'Annem ve Ben ve Annem'i bir solukta, ilgiyle okudum. Onun da annesi benim annem gibi yaşama dört elle sarılan, arı gibi çalışkan, muhteşem bir yaşam enerjisi saçan bir kadınmış. Gerçi henüz çok küçükken Maya ve kardeşini, mutsuz bir ortamda büyümesinler diye babaannelerinin yanına göndermiş, ama bu onun kötü bir anne olduğu anlamına gelmiyor bence. Kitap boyunca Angelou'nun annesini zamanla ne kadar daha yakından tanıdığına ve sevdiğine, anne sevgisi ve desteğiyle nasıl büyüyüp geliştiğine tanık oluyoruz. Ve annelerin evrensel, karşılıksız, sonsuz sevgisi bir kez daha gözlerimizi yaşartıyor.





'One morning as I was leaving, the director said I didn't have to leave the set anymore. What happened? Why did they change their ways of treating me? I came to the realization that it was because I had a mother. My mother spoke highly of me, and to me. But more important, whether they met her or simply heard about her, she was there with me. She had my back, supported me. This is the role of the mother, and in that visit I really saw clearly, and for the first time, why a mother is really important. Not just because she feeds and also loves and cuddles and even mollycoddles a child, but because in an interesting and maybe an eerie and unworldly way, she stands in the gap. She stands between the unknown and the known. In Stockholm, my mother shed her protective love down around me and without knowing why people sensed that I had value.'


Maya Angelou


Tuesday, July 1, 2014

Yabancı ve Yazgı: Camus'dan Demirkubuz'a


'Aujourd'hui Maman est morte.'

Yabancı. Hem kendine, hem hayata yabancı bir adam. Ça m'est egal (Benim için farketmez) felsefesinin içine sığınıp hayatla kendisi arasına kocaman bir duvar örmüş, arkasına gizlenmiş, kayıp bir ruh. Varlık ve yokluk arasında hiç bir fark görmemek. Varoluşçuluğun anlam ve anlamsızlıkları.



Sahilde, güneşin ışıkları, sıcağı rahatsız etti diye bir Arap'ı öldüren yabancı.. Cinayetin, suçun anlamsızlığı, insan davranışlarınının arkasında yatan nedenlerin saçmalığı, herhangi bir kurala uymaması. Suç ve ceza. Cezanın kesinliğinin, insan algılarını, duyularını keskinleştirmesi. Hayattan uzaklaştıkça hayatı daha çok hisseden, uyuşukluğu geçmeye başlayan yabancı.





Ve Camus'nun Meursault'sundan Demirkubuz'un Musa'sına geçiş. Müthiş bir umursamazlık. İnsanı delirtecek derecede hayata karşı kayıtsızlık. Türk toplumu içinde rastlayamayacağımız kadar gerçeküstü bir 'benim için farketmez' adamı. Mutsuz aileler, yine bir anda işleniveren suçlar. Soğukkanlılıkla, sanki nefes alır gibi. Su içer gibi.

İnsanın hiç bir zaman anlamlandırılamayacak, tanımlanamayacak, karmakarışık ruhu.




Saturday, June 28, 2014

Tiffany'de kahvaltı - Truman Capote



“Good luck and believe me, dearest Doc - it's better to look at the sky than live there. Such an empty place; so vague. Just a country where the thunder goes and things disappear.” 

Truman Capote, Breakfast at Tiffany's


Çok akıcı ama müthiş derin!! Chicago Türk Edebiyat Kulübü'müzün bu ayki kitabı, bu uzun hikaye/kısa romandı. Daha önce neden Capote okumamışım dedirtecek kadar çok sevdim. Capote'un insanları gözlemleme yeteneğine, İngilizce'yi kullanışına ve betimlemelerinin gücüne, yazımının çok akıcı ama müthiş derin üslubuna hayran kaldım. Capote'yi okumak, her bir yudumun ayrı ayrı tadına vararak ağzında demlendirdiğin güzel bir içki içmek gibi. İngilizce'yi bu kadar güzel, bu kadar akıcı kullanan, böylesine derinden etkileyen cümleler yazan bir yazarla pek karşılaşmamıştım.

Kitaptaki diğer hikayeler de beni çok etkiledi. Edebiyatta gözlerimden yaşlar getirebilen çok az roman/hikaye vardır. 'A Christmas Memory' (Bir Noel hikayesi) de onlardan biri. Araştırıp internetten buldum, şurada okuyabilirsiniz.

Okuduğum ilk Capote idi. Ama kesinlikle son olmayacak. Bundan sonra listemde ilk sırada In Cold Blood var.

Bu yazı da edebiyat kulübümüzün bu kitabı tartıştığı akşamın,  sevgili Fishingtilda'nın kaleminden anlatılması. Her zamanki gibi unutulmaz bir akşamdı! :)



Saturday, June 21, 2014

Bir yaz akşamında...


Elimde çay bardağım, yanımda sen, dışarıda gökten boşalan yağmuru izlemek.
Sokak lambasının ışığına gözlerimizin dalması. Işığın etrafından bir sel gibi akan yağmur damlaları.
Lamba, ışık ve yağmurun hatırlattığı bu dünyanın en güzel aşk filmini yeniden izlemek istemek.
Hüzünlü, sessiz yaz akşamında, yağmurun içinde kaybolmak istemek.
Yavaş yavaş çöken akşamla, karanlığa gömülen dünya.

Yaz akşamlarının, yaz fırtınalarının hayatı sorgulatması nedendir?



Tuesday, June 17, 2014

Doktoranın en son safhası

Stresten artık durup durup ağlamak istemek. Kafanızı duvara çarpmış gibi ambole olmuş bir halde dolanmak. Tezin artık rüyalarınıza dahi girmesi. Gece gündüz tez solumak.


Friday, June 13, 2014

Babalar günü 2014





Ben,

Seninle gecenin karanlığında uyanıp geri uyuyamadığımızda fısıltıyla ilkokul, ortaokul anılarımızı hatırlayıp paylaşmayı sevdim.

Kızımızla birlikte masmavi gökte uçurtma uçururken duyduğun çocuksu heyecanı sevdim.

Oğlumuzu omzunda dolaştırırken sırtını sevgiyle sıvazlayan ellerini sevdim.

Günün en son çayını birlikte içerken yorgunluğumun uçup gitmesini,

Akşamları ben kitap okurken yanımda oturduğunda hissettiğim derin güven ve huzuru,

Evimizin sessiz ritmini, bir saat gibi tıkır tıkır işleyişini,

Gözünün içine baktığımda bana sevgiyle geri dönen bakışlarını sevdim.

Düşlerimizi paylaşmayı, hayatı paylaşmayı, mutluluğu paylaşmayı, büyütmeyi sevdim.

Çocuklarımın babası,

Ben seni gün geçtikçe daha çok sevdim.






Moonshine
Haziran 2014










Sunday, June 8, 2014

Way to blue



Way to blue



Bir kadının yüreği çizildiğinde,
Kanadı kırılır bir serçe kuşunun,
Gökyüzü ikiye ayrılır orta yerinden,
yırtık bir paçavra gibi
Boşaltıverir gözyaşlarını..

Bir kadının yüreği çizildiğinde,
Bir gül, döküverir yapraklarını..
Bir ıslık sesi çıkararak kuvvetlenir rüzgar,
Yapraklar iç çeker ağaçlarda, her bir ağızdan, usulca..

Bir kadının yüreği çizildiğinde,
Bir damla kan, bir damla gözyaşına karışır.
Kopuverir bir kemanın gergin teli,
Bir taş düşer bir kuyuya, uzaklarda bir yerde.

Bir kadının yüreği çizildiğinde,
Küsüverir güneş dünyaya
Ve saklanıverir bir bulutun ardına.

Yüreği çizilirse bir kadının,
Laciverte keser akşam,
Bir yerlerde bir kaya çatırdar, tam orta yerinden.
Kıyıya vurdukları yerde,
Ölüverir dalgalar.

Ve bir daha hiç bir şey,
Eskisi gibi olmaz.






8 Haziran 2014






(Resim: Modigliani - Siyah Kravatlı Kadın)



Tuesday, May 27, 2014

Özlemek


Hani özlem acıtır diye yazmıştım, bir zamanlar.. İşte o özlem, yıllar geçtikçe azalmıyor. Alışılmıyor da. Hep acıtıyor, acıtmaya devam ediyor. Bir yanım hep eksik, mutluluğum hep yarım.

Skypeta giderilmeye çalışılan hasret.... Bir ekranda sevgiye dokunabilir misiniz?

Niyeyse bugün hasretle kaplandı kalbim. Çok, çok özledim. Dokunmayı, sarılmayı özledim canlarıma. Mis gibi kokusunu özledim annemin.

Küçük bir çocuktan farksız, kalakalıyorum bazen, hayat karşısında.






Tuesday, May 20, 2014

Su






Gelse yağmur..
Bir yazı yazsam.
Sussak, konuşmasak.
Bir yudum alsam hayattan.
Hüznün gözlerinin içine baksam.
Islanmış çakıltaşları gibi parlasa gözbebeklerim
Gözyaşlarında yıkanınca
Aksa içimden yılların tortusu, zamanın pası, kiri,
Şelalelerin ortasına dalsak,
Sessiz göllerin üstünde
Sekerek yürüsek
Sukuşları gibi.
Derelerde yıkasak ruhumuzu,
Her yanımızdan damlasa şıpır şıpır,
Biriktirdiğimiz, yüreklere dolmuş tüm acılarımız.
Kederleri sulara bıraksak.


Gelse yağmur..
Islansak.
Bir şiir yazsam,
Sussak...





20 Mayıs 2014






Thursday, May 15, 2014

Soma için.


'Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim', dedin 
'bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet. 
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya; 
-bir ceset gibi- gömülü kalbim. 
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede? 
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam, 
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün, 
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.' 


Konstantin Kavafis



Her gün kızımı okula bırakırken ve aldıktan sonra Calvary Cemetery'nin önünden geçiyoruz.. Bir keresinde kızım, 'Aaa anne bak, park!' dedi. 'Hayır kızım, orası mezarlık' diye cevap verdim. 'O ne?' dedi, 'İnsanlar bu dünyadan gittiğinde oraya giderler bir tanem..' dedim. 'Öyle mi..' dedi, sustu..

Şimdi ben, babalarını kaybeden o çocukların annelerinin onlara ölümü nasıl anlatacağını düşünüyorum.. Yutkunamıyorum.. Nefes alamıyorum..

İki gündür, baktığım her yer karanlık.. Facebook'ta bir şeyler paylaşıyor, sonra hemen siliyorum.. Her paylaştığım şey, vicdanımı rahatlatmak için yapılmış yüzeysel bir 'hassasiyet gösterisi' gibi geliyor bir süre sonra.. Sahte, yapay.. 'Bakın ne kadar da üzülüyorum' demek ister gibi, başkalarıyla üzüntümü yarıştırır gibi bir gösteri hali. Soma'yla ilgili konuşunca, oraya para gönderince kendi vicdanımızı rahatlatacağız, 'elimizden geleni yaptık' diyeceğiz sanki. Peki ya o giden yaşamlar? 'Şehit oldular' deyince kutsal anlamlar mı kazanıyor anlamsız ölümler?

Susmak, kapatmak istiyorum kendimi, aklımı. Onu da beceremiyorum. Bir şekilde içimde büyüyen acı ve öfkeyi paylaşmam lazım, paylaşmazsam delireceğim gibi geliyor.

Yapabileceğim tek şey yazmak şu anda. Hiç kimseye yararı dokunamayacak, ancak şu hissettiklerimi kayıt altına almaya yarayacak bu yazıyı yazıyorum. Kendime not olsun diye. Dönüp okuyayım, hatırlayayım diye. Hani en büyük derdimin 'Iphone 5 mi alsam, Samsung S5 mi?' diye düşünmek olduğu, beni kendimden utandıran o anlarda. Özellikle o anlarda.

İki gündür, nereye baksam karanlık. Baharda coşmuş, pembe çiçekleri bütün dallarını kaplamış bir ağaca boş boş bakıyorum. Neşesi bana haksızlık gibi geliyor. Çünkü ben nereye baksam, ölümü görüyorum.

Kızımı almaya gittiğim okulda çocuklar melekler kadar saf ve naif, bahçede oynuyor, çığlıklar atıyorlar.. Kızıma uzaktan bakıyorum. Gülümseyerek kum havuzunda oynuyor. Bizden okyanuslar uzaklığında bir ülkede, annesinin anavatanında kendi gibi yüzlerce çocuğun bir gecede babasız kaldığını bilmeden.. 11 senedir uzağında kaldığım, yüreğimin bir kısmını bıraktığım o ülkede.. Her gittiğimde biraz daha yabancılaştığımı hissettiğim, artık bıraktığım yer olmayan o ülkede. İnsanların gözümün içine bakıp 'Ne zaman dönüyorsunuz?' diye sorduğunda, yargılayıcı bakışlarından kaçırmaya çalışarak gözlerimi, 'Şimdilik bilmiyoruz' diye cevap verdiğim yıllarca.. Ve yıllardan beri ilk kez, içim kan ağlayarak hiç dönemeyebileceğimi farkettiren, hep deliler gibi özlediğim, o yalnız ve güzel ülkede. Anavatanımda.

Anavatanımdan binlerce kilometre uzaktayım ya, bir şey yazsam, söylesem, 'Yorum yapmaya hakkım yok'. Benim 'tuzum kuru' nasılsa, yurtdışında yaşıyorum, ülkemi terketmişim, kaçıp kendimi kurtarmışım, uzaktan maval okumak kolaymış, kolaysa gel burada yaşa ve savaş diyorlar, suçlayan gözler, sözlerle. Bilmiyorlar ki ben uzakta olmanın bedelini sevdiklerimden uzak kaldığım her gün ödüyorum. Ve uzaktan, çok uzaktan seyretmeye mahkum olduğum her felakette.

'Oradan nasıl görünüyor gerçekler bilmiyorum ama...' diye başlıyor bana yöneltilen sorular. Yine suçlayıcı, yine yargılayıcı tavırlar.

'Uzaklardan konuşmaya hakkım yok' benim.. Susuyorum.

Nereye baksam ölümü görüyorum. Derin nefesler almak haram. Yutkunmak haram. Ne söylesem boş, ne yazsam anlamsız geliyor.

İçim kapkara, düşüncelerim, yüreğim. Rüzgar o uzaktaki özlediğim ülkeden, kapkara efkar bulutları getiriyor, yüreğimin içine doğru üflüyor. İçimin boşlukları üşüyor. Söyleyeceğim, yazacağım bütün kelimeler, gelip boğazıma, orada tıkanıp kalıyor.





Monday, May 12, 2014

Kış, bahar, depresyon, mutluluk, hayat..




Genel olarak mutlu, neşeli bir insanım sanırım. Olumluya odaklanan, olumsuz düşünmeyi hiç sevmeyen ve öyle insanlardan uzak kalmak isteyen, mümkün olduğunca şikayet etmeyen, ve bana verilen nimetlere hep ama hep şükreden.. Şükretmenin hayatımda yeri çok büyük ve galiba mutluluğuma en çok katkısı olan da o.

Ama..

Herkesin iniş çıkışları olur hayatında. Hayatımda depresyona, yani o insanın içini sıkan, yaşamdan soğutan, hatta yaşamın anlamını sorgulatan karanlık duyguya en yakın olduğum zamanlar, bebeklerimi doğurduktan hemen sonraki günlerdi. Hormonların iniş çıkışı, etkisi yadsınamaz tabii, ama bunun üstüne bir de iki bebeğimde de doğumdan hemen sonraki günler kış mevsiminin en ağır geçtiği zamanlara tesadüf etti. Hem Ocak 2011de, hem de Aralık 2013te hastaneden çıkıp eve geldiğimizde günler kısacık, hava buz gibiydi, güneş yüzünü göstermiyordu bir türlü. Minicik bebeğimle o havada evden çıkmak tahayyül bile edilemezdi.

Özellikle ikinci bebeğimde annemlerin geleceği zamanı bebeğin tahmini doğum tarihinden 2-3 gün öncesine göre hesaplamıştık. Okyanus ötesi uçuşlarda böyle hesapları aylar öncesinden yapmak çok güç oluyor. Oğlum 2 hafta kadar erken gelmeye karar verince evdeki hesap çarşıya uymadı. Allahtan eşimin ablası Chicago'da yaşıyor. Kızımızı bir kaç günlüğüne ona emanet edip gittik hastaneye. Ama hastaneden döndüğümüzde evde kızımda olduğu gibi annem, babam, kayınvalidem yoktu. Oğlumuzla ilk 10 günümüzü dört başımıza geçirdik.

Yorgunluk ve uykusuzluktan zaten gerçekdışı geçen o günlerde, bir de üstüne hasta olmuştum. Kıh kıh öksürüyordum, burnum akıyor, gündüzleri bile elim ayağım buz kesiyordu, yorganların altına girip uyumak istiyordum.

O karanlık kış günlerinde, özellikle eşim kızımızı almaya okuluna gittiğinde ve evde bebekle bir başıma kaldığımda, gün hemencecik biter ve 4-4 buçuk gibi akşam çökerdi. İçime bir karanlık dolardı o zaman, gözlerime ise yaşlar.. Lohusalığın o garip, gerçeküstü halinde, hormonal dalgalanmalarının tavan yaptığı o günlerde hüngür hüngür ağlamak bana çok normal bir hal gibi gelirdi. Kızım okuldan eve geldiğinde onu öpüp koklamak, sarılmak yerine, gözyaşlarımı ve ağladığımı görmesin diye ondan kaçmaya çalışırdım. Bir yandan da kafamın içinde sürekli kendimi suçluyor, 'Kızım eve yeni gelen bebek yüzünden mutsuz oldum ağlıyorum sanacak, onu bununla özdeşleştirecek' ve 'Böyle hissetmem için hiç bir neden yok, iki tane sağlıklı çocuğum var, niye şımarıklık yapıp ağlayıp sızlıyorum ki?' diye sürekli kendime kızıyordum.

İnsanın sürekli kendine kızıp kendini suçlamasının ruhuna ne denli büyük bir zarar verdiğini o günlerde anladım. Lohusa bir kadının insan temasına, desteğe, yardıma ve sevgiye ne kadar aç olduğunu da.. Asla yalnız başına bırakılmaması gerektiğini de..

Her zamanki aşkım olan edebiyata, okumaya ve yazmaya sığındım. Kindle'ıma güzel romanlar yükledim, bebeğimi emzirirken onları okudum. Vücudum dört duvar arasında hapisti ama aklım kaçabiliyordu böylece bulunduğum yerden çok uzaklara.. Blog'uma ve kendi günlüğüme yazılar yazdım. Edebiyat kulübümüzün dergisinin ilk sayısına yazdığım 'Winter' yazısını işte böyle bir ruh hali içinde yazdım.

Yine de tabii ki şanslıydım, en azından evden çalışan,gün içinde yanımda olan, her anlamda bana destek olan, ağladığımda bunun normal olduğunu ve geçeceğini sürekli tekrarlayan kocam vardı yanımda.. Gülüşüyle dünyamı aydınlatan kızım vardı. Tanıdığımız Türk bir arkadaşım o günlerde gelip yardım etti biraz bize, evi çekip çevirdi, mutfağa girip bir kaç tencere yemek ve bana sütlü tatlılar yaptı, arada meyve soyup tabağa koyup getirdi.. Ruhuma çok iyi geldi onun varlığı. Hem kadın olduğu ve beni çok iyi anladığı için, hem de anadilimi konuşup bana memleketimin ve anneannem ve babaannemin yemeklerinden yaptığı için.. İnsan sıcaklığı, varlığı, benimle konuşması, mutfakta devinmesi, evde bizden başka birinin olması bile huzur verdi ve çok iyi geldi bana. Doğumdan sonraki 10. günün akşamı annem ve babam, onlardan 1 ay sonra da kayınvalidem Chicago'ya vardı çok şükür.

Böyle şanslı olmayan, doğumdan sonra yalnız, desteksiz, bir başına kalan nice kadını düşündüm, içim titredi.

Kış sonunda bitti, ne kıştı ama.. 10 senedir Chicago'da gördüğüm en ağır kış. Bahar geldi sonunda. İçimize güneş açtı, günışığı mutluluk verdi bize. Dışarı çıkıp yürüyebilmeye başlayınca, derin nefesler alıp havayı içime çekmeye başlayınca kışın ağırlığı kalktı omuzlarımdan. Günışığının ve evden dışarıya çıkabilmenin insan ruhuna ne denli iyi geldiğini bir kez daha anladım.

Ve her kışın ardından eninde sonunda gelen bahara şükrettim.



Monday, May 5, 2014

Bugünlerden






Ne kalsın istiyorum aklımda?

İkinci bebekte çok daha bilinçli oluyor insan.. Zamanın ne çabuk geçtiğini bebeğin nasıl minyatür bir insana dönüşüverdiğini, bugünlerin ne çabuk elinden kayıp gidiverdiğini çok daha iyi anlıyor..

O yüzden, durdum ve düşündüm.. Bugünler bir rüya dokusuna kavuşup çok geride kaldığında, neleri tutmak isteyeceğim aklımda? Zamanın eleğinden kum taneleri gibi akıp giderken dakikalar, saatler, günler, orada bana kalmasını isteyeceğim bir kaç altın değerinde, mücevher değerindeki anlar hangileri?

Kucağımda hissettiğim sıcaklığını anımsayayım mesela, küçük bebek vücudunu tutmanın ne denli mucizevi bir şey olduğunu..

Yastığın üzerinde duran sapsarı saçlı bebek kafanın mükemmel yuvarlaklığını ve şeklini..

Göğsüme yasladığın minicik elini orada tutarak tenimi hissetmeni..

Ait olduğun yerde, yanımda, kucağımda, güven ve huzur içinde benden beslenişini..

Dünyanın en ciddi işini yapıyormuşçasına, azimle ve ısrarla süt içmeni..

Karnın doyduktan sonra pelte gibi yumuşacık oluşunu, kollarımın arasına bedenini rahat ve mutlu, bırakmanı..

Pürüzsüz teninin gerçeküstü yumuşaklığını..

Uykudan yeni uyandığında teninden yükselen buğuyu, sıcacık, yeni pişmiş ekmek ısısını.

Cennet bahçesi kokunu en çok.

Aklımda tutmak, aklıma kazımak istiyorum. Yıllar sonra bugünleri düşündüğümde bu imgelerin, seslerin, kokuların, hislerin bana geri gelebilmesini istiyorum.








Beyaz Kale


'Geceleri vaktimizin çoğunu beklemekle geçirirdik, rüzgarın ya da karın dinmesini bekliyorduk, geç vakit bozacının son defa geçmesini, sobaya odun atmak için ateşin küllenmesini bekliyorduk. Haliç'in karşı kıyısındaki son titrek lambanın sönmesini ve bir türlü gelmeyen uykumuzun gelmesini ve sabah ezanını bekliyorduk.' - Orhan Pamuk, Beyaz Kale

Orhan Pamuk okurken İstanbul'u deli gibi özlüyorum. Kardeşimi, çocukluğumu, anne babamı, herşeyi ve herkesi çok, çok özlüyorum :( Yıllar önce üniversitemde bir ders için okuduğum bu güzel Pamuk romanını tekrar okurken bunu yeniden hatırladım. İstanbul'un tarihi dokusunu, yaşamları, sokakları, hüznünü çok güzel betimliyor Pamuk. Hele de bu arkaplan, bir Doğu-Batı birleşmesi, iki insanın derin iletişimi ve sonunda birbirlerine dönüşmesiyle birleşince ortaya enfes bir öykü çıkıyor. Bir solukta okunan, insanda derin izler bırakan, klasik bir Pamuk romanı. İşte bu yüzden eski romanlarını yenilerinden daha çok seviyorum. Çünkü bu 80ler ve 90larda yazdığı romanlarında, Pamuk'un eşsiz üslubunun en çok ortaya çıktığını düşünüyorum. 

Chicago Türk Edebiyat Kulübümüz bu ayın okuması olarak iyi ki bu güzel romanı seçmiş ve ben de iyi ki yıllar sonra bu güzel hikayeyi tekrar anımsamışım.. Perşembe günkü buluşmamızda bu hikayeyi konuşup tartışmayı iple çekiyorum.









Friday, April 25, 2014

Sabahattin Ali - Yeni Dünya




'Kendi kendime: 'Ne yapabilirdim? Elimden ne gelirdi? Ben kimim ki?' diyor, fakat yine kendim: Hiç olmazsa kaçmazdın.. Hiç olmazsa dinlerdin. Kim olursan ol.. Dünyada kendisi için hiç bir şeyi olmayan bir insanın bile başkalarına yardım edecek bir şeyi vardır...Hiç olmazsa bir tek sözü...' diye cevap veriyordum.'

Sabahattin Ali, 'Isıtmak için', Yeni Dünya





Sabahattin Ali'nin bir su gibi akan, ve daha önce Kürk Mantolu Madonna'da da söylediğim gibi sıcak bir kanyak gibi insanın yüreğinin derinliklerine işleyen tarzını çok seviyorum. Hikayelerini de büyük bir ilgiyle okudum, içime işledi her biri, damla damla birikti içimde etkileri. Anadolu'yu, taşrayı o kadar güzel anlatıyor, kelimelerle öyle büyüleyici resimler çiziyor ki, sanki oradaymışçasına o sesleri, o kokuları duyuyorsunuz okudukça. Anlattığı insan hikayeleri, acıtıcı güçlerini gerçeğe bu denli yakın olmalarından alıyor. An an, kesit kesit, ülkemin insanlarının yaşamlarına tanık oluyorum okudukça. Şimdilik uzağında kaldığım o coğrafyanın bana biraz daha yaklaştığını hissediyorum her satırda. İnsan ruhunun derinliklerine nüfuz etmeyi, ruh hallerini inanılmaz bir gerçekçilikle tasvir etmeyi başarıyor Sabahattin Ali. İşte bu yüzden bence Türk edebiyatında eşine az rastlanan türde bir yazar.

Genç şaire mektuplar - Rainer Maria Rilke



“In the deepest hour of the night, confess to yourself that you would die if you were forbidden to write. And look deep into your heart where it spreads its roots, the answer, and ask yourself, must I write?” 


 Rainer Maria RilkeLetters to a Young Poet



Bir solukta okuduğum Rilke'nin genç şair Kappus'a 10 mektubunu, önümüzdeki seneler boyunca tekrar tekrar okuyacağıma eminim. Benimle aynı doğumgününü paylaşan bu Avusturyalı şaire çok büyük bir yakınlık duyuyorum. Saflığını, naifliğini, yazmaya olan inancını ve hayata dair iyimserliğini kendime çok yakın buluyorum. Sanki insanın zor zamanlarında düşeyazarken elini tutup sakin bir sesle ona destek olan, yürümesine devam etmesini sağlayan bir el gibi, bir eski dost gibi Rilke.. Okurken yüreğinize serin sular serpiliyor, rahatlıyor, sakinleşiyorsunuz. Yılların ötesinden gelen hayat dersleri, tavsiyeleri, özellikle sanat ve edebiyatla uğraşan, orijinal bir eser ortaya koymaya çalışan herkesin okuması gereken cinsten.. Yaratıcı sürece dair söyledikleri çok doğru, yazmanın, yaratmanın önemini vurguladığı her satır pek anlamlı.. Her yıl yeniden çıkarılıp okunması gereken bir kitap, bir cevher.. Bu güzellikle tanışmamı sağlayan Chicago Türk Edebiyat kulübünün benimle birlikte kurucu üyesi, sevgili Didem'e teşekkürü borç biliyorum!


Tuesday, April 22, 2014

Şükran


Hala uyku kokan çocuklarımın tenlerinden yükselen buğuyu, cennet kokusunu içime çekerek güne uyanmak.. Birinin ipek saçlarına, birinin tüy gibi, sarı-kızıl saçlarla kaplı bebek kafasına burnumu gömerek bu anın sonsuza uzamasını istemek..

Cennet bazen yeryüzünde, böyle sabahlardadır.




Monday, April 14, 2014

Gölgeyle ışığın buluştuğu yerde bir kadın: Vivian Maier



Elimde emektar Pentax K1000 fotoğraf makinem, Chicago sokaklarını arşınlarken hep hiç tanışamasam da kendimi çok yakın hissettiğim, eksantrik, değişik, esrarlı bir kadın.. Vivian Maier. Chicago History Museum'da fotoğrafları sergilendiğinde büyük bir mutlulukla gidip izlediğim, hikayesini ve hayatını internetten okuduğum, fotoğraf filmleri tab edildikçe Maloof koleksiyonunun internet blog'undan takip ettiğim.. Ama hayatı benim için bir bilmeceydi hala. 

Soğuk bir Nisan günü edebiyat kulübümüzün bir çok üyesiyle birlikte işte bu gölgelerle ışığın buluştuğu yerdeki kadını daha yakından tanımak için beyaz perdenin önündeydik. Uzun zamandır beni böylesine derinden etkileyen bir belgesel izlememiştim. 

Vivian, insanların ruhlarına çok yakından bakabilen, onları kısacık bir an içinde dahi olsa çok iyi tanıyabilen, derin bir kadın.. İyi bir fotoğrafçıda olması gereken o sezgi gücü var onda.. Işıkla gölgenin oyunlarını ustalıkla yakalayabilme ve hangi saniyede deklanşöre basacağını çok iyi kestirme yetisi.. Fotoğraflarında hayatın hiç bir ayrıntısını atlamayan, korkunç bir gözlem yeteneğine sahip, ama kendisi hep geri planda, gölgelerin arasında kalmayı tercih etmiş olan, esrarlı bir kadın.. Bu dünyadan geçerken kendince dünyaya izini bırakmak istemiş, ancak fotoğraf filmlerinin hiçbirini tab etmeyip onları büyük kutularda biriktirerek arkasında kocaman bir bilmece bırakmış, gizemli bir kadın.. 

Bu dünyadan bir Vivian geçti.. Hepimiz gibi, bu dünyada sahip olduğu kısıtlı süre içinde o da yüzlerce insanın hikayesine tanıklık etti. Bu hikayeleri fotoğrafın ölümsüz çizgilerinde, siyah,beyaz ve renkli karelerde sabitlemeyi seçti. Binlerce fotoğraf çekti, çoğu bir kaç yıl öncesine kadar hiç günyüzüne çıkarılmamış, ve çoğunun tab edilmiş halini kendisinin bile görmediği.

Beni en çok etkileyen ise, bu dünyadan göçtüğü 2009 yılına dek, yani ömrünün son yıllarında benim şimdi oturduğum, sokaklarını arşınladığım mahallede, Rogers Park'ta yaşamış olması. Sahilde bir bankta oturup bakışlarını göle, ufka çeviren, uzaklara dalmış gitmiş olan yaşlı kadınlardan biri olması.. Bir sene önce taşınsaydım bu mahalleye, Vivian'ı görebilirdim bu sokaklarda, sahilde. 

Her gün yanından yürüyüp geçtiğimiz o yaşlı kadınların her birinin, nasıl hikayeleri var kimbilir? Ne gizler taşıyor her biri yüreğinde? 

Sahilde o banka gidip oturup, Vivian'la konuşabilmek isterdim. Yaşamı boyunca biriktirdiği o anları, anıları, gözlerinde oynaşan ışığı ve gölgeyi görebilmek, duyabilmek isterdim. Yaşlı bir kadın öldüğünde onunla birlikte giden, yokolan bütün herşeyi, herşeyi ondan emanet almak, saklamak, yazmak isterdim..