Saturday, January 24, 2015

Bazen






Sevgili fishingtilda'ya..


Bazen, kış mevsiminin yüreğinde, kucağında, akşamüstü bir kaç saat uykudan sonra, kafam dumanlı, sarhoş.. Bir kaç kelime gelir dudaklarımın ucuna. Gerçekle gerçeküstü arasındaki belirsiz çizgi, daha da silinir. Alacakaranlık geceye yer açarken, eski dostlarım melankoli ve nostalji, gelip karşımdaki koltuklara yerleşir. Durduramam battaniyenin altında, elimdeki çay fincanından medet uman bedenimin titremesini. İçim üşür, kitap dahi okuyamayacak kadar bitaptır bedenim. Bırakıverir kendini unutuş gibi derin bir uykunun kollarına. Sonra uyanırım gecenin ortasında. Uykunun tatlı kollarına geri dönmek ister yorgun ruhum. Kalakalırım, ne uyur, ne uyanık, arada, arafta.

Bazen, koskocaman, simsiyah uzayda yüzen şu küçücük mavi noktada geçirmek için bize verilen kısacık süreden geriye kalacak en anlamlı şey, işte bu yazdığımız satırlar gibi gelir. Sözlerimiz, ruhumuz, hayatımız uçup gittikten sonra, geride bir tortu gibi kalacak olan şu kelimeler.

Bazen, insanı yaşama bağlayan en büyük sebeplerden biri, onda bulduğumuz ulvi, derin anlamlar değil, aynı şehrin banliyölerinden birinde, orman içinde bir evde başka bir kadının, elinde bir fincan kahveyle, geceyi yoldaş edinerek kendine, sayfalarca okuyor, sayfalarca yazıyor olduğunu bilmektir o anda.

Beethoven'ın 8. keman ve piyano sonatıdır, hayatı yaşamaya değer kılan bazen. Yüzyıllar öncesinden gelip insanın yüreğinin içinde bir yere dokunabilmeyi başaran bir eldir.

Bazen, kalırız arada, karanlık ve aydınlığın, gerçekle gerçeküstünün kesiştiği, buluştuğu o noktada. Yazmaktan başka bir şey gelmez elimizden.

Bazen, geceyi yoldaş bilip kendimize, veririz yüreğimizin dizginlerini melankoliye.



Thursday, January 15, 2015

Bir fincan sahlep



Mis gibi tarçın kokulu, koyu kıvamlı, sıcak, sıcacık bir fincan sahlep.. Seneler var ki içmemiştim. Mis gibi kokusuyla beni Kadıköy'deki evimizin kış akşamlarına götürdü. Pencereyi açsam hafif bir kömür ve kar kokusu doldururdu odayı. ÖSSye hazırlanmaktan yorulduğum akşamlar, elime Sait Faik'in 'Semaver/Sarnıç' hikaye kitabını alıp, oradan bir hikaye okurdum. İnsanı, bizi, hayatı, böylesine sade ama böylesine vurucu anlatabilen başka bir yazar görmedim. Sait Faik'in kelimelerinde hayatın ta kendisi vardı. Elimdeki sahlep fincanından yükselen başdöndürücü kokuyu içime çekerken, 'Semaver' hikayesinde, Ali'nin çalıştığı fabrikanın önünde sahlep yudumlayanların arasında addederdim kendimi. Sait Faik beni elimden tutup başka insanların hayatlarının tam orta yerine bırakıverirdi. O müthiş hikayeciliği, o masumiyeti, kendiliğinden akan bir ırmak gibi yazdığı satırlar, yüreğimin en derininde bir yere dokunuverirdi.

Bir bardak sahlep, beni götürdü o uzaktaki şehirde, ilkgençliğimi yaşadığım o kış akşamlarına..

Çoğu günler, bir rüya gibi geliyor bana hayatım, yaşadıklarım.




Thursday, January 8, 2015

Kış Uykusu - Nuri Bilge Ceylan




Chicago'da uluslararası film festivalinde bilet almama rağmen tez sunumumun iki gün öncesine denk geldiği için gidememiştim. Bu senenin başında tamamen tesadüf eseri film gösterim posterini gördüğüm Music Box Theater'da izleme şansı yakaladım.

Altın Palmiye ödüllü bir başyapıt. Nuri Bilge Ceylan'ın şimdiye kadar izlediğim en vurucu, etkileyici filmi. Başından sonuna dek sanki bir Çehov hikayesi ya da Dostoyevski romanı okuyormuşum gibi hissettiren, hem mizahı, hem de derin, felsefi diyalogları en doğru zamanlarda kullanan, hedefi tam on ikiden vuran enfes bir sinema şöleni. Özellikle Haluk Bilginer-Demet Akbağ sahnelerinde sanki orada oturmuşum, onlar konuşurken tam yanlarındaymışım gibi hissettiren müthiş bir doğallık. Güzel bir şiir ya da roman okurken neler hissediyorsam tam da o duyguları yaşatan.




Filmin genelinde sinematografi bu sefer biraz daha geri planda, Bir Zamanlar Anadolu'da filminde başladığı diyaloğa geçiş, diyalog ağırlıklı anlatım tarzını burada da devam ettirmiş Nuri Bilge Ceylan. Diyaloglar öylesine ilgi çekici, öylesine derin ve anlamlı ki, film rekor uzunlukta (3 saat 16 dk) olmasına rağmen zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorsunuz. Sahnelere eşlik eden ışık kullanımı ise harika. Bana Stanley Kubrick'in Barry Lyndon'ını anımsatan bir 'sarı ışık' kullanımı var mesela. Karakterlerin yüzünü aydınlatan pencereden vuran kış mevsimi ışığı, ekrandan gelen beyaz ışık, şömine ateşinden ve küçük lambalardan gelen sarı ışık, hepsi sahnelerin gerçekçiliğini, doğallığını tamamlıyor. Bir Zamanlar Anadolu'da filminde elinde tepsiyle odaya giren genç köylü kızın yüzünü aydınlatan gaz lambası ışığı, burada Aydın'ın eşi Nihal'in yüzünü aydınlatan şömine alevine dönüşmüş. Titredikçe onun da içindeki hezeyanları yansıtan, çok etkileyici bir aydınlatma olmuş.

Karakterlerin derinliği ve gerçekçiliği ise, üzerinde günlerce konuşulabilecek bir konu. Siyah ve beyaz diye ayrılamayacak, grinin değişik tonlarında inanılmaz ilginç karakterler var karşımızda. Toplumdan kendini nispeten soyutlamış, taşrada yaşayan, yöre insanını ve inanç sistemlerini sorgulayan ama suya sabuna dokunmayan yazılar yazan aydın/entellektüel tiplemesini çizen Aydın (Haluk Bilginer), onun yine dünyadan soyutlanmış, geçmişiyle sürekli hesaplaşma içindeki ablası Necla (Demet Akbağ), ve artık neredeyse ortak hiç bir noktası kalmayan genç, kırılgan eşi Nihal (Melisa Sözen). Hem usta oyuncuların tiyatrocu geçmişlerinden ve deneyimlerinden, hem de senaryonun kendisinden kaynaklanan, ama asla eğreti durmayan mükemmel bir teatrallik var filmde. Sanki hem aynı zamanda bir sinema başyapıtı, hem de bir tiyatro eseri izliyormuşsunuz izlenimi veren.

Doğada su sahneleri yine Tarkovsky'i, av sahneleri tabii ki Rus edebiyatını ve Çehov'u, at sahnesi ise Bahman Ghobadi veya Kiarostami gibi İran sineması ustalarını anımsattı. Böylesine çok göndermeyi böylesine güzel sahnelerde izleyebilmek, inanılmaz mutlu etti beni.

Filmin etkisinden çıkmam uzun zaman alacak sanırım. Altın Palmiye almasına hiç ama hiç şaşırmıyorum. Ülkemden böyle bir film çekebilen bir yönetmen çıktığı için müthiş gurur duyuyorum. Bravo Nuri Bilge Ceylan.



Thursday, January 1, 2015

Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları - Haruki Murakami


“One heart is not connected to another through harmony alone. They are, instead, linked deeply through their wounds. Pain linked to pain, fragility to fragility. There is no silence without a cry of grief, no forgiveness without bloodshed, no acceptance without a passage through acute loss. That is what lies at the root of true harmony.” 


― Haruki MurakamiColorless Tsukuru Tazaki and His Years of Pilgrimage




Sevdiğim çoğu yazarda olduğu gibi, Murakami'de de, herhangi bir kitabını elime aldığımda, hayalkırıklığına uğramayacağımı biliyorum. Çok güzel akan, ve kendi düşüncelerimin yansımasını gördüğüm romanlar yazıyor. Tanıdık, çok rahat ettiğim, çok sevdiğim birinin evine gidip oturup kendimi güvende hissetmek gibi artık onu okumak benim için. Daha ilk sayfadan 'Bu bir Murakami romanı' dedirten eşsiz üslubunu çok seviyorum. Kitaplarla ve müzikle olan ilişkisini her kitabında aynı şekilde karakterlerine ve hikayeye yansıtmasını da.. Tsukuru Tazaki'nin öyküsü, yine çok severek okuduğum bir Murakami romanı oldu. Beni 'Sahilde Kafka' ya da '1Q84' kadar vurmasa da, yine içinde hayata dair unutulmaz gözlemler barındıran, ruhumda iz bırakan, çok hoş bir roman.


Herkes herkesle dostmuş gibi - Barış Bıçakçı




“Buralar hatıralarla doluydu. İnsan böyle şeylere nasıl dayanır? Yılların geçip gitmesine ve her şeyin belleğin bir oyunuymuş gibi bir belirsizliğin içine batmış olmasına... Bu ben miyim? Peki o ben miydim? Bütün bunları yaşayan. Hayır seyreden. Karar ver, yaşayan mı, seyreden mi? Yaşayan değilmiş gibi. Geçmişte başka biri, ama şimdi ben. Geçmiş olunca başka biri.” 


― Barış BıçakçıHerkes Herkesle Dostmuş Gibi...



Barış Bıçakçı'nın o kendine has üslubunu çok seviyorum. Kitaplarının akışı, o kadar doğal, o kadar bizden ki, içtenliğiyle vuruyor beni. Hayatımda hiç Ankara'da yaşamamış olmama rağmen bana o şehrin ruhunu hissettirebilmesi, insanların yaşam kesitlerine tanık oluyormuşum gibi onların hikayelerinin bir parçası yapabilmesi, nadir bir yetenek. Türk edebiyatının en başarılı yazarlarından biri olduğunu düşünüyorum. Bu kitap da sürekli değişen bir bakış açısından anlatıldığı için başta okuyucuyu şaşırtsa da, sonrasında hemen alışılıyor. Özellikle de hikayelerin, Barış Bıçakçı'nın diğer kitaplarının ana karakterleri olduğunu farkettiğimizde. Bizi, insanımızı ve özellikle şehirli insanların hikayelerini bu kadar vurucu bir üslupla, böylesine başarıyla anlatan az Türk yazarı var..

İyi ki varsın, ve iyi ki yazıyorsun Barış Bıçakçı.




Şeylerin Masumiyeti - Orhan Pamuk



Masumiyet Müzesi'nin romanını okumuş ama hala İstanbul'daki müzeyi gezememiş bir insan olarak burada, okyanuslar uzakta bana müzeyi Orhan Pamuk eşliğinde gezmişim, İstanbul'un mazisinde bir gezinti yapmışım gibi hissettiren bu 'katalog-kitap'a bayıldım. Çok özlediğim o Orhan Pamuk tarzında yazılan, geçmişe yazılmış bir şiir gibi metinler alıp uzaklara götürdü beni. Metinlere eşlik eden görseller ise hem müzenin 'diorama' kutularını tek tek gezip görmüşüm gibi, hem de yapım aşamalarına şahit olmuşum gibi bilgilendirdi ve mutlu etti. Bir gün kısmet olup da gidip müzeyi gezersem, Orhan Pamuk'un ne gibi şartlar altında ve nasıl bir amaçla açtığını biliyor olmak, eminim ki müze gezme deneyimimi çok daha derinleştirecek ve güzelleştirecek. Orhan Pamuk'un sürekli vurguladığı nesnelere olan bağımız, ve onların geçmişi geri çağırma gücü, çok güzel tanımlanmış. Müzenin arkasında yatan fikir ve Orhan Pamuk'un hayali çok güzel işlenip okuyucuya sunulmuş. İnsan kitabı okur okumaz gidip müzeyi de gezmek, bu hayalin somut haline dokunmak, varlığından emin olmak istiyor.


Gizli Yüz - Orhan Pamuk



Bir uçak yolculuğunda okuduğum bu senaryo, Orhan Pamuk'un son çıkan kitabı dışında tek okumadığım eseriydi sanırım. Çok ilginç bir senaryo, beni değişik bir dünyaya götürdü, okurken başka bir hikayenin parçası gibi hissettim kendimi. Orhan Pamuk'un kendine özgü diliyle yazdığı bu senaryonun ürünü olan Ömer Kavur filmini ise bir an önce izlemek istedim. Sanki siyah beyaz bir fotoğraf gibi, çok güzel ve kısa süren bir şarkı gibiydi bu senaryo. İnsanı düşündüren, derinlere götüren..


Tuesday, December 30, 2014

Ivan Ilyich'in ölümü - Leo Tolstoy



Bu kadar kısa bir roman (ya da uzun hikaye) dahilinde insan yaşamına, ölüme, hayata dair bu kadar çok soru sordurabilmek, sadece Tolstoy gibi bir ustaya mahsus bir yetenek. Müthiş bir yazı gücü. Yalın, süslü olmayan, doğrudan cümlelerle, insanlığın ortak sonu olan ölümü böylesine vurucu şekilde anlatabilmesi yazarın, biz Chicago Edebiyat kulübü üyelerini çok etkiledi. Ivan Ilyich'in ölümü beklerken düşündükleri, hayatın gündelik hayatta üzerinde en çok durduğumuz meselelerinin ölümün yanında nasıl anlamsız kaldığını bize göstermesi için bile okunmaya değerdi. Tolstoy, eşi benzeri bulunmayan, müthiş bir yazar. Bundan sonraki hedefim, bir kaç aya dağıtarak Savaş ve Barış'ı okumak.


Yaz



Summer

The blue of the sky contrasts with the lush green grass.. I breathe. The memory of a faraway sea is carried on the wings of the wind.. The smell of algae and dark green beings submerged under the water.. The water is all kinds of blue, all kinds of aquamarine.. The sea overwhelms my soul, even with its promise.

Lush green leaves flutter like birds' wings in the breeze. I breathe. The breeze is much cooler than I expected, and it washes over me. Almost like swimming in cold water, I walk through the cool, cool breeze. The coolness invigorates my mind. I fill my whole chest with this blue air, feeling my soul more and more grounded with each breath. I breathe.

The wind plays with my hair. The wind teases me. I smile. I lift my gaze to the horizon, where the blue of the water disappears in the blue of the sky. I can never know where the water ends and the sky begins. I breathe.

Seagulls circle in the air, languidly, deliberately. In the white tips of their wings, they hide rays of sunlight. As they ride the cool currents of the breeze, I breathe.

The white puffiness of the huge clouds contrasts with the deep blue of the sky. The memories flock to my mind like hasty, small birds. I am flooded with the cool waves of all the days past. I shiver.

I am lost in deep summer, and I don't know where I end and the blue begins.




The Wolf of Wall Street - Martin Scorsese



Leonardo DiCaprio'nun oyunculuk yeteneğinin gittikçe kendini aştığını düşünüyorum. The Great Gatsby'den sonra bu filmde de bu düşüncem pekişti. Filmin konusu, yani para hırsının bir insanı ne hale getirebileceği, nasıl değiştirebildiği daha önce defalarca işlenmiş bir konu. İşlenişi ve kara mizahı ise bana sanki The Big Lebowski ile Fear and Loathing in Las Vegas'ın bir karışımı gibi geldi. Ama film ne Coen kardeşlerin filmleri kadar komik, ne de Fear and Loathing kadar orijinaldi. Scorsese, 2 saatte rahatlıkla anlatabileceği bir hikayeyi gereksizce uzatmış. Uyuşturucu ve seks sahneleri gereğinden fazla, rahatsız edecek seviyeye ulaşmış. Zaten 3 saati geçtiği için oturup tek seferde izleyemedim. Peyderpey izlediğim halde yine de fazla uzun ve sıkıcı geldi. Scorsese'in kafayı taktığı oyunculardan olan Leonardo DiCaprio'nun kariyerinin devamını ve nerelere varacağını ise çok merak ediyorum.


 

Interstellar - Christopher Nolan



Bu sene başında izlediğim ve çok beğendiğim Gravity gibi, aklımı başından alan bir uzay filmi daha.. Görsel olarak muhteşem, zaman, aile kavramı, insanoğlunun geleceği ve kaderi ile ilgili düşündürdükleriyle çok derin. Christopher Nolan, 2001: A Space Odyssey'den ilhamla, bir modern zaman masalı yaratmış, içine de beni mest edecek referanslar serpiştirmiş. Bir uzay filminde Dylan Thomas şiiri duymak doğal olarak tüyler ürpertici bir etki yarattı bende. Kara delikler ve uzay hakkında düşündürdükleriyle de yıllar önce Sabancı Üniversitesi'nden sevgili hocam Prof Ali Alpar'ın gözetiminde hazırladığımız ve sunumunu yaptığımız 'Yıldız Evrimi' projesini hatırlattı bana, gülümsetti.. Uzaya olan ilgim, sevgim, astronomi merakım hiç bitmeyecek. İnsanoğlunun uzaya ve evrene dair sorularının hiç bitmeyecek olması gibi..





Thursday, December 25, 2014

Güle güle 2014!




Hayatta insanın başına ne zaman ne gelir bilinmez, bundan sonraki senelerde ne olacağı belli olmaz ama çok güzel bir yıldın be 2014!! Altın gibi, pırıl pırıl, ışıl ışıl.. Umarım 2015 de seni aratmayacak güzellikte, harika bir yıl olur, güzellikler, mutluluklar getirir herkese..



Fotoğraf: Tulum harabeleri, Quintana Roo, Meksika, Aralık 2014




Friday, December 12, 2014

Mezuniyet - Bir son, bir başlangıç



Dünya üzerinde en çok sevdiğim insanlar (bir tek oğlum, o çok minik olduğu için evde, bir de kardeşim, okyanuslar ötesinde, iki adaş, bir onlar eksik), büyük bir katedralin içinde oturmuş beni bekliyor. Sevdiklerini bekleyen yüzlerce insanın arasında. Kalbim güm güm atıyor. Hani o çok önemli, o en mutlu günlerimizde, yaşam bir rüya dokusu kazanır ya.. İşte öyle. Herşey gerçeküstü, bir rüyanın içinde uçuyor gibiyim. Salonda herkes sıralanmış, numarasına göre. Tatlı bir heyecan herkeste.

Birden anons yapılıyor. Yürümeye başlıyoruz. Dışarıya çıkıyor, katedrale doğru yürüyoruz. Serin, ama yağışsız bir Aralık günü. Aralık ayı, hem doğduğum, hem eşimin doğduğu, hem tanıştığımız, hem de oğlumuzun doğduğu ay. Uğurlu ayımız. Bu rüya gibi günün de Aralık ayına denk gelmesi ne büyük, ne güzel bir tesadüf diye geçiriyorum içimden.. Yoksa tesadüf diye bir şey yok mudur hayatta?

Etrafımızda bir polis kordonu, sokağın karşısına geçip binaya giriyoruz. Tam yanımızda gayda çalan, iskoç etekli, tulum ve davullarla çok güzel bir müzik yapan bir grup müzisyen bize eşlik ediyor. Kapıdan giriyoruz. İçeride güzel bir org müziği çalıyor. Yerlerimize doğru yürürken herkes ayağa kalkmış kalabalık içinde kendi sevdiklerini, anne babasını arıyor gözleriyle. Biraz yürüdükten sonra sevdiklerimi görüyorum sol tarafta, heyecan içinde el sallıyorum onlara. Gözlerindeki gurur ve mutluluk beni daha da yukarılara çıkartıyor, artık bulutların üzerinde uçar gibi yürüyorum.

Yerimize oturuyoruz, tören başlıyor. Rektör ve mezuniyet konuşmasını yapan bilimadamı profesörün konuşmalarından sonra, diplomalar verilmeye başlanıyor. Bizim fakülteye geldiğinde sıra, sahnenin yanındaki perdelerin arkasına geçiyor, oradan sahnenin arkasına yürüyoruz. Ve işte sıra bize geliyor! Işıklar parlak, sahnede rektör, profesörler, dekanlar.. Ve benim ismim okunuyor.. Geleneklere yüz yıldan fazladır uyan üniversitem, töreninde de çok geleneksel. Sırtımıza bir asa ile dokunan profesör bize ileri adım atabileceğimizi söyledikten sonra, rektörün elini sıkıyorum, 'Tebrikler' diyor bana ve diplomamı alıyorum. Dönüp kalabalık içinde beni izlediğini bildiğim aileme doğru bir gülücük atıyorum, elimde bunca senenin emeğinin meyvesi olan bu belgeyle. Bunca emek, bunca uykusuz gece, bunca gözyaşı, bunca çaba.. Hayatta herşeyin bir bedeli var, ve hiç bir şey kolay elde edilmiyor. Ve bugün ben, çok şükür ki emeğinin meyvesini alabilmiş olmanın gurur ve mutluluğu içinde uçuyor gibiyim.

Yine uçar gibi adımlarla iniyorum sahneden, yerime dönüp oturuyorum. Törenin geri kalanında da hem koronun söylediği şarkılar, hem de okulunu bitirmiş olanların, mezunların sevinci birbirine karışıyor. Tören bitince yine müzik eşliğinde kalkıp kapıya doğru yürüyoruz.

Dışarı çıkınca, yüzüme çarpan serin Aralık havası, elimde diplomam, içimde bir coşku, bir mutluluk. Katedralin önündeki merdivenlerden iniyorum. Uçuyorum demek daha doğru olur, ayaklarım yerden kesildi kesilecek! Gayda müziği tekrar başlıyor. Bir süre bekledikten sonra içeriden çıkan kalabalıktan ayrılıp bana doğru gelen annemi görüyorum. Bir anda gözlerimden yaşlar boşanıyor. Senelerce biriktirdiğim bütün duygular gözlerimden sel olup mutluluk gözyaşları halinde akıyor. Anneme sarılıyorum sımsıkı, mis kokusunu içime çekiyorum. Şükrediyorum Allah'a, bana en sevdiklerimle birlikte bu güzel günü görmeyi nasip ettiği için.

Bugün hem bir yolun sonu, hem de başka bir yolun başlangıcı. Gözlerimde yaşlar, ıslak gözbebeklerimle gülümsüyorum kameralara. Hayatımın en güzel günlerinden biri.

Bugünü, bu anı, bu mutluluğu...hayatımın sonuna kadar unutmayacağım.

Ben mezun oldum!

Wednesday, December 3, 2014

Gece, uyku

'Allah rahatlık versin' kadar içime huzur veren, mutluluk veren bir uyku dileği bilmiyorum.

Ben küçükken anneannemin evinde bu isimde bir masal kitabı vardı. O kadar severdim ki! İçindeki birbirinden güzel masalları, okuya okuya neredeyse ezberlemiştim.

'Allah rahatlık versin' sözcüklerini duyunca, koridordaki loş ışığın bir hale gibi çevrelediği babamın başının silüetini görür gibi olurum odamın kapısında. İçime bir huzur gelip yerleşir. Kapatırım gözlerimi, sanki o küçük kız çocuğuyum. Mutlulukla koyarım başımı yastığıma.

Uyuyuveririm.


Friday, November 21, 2014

Bazı sabahlar





Güneş parlar evin içine. Isıtıverir içimizi bir anda, dışarıda eksi 10 dereceyi bulan bir soğuk olsa da. Menekşeler gülümser saksıdan, kıkırdaşırlar. Kahve makinesinin huzur veren hışır hışır sesi, sonra da kahvenin o enfes, baştan çıkartıcı kokusu kaplar evi. Simsiyah kahvemden iki yudum alırım. Bir kaç cümle yazarım o ana dair. Mutlu olurum.



Tuesday, November 18, 2014

Yüzyıllık Yalnızlık - Gabriel Garcia Marquez



Henüz Marquez okumamış olmanın utancıyla, artık yazarı vefat ettikten sonra mutlaka okumalıyım diye yazın elime aldım bu kitabı. Marquez, insanın elinden tutup masallar anlatarak büyülü bir diyara götüren bir dede gibi. Başlarda doğdurdan kitabın dünyasına dalıverdim, ancak sonradan sanırım hayatımda çok karmaşık, yoğun ve yorucu bir döneme denk geldiğinden olsa gerek, kitapla olan o samimi ilişkimi yitirdim. Okumam bir kaç aya dağılınca ve araya başka kitaplar girince, Macondo'dan ve Buendia ailesinden kopup onlara geri dönmek zorlaştı. En uzun sürede okuduğum kitap rekorunu Foucault Sarkacı ile paylamış oldu böylece. İngilizce tercümesinden okumuş olmakla ilgili olduğundan da şüpheleniyorum. Türkçesini okuyanlar çok daha fazla beğendiklerini söylüyorlar. Bense kendimi kitabın dünyasına geri döndürmek için müthiş zorladım nedense. Keşke İspanyolcasından okuyabilecek kadar iyi bilseydim İspanyolcayı diye de düşünmedim değil..

Bana Suudi yazar Abdulrahman Munif'in Cities of Salt (Tuz Şehirleri)ni anımsattı bu büyülü gerçekçilik akımı ve bir ailenin ve coğrafyanın nesiller boyunca anlatılması. Ama maalesef beni sandığım kadar çok derinden etkileyip sarsmadı. Belki başka Marquez kitapları okuyunca fikrim değişir, kimbilir?


Edip gecesi


'Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
Nereye, ama nereye olursa gitmenin
Hüzünle karışık bir ağrısı' 

Edip Cansever


Ne mi yapıyorum? Nefes alıp, nefes veriyorum. İçimde bir yükseltilmişlik hissi, midemde hüzünle karışık ağrı. Çay koyuyorum, içimdeki kuşlar bedenimin duvarlarına çarparken. Çayı yudumluyorum, içimdeki bulantı, midemden yükselirken. Çocuklarımın sarı tüylü başlarını okşuyorum. Pencereden giren günışığı kamaştırıyor gözlerimi, kısıyorum acıyla. İçimdeki rüzgarlar, ruhumun bütük kovuklarına, bütün kuytu köşelerine üflüyor soğuğu. Ürperiyorum. Günün saatleri, ağır bir gülle gibi sürükleniyor, bağlı ayakbileklerime. Ayaklarımın altındaki zemini hissediyorum. Üşüyorum. Nereye kadar yürür karanlıklar? Kaçımız sayar saatleri, ilerleyişini zamanın, kaçımız alır böylesine derin, acılı, masmavi nefesleri? Ne mi yapıyorum? Yaşıyorum, günleri içimde çakıltaşları gibi biriktirerek. Dolanıyorum odalarda, günbegün, duvarlar arasında, aynalardan kaçarak. Kısıyor gözlerimi, kış güneşinin puslu halesine dikiyorum gözbebeklerimi. Ağzımda sebebini bilmediğim o buruk zeytin tadı. 

Ne mi yapıyorum? Yaşıyorum. 

İçimde derin bir kuyu gibi, bilinmez bir karanlık. Gitmelerin gölgesi düşüyor yüreğimin üstüne. Gitmelerin, o hüzünle karışık ağrısı.

Çocuklarımın minik burunlarını öpüyorum. Kalkıp bir çay koyuyorum.

    
'Oysa ben düz insan, bazı insan, karanlık insan
Ve geçilmiyor ki benim
Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.'

- EC




Thursday, November 13, 2014

"Neden çocuk getirdin bu dünyaya?"


Diye soruyorlar. Sürekli. "Neden çocuk getirdin ki bu dünyaya, bu kötü dünyaya? Bu rezil, kahpe, pis, yalancı dünyaya?'

Neden? Neden, sahi?

Kendimi klonlamak için değil.
Yaşlılığımda bana bakacak birileri olsun (!) diye değil.
Sırf merak ettiğim için değil.
Ölümsüzleşmek istediğim için değil.
Soyumu ya da ırkımı devam ettirmek için değil.
Bebekleri aşırı sevdiğim, hamileliğe aşık olduğum için değil.
Hayatımı çocuklarıma adamak istediğim, sadece bir anne kimliğinde kendimi kaybetmek istediğim için değil.




Neden?

Çünkü kendi hayatımı bir kez daha, sil baştan, çocuklarım aracılığıyla yaşamak müthiş hoşuma gidiyor. Çocuklarım sayesinde kendi çocukluğumdan beni bile şaşırtan ayrıntıları hatırlıyor, geçmişin altın sarısı mahzeninde saklı duran o küçük kız çocuğunu geri çağırıyorum. Geçmişin koridorlarına dalıp, kendi çocukluğumu tekrar yaşıyorum. İnanılmaz bir mucize gibi.

Çünkü bu dünyaya çocuk getirmenin, bir insan yetiştirmenin, bu dünyaya şahit olmanın en büyük, en muhteşem yollarından biri olduğunu düşünüyorum. Karşılaştığım en zor, en yorucu, ama en sarhoş edici maceranın, kızım ve oğlumun gözlerine ilk baktığım anda başlayan o maceranın, insanoğlunun en iyi öğretmeni ve rehberi olduğunu düşünüyorum.

Çünkü çocuklarımla birlikte ben de büyüyorum, daha önce hiç olmadığı kadar. Gözlerimi daha kocaman açmasını öğreniyorum, hayatın detaylarına daha çok dikkat etmeyi, şaşırmayı öğreniyorum silbaştan, her şeyi ilk defa görüyormuşçasına, sonsuz sihirli bir masal dünyasında.

Çünkü, çocuklarıma yeterince sevgi verebilirsem, sevmeyi ve sevilmeyi öğretebilirsem onlara, onların bu dünyayı biraz daha güzel, parlak, ışıklı bir yer haline getirebileceğine inanıyorum. Çocuklarım bir kişinin bile yaşamını aydınlatabilirse gerçek anlamda, onları yetiştirmek için verdiğim sevgi ve emeğe değeceğini düşünüyorum.

Çünkü dünyanın en sarsıcı ve gerçek aynası, çocuklarımın gözlerinde saklı. Kendimi onların gözünden görmek, kendimle yaşadığım en korkunç ve müthiş yüzleşme.

Çünkü insan yüreğinin ne kadar büyüyebileceğini, büyürken dünyayı, kainatı ve bütün alemi içine alabileceğini, anne olmadan öğrenemezdim.

Monday, November 3, 2014

Ben Affleck haftası!






Evet, 10 gün içinde 2 adet Ben Affleck filmi izleyerek senelik, hatta 5 senelik Ben Affleck kotamı doldurmuş bulunmaktayım! Argo'yu ne zamandır istiyordum izlemek, Modern Ortadoğu tarihiyle ilgili herşey gibi bu filmi de tabii ki izlenilecekler listemde en başlara yerleştirmiştim. Filmin izleyicide yarattığı gerilim epeyi başarılı.. Ancak bu, İranlıları genelde kültürsüz ve vahşi olarak tanıttığı gerçeğini değiştirmiyor. Sırf bütün İranlıları kötü göstermemek adına oraya konmuş evin hizmetçisi rolündeki kızcağız da biraz sırıtıyordu açıkçası. İran rehine krizini ABDliler tarafından anlatan bir film olduğu açık. Oscar almasına hiç şaşmamalı bu yüzden.


Gone Girl, Ben Affleck'in başrolünde oynadığı, Gillian Flynn romanının film uyarlaması olan, başarılı bir gerilim filmi. Evlilik, ilişkiler, kadın ve erkek üzerine düşündürdükleriyle, oyunculukları ve senaryosuyla bence vasatın çok üstünde, başarılı bir yapım olmuş. Romanı okumadığım için uyarlama ne kadar aslına sadık, bilemiyorum. Ama kurgusuna ve özellikle de Nine Inch Nails'in dahisi Trent Reznor'ın bestelediği müziklerine hayran kaldım. Açıp youtube'dan filmin müziklerini defalarca dinledim. Romanını okur muyum bilmem ama filme 5 üzerinden 4 yıldız verdim.


Monday, October 27, 2014

Geliyor yağmur.



Sıcak esen rüzgarların kuruttuğu şehre, yaklaşıyor bulutlar, usulca..
Titreşiyor gölün yüzeyi, sanki önseziyle,
Damlaların kıpırtısını çağırır gibi.
Kımıldıyor sarı yapraklar, ağaçlarda
Ekim güneşini içmiş, altın ışıltısında saklıyor her biri.
Bekliyor dünya, tutmuş soluğunu.
Geliyor yağmur, usul usul yaklaşıyor şehre.
Gecenin ritmini değiştirmeye and içmiş gibi.
Kanına giriyor rüzgarın, deviniyor bulutlar.
Geliyor yağmur, uzun seneler önce verilmiş bir sözü tutar gibi.
İçimizin hengamesini susturup,
Gecenin kuytusunda sessizliğe yelken açar gibi.
Geliyor yağmur, yalnız, yorgun kaldırım taşlarına
Yumuşak öpücükler vaat eder gibi.
Yürüyor şehre yağmur, duvarlarda yankılanan
Tanıdık, bildik, eski, güzel bir şarkı gibi.
Kıpırdıyor gölün yüzeyi, yayılıyor dalga dalga karanlık.
Geliyor yağmur.



Moonshine
27 Ekim 2014





Müzik: Danser encore