Sunday, June 23, 2013

Haydi Abbas


Güzel bir gün biterken, akşamın gölgeleri çökerken yüreğime, ışık gücünü yitirip azalmaya başlarken, en sevdiklerimi çok, ama çok özlediğimde..

Hep babamın bu en çok sevdiği şiiri okurum. İçimi ısıtır, burnumun direğini sızlatır, özlem bir ince sarı duman gibi kaplar yüzümü, yüreğimi.



Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun, işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalb ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal, çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.



Cahit Sıtkı Tarancı


Saturday, June 22, 2013

Filistin'in Çocukları



Filistin'in Çocukları, daha önceden bir-iki kısa hikayesini okuduğum Filistinli yazar Ghassan Kanafani'nin hikaye derlemesi.. İnsanın içine işleyen hikayeler, içini acıtan.. Bizim dışarıdan izleyenler olarak asla anlayamayacağımız, ancak içinde yaşayanların anlatabileceği saf bir acı, kayıp hayatlar, çocuk olmaya bile hakkı olmayan çocuklar.. İnsanı çok düşündürüyor bu kitap. Özellikle 'Hayfa'ya dönüş' hikayesiyle bir insanın evini, yurdunu ve geçmişini kaybetmesinin acısı, gelip bir yumru gibi oturuyor boğazınıza.. Her gün kendi yurdunda yabancı gibi bir hayat yaşayan aileleri düşünüyorsunuz, çocukları, anneleri, babaları. Geleceğe dair umutları sönmüş/söndürülmüş, gözlerindeki ışık gitmiş olan, gözleri bir yaşlı adamınkinden çok acı ve hayat taşıyan çocukları en çok. Bize bu kadar yakın olan ama çok da yabancısı olduğumuzu düşündüğüm o 'acı coğrafyası'nda olanlar üzerine biraz daha bilgi edinmek, onları biraz olsun anlayabilmek için çok iyi bir fırsat..

Kanafani kesinlikle Filistin'in en güçlü seslerinden biri. Anlattığı hikayelerin hissettirdikleri ise kültürden, tarihten ve coğrafyadan bağımsız.. Bütün insanlığın ortak acılarının, yanık bir ağıdı. İşte bu yüzden insanın yüreğinin ta derinliklerine işliyor.

The Old Man and the Sea - Ernest Hemingway



“But man is not made for defeat," he said. "A man can be destroyed but not defeated. ” 

E. Hemingway, The Old Man and The Sea



Büyük ustanın 1951 yılında Küba'daki balıkçıların yaşamından esinlenerek yazdığı bu enfes hikaye, yaşamın ve yaşam mücadelemizin enfes bir özeti adeta. Beni öylesine derinden etkiledi ki, 'Daha önce neden okumamışım, nasıl kaçırmışım?' diye sordum kendime. İhtiyar balıkçının yakaladığı dev kılıçbalığı ile olan mücadelesi, zaman geçtikçe ona bağlanması, kendini onunla özdeşleştirmesi, yalnızlığının içinde hayatla ilgili felsefe boyutuna varan düşüncelere dalması ve kendi davranışlarını bile sorgulaması.. Azmi, yaşam mücadelesini devam ettirmek için gereken kuvveti kendi ruhunda bulması.. Ve sonuç ne olursa olsun, varılacak yere değil, yolculuğun kendisine önem vererek, nefes aldığı sürece bu kıyasıya mücadeleyi sürdürmesi..

Hemingway'in bunların hepsini kısacık bir roman (novella) içinde kısa, öz, sade cümlelerle anlatabilmesi, bize onun nasıl büyük bir usta olduğunu gösteriyor. 'İhtiyar adam ve deniz', dünya klasiklerinin arasındaki yerini hep korumalı.. Bence bizde de okullarda okutulmalı, konuşulmalı, öğretilmeli.. Hayatın harika bir özeti çünkü.

İhtiyar balıkçının önce balıkla, sonra da onu yemeye gelen köpekbalıklarıyla mücadelesi, bana garip bir şekilde doktora tezimle olan mücadelemi anımsattı!! Hayatta ele geçirilmesi zor bir şey için uğraşıp didinen, çaba gösteren herkesin hikayesi aslında.

İleride daha fazla Hemingway okuyabilmek dileğiyle..




The Help - Kathryn Stockett







Çok uzun zamandır buraya yazmak isteyip vakit bulamadığım bir çok kitap birikti. Bunlardan bir tanesi The Help. Konusu itibariyle gerçekten ilginç, A.B.D'nin güneyinde 60-70lerde yaşanan tarih ve ırkçılık üzerine bir çok yeni şey öğreniyorsunuz okurken. Ama nedense beni çok içine çekemedi bu kitap, sarmadı. Karakterlerle özdeşleşemedim, empati kuramadım. Bilmiyorum buna kitabın kuvvetli Güney aksanıyla yazılmış olması mıydı sebep, yoksa benim Amerikalı olmadığım için bu konuya çok yakın hissedememem mi kendimi.. Ama bir şeyler eksik kaldı ve bu kitap bende hoş, ama çok da derin bir izlenim bırakmayan bir roman olarak kaldı sadece.

Belki de roman boyunca siyahi Amerikalı kadınların ırkçılıkla ilgili sorunlarını ve dertlerini aktarmak için mutlaka bir beyaz kadına ihtiyaç duymalarıydı beni rahatsız eden.. Ve hikayelerini onun aracılığıyla anlatmaları.. Bilmiyorum. Ama beni derinden etkileyen, sarsan, hiç unutamayacağım Toni Morrison romanlarıyla karşılaştırdığımda çok cılız kalıyor bu roman. Ve dil, anlatım, üslup ve şiirsellik bakımından onların yanına bile yaklaşamıyor.


Saturday, June 8, 2013

Kalbimin şekli




Herhalde 94-95 seneleri.. 12-13 yaşında bir ortaokul öğrencisiyim. İlkgençliğin hülyaları başımda, elimde boş bir ajanda, olmuş şiir defteri.. Habire sevdiğim şiirleri oraya kopyalıyorum. Düşlerle, hayallerle dolu kafam, benden bir kaç fersah yukarıda sanki.. Yani tipik bir ergenim!!

Dragos'taki evimizin ahşap balkonunda oturuyorum, kulağımda walkman'imin radyosu.. Joy Fm diye yavaş, sakin şarkılar çalan bir radyo vardı o zamanlar Türkiye'de. En çok çaldıkları şarkılardan biri: Sting - Shape of My Heart. Neredeyse her akşam aynı saatlerde, o büyülü gitar tınılarıyla başlayan, harika şarkının büyüsüne kaptırıyorum kendimi. Balkon, gece, ben ve müzik yalnızız. Müzik sanki genişleyip bütün kainatı dolduruyor. Sting o kadife sesiyle söylüyor:

I know that the spades are the swords of a soldier
I know that the clubs are weapons of war
I know that diamonds mean money for this art
But that's not the shape of my heart..



Sonraki yıllarda da sürekli dinleyeceğim, dinlemekten hiç bıkmayacağım bir şarkı.. 'Kalbimin şekli'..hayatımı değiştiren şarkılardan biri.

Nereden bilebilirim ki ben o andan 18 sene sonra bambaşka, okyanusun ötesinde, uzak bir ülkede, evli ve çocuklu, 'büyümüş' halimle aynı şarkıyı sevgili Sting'den canlı olarak dinleme mutluluğuna erişebileceğimi? Sting 60 yaşını geçmiş olduğunu hiç belli etmeden, delikanlılara taş çıkartacak bir enerjiyle parlıyor sahnede.. Kadife sesi hiç ama hiç bozulmamış, hatta daha da güzelleşmiş diyebilirim. O gitarının tellerine dokundukça, biz mutlulukla gülümsüyoruz. Müziğin bizi birleştiren evrensel gücünü, vücudumuzda dolaşan kanın her hücreye, her kılcal damara ulaşması gibi müziğin yüreğimizin bütün odalarına, bütün koridorlarına bir sel gibi doluşunu, nüfuz edişini hissediyoruz. O anda müzik, bir zaman makinesine dönüşüyor. Ben orada ayakta duran 31 yaşındaki kadın, aynı zamanda 13-14 yaşlarındaki genç kızım. İçimde zaman, mekan, anılar, İstanbul ve Chicago birbirine karışıyor. Gerçek, katıksız, saf, sihirli bir mutluluk.


Ve son şarkı.. Sting enfes güzellikteki şarkısı Fragile'ı söylerken, aklım Türkiye'me gidiyor.. Hiç aklımdan çıkmadı zaten ülkem, bedenim burada Chicago'daysa düşüncelerim, kalbim, aklım hep orada zaten.. Sting söylüyor, ben ülkemi düşünüyorum.. Ne kadar kırılganız hepimiz, ne kadar naif, ne kadar güzel.. Ah bir anlayabilsek bunu.


If blood will flow, when flesh and steel are one
Drying in the colour of the evening sun..
Tomorrow's rain will wash the stains away,
But something in our minds will always stay.
Perhaps this final act was meant
To clinch a lifetime's argument
That nothing comes from violence, and nothing ever could..
For all those born beneath an angry star,
Lest we forget how fragile we are..

On and on, the rain will fall
Like tears from a star, like tears from a star
On and on, the rain will say
How fragile we are how fragile we are

On and on the rain will fall
Like tears from a star like tears from a star
On and on the rain will say
How fragile we are, how fragile we are
How fragile we are, how fragile we are...









Saturday, May 11, 2013

Anneyim






 
Anneyim çünkü akılla deliliğin birleştiği yerdeyim..

Çünkü biliyorum, nasıl deli bir sevgi bu yavruya duyulan.. Deli bir sevgi işte.. İnsanın içini paralayan, yıllar geçtikçe çoğalan, artan, kabaran, insanın kalbinin duvarlarını zorlayan, acıtan bir sevgi..

Evet, acıtan bir sevgi... Tozpembe değil, yumuşacık değil, rahatlatıcı hiç değil.. Aksine insanın içini titreten, yoğunluğuyla acıtan, yüreğini yoran bir sevgi. Kendi kendini besleyen, ölümsüz, gerçekliği insanın gözünü güneş gibi kamaştıran, saf, çiğ, hayvani bir sevgi.. Sanki gidip kendini aynı duvara defalarca vurmak gibi.. Bedenin iflas ettiğinde kalbinin hala atmaya devam etmesini sağlayan, korkunç bir sevgi.. Korkunç ve sonsuz.. İçinde kaybolduğum, kendimi yitirdiğim, benzerini daha önce hiç ama hiç bilmediğim.. İnsana bir sonsuz bulut olup yavrusunu sarmalama, dünyanın bütün kötülüklerinden koruma isteği aşılayan, uçuk mavi bir sevgi.

Mis kokulu, sarı bukleli saçların içine burnunu gömünce insanı sarhoş eden, kendinden geçiren, bitiren bir sevgi.

Anneyim, çünkü biliyorum o sevgiyi. Dünya üzerinde hiç bir şeye değişmeyeceğim o deliliği.











Monday, April 22, 2013

Ah...

Mutluluk neydi biliyor musun?

Mutluluk, annem, babam ve kardeşimle, Çanakkale'nin Teke koyunda, o sapsarı kum kokulu kumsalda, saçımda denizin tuzu, yüzümde güneş, köy fırınından aldığımız toparlak ekmeğin içine mis gibi beyaz peyniri katık edip, yanında da bol sulu, bal gibi tatlı kavun dilimlerini sularını akıtarak yemekti... Ve güneşe gülümsemek.



Tuesday, April 16, 2013

Mükemmel üçleme







Budur. Bu sırayla tüketilerek, önce iki kitabı okuyup sonra filmi izleyerek, bilinç akışının ve betimlemelerin içinde kendini kaybederek geçen bir kaç enfes hafta. Daha önce To the Lighthouse'unu okumuş olduğum Woolf'u daha yakından tanımak, tarzını öğrenmek, yavaş yavaş çiğnediğimiz bir lokma gibi evirip çevirerek tadına varmak. Her kadının hayatında 1 günün birbirine benzer olduğunu, hepimizin bazen kendi çiçeklerimizi kendimiz almak zorunda olduğumuzu anlamak. Philip Glass'ın enfes müzikleriyle kendimden geçmek.

Saatler... Bize hep günün tortusu olan o saatler kalır.







Monday, April 15, 2013

Bizim Büyük Çaresizliğimiz - Barış Bıçakçı




“Sonra yine bahar gelecek, yaz gelecek. Tekrar eden şeyler bizi tekrar tekrar sevindirecek.” 

Barış Bıçakçı


Tekrar eden şeylerin bizi tekrar tekrar sevindirmesi.. 'Tekdüze bir hayat istiyorum' derken tam anlatmaya çalıştığım şey. Teşekkürler! :)


Yalın, duru, su gibi, içten, nasıl olması gerekiyorsa öyle bir roman. Ben bir roman yazsaydım, böyle bir roman yazmış olmak isterdim. Filminden kat kat güzel, ince detaylarla işlenmiş, bana çocukluğumu, gençliğimi anımsatan, naif, müthiş akıcı, keyifli bir roman. Barış Bıçakçı'nın okuduğum ilk kitabı.. Neden daha önce okumamışım diye hayıflandım. Hayatın, dostluğun, aşkın şarkı gibi, şiir gibi bir güncesi.

İki şehrin hikayesi - Charles Dickens



'Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü..' diye başlayan, bizi 18. yüzyıla götüren, anlatımı ve karakter gelişimi harika olan bu romanı, çok eskiden 14-15 yaşlarındayken Türkçe olarak okumuştum. Bunca yıl sonra Chicago Türk Edebiyat Kulübü'müzle birlikte bir de İngilizcesinden okudum. Dickens'ın dili, anlatımı gerçekten yazıldığı dilde okumayı gerektiriyor. Muhteşem bir 'canlandırma gücü' var, onun yarattığı sisli, puslu Londra sokakları, kana bulanmış Paris sokakları gözümüzün önünde sanki oradaymışız gibi canlanıyor. Karakterler ete kemiğe bürünüyor, yıllardır tanıdığımız insanlarmışçasına.. Yıllar sonra okunduğunda içinde nice hazineler bulunacak, hayran kalınacak bir roman. Dickens'ın gücü, bizi Fransız İhtilali'nin tam ortasına götürüp bırakabilmesi, kalabalığın, güruhun öfkesini, gücünü hissettirebilmesi.. Roman karakterlerine aşık edebilmesi, onlarla birlikte bizi güldürüp, ağlatabilmesi. Yıllar sonra tekrar okuyabildiğim için mutluyum.

Nisan sabahı


Sabahın 4ünde uyanıp bir türlü uyuyamadıktan sonra pencere kenarındaki koltuğuma gidip 2 saat yağmurun sesini dinleyip titreyerek kitap okumak. Sonra iyice ürpererek yatağa geri dönüp yorganın altına girmek. Yorgan altının yumuşacık sıcaklığıyla ısınmak, başımı göğsüne koyup pıt pıt atan kalbini, düzgün ve yavaş nefes alış verişlerini dinlemek. Huzur içinde tekrar uykuya dalmak.




Saturday, April 13, 2013

Cansever in English





Gravitational carnation

Do you know that you live in me, bit by bit
Whereas I could be tipsy with you
For instance, we're drinking rakı, and it's as if a carnation falls inside us 
A tree is working, ticking right by us 
Not much is left of my stomach, my mind

You have a tendency towards that carnation, and here, I take it and give it to you,
You give it to somebody else, even better
And that somebody else, gives it to the one beside her
And so, the carnation goes, from hand to hand.

Do you see how me and you are fostering a love
I'm touching you, I'm warming to you, and this it is not
Look at how we unite, we merge silently,
As if seven colors transformed into white.



Edip Cansever / Translation: Esra Taşdelen







Yerçekimli Karanfil 
 
Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde  
Oysaki seninle güzel olmak var  
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi  
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda  
Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.  

Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte  
Sen de bir başkasına  veriyorsun daha güzel  
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor  
Derken karanfil elden ele.  

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle  
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil  
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk  
Birleşiyoruz sessizce.  
 

Edip Cansever 



Friday, April 12, 2013

Annem, canım.


Bugün sahil yolunda araba kullanırken annemi ne kadar özlediğimi düşündüm.. Kokusunu, sesini, ona sarılmayı, dertleşmeyi... Birlikte yanyana kitap okumayı! Dünyada bana en çok huzur veren şeylerden biri sevdiğim bir insanla yanyana oturup kitap okumaktır.

Bir de annemi artık ne kadar daha iyi anladığımı düşündüm.. Onunla bağımızın gitgide daha kuvvetlendiğini. Şu başıma dert olan 'fil hafıza'mı ondan aldığımı farkettim! Tabii ki kitap okuma aşkımı da. Dahiliğe varan kıvraklıktaki zekasına hayran kaldım tekrar, bana söylediği her şey bir bir gerçekleştikçe. İnsanları okuyabilme yeteneğine, herkesin içini, gerçek karakterini, ruhunun derinliklerini görebilme sezgisine de. Onun onda biri kadar tanıyabilsem insanları, yeter bana.

30lu yaşlar, ve daha sonra 40lı yaşlar, Sezen'in dediği gibi 'Anneni daha sık anımsıyorsan, hatta anlıyorsan' eğer, büyüdüğümüz yaşlar. Hayatın bizi çok güzel bir olgunluğa eriştirdiği, kendimize güvenimizi iyice pekiştirdiği, bizi adeta 'pişirdiği' yaşlar.. Bu yüzden bence ergenlik yıllarından, 20li yaşlardan çok daha keyifli, çok daha tutarlı, çok daha bilinçli yıllar.

Birbirimizden bu kadar uzak olmamıza rağmen, aramızda okyanuslar olmasına rağmen, anneme hiç olmadığım kadar yakın hissediyorum kendimi. Onu çok, çok özlüyorum, ama garip bir şekilde aynı zamanda o bilge sözleriyle günlük hayatta yanımda gibi de sanki. Dünya üzerinde ben ağzımı açmadan düşüncelerimi okuyabilen yegane insan.

Annem o benim işte. Yüreğimin köşesi. Mis gibi kokusu burnumda tüten. Dünyalar kadar sevdiğim. Canım.







Wednesday, April 3, 2013

Hayat....


Bizi biz yapan insanlar birer birer eksildikçe bu dünyadan, biz de azalırız günbegün..

Thursday, March 28, 2013

Tekdüze bir hayat

Neden korkar insanlar bu kadar, 'tekdüze bir hayat' yaşamaktan? Sıradışı şeyler yaşamak, güzel midir her zaman? Hayat bize sürpriz yaptığı zaman bu sürprizin bizi altüst etmesi daha yüksek bir olasılık değil midir, mutlu kılmasından?

Tekdüze bir yaşamdan korkmuyorum. Hatta sıradan, monoton bir hayatım olsun istiyorum. Normal hayatmızı sağlık içinde, huzur içinde sürdürebilmek istiyorum. Her gün aynı şeyleri yapmak beni korkutmuyor, yıldırmıyor. Tam tersi her gün aynı şeyleri yaptıkça mutlu oluyorum. Düzenimin bozulmasını neden isteyeyim ki, altüst olmayı?

Günün en sevdiğim iki zamanı olan, en başını ve en sonunu, her gün aynı şekilde yaşamak istiyorum.

Her sabah günün o ilk, sessiz, huzurlu saatlerinde günün en sevdiğim öğünü olan kahvaltıyı iki canımla birlikte yapabilmeyi mesela. Beni çok mutlu eden, ocağın üzerinde fokur fokur kaynayan çaydanlığı izlemeyi.. Güzel bir müzik açmayı, perdeleri sonuna kadar açıp içeriye günışığı dolmasını izlemeyi, yeni bir günü erinçle, kıvançla karşılamayı..

Ya da kızım odasında uyuyorken, yanımızda ve güvendeyken, günün işleri bitmiş, ev sessizleşmişken, bir fincan çay alıp odama gitmeyi.. Sen bilgisayarda çalışırken, senin varlığından aldığım güven ve huzur duygusuyla dopdolu, saatlerce kitap okumayı.. Vücudum yatağın içinde ama aklımın yüzlerce kilometre ötede, belki Japonya'da bir kafede, belki Londra'da bir sokakta olmasını.. Yerimde oturuyorken dünyayı gezebilmeyi, okuma aşkım sayesinde!

Her gün bu anları aynı şekilde yaşamak istiyorum. Hiç bir şey değişmesin istiyorum. Sıradan bir hayat...Ah...biz bazı şeylerden sürekli şikayet ederken, dünyanın bir yerinde başka birisi bizim hayatımız gibi bir yaşam hayal etmektedir.. Bilmeyiz.


Friday, March 15, 2013

Karanlıkta ışıklar




Hani küçükken, bazı sıradan kış akşamlarında, televizyonun tekdüze sesi herkesi mayıştırmışken, koltuğa yayılmış ve ekrana mıhlanmışken, bir anda evin bütün sesleri bıçakla kesilmiş gibi susar, bütün ışıklar birden sönerdi. 'Aaaaaaa' derdi herkes, 'elektrik kesildi!' Bir yerlerden bir kaç mum bulur, getirirdi birisi. Karanlıkta bir kaç mum parlar, odayı bir rüya alemine çevirirdi. Sessizlik ve karanlık, koruyucu bir perde gibi inerdi üzerimize. Bir anda fısıltıyla, masal anlatır gibi heyecanlı bir sesle konuşmaya başlardı herkes. Eskilerden laf açılırdı, gülüşürdük, tekdüze, 'normal' hayatın biraz dışına çıkıvermiş olmanın heyecanıyla. Sanki hayatın içinde küçük bir pencere açılırdı daha sihirli, büyülü, farklı bir aleme. Bir güven duygusu gelirdi içime, yakılan mumların, gaz lambalarının kokusu çarptıkça burnuma. Hem güven, hem huzur duygusu, hayatın içinde açılan o sihirli pencereden bakınca. Aniden, bir sürpriz gibi gelen, kendi istediği zaman gelip istediği zaman giden, ve güzel bir hediye gibi kucağımıza düşüveren sihirli anlar.. Bizi birbirimize daha da yakınlaştıran, kısacık bir an da olsa, bizi o evin içinde birbirine yabancı ruhlar değil, birer sırdaş yapan, yüreklerimizin önündeki duvarları kaldıran. Güven dolu, huzur dolu, efsunlu, büyülü bir kaç dakika.

İşte tam böyle bir duygu seni seviyor olmak.


Thursday, March 14, 2013

Mavi



Mutluluk: Yıllar, yıllar sonra en sevdiğim kokulardan birinin (biraz güncellenmiş) haline geri dönmek.

Üzerimdeki atkı, palto, şapka, eldiven, kazakların ağırlığından kurtulmak... Ve bu kokuya bürünüp tiril tiril elbiseler giyip, sallantılı küpeler takıp dolaşmayı istemek.


Kışı seviyorum ama bahar da gelsin artık!





Monday, March 11, 2013

Yerçekimli Karanfil





Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde  
Oysa ki seninle güzel olmak var  
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi  
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda  
Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.  

Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte  
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel  
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor  
Derken karanfil elden ele.  

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle  
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil  
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk  
Birleşiyoruz sessizce.  




Edip Cansever



Saturday, March 9, 2013

Cloud Atlas - David Mitchell



“What wouldn't I give now for a never-changing map of the ever-constant ineffable? To possess, as it were, an atlas of clouds.” - David Mitchell


Filmini izlediğimde kafam çok karışmıştı. Kitabı ise filmi fersah fersah geride bırakacak güzellikte. Benzersiz kurgusu, elle tutulabilecek kadar gerçek karakterleri, eşsiz anlatımı kitabı benim gözümde 'bir başyapıt' yapıyor. Geçmişten geleceğe doğru giden 6 hikaye, 1-2-3-4-5-6-5-4-3-2-1 şeklinde yerleştirilmiş romana. Bu kurgusal düzen, kitabı bir an önce okuyup bitirmeyi gerektiriyor, hikayeleri unutmaya başlayabiliyorsunuz çünkü. Ama her bir hikaye o kadar güzel, insanlığın ortak kaderiyle öylesine iç içe ki, zaten kitap akıp gidiyor özellikle ikinci yarısında.

Özellikle ilk başlarda inanılmaz zor olan İngilizcesi bile beni engelleyemedi ve sürekli sözlüğe bakarak da olsa okudum, kapılıp gittim kitaba. 'Bulut Atlası' fikri ve geçmiş ve geleceğin, yaşamış, halihazırda yaşayan ve yaşayacak olan bütün insanların kaderlerinin birbirine bağlı olma fikri çok güzeldi. Kapitalist sistem eleştirisi, distopik gelecekte Sonmi-451'in hikayesi, insanlığın geleceğine ilişkin çok gerçekçi (ve maalesef üzücü) öngörüler içeriyor. İnsanın hiç bitmeyen hırsının ve açgözlülüğün, bizi dönüp dolaşıp hep aynı yere getirmesi, hep aynı daireyi çizmemiz, aynı şeyler uğruna savaşmamız, düşman olmamız gibi..

6 hikayeden en ama en çok sevdiğim Robert Frobisher'ninkiydi. 'Correspondence', yani mektupla iletişim şeklinde aktarılan hikayeleri çok sevdiğimden belki.. Belki müziğin büyüsü kendi hayatımda  beni de esir aldığından.. Belki de hüznünden.. Frobisher ve Sixsmith yazışmaları benim için kitabın en okunası bölümleriydi.

Ama en az Frobisher kadar sevdiğim, bir o kadar da güldüğüm ve empati kurduğum bir karakter daha var.. Timothy Cavendish! Bu kadar mı gerçek bir karakter olur, böylesine sıcak, böylesine içten, İngiliz beyefendisi, yaşlılığın dışlanmışlığını ve kaderine boyun eğmeyi reddeden, enfes bir karakter!! Bazı karakterler bizim için gerçekten yaşayan insanlardan daha 'gerçek'tir ya hani, benim için de Timothy Cavendish öyle bir karakterdi.

Türkçe'ye nasıl çevrilir bu kitap, bilmiyorum.. Dili öylesine eşsiz ve İngilizceyi kullanımı öylesine ustaca ki, çeviri çok büyük bir fiyasko olabilir.. Çevirmenin İngilizceyi çok, ama çok iyi biliyor olması lazım bence. 'Her babayiğidin harcı değil' derler ya, tam öyle işte.

Anadilinde okunması gereken bir roman. Gerçekten derin, duyarlı, müthiş bir zekanın ürünü, ince ince bir nakış gibi dokunmuş, özenle kurgulanmış, unutulmaz bir roman.


Monday, February 25, 2013

The Master - Paul Thomas Anderson



Çok uzun zamandır izlemeyi istediğim, izleyince de bu kadar beklediğime değdiğini gördüğüm, Paul Thomas Anderson'dan bir başyapıt daha.. Çok büyük bir şans eseri Music Box Theater'da 70 mm Festivali kapsamında izleme şansım oldu.. Hem sinemada, hem de 70 mm formatında mükemmel kalitede izleyebildiğim için öylesine mutluyum ki! Beyaz perdede ayna gibi net, keskin, berrak görüntüleri olan, muhteşem güzellikte bir film izledim.

Paul Thomas Anderson'ın filmlerini neden bu kadar çok seviyorum? Çünkü insan ruhunu çok iyi inceliyor, analiz ediyor yönetmen. İnsanların hırslarını, zaaflarını, iç dünyalarını, mutluluk ve mutsuzluklarını ruhlarına bir ayna tutmuşçasına berrak, apaçık gösterebiliyor. Bu bakımdan bir 'usta' diyebilirim kesinlikle.. Birlikte çalıştığı oyuncuları da çok özenle seçiyor, bunun sonucunda filmleri hem oyunculuk, hem senaryo bakımından bir harika oluyor. There Will be Blood ve Magnolia'da örneklerini görmüştük.

Bu filmde ise asıl parlayan yıldız Joaquin Phoenix. Alkolik ve agresif bir (eski) deniz piyadesini oynayan Phoenix, kendini aşmış adeta. Hayatımda gördüğüm en başarılı oyunculuklardan biri diyebilirim rahatlıkla. İnanılmaz kilo kaybetmiş, yürüyüşü bile değişmiş. Tıpkı çok sevdiğim Daniel Day Lewis gibi, sadece yüz ve mimikleriyle değil, bütün ruhu ve vücuduyla oynuyor. Uzun zamandır bir oyuncunun performansından bu kadar etkilendiğimi hatırlamıyorum. Kesinlikle en az Daniel Day Lewis kadar hakediyordu o altın heykeli.




Philip Seymour Hoffmann ise 'tarikat lideri' rolünde yine harika. Konuşması, karizması, bir tarikatı tarikat yapan şeyin onun lideri olduğunu bize tekrar kanıtlıyor. Joaquin Phoenix'i kanatlarının altına alıp korumayı, onu 'kurtarma'yı kendine amaç edinmiş, mantık ve bilim yerine körü körüne inancı kendine düstur edinmiş, ilginç bir adam.. Bu karakter yaratılırken ABD'de bir çok takipçisi olan Scientology tarikatının liderinin temel alındığı söyleniyor.

Filmin çok büyük bir başarıyla aktardığı asıl gerçek ise şu: İnsanoğlunun bir liderin peşinden gitme, bir insanın dediklerini yapma, bir gruba / sürüye ait olma ihtiyacı hiç bir zaman yok olmayacak. İnsanlar var oldukça tarikatlar, müritler, şeyhler, rahipler, imamlar, hatipler....vs var olacak, bir grup insan da onların ağzından ne çıkarsa onu hayatlarına tatbik etmeye hazır olacak.

İşte bu yüzden tüyler ürpertici güzellikte, karanlık bir şaheser Paul Thomas Anderson'ın filmi. Artık bundan sonra onun yönettiği herhangi bir filmi izleyince hayalkırıklığına uğramayacağımı biliyorum.







Sunday, February 24, 2013

Life of Pi - Ang Lee



Yıllar yıllar önce kitabını okumuş, beğenmiştim. Ama o kadar ruhani ve içsel yolculuğa dayalı bir romandı ki, açıkçası ilk defa filminin çıkacağını duyduğumda şüpheyle yaklaştım. Böyle bir romanın nasıl filmi çekilir diye sordum kendime.

Açıkçası romanı çok başarılı bir şekilde filmleştirmiş Ang Lee. CGI efektleri ile oluşturulan görseller, okyanus, balıklar, doğa tam anlamıyla harika. 'Real 3D' gözlükleriyle 3 boyutlu olarak izlemek de keyfimizi arttırdı. Her film, 3 boyutlu gösterimi kaldırmıyor. Mesela 'Hobbit'i 3 boyutlu izlerken gözlerim acımış, başım dönmüştü, hiç keyif alamamıştım. Ama bu film tam anlamıyla hakkını vermiş 3 boyutun, ve gerçekten o formatta izlenilmesi gerekiyor.

Ancak filmle ilgili daha gitmeden beklentim o kadar yükselmişti ki yine de biraz hayalkırıklığına uğradım. (Hep böyle oluyor, bir kaç kişi birden bana bir filmi çok överse o film gözümde fazla büyüyor ve sinemaya gidip izlediğim zaman hayalkırıklığına uğruyorum)

Her zamanki gibi kitabın filmden çok daha derin ve anlamlı gelmesi bir yana, biraz fazla uzatılmış gibi geldi film bana. Sonlara doğru içim sıkıldı desem yeridir, ki blog'umu takip edenler yavaş filmlerden kolay sıkılmadığımı bilir. Sinemanın doğasından gelen bir şey bu: Pi'nin düşüncelerini, iç hesaplaşmalarını, planlarını, isyanını roman kadar başarılı aktaramıyor bize film. Görselleri muhteşem ama hikayesi çok da güçlü olmayan bir filmden öteye gidemiyor, bizi derinden etkileyip iz bırakamıyor.



Friday, February 22, 2013

Ah, dünya.


Bugün karanlığım. İçim karanlık, ruhum karanlık, sanki bir ağırlık oturmuş kalbimin üstüne, kalkmıyor. Aldığım nefesler yetmiyor.

Bugün ben, ben değilim, kendim değilim. İçimden hiç bir şey gelmiyor. En sevdiğim şey olan kitap okumayı bile istemiyorum. Yediğim ekmeğin tadı, kartondan farksız. İçtiğim çay, su da olabilirdi, farketmezdim. Bugün, öyle karanlık, öyle tatsız bir gün. Tünelin ucunda ışık filan görünmüyor.

Cılızım ben bugün, güçsüz. Hayatın yükü binmiş gibi omuzlarıma, bedenim halsiz, dermansız. Karşıma çıkan hiç bir güçlüğe meydan okuyamıyorum. Gülümseyemiyorum. Ağlayamıyorum. Kolumu kaldıracak kuvveti bile kendimde bulamıyorum.

"Gel anne" diyorsun. Birlikte çadırının içine giriyoruz. Sanki bütün dünyayı dışarıda bırakıyoruz. Burası bir sığınak adeta, bir korunak, bir "tarafsız bölge". Sığınağımızın içinde birlikte oturuyoruz anne-kız. Bildiğim ve tanıdığım dünyadan uzaklaşınca, dünyayla arama bir duvar örülünce, işte o zaman yuvarlanmaya başlıyor gözlerimden yaşlar. Patır patır dökülüyorlar. Bir anda içim çekiliyor adeta, boşalıyor ruhum, akıyor dışarıya. Gözlerimin içine endişeli gözlerle bakıyorsun. "Napıyor anne?" diyorsun, endişeli bir sesle. Bilmiyorsun çünkü henüz gözyaşlarının anlamını, insanın içini karartan ağırlığı, annenin sandığın kadar güçlü olmadığını, ruhunun çizilebileceğini onun da, endişelerinin bazen yüreğine fazla gelip dışarı taşacağını.

Sadece seziyorsun, o inanılmaz hassas ruhunla, bir şeylerin yolunda gitmediğini. Dokunuyorsun yüzüme, ıslak tenime. Ellerin bir şifa gibi, yumuşacık, küçük ellerin, şefkatle dokunuyor yüzüme. "Korkma" demek istiyorum sana, "korkma bir tanem, bir tanecik kızım, hayat bazen fazla gelir insana ve ağlamak bir ayıp değildir, bir günah değildir böyle zamanlarda.."

İçim boşalmış, kof bir kabuk gibi çıkıyorum çadırdan. Birlikte pencereye gidip, çıplak dallarını göğe uzatmış ağaçları seyrediyoruz sessizce. Dışarıda pek bir kıpırtı yok. Eline bir tarak alıp, "yat" diyorsun. Sessizce boyun eğiyorum. Önüne, halının üstüne uzanıyorum boylu boyunca. Gözlerim hala gökyüzünde. Saçlarımı okşayıp tarıyorsun dünyanın en şefkatli, en yumuşak, en küçük, en güzel elleriyle. O anda ben mi anneyim, sen mi belli değil. Ben mi senin kızınım, sen mi benim kızımsın, belli değil. O anda benim sana, senin bana olduğundan çok daha fazla ihtiyacım var. O anda ben küçücük bir kızım, sen ise olgun, anlayışlı, şefkatli ve merhametli annemsin. O anda sana olan sevgimin boyutları bu dünyaya bile sığmayacak bir hal alıyor.

Beni o karanlık yerden sen çekip çıkariyorsun. İki yaşındaki kızım. Sıcacık gülüşlü, merhametli, yüreği insan sevgisi dolu, biricik, güzel kızım. Herşeyim.

Küçücük elini tutup çıkıyorum o karanlık, korkunç yerden. Derin bir nefes alıyorum sonunda. Sana yaşlarla ıslanmış, yorgun gözlerimle bakıyorum. Gülümsüyorum.








Monday, February 18, 2013

Bach



Bach: Concerto in C minor for 2 Harpischords


Morning. Chilly air. Breathe, in and out. Have to remind myself. Steps on the street. Puddles on the pavement, inside: reflections of trees stretching their limbs down to the depths of the earth. A parallel world, resembling our own but slightly different. What if I jumped inside?

Dark roast coffee. Dark, dark like my mood. My eyes burn from sleeplessness. My hand grips the mug, something solid to hold on to. Step out again to the crisp February morning. Going where? Have to remind myself. Dread fills my heart slowly, like a dark, thick and foamy beer fills a glass.

I check in with my body, how am I doing? Heartbeat irregular, fluttering every now and then. Hands cold, as always. Mild backache, always there, persistent, pestering like a whiny child.

Bach in my ears. Concerto in C minor for 2 Harpischords. Images of falling leaves dance around in my head. Falling leaves and silent lakes. Woods, distant and ethereal forests, away from this city, away from all this madness. Then a soft and calm rain. Anything to wash this heavy dread from my heart.

Baby steps, one by one. Where am I going? People walk by, no one looks into my eyes. If they did, would they see the falling leaves?

A breeze stops by, says hello. Feels good on my face. The winter sun is shining reluctantly. As if apologizing for its existence, and trying to hide itself behind feathery, translucent clouds.

Minutes pass. Body in motion, not much left to think. My mind is not here in this city anyways. I find my way on the street by instinct alone, my brain disconnected from my body, floating somewhere above me with the feathery clouds.

A gated entrance. My hand, having a will of its own, presses a doorbell. A shrill buzz. I enter.

I go up steps. Semi-darkness, my eyes trying to adjust. Panting, carrying the body of an old woman trapped inside a 31 year-old. Up to the second floor. Wooden floorboards creak. Dread, oh that awful dread, fills my heart and spills over. The smell of dark roast coffee wafting from the mug in my hand.

I go inside. Perched on his windowsill, he looks up at me.

“Hello” he says.




Wednesday, February 13, 2013

Bana bir hikaye anlat..






Yine bir makale okumak, biraz da not almak için kendimi küçük, şirin bir kafeye atmışım. İsmi 'Growling Rabbit' (Kükreyen tavşan). Mahallemizde bir çok kafe var ama burası en eksantrik, en ilginç olanı. Çünkü gerçekten ilginç insanlar toplanıyor burada. En çok gelenler, bir kaç sokak ötedeki 'yaşlılar evi'nden yürüyerek gelen yaşlılar. 'Huzur evi' demeye dilim varmıyor çünkü o kadar aktif ve hayatın içindeler ki, Türkiye'den alıştığımız 'dünyadan elini eteğini çekmiş, yatalak huzurevi sakini' tanımına bir o kadar uzaklar. Bu kafede toplanıyor, kendi aralarında konuşuyor, sohbet ediyor, günlük olayları tartışıyorlar. Kimisi bir kenarda bir şeyler örüyor, bir kaçı başka bir masada toplanmış, okudukları kitabı tartışıyor, bembeyaz saçlı bir kadın keyifle kahvesini yudumluyor, uzak köşede yaşlı bir adam o günün gazetesini okuyor...

Hepsini ayrı ayrı inceliyorum. Kimbilir ne hikayeler saklıyorlar içlerinde, kimbilir neler geçti başlarından, nerelerde yaşadılar, kimleri tanıdılar, neler hissettiler, şimdi neden buradalar? Çok, çok merak ediyorum. Hepsiyle ayrı ayrı konuşmak, hikayelerini dinlemek, gözlerinin içine bakıp orada yılların geride bıraktığını görebilmek istiyorum. Hepsinin ayrı ayrı siyah-beyaz portre fotoğraflarını çekmek, bu hallerini fotoğraf kağıdına, zamanın tam bu anına mıhlamak, sabitlemek istiyorum. Sokakta belki de yanından hiç düşünmeden yürüyüp geçtiğim bu insanları biraz daha iyi tanıyabilmek, hayatın anlamını onlarla birlikte sorgulayabilmek istiyorum.

Sonra bir rüzgar olup, bu hikayeleri yeryüzünün dört bir yanına dağıtmak.. Uçmak, esip savurmak, yabancı pencerelerden içeri süzülüp, kendi yalnızlığında boğulmuş başka ruhların yanına ilişivermek.. Kulağına 'Yalnız değilsin, gel sana bir hikaye anlatayım' diye fısıldamak istiyorum...







Tuesday, February 12, 2013

Thursday, February 7, 2013

Ne garip







Bundan 3 sene önce gökyüzünden bana seslenseydi bir ses, deseydi ki: 'Sana çok güzel bir şey göndereceğiz. Onu öyle çok, öyle çok seveceksin ki, kendinden bile vazgeçebileceksin onun için. Sevgisi yüreğinin sınırlarını zorlayacak. Öyle çok seveceksin ki, bu sevgi içini acıtacak. Öyle çok seveceksin ki, bu sevgi her sene katlanarak artacak, bedenine, yüreğine sığmayacak.'

İnanabilir miydim?


Monday, January 28, 2013

Yağmur sonrası








What if you slept? And what if, in your sleep, you dreamed? And what if, in your dream, you went to heaven and plucked a strange and beautiful flower? And what if, when you awoke, you had the flower in your hand? Ah, what then?

S.T. Coleridge


Huyumdur, yere bakarak yürürüm. Özellikle de müzik dinlerken. Yürümek benim için vazgeçilemez bir tutku halini aldı son zamanlarda. Mahallemin, şehrin sokaklarında, kulağımda Massive Attack müzikleri, doyasıya yürümek. Bacaklarım kalbimin ritmiyle bir pıt pıt atmaya başlayana, yorulana kadar. Bedenimin yorgunluğu, aklımın gürültüsünü bastırana kadar.

Yürüyorum yine yağmur sonrası, ılık bir günde. Gözlerim yerde. Hafif, yumuşak bir rüzgar esiyor. Yaşamın nefes alış verişlerini duyabiliyorum böyle zamanlarda. Havada ıslak toprak kokusu.. Yağmur sonrasının o deli eden, sarhoş eden büyülü kokusu.

Gözlerim yerde.. Birden bir su birikintisine rastgeliyorum. İçinde tersine çevrilmiş, çıplak dallarını yeryüzünün derinliklerine doğru uzatmış bir ağaç. Sanki dünya, benim kafamı kaldırıp o ağaçlara bakmayıp, görmeyişime kızmış gibi, ağaçları benim baktığım yere getirmiş. Sanki o su birikintisinin içine baksam, başım dönecek. Bizimkine çok benzeyen ama biraz farklı bir dünya göreceğim. Sanki içine atlasam, Alice gibi bir Harikalar Diyarı'nın içine doğru, uçar gibi, sessiz ve sakince düşeceğim.

Hangisi daha gerçek, ağaç mı, ağacın yansıması mı? Yaşam mı daha gerçek, ölüm mü? Rüyalarımız mı, 'Gerçek hayat' mı? Belki de 'gerçek hayat' sandığımız, başka birinin rüyası. Rüya sandığımız ise, gerçeğin ta kendisi.







Friday, January 25, 2013

Lincoln - Steven Spielberg



Daniel Day Lewis, rol yapmaktan çok öte, oynadığı kişi olan bir adam. Bunun en güzel örneğini There Will be Blood'da görmüştük. (Her ne kadar Paul Thomas Andersen'ı bir yönetmen olarak Steven Spielberg'den çok daha fazla sevsem de) Bence bu yüzden, modern zamanların en ama en başarılı oyuncularından biri kendisi. Devleşiyor adeta beyaz perdede. Sadece yüzüyle ve mimikleriyle değil, bütün vücuduyla, sesiyle, duruşuyla oynuyor, ve bir bukalemun gibi oynadığı kişiye dönüşüveriyor.

Şu sıralar deliler gibi Amerikan tarihi okuduğum için benim için çok ilginç, bir o kadar da sürükleyiciydi film. A.B.D'nin kuruluşunda kilit rol oynamış, köleliği yasaklamış ve köleleri serbest bırakmış, benim yaşadığım eyalete lakabını vermiş (Illinois - Land of Lincoln) en ama en çok sevilen Amerikan başkanlarından biri olan Abraham Lincoln'ın hayatını izlemek çok ilginçti. O sıralarda Amerikan kongresinde yer alan tartışmalar, kamplaşmalar, konuşulan konuların bazıları şimdikinden çok da uzak gelmiyor bize. İnsan, hep insan. Nerede ve ne zaman olursa olsun.

Filmde 'klasik Hollywood' tabir edilen müzik kullanımı, oyunculuklar ve göze batanbir kaç sahne tabii ki var, zaten yönetmen Spielberg olunca kaçınılmaz oluyor bu. Ama genelinde benim gibi tarih meraklıları için gayet sürükleyici, başarılı bir film.

Tek büyük eleştirim, sonunun biraz aceleye getirilmesi. Lincoln'un öldürülmesi ve hayatının sonu sanki 'bunu da anlatmamız lazımdı ama çok az zamanımız kalmıştı' havası vererek geçiştirilmiş.

Daniel Day-Lewis bir altın heykelcik daha götürür mü evine bu rolle? Göreceğiz.

Monday, January 21, 2013

Soğuk kış sabahları

Sabah 6da uyandım. Kalorifer çalışması gerektiği kadar çalışmamış, ev buz gibi. Ürpererek sırtıma bir yelek geçirip (Annemin düsturudur, 'kalkınca ayağına çorap, sırtına yelek' diye söyler hep!) içeri gittim. Isıtma sistemini kapatıp tekrar açtım, yatağa üşüyerek geri döndüm. Biraz döndüm sağa sola, tekrar uyuyamayacağımı anlayınca 6 buçuğa doğru kalktım, çayı koydum.

Elektrik sobasını yaktık, masanın yanına koyduk. Ilık ılık, ısıtıyor insanı, iyi geliyor.

İnsan hafızası nasıl bir dehliz... Aklıma ortaokul sabahlarım geldi. Dragos'taki ev çok katlı olduğundan ve çok zor ısındığından sabah kalktığımızda serin olurdu epeyi. Kardeşimle biz sıcak çaylarımızı içerken ve evin içine kızarmış ekmek kokusu yayılmışken, annem tüpgaz sobasını masanın yanına çekerdi. Onun önünde ısınarak kahvaltı eder, hiç kalkmak istemezdik. O kadar soğuk günlerde okula gitmek zorunda olmak ölüm gibi gelirdi. Sıcacık soba öylesine cazip olurdu ki, önüne kıvrılıp biraz daha uyumak isterdim.

Şimdi buz gibi, -12 derecelerde gezinen bu ürpertici Chicago sabahında, İstanbul'a giden aklım ve ben.. Uyandık ve birazdan güne başlayacağız. Vücudum aklımın peşinde yorulmuş, kendimi safi hafızadan oluşan bir anılar bütünü gibi taşıyorum bazen..  Geçmiş, bir rüya yumuşaklığı, bulanıklığı kazanıyor. Şimdiki zaman belirsizleşiyor. İkisi birbirine giriyor. Hafızamın koridorlarında gezmeye çıkıyorum bazen. Hayat yekpare, tek ve bütün bir 'an'dan ibaret gibi geliyor.

Monday, January 14, 2013

Kürk Mantolu Madonna



'.. İnsanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı... Bir de ben bu halimle kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek, onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum. Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin esvafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?'

'İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyor.' 

Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna




Bir günde bitirdim, ve açıkçası daha önce Sabahattin Ali okumamış olduğum için utandım. Ne diyeyim... İnsan ruhunu çok iyi tanıyan, anlatımı bir su gibi akan, içime işleyen bu yazarı keşke çok daha önceden tanısaymışım.. Türk Edebiyatı'nda hala tanımadığım ne değerler var diye düşündüm.. Okudum, okudum ve içlendim, düşündüm, insanları düşündüm, insanların içlerinde sakladığı hikayeleri.. Bize gösterdikleri yüzlerinin hiç mi hiç yansıtmadığı, içlerinde saklı sırları.. Acıları.. Aşkları..

Her bir cümlesi ayrı derinlikte, ayrı güzellikte bu romanı hiç unutmayacağım. İçime, yüreğimin ta derinine bir sıcak konyak gibi işledi, ısıttı yüreğimi bu kitap.. Yutkundukça yaktı, göğsüme yayıldı, beni esir aldı. Okumayı bırakamadım, duramadım. Bende bıraktığı iz ise çok kalıcı oldu.






Sunday, January 13, 2013

Yedinci Gün




Ah ne çok özlemişim o güzel üslubunu Uzun İhsan Efendi'nin.. Yine yoğun, göndermelerle dopdolu, insanlık ve dünya tarihi metaforlarıyla yüklü bir 'okuma serüveni' oldu benim için Yedinci Gün, bu kadar beklediğimize değdi gerçekten.

Yalnız şunu da eklemem gerek: Bu kitap bir 'Puslu Kıtalar Atlası' değil, bir 'Suskunlar' ya da 'Amat' da değil.. Kurgusu çok daha dağınık ve savruk, ve hikayenin içine girmemiz uzun zaman alıyor. 'Baba', 'Oğul' ve 'Hayalet' adındaki üç ana bölümden oluşan kitabın ana çerçevesini ve neye gönderme yaptığını görmek hiç zor olmasa da, hiç bir yere bağlanmayan bölümleri ve yazarın keyfi için eklediği detayları da çokça romanın. Dili önceki kitaplarına nazaran daha ağır ve Osmanlıca kelimelerle yüklü. Bana keyif veren bu durum, başkalarının okuma hızını yavaşlatabilir.

Sanki İhsan Oktay Anar, artık okuyucular için değil kendi için yazıyor, ve yazarken de çok ama çok eğleniyor! Özellikle Osmanlıca ve Türkçe ile bir oyuncakla oynar gibi oynuyor, dilin bütün nimetlerinden sonuna dek yararlanıyor ve bunu yaparken bir çocuk gibi eğlendiği, keyiflendiği gözümüzden kaçmıyor. O bir dil ve anlatım üstadı ve gerçekten Türk edebiyatında eşi benzeri yok.

Şu ana kadar Kitab-ül Hiyel dışında bütün kitaplarını okuduğum İhsan Oktay Anar'ın bu son kitabı, benim için Puslu Kıtalar Atlası ya da Efrasiyab'ın Hikayeleri'nin tahtlarını sarsamasa da, yine de modern Türk Edebiyatı'ndaki çağdaşlarının arasında bir mücevher gibi parlıyor. İyi ki varsın Uzun İhsan Efendi! Allah sana uzun ömür versin, hep yaz, hep anlat bize sen.




Şemspare







Meksika'dan A.B.D'ye dönerken uçakta bir solukta okuduğum, Elif Şafak'ın denemelerinden ve gazete yazılarından oluşan bir derleme... Romanlarından artık zerre kadar hazzetmediğim Elif 'Shafak'ın denemeleri o kadar kötü değildi.. Tabii kitabın hacmini kabartmak için araya eklenmiş çizimler ve Elif Şafak'ın önceleri bu kitabı bir romanmış gibi  pazarlayarak önümüze sürmesinden de hiç hoşlanmasam da.. En azından Türkiye'de yaşayan bir kadının hayat, edebiyat, toplum, kadının toplum içindeki yeri, kimlikler ve aidiyet gibi konular üzerinde yazdıklarını okumak ilginçti. Bazı yerlerinde kendi düşüncelerimi okuyor gibiydim, bu da Şafak'ın artık roman yazmada pek vasat olsa da en azından düşüncelerini ifade etmede yine de başarılı olduğunu farkettirdi bana.

Bazı denemeler artık bir süreden sonra birbirinin tekrarı gibi geliyor kesinlikle. Sürekli aynı temalar etrafında dönen bir düşünceler bütünü yazılar: Ötekileştirme, 'biz-onlar' ayrımcılığı ve yazarın sürekli kendinin sürekli 'bakınız ne kadar farklıyım, bildiğiniz Türk kadınlarından değilim, aydın ve 'erkek gibi' bir kadınım!' şeklinde reklamını yapması, ve aslında 'erkek gibi' olmakla övünmekle aslında bildiğimiz ataerkil toplum düşünce yapısından aslında hiç ama hiç sıyrılamamış olduğunu göstermesi!...vs gibi insana batan ve farkedilmemesi imkansız olan yanlarının yanında, arada doğru gözlemler de yok değil. Bir de şu sıralar sadece Türkçe okumak istediğim için iyi geldi.



Saturday, January 5, 2013

Adakızım 2 yaşında

Dünyayı güzellik kurtaracak,
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey...

Ada - Zülfü Livaneli





Mutluluklarla, sağlıkla dolu bir hayatın olsun tatlı kızım.

Günlerin günışığıyla, derin nefeslerle, huzurla  başlasın, bitsin. Sıcak yatağından çıkmanı sağlayacak bir hayat gayen, çok sevdiğin bir mesleğin, meşgalen olsun.

Keyif içinde içilen sıcak çaylar ve kahvelere dost sohbetleri eşlik etsin. Dostlarınla, arkadaşlarınla paylaş hayatı, konuş uzun uzun.

Mis gibi kağıt kokan kitaplar, gazeteler oku. Okumanın keyfine var, şimdiki okuma alışkanlığını hayat boyu sürdür.

Bol bol yürü, koş,hareket et, kendine ve vücuduna iyi davran.

Güzel, evde pişmiş, sıcak yemekler ye. Ağzının tadı gitmesin hiç. İştahla, keyifle, mutlulukla, tadına vara vara yemek ye.

Güzel filmler izle, ruhuna dokunan müzikler dinle, bol bol düşün, kendini dinle, arada düşüncelerini yaz.

Okulda (ve bizden) öğrendiklerini sorgula, iç sesini dinle. Kararlarını yüreğinle ver.

Kahkaha at, danset, dünyayı sev. Yaşama sevincin, bu dünyanın hüzünlerine, adaletsizliklerine ve zulümlerine karşı bir deniz feneri gibi parlasın. Sevincin ve neşen, hüznüne galip çıksın. Güzel gülüşünle aydınlat dünyayı kızım, içindeki ışık, dışına taşsın.

Ne olmayı seçersen, hangi yolu tutarsan bil ki hep seni çok ama çok seviyor olacağım. Sen benim gözümün nuru, yüreğimin ışığı, günlerimin neşesisin. Mutlu ve huzurlu ol güzel kızım.






Seni çok seven annen


Monday, December 31, 2012

2013

Kendi iç huzurumuzu koruyup kolladığımız, keyfini çıkardığımız, kimsenin bozmasına izin vermediğimiz..

Bütün güzel şeylerin onları hakeden insanlara gittiği bir yıl olsun 2013..


Sevdiklerime iyi davransın. En az 2012 kadar harika geçsin. Pırıl pırıl, berrak, mavi, serin, iç ferahlatıcı, pirüpak olsun.. Kalplerimizi yıkasın, tertemiz yapsın, içimizde meltemler estirsin, ruhumuzun bütün pencerelerini açık bıraksın, içimizde essin rüzgarlar, bizi değiştirsin.

Devinelim, hareket edelim, akalım, aynı yerde durmayalım. Seyahat edelim bol bol, okuyalım, yazalım, dostlarla sohbet edelim, güzel, gerçek, lezzetli ve evde pişmiş yemekler yiyelim. Sıcacık çay fincanları, mis kokulu kahveler elimizden eksik olmasın.

Çok güzel hisler var içimde 2013 ile ilgili. Pek güzel bir yıl olacak.

Klasik 'yılbaşı kutlamamız' olarak biz bu akşam yine çok hafif bir şeyler yiyip, sonrasında biraz müzik dinleyip, kitap okuyup muhtemelen saat 10-11 gibi ailecek rüyalar alemine doğru yolculuğa çıkmış olacağız..   : )

Herkese sevgiler, 'iyi yıllar'..














Saturday, December 29, 2012

Midnight in Paris







Güzel bir Cuma akşamı sevdicekle diz dize, vişne suyu ve soda içerken izlenebilecek en güzel filmlerden biri! Pek bayıldım! İyi ki varsın Woody Allen.

Artık görmek istiyorum Paris'i. Mümkünse gece. Ve yağmurda. Ve kafam her zaman olduğu gibi düşlerle, hikayelerle, masallarla dopdoluyken.

Thursday, December 27, 2012

Geçmiş gazete

Son zamanlarda yaptığım en güzel keşiflerden birisi, Geçmiş Gazete. İnsanı epeyi güldüren ya da en azından gülümseten haberler var. Bu gazete haberlerini okurken gülümsüyorum. Farkediyorum ki geçmiş her zaman şimdiki zamandan daha saf ve naif gelir bize, bir de mutsuzlukları değil de mutluluk anlarını hatırlamaya daha yatkınızdır hep geçmişe dair.. Bu yüzden mi acaba, 'Mutluluk yaşanmaz, anımsanır' demişti Yıldız Kenter? Bu yüzden mi böylesine seviyoruz eski fotoğraflara bakmayı, anılarımızda yaşamayı, anıları kristal bardaklar gibi saklayıp arada bir günyüzüne çıkarmayı, parlatmayı, hayranlıkla izleyip sonra tekrar yerine yerleştirmeyi?

Geçmiş şimdiki zamandan daha mı cazip bizim için? Bu yüzden midir anı yaşayamamamız, hep bir önceki anla, ya da bir sonraki anla kıyaslamaya çalışmamız?


Saturday, December 15, 2012

Merhaba Meksika!!





6 günlüğüne Cancun'a uçuyoruz. Dünya gözüyle Maya medeniyetinin en büyük eserlerinden olan Chichen Itza piramidini görebilecek olmanın heyecanı var bende! Bir de lezzetli ve acılı yemekler, bol bol taze meyve yemeyi, biraz da denize ve güneşe doymayı düşlüyorum. Umarım sağlıkla gider döneriz. Dönüşte tatil anılarımı yazacağım.

Hazırlık olarak biraz Meksika tarihi okudum, bir de bir çok video izledim şu sayfadan. Maya ve Aztek medeniyetleri ile ilgili çok ilginç bilgiler var.

Bir de üniversitedeyken 2 sene boyunca almış olduğum İspanyolca'mın pasını silmeye çalışıyorum şu günlerde. Meksika'ya 'ödevimi yapıp' gitmek istedim yani.  :)


Hola, Mexico!


Thursday, December 13, 2012

Anna Karenina, Orhan Pamuk, romanlar





Ah Anna..  Hangimiz yargılayabiliriz ki seni, yaşam denen bu karmaşanın içinde bir sağa, bir sola savrulan bizler? Kim biliyor aşkın, mutluluğun, hayatın sırrını? Hiçbirimiz bilmediğimiz için romanlara sığınıyoruz belki de, onlarda arıyoruz bu soruların cevaplarını.. Ah Anna.. Aklının karmakarışık koridorlarında, gürültülü odalarında kaybolmuşken, kim seni çıkarıp alabilirdi oradan, ölümden başka?

İlk defa bir 'kurgusal karakter' için böylesine sızladı içim.. Ama bizim için bazı 'gerçek' insanlardan daha gerçek, daha elle tutulur iseler, kurgusal kahramanlar da aslında 'var' değiller mi bu dünyada? Çoğu gerçeklikten daha 'gerçek' değiller mi bizim için?


Anna'nın hikayesi bir kaç aydır benimleydi, öylesine yavaş yavaş ve tadına vara vara okudum ki.. Kitaptan içime kazınanlar: dahiyane tanımlar, duygu ve düşünce hallerinin muhteşem betimlenmesi, ya da Tolstoy'un bizi nasıl karakterlerinin beyninin, yüreğinin içine yerleştirebildiği..


Ya da hayata dair her şeyi çok büyük bir ustalıkla bize aktarması, yani 'bizi bize anlatması' diyebiliriz.. Orhan Pamuk'un hemen bu romanın arkasından okuduğum  Saf ve Düşünceli Romancı'sında söylediği gibi, 'hayatın ve yaşamanın nasıl bir şey olduğu'nu bize çok büyük bir başarıyla göstermesi.. Günlük yaşama dair ayrıntıları betimlerken nasıl ustaca beynimizi okuduğu, bütün büyük romancılar gibi 'Ah, işte benim düşüncelerim, benim hayatımı yazmış!' dedirtebilmesi bize.. Anna için içimizin sızlayabilmesi mesela, verdiği onca 'yanlış' karara rağmen.. 'Ah, Anna...' demek romanın sonunda, yüreğimiz buruk, ağzımızda metalik ve soğuk tadıyla ölümün.


Büyük romancılar, işte bu yüzden ölümsüz. Roman, işte bu yüzden yaşayan en büyük edebiyat türü olmaya devam edecek..













'Blog arkadaşım' sevgili Didem'e bu yazı için verdiği ilham sebebiyle teşekkürü borç bilirim!




Tuesday, December 4, 2012

Yeni bir yaş




Ne diyebilirim ki? Hawaii'li şarkıcı Israel Kamakawiwo'ole'nin kadife sesi, 'huzur'un ta kendisi. Söylemek istediklerimi en iyi o anlatıyor.

Hayatımın her yılı, bir öncekinden daha güzel geçiyor. Etrafımda birbirinden güzel insanlar var, her biri bana ayrı bir anlam katan, beni ben yapan, ruhumu besleyen.. Bugün o kadar güzel bir gündü ki ve öylesine sevildiğimi hissettim ki, içim pırpır bir kelebek gibi.. Uçuyor gibiyim havada.

Hayatım bir gökkuşağı gibi. Her rengi hayatımın ayrı bir boyutu.

Fotoğraf, edebiyat, yoga, müzik ve şarkı söylemek, sinema ve film aşkım, akademi, makalelerim, yazılarım, blog'um, kızımın blog'u, anne olmak, sevmek, sevilmek, hayatıma anlam katan herşey..

Doyasıya yaşayabilmek hayatı, bir gökkuşağı gibi değişik renkleriyle.. Doyasıya ağlamak ve doyasıya gülmek.. Canının yanacağından korkmadan sevmek.. Teslim olmak hayata, kendini hayatın ellerine bırakmak, zamanın ruhunu yoğurarak olgunlaştırmasına izin vermek, acıya da mutluluğa da direnmemek..

Doyasıya yaşayabildiysem bu hayatı, ömrüm sona erdiğinde, ne mutlu bana.




Sunday, December 2, 2012

Chicago'da

6 sene önce bugün,

Soğuk, buz gibi bir kış gecesi tanışmıştık.


I reach for his hand,

It's always there...



: )






Wednesday, November 28, 2012

Gişe filmleri






Cloud Atlas: Fragmanlardan ve kitabı okuyanların beklentilerinden çok harika bir film izleyeceğim sanmıştım. Ama biraz hayalkırıklığı oldu. Keşke kitabını okuyup sonra filmi izleseymişim. Kafam karmakarışık oldu izleyince. Görsel olarak güzeldi tabii ama hikaye pek bir anlam ifade etmedi benim için.

Gerçi önce filmi izleyerek sonra kitabını okursam büyük bir hayalkırıklığının önüne geçmiş oluyorum, o da ayrı. (Şimdiye kadar kitabı kadar güzel olan film uyarlamasına rastlamadım)


007 - Skyfall: Çok fazla bir beklentim yoktu filmden, zaten aksiyon/James Bond filmi delisi değilimdir pek. Bu yüzden gayet rahat bir şekilde izledim, bitti. En güzel sahnesi Adele'in şarkısının çaldığı giriş sahnesiydi. Eğlenceli bir filmdi, tam Şükran Günü yemeği sonrası rehavetiyle iyi gitti :)





Anna Karenina:

Kitabını tam şu sıralar bitirmek üzereyim. Bu yüzden bütün roman kafamda o kadar canlı duruyordu ki filmi izlerken, hayalkırıklığına uğramak kaçınılmazdı. Romandaki karakterler kafamda canlandırdığım hallerinden bu kadar uzak olabilirdi. Romanın derinliğine ise tabii ki yaklaşamamış bile filmin havası. Keira Knightley dışındaki oyuncularda da öyle parlak bir performans göremedim.

Kostümler harikaydı ama, ona diyecek yok.. İnanılmaz güzellikteki elbiseler, aksesuarlar ve mücevherleri görünce arkadaşımla iç geçirmeden duramadık!






Friday, November 23, 2012

Bir an






Dünyadaki bütün haksızlıklara, özellikle çocukların acı çekmesine, ölmesine isyan halindeyken.. 'Bu yaşamı yaşanılır kılan ne olabilir ki, dünyada bu kadar acı varken?' diye düşünürken.. Derin derin nefes alıp, kafanı kuma gömerek daha ne kadar yaşayabileceğine şaşırırken..

Ne bileyim işte, kafan karmakarışık, insanlıktan ümidini kesmek üzere, boş boş bakarken duvara..

Sabahın 6:30unda, o sessizlikte, bir anda kenarda duran saksıdaki bitkiyi görürsün.. Üzerine vuran güneş ışığını.. Yapraklarının oluşturduğu ışık-gölge oyunlarının güzelliğine hayran kalırsın. Farketmesen bir kaç dakika içinde yok olacak olan bu güzellik, esir alır seni kendine.

Bir anda sanki apaydınlık, berrak, duru olur dünya. Bir an, herşey böyle sakin, sessiz, kıpırtısız kalsın istersin. Huzuru ta içinde, yüreğinin derinliklerinde duyarsın.

İşte o anlar için belki de, yaşamaya değer..


Monday, November 12, 2012

Skyfall

Adele'in sesi bu dunyadan degil sanki, bagimlisiyim, tekrar tekrar itiraf ediyorum. Bu ne enfes sarkidir boyle. Sozleri de ayri guzel. Filme henuz gitmedim ama bu sarkiyi her gun dinlesem bikmam.




Sunday, November 4, 2012

Gergedan Mevsimi - Bahman Ghobadi







Bahman Ghobadi'nin daha önce izlediğim 'Sarhoş Atlar Zamanı' ve 'Kaplumbağalar da Uçar' filmlerine bol bol gönderme yaptığı, bir anlamda kendi filmlerine dönüp onları kullandığı bir ilginç film olmuş Gergedan Mevsimi.. Chicago Uluslararası Film Festivali kapsamında bir arkadaşımla izledik ve ben 'İran filmi' sandığım bu filmin aslında çoğunun İstanbul'da geçen bir film olduğunu, Yılmaz Erdoğan, Beren Saat gibi tanıdığımız oyuncuların yer aldığı bir yapım olduğunu da bu şekilde görmüş oldum.

Film konusu itibariyle bir hayli depresif: İran'da İslam Devrimi gerçekleştikten sonra hapse atılan ve orada 30 sene geçiren Kürt asıllı 'Sahel' adındaki şairin hikayesi.. Gençliğini Caner Cindoruk'un oynadığı Sahel'in sevdiği kadının ise hem gençliğini, hem yaşlılığını Monica Bellucci canlandırıyor. Böylesine meşhur isimler, bir de Martin Scorsese gibi bir ismin yapımcılığı altında birleşince ben de ister istemez filmi çok merak etmiştim. Festival sağolsun, sinemada izlemiş oldum.

Filmi beğenip beğenmemeniz, filmden ne beklediğinize bağlı. Eğer Bahman Ghobadi'nin önceki filmlerindeki gibi yalın ama derinden vuran bir anlatım bekliyorsanız hayalkırıklığına uğrayabilirsiniz. Çok daha 'görkemli olmaya çalışan' bir anlatım var karşımızda. Daha çok para harcanmış belli ki, ancak önceki filmlerindeki o naiflik, kırılganlık yok.

Ama bir yandan da benim gibi şiirsel bir anlatımı, göze hitap eden, sinematografik açıdan başarılı sahneleri çok seviyorsanız bu filmi çok sevebilirsiniz de. Kurgudaki bazı detaylar gözüme batsa da ve biraz çiğ ve gereksiz bulsam da bazı yönlerini, filmi genelinde sevdim diyebilirim. Zaten Farsça'ya karşı özel bir zaafım var, ne kadar dinlesem de bıkmıyorum, şarkı gibi geliyor.. Hem Farsça, hem de Türkçe diyaloglar içeren bu filmi izlemek derinden etkiledi beni. İki ülke arasında gidip gelen hayatlar, bu hayatların bıraktığı izler ve İranla olan bağlarımızı düşündüm.. Bu karanlık ama etkileyici filmi izledikten sonra, keşke bu kültürü daha çok öğrenmiş olsaydım, daha iyi tanısaydım diye hayıflandım.. Bol bol kitap okudum hakkında, film de izledim ama bir gün umarım gidip gezmek de nasip olur İran'ı..




Can






Oyunculuklarını beklediğimden çok daha başarılı bulduğum, Sundance ödüllü, içten, doğal, ama çok duygusal bir film. Hatta fazlasıyla duygusal, Kemalettin Tuğcu kıvamında olduğunu bile söyleyebilirim. Gözyaşlarıma engel olamadım izlerken, Özellikle anne-çocuk ilişkilerini konu alan filmlere artık duygusal olarak gerçekten çok tepki veriyorum ister istemez. Bu filmde de öyle oldu.

Filmin konusundan bahsetmeyeceğim. Nasılsa her yerde bulup okuyabilirsiniz.

Benim içinse Kadıköy sahilini, Beşiktaş iskelesinin önünü, ilkgençliğimin geçtiği Kadıköy sokaklarını izlemek ayrı bir keyif oldu, onu da söylemeden geçmeyeyim. O yüzden kişisel bir bağ kurdum filmle ve belki de beni normalde olacağından çok daha fazla etkiledi.

Vasatın çok üstünde bulduğum yeni dönem Türk filmlerinden Can, izlemeye değer bence..