Saturday, August 25, 2012

Chicken with Plums






Marjane Satrapi'nin, ünlü bir tar ustasının çok sevdiği tar'ı kırıldıktan sonra hayata küsmesini anlatan 'Chicken with Plums' (Erikli Tavuk) çizgi roman kitabını yıllar önce okumuş ve çok sevmiştim. Daha önce 'Persepolis' kitabının da film uyarlamasını yapan Vincent Paronnaud, bu filmi de yönetmiş. Ama Persepolis gibi çizgi film şeklinde değil, gerçek bir film olarak çekmiş.

En az Persepolis kadar, belki daha da çok sevdim bu güzel filmi. Hikaye biraz değiştirilmiş ve tar yerine keman konmuş olsa da, çok başarılı bir şekilde işlenmiş konu, oyunculuklar da ayrı güzel.

Filmin konusu kısaca şöyle: Keman ustası Nasser Ali Khan, eşi çok kızgın bir anında kemanını yere çalıp kırdığından beri müzik yapmaktan aynı keyfi alamadığı için, artık yaşamaktan vazgeçiyor ve 'ölmeye yatıyor'. Biz de 8 gün boyunca, ölüm meleği Azrail onu gelip alana kadar yani, onun hayatını geriye dönüş sahneleriyle, anılarıyla tekrar onunla birlikte yaşıyoruz. Hüzün ve aşk dolu bir hikaye onunkisi. İçimize işliyor, daha önce Persepolis'te olduğu gibi kah gülüyor, kah ağlıyoruz. Nasser Ali Khan ve sevdiği kadın Irane'nin öyküsü gibi öyle çok mutsuzluk öyküsü var ki gerçek hayatta.. İnsanın içini sızlatıyor.

Bu güzel filmi, gösterime girdiğinin ilk akşamı Chicago'da izleyebilmiş olduğum için çok mutluyum!







Şu enfes sahnedeki aşkın güzelliği, uzun süre çıkmayacak aklımdan.


Friday, August 24, 2012

The Artist


Ne kadar şirinsiniz siz ya, ne kadar naif, güzel.. İnsanın sessiz filmlerin zamanında yaşayası, o yıllara dönesi geliyor. Ne kadar güzel özenilmiş, ayrıntılara dikkat edilmiş, insanı izlerken mutlu eden bir film.

Ayrıca Berenice Bejo (Peppy Miller) inanılmaz derecede Hülya Koçyiğit'in gençliğine benziyor! :)

Wednesday, August 22, 2012

Mezzanine


Tezimin iki bölümünü (100 sayfa kadar) bu albümü dinleyerek yazdım. Günlerce üstüste dinlemekten bıkmadım. İleride tekrar dinlersem bu günleri hatırlarım artık.



Wednesday, August 15, 2012

Elveda canım Müşfik Kenter





İçimde çocukluğumun anıları, seni sahnede ilk izlediğim an aklımda, yüreğimde. Sonra seninle tanışıp röportaj yapma şansını yakalamıştım. Sakince, kibarca konuşman, gözlerinden fışkıran zeka pırıltıları ve konuşurken mavi mavi, yumuşacık bakan gözlerin aklımda.

Sonraları, Dragos'taki evimizde üst katta bir Pazar günü annem ütü yaparken, pencereden denize ve adalara bakıp senin sesinden yine Orhan Veli'yi dinleyişimi hatırladım.. Ağladım.. Marmaris'te günbatımına yakın bir vakit, annemin omzuna başımı yaslamış, güzel mavi denize bakarken 'walkman'imin kulaklığından yine senin sesini dinleyişimi hatırladım.. Ağladım. Çocukluğumun bitişine, bir devrin kapanışına, bir güzel insanın gidişine ağladım.

Kardeşimi aradım. Aramızdaki okyanuslar, binlerce kilometrelik uzaklıklara rağmen, beni dünyada en iyi anlayan insanı. Karşılıklı sustuk. Birlikte, çocukluğumuzun bitişini düşündük, sustuk. Bizim için önemli olan, çocukluğumuzu ve gençliğimizi şekillendirenlerin birer birer gidişine yandı içimiz. Sustuk.

Bitti çocukluğumuz, gitti 'Orhan Veli'..


Saturday, August 11, 2012

Çocukluk sihirli bir masaldı



Mutluydum, mutluyduk o sihirli masalın içinde..

Anneannemin sessiz, huzurlu evindeki saatin tiktaklarını dinleyerek dayımın kütüphanesine dalmaktı benim için mutluluk.. Oradan beğenip seçtiğim kitabı elime alır, koltuğa uzanır, saatlerce okurdum.. Mutfaktan anneannemin yemek pişirirken çıkardığı sesler gelirdi. Bir evi 'yuva' yapan sesler yani.. Suyun fokurdama sesi, çatal bıçakların sesleri, tabakların sofraya konulurken çıkardığı ses.. Anneannemin mutfakta devinen varlığı, huzur verirdi bana, ısıtırdı içimi.. Ancak çok sevildiğimiz bir yerde, bizi çok seven birinin yanında hissedebileceğimiz o (biraz şımarık) mutluluk hissi. Sıcacık, yumuşacık..

Ben okurken, anneannem mis gibi bir dilim Vakfıkebir ekmeğinin üzerine halis muhlis Trabzon tereyağı sürer, üzerine biraz da tuz eker, bana getirirdi. Ekmeği kemirerek okur, okurdum. Kendimi başka dünyalarda kaybederek.. Zamanın kum saati akışının yavaşlayarak bir bal kıvamına geldiği, uzadıkça uzayan saatler boyunca okurdum.

Karnım iyice acıktığında kitabımı bir kenara bırakır, mutfağa gidip anneannemin leziz yemekleriyle karnımı doyururdum.. Üzerime tatlı bir uyku hali çökerdi. Gözlerim kapanmaya başlayınca esneyerek gidip anneannemin mis kokulu, tertemiz çarşaflarının ve yorganının arasına kıvrılır, dışarıdan gelen martı seslerini dinleyerek uykuya dalardım..Huzurlu, rahat, mutlu bir uykuya..

İçimin huzur coğrafyasını şekillendiren günlerdi.. Zamanın içimde bal kıvamında aktığı, uzun yaz öğleden sonralarıydı.. Ve ben çok mutluydum. Zaten çocukluk dedikleri, dünyanın en sihirli masalı değil miydi?



Wednesday, August 8, 2012

Porco Rosso






Miyazaki'nin uçma sevdasının ne boyutlarda olduğunu tekrar görmemi sağladı bu şirin film, bir de yine bana kendimi çok mutlu ve huzurlu hissettirdi, daha ne isterim? Ben de göklerde Porco Rosso'nun kırmızı uçağıyla uçup o muhteşem manzaraları izliyor gibi oldum. Hem de sinemada izleme şansım oldu, Gene Siskel sağolsun.

Bu filmle birlikte sanırım artık Miyazaki'nin izlememiş olduğum filmi kalmadı! :)




Sunday, August 5, 2012

..............









KIZ ÇOCUĞU

 
Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem ,
göze görünmez ölüler.
 
Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.
 
Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.
 
Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâğıt gibi yanan çocuk.
 
Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.
                                               



Nazım Hikmet Ran
1956

Friday, August 3, 2012

Kadından Kentler







Okuduğum ilk (şiir kitabı olmayan) kitabı Murathan Mungan'ın. Ne çok şey kaçırıyormuşum meğer! Türkiye Cumhuriyeti'nin dört bir yanına dağılmış kadınların yaşamlarını, hislerini, dünyalarını nasıl güzel gözlemlemiş, anlatmış yazar... Bir su gibi okuyup bitirdim. Her bir hikaye ayrı bir iz bıraktı bende, her biri ayrı bir noktasına dokundu yüreğimin. Etrafımdaki kadınlardan, kendi hayatımdan, şahit olduğum hayatların çoğundan tanıdık izler gördüm bu hikayelerde..

Romanları hikayelerden daha çok sevmiş, karakterleriyle daha çok özdeşleşebilmişimdir hep.. Bu kitapsa ezber bozdurdu bana: gerçekten başarılı hikaye nasıl yazılır, elle tutulur, gerçek, hayatın içinden gelen karakterler nasıl yaratılır onu gösterdi. Hayran kalmamak elde değil ayrıntılara gösterilen özene, hikayelerin kurgusuna, gerçekçiliğine..



'annesi, arada bir, "hayatla romanları ayırt edemeyeceğini bilseydim, zamanında 'oku kızım, oku kızım,' diye başının etini yemezdim," diye uyarırdı.

hayatla karıştırılmayacaksa romanlar niye okunsundu ki?'






Bana yıllarca 'neden bu kadar çok okuyorsun kızım?' diyen ve kendisi benden de çok kitap okuyan, uzun uykusuz geceler boyu yüzlerce kitap bitiren kitap kurdu annem: yukarıdaki cümleleri okuduktan sonra tam bu noktada gülümsemektesin. Biliyorum : )


 






Safe Area Gorazde






Daha önceden 'Palestine' (Filistin) isimli çizgi roman-kitabını okuyup çok etkilendiğim Joe Sacco'dan, yine insanın yüzüne bir yumruk gibi inen, sarsıcı, düşündürücü bir kitap. 90'lı yıllarda bütün dünyanın izlediği, Avrupa'nın orta yerinde kanlı bir utanç yarası olan Bosna'nın hikayesi.. Aslında Bosna'nın içinde Birleşmiş Milletler tarafından 'güvenli bölge' olarak ilan edilmiş olan Gorazde bölgesinin, insanlarının hikayesi.. (Daha sonra bu 'güvenli bölge' tanımının ne kadar anlamsız olduğunu da anlıyoruz tabii) Okuması kolay bir kitap değil.. Ama çok şey öğreten, insanlığın 'insanlığını' sorgulatan, 'Birleşmiş Milletler' denen örgütün varlığının anlamını sorgulatan, unutulmayacak bir kitap..  Kesinlikle duygu sömürüsü yapmadan, tek taraflı anlatımın kolaycılığına kaçmadan, olabildiğince nesnel yaklaşmış Joe Sacco konuya. Ve ortaya çok gerçekçi, bir o kadar hazmetmesi zor bir rapor çıkmış. Sacco'nun Gorazde'de geçirdiği günlerde biz de yanındaymış gibi olaylara tanık oluyoruz.

Boğazımda kocaman bir yumruyla, kah yutkunmaya çalışarak, kah gözlerim dolu dolu okudum. Bizim günlük hayatımızda dert ettiğimiz şeyler, küçük ayrıntılar, endişeler o kadar boş geldi ki gözüme. Hayata bakışımı değiştirdi bu kitap. İnsanoğlu, yücelme potansiyeli olan, yaptığı işlerle dünyayı daha güzel bir yer haline getirme yetisi olan bir varlık. Ama bazen inanılmayacak kadar alçalıp canavarlaşabiliyor.. Onu hatırlattı bana bu kitap. Ve tüylerimi diken diken etti.


Friday, July 27, 2012

post-Murakami travması


Bart (Perdeyi aralamış dışarıya bakarken): Gökyüzünde çok güzel bir ay var bu gece.

Moonie (Akşam uykusunun sarhoşluğu içinde): Bir tane mi, iki tane mi?

Bart: ?!??






Tuesday, July 24, 2012

Muse - Sunburn


Blog'umda benim için çok büyük anlamı olan, hayatıma damgasını vurmuş şarkıların bana anımsattıkları anları yazacağım yeni bir bölüm açıyorum. Bir nevi 'Hayatımın soundtrack'i de diyebiliriz. Bu yazıları yeni bir etiket ile 'sarkilarim' konusunun altında toplayacağım.

Üstüste, defalarca dinlediğim, benim için takıntı olan, hayatıma damgasını vurmuş bütün şarkılar bu yazı serisinde yerini alacak.

Başlıyoruz!




Muse-Sunburn

2007 yazı, Ağustos ayı. Mısır'da dil kursu için aldığım burs sebebiyle Kahire'deyim.. Hava çok, çok sıcak.. Hem Chicago'daki evimden, hem İstanbul'daki evimden çok uzaktayım. Bart'ı, evimi, Chicago'yu, İstanbul'u özlüyorum. O yaz 2 aylığına o Chicago'da, ben Kahire'de, birbirimizden ayrı kalmak zorunda kalmıştık.  Eylül'de İstanbul'a gideceğimiz günleri iple çekiyordum.

Mısır'daki evimde internet yok, Bart'la ancak internet kafeye gittiğim zamanlarda, seyrek olarak konuşabiliyorum, telefonda sesini duymak da çok nadir. Eve gittiğimde yapılacak bir şey yok, o sıcakta öğleden sonra dışarı çıkmak mantıkdışı.. Gerçeküstü bir dünyada gibiyim. Sabah derse gidip, öğlen eve gelip ödevlerimi yaptıktan sonra geriye yapacak bir şey kalmıyor. Bir şeyler atıştırıp yatıyorum rahatsız yatağıma. Sırtüstü yatıp, dakikalarca, saatler boyu tavana boş boş bakıyorum. Ve bu şarkıyı dinliyorum. Onlarca defa, üstüste, bıkmadan, usanmadan.. Bart'ı özlüyorum, Matthew Bellamy'nin güzel sesi kulaklarımda.. Evimden çok uzaklardayım, ama müziğin evrensel gücü beni özlediğim topraklara götürüyor.







Sunday, July 22, 2012

1Q84



Önce bu yazımı bir daha okuyun lütfen sevgili okuyucular.

O yazıyı yazdıktan sadece bir kaç gün sonra, bu romanda şu aşağıdaki paragrafı okudum: (İngilizce okuduğum için Türkçe çevirisini bulamadım kusura bakmayın)

Sayfa 685: Tengo, demanslı babasını hastane odasında ziyaret ederken düşünür:

'When he tired of reading aloud, Tengo sat there, gazing at the form of his sleeping father and trying to surmise what kinds of things were going through his brain. Inside - in the inner parts of that stubborn skull, like an old anvil - what sort of consciousness lay hidden there? Or was there nothing left at all? Was it like an abandoned house from which all the possessions and appliances had been moved, leaving no trace of those who had once dwelled there? Even if it was, there should be the occasional memory or scenery etched into the walls or ceilings. Things cultivated over such a long time don't just vanish into nothingness. As his father lay on his plain bed in the sanatorium by the shore, at the same time he might very well be surrounded by scenes and memories invisible to others, in the still darkness of a back room in his own vacant house.'


Şimdi söyleyin bana, ben bu adamın kitaplarını sevmeyeyim de ne yapayım? 'Aklımın diliyle kitap yazıyor' demiştim ya bir zamanlar, işte aynen öyle. Kendi düşüncelerimin yazılı halini okumak gibi, Murakami kitapları okumak benim için.

1029 sayfalık, okuduğum en uzun roman rekoruna ulaşan bu kitap bugün bitti. İçimde garip bir boşluk duygusu oluştu, ayrılmak zor geliyor.

Bir de, Murakami ile karşılıklı otursak saatlerce sohbet edebilirmişiz gibi hissediyorum.     







Wednesday, July 18, 2012

Road trip (Yol seyahati)







Road trip: Yol seyahati, arabayla gidilebilecek uzaklıktaki yerlere giderek yapılan bir kaç günlük, en fazla 5-6 günlük tatil.

Ben ve Bart'ımın tatil anlayışımız çoğu insandan farklıdır. Herkesin aklına yaz deyince deniz kıyısında bir yere gitmek ve uzanıp tembellik yapmak gelirken, biz sürekli hareket halinde olmak isteriz tatilimizde. En çok sevdiğimiz aktiviteler doğada yürüyüş (hiking), kano yapmak, nehirde veya gölde yüzmek, yeni şelaleler, nehirler, göller keşfedip bol bol fotoğraf çekmek olduğundan, bize en çok hitap eden tatil şekli Amerikalıların 'road trip' dedikleri yol seyahati.  Bütün gün aynı kumsalda yatmak, bir hafta boyunca her gün aynı yerde, aynı şeyleri yapmak hiç bize göre değil.. Zaten balayımızda bile bütün Maui adasını karış karış gezip her gün ayrı bir koyda denize girip şnorkelle yüzmüş, yağmur ormanının şelalelerinde yüzmüş, sabahın 3ünde kalkıp güneşin doğuşunu izlemek için bir volkanın tepesine çıkmış insanlarız :) Bir yerde bir günden fazla aynı yerde kalırsak müthiş sıkılıyoruz. Bizim için tatil, gezmek ve mümkün olduğunca çok doğa harikası görmek demek!

Genelde arabayla en fazla 8-9 saat uzaklıktaki yerlere gidip, gittiğimiz yerde de bir çok şehir, kasaba ve doğa parkı keşfediyoruz. Genel olarak plan yapsak da, genelde tatilimizi şekillendiren, yolun üzerindeyken gördüğümüz ilginçlikler, başımızdan geçen maceralar, ileride çocuklarımıza anlatabileceğimiz komiklikler...vs. Yani bir bakıma yolculuğun kendisi, varılacak yerden daha önemli hale geliyor. Ve bu şekilde vücudumuzu yorup kafamızı serbest bırakmak (normalde ikimizin de işi gereği tam tersini yapıyor olduğumuz için) bizi müthiş dinlendiriyor ve adeta yenileniyoruz. Her yaz en az 2 kere 'Road trip'e çıkmak bizim için en güzel tatil oluyor.

Geçtiğimiz haftasonu da bu gezilerden birine çıkıp Chicago, Ilinois - Wausau, Wisconsin - Duluth, North Shore Scenic Drive (Duluth-Grand Portage), Minnesota - Bayfield, Wisconsin - Apostle Adaları - tekrar Wausau üzerinden Chicago rotası çizdik. Yine bir çok unutulmaz anımız oldu, ileride çocuklarımıza anlatabileceğimiz bir çok hikaye biriktirdik. 'Yolda olma'nın insana getirdiği o sihirli duyguyu hissettik. Normal rutinimizin dışına çıkıp, başka yataklarda yatıp, başka şehirler gördük, başka yemekler yedik.

Biraz yorulduk, evimizi ve yatağımızı özledik, ama ruhumuz dinlendi, yenilendik, ve evimize geri geldik!

Eee ne demiş Bilbo Baggins, o çok sevdiğim küçük Hobbitcik, çıktığı uzun yolculuğun başında:


The Road goes ever on and on
Down from the door where it began.
Now far ahead the Road has gone,
And I must follow, if I can,
Pursuing it with eager feet,
Until it joins some larger way
Where many paths and errands meet.
And whither then? I cannot say.

Sunday, July 8, 2012

Nerede


Aklım bugünlerde hep babaannemde..
Daha önceden yazmıştım. Bu sıralar kendinde değil. Hastalık ilerledi iyice. Aklım onda. Aklım babamda. Uzaklık, boğazımdaki yumruyu büyütüyor. 

Burnuma babaannemin evinde içtiğim ıhlamurun kokusu geliyor. Aklım kilometrelerce ötede.. O uzak ama çocukluğumun geçtiği, yüreğimin bir kısmını bıraktığım ülkede.. Burnumun direği sızlıyor. Yüreğim ötede..

Sen neredesin babaanne? Beynimiz kocaman bir malikaneyse eğer, anılarımız onun tozlu odaları ve koridorlarıysa.. Hangi odaya saklandın? Hangi kapıyı kilitledin arkandan, saklambaç oynayan küçük bir çocuk gibi? Yaşamının bunca yılı boyunca biriktirdiğin anılardan, hafızanın dolambaçlı koridorlarından hangisinin içindesin? Nerede o Sürmene'de doğan, sonra 8 çocuk doğurup büyüten, ince, dal gibi genç kız? Nerede günlerin tortusu, tozlara vuran günışığı, geçmek bilmeyen saatler, hızla akan yıllar, bir nehir gibi akıp giden hayatlar? Yaşamı yaşamaya değer kılan herşey, bir yün ipliği gibi eğirdiğin zaman, zaman nerede? Sabahlar, akşamlar, geceler, bir muştu gibi doğan güneş, bir meyve gibi gökte asılan ay nerede?


Neredesin babaanne?















Explosions in the Sky - What Do you Go Home To?






Thursday, July 5, 2012

İki fincan



4 sene önce bugün, 'Evet' dedik, birlikte geçirilecek bir hayata, her sabah yanyana uyanmaya, her gece birbirimize sarılıp uyumaya, birlikte yaşayıp, birlikte nefes alıp, birlikte yaşlanmaya..

Kızım büyüdüğünde bir gün bana 'Mutlu bir evliliğin sırrı nedir anne?' diye sorduğunda, 'konuşmak' diye cevap vereceğim ona.. Konuşabilmektir bence mutlu bir evliliğin sırrı. Hiç bir evlilik pespembe, kusursuz, mükemmel değildir. İnsan bu dünya üzerinde hiç kimseyle bir kez olsun tartışmadan, fikirleri çatışmadan bir ömür geçiremez. (Eğer hiç bir tartışma yoksa bir gariplik vardır zaten bir yerlerde).

Konuşmaktır önemli olan.. Başbaşa kaldığımızda konuşuruz. Birlikte yürüyüşe çıkmışken hayat hakkında düşüncelerimizi paylaşırız. Gecenin bir yarısı uyanıp geri uyuyamadığımızda, çocukluk ve lise yıllarımızı hatırlayıp saatlerce anılarımızdan bahsederiz. Sabah kalktığımızda o sessizlikte birbirimize rüyalarımızı anlatırız. Birlikte kahve içerken kızımızı nasıl yetiştirmek istediğimizden bahsederiz. Birlikte gittiğimiz bir konserde, sevdiğimiz grubun şarkısının bizi nasıl etkilediğinden... Birlikte izlediğimiz bir filmde bizi neyin en çok sarstığından... Birlikte gittiğimiz bir lokantada hangi yemekleri, neden sevdiğimizden.. Yaşamımızdaki zorluklardan, mutluluklardan, hayatımızın en büyük neşesi olan kızımızdan konuşuruz.  Ama birbirimiz dışındaki hayatımızdan da.. Benim, arkadaşımla gittiğim bir filmden.. Onun, iş seyahatinde gördüğü bir şehirden..

Geceyarısı yanında uzanmış kitap okuyorken, kitaptan beni çok etkileyen bir cümleyi okurum sevdiceğime. Birlikte cümle üzerine kafa yorarız. Okuduğum kitabı güzel kılan şey, onu sevdiğimle paylaşabiliyor olmaktır.

Televizyon açılmaz bizim evimizde.. Konuşuruz onun yerine! Konuşuruz, yaşamı yaşamaya değer kılan her şey üzerine.

'Konuşabileceğin bir insanla evlen kızım' diyeceğim ona..

Çünkü anne-babamızın evinden çıkarız bir gün, çocuklarımız ise büyür, evden ayrılır. Masanın üzerindeki iki kahve fincanı kalır..

İki kahve fincanı, ve paylaşılan kelimeler..Paylaşılan bir hayat..






Sunday, July 1, 2012

Dream within a dream



Çok fazla roman/kurgu okumaktan (ya da genelde çok okumaktan) olsa gerek, gerçeklik algım çok değişken. Bazen bir rüyanın içindeymiş gibi hissediyorum kendimi..

Mesela sabah kütüphaneye doğru yürürken, ağaçların yapraklarının yeşili daha bir canlı oluyor, yüzümü okşayan rüzgar daha bir serin, elimdeki kahvenin kokusu daha keskin.. Herşey bir rüya dokusu kazanıyor sanki. Kendimi bir merceğin içinden görüyor gibiyim, kendime ve hayatıma dışarıdan bakıyor gibi. Sanki gerçekliğin dışına çıkmış, oradan gerçekliğe bakıyor gibi.

'All that we see or seem
Is but a dream within a dream'

demişti Poe, ben de bazen kendimi rüya içinde rüya görüyor gibi hissediyorum.. Müziğin, kelimelerin, fotoğrafların, görüntülerin etkisi sarsıcı oluyor üzerimde, böyle anlarda. Çok güzel bir şarkı dinleyip ağlamaklı oluyorum mesela, ya da çok güzel bir roman okuyup sarsılınca düşüncelere dalıyorum.. Yazmak istiyorum bol bol, dünyanın beni nasıl sarhoş ettiğini kelimelerle anlatmak... Ya da anlatamamak..



Monday, June 25, 2012

Reading Lolita in Tehran


'Tahran'da Lolita'yı Okumak', çok büyük beklentilerle aldığım bir kitaptı. İsmini ve methini çok duymuştum. Ama kitap sandığım gibi çıkmadı, biraz hayalkırıklığına uğrattı beni. İran İslam Cumhuriyeti'nde yaşama dair çok daha fazla detay beklerken ben, çoğunlukla Batı Edebiyatı'nın klasikleri ve yazarları üzerinden yapılan edebiyat incelemeleri ağır basıyordu. Kitap, bana yazarı İngiliz Edebiyatı profesörü Azar Nafisi'nin kendi dünyasının dışında neler olduğuna dair çok da fazla bir fikir vermedi. Sanki biraz fazla 'akademik' düzeyde kalıyor kitap, o gerçekliğin dışına pek çıkamıyor. Gerçek yaşam kesiti olmaktan çok, yazarın kafasındaki İran'ı ve öğrencileriyle olan ilişkilerini, verdiği dersleri, akranlarıyla olan sohbetlerini okuyoruz. Ama kitabın baş kahramanları olan öğrencilerini çok derinden tanıyamıyoruz, karakter gelişimi pek yok ve bu öğrenciler bir isim olmaktan çok da öteye gidemiyor bizi, kişilik özelliklerini göremiyoruz.

Kitabı ister istemez daha önce okuduğum Marjane Satrapi'nin Persepolis adındaki çizgi romanıyla karşılaştırdım, ikisi de İran'da yaşayan kadınlar tarafından yazıldığı ve İran İslam Devrimi'ni anlattığı için. Bence Persepolis o yaşamı, o yaşamın hissettirdiklerini anlatmakta çok daha başarılıydı, 'grafik roman' kategorisinde olmasına rağmen. Bu kitap ise vasatın üzerinde olmasına rağmen beklentilerimi pek karşılayamadı.

Wednesday, June 20, 2012

Dylan Thomas






My tears are like the quiet drift
Of petals from some magic rose;
And all my grief flows from the rift
Of unremembered skies and snows.

I think, that if I touched the earth,
It would crumble;
It is so sad and beautiful,
So tremulously like a dream.

Dylan Thomas

Sunday, June 17, 2012

Babalar Gunu '12








 Babalar Gunu Kutlu olsun.

Sevgi ve sefkat dolu, yavrusunu bagrina basan, ondan sevgisini esirgemeyen, kizina verilebilecek en degerli seyi, vaktini ve emegini veren, ona mutlu, huzurlu bir cocukluk ve akabinde mutlu bir yasam hediye edebilen butun babalarin...

Benim babam gibi..

Kizimin babasi gibi..




Friday, June 15, 2012

Love Song

Uzuuuun zamandir bu kadar guzel bir "cover" dinlememistim. Nasil kadife gibi bir ses, ve derin, duygulu, icten bir yorum.. Dinledikce dinleyesim geliyor.






Adele hayrani oldum galiba ya, itiraf ediyorum.



Wednesday, June 13, 2012

The Book Thief (Kitap hırsızı)







Ölümün ağzından anlatılan ve Yahudi Soykırımı zamanında, Nazi Almanyası'nda geçen bir kitap ne kadar kasvetli ve iç kıyıcı olabilirse o kadar karanlık bir kitap.. Çok değişik bir dille yazılmış olduğundan alışmam biraz uzun sürse de, sonraları daha çok kaptırdım kendimi kitabın karanlık dünyasına.. Klasik bir 'Holocaust' romanı değil, çünkü sadece Yahudilerin (kurbanların) gözünden yazılıp duygu sömürüsü yapılmamış. Kitapta baş kahramanı Liesel Meminger başta olmak üzere bir çok Almanın da yaşadığı ikilemlere, geçim sıkıntısına, vicdan azabına, kızgınlığa, hüzne, isyana şahit oluyoruz. Bu açıdan herhangi bir Yahudi soykırımı filminden ya da kitabından çok daha komplike ve derin bir kitap diyebiliriz. Tabii bu, acıklılık ve insanın boğazına düğüm atma kapasitesi bakımından 'Kemalettin Tuğcu'dan hallice' bir roman olduğu gerçeğini değiştirmiyor bence!! Okurken resmen acı çektim, sonlara doğru iyice helak oldum ve gözlerimden yaşlar boşandı. Kesinlikle kolay hazmedilen, 'light' bir kitap değil.

Kitabın en sevdiğim yönleri arkadaşlığın ve aşkın gücünü ne kadar büyük bir başarıyla gösterdiği, bir de Liesel'ın kitap sevgisinin nasıl başarıyla yansıtıldığı. Çocukluğumu, ilkgençliğimi ve yetişkin hayatımın tümünü kitaplara aşık geçirmiş biri olarak Liesel'da kendimi gördüm diyebilirim. Anılarla geçmişin, olaylarla şimdinin ve hayallerle geleceğin birbiriyle içiçe anlatılması, yani kurgunun örülme şekli de takdire şayandı.

Eğer 'Beni derinden etkileyecek, tarihi bir roman arıyorum' diyorsanız tavsiye ederim. Ama okurken yanınızda bir adet mendil bulundurmayı da unutmayın bence! Kolay bir okuma yolculuğu olmayacak.



Monday, June 11, 2012

Karışık düşünceler

Oturup bir kaç sayfa yazmaya başladım kütüphanede..Ama kafam bin ayrı yere gidiyor. Eşimin dedesini kaybettik dün. Bir toprağın uzerindeyiz, bir altında. Fanilik, ölüm, hayatın geçiciliği ve bu geçiciliği ne çabuk unuttuğumuz konusunda düşüncelerle dolu kafam. Biraz da şu sıralar okumakta olduğum The Book Thief (Kitap Hırsızı) kitabının etkisi olsa gerek. Ölümün ağzından anlatılan bu roman, Holocaust (Yahudi Soykırımı) zamanında geçiyor ve okurken boğazımdan düğümler, içimden kasvet eksik olmadı. Çok ağır bir kitap, yaz mevsimine ve güneşli günlere gore değil hiç, yanlış seçim yapmışım.

İçim ve düşüncelerim karanlık, dışarıda pırıl pırıl parlayan güneşin aksine.. Ne bileyim, bir garip hissediyorum bugün. Radiohead'den Street Spirit'i dinledim. Dün konserde çaldıkları son şarkı. Karanlık düşüncelerimin müziğe dökülmüş hali gibiydi.

 


Friday, June 8, 2012

Çoğunluk







Beklediğimin çok üstünde kalitede, oyunculuklarıyla da göz dolduran, etkileyici bir film Çoğunluk.. Günümüz Türkiye'sine dair yaptığı tespitler, sahnelerin ince düşünülmüş ayrıntıları, arkaplan detayları, hepsi filmin vermek istediği mesajı iyi aktarıyor. 'Çoğunluk' ve 'azınlık' kavramları üzerine, 'Sünni'-'Alevi', 'Türk-Kürt', 'Dindar-Laik', 'Üst sınıf-alt sınıf', 'Beyaz Türk'-'Varoştan gelen', 'Kadın'-'Erkek' gibi kategoriler ve sınıflandırmalar üzerine, Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan insanların farklı dünyaları üzerine epeyi düşündürüyor film. Ve bence günümüz gerçeklerini çok başarılı şekilde yansıtıyor. Bazı sahneler, insanın yüzüne atılan bir tokat gibi. Komedi unsuru da, trajedi unsurları da çok yerinde kullanılmış, kesinlikle duygu sömürüsüne girmeden, herşey 'olduğu gibi' sunulmuş önümüze. Gayet yalın, açık, net..Bence yeni dönem Türk sineması için çok umut verici bir adım olmuş.




Friday, June 1, 2012

Hoşgeldin Haziran





 2012 yaz başının şarkısı benim için bu enfes şarkı olacak. Dinlemekten bıkmıyorum.

Yılın neredeyse yarısının geçmiş olduğuna inanamıyorum. 

Fotoğraf, 2 hafta önce gidip gördüğümüz muhteşem Niagara Şelaleleri'nden.. Gezilerimi biraz daha çok yazabilsem keşke, ama şimdilik kırmızı kaplı Moleskine'imde duruyor yazılar. İleride çocuklarıma ve (umarım) torunlarıma bırakmak istediğim bir arşiv oluşturuyorum Moleskine defterlerim ve içindeki anılarım, düşüncelerim, seyahat notlarımla.. Gerçek bir kalemi elimde tutup gerçek bir kağıda yazmayı çok seviyorum.

Bol gezili, bol okumalı ve yazmalı, üretken bir yaz olması dileğiyle!


Saturday, May 26, 2012

İskender - Elif Şafak







Elif Şafak'ın kitaplarıyla çok değişken bir ilişkim oldu. Bit Palas'la okumaya başlamıştım, Mahrem ve Pinhan'a ise hayran kalmıştım. Ondan sonra hangi kitabını okuduysam beni hayalkırıklığına uğrattı. Aşk kitabı hakkında düşündüklerimi şu yazıda paylaşmıştım. İskender ise şu ana kadar okuduğum kitapları arasında en vasatıydı diyebilirim.

İngilizce yazmış olduğu ve sonradan Türkçeye çevrildiği için desem, değil.. Çünkü ben Araf'ı (The Saint of Incipient Insanities) çok sevmiştim! Ama İskender gerçekten çok 'dışında kaldığım' bir roman oldu.. Hiç bir karakteriyle özdeşleştiremedim kendimi, hiçbiri pek gerçekçi gelmedi bana.. Sanki önce anahatlarıyla belirlenmiş, sonra 'böyle karakterler yaratmalıyım' diye oluşturulmuş, yapay ve sadece roman dünyasına ait karakterlerdi.. Gerçek hayatta olabilecek bir hikaye gibi değil, kurgu olduğu çok belli olan, sahte bir öyküydü sanki.

Klasik Elif Şafak temalarını (Doğu-Batı, aidiyet, kimlik, Kadın-erkek ilişkileri...vs) alıp, bunları yine bir göçmen ailenin öyküsünde harmanlamış yazar..Ortaya çok akılda kalmayan, beni pek etkilemeyen, hiç bir iz bırakmayan bir roman çıkmış. Hani 'Siyah Süt' için, 'Okunur okunmaz unutmak için yazıldı, suya yazılır gibi' demişti ya Elif, işte bu bence o kitap için değil bu roman için söylenmiş bir söz gibiydi.

Beni asıl üzen şey ise Elif Şafak'ın kabiliyetinin, kapasitesinin bu romanın çok daha üstünde olduğunu bilmek.. Hani önceki romanlarını okumamış olsam, şaşırmayacağım, ama karşılaştırınca hayalkırıklığına uğramadan edemiyorum..

Bir de, lütfen yine Türkçe yaz Elif.. O güzel Türkçenle, anadilinde romanlar yaz..Yine okuyalım, hayran olalım.


    

Sunday, May 6, 2012

Kızımın şehri





Benim şehrim İstanbul ise, kızımın şehri de Chicago'dur. Annesi ve babası bu şehirde tanıştı, o bu şehirde doğdu, hayatının en azından bir kısmını bu şehirde geçirecek.. Benim içinse bu rüzgarlı şehrin önemini ise daha önce yazmıştım şurada.

Bu Eylül'de, bu şehirde 9. senemi doldurup 10. seneme gireceğim. Bir şehri yakından tanımak, hatta çok sevmek için yeterli bir süre. Chicago öyle bir şehirdir ki, ne New York City gibi cafcaflı, ne de San Francisco ya da Seattle gibi 'Avrupai' olmadığı halde, ona yavaş yavaş, fena alışırsınız. Çok karakterli bir şehirdir bu rüzgarlı şehir. Siz hiç farketmeden teninizin içine nüfuz eder, yıllar geçtikçe bir de bakmışsınız siz de bir 'Chicagolu' olmuşsunuz.. Bu şehrin kendine has havasını çok seviyor olmuşsunuz.

Bu şehirde, her şehirde ve ilk aşkım şehr-i İstanbul'da olduğu gibi yapmayı çok sevdiğim şeyler var. Bu şehri benim için özel kılan, sevdiren keyifler.. Onları paylaşmak istedim bu yazımda.

Neleri seviyorum Chicago'da? Bunca sene içinde, o kadar çok yanı var ki kendini bana sevdiren..

Chicago'da,

- Kışın lapa lapa kar yağarken Michigan Caddesi boyunca yürüyüp ışıklara bürünmüş ağaçları seyretmeyi,

- Üniversitemin gotik, muhteşem kampüsünde yürümeyi, kütüphanesinde 'stacks' (kitap koleksiyonu) bölümünde eski sayfaların, kitap kokusunun içinde kaybolmayı,

- Wicker Park'ta kullanılmış kitaplar ve plaklar satan bir sahaftan çıkıp küçük bir kafede enfes kahve kokuları arasında oradan aldığım bir kitabın sayfalarını karıştırmayı,

- Yaz geldiğinde Millenium Park'taki devasa Jay Pritzker Pavillion'da piknik eşliğinde sevdiğim müzisyenleri, grupları ya da Chicago Senfoni Orkestrası'nı canlı olarak açık havada, yıldızların altında (hem de bedavaya) dinleyebilmeyi,

- Sonbaharda enfes renklere bürünen ağaçların fotoğrafını çekmeyi, ayağımın altında yumuşacık bir halı gibi uzanan güzel yapraklara basa basa parklarda dolaşmayı,

- Yaz geldiğinde gökdelenlerin dibinde uzanan kumsallarından birinde güneşin tadını çıkarmayı,

- Her birini ayrı sevdiğim etnik mutfakların örneklerini tatmayı, mesela Devon'da güzel bir Hint yemeği yemeyi, Andersonville'de Swedish Bakery'den ya da Hyde Park'taki Bonjour Bakery'den tatlı almayı, Greektown (Yunan mahallesi)nde güzel pişmiş bir balık yemeyi, Chinatown'da (Çin mahallesi) acı soslu, sebzeli bir 'noodle' yemeyi, küçük sushi restoranlarını denemeyi, bizim mezelerimize benzeyen İspanyol 'tapas'larından atıştırmayı :) 

- Sabahın 6:30unda gölün üzerinden güneş doğarken henüz boş olan Lake Shore Drive'da (sahil yolu) sevdiğim bir şarkıyı dinleyerek huzur içinde araba kullanmayı,

- Bahar gelince çiçeğe bürünen ağaçlarına sarılmayı, çimlere uzanıp masmavi gökyüzünde bulutları bilindik şekillere benzetmeyi,

Ama en çok da, sabahın sessizliğinde sokağımızın ucundaki küçük kumsala gidip, kulağımda sevdiğim müziklerle orada yürümeyi, sonsuzluğa uzanıyormuş gibi görünen Michigan Gölü'ne uzun uzun bakmayı, gölün gökyüzüyle birleştiği çizgide dalıp gitmeyi, kendimle, düşüncelerimle başbaşa kalmayı çok severim!




Hani her şehirde sevdiği, ona özel, çok mutlu olduğu bir noktası olmalı insanın demiştim ya bir zamanlar.. Chicago'da benim de böyle bir noktam var artık. Evimizin olduğu sokağın ucundaki kumsalda, huzuru, sükuneti, sessizliği buluyorum. Tam orada, o iskelenin ucunda durup dalgalı, masmavi Michigan gölünün ilerisinde yükselen şehir silüetine bakarken, bu rüzgarlı şehri zamanla ne kadar sevmiş olduğumu farkediyorum!

 



Friday, April 27, 2012

Benim şehrim






Balkona çıkıp, yüzümü esen rüzgara döndüm. İçimin ürpermesi hoşuma gitti, serin ama temiz, berrak hava canlandırdı beni. Havada belli belirsiz bir kömür ve yağmur kokusu. Etrafımdaki çatılarda kuşlar sessiz. Havada sadece bu şehre has, bu şehre özel o koku. Kırık kiremitler arasında dolaşan böcekler sessiz.

Duydun mu kızım, benim şehrimin nefesini? Kokusunu? Büyük ninenin hafif tütün ve rutubet kokusu karışımı kokan küçük evine girince, annenin izlerini gördün mü duvarlarda? Senin yaşlarındayken annen o evin hemen dışında telaşla bağıran martıların seslerini dinlerdi.. Hüzünle, yanık yanık okunan ezan sesiyle uyanırdı. Duyuyor musun annenin çocukluğunun seslerini, kızım? Tanıyor musun bir zamanlar senin kadar küçük bir kız olan kadının çocuk yüreğinin çırpınışlarını?

 Zaman durdu mu sanki bir anda? Neredeyiz biz, 30 yıl öncesinde mi, 30 yıl sonrasında mı? Ben sen oldum, sen de ben.. Benim şehrimin nabız atışlarını dinledik beraber..Altın saçlı, mis kokulu kızım ve ben.. Anne-kız, bir bütün olduk, benim şehrimi seyrettik..





Saturday, April 14, 2012

Son Türkü


Bu yağmurlu, sakin Nisan gününde İstanbul'da, bu güzel şiir geldi aklıma nedense...


Son Türkü

Kaybolmak uzre suya düşen bilezik;
Bak, bütün kırışıklar silindi sudan.
Son saatimde mi uyandım uykudan,
Neden boş geçen yıllardan içim ezik?
Durdu beni ölüme götüren kervan.

Eski bir şarkı söyleniyor rüzgarda.
Duydum ki sevmeyi bilen dudaklarda
Benim ilahilerim hala okunan.


Sevgilim...... ellerime dokunaraktan,
Beni çağıran bir eda var sesinde.
Bu muydu insanlara son nefesinde
Görüneceğinden bahsedilen şeytan?


Sular çekilmeye başladı köklerde
Isınmaz mı acaba ellerimde kan?
Ah! Ne olur.. Bütün güneşler batmadan
Bir türkü daha söyleyeyim bu yerde!
Orhan Veli Kanık



Tuesday, April 10, 2012

İstanbul güncesi


Sarhoş gibi bir yorgunlukla geri döndüğüm, beni hemen kucaklayan şehrim.

Büyüleyici güzellikte, masallardan fırlamış gibi sihirli bir dolunay. Rengarenk laleler. Şurup gibi Nisan havası.

Boğaz'ın, o dünya üzerinde başka hiç bir yerde olmayan kokusu. Mavisi.

Sonra sakin Nisan yağmurları. Sokağımız. Köpek havlamaları. Sessiz kediler. Ezan sesi. Sokaklarda belli belirsiz kömür kokusu. Benim dilimi konuşan insanlar. İnsanlarım.



İstanbul..


Yine, yeni, yeniden..

Hiç bırakmamışım gibi. Bırakıp gittimse bile bana küsmemiş gibi.






Saturday, March 31, 2012

Sahilde Kafka



Son birkaç aydır enfes romanlar okuyorum. Ve bu beni çok mutlu ediyor. Çok şanslı hissediyorum kendimi, böylesine güzel edebiyat eserleriyle haşır neşir olabildiğim için..

Murakami'nin okuduğum ilk romanı olan 'Sahilde Kafka' da beni derinden sarstı, düşündürdü, güldürdü, içime doğru bir yolculuğa çıkardı..

Okurken yatakta yanımda oturan Bart'ıma durup durup kitaptan beni etkileyen ve sarsan cümleleri okuyordum. Sahilde Kafka öyle bir kitaptı ki, Murakami benim aklımdan geçenleri, sadece benim anlayabileceğim bir dille yazmıştı sanki.. Kitaplar hakkında, müzik hakkında, düşler ve gerçeklik hakkında yazdıkları nasıl böyle etkileyebiliyordu ki beni.. Tam olarak nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum ama, 'aklımın diliyle yazılmış bir kitap' desem belki biraz anlatabilirim Murakami'yi okurken hissettiklerimi.. Sanki yazar benim beynimin içine bakmış ve hayat hakkında düşündüklerimi görüp kitabını öyle yazmıştı.

Hayatının çoğunu kütüphanelerde geçiren bir insan olarak Komura Kütüphanesi'nin tasviri ve hayalimde canlanış şekline aşık oldum. Romanın içinde nefes alıyor gibiydim adeta. Kafka Tamura, Nakata, Hoshino ve diğer karakterlerle birlikte ben de Japonya'da ve ötesinde, o sihirli dünyadaydım sanki.

Roman bitince içimde hissettiğim derin hüzün duygusu, romanın dünyasından, ana karakterlerden ayrılmanın zorluğu ve hemen bu romanın yazarıyla tanışıp konuşma isteği, kitabın ne kadar başarılı bir edebiyat ürünü olduğuna en büyük kanıttı bence..

Thursday, March 22, 2012

Bir işaret


Kütüphanede ortalıkta duran dergilerden birini açtığımda çıkan sayfada şu yukarıdaki fotoğrafı gördükten sonra,

Aynı gece çok istediğim ve alanımda önemli bir konferanstaki panele seçilen iki makaleden birisinin benimki olduğunu öğrenmek!

Tesadüf olabilir mi?? Belki de tesadüf diye bir şey yoktur hayatta.. Ve işaretlerle doludur dünya, bakmasını bilene..

Mayıs'ta Toronto yolları göründü bana! Aynı ay içinde iki konferans sunumu, sonraki ay da Washington D.Cde başka bir konferans.. Çok heyecanlıyım. Aklımda makale fikirleri ve taslakları uçuşuyor! Özellikle kahve içtikten sonra 'overdrive'a giriyor beynim. O kadar çok fikir üşüşüyor ki aklıma aynı anda. İnanılmaz. Sürekli not alıyorum.

Ben mesleğimi çok seviyorum, söylemiş miydim ? :)

Wednesday, March 14, 2012

Bir zamanlar Anadolu'da



Chicago'ya Uluslararası Film Festivali'ne geldiğinde izlemek fırsat olmamıştı, ama Mart ayı içinde Music Box Theater'da gösterileceğini duyunca hemen bir arkadaşımla soluğu sinemada aldık dün akşam. Çok uzun zamandır izlemek istediğim bu filmi de izlemiş oldum böylece.

Filmin yine görselliği ve sinematografisi enfes. İlk yarısı, Nuri Bilge Ceylan imzası taşıyor adeta. Sürekli bir yağmur tehdidi, gece çekimleri, ışığın çok güzel kullanımı, şiirsel sahneler.. Ben bu filmin yine az diyaloglu, bol görselli NBC filmlerinden olacağını düşünürken, ana karakterlerin neredeyse sürekli bir konuşma hali içinde olmaları beni şaşırttı açıkçası. Yılmaz Erdoğan polis rolünde gerçekten çok başarılı. Doktor rolündeki Muhammet Uzuner'i ilk defa izledim açıkçası ama onun da oyunculuğuna hayran kaldım.

Film çok uzun ancak sıkıcı gelmedi bana. Sadece bazı sahneleri izlemesi sabır ve tahammül gerektiriyordu (sahnenin rahatsız ediciliğinden kaynaklanan bir şey, sıkıcılığından değil) Sıkılmak bir yana, diyalogları takip edip hikayeyi tam anlamıyla anlayabilmek için çaba sarfettim.

İnsan hikayelerinin işlenişi çok başarılı ve gerçekçi. Uzun zamanlar boyunca Anadolu'da savcılık yapmış dayımın kimbilir kaç tane böyle hikayeye şahit olmuş olabileceği geldi aklıma. İçim ürperdi. Anadolu'nun ücralığı hissi çok ustaca verilmiş. Özellikle köydeki yaşama dair ayrıntılar, o uzaklık ve dünyadan kopukluk hissi çok güzel yedirilmiş filme. Zaten Nuri Bilge Ceylan'ın en sevdiğim özelliği 'bir yerde olmanın getirdiği hissiyatı' çok güzel duyumsatması bize. Bilmiyorum anlatabildim mi ama tam bunu çok güzel başarıyor yönetmen.

Nuri Bilge Ceylan'ın başyapıtlarından olan bu filmi, yönetmenin hayranlarına kesinlikle tavsiye ediyorum.

Tuesday, March 13, 2012

Bahar geldi Chicago'ya






İnsan değişmez diyorlar ama, değişiyorum sanki gittikçe. Eskiden sürekli pembe-mor-kırmızı gibi canlı renkler giyerdim. Bugünlerde nedense sadece siyah giyiyorum. Siyaha takmış durumdayım. Halbuki havalar da çok güzel ve Chicago'ya bahar geldi.

Eskiden hiç kahve (özellikle Amerikan kahvesi) içemezdim, bugünlerde kahve içiyorum her gün mutlaka, bağımlısı oldum. Gittikçe klasik bir akademisyen portresine doğru gidiyorum sanırım. Bir kontakt lenslerimi çıkarıp kemik çerçeveli gözlük takmam kaldı galiba geriye!

Baharla birlikte bütün duyularım açıldı sanki bir anda. Daha çok okuyup, daha çok yazıyorum. Beynim aşırı bir üretim sürecine girdi. Sürekli müzik dinleyip, okuyup, yazmak istiyorum. Kızımla en çok Chopin dinliyoruz bugünlerde. Yazı yazmaya çok güzel bir arka plan oluşturuyor. O oyuncaklarıyla oynarken ben yazıyorum.

Chicago'ya bahar gelmesine rağmen ben hala çekmeyi çok sevdiğim siyah beyaz fotoğraflardayım sanki..Duygusal ve sanatsal açıdan yüklü, nostaljik, hassas bir ruh halindeyim. Yaratmak, üretmek için en ideal ruh hali belki de..

Tuesday, March 6, 2012

Mutlu aile nedir?



Fotoğraf: Kardeşimin ve benim gölgelerimiz, Şile sahili, Ağustos 2006





Mutlu bir aile nasıl tanımlanır?

Bana göre ailenin mutluluğunu, ailemize nasıl derin bir bağla bağlı olduğumuz belirler.

Çocukluğumu anımsadığımda 'mutluluk anları' ve ailemle hissettiğim derin duygusal bağ ve iletişim öne çıkıyor en çok. Ben hem anneme, hem babama, hem kardeşime çok derin bir bağla bağlı oldum her zaman.. Kelimelerle tarif edilmesi güç bir şey.. Ve birbirimizden ne kadar uzak olduğumuzun hiç bir anlam ifade etmediği, mesafelerden bağımsız bir his..

Biz her zaman birbiriyle iyi iletişim kuran, her gün konuşan, birbirini gerçekten dinleyen ve hayat hakkında hep birlikte sorular sorup cevaplar veren bir aile olduk.. Bu benim için ne kadar önemliymiş ve kişiliğime nasıl bir katkıda bulunmuş, şimdi kendim bir çocuk büyütürken anlıyorum!

Annem, her zaman en iyi arkadaşım oldu. Herşeyimi paylaştım onunla. Hiç bir şeyi gizlemeye gerek duymadım. Ya da yalan söylemeye.. Kitap kurdu olmamı, okumaya böylesine bir aşkla bağlı olmamı ona borçluyum. Öylesine güçlüdür ki bağımız, bir yerde ikimiz de aynı şeye tanık olup, ikimizin de çok sevdiği bir kitaptan bir alıntı cümle söyleyip, birbirimize bakıp gülümser, aynı şeyleri düşünebiliriz. Aynı dilden konuşuruz. Bir araya geldiğimizde sohbet, gecenin geç saatlerine kadar uzar.. Kahkaha atarız, gözlerimiz dolar, küçük kızlar gibi kikirderiz.. Canımın içiyle biz hayatı paylaşırız. Mektuplar yazarım ona yıllardır, bir kutuda biriktirdiği.. Mektuplarımda ona düşüncelerimi, hayat hakkındaki endişelerimi, fikirlerimi, planlarımı anlatırım.

Babamla ikimizin apayrı bir dünyası vardır. Edebiyat sevgimi, tiyatro sevgimi, yazma sevgimi ondan aldım. Öylesine derin bir bağımız var ki onunla, güzel bir kahvaltı sonrasında ikimizin de çok sevdiği bir şiirden bir mısra okuyup mutlulukla gülümseyebiliriz. Birlikte oturup Osmanlıca bir kelimenin anlamını çözmeye çalışırız. Ona başka çok az insanın okuyup anlayabileceği Osmanlıca mektuplar yazarım. Birlikte tiyatro oyunlarına, sergilere, şiir yarışmalarına gitmişliğimiz, yarışmalardan baba-kız ödüllerle eve geri dönmüşlüğümüz vardır :) Çoğu şiirimin, hikayemin, düzyazımın ilk okuyucusu ve eleştirmeni olmuştur. Türkçe'ye, şiire, edebiyata olan aşkımın müsebbibi odur.

Kardeşim ise çocukluğumdan beri masalları paylaştığım, oyunları bölüştüğüm, canımdır. Onunla olan bağımız hayatımda başka hiç bir şeyin yerini alamayacağı çok güzel ve derin bir sevgi. Başka hiç kimsenin anlayamayacağı, ikimizin uydurduğu bir dille konuşuruz birbirimizle. Başka birisi duysa 'deli bunlar' deyip gülüp geçer.. Bizse yıllardan beri birbirimizi bu kadar iyi anlayan yegane insanlar olmanın tadını çıkartırız. Deliyiz aslında biraz evet :) Çocukluğumuzda nasıl kuvvetli, nasıl sıradışı bir hayalgücümüz varmış, ne masallar uydurur, ne değişik bir dünyada yaşarmışız... Bugün bunlardan bahsettikçe kahkahalar arasında gülmekten gözlerimizden yaş gelir. Hala bu dünyada beni en çok güldürebilen insan kardeşimdir. Bunda eşsiz espri gücünün ve sanatçı zekasının, herkesten farklı çalışan hayalgücünün ve Kova burcu olmasının etkisi büyüktür bence! Deyim yerindeyse 'şeytan tüyü' vardır benim kardeşimde. Kendisini sevmeyen insan yok gibidir.


Annem, babam ve kardeşimden oluşan çekirdek ailemiz yıllar içinde ne çok 'mutluluk anı'ndan geçmiş.. Ne kadar güzel bir bağla bağlıymışız birbirimize.. Şimdi, geriye bakınca daha iyi anlıyorum.

Annem bizimle çok fazla vakit mi geçirdi, ya da bizi etkinlikten etkinliğe mi sürükledi? Hayır. Bizimle oturup oyunlar mı oynadı? Hayır. Annem de, babam da çok yoğun çalışan, mesleklerinde başarılı insanlardı (hala da öyleler) Ama işte, bizimle geçirdikleri zamanda ne yaptılarsa, bence en büyük başarıları işte şu anda hissettiğim bu derin bağı ve güven duygusunu aşılamış olmaları oldu bize. Yıllar geçse de, dünyanın ayrı yerlerine dağılsak da birbirimize böyle derin bir bağla bağlı, bir araya geldiğimizde uzun uzun sohbet edebilen, iletişimini asla kaybetmeyen bir aile olduk.

Annem ve babam bizi yetiştirirken ne yaptılarsa, ben de aynısını yapabilmeyi diliyorum bütün kalbimle. Umarım bir gün kızım da benim ailemle paylaşabildiğim gibi paylaşır hayatı benimle, babasıyla. İşte o zaman dünyalar benim olur!

Wednesday, February 29, 2012

The Road - Cormac McCarthy



The Road'un önce filmini izlemiştim, Viggo Mortensen'in oyunculuğuna hayran kalmıştım. Filmin atmosferi inanılmaz derecede ürpertmişti beni. Bunun üzerine kitapçıda rafta gördüğüm, filmin kendine temel aldığı Cormac McCarthy romanını da alıp okumak istedim.

Roman, bir 'kıyamet günü sonrası' (post-apocalyptic) romanı. Bundan önce bu türde sadece bir kitap okumuştum, o da Stephen King'in Kara Kule serisinin bir parçası olan 'Çorak Topraklar' (The Waste Lands) romanıydı ve çok başarılıydı. Bu romanda da sebebini bilmediğimiz bir felaket tarafından dünyanın çoğu yanmış, insanların çoğu ölmüş ve yiyecek bulmak neredeyse imkansız. Yamyamlardan oluşan çeteler kol geziyor ve bu ölü, karanlık, soğuk dünyada yaşamaya ve güneye doğru inmeye çalışan bir baba-oğulun hikayesini anlatıyor bize yazar.


Yazarın okuduğum ilk kitabı oldu bu. Ama kesinlikle son kitabı olmayacak. Bu kadar güçlü bir dille yazılmış, etkileyici ve gerçekçi bir roman okumamıştım son zamanlarda. Sade ama asla basit olmayan bir İngilizce. İmla işaretlerinin kullanılmamasının getirdiği gerçekçilik hissi. Adeta baba ve oğulla birlikte ben de o soğuk, gri, ölü dünyada yürüyordum. Odamda sıcak yatağımda oturduğum halde kitapta geçen karanlık gecelerin soğukluğunu içimde hissettim.


İnsanın boğazına düğümler atan, yutkunduran, çok akıcı ama çok kasvetli, karanlık bir roman. Hazmetmesi kolay değil. İnsana 'Ben böyle bir durumda olsaydım ne yapardım?' diye sorduruyor. Ve bence dünyanın şimdiki halini ve nükleer felaketleri gözönüne alırsak, maalesef insanlığın bu duruma düşmesi çok sürmeyecek..

Roman, bütün bunlara rağmen yine de 'insanlığa ve iyiliğe olan inançtır bizi yaşatan' mesajı da veriyor. Cormac McCarthy'nin bir yazar olarak gücü de buradan geliyor bence. Durumları, olayları duygu sömürüsüne dönüştürmeden, gayet sade ve olduğu gibi önümüze sunuyor. Diğer kitaplarını da okumayı iple çekiyorum!

Arrietty'nin gizli dünyası


Studio Ghibli'nin son filmini uzun zamandır merak ediyordum. Yine Miyazaki imzalı, insanın içini ısıtan, sıcacık bir film. Belki eski Miyazaki filmleri kadar fantastik ve gerçeküstü öğelerle yüklü değil, daha 'normal' bir film, ama bu benim filmden çok keyif aldığım gerçeğini değiştirmedi. İlk defa bir Miyazaki filmini sinemada izlemiş oldum.

Arrietty, parmak kadar boyuyla evlerin tahtalarının altında yaşayan 'borrower' (ödünç alıcı) bir ailenin kızı. Bir gün yanlışlıkla görülmemesi gerektiği halde bir insan tarafından farkediliyor ve olaylar gelişiyor.. Yine Miyazaki'nin çocuksu ve güzel dünyası bizi bekliyor bu filmde. Disney'in Studio Ghibli'yi satın almasının etkileri bariz olarak görülse de, ben çok beğendim yine de. Miyazaki'yi (ve kedilerini!) özlemişim :)

Monday, February 20, 2012

Efrasiyab'ın hikayeleri



Enfes, enfes..Sanırım okumadığım tek bu romanı kalmıştı İhsan Oktay Anar'ın, bunu da okudum sonunda. Ve diyebilirim ki Puslu Kıtalar Atlası'ndan sonra en sevdiğim kitabı bu oldu.

Ne çok özlemişim Uzun İhsan Efendi'nin üslubunu...Ne çok özlemişim onun kendine has dünyasında, kendine has diliyle anlatığı masallarda kaybolmayı... O kadar enfesti ki, sonunda gözlerimden yaşlar döküldü. Böylesine güzel bir kitabı bitirmek bana hüzün verdiğinden. Ama en çok da Uzun İhsan Efendi'nin kullandığı o güzel dille efsunladığı sayfaların büyüsünden..

Bin bir Gece Masalları'nın hikaye anlatma kültürünün, Doğu ve Batı felsefesinin, tasavvufun, popüler kültürün ve insanı kahkahayla güldürecek bir çok öğenin çok güzel harmanlandığı bir masallar bütünü.. Uzun süre unutabileceğimi sanmıyorum.



(Kitabı okumadıysanız bundan sonrasını okumayın)


Gerçekten de, kurdelesini düzeltirken, kızın gözünden bir damla yaş geliverdi. İşte Ölüm, bu gözyaşını gördü. Ardından çocuğun yüzünü, o yüzdeki harfleri, masalları ve cenneti farketti. Evet, çocukluk, cennetin ta kendisiydi ve cennet de seyredilmeye değerdi. Ölüm, seyrettikçe yüzünün yumuşadığını ve göklere yükselir gibi gerçek şekline erişmeye çalıştığını farketti. Bu sırada bir şey çatırdadı.

Mühür kırılmış, Ölüm gülümsüyordu.


Güneş battıktan epeyce sonra, çocukların yatma zamanı artık gelmişti. Zaten hepsinin gözlerinden uyku akıyor, buna rağmen yine de, hikayeye kulak kesilmeyi ihmal etmiyorlardı. Cezzar Dede son sözü de söyledikten sonra, merakı kabarmış olacak ki, en küçük kız torunu sordu:
-'Peki Dede, Efrasiyab'ın hazinesini bulduktan sonra onu ne yaptılar?'

Torunlarının bu gbi sorularına cevap yetiştirmekte zaten ustalaşmış olan ihtiyar, hiç düşünmeden cevap verdi:

-'Elmasların, yakutların ve zümrütlerin ışıltısını doya doya seyrettiler.'

Gelgelelim, torununun merakı yatışmış değildi:

-'Peki, ne kadar zaman seyrettiler dede? Hayatları boyunca hep ona mı baktılar? Seyretmekten bıkmadılar mı?'

İhtiyar ise gülerek, 'Hiç bıkılır mı? Ben seni seyretmekten bıkıyor muyum?' diye cevap verdi.

Uykusu adamakıllı bastırdığı için gözkapakları ağırlaşan çocuk, 'Öyleyse, ben büyüyene kadar yanımdan hiç ayrılma dede. Beni hep seyret.' diye mırıldandı.

İhtiyar, uyandırmamaya özen göstererek, gözleri kapanan torununu kucağına aldı ve yatağına yavaşça yatırıp üstünü örttü. Pencereden ayışığı sızıyor ve küçük kızın yüzünü aydınlatıyordu. Cenneti görmek için aslında bu kadar ışık bile yetmez miydi?




Şah ve Sultan



İskender Pala'nın okuduğum ilk kitabı oldu Şah ve Sultan. Çok ilgimi çeken bir konu olan Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail'in olgunlaşıp tahta çıkışlarının, savaşlarının ve aşklarının hikayesi. Anlaşılan o ki İskender Pala epeyi araştırma yapmış kitabı yazmadan önce. Bir de, derin bir Divan edebiyatı bilgisi ve dilini temel alıyor. Osmanlıcaya ve Farsçaya hakim olduğu açık. Dili, 'seci' de denilen, kafiyeli düzyazı tarzında, çoğu zaman. Romanda bu estetik dursa ve kulağa güzel gelse de bazen yapılan edebi sanatlar, sadece yazarın bilgisini göstermek için yapılmış gibi durabiliyor. Bölüm başındaki şiir alıntıları (bence) çok güzeldi. Ancak Divan Edebiyatı'na aşina olmayan birisi kitabı okurken belki zorlanabilir tam da bu yüzden.

Genel olarak ise son zamanlarda okuduğum en sürükleyici kitap olmasa da kaliteli, sağlam bir araştırma ürünü, dili çok güzel kullanan bir roman olduğunu söyleyebilirim. Özellikle tarihi romanları seviyorsanız bu romana bir şans tanıyın bence.

Thursday, February 16, 2012

Biz Akdeniz Kadınları


Resim: Amadeo Modigliani, 'Güzel Kadın'




Bu yazıyı, 'sıfır beden'i bize dayatmaya çalışan ve 'güzellik' kavramını içi kof, ulaşılması imkansız bir ideale dönüştüren kozmetik ve moda endüstrilerine inat yazdım. Bunu okuyan bütün kadınlara güzelliklerini ve eşsizliklerini hatırlatmak amacıyla yazdım.





Biz Akdeniz Kadınları, eşsiz ve benzersiziz.

Belki 'sıfır beden' değiliz, erkek çocuğu gibi dümdüz bedenlerimiz yok. 'Mükemmel' ya da 'ince' tanımına girmeyen, ama 'kıvrımlı' ve 'gerçek' bedenlerimiz var.

Aşık olduğumuzda ışıldar gözlerimiz. Aşktır en güzel makyajımız.

Kuzey ülkelerinin kızları gibi incecik değiliz belki. Ama bereketli bir tarla gibidir vücudumuz. Bir can büyütür içinde bedenimiz, korur, saklar. Sonra ak sütüyle besler. 'Kurabiye gibi' çocuklar büyütürüz biz, mis kokulu, yumuşacık, tatlı mı tatlı. Doğurduğumuz her çocukla daha da güzelleşiriz.

Akdeniz kadınlarıyız biz. Şarap gibi, yıllandıkça güzelleşiriz. Otuzlarımızda, yirmilerimizden daha güzelizdir. Kırklarımızda ise otuzlarımızdan. Yıllar, yüzümüze karakter katar, bilgelik yerleşir gözlerimize, bakışlarımıza. Gülüşümüze, kendine güvenin ışıltısı gelir. Kahkahalarımız rengarenk balonlar gibi uçuşur etrafımızda.

Akdeniz kadınlarıyız biz. Yaşamayı çok severiz. Yemek yemeyi, gülmeyi, sohbet etmeyi, şarkı söylemeyi.. Doyasıya yaşarız hayatı. Yüzümüzdeki çizgilerin her biri ayrı bir hikaye anlatır. Yaşadığımız her güzellik bizde izini bırakır.

Akdeniz ve Anadolu kadınlarıyız biz. Çalışır ve üretiriz. Ellerimizden bereket fışkırır. Yüreğimizden sevgi. Olduğumuz gibi, yaşadığımız gibi, kendimiz gibi güzeliz.

Tuesday, February 14, 2012

Uzun kanatlı kuş sürüleri




binlerce, onbinlerce kemanla çağırdığım dolunay
elektriğin gümüş suyuna ışığını değdiren yıldız
yeraltı kentimde biten güzelavrat otu
geçmiş sevdalarımı erittiğin geceler için
yeniden birini sevmenin ne olduğunu anımsattığın
yüzümde tahtlar devirdiğin,
saraylar yıktığın için
düşlerinin içinden geçecek
uzun kanatlı kuş sürüleri diliyorum sana
ve severken seni,
sevdikçe seni
hep çocuk kalacağım, biliyorum.





Akgün Akova



Tuesday, February 7, 2012

Sabah




Gölün mavi, saydam rengi. Dalgaların şıpırtısı. Sessizlik. Aklımın berraklığı. Buz gibi havayı içime çekerken üşüyen vücudumun içine akıttığım simsiyah, acı, sıcak kahve. Vücudumu uyandıran derin bir nefes. Derin, depderin bir nefes.

Sabahın berraklığı. Dünyayı tertemiz bir camın ardından görüyormuşçasına. Zaman bir an durmuşçasına. Öyle durup, dünyaya bakmak. Nefes almak. Sadece nefes almak.




Saturday, February 4, 2012

Fotoğraf

Branson, Missouri




Çekmeyi çok, ama çok seviyorum.

En çok çekmeyi sevdiğim şeylerden biri (ne alakaysa) eski ve terkedilmiş fabrikalar, binalar, yangın yerleri, sanayi atıkları...vs ve bütün bunların 'post-apocalyptic' de denilen, hüzünlü, gerçekdışı havası.



Branson, Missouri



Loyola Üniversitesi Kampüsü, Steam Plant, Chicago




Pullman Historic District, Chicago

Wednesday, January 25, 2012

Monday, January 23, 2012

Anne olmak beni nasıl değiştirdi?


Resmin alındığı yer


Anne olmak bir kadın için çok büyük bir değişim.. Anne olunca hiç değişmediğini söyleyen kadın, yalan söylüyordur herhalde. Ben anne olduktan sonra nasıl bir değişim geçirdim? O kadar çok yanı var ki..

- Artık çok daha duygusalım. Özellikle anne olduktan sonra insanın devekuşu misali başını kuma gömmesi çok daha zorlaşıyor. Sağduyusu, hassasiyeti artıyor. Hele de dünyanın değişik yerlerinde acı çeken, istismar edilen, zor hayatlar yaşayan çocuklar sözkonusu olduğunda gözlerimden yaşlar boşanmasına engel olamıyorum. Acı çeken, hasta çocuklarla ilgili filmleri içim ezilmeden izleyemiyorum. Eskiden çok hayret ederdim bazı insanlar nasıl bu kadar çabuk ağlayabiliyor diye. Artık ben de (annelik hormonları sağolsun) o insanlardan oldum!

- Eskiden 8 saatlik uykudan azına uyku demezken ve uykumu alamamışsam bütün gün esneyip dururken, şimdi 6 saatlik kesintisiz uyku uyuyabilirsem kendimi bomba gibi hissediyorum. İnanılmaz bir şey, vücudum daha az uykuya alışarak evrildi resmen diyebilirim.

- Kollarım 10.5 kiloluk bir nurtopunu (!) her gün defalarca kaldırıp indirmekten ciddi kas yaptı ve güçlendi. Eskiden tek bir alışveriş torbasını bile taşıyamazken şimdi en ağır torbalar, süt ve yoğurt kutuları vs bana mısın demiyor ve tüy gibi kaldırıveriyorum!

- Bebeğimden uzaktayken başka insanların bebeklerine sulanır, onlara gülümserken bakarken bulur oldum kendimi! Annelik içgüdüleri, hormonları nasıl bir şey, hayret ediyorum!

- Artık başka annelerle bir kızkardeşlik çemberi / dayanışma içinde gibi hissediyorum kendimi. Herhangi bir yerde yanımda bir bebek ağladığında içim acıyarak 'yazık sana' diye geçiriyorum içimden ve gülümsüyorum annesine sıcacık, kızmak/sinirlenmek asla aklımdan bile geçmiyor.

- Annemi çok, çok daha iyi anlıyorum! Çok doğruymuş dedikleri, insan en çok anne olunca anlarmış kendi annesini.




Bir de, bir de...

Mutluluğun tanımı değişti benim için.

Şimdi 'Bana mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin?' diye bana sorsalar eğer, sessiz ve güneşli bir odada huzur içinde bebeğini emziren bir anne çizerim :)

Extremely Loud and Incredibly Close


Tom Hanks ve Sandra Bullock isimlerini görünce 'tipik bir Hollywood filmi izleyeceğim' diye kendimi hazırladım, beklentilerimi düşük tuttum. Ama sandığımdan biraz daha güzel çıktı film. Eksikleri ve mantık hataları olsa da, 11 Eylül trajedisini biraz fazla 'Kemalettin Tuğcu' kıvamında içimizi dağlamak için kullansa da, yine de yüreğimde bir yere dokundu, gözlerimden yaşlar aktı neredeyse bütün film boyunca. Öylesine içimi acıttı ki uzun süre acıklı bir film izleyebileceğimi sanmıyorum. Bir de, en kısa zamanda kitabını okumalıyım Foer'in.

True Grit



Ne denebilir ki? Coen kardeşleri seviyorum. Coen kardeşlerin espri anlayışını daha da çok seviyorum (kara mizah) Jeff Bridges'ı ise en çok seviyorum! :)

Saturday, January 14, 2012

O özlem var ya

Hani arada dalga dalga vuran, kendini hatırlatan. İnce ince sızlayan.
O kötü işte.

Monday, January 9, 2012

Rüzgarın Gölgesi - Carlos Ruiz Zafon



O kadar uzun zamandır böylesine güzel bir roman okumaya ihtiyacım varmış ki meğer.. İlk satırlarından itibaren beni içine çeken, okumaya doyamadığım, bana kitap okuduğumu unutturan bir heyecanla içine dalıverdiğim bir roman. Enfes gotik atmosferi ve çok güzel işlenmiş kurgusuyla hayran kaldığım bir kitap oldu Rüzgarın Gölgesi.

Franco zamanında geçiyor olmasıyla bana 'Pan'ın Labirenti'ni anımsattı biraz.. O karanlık, karamsar havayı çok güzel veriyor bize yazar. Ama bir yandan da gizemli karakterleri ve peşinden koştuğu gizemli yazar 'Julian Carax'a benzeyen/benzetilen ana kahramanı 'Daniel' ile Paul Auster'ın tarzını da andırıyor yazarın üslubu. Bu kitabı bir iki cümleyle özetlemek o kadar zor ki. 'Anlatılmaz, okunur' denebilir ancak herhalde. Okuduktan sonra benim için 'şehirlerle özdeşleşen kitaplar' arasına Barcelona - Rüzgarın Gölgesi ikilisi de eklenmiş oldu. Okuduktan sonra o şehre gitmeyi ve gezmeyi gerçekten çok istedim. Umarım kısmet olur bir gün..


Bir de gerçek hayatta yaşasa kesinlikle tanışmak isteyeceğiniz roman karakterleri olur hani, sizin için unutulmaz ve özel olan. Benim için de Fermin Romero de Torres böyle bir karakter oldu bu kitabı okumamla birlikte. Bir karakter böylesine güzel, gerçekçi betimlenebilir mi? Bazı yerlerde Daniel ile olan diyaloglarına kahkahalarla güldüm, Bart da bana 'Bu kadın kitap okurken sayfaları kokladığı yetmiyordu bir de kıkır kıkır gülmeye başladı' ve 'delidir, ne yapsa yeridir!' der gibi baktı :)

Kitaptan çok ama çok sevdiğim, yüreğime kazınan o kadar çok alıntı var ki.. En çok içime işleyenini koyayım o zaman buraya:


“The nurse knew that those who really love, love in silence, with deeds and not with words.”


(Hemşire biliyordu ki gerçekten sevenler, sessizce severlerdi, sözcüklerle değil, yaptıklarıyla.)

Alçakgönüllü olmak bir erdemdir

Yıllar önce, üniversitemde alanında dünya çapında uzman olan astrofizik profesörüme 'siz bu alanın uzmanısınız, şu konuda ne düşünüyorsunuz?' gibi bir soru sorduğumda 'yok canım, ne uzmanı?' diye gülümsemiş, utanmıştı. Ağzım açık bakakalmıştım. Hocamın sorduğum konuda yazdığı bir kitabı ve uluslararası bir çok makalesi vardı. O bilmeyecek de kim bilecekti bu sorunun cevabını?

Yıllar sonra geldiğim ABD'de ise master yaptığım bölümün yıl sonu barbekülerinden birinde, hayatını İran tarihine adamış, yine uluslararası alanda ünlü, 70li yaşlara gelmesine rağmen hala kalın gözlükleriyle elyazmaları okumaktan erinmeyen, üşenmeyen, çok değerli bir hocamız, 'yaşam boyu hizmet ödülü' gibi bir ödüle layık görülmüştü. Hiç unutmam, gerçekten saygı duyduğumuz, 'bir derya' diyebileceğimiz kadar çok bilgili insanlardandır kendisi.

Barbekü bitti, ödül sahibine teslim edildi, konuşmalar yapıldı. 70'lerindeki hocam eline ödülünü aldı, mutlu bir gülümsemeyle sırt çantasını sırtına taktı. Kalın gözlüklerini şöyle bir düzeltti, sonra bisikletine binip evine doğru yola koyuldu! Yine ağzım açık kaldı. Öğrencileriyle konuşmayı bile bir lütuf sayan, burnu havada, hayatta bir kere olsun gülümsememiş 'profesör'lere verilecek bir ders gibiydi bu mütevazilik.

Hayatım boyunca gördüğüm, 'burnu yere düşse eğilip almayacak' diye tabir ettiğim insan tiplerinden sonra bana bu mütevazilik, bu alçakgönüllülük ne kadar şaşırtıcı gelmişti! Kafamda hemen bir bağlantı kurdum. Demek ki bir insanın değeri, ne kadar çok şey bildiğini sanmasıyla değil, alçakgönüllülüğüyle doğru orantılıydı. Her konuda ahkam kesmek değil de bazen 'bilmiyorum, siz ne düşünüyorsunuz?' diye gülümseyebilmek, susmak, bazen dinlemek, mütevazilik ve kendini bilmekteydi erdem.

Bugün bir pozisyona başvururken 'Cover letter' yazmam gerekti. (Bir iş için neden sizi seçmeleri gerektiğini anlattığınız 'niyet mektubu') Ve bir kere daha, bu 'kendini pazarlama' kültüründen ne kadar tiksindiğimi farkettim. O kadar sahte geliyor ki, o kadar yapmacık..

Ben hiç bir zaman kendini ileri atabilen, iş dünyasında kendini 'satabilen', tanıştığı herkesle iki laf arasında bütün CVsini paylaşan...vs bir insan olamadım. Biz akademisyenler mi böyleyiz acaba diyorum bazen.. 'Corporate' dünyaya uyum sağlayamamış, kendi reklamımızı yapamaz olduğumuz için mi akademideyiz.. 'Gereğinden fazla alçakgönüllü' olduğumuz için mi kurtlar sofrasında barınamıyoruz.. Bilemem.

Bildiğim tek şey, alçakgönüllü, içten, içi dışı bir insanlarla çok daha iyi anlaştığım. Ve çok şanslıyım ki hayatımda böyle insanlar çok var :)

Thursday, January 5, 2012

Gerçek aşk



5 Ocak 2011 günü, akşam 9:48. Çok uzun bir günün sonu. Yarı karanlık, son teknoloji donanımlı, büyük bir hastane odası. Çok yorgunum. Artık devam edemeyeceğimi düşünüyorum. Ağzımda buz parçaları. Susuzluktan ölmek üzereyim. Gücümün tükendiğini hissediyorum, sona geldiğimi, pilimin bittiğini. Yorgunluktan ağlamanın bir kaç dakika uzağındayım sadece.

Bir anda sarsılıyorum. Dünya duruyor bir anda. Zaman duruyor. Dağların tepesindeki karlar gibi bembeyaz, pamuk gibi yumuşak, tombiş yanaklı, topidik bir kız bebek görüyorum bir anda. Atıyor ilk çığlığını, bir bezle temizlenir ve boyu, kilosu ölçüp biçilirken. İncecik sesiyle ağlıyor. O ses kulağıma dünyanın en güzel müziğinden daha güzel geliyor.

Sarıp kundağa, çıplak göğsümün üzerine koyuyorlar onu. Hala titriyorum yorgunluktan, yaşadığım duygu yoğunluğundan, yüreğimdeki heyecandan. Allahım, bu akça pakça, bu kocaman gözleriyle bana bakan, bu dünyanın en güzel bebeği benim mi? Bu tombiş yanaklı, güzel elli, küçük bir kuş gibi titreyen, incecik sesler çıkaran, bu hediye paketi benim mi? İnanamıyorum, içim titriyor. Dokunmaya bile kıyamıyorum. Allahım, ben bu kadar güzel, mükemmel bir şeye nasıl bakacağım? İçimde korku, heyecan, mutluluk, endişe, hepsi birbirine girmiş.

Gözlerinin içine bakıyorum. Gerçek aşkın ne anlama geldiğini işte o anda anlıyorum. Güzel kızım yüreğimi alıp ellerinin içinde tutuveriyor. Hayatımın sonuna kadar onda kalacak bundan sonra yüreğim. Biliyorum.

Wednesday, December 21, 2011

Winter's Bone


Uzun zamandır bu kadar yalın, duru ama bir o kadar da etkileyici bir film izlememiştim. Böylesine bir sadelikle, böylesine bir duygu yoğunluğu verebilen film gerçekten az bulunur.

Missouri'de, Ozark dağlarında bir kasabada geçen film, (en azından benim) daha önce hiç görmediğim bir Amerika sunuyor bize. İnsanların etlerini kendileri avlayıp pişirip yedikleri, kamyonetlerle gezdikleri, harabe gibi evlerde yaşadıkları, uyuşturucu ticaretinin ve suçun kol gezdiği, tüyler ürpertici bir yer. Çok beylik olacak ama, 'Ne yaşamlar var' dedirtiyor insana film. Başroldeki Jennifer Lawrence'ın oyunculuğu takdire şayan. Hem akli dengesi yeridne olmayan annesine, hem de iki kardeşine bakmak zorunda olan 17 yaşındaki genç kız rolünü uzun zaman unutabileceğimi sanmıyorum.

Asıl acı olan şey ise böyle hikayelerin sandığımızdan çok varolması gerçek hayatta, etrafımızda. Biz farkında olmasak ve kendi izole hayatlarımızın içinde kafamızı kuma gömmüş bir şekilde yaşıyor olsak bile..

Sundance festivalinde ödül alan bu bağımsız yapımı çok beğendim. Bence 2010'un yeteri kadar ilgi görememiş nadir iyi filmlerinden.