Tuesday, October 3, 2006

Bir IKEA macerası, alışveriş çılgınlığı, tüketim toplumu




İnsan yeni bir ev kurarken daha önceden hiç tahmin etmediği bir çok şey geliyor başına, sürekli hareket halinde olmak şeklinde bir macera bu. Buralara gelmemin üzerinden neredeyse 15 gün geçmesine rağmen evimin bitmeyen ihtiyaçları ve demirbaşlarını en kısa yoldan ve çabuk bir şekilde temin edebilmek için Cumartesi günü koyu mavi bir küpe benzeyen devasa IKEA binasına doğru yola koyulduk, ben ile sevgili dostlarım Peter ve Gökben. Chicago'nun banliyölerinden biri olan ve bulunduğumuz yere yaklaşık arabayla 1 saat uzaklıkta yer alan Schaumburg'da yer alan bu kocaman mağazaya gidebilmek için öğlen yola çıktık, hava tam Ekim'e yaraşır bir şekilde önceki günün tam tersine ılık ve güzeldi, Ekim ayının bu şaşırtmalı havaları beni her seferinde ne giyeceğim konusunda kararsız bırakıyor doğrusu.

Trafik çok fazla olmadığından, tahmin ettiğimiz saatte oradaydık. Sanırım Amerikalılar her haftasonu sanki gezmeye gitme gibi bu mobilya mağazasına gelip dolanıyorlar, oturup yemek yiyorlar, arada da beğendikleri şeyler olursa tüketim toplumuna yaraşır örnekler sergileyerek hemen alıyorlar tabii. Bu arada İstanbul'da büyümüş bir şehir çocuğu olarak ufak banliyölerinde en büyük eğlenceleri bu suni ve steril dev mobilya mağazasına gidip dolaşmak olan bu insanlara acımadım değil doğrusu.

İşte bütün bu sebeplerden mağaza gerçekten çok kalabalıktı, zaten içerisi çocuklar için oyun salonları, restoranlar, internete girme istasyonları ve kafelerle dolu da olduğundan herhangi bir alışveriş merkezinden farksızdı. Mümkün olan en kısa sürede elips şeklindeki üç katı da turlayıp almak istediklerimi hazır verilen kağıtlardan birine yazdıktan sonra, Gökben ve Peter'le kararlaştırdığımız yerde buluşup biraz da mutfak bölümüne baktıktan sonra çıkışa doğru yöneldik. Bu arada itiraf etmeliyim, IKEAnın en güzel bölümü mutfak eşyalarının olduğu yer. Onca güzel alet, tencere, çatal-kaşık, bardak....vesaire gibi mutfak gereçleri arasında insan kendini kaybedip sonsuza kadar yemek yapmak istiyor bir anda. Tabii ki ben de bu isteğe kendimi kaptırarak minik mutfağıma aldım bir şeyler. Alışverişin insanı mutlu etme potansiyeli kesinlikle var ve bence bu Amerika'da her yerde olduğundan daha da başarılı bir şekilde kullanılıyor insanları yöneltme aracı olarak.

Yorgun ve bitkin bir şekilde uzun sırada bekleyip aldığım kocaman kutuları kasadan geçirdikten sonra mutlulukla öğrendik ki sevgili Ikea yetkilileri bu kutuları arabanın üzerine bağlayacaklarmış. Arabayı yanaştırdığımız 'paketleme istasyonu'nda kutularım bir güzel bağlandılar arabanın üzerine sımsıkı. Buraya kadar herşey bir sorun çıkmadan tamamlanmıştı, biz sadece önümüzde Chicago'ya geri giden yol ve bir akşam yemeği var sanıyorduk. Meğer yanılmışız!

Biraz ilerledikten sonra arabanın otomatik yani kendi kendine kapanan emniyet kemerlerinin kenarlarının kutuları bağlayan ipleri kesmeye başladığını gördük dehşetle! Düşünmesi bile korkunç, biz otoyola çıkmış saatte 90 kilometreyle ilerlerken o kocaman ve ağır kutuların tepemizden arkaya fırlayıp başka bir arabaya çarptıklarını! Bu yüzden hemen arabayı bir kenara çekip ipleri korumaya almaya çalıştık üzerlerine bir şeyler koyarak, yalnız bu yöntem işe yaramayınca Peter çözümü emniyet kemerlerini kapayan sigortayı çekmekte buldu (ben hayatta aklıma getiremez ya da gerçekleştiremezdim böyle bir çözümü!!!) Sonra bir kaç ihtiyacımızı daha almak için bu sefer diğer bir tüketim toplumu Kabe'si olan Walmart'a girdik. Çıktığımızda artık akşam yemeğine Chicago'ya yetişemeyeceğimiz kesindi, biz de orada biraz daha oyalanayıp yiyerek öyle dönmeye karar verdik.

Arabaya bu sefer güzel bir restoran aramak için tekrar bindiğimizde başka bir sürpriz bizi bekliyordu: Sağanak halinde bir yağmur başlamıştı. Benim satın aldığım ve arabanın üzerinde duran herşey ahşap olduğundan ıslanmaları korkunç olurdu, böylece bir bankanın ATMsinin korunaklı saçağı altında durup, arabadan inip, kutuları bu sefer de yırtarak büyüttüğümüz beyaz torbalarla kapladık, bu arada Gökben arabanın üzerine çıkmak zorunda kaldı, sanırım bankanın güvenlik kamerası varsa ve o anda bankanın önünde olanları izliyorduysa önce çok şaşırmış, sonra da gülmekten yerlere yatmıştır. Ne yaptığımızı anlaması herhalde çok zor olurdu orada bizi izleyen herhangi birinin. Özellikle de artık sinirlerimiz bozulup o noktadan sonra kahkahalarla gülmeye başladığımız düşünülürse!

Kutuları tamamen kapladıktan sonra Chili's de yediğimiz mükemmel akşam yemeği herşeye değerdi. Amerikada banliyölerde zaten en büyük eğlence ve gezi şekli işte bu 'mall' denilen yerere gidip bir çoğu bir araya getirilmiş büyük mağazalardan deliler gibi alışveriş yaptıktan sonra yine oraya konuşlandırılmış restoranlarda yemek yemek, belki yine aynı kompleksin içindeki sinemaya gitmek. Herşey, bütün bunların bir arada yapılabilmesi için tasarlanmış. Benim için İstanbul'un bir çok otantik ve değişik küçük semtini gezdiğim bir günle karşılaştırıldığında gerçekten inanılmaz yapay bir zaman geçirme şekli bu.

Akşam yemeğine dair en güzel şey, sohbetimiz ve yemeğin sonunda paylaştığımız 'Molten Chocolate Cake'ti, üzerinde dumanları tüten çikolatalı suflenin üstünde yine çikolata sosu ve vanilyalı dondurma... Cennete gidip geri gelmiş gibi olduk! Yorucu günün ardından bir hediye gibiydi gerçekten de.

Chicago'ya otobanda her an düşecek diye korkuyla iplerine baktığımız kutuları sağ salim taşıyarak döndük neyse ki. Evimin artık her ne kadar hala bir araya getirilmemiş olsa da bir masası ve kitaplığı var. Ikea'dan alışveriş yapmanın bir yararı da bu: Her şey bir yapboz gibi kendin-yap-ve-kullan mantığıyla işlediğinden bu fiyatlara da yansımış, normalde 200 dolara alacağınız bir masayı işte bu parçalara ayrılmış haliyle 100 dolara almak mümkün. İsveçlilerin zekası ve pazarlama yeteneğine hayran kalmadım desem yalan olur.

Bu yazım, bütün günlerini, yardımlarını, gülümsemelerini, güzel sohbetlerini ve dostluklarını benden esirgemeyen P ve G'e adanmıştır:)

Take the money and run





İyi ki varsın Thom :)

Friday, September 29, 2006

Dersler, soğuk, sonbahar




Dersler yine bütün hızıyla başladı, ilk hafta geçti bile. Evimin temizliği ve yerleştirilmesi, eski dostlarla zaman geçirme, iftarlara gitme, Amerikalıların 'housewarming' dedikleri yeni ev partilerine katılma, ödevlerimi yapma...vesaire derken inanılmaz bir temponun içinde buldum kendimi. Sonbahar Chicago'da varlığını bütün gücüyle hissettiriyor, şu anda dışarısı 12 derece! Adeta bir kış soğuğu var ve neredeyse eldiven ve atkı giyme ihtiyacını hissediyor insan. İçimde bu kışın -neredeyse bütün Chicago kışları gibi- uzun ve soğuk bir kış olacağına dair bir his var.

Kışın geliyor oluşunu seviyorum, neden bilmiyorum ama insanların yüzde 90ının aksine ben kendimi kışın daha mutlu ve huzurlu hissediyorum. Havanın evde bir köşeye kıvrılıp elime en sevdiğim kitabı almaktan başka yapacak bir şeyin olmadığı kadar soğuk olması hoşuma gidiyor, kış mevsiminde bana huzur veren ve beni çeken bir şeyler var. Evi, giyecek hiç bir şeyi ya da yakacak hiç bir şeyi olmayan insanlar da geliyor tabii ki aklıma ve üzülüyorum, ama yazın sıcağı bana kışın soğuğundan daha acımasız ve sert geliyor buna rağmen.

Bir çok arkadaşımla konuşurken, herkesin en sevdiği mevsimin ya da ayın kendi doğdukları olduğu gibi bir gerçeği farkettim. Benim en sevdiğim mevsim kış mesela ve en sevdiğim ay da Aralık, doğumgünümün içinde olduğu ay. Aralık ayını çok seviyorum, çünkü bu ay dahilinde özellikle son yıllarda üç dinin de önemli bayramları ve kutlamaları var, ve genelde bütün Aralık ayı bir festival havasında geçiyor. Genelde Aralık'ta geride kalan yılın bütün üzüntülerini, pişmanlıklarını, hayalkırıklıklarını ve sorunlarını geride bırakmaya hazırlanıyor herkes, ve yeni bir yıla hazırlanıyor ruhundaki bütün gücü toplayarak. Bu sene de Müslümanların Kurban bayramı, Hristiyanların Noeli ve Musevilerin Hanukkah bayramı bu ayın içinde, ve üçü de mutlu günler olarak düşünüldüğünden herkes kendi bayramını büyük bir coşkuyla kutluyor Aralık ayının o günlerinde. Ve bu üç ayrı bayrama da bakıldığında aslında hepsinde yapılan şeyin özü aynı: Sevdiklerimizle biraraya gelmek, aile büyüklerini ziyaret etmek, güzel yemekler ve tatlılar yemek, birlikte mümkün olduğunca bol kahkahalı ve sevinçli bir kaç gün geçirmek. İnsanların, dinleri ne olursa olsun geleneklerini korumaları ve sürdürmeleri, ortak değerlerini ve kültürlerini eşsiz kılan geleneklerini yaşatmaları çok güzel bence.

Kışa giriyoruz işte.. Ne kadar soğuk ve acımasız gibi gelirse de bize, güzel bir mevsim değil mi o gerçekten de? Güneşli ama buz gibi ayazlı, berrak sabahlarından tutun da, karlar altında birer silüete dönüşen ağaçların ayışığında parladığı gecelere kadar.. Sessizlikte uyuyan tabiatın verdiği huzurdan, camdaki yağmur sesinin fısıltısına, rüzgarın sokaklarda söylediği şarkılara kadar.. Hem güzel, hem de şaşırtıcı bir mevsim, içinde nice sürprizler saklayan. Beni şaşırtmaktan hiç vazgeçmedi yılın bu haşin ve güzel mevsimi. Hem Halil Cibran'ın da dediği gibi, 'Kış, yüreğinde ilkbaharı sakladığını söyleseydi, ona kim inanırdı?'

Wednesday, September 27, 2006

Kendi ayakları üzerinde durmak



Kıtalar ve okyanuslar aşıp yeni bir 'ev'e ayak basmak, kendimi ve beraberimde getirdiğim herşeyi o eve yerleştirmeye çalışmak, yepyeni bir alanı kendimin yapmaya, bana uymasını sağlamaya çalışmak.. Kendi kültürümün, şehrimin, ülkemin çok uzağında, bambaşka kültürleri tanımak, diller öğrenmek, yemeklerini yemek, burada, evimden çok çok uzaklarda yeni bir ev ve bir düzen kurmaya çalışmak.. 4 senedir bunu yapıyor olmama rağmen her seferinde bu macera bana değişik bir keyif veriyor. Yaşamımda ilk defa sadece bana ait olan bir evim var, evimin içi yatağım dışında bomboş olsa da ben çok mutluyum, insanın kendine ait bir alanı olması, ve bu alanın her şeyinden sadece kendisinin sorumlu olması inanılmaz. Çok özgürleştirici ve güven verici bir duygu bu, yaşama alanı dahilinde kimseye bağlı ya da bağımlı olmadan, kendi koyduğum kurallarla yaşayabilmek. Kendi müziklerimi dinleyip, yemeklerimi yiyebilmek, canım istediğinde sessizlikte huzur bulmak, ya da bir kaç dostun sohbetinde.. Bir kadının kendini dinleyebileceği bir odası olmalı diyen Virginia Woolf muydu? Gerçekten de ruhumu dinlendirebileceğim, kendimi güvende ve huzurlu hissedebileceğim bir yerin olması çok güzel bu büyük şehirde. Ne kimseye emir vermek zorunda olmak, ne de kimseden emir almak zorunda olmak.. Gerçek özgürlük bu sanırım. İstediğim an köşeme çekilebilmek ve orada kıvrılıp uyuyabilmek.. Mutluluk bu.

Sunday, September 24, 2006

Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı



Demiş Cemal Süreya. Ne kadar doğru, doğru olduğu kadar da güzel anıları çağrıştıran bir söz bu benim gözümde. Şimdi yeni evimde yerleşmeye ve yeni mobilyalar almaya çalışırken eski evimizde geçen kusursuz anları hatırladığımda hep kahvaltılar geliyor aklıma, her biri çok değerli anılar olarak. Zaten hayat genelinde monoton ve biraz da hüzünlü bir yolculuk, ama mutluluk bize küçük anlar şeklinde veriliyor bence, değerini bilmemiz ve o anın içinde kaybolabilmemiz için içimize düşen küçük yağmur damlaları gibi, nerede karşımıza çıkacağı belli olmuyor bu küçük mutlulukların. İşte galiba bu yüzden ben zorunlu ve dayatılmış eğlence şekillerini sevmiyorum, Cumartesi gecesi dışarı çıkıp bir bara gitme gibi mesela. Kendimi 'eğleniyor olmak zorunda hissetmek' bana çok itici geliyor. Halbuki gerçek mutluluk çok daha doğaçlama ve spontan bir şekilde geliyor insana hayatta, sokakta tanıdığım ve çok sevdiğim bir arkadaşıma rastlayıp onunla bir bardak sıcak çay içebilmek gibi mesela, ya da posta kutumda bulduğum bir mektup, ya da sevdiklerimle yaptığım güzel bir kahvaltı gibi.





Günün en sevdiğim zamanının sabah saatleri olduğu gözönüne alınırsa kahvaltıyı bu kadar sevmem hiç de şaşırtıcı gelmiyor aslında. Henüz günün dertleri ve sorunları insanın başına üşüşmemişken, güneşin ışıkları bile o sert ve acımasız hallerine dönüşmemişken, her yer henüz sessiz ve uyanmaktayken sevdiklerimle bir kahvaltıyı paylaşmak, en çok sevdiğim anlardan biri. Sıcak çayın berrak rengi, kızarmış ekmek kokusu, en sevdiğim beyaz peynir ve domates dilimleri, zeytinyağı, ev yapımı reçel, sıcacık ve çıtır çıtır simit, yeşil biberler, ve kahvaltının beraberinde getirdiği güzel sohbetler, kahkahalar, gülüşler.. Bir Türk kahvaltısı kadar çeşitli lezzetlerin, tat ve renklerin bir araya geldiği başka bir sofra yoktur sanırım. Amerikalıların bir kase sütün içine boca ettiği Corn Flakes'lerin aksine bizim kahvaltı kültürümüz inanılmaz zengin ve bu beni çok mutlu ediyor. O yüzden burada da elimden geldiğince İstanbul'daki evimdeki ortamı yaratmaya ve kahvaltıyı hiç ihmal etmemeye çalışıyorum.

Kahvaltı ve mutluluk gerçekten de birbirine çok yakın kavramlar benim için. Sevgili Orhan Veli de bu bağlantıyı görmüş olmalı ki, yıllardır kahvaltılarımızda birbirimize söyleyip durduğumuz o güzel şiirini yazmış. Bazen çok yoğun duyguları anlatabilmek için ağdalı ve karmaşık sözcükler kullanmak gerekmediğinin en güzel kanıtı bence. 'Çayın rengi ne kadar güzel/Sabah sabah/Açık havada' diye başlamış şiirine şair. Yaşama sevincinin o an hissettiği mutluluğa yansımasını bir kaç dizeyle bir kağıda döküvermiş. Bize de bu mutluluğu paylaşmak ve hayatın içinde karşımıza çıkan o eşsiz mutluluk anlarının tadını çıkarmak düşüyor herhalde. Yaşama sevinci ve mutluluk, her gün bir çok değişik şekle bürünerek karşımıza çıktığı halde insanlar neden hep ulaşılmaz olduğunu düşünürler acaba onların?

Friday, September 22, 2006

Yeniden yeni dünya




Uçtum, uçtum, geldim yine işte buralara. Bir kaç gündür yazamamanın nedeni yol telaşı ve hazırlıklarıyla günlerin nasıl geçtiğini bile anlayamamış olmam. Bu sefer İstanbul'a hoşçakal dedim ama kendi evimde elveda demek zorunda kaldım. Bir daha geldiğimde başka bir evim olacak çünkü.

Kendimi oradan oraya savrulan bir göçmen kuş gibi hissediyorum. Yolculuk normaldi, ancak iki tane daha önceden hiç görmemiş olduğum olay ve yer gördüm: İlki uçakta giderken dışarıyı ve bulutları izlemeyi çok sevdiğim için gözüm yine dışarıdayken gördüğüm uçaktı. Evet, ilk defa, uçağımızın biraz ötesinden başka bir yöne doğru uçmakta olan diğer bir uçağı gördüm. Çok garipti, sanki trafikteki diğer arabaları görmek gibiydi biraz ama iki uçak da çok hızlı hareket etmekte olduklarından bir 5-10 saniye boyunca ancak görebildim onu. Acaba bir gün şehiriçi trafik ulaşımı da havadan sağlanabilecek mi ve bu nasıl kontrol edilebilecek? 5. Element filmi geldi bir an aklıma.

Gördüğüm ikinci şaşırtıcı şey de, dünyanın şu ana kadar gördüğüm en kuzeydeki kara parçası olan Grönland'dı. Okyanusun üzerinde uçak sakin sakin ilerlerken yanımdakilerin de hayret ünlemleri ve işaret etmeleri üzerine pencereden dışarı bakınca ne göreyim! Grönland toprakları bütün ihtişamlarıyla tam altımızdaydı. Uçak dünyanın şeklinden ötürü kuzey kutbuna mümkün olduğunca yakın gitmeye çalıştığı için her seferinde Grönland'in üzerinden gittiğimizi biliyordum da, hiç kendi gözlerimle görmemiştim orayı. Geniş kayalar, tepelerindeki buzullar ve suyun içinde sadece üst kısımları görülen buzdağları, hayat barındırmayan ıssız ve soğuk topraklar..İnsan bir an ürperiyor bu kayaların ve buzulların genişliğini görünce. Kendi yaşamının dünyanın toprakları üzerinde bile ne denli küçük bir yer kapladığını hatırlıyor.

Okyanusu geçip Kanada üzerinden Amerika kıtasına girdiğimizde artık okumakta olduğum Paul Auster'ın New York Üçlemesi'nin ilk kitabı olan 'The Glass City'yi (Cam Şehir) bitirmiştim. Sürekli su içerek ve daha önceden belirtmiş olduğum için bana özel getirilen vejeteryan yemeklerini yiyerek 9 saati geçirmeye çalışsam da yine de çok çabuk geçtiğini söyleyemem zamanın. Uyuyamayınca okyanus aşırı yolculuklar pek bir çekilmez oluyor. Ancak Paul Auster sağolsun, sürükleyici romanı bana gerçekten keyif verdi bu yolculuğumda. Şimdi kalan iki hikayeyi de okumak için sabırsızlanıyorum.

İki tane film gösterildi, ikisi de çok kötüydü, izlemedim. Yalnız Lufthansa'yı kutluyorum, World Music (Dünya Müzikleri) radyo kanalını dinlemek için açtığımda Mercan Dede'nin o büyülü müziği kulağıma dolduğu için. Nefes albümünden Ginhawa parçası, çok mutlu etti beni. Önce çok şaşırdım, daha sonra bulutların üstünde o müziği dinleyebilmenin keyfini çıkardım. Gerçekten çok güzel bir sürprizdi benim için.

Sonrası, klasik iniş, pasaport, gümrük yorgunlukları, sonunda yeni 'ev'e geliş, yerleşmeye çalışma. Şimdilik yeni evimde ben, bir yatak ve onlarca koli başbaşayız! Kısa zamanda bu durumun değişeceğini umuyorum. 'Bavulların içinden' yaşamak bana kendimi kronik bir yolgezer gibi hissettiriyor çünkü. Bir bukalemun gibi hissediyorum kendimi, böyle sadece bir akşamda yepyeni ve değişik bir yeri 'ev' olarak kabullenebildiğim için. Dünya benim evim olmuş da, ben mi farkında değilim acaba?

Ancak Konstantin Kavafis'in güzel şiiri de aklımdan çıkmıyor bu arada, uzun yolculuklarda, ayrılışlarda, kavuşmalarda:

Şehir

Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim, dedin
bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.


Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.


Çeviren: Cevat Çapan

Tuesday, September 19, 2006

Yola çıkmaya hazırlık

Elvedalardan nefret ediyorum.

Monday, September 18, 2006

Mar adentro



İçimdeki deniz... İşte deniz-ölüm eşleşmesini kanıtlayan bir film daha. Yaşam, ölüm, özgürlük, aşk ve kararlar üzerine güzel bir deneme, bir bakış. Alejandro Amenabar yapmış yine yapacağını, bizi çok güzel bir yolculuğa çıkarmış. Deniz, bazen hayatımızı alır bizden, bazen hayat verir bize. Eninde sonunda gitmek istediğimiz yer yine odur, bizi kucaklayan enginliğiyle.


Sonsuzluğu düşün
dalgaların sesini
Beni böyle duyarsın.
Kıyılar dönmek için,
yosun kokan kıyılar
Sen beni mavi hatırla.
.....


Basri Tumanbay

İstanbul, dolu dizgin



Çok sevdiğim bir müziği dinlerken şarkının sonlarına doğru müziğin sesini iyice açmak gibi bu yaptığım. Günlerdir İstanbul'un tadını çıkarmak için dolu dizgin yollarda..Çarşamba bütün gün uyuyarak ve gittiğimiz maçın yorgunluğunu üzerimizden atmaya çalışmakla geçti. Perşembe günü sabahı erkenden kalkıp canımla İstanbul Modern'deki Gökşin Sipahioğlu sergisini görmek üzere yollara koyulduk. Ben müzenin o gün giriş bedava olduğundan bayağı kalabalık olacağını sanırken tabii ki sabah sabah oraya o kadar erkenden gelmiş çok az kişi vardı.

Gökşin Sipahioğlu sergisi beni çok etkiledi. Sadece bulunmuş olduğu ülkeler değil, tanıklık etmiş olduğu olaylar, yakaladığı enstantaneler, insan yaşamlarından kesitler...Bütün bunlar siyah-beyaz fotoğrafın o sade güzelliği ve anlatısıyla birleşince ortaya vurucu fotoğraflar çıkmış. Eskiden genelde ünlü ressamların hayatlarını ve başlıca eserlerini merak ederdim üniversitede aldığımız sanat tarihi dersinin de etkisiyle. Artık artan bir şekilde siyah-beyaz fotoğrafçılığa ilgi duyuyorum. Yeni evimin duvarlarını tablolarla değil, siyah-beyaz fotoğraflarla süslemek istiyorum mesela. Çünkü fotoğraf çok daha gerçek geliyor bana, çok daha hayatın içinden ve doğal, işlenmemiş, saf, katıksız.. Tabii ki yine de fotoğrafı çeken kişinin bakış açısından görüyoruz olayları, ama bir ressamın yapabildiği kadar değiştiremiyor fotoğrafçı gördüğü gerçeği. Özellikle içinde insan portreleri ve yaşamlarından kesitler taşıyan siyah-beyaz fotoğraflara bayılıyorum. Bu yaz daha önce de yine Istanbul Modern'de Jacques Banier'in portre ağırlıklı siyah-beyaz fotoğraf sergisini gezmiş ve çok beğenmiştim.

İstanbul Modern'de bir de Fahrelnisa Zeid ve oğlu Nejad Devrim'in eserlerini içeren "Gökkuşağında iki kuşak" adlı kapsamlı sergiyi gezdik. Fahrelnisa Zeid'in My Hell (Benim cehennemim) adındaki tablosu etkileyiciydi, ama ben soyut resimler yerine daha çok yine portre resimlerini ve insan duygularını anlatan tabloları seviyorum. Ünlü sanatçıların yaşamöykülerini okumak da çok ilginç, onlar ve yaşamları hakkında bilgilendikten sonra eserlerine daha farklı bir gözle bakıyor insan.

İstanbul Modern turundan sonra Karaköy Lokantası'nda güzel bir öğle yemeği, üzerine Karaköy Güllüoğlu'ndan ne zamandır sayıklayıp durduğum fıstıklı baklava...Mükemmeldi. Daha sonra Karaköyden kalkan vapurun yan tarafında Mercan Dede'nin "Ab-ı Hayat"ı eşliğinde izlediğim İstanbul ise, doğal halinde, yani büyüleyiciydi. Bu şehir, acaba ben ondan kısa süre sonra ayrılacağım için mi bu kadar güzel görünüyor gözüme? Neden hayatımızdaki herhangi bir şeyin güzelliğini görebilmek ve değerini anlayabilmek için mutlaka ondan uzaklaşıyor olmamız ya da onu kaybedecek olmamız gerekir?



Haftasonu günleri yine İstanbul'daki son haftasonu olduğundan mıdır nedir, başdöndürücü bir hızla geçti. Cuma akşamı güzel bir kutlama yemeği yedik, canlarımın birlikte 26. yılı ve aynı güne denk gelen doğumgünü vesileleriyle. Cumartesi bütün gün son dakika işleriyle gecti, ama gecesinde çok güzeldi. Yine İstiklal Caddesi, yine gecenin büyüsü, kalabalık, kahkahalar, eğlence.. Saat 11den sonra Taksim Mojo'daydık. İnanılmaz kalabalıktı ve her ne kadar eğlensek de bana gece hayatını neden sevmediğimi hatırlattı Cumartesi akşamı dışarı çıkmak. Sigara dumanları, boğucu bir kalabalık ve korkunç gürültülü müzikler arasında boğulmaktansa evimde oturup yasemin çayımı yudumlayarak eski ve güzel bir film izlemek bana çok daha çekici ve keyifli geliyor. Sanırım insan 20li yaşların ortasına yaklaştıkça zevkleri ve alışkanlıklarıyla birlikte yaşam tarzı da değişiyor. Etrafımdaki herkeste gözlemlediğim bir şey bu.

Pazar günü geleneksel kahvaltılarımızın sonuncusunu yaparak güzelim havanın tadını çıkardık. Kahvaltının kendisiyle ilgili de bir yazı yazmak istiyorum, hayatımda çok büyük bir önemi var çünkü. Bütün gün doğanın ve bahçenin, insanı yakmayan Eylül güneşinin ve serin meltemin keyfine vardık. Akşam yeniden Boğaz yollarındaydık, aile dostumuz ve sevgili isim babamın ailesiyle bir akşam yemeği için. Manzara, sohbet, yemekler, hava...herşey çok güzeldi. İstanbul'un her seferinde damağımda kalıyor tadı, bu şehre doymak olmaz ki zaten.

Şimdi Pazartesi sendromu ve bavul toplamaya başlama hali içinde, sessiz ve yorgunum.. Başdöndürücü, dolu dizgin haftasonundan sonra güzel bir rüyadan uyanır gibi mahmur ve şaşkınım. Eski evimizde son günlerim, neden sonlar ve başlangıçlar hep böyle garip bir hüzün taşır içlerinde? Yola revan olmaya hazırlanmalıyım.


Resimler: 1- Vincent Van Gogh - Place du Forum'da kafenin terası
2- Canım Popartist'in İstanbul'da gece bir fotoğraf çalışması

Friday, September 15, 2006

Bir suşi macerası, Taksim, ve sonrası



Geçtiğimiz Cumadan beri yazamadım, canım Çalıcan ve şimdi artık Londra'da olan "Ozuge"cimle mükemmel bir gün geçirdik. Zaten önceden buluşup mutlaka suşi yemeye karar vermiştik. Ben zaten damak zevki inanılmaz esnek olan ve neredeyse dünyanın tüm mutfaklarını seven bir insan olarak suşinin ne kadar delisi olduğumu sürekli söyler dururum. Amerika'ya gittiğimden beri ülke hakkında sevmediğim şeylerin yanısıra en çok sevdiğim şeylerden biri de işte bu çokkültürlülük, çokulusluluk hali. Yoksa ben Meksika mutfağı, Japon mutfağı, Hint mutfağı, Pakistan mutfağı, Çin mutfağı, Peru mutfağı....vs. gibi değişik damak tadları olan mutfak örneklerini başka nerede böylesine kolay tatma şansı bulabilirdim? Tabii ki ideal olan o ülkeleri gezip de oralarda yemek, ama şimdilik Amerikada bulduklarımla da mutluyum. Gerçi Amerika'ya giren herhangi bir yemek kültürünün varlığını bozulmadan koruması zor, genelde yemekler "Amerikanlaşıyor" ve bu çoğunlukla o yemeğin daha yağlı, daha karbonhidratlı ve tabii ki daha sağlıksız bir hale getirilmesi demek. Bunun en iyi örneğini Çin mutfağında görüyoruz. Normalde haşlanmış sebze, meyve ve pirinçten oluşan ve gayet sağlıklı kabul edilen Çin yemeklerinin Amerikalı versiyonları genelde çok daha yağlı oluyor ve kızartma işin içine daha çok giriyor.

İşte ben de Türkiye'de adını dahi çok seyrek duyduğum suşiye Amerikada bu şekilde alıştım, hatta bağımlısı oldum. Eve bir suşi kitabı alacak ve "suşi yeme adabı"nı, suşi hazırlama sanatını bütün ayrıntılarına kadar öğrenecek kadar ilerlettim bu sevgimi. Zaten genelde Japon kültürüne de çok hayran olduğum için benim için törensel bir hava taşıyor suşi yemek.



Taksim'de İstiklal Caddesi'nin yan sokaklarından birinde olan Cafe Bunka'ya gittik, Türkiye'de ilk defa suşi yiyeceğim için meraklanıyordum nasıl olacak diye. Kafenin ortamı Amerikadakilerden çok daha huzurlu ve sessizdi (tabii bunda Türkiye'de suşi sevenlerin azlığının ve gittiğimiz günün bir haftaiçi günü oluşunun etkisi yok değil bence) Dekorasyon, duvar süslemeleri, alçak ahşap masalar ve sandalyeler, herşey minimalist bir düzenle yerleştirilmişti. Biz yerde oturulan bölüme yöneldik, kendimizi tamı tamına Japonya'da hissedebilmek için. Burada ayakkabılarımızı çıkarmamız gerekti, ama yerde oturmamıza rağmen gayet rahattık, çünkü minik sandalyelerin arkalıkları dahi vardı.

Menü gelince farkettim ki Türkiye'de menüde yer alan çok az suşi olmasına rağmen Amerikada menüler uzayıp gidiyor. Gerçi az önce de söylediğim gibi Türkiye'deki talep azlığı göz önüne alındığında bu hiç de şaşırtıcı değil. Hepimiz kendi suşilerimizi söyledikten sonra Amerikada hiç denememiş olduğum Macha çayından istedim. Macha çayı yeşil ve köpüklü bir çay ve çay seremonilerinde kullanılıyor Japonya'da. Nitekim çayı getiren Japon çocuk da çay seremonisini bütün ayrıntılarıyla yerine getirdi: Toz biçimindeki çayı bardağa koyup sıcak suyla ve bir fırçanın yardımıyla köpürttü. Biz de bütün bu seremoni boyunca saygımızdan fısıltıyla konuşuyorduk, ilahi bir ritüele tanık oluyormuşçasına. Önceden Japonya'da bulunmuş olan Özge'den öğrendiğime göre bardağı üç kere çeviriyormuş, ben sayısını ve önemini farketmemiştim bunun. Daha sonra bardağı, önündeki en güzel motif bana bakacak şekilde koymalıymış önüme. Seremoni bittikten ve çay hazırlandıktan sonra Japon çocuk bize arkasını dönmeden, geri geri yürüyerek kafenin diğer tarafına geri döndü.

Macha çayının normalde üç yudumda bitirilmesi gerekiyormuş ama ben yanındaki kestaneli güzel tatlının da yardımıyla bu keyfi biraz daha uzattım. Suşilerin kalitesi de fena değildi, yerken bol bol laflayarak ve gülüşerek keyfini çıkardık bulunduğumuz mekanın sadece bize ait olmasının.



Yine Özge'den öğrendiğim başka bir detay: Japon kültüründe "Zen bahçesi" adında bir kavram varmış. Bu kafede de yerde küçük ve büyük taşlarla camın altında inşa edilmişti bu Zen bahçesi. Büyük taşlar adaları, etrafındaki küçük taşların oluşturduğu kıvrımlarsa dalgaları simgeliyormuş. Eminim felsefi olarak çok daha derin anlamları da vardır tabii ama ben henüz bilmiyorum.

Japon kültürüyle ilgili en çok sevdiğim şey içinde barınan huzur ve zamanı algılayış biçimi. Batı'da kesinlikle kaybedilmesi düşünülemeyen bir değer olan zaman, Doğu'da çok farklı algılanıyor, sanki içinde hareket etmesi çok daha kolay olan engin bir deniz gibi. Sürekli bir acele içinde olan ve zaman yokluğundan yakınan Batı kültürü dahilindekilerin aksine, Doğu'da bir çay seremonisi gerektiğinde bir saat kadar bir zaman alabiliyor. Belki de biz telaşla zamanın peşinden koştukça o bizden uzaklaşıyordur, kimbilir? İçinde huzur ve dinginlikle varolabilmek için yerimizde durup hayatın ritmini dinlemek yeterlidir belki de.

Suşiyle ilgili daha sonra ayrıntılı bir rehber formatında bir yazı yazmayı umuyorum, çünkü Türkiye'de ve Türkçe rehberlerde ya da internet kaynaklarında pek rastlamadığım ve eksikliğini hissettiren bir şey bu.



Akşam olduğunda ve suşi insanı hiç bir zaman tam doyurmadığından karnımız tekrar acıktığında, Asmalımescit'te küçük ve yeni açılmış şirin bir kafede bulduk kendimizi tekrar. Ara sokakları ve içlerinde barındırdıkları güzellikleri çok seviyorum. Kafenin adı tabelada yazdığına göre Deli~Bakkal dı, ben tabii ki önce bunu "Deli Bakkal" şeklinde algıladım ama daha sonra ingilizcede şarküteri demek olan "Deli" sözcüğü anlamına da gelebileceğini farkettim. Hava bayağı serinlemişti, içeride oturup, bol bol fotoğraf çekip, gülüşüp, dışarıdaki insanları seyrettik. Tekrar acıktığımdan daha önce Almanya'da buz gibi bir tren istasyonunda sabahın 5inde denemiş olduğum mükemmel bir ikiliyi tekrar denedim: Sıcak ballı süt ve peynirli-domatesli tost. Yine çok güzel bir ikili oluşturduklarına kanaat getirdim, zaten sıcak ballı sütü günün her saatinde, sıcak bir günün öğle vaktinde bile içebilirim. Küçük kafeleri çok seviyorum.

Akşam, serinlik, İstanbul'un eşsiz ruhu, dostlarım, ara sokaklar... Güzel bir Eylül gününün keyfi bambaşka oluyor.

Thursday, September 14, 2006

Takım ruhu, oyun, kazanmak ve kaybetmek



Olimpiyat Stadı neredeyse bomboştu Salı akşamı oraya vardığımızda, saat 6ydı ve maçın başlamasına saatler vardı. Kendimize güzel bir yer seçip oturduk ve stadın yavaş yavaş dolmasını izlemeye başladık. Şimdi bu yazıda stada geliş ve gidişlerde yaşanan trafik sıkıntısını, altyapı ve organizasyon bozukluğunu ve seyircinin ne kadar mağdur durumda kaldığını anlatmak istemiyorum. Daha çok takım ruhundan ve bir oyunu izlemenin bana hissettirdiklerinden bahsetmek istiyorum.

Hatırladığım en eski anılarımdan biri: Oturuyorum bir yerde, sanırım 3-4 yaşlarındayım, o esnada babamın dayısı geliyor oraya, bana bakıyor, iki elini birden havaya kaldırıp "En büyük Cimbom!" diye bağırıyor. İşte o andan itibaren artık hayatımın geri kalanında ben bir Galatasaray taraftarı oluyorum.

Bence takım tutmanın kendine has bir ruhu, bir coşkusu var. Kendinden çok daha büyük bir topluluğun bir parçası olup o kardeşlik ruhunu hissetmek, onlarla aynı şeylere sevinip, aynı şeylere üzüldüğünü bilmek insanı hayata bağlayan bir duygu. "Hangi takımı tutuyorsun?" diye sorulduğunda garip bir gururla "Ben takım tutmuyorum" diyen insanları garipsiyorum, çünkü bence aşırıya gidilmediği sürece kendini bir gruba ait hissetmek yapıcı ve umut verici. Özellikle de toplumda tutunacak başka bir dalı olmayan, hayatında başka hiç bir alanda başarılı olma fırsatı hiç tanınmamış olan ve bu yüzden kendini ezik hisseden kitleler, bence hiç olmazsa tuttukları takım aracılığıyla biraz olsun başarıya sevinmenin, mutlulukla coşmanın ve en önemlisi kazanmanın tadını biraz olsun alabiliyorlar kendi hayatlarının çerçevesinde. Spor ya da futbol, şiddet alanına taşındığında tabii ki amacından uzaklaşıyor ve tatsız olaylara sahne olabiliyor, ancak sporu ve takımları ortadan kaldırılarak bu gibi olaylara bir çözüm getirilebileceği söylenemez. Şiddet dolu holigan tavırlarının önü ancak doğru bir eğitimle ve gerçek takım ruhu bilincinin aşılanmasıyla alınabilir diye düşünüyorum.



Bütün bu sebeplerden dolayı, bence insana umut ve yaşama bağlılık veren herşey gibi takım tutmak da hayatın güzel ve keyif verici yanlarından biri. Salı günü Olimpiyat Stadı'nda olup işte o havayı solumak, maçın sonucu ne olursa olsun içine nefret ya da hakaret karıştırılmamış, saf, coşkun ve gönülden bir destekle takımımın yanında olmak mutluluk vericiydi. Onbinlerce insanla bir olup aynı anda hareket etmek, nefes alıp vermek, aynı şarkıları söylemek, binlerce insanın gücünü ve enerjisini kendi içimde hissetmek, kalabalığın gücüyle havaya dolan inanılmaz elektriği duyumsamak, ortak bir amaç için "bir" olup olanca gücümle umut etmek, beklemek... Bunlardı işte beni bir "taraftar" olarak o oyun süresince keyiflendiren, bana sevinç veren.



Oyunun sonucu ne olursa olsun, benim için kazanmak ya da kaybetmek, yani yolun sonu değil önemli olan. Önemli olan varılacak yer değil, yolculuğun kendisi. Önemli olan içimde hissettiğim o heyecan, kalbimin atışlarının hızlanması, coşkuyla söylediğim şarkılar, attığım çığlıklar. Yaşamı her yönüyle yaşamak ve içine coşkuyu da, ağlamayı da aynı gurur ve cesaretle katabilmek önemli olan. Oyunlar hep oynanır hayatta, birileri kazanır, birileri kaybeder. Bizde kalan, anılarımızdır, kahkahalarımız ve gözyaşlarımız.

Monday, September 11, 2006

Şiddet, terörizm, insan



Bugün, 11 Eylül saldırılarının 5. yıldönümü. Şiddet, terörizm, diktatörlükler, işgaller, çatışmalar, savaşlar, cinayetler, sürgünler, açlık, susuzluk, salgın hastalıklar...ve insana acı çektiren bütün felaketlerin dünyamızdan uzak kalması dileğiyle.

Sunday, September 10, 2006

Bu hafta



Bu hafta çok sakin ve dinlendiriciydi, çoğunluğunda anneannem ve dedem bizdeydi. Anneannemi çok seviyorum, onun evde olması bana inanılmaz ölçüde huzur veriyor ve anlattığı hikayeleri dinlemekten, onunla oturup saatlerce konuşup gülüşmekten büyük bir mutluluk duyuyorum. Beni bol bol şımarttı ve yemekler pişirdi, birlikte kahkahalar attık, güzel şeylerden bahsettik ve hatırlanmaya değer bir hafta geçirdik 4 Eylül onun doğumgünüymüş, daha önceden hiç kutlama yapmadığı için ilk defa bu sene öğrendim. Ona sürpriz olarak etrafı çikolatalarla bezeli bir tane mumla süslü bir tabak hazırladım, doğumgününü kutladım, bir sürü fotoğrafını çektim. Çok güzel bir geceydi, gerçekten çok eğlendik.

Onun dışında Burak'la iki tane çok kötü film izledik, Silent Hill diye bir korku filmi (oyununu daha önceden playstation'da çok eskiden oynamış olduğumuz için çok seviyorduk ama filmi çok vasat çıktı gerçekten) ve Kingdom of Heaven. Kingdom of Heaven'ı Haçlı seferleriyle ilgili olduğundan ve içinde Selahattin Eyyubi gibi bir karakteri barındırdığı için merak edip almıştım, ama o da gerçekten kötüydü ve klişelerle doluydu. Sadece izlemiş olmak için izledim.




Bütün bu vasat filmlerden sonra bu gece annemle oturup Elia Kazan'ın yönettiği Marlon Brando ve Vivien Leigh'li Arzu Tramvayı'nı izledik, çok güzeldi gerçekten, o filmlerden sonra ilaç gibi geldi. Marlon Brando 27 yaşındaymış film çekilirken, Stanley rolünde inanılmaz vahşi bir güzelliği var. Vivien Leigh de Blanche DuBois rolünün hakkını vermiş diyebilirim. Neredeyse 4 saat uzunluğundaki film, her ne kadar karamsar bir havası da olsa, sadece Blanche'ın dudaklarından dökülen o inanılmaz replik için bile izlenebilirdi: "Whoever you are, I have always depended on the kindness of strangers." (Kim olursanız olun, yabancıların nezaketine her zaman güvenmişimdir.)

Saturday, September 9, 2006

Dolunay ve gece




Geceyi aydınlatan dolunay ve İstanbul.. Tepsi gibi parlayan güzel yüzünü görünce hemen koştum balkona elimde fotoğraf makinesiyle. Ayışığı değdiği herşeye sihir katıyor, üzerine ayışığı vuran herşey bir masal dünyasındanmış gibi büyüleyici ve değişik geliyor bakan herkese. Denize yakamozları hediye ediyor ay, bizim gözlerimize pırıltısını. Bakıp hayaller kuruyoruz o güzel yüzüne, başka yaşamlara, başka umutlara, başka insanlara götürüyor o da bizi. Beethoven'ın o insanı büyüleyecek derecede güzel bestesinin adının "Ayışığı Sonatı" olmasının bir sebebi olmalı!

Şehrin sokaklarını da bambaşka bir hale sokuyor ayışığı. Bu konuda yazılmış en iyi şarkı ise bence Sting'den "Moon Over Bourbon Street"tir. Büyük bir şehrin işlek bir ara sokağında gece dolunay varken gökyüzüne bakıp dinlenebilecek olan en güzel şarkıılardan biridir kanımca. Sting'in etkileyici sesi bizi gecenin ve ayışığının çifte büyüsüyle sarmalar, uzun bir süre bırakmaz.

Gökte görünen herşeyi, yani gündüz bulutları ve güneşi, gece ise yıldızları ve ayı çok seviyorum. Çünkü biliyorum ki dünyanın diğer köşesindeyken de gökyüzüne baktığımda benden uzakta olan sevdiklerimle aynı manzarayı izlemekteyim. Bu da kendimi dünyadaki bütün insanlara ve özlediğim herkese çok daha yakın hissettiriyor beni. Gökyüzü, nerede olursak olalım aynı gökyüzü. Kendimi dünyadaki bütün insanlarla aynı çatının altında ve aynı evde yaşayan bir ailenin bir parçası gibi hissediyorum. Uzaklıklar, ayrılıklar, farklılıklar...hiçbirinin önemi kalmıyor. Gökyüzünü çok seviyorum. Gökyüzüne bakmak, insanın kendi geleceğine umut dolu bir bakış atması gibi.

Wednesday, September 6, 2006

Eskilerden




Ellerimden koyu mavi göle uzanan kıpkırmızı bir seldi hatırladığım. “Yazmalısın” dedi bana, uzun yılların, yıpratırcasına yaşanmış satırların arasından. Uzandım ellerime, duru bir şaşkınlıkla baktım ona, gözlerimde karların pırıltısı yanıp sönüyordu. Ellerim bedenimle birleşirken yeniden, ruhumu ufkun da ötesine götüren yalancı rüzgarlar dindi aniden. Sessiz, kopkoyu bir gece büyüyordu, genişliyordu kadife gözlerinde. Yürüdüm, sevdalı çiçeklerin, yumuşacık anıların arasından, kendime doğru..Eski bir rüya gibiydin yanıma çağırmaya çalışırken daha da uzağa ittiğim..Sen, köhne tutkuların ardından emeklerken elinde yaşamınla, ben sevgiyi öğrendim. Masmavi, yelkenleri şişmiş bir meltemdi beni götüren uzaklara, özgürlüğü öğrendim. Yepyeni, sapsarı bir yıldızım var artık yüreğimde, pırıl pırıl parlayan, ışığı öğrendim..Sessiz gümüş damlaları sızdı yüreğimden, ağlamayı öğrendim..Bembeyaz bir buluta gömülmüştü ellerim, huzuru öğrendim..
Nereden başladığı bilinmeyen rüzgarlar gibiydim, deli gibi dolandım yaşamı, gücü keşfettim, insan olmayı, bilmeyi, öğretmeyi öğrendim. Kısık bir gaz lambası anında karşılaştım seninle yeniden, gözlerin ıssız birer çöldü, yapayalnızdın, ıslak korkular çöreklenmişti bedenine, ışığı okyanusa gömdün son nefesinle, seni böyle ıpıslak görmemeliydi kimse, yürüdün..İçindeki sapsarı fırtına dinmeden, sessiz kar taneleri ruhunu örtmeden yürüdün, geceye karşı..Yakılan son ağıt karanlığın olsun istedin...
Oysa bilmiyordun, geceye yanan aslında kendi yüreğindi...

Moonshine 07.01.2002




Resim: Edvard Munch, "Küller"

Tuesday, September 5, 2006

Hala hastaa:(



Evde mümkün olduğunca dinlenerek iyileşme sürecini kısaltmaya çalışmama ve herkesin üzerime titremesi sonucu kendimi her dileği yerine getirilen bir prenses gibi hissetmeme rağmen hala hastayım! Öksürmekten sırtım, boğazım ve midem ağrıdı ve sanırım her ne kadar kullanmamak için dirensem de yarın sabah doktora gidecek ve akabinde büyük bir olasılıkla antibiyotik kullanmaya başlayacağım.

Bu arada Türkiye'nin antibiyotik kullanımı sıklığında dünyada 1. sırada olduğunu öğrendim bugün, hiç şaşırmadım. Doktorların en ufak bir grip vakasında bile ağır antibiyotikler yazmaları çok üzücü gerçekten, çünkü çoğu antibiyotik bakterilerin daha da dayanıklı hale gelmesine yol açıp etkisiz hale geliyor bir süreden sonra. Evrim teorisi gereğince bu sefer en güçlü olup hala yaşamayı başarabilen bakteriler baskın tür haline geliyor ve böylece eski nesil ilaçlar artık etkisiz hale geliyor. Sonuçta yeni nesil antibiyotiklerin kullanılması gerekiyor. Bu yüzden ve çok sayıda yan etkileri yüzünden antibiyotik kullanımının Türkiye'de bu kadar yaygın olması endişe verici.

Hatırlıyorum da Amerika'daki doktorum sinüzit olup ağrılardan sürünmeme ve reçeteye antibiyotik yazdırtmak için yalvarmama rağmen bir türlü yazmamıştı, virütik bir nezle durumu görüldüğü için. Oradaki doktorlar da buradakilerin tam tersi fikirde, ama inanılmaz inatçı. Ölümcül bir durum olmadıkça asla antibiyotik yazmıyorlar reçeteye.

Ben de yaşlı kadınlar gibi sürekli hastalıktan ve ilaçlardan bahseder oldum. Bir an önce iyileşip kendimi mümkün olduğu kadar uzağa atmak istiyorum her türlü hap, vitamin, sıcak çorba, sıcak bitki çayı filan gibi "soğuk algınlığı"na dair nesnelerden! Şehr-i İstanbul'un güzelliğini doya doya yaşamaya devam etmek için sadece 15 günüm kaldı. Artık iyileşsem fena olmayacak.


Şu anda dinlediğim: Björk - Human Behavior

Sunday, September 3, 2006

İçimdeki gezgin



Kendimi bildim bileli, belki de Yay burcu olmamın da etkisiyle, sürekli bir yolculuk hali içinde olma isteği var içimde. Başka memleketlerde "wanderlust" da denilen bu sürekli gezme, başka diyarlar görme ve farklı kültürlerden insanlarla tanışma isteği, bende hep vardı doğduğumdan beri. Bu yüzdendir belki de, kendimi dünyanın gidebileceğim en uzak noktasına fırlattım doğduğum şehirden, dünyanın öbür tarafına, üç senedir yaşadığım yer olan Amerika Birleşik Devletleri'ne. 24 yaşındayım ve bir çok ülke gördüm ama hala görmek istediğim o kadar çok yer var ki şu ana kadar geçirdiğim zamanı etkin bir şekilde kullanamadığıma pişmanım adeta. Bu yüzden, kendime rehber olmak adına, gezip görmüş olduğum tüm ülke ve şehirlerin bir listesini çıkardım. Ayrıca sonuna da hayatımın sonuna kadar gezip görmek istediğim tüm ülkeleri, kıtalarına göre ayırarak koydum. Umarım hayatım ve olanaklarım bana izin verir de bu ülkeleri görebilir, insanlarıyla tanışabilirim.

Gezmek dünya üzerinde en çok sevdiğim şey. En korktuğum durum ise bir yere sürekli bağlı kalmak, alışmak ve oradan vazgeçemeyecek kadar oranın bir parçası olmak. Sürekli hareket halindeysem mutlu oluyorum, umarım seçtiğim iş ve yaşam biçimim elverdiğince istediğim yerleri görebilirim.


Şu ana kadar gezdiğim ülkeler ve bazılarında yaşadığım şehirler:

Türkiye:

İstanbul, Ankara, Trabzon, Rize, Samsun, Zonguldak, İzmit, Bolu, Mersin, Antalya, Alanya, Kaş, İzmir, Muğla, Bursa, Mersin, Afyon, Burdur, Nevşehir, Diyarbakır, Gaziantep, Giresun, Hatay, Isparta, Mardin, Ordu, Adapazarı, Konya, Malatya, Şanlıurfa, Adana, Kahramanmaraş, Batman.

Amerika Birleşik Devletleri:
Chicago, Miami, New York City, Boston, Washington D.C., Philadelphia, Ft Lauderdale, Indianapolis.

Almanya:
Münih, Hamburg, Berlin, Frankfurt, Göttingen, Erfurt.

Avusturya:
Salzburg, Viyana

Çek Cumhuriyeti:
Prag

Danimarka:
Kopenhag

İsveç:
Göteborg, Malmö, Stockholm, Karlstat.

Macaristan:
Budapeşte, Zigetvar, Szentendre

Norveç:
Oslo, Bergen, Geilo, Lillehammer, Flam.



Bundan sonra gidip gezmeyi en çok istediğim yerler:

Orta Asya ve Uzakdoğu: Çin (özellikle Tibet), Moğolistan, Japonya, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Rusya, Pakistan.

Ortadoğu: İran, İsrail, Ürdün, Lübnan.

Avrupa: İspanya (özellikle Endülüs bölgesi), güney Fransa, İskoçya, İrlanda, Bulgaristan, Finlandiya.

Afrika kıtası: Fas, Cezayir, Mısır, Güney Afrika Cumhuriyeti, Kenya.

Güney Amerika: Arjantin, Brezilya, Venezuela, Şili, Küba, Jamaika.

Okyanusya: Avustralya, Yeni Zelanda.



Eminim buraya eklemeyi unuttuğum çok sayıda ülke vardır, onları da bu yazdığım ülkeleri gezebilirsem sonra listelerim herhalde! Mevlana'nın da söylediği gibi, "her gün bir yerden göçmek ne iyi, bulanmadan, donmadan, akmak ne hoş.."..Tek bir yere ait olmadan akışa kapılıp gitmek, yaşamın sürüklediği yerlere doğru akarsudaki bir yaprak gibi savrulmak çok güzel. Bedenini ve ruhunu tek bir yere, katı bir ideolojiye ya da ırkçı bir milliyetçiliğe bağlamadan bir "dünya vatandaşı" gibi hissetmek çok güzel.

Saturday, September 2, 2006

Yağmur ve ev




Eylül, sağ gösterip sol vurdu gerçekten. Sen misin havanın serinliğiyle ve yağmurlarla ilgili romantik romantik yazılar yazan? Eylül de benimle böyle dalga geçiyor işte. Aniden serinleyen havayla birlikte hasta oldum. Yaşlı kadınlar gibiyim, dizimde yün şalım, elimde sıcak bitki çaylarım, öksüre öksüre dışarıda sessiz sessiz yağan yazsonu yağmurunu izliyorum. Ellerim ve ayaklarım buz gibi, en iyi arkadaşlarım mavi sıcak su torbası ve yastığım oldu! Güleriz ağlanacak halimize şeklinde kendi halime gülmeye başlayınca öksürmeye başlıyorum, bu da bir kısır döngü yaratıyor, daha da çok gülüp daha da çok öksürüyorum.

Bu durumda yapılacak tek şey uzanıp uyumak ama beynim sürekli meşgul olduğu için onu da yapamıyorum, buraya yazı yazıyorum böyle işte. Neyse ki internette gezebilmek, yazı yazabilmek ayağa kalkıp dolaşmayı gerektirmiyor. Yoksa ayağa kalkınca birden kararan gözlerim yüzünden her an düşüp bayılabilirdim.


Şu anda dinlediğim: Norah Jones - Lonestar

Friday, September 1, 2006

Hoşgeldin Eylül




Hoşgeldin Eylül, upuzun saçlarının arasında sarı, kızıl, kahverengi yapraklarınla..
Hoşgeldin, yağmurlu gözlerin, buğulu sabahların ve serin akşamlarınla.

Seni çok severiz biz Eylül, biz, o uçsuz bucaksız göllerde ormanların ve gökyüzünün yansımasını izlemeyi sevenler. Hüzün mevsiminin başlangıcısın sen. Ama insanın içini acıtan türden hüzün değil, sarı, ince ince sızlayan, yumuşak bir hüzün. Gözlerimizi açıp herşeye daha bir dikkatli bakmamızı sağlayan, duyarlılığımızı arttıran, detayları çok daha kolay farkettiren bir hüzün. "Hazan" da derler eskiler, ya da "melankoli" belki... Nasıl tanımlanırsan tanımlan, kavurucu sıcakların ardından merhametli bir el gibisin sen, susamış yüreğimizi serin yağmurlarınla ferahlatan. Gelecek olan uzun gecelerin, içimize çekileceğimiz soğuk günlerin, içilecek fincanlar dolusu sıcak çayın, okunacak kitapların, üzerimize şefkatle örtülecek battaniyelerin, havadaki kömür kokularının, ıssız ve soğuk sokakların, duru, berrak ama buz gibi sabahların...Kışın habercisi. Vivaldi'nin güzel senfonisinde bize aktarmaya çalıştığı herşeyin bir birleşimisin, çok severiz seni biz, adı da kendi de güzel ay, Eylül.





Hoşgeldin sonbahar. "Son bahar"ı olamayacaksın asla bu dünyanın, o yüzden güzelsin ya işte. Devinimin, değişimin, geçişin, duramayıp gitmenin, yolculuğun, sevginin ve hüznün, yeni başlangıçların mevsimi, güzel sonbahar, hoşgeldin..

Thursday, August 31, 2006

Sahilde bir gün

Kulaklarımda rüzgarın uğultusu, dalgaların şarkısı ve havada o tarif edilemeyecek, insanı delirten deniz kokusu. Sıcak kumlara uzanıyorum boylu boyunca, dünyanın ritmini ve gücünü, kumların altında çarpan yüreğinin vuruşlarını hissediyorum. Dalgalar vuruyor kıyıya, her vuruşlarıyla yeni şekiller yaratarak. Avucuma alıp dökülmesini hipnotize olmuş gibi izlediğim o minicik kum taneleri, bir zamanlar kocaman bir kayalığı oluşturan taşlardı. Zamanın gücü ve dalgaların azmiyle, o kocaman kayalar nasıl bu minik tanelere dönüştü? İnanılası gibi değil.




Kendimi bu sonsuz sahilde bir çakıltaşı, bir midye kabuğu gibi hissetmemem için hiç bir neden yok. Dünyamız bir kum tanesi değil mi kainatın dev kumsalında? Ya biz, küçücük hayatlarımızda o kum tanesinden dahi dışarı çıkamayı düşünemeyen biz, neyiz, neyi taşıyoruz şu ölümlü bedenlerimizde? Yaşamamızın bir önemi var mı, bir fark yaratabiliyor muyuz kainatın düzeninde?

Bir kum tanesinin insana düşündürdükleri inanılmaz. Sonsuzluk, evren, yaşam, ölüm, ruh ve beden arasında gidip geliyor aklım.




Sahilde en sevdiğim kitaplarla başbaşa, dalgaların sesiyle dinlenen ruhumu kelimelerin ve cümlelerin arasında kaybetmek.. Hayatımdaki küçük mutluluklardan biri sadece.

Güneş ve kum birlik olup buz gibi dalgaların arasına fırlatıyorlar beni. Deniz, engin.. O klor kokan, yapmacık mavi renkte havuzların tam tersine yaşayan ve yaşatan bir organizma deniz.. Yaşayan bir canlı olan denizin devinmesi, benim minicik bedenimi de içine alıp bir oraya, bir buraya savurması hoşuma gidiyor. Hızla gelen dalgaların tam ortasına dalmak, sonra asla başa çıkamayacağım güçleriyle beni sürüklediklerini hissetmek mutlu ediyor beni.

Deniz, denize gitmek, denizle ufuk çizgisinin birleştiği yerde kaybolmak..Çoğu zaman ölümle özdeşleştirilir. Bir çok filmde ve kitapta görüp okudum bunu. Hayatta en sevdiğim filmlerden biri, belki de en sevdiğim film olan başarılı yönetmen Angelopoulos'un yönettiği "Sonsuzluk ve bir Gün"de adam, yaşamının sonuna doğru giderken denizin içine doğru yürür. Gerisinde uçsuz bucaksız, ıssız kumsal, önündeyse engin deniz vardır. Pardesüsü ıslanır, beline kadar girer suyun içine. Gözleri ufka dikili, denizin ortasına doğru yürür. Mükemmel bir filme mükemmel bir son.. O sırada Eleni Karaindrou'nun o tanrısal müziği doldurur kulaklarımızı. Bu sahnede gözyaşlarımı tutabilmem çok zor, her izleyişimde, her seferinde.

"Artık demir almak günü gelmişse zamandan/ Meçhule giden bir gemi kalkan bu limandan..." diye başlar büyük üstad Yahya Kemal Beyatlı. Giden gemiyi, uçsuz bucaksız denize, yani ölüme kalkan son gemiyi o taklit edilemez üslubuyla çok güzel anlatır. Geri dönülemezliğin o acı çaresizliğini işler yüreklerimize. Eğer büyük şair de görmeseydi ölüm-deniz benzetmesini, böyle yazar mıydı o eşsiz şiirini?

Sahilde bir gün, işte bütün bu düşüncelerle başbaşa, sessiz, sakin ve huzurlu, dünyanın ruhunu hissedebilmek çok güzel.




"Hiç durmadan bu kıyılarda yürüyorum, kumla köpük arasında
Yok edecek ayak izlerimi med-cezir
Uçuracak köpüğü rüzgar
Oysa var olacak deniz ve kıyı sonsuza kadar..."



Halil Cibran, Kum ve Köpük

Wednesday, August 30, 2006

bugün

Blog'uma yazacaktım ama şu anda çok midem bulanıyor:( Bu gece dinlenip yarın yazacağım umarım.

Sunday, August 27, 2006

Gecenin içinde keman sesleri




Nick Drake ve kemanı, gecenin içinde hep hüznü getirip bırakıveriyorlar yüreğime. Onun yaptığı müziği çok seviyorum, gün bitti ve biten günün getirdiklerine güzel bir son oldu şarkısı benim için. Gün bitti, hafta bitti, karanlık ve müzik sardı geceyi. Yarın yepyeni bir hafta başlıyor, getireceği herşeyle birlikte sabırsızca bekliyor kapıda. Günler, geceler, haftalar, aylar... Zaman bizimle alay eder gibi. Geçen bunca yaşamdan geriye kalan nedir diye düşünecek oluyorum bazen. "Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş" diyen Baki ne kadar da doğru söylemiş! Müziğin o eşsiz gücü, hep var oldu ve hep var olacak. Notalar, yüreklerimizin içindeki o en derin yere dokunmayı hep başaracak.

Gün bitti...

Saturday, August 26, 2006

Evim, güzel evim





12 senedir oturmakta olduğumuz evimizden ayrılıyoruz bu sonbahar. Oturmakta olduğumuz diyorum ama gerçi ben çoğunlukla dünyanın ve İstanbul'un başka çeşitli yerlerinde yaşıyor olduğum için tabii ki bu 12 yılın tamamını bu evde geçirmedim, ama yine de nereye gidersem gideyim koordinat düzlemimin hani o en ortası, o (0,0) ile ifade edilen yeri burasıydı. Referans noktam burasıydı, dünyanın neresine gidersem gideyim kendimi buranın konumuna göre tanımlıyordum ben. Gezdiğim şehirler, yaşadığım yerler, yürüdüğüm sokaklar neresi olursa olsun, eninde sonunda "yuva"ya dönecek olmanın verdiği güven ve huzur vardı içimde.

Şimdi hüzünlüyüm, bu kadar hüzünlü oluşuma şaşarak. Bu evde yaşadığımız herşey geçiyor gözlerimin önünden, ben bu eve geldiğimizde henüz minicik bir kız çocuğuydum. İnanılası gibi değil. Çocukluktan çıkış, ortaokul, lise, üniversite, kendini bulmaya çalışmak, hastalıklar, kazalar, büyük, korkunç bir deprem, korku, hüzün, yalnızlık... ama tabii ki sevinçler ve mutluluklar da. Mezuniyet balolarına gidiş, coşkuyla kutlanan doğumgünleri, uzun ve keyifli Pazar kahvaltıları, ağaçların ve çiçeklerin tanığı olduğu sohbetler, kahkahalar, kucaklaşmalar, gülümseyişler... Şafak vakti güneşin doğuşu, öğlen rehavetleri, akşam insanın içine çöken keskin hüzün, gece ve dolunayla gelen balkon sohbetleri. Evimizde içilen binlerce bardak çay. Yenilen onca yemek. Pencereden kimbilir kaç kez içimde artan bir melankoliyle izlediğim yağmur. Kar. İlkbahar sonra ve çiçekler, meyve ağaçları...





Vişne ağacımız, çam ağaçlarımız, portakal ağacımız, çimlerde çıplak ayakla yürümenin o eşsiz duygusu.. Evimizi çok özleyeceğim, en çok da ağaçlarımızı, hani o bütün mutluluk ve hüzünlerimize ortak olan, rüzgarda fısıltılarını işittiğim ve bazen sırlarımı onlarla paylaştığım ağaçlarımızı çok özleyeceğim..

Bir ev, ne zaman "bizim" olmaya başlar? Orayı kendimizin addettiğimiz, içinde uyuyacak kadar güvende ve huzurlu hissettiğimiz yer, ne zaman "yuva" sözcüğünü hakeder kalbimizin içinde? Duvarlara sinen anılarımız mıdır o evi evimiz yapan? Odalarda çınlayan kahkahalarımız mı, yoksa aynalarda aksini izlediğimiz gözyaşlarımız mı? Acılarımız ve mutluluklarımızla birlikte ne zaman tam olarak yerleşiriz biz dört duvarın arasındaki o sınırlı yere? Ne zaman orayı sığınacak en güvenli limanımız olarak görmeye başlarız?

Ve bir ev ne zaman bizim olmaktan çıkar? Yeni "sahipleri" kendi hikayeleri, kahkahaları ve gözyaşlarını içine taşıdıktan sonra mı? Onların bu evde uyudukları ilk gece mi? O sessiz ve sakin duvarlar bizim anılarımızı hiç unuturlar mı acaba? Yoksa nesiller boyu süren hayatların, o evde yaşayan her ailenin kendine has mutluluk ve mutsuzluklarının her ayrıntısını işlerler mi belleklerine?

Bir ev ne zaman benim "güzel evim" değildir artık? Benim burada bıraktığım parçalarım dağılır mı acaba dört bir yana? Ağaçlar sırlarımı dağıtırlar mı rüzgara, gökyüzüne? Hatırlarlar mı bir zamanlar buradaki bahçede 12 yaşında küçük bir kız çocuğunun dolaştığını?

Evim, güzel evim.. Yuvam. Ne zaman beni unutur?

Thursday, August 24, 2006

Beyoğlu'na "çıkmak", hikayeler, fotoğraflar





Boğaz köprüsünün üzerinden geçerken, hep kendimi denizin tam da o kadar üzerinde uçmakta olan bir kuş gibi hissediyorum. Özellikle içinde bulunduğum araç çok hızlı gitmekteyse, ve trafik de yoksa bu his katmerleniyor adeta. İstanbul'a her seferinde bir kez daha dönüp bakmamak elde değil o anda. Her seferinde yeniden aşık olduğum bu kente insanlar o kadar alışmış ki artık okumakta oldukları gazetelerinden dönüp bakmıyorlar bile o güzel yüzüne. Şaşırıyorum.

Yüzümü dolmuşun penceresinden içeri dolan rüzgara verip, elimdeki kitaba daha da sıkıca sarılıyorum. Türk edebiyatının bir çok ustasının eserlerinden derlenmiş minik bir kitap, adı "Beyoğlu Öyküleri". Hepsi kısa hikaye türünde, hepsinde Beyoğlu'nun o eşsiz ruhundan bir parça var. Ama aralarındaki hikayelerden en baştakinin, Sait Faik'in olanının en güzeli olduğunu farketmem uzun sürmüyor okudukça. Sait Faik'in hikayelerinin güzelliği sadeliklerinde ve gizli. Bu kitaba da "Tüneldeki Çocuk" adında bir hikayesini koymuşlar.




Bence Sait Faik hikayeleri Ara Güler fotoğraflarına benziyor. İnsan yaşamının kısa bir anını önümüze tüm sadeliği ve güzelliğiyle koyuveriyor ikisi de. İkisinde de hikayesi anlatılan ya da fotoğrafı çekilen insanın ruhunun derinliklerine bakıveriyoruz bir an için. Ara Güler'in de İstanbul ve Beyoğlu'nu ne kadar çok sevdiği ve "Bir daha dünyaya gelirsem tramvay olmak isterdim" sözleri geliyor aklıma, gülümsüyorum..


İstiklal Caddesi'nde henüz sabah serinliği hüküm sürüyor, o kalabalık ve karmaşık halini almamış. Caddede yürümeye başlıyorum, ağır ağır, hiç acelem olmadan. Gün ilerledikçe ve güneş daha da çok ısıttıkça kalabalık artıyor. Mağazalar. Gölge ve güneş ışığı. Sinemalar. Konsolosluklar. Yemek kokuları. Ara sokaklar. Etnik müzik melodileri havada. Bana "hello" diyen mağaza sahiplerine gülümseyerek "merhaba" diye cevap veriyorum.

Bu şehirde bir büyü var, evet, diyorum kendi kendime, insanlarında da, binalarında da, sokaklarında da. Bu şehir öyle yabana atılacak gibi değil.

Sokaklarda akan kalabalık içinde olmaktan aldığım enerjiyle yürüyor, yürüyorum. Şehrin atardamarlarından birinin içinde, o şehre güç ve hayat veren kan misali kıpkırmızı ve sıcak, akıyor olmak, mutlu ediyor beni.

Yazın sonlarına doğru sarı ve sıcak bir Ağustos gününde sevdiğim herkesle birlikte işte bu gücün ve enerjinin tadını çıkarmanın keyfi eşsiz. Gözlerimi güneşte uyuyakalmış bir kedi gibi mutlulukla sımsıkı kapatıyorum.



Şu anda dinlediğim: Pinhani - İstanbulda

Tuesday, August 22, 2006

Diyet kola ve Anna Karenina




Sıcak, çok sıcak, daha da sıcak olacak... diyen şarkı geldi aklıma. Sıcak insanı ezecek kadar bunaltıcı bu günlerde. Bu havada serin serin esen rüzgarın uçuşan tül perdeleri dansettirmesini izleyerek oturmak, derin nefesler alıp vermek pek güzel. HEr şeyin basite indirgenip bir uyku, bir rehavet haline geçmesi, rahatlık içinde uyuşmak ve hareketsizlikte kaybolmak çok güzel.

Her ne kadar gazlı hiç bir içeceği uzun süreden beri içmiyor olsam da canım inanılmaz derecede Diet Coke with Lime denen o güzel, yeşil limon tadındaki buz gibi şeyden istiyor şu anda.

Annemin 31 sene önce dayısından hediye almış olduğu, ciltli ve eski kitapların o güzelim kokusuyla beni büyüleyen "Anna Karenina"yı okuyorum. Bir hikayesi olan ve "yaşanmışlık" kokan kitapları çok seviyorum. Kitabın ön sayfasında annemin dayısının elyazısıyla ona yazmış olduğu bir kaç kelime var. İnsan, kendisi doğmadan çok önce yazılmış bir yazıya bakarken, onun adeta farklı bir dünyadan geldiği hissine kapılıyor. Sanki biz doğmadan önce hiç bir şey yoktu ve biz gittikten sonra da varolmayacak gibi geliyor insana, belki de bencilliğimizdendir kimbilir?

Okudukça Tolstoy'un dehasına ve insan ruhunu nasıl yakından ve doğru gözlemlemiş olduğuna şaşırıyor, ona bir kez daha hayran kalıyorum. Benzetmeler ve gözlemler inanılmaz. Karakterlerin gerçekçiliği inanılmaz.

3-4 kelimeden oluşan Rus isimlerini özlemişim. Stepan Arkadyeviç Oblonski... Böyle bir isme sahip olan bir insan daha kendini tanıtırken yücelir bence. Bunun gibi bir isme sahip olmak isterdim mesela: Kontes Darya Aleksandrovna. Yanlış yüzyılda mı doğmuşum ben acaba?

Kendimi ve beynimi rahat bırakıp, bir yerlere koşmaya çalışmadan, bir şeyleri yetiştirmeye çalıştırmadan oturup kendim olabilmeyi, kendimi dinleyebilmeyi ve bir dehanın yarattığı satırlarda kaybolabilmeyi özlemişim. Kendim için okumayı özlemişim.

Tül perdeleri havalandıran rüzgar serinletmeye devam ediyor ruhumu. Buz gibi su, bardağın dışında bir buğu oluşturmuş. Tolstoy'un o sihirli dünyasına dalıyorum tekrar.

Monday, August 21, 2006

Dünyanın en güzel çikolatası




Budur.

Güzelim bir Pazar kahvaltısının ardından bir fincan Nescafe Classic (şekersiz, sütsüz) ve yanında Lindt'in bu güzelim çikolatası (süt minimum, gerçek kakao oranı maksimum)

Eşittir cennet:)

Senden nefret ediyorum!!!




Evet biliyorum, "nefret" sözcüğü çok negatif, çok güçlü bir duyguyu anlatıyor. Ama bu sözcük dahi sana karşı hissettiklerimi yeteri kadar anlatmaya yeterli değil. Tanıdığım ve sevdiğim insanların hayatını sömürüyor, ciğerlerini tüketiyor, kanserin o kötü ve çirkin adıyla tanıştırıyor, iliğini emiyorsun.

Senden kurtulmak isteyenler bir kısır döngünün içine girmiş gibiler. Ne kadar zararlı olduğunu biliyorlar, ama yine de vazgeçemiyorlar senden bir türlü. Terkediyorlar seni, tekrar dönüyorlar sonra sana. Her seferinde, tilki ve kürkçü dükkanı hikayesi gibi.. Dedem, 50 küsur sene ve bir by-pass ameliyatı sonrası bile hala vazgeçemedi senden.

Vapurda dışarıya oturuyorum, senden kurtuluş yok. Bir kafede arkadaşlarımla sohbet ederken, senden kurtuluş yok. Sevdiğim bir müziği dinlediğim açıkhava konserinde yine senin dumanların sarıyor etrafımı. Hastenelerde bile senden kurtuluş yok bazen!! Pis kokun, yüzsüzce üzerime ve saçlarıma siniyor, beni kendimden dahi iğrendiriyor.

Nasıl yapıyorsun bunu, nasıl bir daha çıkmamacasına böyle giriyorsun insanların hayatlarına ve bedenlerine? Ülkemizi kanser vakalarının en çok görüldüğü ülkelerden biri haline nasıl getirdin böyle? Nerede yanlış yaptık, söyle bize!


Senden nefret ediyorum.







http://www.sigarasiz.com

Friday, August 18, 2006

Şebnem Ferah ve Açıkhava...





Salı gecesi gittiğimiz Şebnem Ferah ve Senfoni Orkestrası konseri, tek kelimeyle mükemmeldi. Harbiye Açıkhava Tiyatrosu yıldızlı gecenin altında tıkabasa dolu, devasa insan kalabalığının enerjisiyle yüklüydü. Şebnem, sevdiğimiz bütün şarkılarını o sihirli ortamda, orkestranın oluşturduğu büyüleyici derecede güzel arkaplanda söyledi hepimiz için.

Şebnem Ferah'ı sürdürdüğü çizgisi, yaptığı kaliteli müzik ve en önemlisi de alçakgönüllülüğünden hiç bir şey kaybetmediği için çok seviyorum. Yazdığı şarkılar bir kadın olarak aslında ne kadar güçlü olduğumu, hayata ve getirdiği bütün zorluklara karşı elimde nasıl güçlü silahlar olduğunu bir kez daha hatırlatıyor bana, kendimi mutlu hissediyorum. Şarkı sözleri yaşam felsefeme de çok uyduğu için, sanki benim düşüncelerim onun ağzından çıkıyor gibi geliyor bana. Önümüzdeki yıllarda da gittikçe gelişen ve güzelleşen müziğinle hayatımı güzelleştirmeye devam edeceğinden eminim...


şimdi önümde ağır bir kapı
ardında okyanus var.
bir de bileğimden biri çekiyor
benimse kapıyı açmam gerek

bak diyorum koca dünyaya
burdan derhal çıkmak gerek
bari çekme bileğimden,
benim her şeyi görüp öğrenmem gerek

bir ileri bir geri
her adım bu kapının ardı demek
sonunda boğulmak olsa da
benim o sularda yüzmem gerek

anahtar deliğinden görünen
bu küçücük manzara
sana yetiyorsa yetsin
benim o sularda yüzmem gerek.





Şebnem Ferah - Okyanus , Albüm: Can Kırıkları

Friday, August 11, 2006

Tranquillity

"How happy is the blameless vestal's lot!
The world forgetting, by the world forgot.
Eternal sunshine of the spotless mind!
Each pray'r accepted, and each wish resign'd."


Alexander Pope

Monday, July 24, 2006

Yoldan geldim



10 gündür yollardayım, bugünlerde seyahat anılarımı da buraya yazmak istiyorum. Şimdilik bir fotoğrafla yetinelim, kelimeler daha sonra gelecek:)

Tuesday, July 11, 2006

Dedem ve Alzheimer

Temmuz 2000'de yazdığım bir yazı ve sonuna bugün eklediğim bir yorum..


DEDEM VE ALZHEIMER

Dedem Fikri B,80 yaşında bir Alzheimer hastası.Yaklaşık 5 senedir belirtilerini göstermeye başlayan ve tedavisi olmayan bu hastalık,onu-belki de kimsenin önceden tahmin edemeyeceği kadar-çok değiştirdi.

Ben birkaç aylıkken beni kollarının arasında tutarak objektife bakan gözlerindeki zeka pırıltıları yok artık.Babamın anlattığına göre,gençliğinde ve orta yaş döneminde mesleği terzilik gereğince pek öyle karmaşık konulara kafasını yormaz,genelde doğan problemlerin çözümünü babaanneme bırakırmış.Çocuklarına karşı çağının öngördüğü şekilde sert davranan,bazen aşırı bencilce istekleri olan bir babaymış,çevresindeki diğer babalar gibi.Babamın bir keresinde anlattığına göre,kendi çocuklarını sandalyenin üzerine çıkararak onlara ceketini tutturan bir babaymış üstelik.Şimdi dedeme bakınca,onun bir zamanlar böyle bir insan olduğunu düşünmek bile zor geliyor bana.

Babaanemle kuzen olmalarından ötürü evlenmiş dedem.Kendi teyze kızıyla çok erken bir yaşta evlenmiş olması da bana çok ters gelen olgulardan biridir dedemin yaşamında.Hayatı-biri doğduktan kısa süre sonra ölen 9 çocuk dışında- o zamanlarda yaşayan diğer terzilerin yaşamlarından pek de farklı geçmemiş.5 kızı ve 3 tane de oğlu olan dedem çocuklarının eğitimini,sağlık sorunlarını ve onlara karşı sorumluluğunu hep babaanneme bırakmış sorunlardan kaçmak için.Tek uğraşı olan terzilik ve dini ibadetiyle meşgul olmuş yıllarca.Sorunları önemsemeden yaşamasının,çözüm üretmek istememe tembelliğinin daha sonradan yaşamını şekillendirecek olan Alzheimer hastalığını kolaylaştırıcı bir etken oluşturacağı aklının ucundan bile geçmiyordu o yıllarda kanımca.

Yıllar yılları kovalarken,İstanbul’a gelmek,terzilik mesleğini babaannemle birlikte yaşadıkları küçük,bahçeli bir evin yakınında devam ettirmek ve gün geçtikçe çoğalan torunlarının büyümelerine tanık olmak dışında yine olağanüstü bir olay başına gelmemiş dedemin.Sıradan bir yaşam,eviyle cami arasındaki yol,bazen alış-veriş yapmak,torunlarına abur-cubur almak ve eşiyle aynı yaşamı sonuna kadar paylaşmak dışında istekleri olmayan,herkes gibi bir insandı dedem.

Benim gözümde dedem hep babaannemden daha silik,daha arka planda kalmıştır nedense.Bunda babaannemin hayat karşısındaki tutumunun ve sorunları çözme çabasının da çok büyük bir rolü olsa gerek.Küçükken dedem bahçeli,küçük bir çeşmesi,iki ağaç arasında kurulmuş salıncağı,babaannemin bazen etli ekmek yaptığı bir çardağı ve küçük bir terzi dükkanı olan eski zaman evinde yaşayan huzurlu,rahat bir ‘büyükbaba’ydı bana göre.Askılı pantolonu,her zaman yanında taşıdığı ve arkasında bir tren resmi olan zincirli saati,torunlarına verdiği çikolata ve sakızları,terzi yüksüğü ve kasketiyle bende kendine özgü bir yeri olan,iyimser ve tüm yaşlıların olduğu gibi sakin bir dedeydi.Hala özlediğim o eski,bahçeli evde merdivenlerden ikişer-üçer iner,bahçedeki musluğun yanında yerde büyüyen çileklerden ağzıma atar,salıncakta bir-iki kere sallanır ve uzamış,yumuşacık ve yeşil çimenleri izler,ardarda konulmuş taşların üzerine basarak çardağı incir ağacını ve arka kapıyı geçer,dedemin çalışmakta olduğu dükkanının kapısına varırdım.İki dedemin de terzi olduğundan olacak,terzi dükkanlarına karşı hep bir sıcaklık duymuşumdur içimde.Dedemin bir şeyler dikmekte olduğu dükkanda benim yaşımdaki bir çocuğun oyalanabileceği bir sürü ıvır-zıvır vardı.Kocaman,metal bir makas,değişik dokuda kumaş artıkları,iplik makaraları,büyük,ahşap cetveller,mezuralar ve oynamayı çok sevdiğim,hani o her terzide olan ve kumaşı çizerek kesmeye yarayan sabuna benzeyen minik işaretleyici canım sıkıldığında-hayal gücümün de etkisiyle- neşeli dakikalar geçirmemi sağlardı.Küçüklüğümde anneannemin evinde çok daha fazla kalmış olmama rağmen bu küçük ayrıntıları anımsayabilmem şaşırtıcı.Küçüklüğümden kopuk ve silik sayılabilecek görüntüler sınırlı sayıda:Oturmuş,Kuran okuyan dedem,camiden dönen dedem,bazen bir şeyler diken,küçük işlerle meşgul olan dedem.Ama ne yazık ki dedem hiçbir zaman düzenli gazete,kitap ya da dergi okuyan,gündemi takip eden ve var olan sorunlarla ilgilenen bir insan olamadı.En azından yaşamının,benim yaşamımla kesiştiği dönem içinde tanık olmadım bu gibi alışkanlıklarına.Ruh ve vücut sağlığını gerçekten korumasını bilen bir insan olduğunu anımsıyorum,sabah kalkınca kendine has traş fırçası ve aynasıyla traş olur,ardından da sabah jimnastiğini yapardı.Yürüyüş yapmayı da günlük hayatının hiç dışında tutmayan dedem,bir gün bu zevkinden de mahrum kalacağını bilemezdi kuşkusuz..

Ve zaman,o kimsenin önüne çıkamayacağı hızıyla geçti..Dedemin gittikçe artan bir süratle gelişen hastalığının ilk belirtilerini farkeden çok sayıda insan olduysa da,bu hastalığı tanımlandırmak ve adlandırmak bana düşmüştü ne yazık ki.O sıralar düzenli olarak takip ettiğim Focus dergisinde Alzheimer hastalığıyla ilgili çıkan haberlerden ve annemin bir gün eve getirdiği çok sayıda Alzheimer Derneği tanıtıcı broşüründen edindiğim bilgiler ışığında dedemin hastalığının Alzheimer olduğunu-çok zor ve istemeyerek de olsa-farkettim.Çoğu torunu dedemin bu halini sevimli,hatta gülünç buluyordu fakat ne yazık ki kimse nedenini ve hastalığın bir tedavisi olup olmadığını araştırmayı akıl edemiyordu.Detaylı bir muayeneden sonra dedemin gerçekten de bir Alzheimer hastası olduğu anlaşıldı ve hastalığı tamamen durduramasa bile ilerleme hızını yavaşlatacak olan Aricept ilacının kullanımına başlandı.Şu anda dedem,hastalığın ilk halinden çok daha geride bir konumda fakat ilaç kullanılmasaydı ne halde olacağını düşünmek biraz olsun moralimizi düzeltiyor.Yinelemeler,insan isimlerini hatırlayamama,kendi yakınlarını tanıyamama gibi belirtilerinin dışında dedem gitgide kendi kişisel ihtiyaçlarını da babaannemin yardımıyla yerine getirebilir hale geldi.Dede,ne olursa olsun,ben seni her zaman o en canayakın halinle,kendine özgü takıntıların,hayata ve anlayamadığın olaylara karşı gülümsemenle hatırlayacağım.

-Kızım bak,benim adım Fikri B. ve Fenerbahçeyi tutuyorum,ben de F.B.,o da F.B!


Dedeme,Fikri B’ye sevgilerimle...





Moonshine
30.07.2000



17 Temmuz 2001’de Alzheimer hastalığına yenik düşen dedemin mezarına gidiyorum bugün, 5 seneden sonra... Huzur içinde yat dede. Seni çok seviyorum.

Kitap yorumları ve insanlar

Yakında blog'uma okuduğum kitaplar hakkında neler düşündüğümü yazmaya başlayacağım. Bu kitap yorumlarına James Joyce'un Dubliners'ı ile başlayıp, oradan devam edeceğim. Ayrıca hayatıma girmiş ve beni etkilemiş olan bazı insanlar hakkında da yazmayı düşünüyorum. Şimdi burada Türkiye'deyken anılarım üşüşüyor başıma ve yazmak kolaylaşıyor.

Ayrıca tüm zamanların en sevdiğim filmleri listesi de yapacağım bu yaz ve buraya onu da koymayı düşünüyorum.

Friday, July 7, 2006

Street Spirit

Bu şarkı dönüp dolaşıp gelip beni bulup lanetliyor. Bu şarkı kanımı donduruyor.
Gecenin bir köründe aklıma düşüp beni simsiyah bir karanlığın içine çekiyor. Ölüm, hayat, hayat nedir ki, iki derin karanlığın ortasında yer alan bir ışık çakması Nietzsche'ye göre.

Araştırıp şarkı sözlerinin Türkçe çevirisini buldum. Bu şarkı beni yavaş yavaş öldürüyor.



Street Spirit

sira sira evler hepsi de uzerime egiliyor
mavi elleriyle bana dokunduklarini hissedebiliyorum
butun bu seylerin bir konumu var
butun bu seyler bir gun kontrolu ele gecirecek
ve silinip gidecekler yeniden ve silinip gidecekler

bu makine iletmeyecek
iletmeyecek bu dusunceleri
ve altinda bulundugum stresi
bir cember olustur
hepimiz yere dusmeden
ve silinip gitmeden yeniden ve silinip gitmeden

catlak yumurtalar ve olu kuslar
haykiriyorlar yasamlari icin savasirken
olumu hissedebiliyorum boncuk gibi gozlerini gorebiliyorum
butun bu seyler nail oluyor
butun bu seyleri bir gun bir lokmada yutacagiz
ve silinecegiz yeniden ve silecegiz

ruhunu aska daldir




Radiohead, Street Spirit

Sunday, July 2, 2006

Merhaba İstanbul




İstanbul'u yaşıyorum, İstanbul'u soluyorum 10 gündür.
Merhaba sokak kedileri, merhaba tarihe teslim olmuş şehir, merhaba kaos, merhaba deliliğim, sevgi ve nefretim.

Merhaba İstanbul.

Wednesday, June 21, 2006

Havaalanı

Şimdi Frankfurt havaalanında, İstanbul uçağının kalkmasını bekliyorum. Daha 6 saat buradayım ve bir şekilde zaman geçirmem gerekiyor.

Havaalanları ikinci evim oldu, sanırım evimden sonra en uzun saatler geçirdiğim yerler buraları.

Yine de yolculuğu seviyorum!

İstanbul'uma kavuşuyorum bu akşam, çok büyülü bir duygu. Bir şehir ve şehrin insanın hayatındaki yeri. Çok ilginç gerçekten, zaten şu anda da Italo Calvino'nun 'Invisible Cities'ini okuyorum. Çok güzel.


Can Yücel'in en sevdiğim şiirini yeniden okudum, buraya da koyayım dedim.


ELLERİMDE BİR GÖZTAŞI



Ellerimde bir göztaşı, gözlerim boş gidiyorum

Ne bileyim, bir damlanın böyle deniz olduğunu

Şaştım, mavi bir fal gibi açılınca önümde

Giritli bir ölümüm varmış, bir balıkçı fitil gibi

Patlayacakmış avucunda otuz çubuklu gençliğim

Üç günde mi desem, üç gökte, üç kulaçta mı

Ben ki, o camgöbeği çiçekler açan ağaç

Kırılmaz bardaklar gibi tuzla buz olacakmış

Ne zaman boğulsam böyle yosun kokuyordu ışık

Sabahcı kahvelerde bir çiroz ötüyordu

Ve dalgalarımı geçen o deniz şoförleri

Böyle uyur düşlere bindirmiş gemiler

Uyuklar gibi üstünde mermer masaların

Bir tahta parçasıydım, osmanlı bir kazadan kalmış

Yüzüyordum, islam kaptanın ahşap ayağında

Öbür tahtalara öbür insanlara doğru

Cumhurdu mürekkep balığı, simsiyah yüzüyordum

Ne bileyim, bir korkunun böyle destan olduğunu

Ağardım, nisanlayınca gece, ve yavrulayan yalnızlık

Ya da ilk insanın doğduğu, öldüğü dağdı Moby Dick

Nefes aldıkça filbahriler köpürüyordu sulardan

Çanlar çalıyor kulaklarımda, yunuslar yarışıyordu

Alyuvarlar, dolkuşları ve rüzgar midyeleri

Dedim, dünya gibi bulut yok dünya üstünde

Ellerimde bir göztaşı, gözlerim boş gidiyordum

Ne bileyim, bir türkünün böyle Veysel olduğunu

Açıldım, çıkmaz bir sokak gibi, kapanınca denizde.



Can Yücel

Friday, June 9, 2006

Bulutlu gökyüzü

Hava biraz daha serinledi, daha güzel oldu. Haftasonu yağmur gelecekmiş.
Bütün işlerimi bitirdim doktoramın ilk yılına dair, tüyler gibi hafifim.

Bugün kütüphanede çalıştım 5 saat, şimdi master'dan mezun olacakların törenine gitmem gerek, akşam ise misafirler geliyor.

Haftasonu toplanmaya başlamam lazım, hiç istemiyorum. Taşınmaktan ve sürekli bütün eşyalarımı kutulara doldurup oradan oraya sürüklemekten nefret ediyorum! Ama belki değişiklik iyi gelir. Henüz yeni evim nerede olacak bilmiyorum.

Buradaki evlerin balkonları yok pek, kötü bir şey. Balkon kültürü olan bir milletin içinden geldiğimden, zor geliyor bana yağmur yağarken dışarı balkona çıkıp derin nefesler alamamak, düşüncelere dalamamak.

Türkiye'ye uçuşa ise 11 gün kaldı...

Gidişler ve gelişler..Hayatım taşınmalar, gidiş ve gelişlerle dolu.

Friday, June 2, 2006

Çok uzun zamandır

Hiç bir şey yazamadım buraya. 3 gün kaldı bütün her şeyin bitmesine, geriye sayım başladı, kendimi uzaya fırlatılacak bir roket gibi hissediyorum. Şu 3 gün bir geçse.... Bugün son Arapça dersini yaptık. Herkes yiyecek bir şeyler getirdi, çoğu master öğrencisi mezun olacağı için çok hüzünlüydü aslında. Bir çok fotoğraf çektik.

Güneşli bir Cuma öğleden sonrasında kütüphanede olmak da çok zor....

Sunday, May 7, 2006

Hayatımdaki küçük mutluluklar:)



"Mutluluk yaşanmaz, anımsanır."

Yıldız Kenter




Hayatımda bana mutluluk veren küçük detayların bir listesini yaptım elimden geldiğince, bunları okuyunca dahi kendimi mutlu hissediyorum!

- Yeni yıkanmış çamaşırların kokusu
- Bir bebek gülüşü
- Sokakta bir kedi yavrusunun başını okşamak
- Masmavi gökyüzüne bakıp pamuk beyazlığında bulutlar görmek
- Yağmur sonrası serinliği ve taze toprak kokusu
- Sıcak kumların üzerine boylu boyunca uzanmak
- Yorucu ve soğuk bir kış gününün gecesinde sıcak bir duş almak
- En sevdiğim şarkının radyoyu açar açmaz çalmaya başlaması
- Sıcak çay yudumlarken siyah çikolata yemek
- Çıplak ayaklarımın altında yeşil ve gür çimenleri hissetmek
- Yeni yağmış bembeyaz karların içinde yuvarlanmak
- Elimde en sevdiğim kitap, yatağıma uzanmak
- Gece uyumadan önce içimi ısıtan sıcak ballı süt
- Posta kutumda bana gönderilmiş bir mektup bulmak
- Yeni pişmiş çikolatalı kurabiye kokusu
- Mum ışığında yasemin çayı içmek
- Başımı döndüren yeni açmış çiçek ve bahar kokusu
- Bir bebeği kucağımda tutmak
- En sevdiğim parfümü koklamak
- Uzun zamandır konuşamadığım bir dostumdan haber almak
- Çilek ve taze muz kokusu
- Doyasıya gerinmek
- Uzun ve keyif dolu Pazar kahvaltıları
- Taptaze ekmek somununun çıtır kabuklu ucunu kocaman ısırmak
- Sevilen ve özleneni uzun bir süreden sonra sımsıkı kucaklamak
- Dışarıda şimşekler çakar ve yıldırımlar gürlerken elimde çay fincanı, pencereden dışarıyı seyretmek
- Terden sırılsıklam olana dek dansetmek
- Ruhuma işleyen bir senfoniyi sesini sonuna dek açıp dinlemek
- Yorucu ve sıkıcı bir günden sonra pijamalarımı giyip bir bardak süt ve kurabiyelerle koltuğa kıvrılmak
- Kuş cıvıltılarıyla uyanmak
- Saçımın mis gibi şampuan kokması
- Boğaz kenarında simit ve çayla karnımı doyurmak
- Doyasıya ağlayıp ferahladıktan sonra gelen huzur duygusu
- Salıncakta sallanmak
- Buz gibi bir Aralık gününde sıcacık bir tas tarhana çorbası
- Bir yaz gecesi oturup manasızca iki saat çekirdek çitlemek
- Uykudan ölmek üzereyken başını yastığa gömmek
- Sıcak, kavurucu yaz gününde boğazımdan akan serin su
- Cuma akşamı rehaveti içinde güzel, eski bir film izlemek
- Uyuyakaldığımda üzerime şefkatle örtülen kırmızı battaniye
- Bir gökkuşağı görmek
- Mutluluk anlarının fotoğrafını çekmek
- Bir ekmek fırınının önünden geçerken o mis gibi, güzelim kokuyu içine çekmek
- Yeni sönmüş doğumgünü pastası mumlarının kokusu
- Pazar sabahı uyanıp yatağın içinde saatlerce kitap okumak
- Uzun kış gecelerinde uyanıp, daha sabaha bir kaç saat olduğunu görüp sevinerek tekrar uyumak
- Yeni basılmış kitap sayfalarının kokusu
- Yaz geceleri esen serin meltemde balkonda annemle oturup saatlerce çene çalmak
- Tuttuğum takımın maçı açık ara farkla kazanması
- Denizdeki yakamozları izlemek
- Anneannemin evindeki saatin huzur dolu tik-takları
- Sahilden güzel çakıl taşları toplamak
- Gece olan otobüs yolculuklarında tatlı tatlı uyuklamak
- Kelebekleri kovalamak
- Sabah kahvaltısında tereyağlı ballı ekmek
- Ellerimle çikolatalı puding tenceresinin dibini sıyırmak
- Dalgalar kıyıyı okşarken kumların üzerinde kıyı boyunca yürümek
- Yeni, cicili bicili kırtasiye malzemeleri almak
- Kış rüzgarında kar ve çam ağacı kokusu
- Çaya batırılıp yenen pötibör bisküvi
- Mum ışığında kırmızı şarap yudumlayıp Fransız peynirleri yemek
- Sevdiğim bir şarkıyı bağıra çağıra söylemek
- Ütü yaparken Sezen Aksu dinlemek
- Yeni sönmüş kibrit kokusu
- Geceyarısı açlığıyla yenen kaşarlı-sucuklu tost
- Birini ayakta alkışlamak
- En sevdiğim kitabı tekrar okumak
- Kız arkadaşlarımla kıkırdaşmak
- Arabanın arka koltuğunda uyuyakalmak
- Martılara simit atmak
- Yaşlı ve kocaman bir ağaca sarılmak
- Birisinden bir buket çiçek gelmesi
- Yaz gecesinde kayan yıldızları saymak
- Üşümüş ayaklarımı sıcacık kalorifere dayamak
- Uçakta karnım doyduktan sonra battaniyenin altında uyuyakalmak
- Doğumgünü sabahında uyanmak
- İçten bir gülücükle 'Günaydın' demek
- Dişlerimi yeni fırçalamışken olan ferahlık hissi
- Sıcak bir bardak demli çay ve koyu muhabbet
- Kinder sürpriz yumurtanın kabuğunu kırıp içindekini açmak
- Annemin yayla çorbası
- Gözlerimden yaşlar gelip karnım ağrıyıncaya dek gülmek
- Her sabah yeni başlayan bir gün için Tanrıya şükretmek

Sunday, April 30, 2006

Bugün anladım

Beni gerçekten seven insanlar, fırtınalı bir deniz gibi çalkalanan hayatımın içinde sabit durup tutunabileceğim bir kaya gibi 'hep orada' olan insanlar, ne olursa olsun benim için ve benim mutluluğum için hep dimdik durmaya, onlara tutunup tekrar ayağa kalkabilmem için bana güç vermeye hazırlar.

Böyle insanlar hayatımda var olduğu için çok şanslıyım. Onlar olmasa hayatın dertleri, sorunları ve umutsuzluk dalgaları beni oradan oraya sürüklediği zamanlarda nasıl dengemi bulabilirdim tekrar? Nasıl kalkabilirdim tekrar ayağa?

Canım ailem ve gerçek dostlarım: İyi ki varsınız ve hayatı benim için çok daha yaşanılır kılıyorsunuz. Sizi çok ama çok seviyorum:)

Sunday, April 23, 2006

Acı

ve bir kadın, "bize acıdan bahset" dedi.

ve o cevap verdi:

"acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.

nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi güneş'i görebilsin diye
kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz.

ve eger kalbinizi, yaşamınızın günlük mucizelerini
hayranlıkla izlemek üzere açarsanız,acınızın, neşenizden
hiç de daha az harikulade olmadığını göreceksiniz;

ve kırlarınızın üstünden mevsimlerin geçişini kabul ettiğiniz gibi,
aynı doğallıkla, kalbinizin mevsimlerini de onaylayacaksınız.

ve kederinizin kışını da, pencerenizden huzur içinde seyredeceksiniz.

acılarınızın çoğu sizin tarafınızdan seçilmiştir.

acınız, aslında içinizdeki doktorun, hasta yanınızı
iyileştirmek için sunduğu "acı" ilaçtır.

doktorunuza güvenin ve verdiği ilacı sessizce ve sakince için;

çünkü size sert ve haşin de gelse, onun elleri
"görülmeyen"in şefkatli elleri tarafından yönlendirilir.

ve size ilacı sunduğu kadeh dudaklarınızı yaksa da,
o'nun kutsal gözyaşlarıyla ıslanmış kilden yapılmıştır."



Halil Cibran

Sevgi

almitra konuştu,

“bize sevgiden bahset”

ve o müthiş sesiyle konuştuŞ

sevgi sizi çağırınca onu takip edin,
yolları sarp ve dik olsa da
ve kanatları açıldığında bırakın kendinizi
telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da
ve sizinle konuştuğunda ona inanın
kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi,
sesi tüm hayallerinizi darmadağan etse de...
çünkü sevgi sizi yücelttiği gibi, çarmıha da gerer
sizi büyüttüğü ölçüde, budayabilir de...
en yükseklere uzanıp, güneşle titreşen en hassas dallarınızı okşasa da,
köklerinize de inecek ve onları saracaktır, toprağa tutunmaya çalıştıklarında...
mısır biçen dişliler gibi sizi kendine çeker, çıplak bırakana kadar döver, harmanlar;
kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler...
bembeyaz olana kadar öğütür sizi; esnekleşene kadar yoğurur;
ve tanrı’nın ilahi sofrasına ekmek olasınız diye, sizi kendi kutsal ateşine savurur...
sevgi bütün bunları, kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar...
ve bu biliş, hayatın kalbinin bir cüzzünü yaratır...
ancak korkunun kıskacında, salt sevginin huzurunu ve hazzını ararsınız.
o zaman örtün çıplaklığınızı, ve sevginin harman yerine adım atın...
adım atın, kahkahaların tümünün olmadığı,
sadece gülebileceğiniz mevsimsiz dünyaya,
ve ağlayın ama tüm gözyaşlarınızla değil...
sevgi hiçbirşey sunmaz, sadece kendisini...
hiçbirşey kabul etmez kendinde olandan gayrı...
sevgi sahip çıkmaz, sahiplenilmez de...
çünkü sevgi, sevgi için yeterlidir tümüyle...
sevdiğinizde “tanrı benim kalbimde” yerine,
şöyle diyin, “ben kalbindeyim tanrı’nın”
ve sanmayın yön verebilirsiniz sevginin akışına,
çünkü sevgi, yolunu kendi çizer, sizi değer bulduğunda...
sevgi birşey istemez tamamlanmaktan başka...
fakat seviyorsanız ve ihtiyaçların arzuları varsa,
bırakın bunlar sizinde arzularınız olsun...
erimek ve akmak, geceye şarkılar sunan bir dere misali...

şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip, kendi sevgi anlayışınla yaralanmak,
ve kanamak, yine de istek ve coşkuyla...

şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak,
ve bir sevgi gününe daha teşekkürle uzanmak...

sessizce çekilmek öğle vakti, sevginin vecdini duymak,
akşamın çöküşüyle de eve huzurla dönmek...

ve uyumak kalbinde sevgiliye bir dua,
ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla...





Halil Cibran

Thursday, April 13, 2006

Cok komik

Yeni Fransizca ogretmenim Nadine DiVito, inanilmaz derecede Aysen Gruda'ya benziyor :)

Thursday, April 6, 2006

Kordugum

öyle uzak ki yerim, uzakları aşıyor
bütün özlediklerim benden ayrı yaşıyor

ya herşeyim ya hiçim
sorma dünyam ne biçim
bir kördüğüm ki içim
çözdükçe dolaşıyor


Bu guzel Humeyra sarkisini yeni kesfettim, icimi acitiyor.

Thursday, March 23, 2006

Ben bir şehir kızıyım!

İtiraf ediyorum, ben büyük bir şehrin bana verdiği enerji olmadan yaşayamıyorum.

Küçük banliyöler, kasabalar, sessiz sakin duran hiç bir yer bana göre değil.

Etrafımda canlı bir organizma gibi yaşayan, nefes alan, devinen, kendini her gün kurup tekrar yıkan, gitgide büyüyen ve genişleyen bir şehir olmazsa ben huzurumu kaybediyorum.

Sokağa çıktığımda şehrin kalp atışlarını hissedebilmeli, o karmaşanın tam ortasında kendi ruhumun dengelendiğini hissedebilmeliyim.

Günün 24 saati yaşayıp nefes aldığını bildiğim bir yerde, her köşesinde ayrı bir yaşamın son hızıyla sürüp gitmekte olduğu, her gün ayrı bir destanın yazıldığı, o uçsuz bucaksız yerde olduğumu bilmeliyim.

Mutlulukla dolmalıyım egzos, sigara ve vapur dumanlarını içime çekerken. Yüzüme o tanıdık gülümseme yayılmalı korna sesleri, vapur düdükleri, onlarca ezan sesi ve martı çığlıkları birbirine karışırken.

Banliyölerin 'yapay güvenlik' dolu sahte rahatlığında değil, şehrin o 'hiç de tekin olmayan' ıssız mahallelerin kuytuluklarında atabilmeliyim adımlarımı ve bu bana korku vermemeli.

İçinde aktığım insan kalabalığının gücünün ve enerjisinin kendi içimde de aktığını hissetmeliyim sokaklarda yürürken, birbirine ve şehre 'bağımlı' hale gelmiş bu topluluğun bir parçası olduğumu bilmeli ve bundan büyük bir keyif almalıyım.

Arada sırada uzaklaşsam da döndüğüm yer yine hep metropoller oluyor bu yüzden, onlarsız belki bir süreliğine yaşayabiliyorum ama sonunda geri geldiğim yer hep aynı. Yaşamı bana her yüzüyle, iyisiyle, kötüsüyle, güzeli ve çirkiniyle sunan şehir.

Ben bir şehir bağımlısıyım.


----------------------------------------------------------------


"The screech and mechanical uproar of the big city turns the citified head, fills citified ears - as the song of birds, wind in the trees, animal cries, or as the voices and songs of his loved ones once filled his heart. He is sidewalk-happy.”

Frank Lloyd Wright

“The two elements the traveler first captures in the big city are extra human architecture and furious rhythm. Geometry and anguish. At first glance, the rhythm may be confused with gaiety, but when you look more closely at the mechanism of social life and the painful slavery of both men and machines, you see that it is nothing but a kind of typical, empty anguish that makes even crime and gangs forgivable means of escape.”

Federico Garcia Lorca

Friday, March 17, 2006

Koku hafızası

İnsanın beyninin anıları saklamada en güçlü yanı koku hafızasıymış.

Bana kışın ortasında bir yaz gününü hatırlatan kokular ne olabilir?

Sabah erkenden taş duvarlarını ısıtan güneşe merhaba diyen odanın mobilyalarının taze , ısınmış ahşap kokusu.

Uyanıp pencereden dışarıya doğru başımı uzatıp aldığım kekik, zeytin ve nane kokularının birbirine karışarak oluşturduğu 'Ege' kokusu.

Ellerimi yıkarken kullandığım mis gibi beyaz, saf Hacı Şakir sabunu kokusu.

Az sonra güneşe ve denize kavuşacağımı bana büyük bir kesinlikle bildiren güneş yağının tenime karışan güzelim hindistan cevizi kokusu.

Denize giden yolda yürürken kolumda güneşten ısınıp gevşeyen hasır sepetin kokusu.

Sahile yaklaşırken insanın başını döndüren denizin iyot ve yosun kokusu.

Sahilde güneşin tam ortasına serilip alnımda boncuk boncuk oluşan terleri birazdan serin sularda eriteceğimi bilip gülümserken burnuma dolan sıcak kum kokusu.

Deniz kenarında inanılmaz acıkmışken kesilen kıpkırmızı karpuzun ve taze beyaz peynirin, simidin susamlarının kokusu.

Biraz kestirip uyandıktan sonra okuduğum gazetenin kağıdının kokusu, rüzgarın uzaktan getirdiği balık ve okyanus kokusu.

Gözlerimi tekrar akşam güneşine kapatırken kendimi işte bu yaz gününde kaybetmek isteyişimin öyküsü..

Sunday, March 12, 2006

Final zamanı

Hep böyle oluyor, kütüphanede yaşıyorum artık.
Kütüphaneye diş fırçası ve diş macunumu götürdüm, terlik filan bile götürdüm, ikinci evim oldu artık orası iki haftadır.
Neyse artık biraz uzaklaşmak iyi gelecek, yollara düşmek yine, her zamanki gibi, çok güzel..

Şu sınavlar bitsin daha çok yazacağım söz!!!

Thursday, March 9, 2006

bir an

Uzun Kanatlı Kuş Sürüleri Diliyorum Sana



aşk çılgınlığının köprülerinden geçelim seninle
sevgilim, yaban otları arasında bulduğum yeşim
yüreğimdeki su birikintisinde okyanusu arayan nehir
sevgilim, unutmabeni çiçeğinin tuttuğu günlük
gözlerimle sarıldığım kuğu bulutlu gökyüzü

ellerini ayrılıklardan kaçırdığım
dalgın deniz feneri duruşlu
ilkbaharda gezinen sis saçlı sevgilim
mevsimlerin ilkokulundan kışı silelim seninle
yaz yağmurlarına yakalanalım
kumsalında sevişmek istediğin Kız Kalesi'nin önünde
açık hava sinemalarının yıkıntılarında uyuyalım
yer gösterici uyandırsın bizi
gözümüze sıktığı el feneriyle

"hadi kalkın sevdalılar,
Aşk Hikayesi filminde oynayan çift yaşlanmış,
seyirci sizi görmek istiyor!"

binlerce, onbinlerce kemanla çağırdığım dolunay
elektriğin gümüş suyuna ışığını değdiren yıldız
yeraltı kentimde biten güzelavrat otu
geçmiş sevdalarımı erittiğin geceler için
yeniden birini sevmenin ne olduğunu anımsattığın
yüzümde tahtlar devirdiğin,
saraylar yıktığın için
düşlerinin içinden geçecek
uzun kanatlı kuş sürüleri diliyorum sana
ve severken seni,
sevdikçe seni
hep çocuk kalacağım, biliyorum




Akgün Akova

Wednesday, March 8, 2006

8 Mart Dünya Kadınlar Günü





Dünyanın her neresinde olursak olalım, biz kocaman bir kızkardeşler topluluğuyuz. 8 Mart dünya kadınlar gününüz kutlu olsun!

Thursday, March 2, 2006

birden

Anneannemi ozledim:(