Saturday, April 14, 2012

Son Türkü


Bu yağmurlu, sakin Nisan gününde İstanbul'da, bu güzel şiir geldi aklıma nedense...


Son Türkü

Kaybolmak uzre suya düşen bilezik;
Bak, bütün kırışıklar silindi sudan.
Son saatimde mi uyandım uykudan,
Neden boş geçen yıllardan içim ezik?
Durdu beni ölüme götüren kervan.

Eski bir şarkı söyleniyor rüzgarda.
Duydum ki sevmeyi bilen dudaklarda
Benim ilahilerim hala okunan.


Sevgilim...... ellerime dokunaraktan,
Beni çağıran bir eda var sesinde.
Bu muydu insanlara son nefesinde
Görüneceğinden bahsedilen şeytan?


Sular çekilmeye başladı köklerde
Isınmaz mı acaba ellerimde kan?
Ah! Ne olur.. Bütün güneşler batmadan
Bir türkü daha söyleyeyim bu yerde!
Orhan Veli Kanık



Tuesday, April 10, 2012

İstanbul güncesi


Sarhoş gibi bir yorgunlukla geri döndüğüm, beni hemen kucaklayan şehrim.

Büyüleyici güzellikte, masallardan fırlamış gibi sihirli bir dolunay. Rengarenk laleler. Şurup gibi Nisan havası.

Boğaz'ın, o dünya üzerinde başka hiç bir yerde olmayan kokusu. Mavisi.

Sonra sakin Nisan yağmurları. Sokağımız. Köpek havlamaları. Sessiz kediler. Ezan sesi. Sokaklarda belli belirsiz kömür kokusu. Benim dilimi konuşan insanlar. İnsanlarım.



İstanbul..


Yine, yeni, yeniden..

Hiç bırakmamışım gibi. Bırakıp gittimse bile bana küsmemiş gibi.






Saturday, March 31, 2012

Sahilde Kafka



Son birkaç aydır enfes romanlar okuyorum. Ve bu beni çok mutlu ediyor. Çok şanslı hissediyorum kendimi, böylesine güzel edebiyat eserleriyle haşır neşir olabildiğim için..

Murakami'nin okuduğum ilk romanı olan 'Sahilde Kafka' da beni derinden sarstı, düşündürdü, güldürdü, içime doğru bir yolculuğa çıkardı..

Okurken yatakta yanımda oturan Bart'ıma durup durup kitaptan beni etkileyen ve sarsan cümleleri okuyordum. Sahilde Kafka öyle bir kitaptı ki, Murakami benim aklımdan geçenleri, sadece benim anlayabileceğim bir dille yazmıştı sanki.. Kitaplar hakkında, müzik hakkında, düşler ve gerçeklik hakkında yazdıkları nasıl böyle etkileyebiliyordu ki beni.. Tam olarak nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum ama, 'aklımın diliyle yazılmış bir kitap' desem belki biraz anlatabilirim Murakami'yi okurken hissettiklerimi.. Sanki yazar benim beynimin içine bakmış ve hayat hakkında düşündüklerimi görüp kitabını öyle yazmıştı.

Hayatının çoğunu kütüphanelerde geçiren bir insan olarak Komura Kütüphanesi'nin tasviri ve hayalimde canlanış şekline aşık oldum. Romanın içinde nefes alıyor gibiydim adeta. Kafka Tamura, Nakata, Hoshino ve diğer karakterlerle birlikte ben de Japonya'da ve ötesinde, o sihirli dünyadaydım sanki.

Roman bitince içimde hissettiğim derin hüzün duygusu, romanın dünyasından, ana karakterlerden ayrılmanın zorluğu ve hemen bu romanın yazarıyla tanışıp konuşma isteği, kitabın ne kadar başarılı bir edebiyat ürünü olduğuna en büyük kanıttı bence..

Thursday, March 22, 2012

Bir işaret


Kütüphanede ortalıkta duran dergilerden birini açtığımda çıkan sayfada şu yukarıdaki fotoğrafı gördükten sonra,

Aynı gece çok istediğim ve alanımda önemli bir konferanstaki panele seçilen iki makaleden birisinin benimki olduğunu öğrenmek!

Tesadüf olabilir mi?? Belki de tesadüf diye bir şey yoktur hayatta.. Ve işaretlerle doludur dünya, bakmasını bilene..

Mayıs'ta Toronto yolları göründü bana! Aynı ay içinde iki konferans sunumu, sonraki ay da Washington D.Cde başka bir konferans.. Çok heyecanlıyım. Aklımda makale fikirleri ve taslakları uçuşuyor! Özellikle kahve içtikten sonra 'overdrive'a giriyor beynim. O kadar çok fikir üşüşüyor ki aklıma aynı anda. İnanılmaz. Sürekli not alıyorum.

Ben mesleğimi çok seviyorum, söylemiş miydim ? :)

Wednesday, March 14, 2012

Bir zamanlar Anadolu'da



Chicago'ya Uluslararası Film Festivali'ne geldiğinde izlemek fırsat olmamıştı, ama Mart ayı içinde Music Box Theater'da gösterileceğini duyunca hemen bir arkadaşımla soluğu sinemada aldık dün akşam. Çok uzun zamandır izlemek istediğim bu filmi de izlemiş oldum böylece.

Filmin yine görselliği ve sinematografisi enfes. İlk yarısı, Nuri Bilge Ceylan imzası taşıyor adeta. Sürekli bir yağmur tehdidi, gece çekimleri, ışığın çok güzel kullanımı, şiirsel sahneler.. Ben bu filmin yine az diyaloglu, bol görselli NBC filmlerinden olacağını düşünürken, ana karakterlerin neredeyse sürekli bir konuşma hali içinde olmaları beni şaşırttı açıkçası. Yılmaz Erdoğan polis rolünde gerçekten çok başarılı. Doktor rolündeki Muhammet Uzuner'i ilk defa izledim açıkçası ama onun da oyunculuğuna hayran kaldım.

Film çok uzun ancak sıkıcı gelmedi bana. Sadece bazı sahneleri izlemesi sabır ve tahammül gerektiriyordu (sahnenin rahatsız ediciliğinden kaynaklanan bir şey, sıkıcılığından değil) Sıkılmak bir yana, diyalogları takip edip hikayeyi tam anlamıyla anlayabilmek için çaba sarfettim.

İnsan hikayelerinin işlenişi çok başarılı ve gerçekçi. Uzun zamanlar boyunca Anadolu'da savcılık yapmış dayımın kimbilir kaç tane böyle hikayeye şahit olmuş olabileceği geldi aklıma. İçim ürperdi. Anadolu'nun ücralığı hissi çok ustaca verilmiş. Özellikle köydeki yaşama dair ayrıntılar, o uzaklık ve dünyadan kopukluk hissi çok güzel yedirilmiş filme. Zaten Nuri Bilge Ceylan'ın en sevdiğim özelliği 'bir yerde olmanın getirdiği hissiyatı' çok güzel duyumsatması bize. Bilmiyorum anlatabildim mi ama tam bunu çok güzel başarıyor yönetmen.

Nuri Bilge Ceylan'ın başyapıtlarından olan bu filmi, yönetmenin hayranlarına kesinlikle tavsiye ediyorum.

Tuesday, March 13, 2012

Bahar geldi Chicago'ya






İnsan değişmez diyorlar ama, değişiyorum sanki gittikçe. Eskiden sürekli pembe-mor-kırmızı gibi canlı renkler giyerdim. Bugünlerde nedense sadece siyah giyiyorum. Siyaha takmış durumdayım. Halbuki havalar da çok güzel ve Chicago'ya bahar geldi.

Eskiden hiç kahve (özellikle Amerikan kahvesi) içemezdim, bugünlerde kahve içiyorum her gün mutlaka, bağımlısı oldum. Gittikçe klasik bir akademisyen portresine doğru gidiyorum sanırım. Bir kontakt lenslerimi çıkarıp kemik çerçeveli gözlük takmam kaldı galiba geriye!

Baharla birlikte bütün duyularım açıldı sanki bir anda. Daha çok okuyup, daha çok yazıyorum. Beynim aşırı bir üretim sürecine girdi. Sürekli müzik dinleyip, okuyup, yazmak istiyorum. Kızımla en çok Chopin dinliyoruz bugünlerde. Yazı yazmaya çok güzel bir arka plan oluşturuyor. O oyuncaklarıyla oynarken ben yazıyorum.

Chicago'ya bahar gelmesine rağmen ben hala çekmeyi çok sevdiğim siyah beyaz fotoğraflardayım sanki..Duygusal ve sanatsal açıdan yüklü, nostaljik, hassas bir ruh halindeyim. Yaratmak, üretmek için en ideal ruh hali belki de..

Tuesday, March 6, 2012

Mutlu aile nedir?



Fotoğraf: Kardeşimin ve benim gölgelerimiz, Şile sahili, Ağustos 2006





Mutlu bir aile nasıl tanımlanır?

Bana göre ailenin mutluluğunu, ailemize nasıl derin bir bağla bağlı olduğumuz belirler.

Çocukluğumu anımsadığımda 'mutluluk anları' ve ailemle hissettiğim derin duygusal bağ ve iletişim öne çıkıyor en çok. Ben hem anneme, hem babama, hem kardeşime çok derin bir bağla bağlı oldum her zaman.. Kelimelerle tarif edilmesi güç bir şey.. Ve birbirimizden ne kadar uzak olduğumuzun hiç bir anlam ifade etmediği, mesafelerden bağımsız bir his..

Biz her zaman birbiriyle iyi iletişim kuran, her gün konuşan, birbirini gerçekten dinleyen ve hayat hakkında hep birlikte sorular sorup cevaplar veren bir aile olduk.. Bu benim için ne kadar önemliymiş ve kişiliğime nasıl bir katkıda bulunmuş, şimdi kendim bir çocuk büyütürken anlıyorum!

Annem, her zaman en iyi arkadaşım oldu. Herşeyimi paylaştım onunla. Hiç bir şeyi gizlemeye gerek duymadım. Ya da yalan söylemeye.. Kitap kurdu olmamı, okumaya böylesine bir aşkla bağlı olmamı ona borçluyum. Öylesine güçlüdür ki bağımız, bir yerde ikimiz de aynı şeye tanık olup, ikimizin de çok sevdiği bir kitaptan bir alıntı cümle söyleyip, birbirimize bakıp gülümser, aynı şeyleri düşünebiliriz. Aynı dilden konuşuruz. Bir araya geldiğimizde sohbet, gecenin geç saatlerine kadar uzar.. Kahkaha atarız, gözlerimiz dolar, küçük kızlar gibi kikirderiz.. Canımın içiyle biz hayatı paylaşırız. Mektuplar yazarım ona yıllardır, bir kutuda biriktirdiği.. Mektuplarımda ona düşüncelerimi, hayat hakkındaki endişelerimi, fikirlerimi, planlarımı anlatırım.

Babamla ikimizin apayrı bir dünyası vardır. Edebiyat sevgimi, tiyatro sevgimi, yazma sevgimi ondan aldım. Öylesine derin bir bağımız var ki onunla, güzel bir kahvaltı sonrasında ikimizin de çok sevdiği bir şiirden bir mısra okuyup mutlulukla gülümseyebiliriz. Birlikte oturup Osmanlıca bir kelimenin anlamını çözmeye çalışırız. Ona başka çok az insanın okuyup anlayabileceği Osmanlıca mektuplar yazarım. Birlikte tiyatro oyunlarına, sergilere, şiir yarışmalarına gitmişliğimiz, yarışmalardan baba-kız ödüllerle eve geri dönmüşlüğümüz vardır :) Çoğu şiirimin, hikayemin, düzyazımın ilk okuyucusu ve eleştirmeni olmuştur. Türkçe'ye, şiire, edebiyata olan aşkımın müsebbibi odur.

Kardeşim ise çocukluğumdan beri masalları paylaştığım, oyunları bölüştüğüm, canımdır. Onunla olan bağımız hayatımda başka hiç bir şeyin yerini alamayacağı çok güzel ve derin bir sevgi. Başka hiç kimsenin anlayamayacağı, ikimizin uydurduğu bir dille konuşuruz birbirimizle. Başka birisi duysa 'deli bunlar' deyip gülüp geçer.. Bizse yıllardan beri birbirimizi bu kadar iyi anlayan yegane insanlar olmanın tadını çıkartırız. Deliyiz aslında biraz evet :) Çocukluğumuzda nasıl kuvvetli, nasıl sıradışı bir hayalgücümüz varmış, ne masallar uydurur, ne değişik bir dünyada yaşarmışız... Bugün bunlardan bahsettikçe kahkahalar arasında gülmekten gözlerimizden yaş gelir. Hala bu dünyada beni en çok güldürebilen insan kardeşimdir. Bunda eşsiz espri gücünün ve sanatçı zekasının, herkesten farklı çalışan hayalgücünün ve Kova burcu olmasının etkisi büyüktür bence! Deyim yerindeyse 'şeytan tüyü' vardır benim kardeşimde. Kendisini sevmeyen insan yok gibidir.


Annem, babam ve kardeşimden oluşan çekirdek ailemiz yıllar içinde ne çok 'mutluluk anı'ndan geçmiş.. Ne kadar güzel bir bağla bağlıymışız birbirimize.. Şimdi, geriye bakınca daha iyi anlıyorum.

Annem bizimle çok fazla vakit mi geçirdi, ya da bizi etkinlikten etkinliğe mi sürükledi? Hayır. Bizimle oturup oyunlar mı oynadı? Hayır. Annem de, babam da çok yoğun çalışan, mesleklerinde başarılı insanlardı (hala da öyleler) Ama işte, bizimle geçirdikleri zamanda ne yaptılarsa, bence en büyük başarıları işte şu anda hissettiğim bu derin bağı ve güven duygusunu aşılamış olmaları oldu bize. Yıllar geçse de, dünyanın ayrı yerlerine dağılsak da birbirimize böyle derin bir bağla bağlı, bir araya geldiğimizde uzun uzun sohbet edebilen, iletişimini asla kaybetmeyen bir aile olduk.

Annem ve babam bizi yetiştirirken ne yaptılarsa, ben de aynısını yapabilmeyi diliyorum bütün kalbimle. Umarım bir gün kızım da benim ailemle paylaşabildiğim gibi paylaşır hayatı benimle, babasıyla. İşte o zaman dünyalar benim olur!

Wednesday, February 29, 2012

The Road - Cormac McCarthy



The Road'un önce filmini izlemiştim, Viggo Mortensen'in oyunculuğuna hayran kalmıştım. Filmin atmosferi inanılmaz derecede ürpertmişti beni. Bunun üzerine kitapçıda rafta gördüğüm, filmin kendine temel aldığı Cormac McCarthy romanını da alıp okumak istedim.

Roman, bir 'kıyamet günü sonrası' (post-apocalyptic) romanı. Bundan önce bu türde sadece bir kitap okumuştum, o da Stephen King'in Kara Kule serisinin bir parçası olan 'Çorak Topraklar' (The Waste Lands) romanıydı ve çok başarılıydı. Bu romanda da sebebini bilmediğimiz bir felaket tarafından dünyanın çoğu yanmış, insanların çoğu ölmüş ve yiyecek bulmak neredeyse imkansız. Yamyamlardan oluşan çeteler kol geziyor ve bu ölü, karanlık, soğuk dünyada yaşamaya ve güneye doğru inmeye çalışan bir baba-oğulun hikayesini anlatıyor bize yazar.


Yazarın okuduğum ilk kitabı oldu bu. Ama kesinlikle son kitabı olmayacak. Bu kadar güçlü bir dille yazılmış, etkileyici ve gerçekçi bir roman okumamıştım son zamanlarda. Sade ama asla basit olmayan bir İngilizce. İmla işaretlerinin kullanılmamasının getirdiği gerçekçilik hissi. Adeta baba ve oğulla birlikte ben de o soğuk, gri, ölü dünyada yürüyordum. Odamda sıcak yatağımda oturduğum halde kitapta geçen karanlık gecelerin soğukluğunu içimde hissettim.


İnsanın boğazına düğümler atan, yutkunduran, çok akıcı ama çok kasvetli, karanlık bir roman. Hazmetmesi kolay değil. İnsana 'Ben böyle bir durumda olsaydım ne yapardım?' diye sorduruyor. Ve bence dünyanın şimdiki halini ve nükleer felaketleri gözönüne alırsak, maalesef insanlığın bu duruma düşmesi çok sürmeyecek..

Roman, bütün bunlara rağmen yine de 'insanlığa ve iyiliğe olan inançtır bizi yaşatan' mesajı da veriyor. Cormac McCarthy'nin bir yazar olarak gücü de buradan geliyor bence. Durumları, olayları duygu sömürüsüne dönüştürmeden, gayet sade ve olduğu gibi önümüze sunuyor. Diğer kitaplarını da okumayı iple çekiyorum!

Arrietty'nin gizli dünyası


Studio Ghibli'nin son filmini uzun zamandır merak ediyordum. Yine Miyazaki imzalı, insanın içini ısıtan, sıcacık bir film. Belki eski Miyazaki filmleri kadar fantastik ve gerçeküstü öğelerle yüklü değil, daha 'normal' bir film, ama bu benim filmden çok keyif aldığım gerçeğini değiştirmedi. İlk defa bir Miyazaki filmini sinemada izlemiş oldum.

Arrietty, parmak kadar boyuyla evlerin tahtalarının altında yaşayan 'borrower' (ödünç alıcı) bir ailenin kızı. Bir gün yanlışlıkla görülmemesi gerektiği halde bir insan tarafından farkediliyor ve olaylar gelişiyor.. Yine Miyazaki'nin çocuksu ve güzel dünyası bizi bekliyor bu filmde. Disney'in Studio Ghibli'yi satın almasının etkileri bariz olarak görülse de, ben çok beğendim yine de. Miyazaki'yi (ve kedilerini!) özlemişim :)

Monday, February 20, 2012

Efrasiyab'ın hikayeleri



Enfes, enfes..Sanırım okumadığım tek bu romanı kalmıştı İhsan Oktay Anar'ın, bunu da okudum sonunda. Ve diyebilirim ki Puslu Kıtalar Atlası'ndan sonra en sevdiğim kitabı bu oldu.

Ne çok özlemişim Uzun İhsan Efendi'nin üslubunu...Ne çok özlemişim onun kendine has dünyasında, kendine has diliyle anlatığı masallarda kaybolmayı... O kadar enfesti ki, sonunda gözlerimden yaşlar döküldü. Böylesine güzel bir kitabı bitirmek bana hüzün verdiğinden. Ama en çok da Uzun İhsan Efendi'nin kullandığı o güzel dille efsunladığı sayfaların büyüsünden..

Bin bir Gece Masalları'nın hikaye anlatma kültürünün, Doğu ve Batı felsefesinin, tasavvufun, popüler kültürün ve insanı kahkahayla güldürecek bir çok öğenin çok güzel harmanlandığı bir masallar bütünü.. Uzun süre unutabileceğimi sanmıyorum.



(Kitabı okumadıysanız bundan sonrasını okumayın)


Gerçekten de, kurdelesini düzeltirken, kızın gözünden bir damla yaş geliverdi. İşte Ölüm, bu gözyaşını gördü. Ardından çocuğun yüzünü, o yüzdeki harfleri, masalları ve cenneti farketti. Evet, çocukluk, cennetin ta kendisiydi ve cennet de seyredilmeye değerdi. Ölüm, seyrettikçe yüzünün yumuşadığını ve göklere yükselir gibi gerçek şekline erişmeye çalıştığını farketti. Bu sırada bir şey çatırdadı.

Mühür kırılmış, Ölüm gülümsüyordu.


Güneş battıktan epeyce sonra, çocukların yatma zamanı artık gelmişti. Zaten hepsinin gözlerinden uyku akıyor, buna rağmen yine de, hikayeye kulak kesilmeyi ihmal etmiyorlardı. Cezzar Dede son sözü de söyledikten sonra, merakı kabarmış olacak ki, en küçük kız torunu sordu:
-'Peki Dede, Efrasiyab'ın hazinesini bulduktan sonra onu ne yaptılar?'

Torunlarının bu gbi sorularına cevap yetiştirmekte zaten ustalaşmış olan ihtiyar, hiç düşünmeden cevap verdi:

-'Elmasların, yakutların ve zümrütlerin ışıltısını doya doya seyrettiler.'

Gelgelelim, torununun merakı yatışmış değildi:

-'Peki, ne kadar zaman seyrettiler dede? Hayatları boyunca hep ona mı baktılar? Seyretmekten bıkmadılar mı?'

İhtiyar ise gülerek, 'Hiç bıkılır mı? Ben seni seyretmekten bıkıyor muyum?' diye cevap verdi.

Uykusu adamakıllı bastırdığı için gözkapakları ağırlaşan çocuk, 'Öyleyse, ben büyüyene kadar yanımdan hiç ayrılma dede. Beni hep seyret.' diye mırıldandı.

İhtiyar, uyandırmamaya özen göstererek, gözleri kapanan torununu kucağına aldı ve yatağına yavaşça yatırıp üstünü örttü. Pencereden ayışığı sızıyor ve küçük kızın yüzünü aydınlatıyordu. Cenneti görmek için aslında bu kadar ışık bile yetmez miydi?




Şah ve Sultan



İskender Pala'nın okuduğum ilk kitabı oldu Şah ve Sultan. Çok ilgimi çeken bir konu olan Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail'in olgunlaşıp tahta çıkışlarının, savaşlarının ve aşklarının hikayesi. Anlaşılan o ki İskender Pala epeyi araştırma yapmış kitabı yazmadan önce. Bir de, derin bir Divan edebiyatı bilgisi ve dilini temel alıyor. Osmanlıcaya ve Farsçaya hakim olduğu açık. Dili, 'seci' de denilen, kafiyeli düzyazı tarzında, çoğu zaman. Romanda bu estetik dursa ve kulağa güzel gelse de bazen yapılan edebi sanatlar, sadece yazarın bilgisini göstermek için yapılmış gibi durabiliyor. Bölüm başındaki şiir alıntıları (bence) çok güzeldi. Ancak Divan Edebiyatı'na aşina olmayan birisi kitabı okurken belki zorlanabilir tam da bu yüzden.

Genel olarak ise son zamanlarda okuduğum en sürükleyici kitap olmasa da kaliteli, sağlam bir araştırma ürünü, dili çok güzel kullanan bir roman olduğunu söyleyebilirim. Özellikle tarihi romanları seviyorsanız bu romana bir şans tanıyın bence.

Thursday, February 16, 2012

Biz Akdeniz Kadınları


Resim: Amadeo Modigliani, 'Güzel Kadın'




Bu yazıyı, 'sıfır beden'i bize dayatmaya çalışan ve 'güzellik' kavramını içi kof, ulaşılması imkansız bir ideale dönüştüren kozmetik ve moda endüstrilerine inat yazdım. Bunu okuyan bütün kadınlara güzelliklerini ve eşsizliklerini hatırlatmak amacıyla yazdım.





Biz Akdeniz Kadınları, eşsiz ve benzersiziz.

Belki 'sıfır beden' değiliz, erkek çocuğu gibi dümdüz bedenlerimiz yok. 'Mükemmel' ya da 'ince' tanımına girmeyen, ama 'kıvrımlı' ve 'gerçek' bedenlerimiz var.

Aşık olduğumuzda ışıldar gözlerimiz. Aşktır en güzel makyajımız.

Kuzey ülkelerinin kızları gibi incecik değiliz belki. Ama bereketli bir tarla gibidir vücudumuz. Bir can büyütür içinde bedenimiz, korur, saklar. Sonra ak sütüyle besler. 'Kurabiye gibi' çocuklar büyütürüz biz, mis kokulu, yumuşacık, tatlı mı tatlı. Doğurduğumuz her çocukla daha da güzelleşiriz.

Akdeniz kadınlarıyız biz. Şarap gibi, yıllandıkça güzelleşiriz. Otuzlarımızda, yirmilerimizden daha güzelizdir. Kırklarımızda ise otuzlarımızdan. Yıllar, yüzümüze karakter katar, bilgelik yerleşir gözlerimize, bakışlarımıza. Gülüşümüze, kendine güvenin ışıltısı gelir. Kahkahalarımız rengarenk balonlar gibi uçuşur etrafımızda.

Akdeniz kadınlarıyız biz. Yaşamayı çok severiz. Yemek yemeyi, gülmeyi, sohbet etmeyi, şarkı söylemeyi.. Doyasıya yaşarız hayatı. Yüzümüzdeki çizgilerin her biri ayrı bir hikaye anlatır. Yaşadığımız her güzellik bizde izini bırakır.

Akdeniz ve Anadolu kadınlarıyız biz. Çalışır ve üretiriz. Ellerimizden bereket fışkırır. Yüreğimizden sevgi. Olduğumuz gibi, yaşadığımız gibi, kendimiz gibi güzeliz.

Tuesday, February 14, 2012

Uzun kanatlı kuş sürüleri




binlerce, onbinlerce kemanla çağırdığım dolunay
elektriğin gümüş suyuna ışığını değdiren yıldız
yeraltı kentimde biten güzelavrat otu
geçmiş sevdalarımı erittiğin geceler için
yeniden birini sevmenin ne olduğunu anımsattığın
yüzümde tahtlar devirdiğin,
saraylar yıktığın için
düşlerinin içinden geçecek
uzun kanatlı kuş sürüleri diliyorum sana
ve severken seni,
sevdikçe seni
hep çocuk kalacağım, biliyorum.





Akgün Akova



Tuesday, February 7, 2012

Sabah




Gölün mavi, saydam rengi. Dalgaların şıpırtısı. Sessizlik. Aklımın berraklığı. Buz gibi havayı içime çekerken üşüyen vücudumun içine akıttığım simsiyah, acı, sıcak kahve. Vücudumu uyandıran derin bir nefes. Derin, depderin bir nefes.

Sabahın berraklığı. Dünyayı tertemiz bir camın ardından görüyormuşçasına. Zaman bir an durmuşçasına. Öyle durup, dünyaya bakmak. Nefes almak. Sadece nefes almak.




Saturday, February 4, 2012

Fotoğraf

Branson, Missouri




Çekmeyi çok, ama çok seviyorum.

En çok çekmeyi sevdiğim şeylerden biri (ne alakaysa) eski ve terkedilmiş fabrikalar, binalar, yangın yerleri, sanayi atıkları...vs ve bütün bunların 'post-apocalyptic' de denilen, hüzünlü, gerçekdışı havası.



Branson, Missouri



Loyola Üniversitesi Kampüsü, Steam Plant, Chicago




Pullman Historic District, Chicago

Wednesday, January 25, 2012

Monday, January 23, 2012

Anne olmak beni nasıl değiştirdi?


Resmin alındığı yer


Anne olmak bir kadın için çok büyük bir değişim.. Anne olunca hiç değişmediğini söyleyen kadın, yalan söylüyordur herhalde. Ben anne olduktan sonra nasıl bir değişim geçirdim? O kadar çok yanı var ki..

- Artık çok daha duygusalım. Özellikle anne olduktan sonra insanın devekuşu misali başını kuma gömmesi çok daha zorlaşıyor. Sağduyusu, hassasiyeti artıyor. Hele de dünyanın değişik yerlerinde acı çeken, istismar edilen, zor hayatlar yaşayan çocuklar sözkonusu olduğunda gözlerimden yaşlar boşanmasına engel olamıyorum. Acı çeken, hasta çocuklarla ilgili filmleri içim ezilmeden izleyemiyorum. Eskiden çok hayret ederdim bazı insanlar nasıl bu kadar çabuk ağlayabiliyor diye. Artık ben de (annelik hormonları sağolsun) o insanlardan oldum!

- Eskiden 8 saatlik uykudan azına uyku demezken ve uykumu alamamışsam bütün gün esneyip dururken, şimdi 6 saatlik kesintisiz uyku uyuyabilirsem kendimi bomba gibi hissediyorum. İnanılmaz bir şey, vücudum daha az uykuya alışarak evrildi resmen diyebilirim.

- Kollarım 10.5 kiloluk bir nurtopunu (!) her gün defalarca kaldırıp indirmekten ciddi kas yaptı ve güçlendi. Eskiden tek bir alışveriş torbasını bile taşıyamazken şimdi en ağır torbalar, süt ve yoğurt kutuları vs bana mısın demiyor ve tüy gibi kaldırıveriyorum!

- Bebeğimden uzaktayken başka insanların bebeklerine sulanır, onlara gülümserken bakarken bulur oldum kendimi! Annelik içgüdüleri, hormonları nasıl bir şey, hayret ediyorum!

- Artık başka annelerle bir kızkardeşlik çemberi / dayanışma içinde gibi hissediyorum kendimi. Herhangi bir yerde yanımda bir bebek ağladığında içim acıyarak 'yazık sana' diye geçiriyorum içimden ve gülümsüyorum annesine sıcacık, kızmak/sinirlenmek asla aklımdan bile geçmiyor.

- Annemi çok, çok daha iyi anlıyorum! Çok doğruymuş dedikleri, insan en çok anne olunca anlarmış kendi annesini.




Bir de, bir de...

Mutluluğun tanımı değişti benim için.

Şimdi 'Bana mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin?' diye bana sorsalar eğer, sessiz ve güneşli bir odada huzur içinde bebeğini emziren bir anne çizerim :)

Extremely Loud and Incredibly Close


Tom Hanks ve Sandra Bullock isimlerini görünce 'tipik bir Hollywood filmi izleyeceğim' diye kendimi hazırladım, beklentilerimi düşük tuttum. Ama sandığımdan biraz daha güzel çıktı film. Eksikleri ve mantık hataları olsa da, 11 Eylül trajedisini biraz fazla 'Kemalettin Tuğcu' kıvamında içimizi dağlamak için kullansa da, yine de yüreğimde bir yere dokundu, gözlerimden yaşlar aktı neredeyse bütün film boyunca. Öylesine içimi acıttı ki uzun süre acıklı bir film izleyebileceğimi sanmıyorum. Bir de, en kısa zamanda kitabını okumalıyım Foer'in.

True Grit



Ne denebilir ki? Coen kardeşleri seviyorum. Coen kardeşlerin espri anlayışını daha da çok seviyorum (kara mizah) Jeff Bridges'ı ise en çok seviyorum! :)

Saturday, January 14, 2012

O özlem var ya

Hani arada dalga dalga vuran, kendini hatırlatan. İnce ince sızlayan.
O kötü işte.

Monday, January 9, 2012

Rüzgarın Gölgesi - Carlos Ruiz Zafon



O kadar uzun zamandır böylesine güzel bir roman okumaya ihtiyacım varmış ki meğer.. İlk satırlarından itibaren beni içine çeken, okumaya doyamadığım, bana kitap okuduğumu unutturan bir heyecanla içine dalıverdiğim bir roman. Enfes gotik atmosferi ve çok güzel işlenmiş kurgusuyla hayran kaldığım bir kitap oldu Rüzgarın Gölgesi.

Franco zamanında geçiyor olmasıyla bana 'Pan'ın Labirenti'ni anımsattı biraz.. O karanlık, karamsar havayı çok güzel veriyor bize yazar. Ama bir yandan da gizemli karakterleri ve peşinden koştuğu gizemli yazar 'Julian Carax'a benzeyen/benzetilen ana kahramanı 'Daniel' ile Paul Auster'ın tarzını da andırıyor yazarın üslubu. Bu kitabı bir iki cümleyle özetlemek o kadar zor ki. 'Anlatılmaz, okunur' denebilir ancak herhalde. Okuduktan sonra benim için 'şehirlerle özdeşleşen kitaplar' arasına Barcelona - Rüzgarın Gölgesi ikilisi de eklenmiş oldu. Okuduktan sonra o şehre gitmeyi ve gezmeyi gerçekten çok istedim. Umarım kısmet olur bir gün..


Bir de gerçek hayatta yaşasa kesinlikle tanışmak isteyeceğiniz roman karakterleri olur hani, sizin için unutulmaz ve özel olan. Benim için de Fermin Romero de Torres böyle bir karakter oldu bu kitabı okumamla birlikte. Bir karakter böylesine güzel, gerçekçi betimlenebilir mi? Bazı yerlerde Daniel ile olan diyaloglarına kahkahalarla güldüm, Bart da bana 'Bu kadın kitap okurken sayfaları kokladığı yetmiyordu bir de kıkır kıkır gülmeye başladı' ve 'delidir, ne yapsa yeridir!' der gibi baktı :)

Kitaptan çok ama çok sevdiğim, yüreğime kazınan o kadar çok alıntı var ki.. En çok içime işleyenini koyayım o zaman buraya:


“The nurse knew that those who really love, love in silence, with deeds and not with words.”


(Hemşire biliyordu ki gerçekten sevenler, sessizce severlerdi, sözcüklerle değil, yaptıklarıyla.)

Alçakgönüllü olmak bir erdemdir

Yıllar önce, üniversitemde alanında dünya çapında uzman olan astrofizik profesörüme 'siz bu alanın uzmanısınız, şu konuda ne düşünüyorsunuz?' gibi bir soru sorduğumda 'yok canım, ne uzmanı?' diye gülümsemiş, utanmıştı. Ağzım açık bakakalmıştım. Hocamın sorduğum konuda yazdığı bir kitabı ve uluslararası bir çok makalesi vardı. O bilmeyecek de kim bilecekti bu sorunun cevabını?

Yıllar sonra geldiğim ABD'de ise master yaptığım bölümün yıl sonu barbekülerinden birinde, hayatını İran tarihine adamış, yine uluslararası alanda ünlü, 70li yaşlara gelmesine rağmen hala kalın gözlükleriyle elyazmaları okumaktan erinmeyen, üşenmeyen, çok değerli bir hocamız, 'yaşam boyu hizmet ödülü' gibi bir ödüle layık görülmüştü. Hiç unutmam, gerçekten saygı duyduğumuz, 'bir derya' diyebileceğimiz kadar çok bilgili insanlardandır kendisi.

Barbekü bitti, ödül sahibine teslim edildi, konuşmalar yapıldı. 70'lerindeki hocam eline ödülünü aldı, mutlu bir gülümsemeyle sırt çantasını sırtına taktı. Kalın gözlüklerini şöyle bir düzeltti, sonra bisikletine binip evine doğru yola koyuldu! Yine ağzım açık kaldı. Öğrencileriyle konuşmayı bile bir lütuf sayan, burnu havada, hayatta bir kere olsun gülümsememiş 'profesör'lere verilecek bir ders gibiydi bu mütevazilik.

Hayatım boyunca gördüğüm, 'burnu yere düşse eğilip almayacak' diye tabir ettiğim insan tiplerinden sonra bana bu mütevazilik, bu alçakgönüllülük ne kadar şaşırtıcı gelmişti! Kafamda hemen bir bağlantı kurdum. Demek ki bir insanın değeri, ne kadar çok şey bildiğini sanmasıyla değil, alçakgönüllülüğüyle doğru orantılıydı. Her konuda ahkam kesmek değil de bazen 'bilmiyorum, siz ne düşünüyorsunuz?' diye gülümseyebilmek, susmak, bazen dinlemek, mütevazilik ve kendini bilmekteydi erdem.

Bugün bir pozisyona başvururken 'Cover letter' yazmam gerekti. (Bir iş için neden sizi seçmeleri gerektiğini anlattığınız 'niyet mektubu') Ve bir kere daha, bu 'kendini pazarlama' kültüründen ne kadar tiksindiğimi farkettim. O kadar sahte geliyor ki, o kadar yapmacık..

Ben hiç bir zaman kendini ileri atabilen, iş dünyasında kendini 'satabilen', tanıştığı herkesle iki laf arasında bütün CVsini paylaşan...vs bir insan olamadım. Biz akademisyenler mi böyleyiz acaba diyorum bazen.. 'Corporate' dünyaya uyum sağlayamamış, kendi reklamımızı yapamaz olduğumuz için mi akademideyiz.. 'Gereğinden fazla alçakgönüllü' olduğumuz için mi kurtlar sofrasında barınamıyoruz.. Bilemem.

Bildiğim tek şey, alçakgönüllü, içten, içi dışı bir insanlarla çok daha iyi anlaştığım. Ve çok şanslıyım ki hayatımda böyle insanlar çok var :)

Thursday, January 5, 2012

Gerçek aşk



5 Ocak 2011 günü, akşam 9:48. Çok uzun bir günün sonu. Yarı karanlık, son teknoloji donanımlı, büyük bir hastane odası. Çok yorgunum. Artık devam edemeyeceğimi düşünüyorum. Ağzımda buz parçaları. Susuzluktan ölmek üzereyim. Gücümün tükendiğini hissediyorum, sona geldiğimi, pilimin bittiğini. Yorgunluktan ağlamanın bir kaç dakika uzağındayım sadece.

Bir anda sarsılıyorum. Dünya duruyor bir anda. Zaman duruyor. Dağların tepesindeki karlar gibi bembeyaz, pamuk gibi yumuşak, tombiş yanaklı, topidik bir kız bebek görüyorum bir anda. Atıyor ilk çığlığını, bir bezle temizlenir ve boyu, kilosu ölçüp biçilirken. İncecik sesiyle ağlıyor. O ses kulağıma dünyanın en güzel müziğinden daha güzel geliyor.

Sarıp kundağa, çıplak göğsümün üzerine koyuyorlar onu. Hala titriyorum yorgunluktan, yaşadığım duygu yoğunluğundan, yüreğimdeki heyecandan. Allahım, bu akça pakça, bu kocaman gözleriyle bana bakan, bu dünyanın en güzel bebeği benim mi? Bu tombiş yanaklı, güzel elli, küçük bir kuş gibi titreyen, incecik sesler çıkaran, bu hediye paketi benim mi? İnanamıyorum, içim titriyor. Dokunmaya bile kıyamıyorum. Allahım, ben bu kadar güzel, mükemmel bir şeye nasıl bakacağım? İçimde korku, heyecan, mutluluk, endişe, hepsi birbirine girmiş.

Gözlerinin içine bakıyorum. Gerçek aşkın ne anlama geldiğini işte o anda anlıyorum. Güzel kızım yüreğimi alıp ellerinin içinde tutuveriyor. Hayatımın sonuna kadar onda kalacak bundan sonra yüreğim. Biliyorum.

Wednesday, December 21, 2011

Winter's Bone


Uzun zamandır bu kadar yalın, duru ama bir o kadar da etkileyici bir film izlememiştim. Böylesine bir sadelikle, böylesine bir duygu yoğunluğu verebilen film gerçekten az bulunur.

Missouri'de, Ozark dağlarında bir kasabada geçen film, (en azından benim) daha önce hiç görmediğim bir Amerika sunuyor bize. İnsanların etlerini kendileri avlayıp pişirip yedikleri, kamyonetlerle gezdikleri, harabe gibi evlerde yaşadıkları, uyuşturucu ticaretinin ve suçun kol gezdiği, tüyler ürpertici bir yer. Çok beylik olacak ama, 'Ne yaşamlar var' dedirtiyor insana film. Başroldeki Jennifer Lawrence'ın oyunculuğu takdire şayan. Hem akli dengesi yeridne olmayan annesine, hem de iki kardeşine bakmak zorunda olan 17 yaşındaki genç kız rolünü uzun zaman unutabileceğimi sanmıyorum.

Asıl acı olan şey ise böyle hikayelerin sandığımızdan çok varolması gerçek hayatta, etrafımızda. Biz farkında olmasak ve kendi izole hayatlarımızın içinde kafamızı kuma gömmüş bir şekilde yaşıyor olsak bile..

Sundance festivalinde ödül alan bu bağımsız yapımı çok beğendim. Bence 2010'un yeteri kadar ilgi görememiş nadir iyi filmlerinden.

Tuesday, December 13, 2011

30 yaşında olmak, ve hayat üzerine



Aralık ayının ilk haftası itibariyle 20li yaşlarıma elveda dedim. Nasıl bir his diye merak ediyordum, hiç bir şey değişmedi aslında!

Şimdi içinde bulunduğum noktadan geriye dönüp bakınca, özellikle 20li yaşların benim için çok öğretici geçtiğini söyleyebilirim.


İnsana, yaşı ilerledikçe, Amerikalıların 'kendi teninin içinde rahat etmek' diye tercüme edebileceğim (feeling comfortable in your own skin) bir güven geliyor.


Kendimi daha çok sevebilmeyi öğrendim 20li yaşlarımda. Ergenlik yıllarının o karanlık, rahatsız ve güvensiz zamanlarının aksine.. Üniversiteyle başlayan, kendimi gittikçe daha iyi keşfettiğim, ruhumu ve vücudumu çok daha iyi dinlediğim, ne istediğimi ve neyi sevdiğimi, nelerin ve kimlerin beni mutlu/mutsuz ettiğini çok daha iyi gördüğüm bir dönem oldu 20li yaşlar.


Bir aile kurdum, kendi çekirdek ailemi. Dünya üzerinde beni en iyi tamamlayan kişi olduğunu düşündüğüm erkekle evlendim. Ben ne kadar romantik, uçarı, aşırı iyimser, hayalperest ve soyut ve 'sosyal bilimci'ysem, o da bir o kadar somut, planlı, düzenli, gerçekçi ve 'mühendis kafalı'! Ben ne kadar Yay burcuysam o da o kadar Oğlak burcu. Ben çok uçtuğumda o beni yeryüzüne çekiyor, o sayıların ve plan-programların dünyasında bunaldığında ben bir şarkı söyleyiveriyorum :) Böylece Yin ve Yang gibi tamamlıyoruz birbirimizi.


Bana gerçek aşkın anlamını öğreten kocaman gözlü, tombiş yanaklı bir kız getirdim dünyaya. Doğduğu günden beri her günümü sihirli bir masal bahçesine çevirdi. Bana verilen en büyük, en güzel, en değerli hediye oldu. Şimdiye kadar aldığım doğumgünü hediyelerimin en güzeli, doğumgünümün sabahında uyandığımda onun gülüşünü görmekti.


20li yaşlar hem kimsenin mükemmel olamayacağını, hem de zaten olmaya çalışmaması gerektiğini öğretti bana. Kendimizi seversek, dünyayı ve diğer insanları sevebileceğimizi. Mutluluğun insana dışarıdan verilen bir şey değil, kendi yarattığı bir şey olduğunu. Kendi içinde olduğunu. Bazı insanların 'mutlu olabilme' yeteneğinin diğerlerine göre çok daha fazla olduğunu.


Saçımın rengini bile sevmeyi öğrendim 20li yaşlarımda. Boyamıyorum artık saçlarımı. Ve işin garibi bana en çok yakışanın aslında kendi saç rengim olduğunu farkettim! Geçen gün ilk defa gümüşi bir tel buldum saçlarımın arasında. Gülümsedim kendi kendime. Uğurum oldu o benim, koparmadım, atmadım.


Eminim, gözlerimin kenarlarında ya da ağzımın etrafında oluştuğu zaman çizgiler, onlardan da utanmayacağım. Çünkü onlar bana ne kadar çok gülümsediğimi, kahkaha attığımı hatırlatacak!


Aynaya bakıyorum. Şimdiki zamanda, bugünde, Aralık 2011'deyim. Çocukluğum ve ilkgençlik yıllarım, bazen bir rüya gibi geliyor. Zaman, korkutucu bir hızla akıp geçiyor. Gelecek ise henüz yazılmamış bir hikaye gibi.

Bense şimdi, burada, şimdiki anda, aynaya bakıyorum. Yüreği her dakika pır pır uçmaya hazır, uçarı bir 'çocuk kadın' bana gülümsüyor.

Monday, November 28, 2011

Mutluluk - huzur






Mutluluk, güzel bir yemekten sonra elinde çay bardağıyla şöminenin alevlerini izlerken dalıp gitmek, huzur içinde sessizliği dinlemek ve o anda dünyada başka hiç bir yerde olmayı istememektir.

Sunday, November 27, 2011

Hugo - Martin Scorsese


Arada bir oluyor böyle filmler, çıkıveriyor karşıma. Tamamen tesadüf eseri giriyorum filme mesela, ama hayran olup çıkıveriyorum. Sanki Martin Scorsese benim kafamın içine bakmış, sevdiğim herşeyi görmüş bir çırpıda: Kitaplar, kütüphaneler, trenler, tren istasyonları, çocukluğun büyüsü, fotoğraf, sinema sanatı, oyuncaklar, saatler ve saat mekanizmaları.... Ve bütün bunları aynı filmin içine koymayı ve beni çok mutlu etmeyi kendine amaç edinmiş!

Fi tarihinde oynadığım enfes Syberia oyunu vardı, bu filmdeki otomaton (automaton) bana onu anımsattı, gülümsetti.

Tek kulağımı tırmalayan şey Paris'te insanların İngilizce konuşuyor olması oldu açıkçası :) Ama Amerika'da tam Şükran günü haftasonu çocuklu aileleri hedef alan bir film, herhalde Fransızca orijinalli ve altyazılı olarak gösterilemezdi.

Bir de,

İyi ki varsın, Ben Kingsley!!

Thursday, November 24, 2011

Bir içe dönme (introspection) vesilesi olarak Şükran günü



Her sene Aralık sonunda hesaplaşır ya insanlar kendileriyle.. Neden tam o zaman yapma zorundayız bunu, anlamam. Bugün ABD'de kutlanan Şükran Günü vesilesiyle ben de 2011'e şöyle bir dönüp bakmak, yılın bir anlamda hesap-kitabını çıkarmak, içe dönüp neler hissediyorum bir bakmak istedim. Kasım sonu da yapabiliriz bence pekala bunu, yılbaşını beklemeye gerek yok :)

2011 yılı gerçekten ilginç bir yıldı benim için, uçlarda yaşadım diyebilirim. Çok büyük mutluluklar ve çok büyük stresleri bir arada yaşadım. Bana göre dünyanın en büyük mutluluklarından biri olan anne olma duygusunu tattım. Ama anne olmanın aynı zamanda ne büyük bir sorumluluk olduğunu da anladım. Özellikle Mayıs ve Ağustos ayları benim için çok zorlayıcı aylar oldu, ama çok şükür feraha erdim.

Mesleksel anlamda doktora diplomamla aramda duran son büyük engel olan Proposal sunumumu Mayıs sonunda gerçekleştirdim. Doktoranın son (ve belki de en zor) safhasına geldim - All But Dissertation (Tez dışında bütün yükümlülükleri bitirmiş doktora adayı - PhD candidate)im artık. Bir yandan ders vermeye devam ederken, bir yandan tezimin araştırma ve yazma safhasıyla uğraşıyorum.

10 gün sonra 30 yaşında olacağım. Hayatımın '20li yaşlar' dönemini kapatırken, 30lara merhaba diyeceğim. Tam bu noktada iç huzuru ile dolu, mutlu bir yerde olduğumu biliyorum. İnsanın dünya üzerinde geçirdiği vakit arttıkça, kendine güveni artıyor, kendini çok daha iyi tanıyor. Hayatın gittikçe güzelleşiyor olmasının ardında yatan sır da bu işte.

Bu Şükran Günü'nde şükretmek için çok fazla nedenim var. Herşeyin en başında, sevgi ile dolu bir yaşamım olduğu için. Yüreğimin, etrafımdakilerin hepsini derin bir sevgiyle sevebilecek kadar büyük olduğunu hissettiğim için.

Saturday, November 19, 2011

'Akademisyen anne' olmak:




- Ünlü bir profesörün konuşmasına gidip konuşmanın ortasında söylenen ilginç bir şeyi not etmek için çantada kalem ararken, çantandan bir emzik çıkardığını dehşetle farketmek, sonra kimsenin görmemiş olduğunu umarak çantaya geri koymaktır.

- Öğrencilerine örnek olarak bir isim söylemek gerektiğinde ilk aklına gelenin kızının ismi olmasıdır.

- Kaç yıldır gittiğin ve ders çalıştığın kütüphanenin kapısından, üzerinde bebek kusmuğu lekeleri olan siyah bir eşofmanla girmektir.

- Az sonra verecek olduğun dersin notlarını gözden geçirirken kendini bir anda kızının Iphone'daki fotoğraflarına bakarken bulmaktır.

- Öğrenci ödevlerini kontrol ederken bir yandan kızına şarkı söyleyebilmektir.

- Kızının en önemli sosyalleşme etkinliklerinden birinin 'kütüphanede hikaye saati' olmasıdır. (Chicago Halk Kütüphanesi sağolsun)

- Kızını kitaplarla ve oyuncaklarla, güzel müzikler, oyunlar ve sevgiyle dolu, sessiz, sakin ve huzurlu, en önemlisi de hiç bir zaman televizyon izlenmeyen bir evde yetiştirebilmenin haklı gurur ve mutluluğudur.

- Kitaplıkta duran İslam tarihi ve siyaset bilimi kitaplarının yanına 'Dr Seuss' ve 'Eric Carle' imzalı kitapların konuşlanmasıdır :)

- Bebeğinizin dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin kampüsünde henüz bir kaç aylıkken fink atabilmesi, yaşlı başlı, ciddi, alanında uzman profesörler tarafından sevilip mıncıklanmasıdır :)



Herşeyin ötesinde- kızıyla birlikte kendi öğrenme ve büyüme isteğinin de ateşlendiğini hissetmek, ondan ilham almak, onun için dünyanın en güzel yazılarını yazmak, onunla birlikte dünyanın en güzel şehirlerine gitmek istemektir.











Kitap: Kızım 3 aylıkken okuduğum ve çok ilginç ve güzel bulduğum, akademisyen annelerin deneyimlerini yer yer komik, yer yer acıklı derecede tanıdık bir dille paylaştıkları 'Mama, PhD' kitabı!


Wednesday, November 16, 2011

Canlar

Canların, okyanus ötesinden gelir.

Kavuşmak, çok güzeldir. Ev bir anda şenlenir. Yemekler yenir, çaylar içilir. Hasret giderilir bol bol. Birlikte geçirilememiş olan onca zamanı telafi etmek istercesine.

'Sayılı gün çabuk geçer' lafı her seferinde tekrar kanıtlanır ama. Ayrılık günü gelir çatar. Gözler nemlenir, boğazlarda yumrular, için burulur. 'Sağlık olsun da tekrar kavuşalım'..'Buna da şükür, çok iyi vakit geçirdik' gibi teselliler dökülür dudaklardan.

Giderler sonra, metal bir kuşa binip.
Okyanus ötesine. O 'yalnız, güzel ve uzak' ülkeye.
Evde, boş odalarda sesleri kalır. Kokuları kalır. İzleri kalır.
Yüreğinde bir burukluk kalır. İçinde bir boşluk. İçinde rüzgarlar eser.

Zordur uzak olmak, canlarından. Dünyada en çok özlediğin iki insandan.

İçinde bir sızı kalır.

Sadece çeken bilir.

Wednesday, October 19, 2011

Karanlık



'Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.'


Sait Faik Abasıyanık, 'Haritada bir Nokta'






Toprağa kırmızı bir gül gibi düşen çocuk!

Artık sen, geri dönülemeyecek, sonsuz karanlıktasın.

Birileri nutuklar okur ardından, birileri haykırır.. İçi kof, tekrarlana tekrarlana anlamsızlaşmış 'Vatan sağolsun' sözcükleri dökülür dillerden. Yürüyüşler düzenlenir, sloganlar atılır, öfkeli ağızlar salyalar saçarak kan, kin, nefret, intikam ve şiddet söylemlerine devam eder.

İnternette vatandaşların, facebook profil fotoğrafını değiştirir, yas tutar bir kaç günlüğüne, acı unutulana kadar. Hiç tanımadığımız birinin ölümünün acısı kaç gün sürer? 1 mi, 2 mi, 3 mü? Kaç gün sonra dönebiliriz 'normal'e? Kaç gün sonra çıkar aklımızdan o çocuk?

Dünyanın çeşitli yerlerinde, hiç tanımadığın insanlar, senin ve ailen için 20,30 saniyeliğine 'saygı duruşu'nda bulunur. Görevlerini ifa etmiş olabilmek için. 'Üzerimize düşeni yaptık, elimizden geleni yaptık' diyebilmek için. Vicdanlarını rahatlatabilmek için.

Hiç tanımadığın üniformalı adamlar, evine gelip sırtını sıvazlar gözü yaşlı, yüreği yangınlarda boğulmuş annenin. Yüreği çökmüş, gözlerinin nuru gitmiş babanın. Eline bir madalya tutuştururlar yüzünün rengi kaçmış, hayalete dönmüş karının.


Ama ah güzel çocuk, güzelim çocuk, sen artık, geri dönülemeyecek zifiri karanlıktasın. Sen artık annenin yüreğinin içinde o canını teslim edinceye dek yanan bir kor ateşsin. Sen artık babanın göğsünde ebediyete kadar her gün yeniden kanayacak, derin, onulmaz bir yarasın. Sen artık eşinin gözlerinde, çocuklarının bakışlarında kara bir delik, ellerinde bir anlık titreyiş, yanaklarından süzülen gümüşi ışıltılı bir gözyaşısın.



İsyankar, yorgun yüreği içine sığmayan naciz vücudum, ruhum, acziyeti içinde kelimelere sarıldı. Söz biter, yürek donup kalır, kelimeler yetişir imdada.

Toprağa kırmızı bir gül gibi düşen çocuk!

Susuyorum, ağlıyorum, özür diliyorum senden. Geri dön, güzel çocuk!

Tuesday, October 18, 2011

Gecede sessizlik anı

Yanımda bilgisayarında çalışıyorsun, bense kitap okuyorum. Gecenin sessizliği içinde yatakta uzanıp kitap okumak, öylesine mutluluk verici, huzurlu bir duygu ki. Yanımda senin olduğunu hissetmek ise daha da güzel.

Kitabın dünyasına kendimi kaptırmış, sayfaları çevirir, arada bir de kitap kokusunu koklarken, birden içimden yükselen coşkuya dayanamayıp kitabıma sarılıyorum. 'İyi ki kitap denen şey var, iyi ki okuyabiliyorum!' diye gülüp, kitabımı okşuyorum.

Gecenin sessizliğindeki bu ani çıkıştan sonra hayretle yüzüme bakıp sen de gülüyorsun. Garipsemiyorsun, beni olduğum gibi kabul edip böyle seviyorsun.

Böylesine 'deli' bir 'çocuk-kadın'la evlendiğin için acaba şaşırıyor musun kendine arada? Merak ediyorum :)

Sunday, October 9, 2011

Bazen - sadelik

Bazen insanın canı sadece bir dilim ekmek, biraz beyaz peynir, bir kaç zeytin yemek ve yanında bir bardak açık çay içmek ister.

Friday, October 7, 2011

Beni mutlu eden şeyler

Bir mutluluk listesi yapmıştım daha önce, şimdi de genel olarak beni kendi mesleğim dışında mutlu eden şeyleri bir bir yazayım dedim, yazayım ki her gün bunlardan en azından bazılarını yapıyor olduğuma emin olayım:

- Yazmak (serbest biçimde, akademik olarak değil)
- Okumak
- Yoga
- Fotoğraf çekmek (özellikle siyah-beyaz ve portre)
- Film izlemek
- Kızımla vakit geçirmek, yerlerde yuvarlanmak
- Kızıma kitap okumak
- Yürüyüş yapmak (her gün en az 1 saat)
- Güzel kokulu bir yemek pişirmek

Thursday, October 6, 2011

Elveda Steve


'And in the end, it's not the years in your life that count. It's the life in your years.'

Abraham Lincoln

Monday, September 26, 2011

Okulun ilk günü

Sabahın 2:30unda bebeğimin ağlamasıyla uyanmış, sonra sabaha kadar bin türlü sebepten uyuyamamışım. Zaten 5:45te kalkmak zorunda olacağım için saat 4:30dan sonra uyumaya çalışmaya çalışmayı da kesmiş, yatakta kütük gibi rahatsız bir şekilde yatarak saatin ilerlemesini beklemişim. Zombi gibi, sepet gibi bir kafayla kalkmışım. Kahvaltı edip hala uyuyan bebemi uyandırmamak için parmak uçlarıma basarak giyinip ona havadan öpücükler gönderip evden çıkmışım.

Hava nasıl karanlık, sokak lambaları hala yanıyor. Eylül ayına göre fazla serin, bir de sağanak halinde yağmur yağıyor. Sıcak ve yumuşak yatağımda olmak için neler vermem ki o sırada.

Uyku gözlerimden akıyor, hava berbat, görüş mesafesi sıfıra yakın. Yağmur camları dövüyor. Pat-pat silecekler çalışıyor ama yetişemiyorlar yağmurun hızına.

Kısacası güne pek iyi başlamamışım.

Sessiz sedasız sahil yoluna çıkıyorum. Neredeyse boş yolda giderken CD çaların düğmesine basıyorum. Canım Sezen'imin sesi dolduruyor arabayı. Sanki yanıbaşımda, yolcu koltuğunda oturmuş, o tatlı ve buğulu sesiyle 'canım benim, üzülme, herşey iyi olacak, herşey daha güzel olacak' diye beni teselli ediyor. Bana eşlik ettiği yolculuk boyunca kendimi daha iyi, daha mutlu ve sakin hissediyorum.

Yağmur altında daha bir yeşil parlayan kampüsüme geliyorum. Özlemişim çok. Arabadan inip saçımda yağmur damlalarıyla ağaçların arasından yürüyorum.

Bir anda güneş çıkıyor bulutların arasından. Göz kırpıyor bana. Yüzümü ısıtmak, gönlümü almak ister gibi sanki.

Müzik olmasaydı, benim için hayat böylesine yaşanılası olmazdı.. Söylemiş miydim?

Sunday, September 25, 2011

Savages



Ne zamandır böyle içime dokunan, güzel bir 'indie' film izlememiştim. Çok bilinmeyen ama bence gerçekten hakettiği üne kavuşamamış, hoş bir film. Philip Seymour Hoffman'ı zaten Manolya'dan biliyor tanıyor ve çok seviyorduk. Bu filmde de oyunculuğunu konuşturmuş.

Film, 'kara komedi'nin çok güzel bir örneği. Bir sahnede ağlamaya yaklaşıyorsanız bir sonrakinde kahkahalar atabiliyorsunuz. Yaşlı babaları demans (bunama) ile teşhis edilince gidip onu yaşadığı yerden almak ve bir 'huzurevi' (nursing home)'a koymak zorunda kalan bir abi ve kızkardeşin maceraları. Ne babanın bildik, klasik bir baba, ne de kızı ve oğlunun 'normal' insanlar olduğunu söyleyebiliriz aslında. Hepsi eksantrik, değişik tipler. Filmde de zaten komik ve aynı zamanda düşündürücü diyaloglarla bunu görüyorsunuz.

Herkesin farkında olduğu ama hiç kimsenin aklına getirmek istemediği iki gerçek üzerine düşündürüyor insanı film: Yaşlılık ve ölüm. Bu yüzden biraz depresif bir film diyebiliriz aslında, ama depresifliğin içine bunların hepsinin hayata dair, normal şeyler olduğu, herkesin bu yollardan geçtiği gerçeği de çok güzel yedirilmiş. Çoğumuz, eğer kaderimizde varsa, yaşlanacağız. Hepimiz ölümü tadacağız. İnsandan insana değişen şeyler ise insanların bu zor zamanlarda nasıl davrandığı, kardeşlerin birbiriyle olan ilişkilerinin nasıl değiştiği ve bu zor yükü birlikte nasıl sırtlandıkları.

Yaşlılığımın nasıl geçeceğini bilemesem de, evlatlarıma yük olmak istemem. Allah herkese mutlulukla ve huzurla yaşlanmayı, vicdanı ve içi rahat, onurlu bir yaşam sürmüş olduğunun bilincinde, kimseye muhtaç olmadan, sevdikleri etrafındayken, yüzünde bir gülümseme ile canını teslim edebilmeyi nasip etsin.

Monday, September 19, 2011

Pembe bulut




Koku takıntımı ve güzel kokuların hayatımdaki yerini bilen bilir. Bilmeyenler şuraya göz atabilirler.

Uzun araştırmalarımdan sonra ise bu 2011 sonbaharının ve belki de kışın kokusunu belirledim sonunda:



Pembe bir bulut içinde uçuyor gibiyim, bu güzel kokuya aşık oldum!

Friday, September 16, 2011

Bugün - sakinlik





Philip Glass'in The Hours filmi için yaptığı soundtrack albümünü dinliyorum. Son zamanlarda müptelası olduğum Spotify'dan.

Yanımda 8 buçuk aylık kızım oyuncaklarıyla oynuyor. Kendi kendine bir şeyler söylüyor. O tatlı bebek sesiyle. Kendi dilinde.

Dışarısı durgun, neredeyse tamamen rüzgarsız. Serin. Sakin. Karanlık bir Eylül günü.

Ruhum, inanılmayacak bir sükunet içinde, beklemede, dinlemede. Yüreğimin sükuneti, bütün vücuduma yayılıyor. Hareketsiz, sessiz, duruyorum.

2011'in Eylül ayını ıhlamur kokusuyla anımsayacağım sanırım. Her akşam bir bardak ıhlamur çayı içmeyi adet edindim. İnanılmaz bir sakinlik ve huzur veriyor. İçim ısınıyor, yumuşuyorum adeta.

Ne zamandır öykü okumamıştım. Özlemişim çok. Öyküler Anlatsın adında bir Türk Edebiyatı'ndan öyküler seçkisi okuyorum. Her gece bir öykü. Yatmadan önce. Ruhuma çok iyi geliyor.

Ne geçmişe dönüp baktığım, ne gelecekle ilgilendiğim, şu anda, şimdiki anda durduğum, başka insanların, başka şehirlerin, başka hayatların önemini yitirdiği, kendi hayatımla başbaşa kaldığım bir ay oldu Eylül.

Güzel oldu.

Friday, September 9, 2011

Eylül anları

Sonbahar. Serinlik. Kokusu babaanemin evini anımsatan bir bardak ıhlamur çayı.

Tuesday, August 30, 2011

İlk bayram!





Bu sene benim için bayram sevinci, kızıma ilk (çifte) bayramında cici bir elbise, siyah rugan ayakkabılar ve dantelli çoraplar almak demek.

Çocukluğumun bayramlarını hatırlamak, aldığım cicileri kızımın başucuna koyup sevinçle bayram sabahını beklemek, sabah yataktan 'bugün bayram, erken kalkın çocuklar!' diye fırlamak demek.

Friday, August 19, 2011

L'Automne



Gönlümün mevsimlerinde
Nefes sesleri, iç çekmeler
Geçmişten sedalar işittim
Kurumuş yapraklar kadar nazenindi yaz
Ağustos, ağır ağır sıcaklığını terkederken
Yağmur, havada bir tehdit gibi asılı
Mevsim dönüyor, ben yorgun
İçimin rüzgarları, esintileri durgun
Dönüyor mevsim, sonbahar beklemede
Gün solgun, gök solgun, su solgun.




18/08/2011
4:20

Thursday, August 18, 2011

Benden Selam Söyle Anadolu'ya



Atinalı bir gazeteci olan Dido Sotiriyu'nun çok çarpıcı romanı, 'Benden Selam Söyle Anadolu'ya'yı okudum geçtiğimiz ay.. I. Dünya Savaşı sonucu yerlerinden yurtlarından olan Anadolu Rumlarının trajik hikayesi. Elimden bir an bile bırakamadım. Kitap Ege'de cennet gibi bir köyde yaşayan Rum genci Manoli'nin gözünden bize Osmanlı'nın yıkılışı ve Mustafa Kemal'in Büyük Taarruz'unu anlatıyor. Bir okuduğunuzda yüreğinize işleyecek, bir daha kolay kolay aklınızdan çıkmayacak olan bir kitap. Resmi tarih söylemlerinin dışında gerçek insanların hikayeleri nasıldı, neler yaşandı, merak edenlere tavsiye ederim şiddetle.

Doktora tezimde tarih ve edebiyat ilişkisini yakınen incelediğim ve bu konuya çok ilgi duyduğum için beni çok daha fazla sarstı bu roman. Herşeyden öte, emperyalist devletlerin elinde küçük ulusların nasıl bir piyon gibi kullanıldığının ve sonrasında ortada bırakıldığının çok acıklı ve bilindik bir öyküsü.

Türkler ve Yunanlılar, yani şu anda Ege'nin karşılıklı kıyılarında olsa da özellikle Anadolu'da yanyana yüzlerce yıl barış içinde yaşamış olan iki halk... Emperyalist Batı ülkelerinin hırsları ve çıkarları uğruna nasıl birbirine düşürülür? Kitap bunu anlatıyor. Zaten kitabın son bölümünde Manoli'nin ağzından yazar, işte bu duruma içerliyor:

'Ve sen Kör Mehmet'in damadı! Hele sen! Niye öyle tiksinerek bakıyorsun yüzüme? Öldürdüm evet seni, ne olmuş! Ve işte ağlıyorum... Sen de öldürdün! Kardeşler, dostlar, hemşehriler... Koskoca bir kuşak, durup dururken katletti kendi kendini!.. Anayurduma selam söyle benden Kör Mehmet'in damadı! Benden Selam Söyle Anadolu'ya!.. Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin... Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların Allah bin belasını versin!..'



Tuesday, August 2, 2011

Anlar - 7

Yıllar önce, serin bir Ramazan gecesi.. Sanırım 16-17 yaşlarındayım. Ramazan hep kışın olurdu ya ben okula giderken.. Zaten okullu olduğumuzdan oruç tutmaya izin yoktu. Ama yine de annemlerle kalkmayı çok severdim sabahın o erken saatinde.

Kadıköy'deki evimizdeyiz.. Sabaha karşı, bazı evlerin pencerelerinde ışıklar yanıyor. Pencereyi açıp şöyle bir kokluyorum, evet, dışarıda kış kokusu var. Kömür ve simsiyah gecenin karışımı olan o güzel koku. Karanlık sokağa bakarak doyasıya içime çekiyorum.

Pencereyi kapatıyorum. Yumuşacık yastığıma sırtımı dayıyorum. Masa lambamın yumuşak sarı ışığında, annemin yaptığı patatesli böreğin tadı hala damağımda, Sait Faik okuyorum. Galiba 'Semaver' adındaki enfes hikayesini..

Mutluluk bu olmalı, diye düşünüyorum. Mutluluk, rahat yatağında, lambanın ışığında, annenin yaptığı patatesli böreğin tadı hala damağındayken Sait Faik hikayeleri okumaktır.

Wednesday, July 20, 2011

Bunu söyleyeceğim hiç aklıma gelmezdi ama

Kütüphanede 5. katta gece yarılarına kadar ders çalıştığımız zamanları özledim. Kitap raflarının arasında kaybolmayı özledim. Çalışmaktan yorulunca kafeye gidip sıcak bir bardak çay içip kurabiye yemeyi, orada tesadüfen gördüğüm arkadaşlarımla laflamayı özledim.

Ruhumda öğrencilik var. Sonbahar gelse, okul yine başlasa, öğrencilerime kavuşsam, kütüphanemde araştırma yapsam.

En yakın zamanda kampüsüme gidip hasret gidermem lazım!

Monday, July 18, 2011

Harry Potter ve Ölüm Yadigarları - 2



"Ölüler için üzülme Harry. Esas hayatta kalanlara üzül. Hepsinden çok ise sevgisiz bir hayat yaşayanlara üzül."

Albus Dumbledore



Benim için bir efsanenin, ve aynı zamanda 20'li yaşlarımın bitişine denk gelen ve yakışan bir son oldu Harry Potter dizisinin sonu. İlk kitabı sanırım 2002'de okumaya başlamıştım, 20 yaşındayken. Neredeyse 10 sene geçmiş aradan. Serinin her kitabını ayrı bir heyecanla beklemek, sonrasında ise filmler için heyecanlanıp yakın arkadaşım A. ile film çıkar çıkmaz bilet alıp gidip hemen izlemek.. Bir de Museum of Science and Industry'de gittiğimiz Harry Potter sergisi. Bütün bu heyecanlar sona erdi artık. Benim için çok özel olan Harry Potter serisi, 2000'li yılların popüler kültürünün hep çok önemli bir parçası olarak kalacak.

Bu son filmi değerlendirirken edebiyat ve sinemanın birbirinden çok ayrı kulvarlar olduğunu anımsamamızın yeterli olacağını düşünüyorum.

Edebiyat, daha doğrusu kurgu (fiction), bize bir hikayeyi anlatırken ayrıntıya girmeyi sever. Tamamıyla insan beyninin imgesel hayalgücüne güvenir ve dayanır. Bize betimlenen bir sahneyi, bir kişiyi, bir nesneyi gözlerimizin önünde nasıl canlandırdığımız, tamamen bize bağlıdır. Bu açıdan epeyi subjektif (öznel) bir deneyimdir.

Sinema ise, hikayeyi bize herşeyiyle 'sunar'. Bir filmi izlerken bütün seyirciler aynı şeyi görür. Bu açıdan daha objektif (nesnel)dir. Hayalgücünün çok yeri yoktur. Film sanatının asıl amacı bizi 2 saat içinde bambaşka dünyalara götürmek, gerçek hayattan bir nebze 'kaçmamızı' sağlamak, bizi eğlendirmek / hüzünlendirmek / düşündürmektir. Bu kısıtlı süre içinde detaylara çok girilmeyebilir, şayet film bir roman uyarlaması ise bir çok ayrıntı ya da olay atlanabilir, bazı kurgusal öğeler sinema diline çevrilirken tamamıyla değiştirilebilir. Bütün bunların hepsinin normal olduğunu düşünüyorum.

Harry Potter serisinin bütün kitaplarını çok severek okudum. Filmlerini ise (çoğunu) severek izledim. Romanların ve filmlerin birbirinden ayrı olduğunu ve tam olarak karşılaştırılamayacağını hep gözönünde bulundurarak. Şimdiye kadarki favorim tabii ki Alfonso Cuaron'un yönettiği 'Azkaban tutsağı' idi.

David Yates'in yönettiği bu son film ise bence 'kötü bir roman uyarlaması' olarak değil, 'başarılı bir sinema filmi' olarak algılanmalı. IMAX 3D'de izlemenin de etkisiyle sinemanın bana sunduğu bütün nimetlerden bu filmi izlerken bol bol faydalandım. Kahkaha da attım, gözyaşı da döktüm. Özellikle kitapta da en çok sevdiğim ve etkilendiğim 'The Prince's Tale' bölümünde. İçime dokundu o sahneler, beni derinden etkiledi. Ve bütün bu sebeplerden dolayı, bu filmin Harry Potter serisine yakışan bir final olduğunu ve izleyiciyi de kesinlikle tatmin edici bir son olduğunu düşünüyorum.

Benim için gerçekten de çocukluk değil ama belki gençliğimin önemli bir kısmı bitiyor bu serinin bitmesiyle.. Bu filmi izledikten sonra Harry Potter serisinin ve romanlarda yer alan her bir karakterin benim için ne kadar önemli olduğunu tekrar hatırladım. J.K. Rowling'e bize böylesine sevgi dolu, böylesine sihirli bir dünyanın kapılarını açtığı için teşekkür ettim yeniden.

Benim için en mutluluk verici şey ise, kızım anlayacak yaşa geldiğinde onunla birlikte bu seriyi tekrar okumak, birlikte gülmek ve ağlamak olacak!








(Bir sonraki yazının konusu: Bebeklikten çocukluğa geçtiğinde kızıma hangi kitapları okumak isterim? Coming soon... :)

Friday, July 15, 2011

Bazen

Bazen beynim fazla hızlı çalışıyormuş gibi geliyor, başım dönüyor. Yani düşüncelerimin hızına kendim bile yetişemiyorum desem? İşin kötüsü konuşurken de oluyor bu ve aşırı hızla, aşırı bir tutkuyla ve ellerimi kollarımı sallayarak, nefes nefese konuşuyorum. Bazen konuşma hızımın bile düşünme hızıma yetişemediğini bile hissediyorum. Umarım karşımdakilerin de başı dönmüyordur bu durumdan.

Bazen..zaman fazla hızlı akıyor gibi geliyor, başım dönüyor. Dünya üzerinde o kadar çok sevdiğim insan, onca yapılacak şey, kafamda o kadar çok proje, okunacak o kadar çok kitap, yazılacak o kadar çok makale ve yazı var ki.. Düşündükçe heyecanlanıyorum, kalbim güm güm atıyor, heyecanım kalbimden taşacak gibi oluyor.

Bazen.. insanları öylesine yoğun seviyorum ki, elle tutabildiğimi hissediyorum o sevgiyi. Heyecanım gibi sevgim de yüreğime sığmıyor.

Bazen, gece çok karanlık, kabuslar çok korkunç, hayat çok anlamsız geliyor. Bazen ise tam tersi çimen daha bir yeşil, güneş daha bir parlak, gökyüzü daha masmavi geliyor gözüme. Yaşama sevinciyle doluyorum. Hayat da bu iki duygu arasında gidip gelmek değil mi, çoğu zaman?

Bazen, düşünür insan..Kendiyle başbaşa kalıp, kendini dinler. Sessizliği ister.

Bazen de hiç bir şey düşünmeden yazmayı. Sadece yazmayı.

Saturday, July 2, 2011

Geri döndük!



Sıkıntılı ve stresli bir Mayıs ayından (Mayıs sıkıntısı!) sonra, Türkiye tatilimiz iyi geldi bize.

Kızım ilk (ve ilk okyanus aşırı) uçuşunu yaptı. İlk defa deniz otobüsüne, vapura, füniküler'e bindi!

Güzel yemekler yedik, güzel insanları, sevdiklerimizi gördük, uzun sohbetler ettik onlarla. Uzun zamandır görmediğim dostlarımı gördüm. Hasret giderdim bol bol.

İstanbul'u, Moda'yı, gençliğimin geçtiği sokakları arşınladım, gezdim. Canımın çektiği bütün 'lezzet durakları'na uğradım, Kırıntı'da mantarlı etli dürüm de yedim, Ali Usta'da dondurma da, Saray'da kazan dibi de! İçimde ukde kalmamış oldu :)

1999 yılından itibaren çektiğimiz 'Ev videoları'nı izledim, gülmekten gözlerimden yaşlar geldi. Zamanın nasıl ve nasıl acımasız bir hızla geçtiğine hayret ettim tekrar.

Evimizdeki eski kitaplarıma baktım, dokundum, bazılarının bazı bölümlerini yeniden okudum. Yıllar boyunca biriktirdiğim anıları koyduğum 'Anı kutusu'ndan geçmiş günlüklerimi, karaladığım şiirleri, yıllar boyunca annemle birbirimize yazdığımız mektupları, arkadaşlarımdan bana gelen mektupları...hepsini çıkarıp tekrar okudum. Ergenlik ve gençliğim, ve o sırada dert ettiğim çoğu önemsiz onlarca şey gözlerimin önünden geçti.. 15 sene önceki kendime baktım bir pencereden, gülümsedim. Kızım da bana böyle mektuplar yazar mı acaba ileride? Bu ihtimali düşünürken de gülümsedim!

Dünyanın en büyük hazinesi, güzel anılarımızdır herhalde. Kimsenin bizden alamayacağı, beynimize kazınmış olan, yüreğimizin en derin yerinde duran o sihirli 'anlar'.. Türkiye'de böyle anlarımıza bir çok an daha ekledik.

Sonra da kızımızla kırlangıçlar gibi uçarak şehr-i Chicago'ya geri döndük.

Yaz güzel başladı. Böyle devam etsin!

Tuesday, May 31, 2011

Hey!

Dünyanın her yanından benim için dua eden, tanıdığım ya da tanımadığım, beni düşünüp bana iyi dileklerini ve pozitif enerjilerini gönderen onlarca güzel insan var benim etrafımda!!

Mücevher nedir ki, yakut, elmas, altınlar nedir ki?

Asıl hazinem: Beni düşünen, seven, sevdiğim insanlar. Güzel insanlar.

Ne başardıysam sizin dualarınız, iyi dilekleriniz, desteğiniz sayesinde.

Tez sunumumu başarıyla geçtim. Doktorayı almama sadece bir adım kaldı. Teşekkürler! : )

Monday, May 30, 2011

Bunu okuyorsanız

Sevgili okurlarım

Bu yazdıklarımı okuyorsanız, yarın (31 Mayıs Salı günü) Chicago saatiyle sabah 10:00da, İstanbul saatiyle saat akşam 6:00da, benim için dua edebilir misiniz? Tez sunumumda manevi yardımınıza ve desteğinize çok ihtiyacım var.

Çok teşekkürler! : )

Saturday, May 21, 2011

Sahilde


Gölün üzerini kesif bir sis kaplamış. Öyle kesif ki, sanki uzansam dokunabilirim. Her taraf çok huzurlu bir sessizliğe bürünmüş. Sadece arada sırada martıların çığlıkları sessizliği yırtarak yankılanıyor kayalarda.

Kızım bebek arabasında uyuyor. Sahil boyunca yavaşça, acele etmeden yürüyorum. Anne-kız, sahilde tek başımızayız. Kendimi dinliyorum, dünyanın nefes alıp verdiğini hissedebiliyorum adeta.

2 saat kadar yürümüşüm kızımla. Zaman nereye gitti anlamadım.

Akşam eve geldiğimde güneşli bir gün olmamasına rağmen yüzümün güneşten yanmış olduğunu farkettim. Sis güneş ışınlarının etkisini arttırıyor mu acaba? Yine de mutluluk..

Wednesday, May 18, 2011

Bir Mantı hikayesi!

Anneannemiz ve annemiz mantı yaparken ben de belgeledim! :)


Wednesday, May 4, 2011

Eğitimin gücü

Trabzon'da bir ufak köyde doğan, sadece ilkokul mezunu bir kadın.. Minyon, ufak tefek, ama çelik gibi kuvvetli bir azme sahip olan, küçük ama dev bir kadın. İleri eğitimin safhalarından geçmese de kendince dünyayı öğrenmiş, aklı ve zekası çok keskin, çok zeki bir kadın.

Bu kadın, kocası ve çocuklarıyla İstanbul'a göç eder. Evi, dünyasıdır. Evinden çok dışarı çıkmaz. Evinin içinde yemekten çamaşıra, temizlikten dikişe kadar herşey ona bakar.

Bu kadın, çamaşır makinesi, kurutma makinesi, elektrikli ütü ya da bulaşık makinesi olmayan bir devirde, hazır bezlerin, hazır kıyafetlerin alınamadığı bir devirde, merkezi ısıtma olmayan sobalı bir evde, tek başına 4 çocuk yetiştirir. Her birini normal ve ağrı kesicisiz doğumlarla doğurur, hepsini tam 1 sene emzirir, yemeklerini yapar, kıyafetlerini kendi elleriyle diker. Eşi ve misafirleri için günde bir kaç çeşit yemeği eksik etmez. O zamanlar babalar çocuklarıyla da ilgilenmiyor ki! Hiç kimseden yardım almadan, eşinden bile hiç bir yardım görmeden (çocuklarının başını bile okşamaktan korkan eski erkeklerden bahsediyorum burada, onlara dokunmaya bile çekinen) dört çocuk yetiştirir. Azmiyle, çalışkanlığıyla, o dört çocuğu da, o zamanlar Türkiye'nin en büyük ve iyi üniversitelerinden olan İstanbul Üniversitesi'nden mezun eder.

Kadının kızlarından biri, ekmeğini eline alır, o da en az annesi kadar azimlidir. Çalışır, çabalar, kendi işini kurar, kendi eczanesinde yıllarca gıkını çıkarmadan, azimle, sebatla, sabah 8-akşam 8 ve haftada 6 gün gibi korkunç bir tempoyla ve yoğunlukta çalışır. Çalışırken bir de iki çocuk doğurur, önce bir kız, dört sene sonra bir erkek. O da hiç kimseden yardım almadan, gerekirse kızını eczaneye götürerek, çocuklarını nöbetlerdeki uzun geceler boyunca üst katta uyutarak, küçük kuzular gibi nereye gitse peşinden sürükleyerek, şefkatle, azimle, sebatla büyütür.

Kendi biricik kızını da kendi değerleriyle büyütür kadın, ona Türkiye şartları içinde sahip olunabilecek en iyi eğitim imkanlarını sunar.. Kız da büyük bir aşkla sever okumayı, yazmayı, okulunu.. Öylesine çok sever ki, eğitime ve öğrenmeye, kendini geliştirmeye devam etmek, belki bir gün öğrendiklerini sonraki nesillere aktarmak ister üniversiteden sonra bile.. Üniversitede derslerin, ders dışı aktivitelerin, bütün yoğunluğunun ortasında GRE ve TOEFL sınavlarına girer, hocalardan tavsiye mektuplarını toplar, A.B.D'nin en iyi 6 üniversitesinin lisansüstü programlarına başvurur.

Bir Mart sabahı, kocaman, güzel bir zarf gelir bu kıza postadan. We are pleased to inform you..' diye başlayan bir mektup çıkar içinden, bir de broşürler ve kayıt belgeleri.. O üniversitelerin birinden kabul gelmiştir, 'sizi kampüsümüzde görmekten mutluluk duyacağız' diye yazmıştır fakültenin dekanı o kıza. Kız mutluluktan havalara uçar.

Yeni bir maceraya başlamak üzere hayatında ilk defa ailesini ve bütün sevdiklerini, arkadaşlarını, tanıdıklarını geride bırakıp okyanus ötesine uçar kız.

Şimdi bu kız, hani o Trabzon'da küçük bir köyde doğan, ilkokul mezunu kadının torunu, A.B.D'nin en iyi üniversitelerinden birinde tam burslu doktora yapmakta.

Trabzon'da bir ufak köyde doğan, sadece ilkokul mezunu olan, minyon ama çelik gibi kuvvetli bir azme sahip olan, küçük ama dev kadın.. Kendi çocuklarına verdiği eğitimle, torununun kaderine de yön vermiş olan o elleri öpülesi kadın, benim anneannem. Onun Trabzon'da başlayan hikayesi, eğitimin gücü sayesinde benimle birlikte dünyanın öteki ucunda, Chicago'da devam ediyor.

Eğitimin gücü, dünya üzerindeki bütün güçlerin toplamından daha muhteşem, daha etkili, daha büyük.

Kendi çocuklarına azmiyle, çalışkanlığıyla, bu imkanları sunan, kızlarına da en az oğulları kadar iyi eğitim imkanları sağlayan, bu sayede benim hayatımı da şekillendiren güzel yüzlü, mis kokulu, akıllı, tatlı kadın. Canım anneannem. Emeklerinin boyutunu, çabanın büyüklüğünü, şimdi kendi kızımı büyütürken anlıyorum.

Anlıyor ve seni çok seviyorum. Kutlu olsun 'anneler günü'n. Işık dolsun her günün.