Thursday, February 20, 2014

Bebeğim ve ben




'Ne güzel, bebeğinin bol bol tadını çıkar' dedi.. 'Keyfini çıkar bu zamanlarının, tatlılığının' dedi.

O, başka bir kuşağa aitti.. Bebeğinin tadını çıkarmak, oturup onunla oynamak, uzun uzun koklayıp öpmek, bol bol fotoğraflarını çekmek gibi bir lüksü yoktu. Her şeyi çabucak, pratikçe yapmak zorundaydı. Sabah gözlerini açtığı andan gece başını yastığa koyduğu ana kadar koşturmak, çalışmak, didinmek zorundaydı. Çocuklarının tadını çıkaramadı, onlar büyürken bebekliklerinin, çocukluklarının keyfini süremedi. Nasıl büyüdüler göremedi bile. İkinci çocuğunu 20 günlükken bakıcıya bırakıp işe gitmek zorundaydı. Ekmek parası için çalışmak, çabalamak, didinmek, eve gelince bir de evinin işlerini tam ve mükemmel olarak yapmak zorundaydı. O öyle bir kuşağa aitti çünkü. Oturup bir kahve içme, kendi için bir şey yapma, durup soluklanma, ruhunu dinlendirme lüksü yoktu.

Bense daha rahat, mutlu, keyifli bir annelik geçiriyorum. Bebeğime kitaplar okuyor, tombiş el ve ayaklarını öpüp kokluyor, uzun uzun emziriyor, keyifle gerinmesini izliyorum. Ben daha farklı bir anneyim. Evimin biraz tozlanması, herşeyin mum gibi olmaması, her yerin mükemmel temiz olmaması beni çok da rahatsız etmiyor. Bebeğime odaklanıp, onunla vakit geçirmeyi herşeye tercih ediyorum. İyi mi, kötü mü, hangi nesil daha doğru yapıyor, bilmiyorum.

20 günlük bebeğini bırakıp giderken içi ne denli acımıştır, işte şimdi anlıyorum ama.. Ve geçmişin sisleri arasına dalıp, o zamana dönüp o 28 yaşındaki genç kadına sarılmak, sarılmak istiyorum. Ona 'her şey güzel olacak, çocukların onları çok sevdiğini hep bilecekler, oturup onlarla oyun oynayamasan da..' demek istiyorum.


Doğruymuş dedikleri: İnsan en çok, anne olunca anlarmış kendi annesini..



Monday, February 10, 2014

Chicago Türk Edebiyat Kulübü


Gerçekten çok mutlu ve gururluyum. 2013 Şubat'ında kurduğumuz Chicago Türk Edebiyat Kulübü olarak ilk yayınımızı bu hafta çıkardık. Artık yılda 4 kez olmak üzere hem Türkçe, hem de İngilizce yazılar içeren bir "edebiyat ve sanat dergisi" yayınlıyoruz. İlk sayımız olan Kış 2014 işte şurada:


Bu da blog'umuz:



Hayatımdaki güzelliklere bir yenisini ekleyen bu muhteşem kadınların her birine ayrı ayrı teşekkür ediyorum buradan.

Friday, January 24, 2014

Durup dururken

Birdenbire aklıma şu şarkının gelivermesi.. Kaç senedir dinlemediğim, benim için çok da anlamı olmayan, çok da bilmediğim bir şarkıcının söylediği bir şarkı olmasına rağmen nereden gelir aklıma mesela? Öğle uykusuna yatmışken aklıma bu şarkıyla birlikte gençliğimin yağmurlu İstanbul sokaklarının gelmesi, İstanbul'da sonbaharı yaşamayalı tam 10 sene olduğunu farketmek, gençliğimin Kadıköy'ünün sokaklarının kendine has kokusu ve havasını çok, çok, çok özlemek.

Nostalji ve melankoli, eski, kadim dostlarım benim.




Thursday, January 23, 2014

2014



Yeni bir yıla kar fırtınalarının, soğuğun içinde girdik.. Oğluşum 1 buçuk aylık oldu, evin içinde devinip duruyoruz, dışarıda donmuş, beyaz, buz gibi bir dünya var.. Bu kışı eksi yirmilere varan soğuklarıyla, kar fırtınalarıyla hatırlayacağım.

Çok fazla yazmak gelmiyor bugünden içimlerde, bilmem niye.. Sessiz sakin, huzurlu, bebeğimle başbaşa günler geçiriyorum. Doğum sonrası yorgunluğu, uykusuzluğu, ruh gelgitleri biraz azaldı çok şükür, kırkımız çıktı.. Oğlumu tanımaya çalışıyor, onunla bağlar kuruyor, ablasının da ne büyük bir hızla büyüyor olduğunu şaşkınlıkla izliyorum.

Hayat, biz pencereden bakarken caddeden hızla geçen arabalar gibi önümden geçip gidiveriyor şu sıralar.. Tatlı bir uyuşukluk içinde, mayhoş, dingin, durgunum.


Saturday, December 14, 2013

Bir Aralık günü



Gece sabaha karşı başlayan kasılmalar, benim için çok büyük ve önemli bir olayın, deprem gibi beni sarsacak bir gücün yaklaşmakta olduğunu sezdiren sancılar. Bekleyiş ve endişe içinde, dakikaları sayarak, zamanı kaydederek geçen, zamanın bir ağda kıvamına gelip yavaşladığı, uzadığı, geçmek bilmediği bir kış günü. Hava buz gibi Chicago'da. Evde yatar pozisyonda bekliyorum.

Sonra karar anı. Toparlanıp yola koyulma. Yoğun bir kar fırtınası başlıyor, her yer kısa sürede bembeyaz oluyor, tipi halinde iniyor kar... Arabaya biniyoruz, iç gözüm açılmış, dış dünyaya kapanmış gibiyim. Kendi içime dönüp ruhumu dinliyorum. Oğlumun yaklaşan ayak seslerini duyuyorum. Kalp atışı gibi, ritmik. Hızla koşan atlar gibi. Dörtnala. Karşı konulamaz bir güç bedenimi sarsıyor, düzenli aralıklarla. Öylesine düzenli ki, saat gibi işleyen bedenime şaşırıyorum. Vücudum dizginleri eline almış, kendi bildiği yolda ilerliyor, bense şaşkın, bakakalıyorum. Geriye çekilip kontrolü elimden bırakıyor, sessizce izliyorum.

Hastaneye varış, kontroller, sonra bir ney gibi üflediğim, nefeslerle doldurup boşalttığım bedenim. Tolstoy'un Anna Karenina'daki anlatımıyla dakikaların saatlere, saatlerin ise dakikalara dönüştüğü o anlar. Ayakta durmuş, sallanıyorum, sanki hiç kimsenin duyamadığı, sadece kendim duyabildiğim bir müzikle danseder gibi. Sallanıp başımı onun göğsüne yaslıyorum. Yürüyorum, içimdeki sarsıntıyı devinime çevirmek istercesine.

Sonra, daha sonra..sayamadığım dakikaların sonunda bedenimi ortadan ikiye yararak başka bir alemden bu aleme geçen, dünyaya gelen, kucağıma gökten bir kar tanesi gibi düşen oğlum. Karlar prensim.. 4 gün sonra gelen doğumgünü hediyem, yumuşacığım, cennet kokulu, yumuk elli hazinem. Ablasının bir tanecik kardeşi, evimizin en miniciği. Gözlerim yaşlarla dolu, göğsümün üstüne konan bu sıcacık, yumuşacık varlığa hayran hayran bakıyorum. Tıpkı ablası gibi en büyük endişelerimle en büyük mutluluklarımın kaynağı olacak olan, hayatımızın tam ortasına konuveren, bu çok değerli, minik karlar prensine.

Hoşgeldin oğlum, dünyamıza. Sağlık, mutluluk ve huzurla dolsun ömrünün her anı.





Friday, December 6, 2013

Jane Austen - Persuasion



Jane Austen'ın, Gurur ve Önyargı'dan sonra okuduğum ikinci kitabı. Persuasion, Türkçe'ye 'ikna' diye çevrilmiştir sanırım. Aynı zamanda Jane Austen'ın son romanı. Chicago Türk Edebiyat Kulübü'müzün bu ayki seçimiydi kendisi. Hem okurken, hem de hakkında konuşurken çok büyük keyif aldım. Jane Austen'ın olay örgüsünü kurması, karakterlerin gelişimi, diyaloglar, hepsi çok ustacaydı. İkna müessesesinin hayatımıza olan etkisi, birisini ikna etmenin doğası ve sonuçları, roman boyunca ince ince çok güzel işlenmiş. Ana karakter olan Anne'e hayran kaldım, alçakgönüllülüğüne, sağduyusuna, sessiz ama derinden sürdürdüğü aşkına. Diğer karakterler çok derin işlenmemiş olsa da, olaylar çok akıcı ve roman da pek keyifliydi. Jane Austen'ın bu son ve en olgun karakterini barındıran romanını okumuş olduğum için çok mutluyum.




Kitabı okuduktan hemen sonra da 1995 İngiliz yapımı filmini izledim (Amazon Prime'da instant videos'da bedava olarak var, internetten izlenebiliyor). Film bir Hollywood yapımı kadar görkemli olmasa da, oyuncular da biraz silik kalsa da, yine de kitaba çok bağlı kalınması açısından vasatın üzerindeydi. Diyaloglar kitaptan aynen alınmış neredeyse, hiç değiştirilmemiş. Biraz fazla teatral kalsa da yine de ben filmi izlerken de keyif aldım. Tabii her zaman söylediğim gibi hiç bir şey kitabın yerini alamaz :)




Thursday, December 5, 2013

The Book Thief






Kitabını geçen sene okumuştum, filmini ise çok uzun zamandır merak ediyor ve bekliyordum. Ama şöyle bir gerçek var ki 20li yaşlarımda sinemaya yoğunlaşan ben, 30lu yaşlarımda artık sinemadan eskisi kadar keyif alamamaya başladım. Tekrar okumaya ve romanlara ağırlık verdikten sonra sinemanın öykü anlatma ve karakter gelişimindeki sığlığı, beni rahatsız etmeye başladı, özellikle de roman uyarlamalarında. Kitabı okurken benim kafamda kendi çektiğim filmi tercih ediyorum kısacası :) Book Thief, yani Kitap Hırsızı'nda da böyle oldu. Romanı okumamış olsaydım filmi belki çok daha fazla sevebilirdim. Ama romanın verdiği duygu yoğunluğu gerçekten bambaşkaydı, beni ağlatmıştı. Film ise bunu başaramadı maalesef. Vasatın üstünde bir film olmasına ve özellikle baba rolünde Geoffrey Rush'a hayran olmama rağmen yine biraz ister istemez hayalkırıklığına uğradım kaçınılmaz olarak. Tabii her sene Hollywood'un önümüze temcit pilavı gibi yeniden ısıtıp getirip koyduğu Nazi soykırımını konu alması da bıkkınlığıma katkıda bulunmadı değil. Çok büyük acılar çekmiş nice insanlar, gruplar, ırklar varken hep aynı hikayenin anlatılması aklıma bu yazıyı getirdi. Bazı acılı hikayeler diğerlerinden çok daha fazla anlatılıyor ve hatırlatılıyor bize, bazılarıysa tarihin soluk sayfalarında gömülmüş olarak kalıyor. Ve maalesef her ölüm, her acı aynı değil bu dünyada.. Tarih, kimin yazdığına bağlı olarak değişebiliyor. Bazılarının acıları daha hatırlanmaya layık, hiç bir zaman unutulmasına izin vermiyorlar. Afrikalılar gibi bazılarının ise söz hakkı bile yok.. Acı ama gerçek..


  

Friday, November 29, 2013

Şükran günü 2013


İstisnasız en sevdiğim Amerikan tatili olan 'Şükran Günü' de geldi ve geçti. Çok şükür, sağlığımız ve keyfimiz yerinde, sevdiklerimiz, aile ve arkadaşlarımızla birlikte çok güzel bir yemek yedik. Sahip olduğum herşey için her gün defalarca şükrediyorum Allah'a... Öylesine çok söylüyorum ki, kızımın 2 yaşındayken ilk öğrendiği Türkçe kelime kalıplarından biri 'Çok şükür' oldu :) Ama bunu yapmak için bir gün olması ayrı güzel.

'2013 retrospektifi' şeklinde dönüp seneye baktığımda, bu seneyi hep çok güzel bir yıl olarak hatırlayacağım. Senenin başında 'Chicago Türk Edebiyat Kulübü'nü kurduk, hayatımdaki güzel insanların, güzel sohbetlerin, mis kokulu kitapların sayısı arttı. İlkbaharda güzel bir gezi yaptık, Kentucky ve Tennessee eyaletlerine, Smoky Mountains'da gezdik, doğanın ve dağların muhteşemliğine hayran kaldık.

ABD'ye geldiğimden beri ilk defa bu sene, anavatanıma, İstanbul'uma gidemedim..Ama bu, yaz mevsiminde müthiş bir akademik verimlilik olarak bana geri döndü. Yaz mevsimini Loyola kütüphanesi'nde soğuk su yudumlayarak, her gün 4-5 saat yazarak geçirdim ve sonunda tezimi son haline getirdim. Şimdi sadece düzeltmelerle uğraşıyorum. Tünelin ucunda ışık göründü sonunda, ve bu beni ne kadar rahatlattı, kelimelerle anlatılamaz..

Yaz mevsimi boyunca kağıt üzerinde tezim büyürken, karnımda da oğlum büyüdü. Pıtır pıtır hareketlerini, tekmelerini, ablasından çok daha aktif oluşunu hissettim. Bol bol konuştuk onunla, en çok da ablası. Bana motivasyon ve azim aşıladı oğlumun geliyor oluşu. Biraz yorucu ama çok güzel bir yazdı.

Sonbaharda da tez danışmanlarımla son rötuşları yapmak üzere buluştum bir kaç kere. Hala yapılacak bir kaç ekleme/düzeltme var ama işin yüzde 95i bitti çok şükür. Bu sefer Michigan eyaletine sonbahar renklerini görmeye bir 'road trip' daha yaptık. Kendimi doğanın içinde öylesine huzurlu ve bütünlükte hissediyorum ki.

Şimdi kış mevsiminin kucağındayız ve en sevdiğim ay olan Aralık'ı bekliyorum. Hem benim hem eşimin doğumgünlerimiz, hem de ilk tanıştığımız gün Aralık'ta. Şimdi onlara bir doğumgünü daha eklenecek! Kendimi mümkün olduğunca dinlendirmeye ve içime dönmeye çalışıyorum. Hayatımın en önemli anlarından ikincisine hazırlanmaya çalışıyorum, hem ruhen, hem bedenen. Sağlık içinde bize kavuşsun, başka hiç bir şey istemiyorum.

2014'ün, 2013'ten bile daha güzel geçmesini diliyorum, herkes için. Şimdi derin bir nefes alıp şükrederek, ileriye bakmanın, geçmişteki hiç bir şey üzerinde fazla durmamanın, durmadan devinmenin, hareket etmenin zamanı. O kadar çok insan görüyorum ki pişmanlıklarıyla yaşayan. Şimdi siz de durun, bir aynaya bakın, geçmişte olmuş olan ve sürekli kendinizi suçlayıp durduğunuz o her neyse, onun için artık kendinizi affedin. Vicdanınızı serbest bırakın. İçiniz kuşlar gibi hafiflesin. Ve sevin kendinizi, çok sevin. Kendini sevmeyen, başkalarını sevemez.





Sunday, November 17, 2013

Eksik parça


Bazen, hayatın anlamına çok yaklaştığımı sezer gibi oluyorum. Öylesine yakınım ki, tek bir parça eksik sanki yapbozda. O parçayı yerine koysam herşey tamamlanacak, bir anda yaşamın sırrını çözüvereceğim. Neden burada olduğumuzu, nereye gittiğimizi, yüzlerce sene sonra insanlığın kaderinin ne olacağını bileceğim.

Sanki hiç tanımadığım birini özlemek gibi, o eksik parçayı aramak. Kitap sayfalarında, dinlediğim uhrevi notaların içinde, tanıdığım, tanıştığım, konuştuğum bütün insanların yüzlerinde, gözlerinde, yeşil ormanların, mavi gökyüzünün derinliklerinde, kendi içimde, ruhumda... Hiç görmediğim bir rengi tanımlamaya çalışır gibi, son mısrası eksik bir şiire yakışacak o mükemmel kelimeleri arar gibi. Hayal meyal hatırladığın bir rüya senaryosunu başta sona tekrar yazmaya çalışır gibi aklında. Zifiri karanlıkta bir ipliği tutmuş, el yordamıyla nereye gittiğini anlamaya çalışır gibi. Yaşamın özüne, çekirdeğindeki asıl önemli cevhere ulaşmak üzere olduğumu seziyorum böyle zamanlarda. Sanki yeterince yazsam, yeterince konuşsam, o müziği yeterince dinlesem gelip tamamlayacak herşeyi o eksik yapboz parçası.

Acaba yaşamımızın anlamı, o parçayı aramak, bulamasak da aramaktan vazgeçmemek, aramak, aramak mıdır? Kendimizi öldürmeden, er ya da geç gelecek olan ölümü de çok kafamıza takmadan umarsızca yaşayabilmemizin sebebi, bu eksiklik duygusu olabilir mi? Tamamlandığımız an, ölümle gözgöze geldiğimiz an mıdır? Hayat bir arayış, batına doğru bir yolculuk, bir koşu mudur?

Tuesday, November 12, 2013

Before Midnight - Richard Linklater



Ben bu ikiliyi çok seviyorum!! O kadar çok seviyorum ki, tamamlanması 20 yıldan fazla süren bir üçlemeyi takip edecek kadar, son filmi sabırsızlıkla bekleyecek kadar, romantik aşka inanacak, onları uzaktan da olsa takip edecek kadar.. Before Sunrise'da beni çok mutlu eden bu güzel, pembe, uçucu, mis kokulu 'aşk', Before Sunset'te bekledikçe güzelleşen şarap gibi çok daha harika, enfes bir hal almıştı. Araya yıllar girmesi Jesse ve Celine'in aşklarını daha değerli, daha sihirli yapmış, Paris'in o büyülü havası ise filme ayrı bir tat katmıştı. Benim seride en sevdiğim filmin Before Sunset olması gerçeği hala değişmedi. Hele o enfes sonu.. Daha romantik, daha içten, daha duygu yüklü bir sahne hatırlamıyorum izlediğim benzer filmler arasında.

Before Midnight'ta ise gerek bunca beklemenin getirdiği, gerekse serinin ilk iki filminin eşsiz güzelliğinden kaynaklanan çok büyük beklentiler içindeydim. Ama maalesef büyük bir hayalkırıklığına uğradım. Tanıdığım, sevdiğim karakterler gitmiş, yerine 40lı yaşlarında sürekli birbirleriyle çekişen, çatışan, yıllar yılı içlerinde biriktirdikleri tüm kızgınlıkları saklamış ve acı pişmanlıklarla dolu iki kişi gelmiş. Özellikle Celine, o hayata meraklı, kocaman gözlerle bakan, peri gibi uçucu, mutluluk dolu kız gitmiş, yerine sürekli şikayet eedip eleştiren, sürekli karşısındakini suçlayan, korkunç bir kadın gelmiş! Bir insan bu kadar çok değişebilir mi 10 yılda? Bana çok gerçekçi gelmedi. Sanki eski Celine'in yüzünü ve tavırlarını biraz olsun, arada da olsa görebilseydik, film daha gerçekçi, daha katlanılır olurdu gibi geliyor.

Bütün film, sürekli bir tartışma ve didişme şeklinde geçiyor diyebilirim. İlişkilerin gerçekçiliğini gözler önüne sermek uğruna bence Linklater filmi izlenilebilir yapan hoşlukların tümünden birden vazgeçmiş, ve çok da güzel bir sonucu olmamış bunun. Hayat bir gül bahçesi değil ama arada elle tutulabilir mutluluk anları da var. Bunları daha başarılı gösterebilirdi diye düşünüyorum.

Ayrıca eklemeden geçemeyeceğim: Film Yunanistan'da geçiyor ve çekildiği yerler o kadar güzel ki, Yunan Turizm Bakanlığı'ndan yüklüce bir miktar destek almış olduğunu düşündük :) Özellikle de bir sahnesinde Türkleri (elbette ki) yeren, aşağılayan replikleri duyunca!

Üçleme bitti ama beni mutlu edemedi maalesef..Yine de ilk iki film için, özellikle Before Sunset için teşekkürler Linklater!!





Thursday, October 31, 2013

Anlar - 8


Hep birlikte çıtır çıtır yanmakta olan şöminenin karşısındaki koltuğa gömülmüşüz. Arka planda Nick Drake, Pink Moon albümü çalıyor. O yumuşacık, kadife gibi sesiyle söylüyor Nick, yılların, ölümün ötesinden. Beni hüzünlü bir huzura boğan o su gibi sesiyle.

Küçük kızım iki yandan topladığım saçlarını savurarak, bir kelebek gibi, kuş gibi dansediyor şöminenin önünde, ışığında. Bir o yana, bir bu yana dönüyor, bale yapar gibi ellerini kaldırıyor havaya, müziğe ve ritme hiç çaba sarfetmeden, zorlanmadan, kusursuzca bir uyumla eşlik ediyor minicik bedeni. Biz hayran hayran izliyoruz, bir güneşin doğmasına, yıldızın parlamasına şahit olur gibi. Güneşim o benim, bu puslu, karanlık sonbahar gününde. Yıllar sonra bile unutmayacağım mutluluk anlarını bana hediye eden güneşim. O gülümseyince parlıyor masmavi gökler, hava nasıl olursa olsun. Burnunu burnuma sürtünce kıkırdıyor, bir anda içimde çiçekler açıyor. Sarılıyor bana, kokusunda kendi çocukluğumu, yuvamı, evimi buluyorum. Kendimi buluyorum.

O anda, şöminenin önünde oturmuşken hepimiz, kızımı izlerken, herşey öylesine kusursuz ki. Konuşmaya bile gerek yok.


Monday, October 21, 2013

Issızlık

Sevdiklerini okyanus ötesine uğurladıktan sonra yüreğine çöken ıssızlık duygusu. Evin bomboşluğu. Sanki bütün insanlığı aynı anda kucaklasan bile geçmeyecek o kimsesizlik, yalnızlık duygusu..

Hayat, beni hep sevdiklerimden uzakta tutarak mı sınayacak acaba?



Şimdiki Zaman - Belmin Söylemez


Belmin Söylemez'in ilk filmi, sinematografik açıdan hoş, biraz karamsar ve yavaş gitse de bir ilk film için gayet başarılıydı bence. Yine Chicago Türk Film Festivali kapsamında, son filmimizdi. Gene Siskel'da izledik. Doğal, saf, içten oyunculuklar, bir kahve falının etrafında dönen sıradan hayatlar, sıradanlığın ilginçliği hatta. Renk kullanımı güzeldi, görsel açıdan detaylar çok hoştu, özellikle sonundaki kahve fincanı sahnesi çok hoşuma gitti. Bu hikayelerin her gün binlercesinin yaşandığını bilmek, filmi daha da gerçekçi ve etkileyici yaptı benim gözümde. Bazı filmler seyretmek, izlemek, ve üzerinde bir kaç cümle yazmak içindir. Çok büyük hikayeler, duygular, maceralar içermeleri gerekmez. Bu film de öyle bir filmdi işte. Yormayan, sıkmayan, ama çok da heyecanlandırmayan. Güzeldi bence!

Thursday, October 17, 2013

Sunset Park - Paul Auster


Paul Auster'ın okuduğum en güzel kitabı olmasa da, hoş, akıcı, etkileyici bir kitabıydı. En sevdiğim Auster kitapları New York Trilogy ve Moon Palace'tır. Ama bu roman da onların hemen arkasında yerini aldı diyebilirim. Karakterler arasında kendimle en çok özdeşleştirdiğim, tabii ki doktora tezini yazmakta olan Alice oldu :) Hayatla, kitaplarla ve sinemayla ilgili bölümler çok güzeldi. Karakterlerin her birine tek tek eğilinmesi ve farklı bakış açılarından olayların anlatılması da çok başarılı olmuş. Ancak karakter gelişimleri çok güzel olsa da, kitabın sonu çok aceleye getirilmiş ve yazılmış olması gereken daha derin, daha tam ve bütün bir son kısımdan yoksun bırakılmış kitap sanki.. Bu yüzden bütün kitap boyunca devam eden güzel akışın kitabın sonunda birden tamamen yokolduğu, adeta yazarın okuru terkedip gittiği sanrısına kapılıyor insan. Sonu böyle olmasaymış çok daha güzel, çok daha unutulmaz bir roman olabilirmiş.

Yine de Paul Auster iyidir, gönlümüzde yeri başkadır tabii, o ayrı!
 





Water for Elephants - Sara Gruen



Yazın bir çırpıda okuduğum ama çok da keyif almadığım, vasat bir romandı.. Yazım tarzının amatör olduğu belli, karakterler çok derinliğine inememiş.. Nasıl 'bestseller' olmuş hayret ettim doğrusu. Benim için tek ilginç olan yanı, 1920'lerdeki sirk endüstrisini ve sirkteki yaşamı detaylı anlattığı bölümlerdi. Aşk hikayesi ise biraz zorlama olmuştu sanki, hiç bir zaman karakterlerle çok empati kuramadım. Kitabın ana anlatıcısı, Jacob adındaki yaşlı adam ve huzurevinde geçirdiği günler, aklıma Cloud Atlas'taki Timothy Cavendish'i getirdi. Ama Cloud Atlas'taki muhteşem karakter gelişiminin, Timothy Cavendish'in matraklığı ve gerçekçiliğinin aksine, bu karakter biraz zorlamayla, suni çizgilerle çizilmişti sanki.. David Mitchell'ın ne başarılı bir yazar olduğunu tekrar düşündüm!




Thursday, September 26, 2013

İçinden Dostoyevski geçen filmler!


Match Point- Woody Allen







Zekice kurgulanmış, izleyicisini sürekli ters köşeye yatırmaktan hoşlanan, sürprizli, ve çok başarılı bir Woody Allen filmi, ‘Maç sayısı’. Dostoyevski’nin ‘Suç ve Ceza’sından ilhamla kurgulanan senaryo, sıradanlıktan uzak, yaratıcı. Şansın insan hayatındaki rolü ve filmin ortaya attığı sorular, film bittikten sonra bile uzun sure insanın aklını kurcalıyor. Baştan gayet sıradan bir romantik komedi gibi başlayan film, kısa sure sonra insanı içine çekiveriyor bu yüzden, ve bittikten sonra bile uzun sure etkisinden kurtulamıyorsunuz. Scarlet Johansson zaten hem görsel, hem rol yeteneği olarak aşmış bir oyuncu. Woody Allen da onun bütün yeteneklerini sonuna kadar kullanmış, filmi neredeyse o taşımış. Dostoyevski’nin ruhunun bir hayalet gibi üzerimde dolaştığı bu dönemde çok iyi geldi bu filmi izlemek. Çok uzun zamandır sadece kitap okuyor, çok az film izliyordum. Sinema dünyasına iyi bir dönüş oldu.




Yeraltı - Zeki Demirkubuz




Chicago Türk Film Festivali’miz kapsamında Gene Siskel Film Center’da gösterilen bu karanlık ama zeka dolu film, Zeki Demirkubuz sinemasının yeni yönlere doğru gitmekte, kendini yenilemekte olduğunun bir kanıtı bence. Bu film de Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ından esinlenerek çekilmiş, daha yeni okumuş olduğum için kitabı, filmi izlemek çok daha anlamlı oldu. Film tam bir uyarlama değil bence, daha çok bir esinlenme sözkonusu. Çünkü kitapla birebir örtüşen bir kaç sahne olsa da, yönetmen kitabın yorumlamasını epeyi esnek bırakmış. Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı’nı, günümüz Ankara’sına yerleştirmiş ama çoğu detay kendi yaratıcılığının ürünü. Çekimler ve sinematografi gerçekten çok başarılı. Karanlık ve yavaş bir film olmasına rağmen, insanı boğmuyor, bunaltmıyor. Dostoyevski’nin kitapta anlattığı o havayı, atmosferi de çok güzel veriyor film.  Engin Günaydın ise, enfes bir seçim olmuş ‘Yeraltı Adamı’ rolünde. Oyunculuğu artık iyice olgunluğa yaklaşmış, son derece doğal ve spontan. Yıldızının gittikçe daha çok parlayacağından eminim.

Çok sevdiğim yönetmenlerden olan Zeki Demirkubuz’un, filminin dünyanın öte yanında Chicago şehrinde bütün biletleri satılarak kapalı gişe oynadığını görmesini isterdim!






Wednesday, September 25, 2013

Zemberekkuşu'nun Güncesi - Haruki Murakami




"If people lived forever—if they never got any older—if they could just go on living in this world, never dying, always healthy—do you think they'd bother to think hard about things, the way we're doing now? I mean, we think about just about everything, more or less—philosophy, psychology, logic. Religion. Literature. I kinda think, if there were no such thing as death, that complicated thoughts and ideas like that would never come into the world." 

— Haruki Murakami - The Wind-Up Bird Chronicle



Kesin olan bir şey var, Murakami benim yazarım. Kafamın içini ve hayat hakkında düşündüklerimi en iyi anlatan, betimleyen yazarlardan biri. Bugüne kadar beni hayalkırıklığına uğratan bir romanı olmadı. Zemberekkuşu'nun Güncesi de 2013 yazında beni tamamıyla içine çeken ve bir süre mutlu mutlu evreninde yaşadığım enfes bir roman olarak kalacak aklımda. Kediler, kuyular, paralel gerçeklikler, gerçeküstü anlatım..Yine tipik bir Murakami romanı, ve yine hayat, yaşam, ölüm, mutluluk ve mutsuzluk üzerine son derece derin, etkileyici bir güzelleme. Araya serpiştirilen tarihi bilgiler ve sahneler, İkinci Dünya Savaşı ve Sovyet cephesi anlatımları ise romanın tuzu biberi diyebilirim. Benim için Sahilde Kafka ya da 1Q84'ün yerini alamayacak da olsa, Murakami'nin en çok sevdiğim üçüncü romanı oldu. Bu sene Nobel Edebiyat ödülü almasını çok istiyor ve dört gözle bekliyorum bu minik, çekik gözlü dahinin!







Çocukluğun soğuk geceleri - Tezer Özlü


“Pazar günleri... Şimdilerde... Sokak aralarından geçerken...gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim... evlerin pencere camları buharlaşmışsa... odaların içine asılmış çamaşır görürsem... bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek......... isterim hep.” 

Tezer Özlü



Sanırım en çok bu cümlesini sevdim bu kitabın.. İncecik, 'uzun hikaye' de denebilecek bir yaşam kesiti.. Tezer Özlü'nün yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı, insanın içine dokunan, ruh hastalığının, deliliğin karanlık koridorlarında kısa bir süreliğine de olsa dolaştıran bir kitap. Dili yalın olmasına ve kısacık olmasına rağmen okumak kolay değil, depresif ve karamsar havası yüzünden. Anlattığı duyguların çoğuna (çok şükür ki) yabancı olduğumdan, kendimi Tezer'le özdeşleştiremedim kitabı okurken. Sadece dışarıdan ve çoğu zaman merhametle ve acıma duygusuna benzeyen bir duyguyla baktım o yaralı ruhuna. Yaşadığı zorluklar dünyanın her yerinde her gün defalarca yaşandığı için içim acıdı, insanın 'normal olmayan' halini çok iyi anlattığı için takdir ettim. Ama Tezer Özlü, benim ruhuma hitap eden, benimle birebir konuşan bir yazar olamadı bu kitabı okuduktan sonra. Gözlemleri, hayata dair iç burkan detayları betimlemesi epeyi başarılı olduğu halde.. Belki de edebiyatın beni daha aydınlık, daha güzel dünyalara götürmesini istediğimden. Benim kendi kişiliğimden..




Thursday, September 12, 2013

Yeni Dünya'da 10 sene





10 sene önce bugün, 12 Eylül 2003'te bir Lufthansa uçağına binip bütün sevdiklerimi, ailemi, arkadaşlarımı, İstanbul'umu geride bırakarak önce Münih'e, oradan da Chicago'ya uçmuştum. Geldiğim şehirde tek bir insanı bile tanımıyordum. Neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Master derecem için geldiğim üniversitemin kampüsünü bile fotoğraflar dışında hiç görmemiştim. Biraz deli cesareti, ancak 20li yaşlarımızın başında verebildiğimiz, büyük bir karar..

O 12 Eylül günü, nereden bilebilirdim ki ben, bu şehirde iki Master derecesi bitirip, bir de doktora peşinde koşacağımı.. Bir çok güzel insanla ve hayat arkadaşımla bu şehirde tanışacağımı. Evlenip, çoluk çocuğa karışacağımı..

Tam 10 sene, dile kolay. Şimdiye kadar olan hayatımın neredeyse üçte biri. İstanbul'dan sonraki ikinci evim olan bu şehirde, öylesine güzel arkadaşlıklar yaşadım, öyle güzel anılar biriktirdim ki. Bundan sonraki 10 sene beni nereye götürür bilemiyorum ama Chicago'nun yeri hep ayrı olacak yüreğimde.

A.B.D serüvenimle neredeyse eşzamanlı başlayan blog'um ise Ağustos 2013 itibariyle tamı tamına 8 yaşında! Tam 8 senedir ben bu internet günlüğüne düşüncelerimi, anılarımı, okuduğum kitapları, izlediğim filmleri yazıyorum. Açıkçası bu kadar uzun süredir devam edebildiğime ben bile şaşırıyorum bazen! Ama yazmak benim için hava gibi, su gibi bir şey. Ben yazdıkça varım. O yüzden, sanırım ben var oldukça bir şekilde buraya yazmaya devam edeceğim.

8 senedir takip eden, okuyan, yorum yazan ya da yazmayan, destekleyen herkese teşekkürler, sevgiler..


Moonie


Sunday, September 8, 2013

Aramızdaki en kısa mesafe - Barış Bıçakçı




"Bu dünyada hiçbir şey göründüğü hatta yaşandığı gibi değil, her şey hatırlandığı gibi!" 

- Barış Bıçakçı, Aramızdaki en kısa mesafe

Barış Bıçakçı'nın sade ama derin, anlam yüklü tarzını öylesine çok seviyorum ki... Çocukluğun o saf, masum, müthiş naif bakış açısını çok güzel yakalamış (belki de hiç bırakmamış), enfes bir kısa hikayeler bütünü. Bir çırpıda okuyorsunuz, ama tadı damağınızda kalıyor. Özellikle 80lerde ve 90larda çocukluğunu yaşamış nesiller için ağır nostalji hislerini beraberinde getiriyor okumak.. Çocuk oluyoruz sanki yeniden, hatıralarımızın o sisli, buğulu ama pek tanıdık koridorlarına giriveriyoruz. En çok 'Anneannem ve ben' adlı hikaye vurdu beni, gözlerimden bir iki damla yaş akıttı, sessizce, sakince hüznü getirip bıraktı yüreğime. Uzun süre unutmayacağım, içime işleyen, yüreğime yerleşen bir Barış Bıçakçı klasiği daha.

'Anneannem ve ben...Biz ölüme karşıyız.'