Thursday, October 31, 2013
Anlar - 8
Hep birlikte çıtır çıtır yanmakta olan şöminenin karşısındaki koltuğa gömülmüşüz. Arka planda Nick Drake, Pink Moon albümü çalıyor. O yumuşacık, kadife gibi sesiyle söylüyor Nick, yılların, ölümün ötesinden. Beni hüzünlü bir huzura boğan o su gibi sesiyle.
Küçük kızım iki yandan topladığım saçlarını savurarak, bir kelebek gibi, kuş gibi dansediyor şöminenin önünde, ışığında. Bir o yana, bir bu yana dönüyor, bale yapar gibi ellerini kaldırıyor havaya, müziğe ve ritme hiç çaba sarfetmeden, zorlanmadan, kusursuzca bir uyumla eşlik ediyor minicik bedeni. Biz hayran hayran izliyoruz, bir güneşin doğmasına, yıldızın parlamasına şahit olur gibi. Güneşim o benim, bu puslu, karanlık sonbahar gününde. Yıllar sonra bile unutmayacağım mutluluk anlarını bana hediye eden güneşim. O gülümseyince parlıyor masmavi gökler, hava nasıl olursa olsun. Burnunu burnuma sürtünce kıkırdıyor, bir anda içimde çiçekler açıyor. Sarılıyor bana, kokusunda kendi çocukluğumu, yuvamı, evimi buluyorum. Kendimi buluyorum.
O anda, şöminenin önünde oturmuşken hepimiz, kızımı izlerken, herşey öylesine kusursuz ki. Konuşmaya bile gerek yok.
Monday, October 21, 2013
Şimdiki Zaman - Belmin Söylemez
Belmin Söylemez'in ilk filmi, sinematografik açıdan hoş, biraz karamsar ve yavaş gitse de bir ilk film için gayet başarılıydı bence. Yine Chicago Türk Film Festivali kapsamında, son filmimizdi. Gene Siskel'da izledik. Doğal, saf, içten oyunculuklar, bir kahve falının etrafında dönen sıradan hayatlar, sıradanlığın ilginçliği hatta. Renk kullanımı güzeldi, görsel açıdan detaylar çok hoştu, özellikle sonundaki kahve fincanı sahnesi çok hoşuma gitti. Bu hikayelerin her gün binlercesinin yaşandığını bilmek, filmi daha da gerçekçi ve etkileyici yaptı benim gözümde. Bazı filmler seyretmek, izlemek, ve üzerinde bir kaç cümle yazmak içindir. Çok büyük hikayeler, duygular, maceralar içermeleri gerekmez. Bu film de öyle bir filmdi işte. Yormayan, sıkmayan, ama çok da heyecanlandırmayan. Güzeldi bence!
Etiketler:
sinema
Thursday, October 17, 2013
Sunset Park - Paul Auster
Paul Auster'ın okuduğum en güzel kitabı olmasa da, hoş, akıcı, etkileyici bir kitabıydı. En sevdiğim Auster kitapları New York Trilogy ve Moon Palace'tır. Ama bu roman da onların hemen arkasında yerini aldı diyebilirim. Karakterler arasında kendimle en çok özdeşleştirdiğim, tabii ki doktora tezini yazmakta olan Alice oldu :) Hayatla, kitaplarla ve sinemayla ilgili bölümler çok güzeldi. Karakterlerin her birine tek tek eğilinmesi ve farklı bakış açılarından olayların anlatılması da çok başarılı olmuş. Ancak karakter gelişimleri çok güzel olsa da, kitabın sonu çok aceleye getirilmiş ve yazılmış olması gereken daha derin, daha tam ve bütün bir son kısımdan yoksun bırakılmış kitap sanki.. Bu yüzden bütün kitap boyunca devam eden güzel akışın kitabın sonunda birden tamamen yokolduğu, adeta yazarın okuru terkedip gittiği sanrısına kapılıyor insan. Sonu böyle olmasaymış çok daha güzel, çok daha unutulmaz bir roman olabilirmiş.
Yine de Paul Auster iyidir, gönlümüzde yeri başkadır tabii, o ayrı!
Water for Elephants - Sara Gruen
Yazın bir çırpıda okuduğum ama çok da keyif almadığım, vasat bir romandı.. Yazım tarzının amatör olduğu belli, karakterler çok derinliğine inememiş.. Nasıl 'bestseller' olmuş hayret ettim doğrusu. Benim için tek ilginç olan yanı, 1920'lerdeki sirk endüstrisini ve sirkteki yaşamı detaylı anlattığı bölümlerdi. Aşk hikayesi ise biraz zorlama olmuştu sanki, hiç bir zaman karakterlerle çok empati kuramadım. Kitabın ana anlatıcısı, Jacob adındaki yaşlı adam ve huzurevinde geçirdiği günler, aklıma Cloud Atlas'taki Timothy Cavendish'i getirdi. Ama Cloud Atlas'taki muhteşem karakter gelişiminin, Timothy Cavendish'in matraklığı ve gerçekçiliğinin aksine, bu karakter biraz zorlamayla, suni çizgilerle çizilmişti sanki.. David Mitchell'ın ne başarılı bir yazar olduğunu tekrar düşündüm!
Thursday, September 26, 2013
İçinden Dostoyevski geçen filmler!
Match Point- Woody Allen
Zekice kurgulanmış, izleyicisini sürekli ters köşeye
yatırmaktan hoşlanan, sürprizli, ve çok başarılı bir Woody Allen filmi, ‘Maç
sayısı’. Dostoyevski’nin ‘Suç ve Ceza’sından ilhamla kurgulanan senaryo,
sıradanlıktan uzak, yaratıcı. Şansın insan hayatındaki rolü ve filmin ortaya
attığı sorular, film bittikten sonra bile uzun sure insanın aklını kurcalıyor.
Baştan gayet sıradan bir romantik komedi gibi başlayan film, kısa sure sonra
insanı içine çekiveriyor bu yüzden, ve bittikten sonra bile uzun sure
etkisinden kurtulamıyorsunuz. Scarlet Johansson zaten hem görsel, hem rol
yeteneği olarak aşmış bir oyuncu. Woody Allen da onun bütün yeteneklerini
sonuna kadar kullanmış, filmi neredeyse o taşımış. Dostoyevski’nin ruhunun bir
hayalet gibi üzerimde dolaştığı bu dönemde çok iyi geldi bu filmi izlemek. Çok
uzun zamandır sadece kitap okuyor, çok az film izliyordum. Sinema dünyasına iyi
bir dönüş oldu.
Yeraltı - Zeki Demirkubuz
Chicago Türk Film Festivali’miz kapsamında Gene Siskel Film
Center’da gösterilen bu karanlık ama zeka dolu film, Zeki Demirkubuz
sinemasının yeni yönlere doğru gitmekte, kendini yenilemekte olduğunun bir
kanıtı bence. Bu film de Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ından esinlenerek
çekilmiş, daha yeni okumuş olduğum için kitabı, filmi izlemek çok daha anlamlı
oldu. Film tam bir uyarlama değil bence, daha çok bir esinlenme sözkonusu.
Çünkü kitapla birebir örtüşen bir kaç sahne olsa da, yönetmen kitabın
yorumlamasını epeyi esnek bırakmış. Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı’nı, günümüz
Ankara’sına yerleştirmiş ama çoğu detay kendi yaratıcılığının ürünü. Çekimler
ve sinematografi gerçekten çok başarılı. Karanlık ve yavaş bir film olmasına
rağmen, insanı boğmuyor, bunaltmıyor. Dostoyevski’nin kitapta anlattığı o
havayı, atmosferi de çok güzel veriyor film. Engin Günaydın ise, enfes bir seçim olmuş ‘Yeraltı Adamı’
rolünde. Oyunculuğu artık iyice olgunluğa yaklaşmış, son derece doğal ve
spontan. Yıldızının gittikçe daha çok parlayacağından eminim.
Çok sevdiğim yönetmenlerden olan Zeki Demirkubuz’un,
filminin dünyanın öte yanında Chicago şehrinde bütün biletleri satılarak kapalı
gişe oynadığını görmesini isterdim!
Etiketler:
sinema
Wednesday, September 25, 2013
Zemberekkuşu'nun Güncesi - Haruki Murakami
"If people lived forever—if they never got any older—if they could just go on living in this world, never dying, always healthy—do you think they'd bother to think hard about things, the way we're doing now? I mean, we think about just about everything, more or less—philosophy, psychology, logic. Religion. Literature. I kinda think, if there were no such thing as death, that complicated thoughts and ideas like that would never come into the world."
— Haruki Murakami - The Wind-Up Bird Chronicle
Kesin olan bir şey var, Murakami benim yazarım. Kafamın içini ve hayat hakkında düşündüklerimi en iyi anlatan, betimleyen yazarlardan biri. Bugüne kadar beni hayalkırıklığına uğratan bir romanı olmadı. Zemberekkuşu'nun Güncesi de 2013 yazında beni tamamıyla içine çeken ve bir süre mutlu mutlu evreninde yaşadığım enfes bir roman olarak kalacak aklımda. Kediler, kuyular, paralel gerçeklikler, gerçeküstü anlatım..Yine tipik bir Murakami romanı, ve yine hayat, yaşam, ölüm, mutluluk ve mutsuzluk üzerine son derece derin, etkileyici bir güzelleme. Araya serpiştirilen tarihi bilgiler ve sahneler, İkinci Dünya Savaşı ve Sovyet cephesi anlatımları ise romanın tuzu biberi diyebilirim. Benim için Sahilde Kafka ya da 1Q84'ün yerini alamayacak da olsa, Murakami'nin en çok sevdiğim üçüncü romanı oldu. Bu sene Nobel Edebiyat ödülü almasını çok istiyor ve dört gözle bekliyorum bu minik, çekik gözlü dahinin!
Çocukluğun soğuk geceleri - Tezer Özlü
“Pazar günleri... Şimdilerde... Sokak aralarından geçerken...gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim... evlerin pencere camları buharlaşmışsa... odaların içine asılmış çamaşır görürsem... bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek......... isterim hep.”
Tezer Özlü
Sanırım en çok bu cümlesini sevdim bu kitabın.. İncecik, 'uzun hikaye' de denebilecek bir yaşam kesiti.. Tezer Özlü'nün yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı, insanın içine dokunan, ruh hastalığının, deliliğin karanlık koridorlarında kısa bir süreliğine de olsa dolaştıran bir kitap. Dili yalın olmasına ve kısacık olmasına rağmen okumak kolay değil, depresif ve karamsar havası yüzünden. Anlattığı duyguların çoğuna (çok şükür ki) yabancı olduğumdan, kendimi Tezer'le özdeşleştiremedim kitabı okurken. Sadece dışarıdan ve çoğu zaman merhametle ve acıma duygusuna benzeyen bir duyguyla baktım o yaralı ruhuna. Yaşadığı zorluklar dünyanın her yerinde her gün defalarca yaşandığı için içim acıdı, insanın 'normal olmayan' halini çok iyi anlattığı için takdir ettim. Ama Tezer Özlü, benim ruhuma hitap eden, benimle birebir konuşan bir yazar olamadı bu kitabı okuduktan sonra. Gözlemleri, hayata dair iç burkan detayları betimlemesi epeyi başarılı olduğu halde.. Belki de edebiyatın beni daha aydınlık, daha güzel dünyalara götürmesini istediğimden. Benim kendi kişiliğimden..
Thursday, September 12, 2013
Yeni Dünya'da 10 sene
10 sene önce bugün, 12 Eylül 2003'te bir Lufthansa uçağına binip bütün sevdiklerimi, ailemi, arkadaşlarımı, İstanbul'umu geride bırakarak önce Münih'e, oradan da Chicago'ya uçmuştum. Geldiğim şehirde tek bir insanı bile tanımıyordum. Neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Master derecem için geldiğim üniversitemin kampüsünü bile fotoğraflar dışında hiç görmemiştim. Biraz deli cesareti, ancak 20li yaşlarımızın başında verebildiğimiz, büyük bir karar..
O 12 Eylül günü, nereden bilebilirdim ki ben, bu şehirde iki Master derecesi bitirip, bir de doktora peşinde koşacağımı.. Bir çok güzel insanla ve hayat arkadaşımla bu şehirde tanışacağımı. Evlenip, çoluk çocuğa karışacağımı..
Tam 10 sene, dile kolay. Şimdiye kadar olan hayatımın neredeyse üçte biri. İstanbul'dan sonraki ikinci evim olan bu şehirde, öylesine güzel arkadaşlıklar yaşadım, öyle güzel anılar biriktirdim ki. Bundan sonraki 10 sene beni nereye götürür bilemiyorum ama Chicago'nun yeri hep ayrı olacak yüreğimde.
A.B.D serüvenimle neredeyse eşzamanlı başlayan blog'um ise Ağustos 2013 itibariyle tamı tamına 8 yaşında! Tam 8 senedir ben bu internet günlüğüne düşüncelerimi, anılarımı, okuduğum kitapları, izlediğim filmleri yazıyorum. Açıkçası bu kadar uzun süredir devam edebildiğime ben bile şaşırıyorum bazen! Ama yazmak benim için hava gibi, su gibi bir şey. Ben yazdıkça varım. O yüzden, sanırım ben var oldukça bir şekilde buraya yazmaya devam edeceğim.
8 senedir takip eden, okuyan, yorum yazan ya da yazmayan, destekleyen herkese teşekkürler, sevgiler..
Moonie
Sunday, September 8, 2013
Aramızdaki en kısa mesafe - Barış Bıçakçı
"Bu dünyada hiçbir şey göründüğü hatta yaşandığı gibi değil, her şey hatırlandığı gibi!"
- Barış Bıçakçı, Aramızdaki en kısa mesafe
Barış Bıçakçı'nın sade ama derin, anlam yüklü tarzını öylesine çok seviyorum ki... Çocukluğun o saf, masum, müthiş naif bakış açısını çok güzel yakalamış (belki de hiç bırakmamış), enfes bir kısa hikayeler bütünü. Bir çırpıda okuyorsunuz, ama tadı damağınızda kalıyor. Özellikle 80lerde ve 90larda çocukluğunu yaşamış nesiller için ağır nostalji hislerini beraberinde getiriyor okumak.. Çocuk oluyoruz sanki yeniden, hatıralarımızın o sisli, buğulu ama pek tanıdık koridorlarına giriveriyoruz. En çok 'Anneannem ve ben' adlı hikaye vurdu beni, gözlerimden bir iki damla yaş akıttı, sessizce, sakince hüznü getirip bıraktı yüreğime. Uzun süre unutmayacağım, içime işleyen, yüreğime yerleşen bir Barış Bıçakçı klasiği daha.
'Anneannem ve ben...Biz ölüme karşıyız.'
Dostoyevski - Yeraltından Notlar
'Civilization has made mankind if not more bloodthirsty, at least more vilely, more loathsomely bloodthirsty...' - Fyodr Dostoevsky, Notes From the Underground
Yeraltından Notlar, bize karanlık, soğuk, kapalı bir odadan, yeraltından yazan adamın düşünceleri, hikayesi.. Böylesine kısacık bir roman/uzun hikayede hayatın anlamı, insanlık tarihi, yaşamın amacı ve insanlığın varoluş sebebi üzerine böylesine derin felsefe yapabilmekse sadece Dostoyevski'ye özgü bir yetenek olsa gerek, ya da genelinde Rus yazarlara.. Rus yazarların Doğu ve Batı arasında kalışı, hayatı hüzünle sorgulamaları, içine dönük, uzun felsefi yazıları bana bizi hatırlatıyor. Bence dünya edebiyatları arasında bize en yakın olanlardan Rus edebiyatı. Dostoyevski'nin 'yeraltı adamı'nın düşüncelerinde hemen sonrasında yazdığı romanı 'Suç ve Ceza'nın altyapısını farkediyor, insanın neden suç, şiddet ve kötülüğe bu denli eğilimli olduğunu biraz olsun kavrıyoruz. İnsanın tek amacının 'özgür seçim' olduğunu, bunu ne olursa olsun hayatı boyunca devam ettirdiğini, özgür seçim yapabilmenin bazen kendisi yararına olmayan şeyleri seçmek olabileceğini anlatıyor yazar. İnsanlık tarihini, mantıkla açıklamak imkansızdır diyor. İnsanın bazen, acı çekmekten de zevk alabileceğini, hep mutluluğun peşinden koşmayabileceğini söylüyor bize.
Yeraltındaki adam, savaşlar, şiddet, acı çekmek, ölüm ve yıkım, insanlık var oldukça var olacak diyor. Şu ana kadar maalesef bu iddianın çürütüldüğünü görebilmiş değiliz. İşte bu yüzden Dostoyevski bize yüzyılllar öncesinden sesleniyor olmasına rağmen böylesine tanıdık, böylesine güncel, evrensel. Her devirde, her zamanda okunabilecek, hiç bir zaman eskimeyecek yazarlardan. Bu kısa roman ise her okurun mutlaka hem okuması, hem de kütüphanesinde bulundurup ara ara açıp tekrar göz gezdirmesi elzem eserlerden. Kendimizi ve insanlığı daha iyi tanımak için...
Thursday, August 22, 2013
Kelebeğin Rüyası
Aşk, bahanesidir şiirin...
Beklediğim kadar muhteşem olmasa da, hoştu.. İçinde şiir, edebiyat ve Varlık dergisi geçen (ve Kıvanç Tatlıtuğ'u da barındıran, öhö öhö...) bir filmden zaten hoşlanmamam düşünülemezdi. Derinden etkileyici olmamakla beraber, dönem kostümleri ve karakterler üzerinde epeyi uğraşılmış. Kıyafetler, saçlar, makyajlar, renkler..Dönem atmosferini yansıtmak için özel olarak seçilmiş gibi. Sinematografi de fena değildi, arada Hollywood'vari çekimler biraz göze batsa da.. Kıvanç'ın oyunculuğu zaten günbegün olgunlaşıyor, daha da iyiye gidiyor. Filmin en büyük başarısı da buydu zaten. Yılmaz Erdoğan'ın oyunculuğuna ise hiç bir zaman zaten çok çok hayran kalmadım.
Filmde bir başka gözüme batan şey ise sadece Yılmaz Erdoğan'ın eşi olduğu için başrol aldığını tahmin ettiğim Belçim Bilgin ve Kıvanç Tatlıtuğ arasında hiç bir elektriğin, enerjinin olmamasıydı.. Yani bir filmdeki iki aşık bu kadar alakasız olabilir birbiriyle. Film şairlerin bahsettiği, o insana şiirler yazdıran, midesinde kelebekler uçuşturan aşk duygusunu kesinlikle hissettiremedi bana. Halbuki belki başka bir oyuncuyla çok daha başarılı bir sonuç alınabilirdi..
Tabii ki yine de, Türk Edebiyatı'ndan iki şairi daha yakından tanımak, şiirler ve edebiyatla dolu bir film izlemek güzeldi.. Vasatın üzerinde, yine de çok derinden etkilemeyen son dönem Türk sineması örneklerinden biri.
Etiketler:
sinema
Monday, August 19, 2013
Kreutzer Sonata - Leo Tolstoy
Chicago Türk Edebiyat kulübümüzün Ağustos ayı buluşması için seçtiği kitaptı Tolstoy'un bu kısa romanı.. Ben açıkçası böylesine etkileyici bir kitap beklemiyordum. Üzerine saatlerce konuştuk, ateşli tartışmalar yaptık ama daha konuşulacak çok şey vardı. İnsanı kadın-erkek ilişkileri, evlilik, kıskançlık ve aldatma üzerine sorgulatan, inanılmaz akıcı bir kitapmış. Tolstoy'un bazı düşünceleri tutucu Hristiyan kafa yapısının tam bir yansıması olsa da, haklı olduğu bir çok konu da yok değil.. Mesela kadınların küçüklükten itibaren bir cinsellik objesi olmak üzere yetiştirildiği ve bütün kozmetik, güzellik...vs piyasasının bu doğrultuda çalıştığı.. Kadınlar üzerlerine yapışmış olan bu rolü sıyırıp atamadıkları sürece gerçek kadın haklarından bahsedemeyiz diyor Tolstoy. Romanda ilk ağızdan konuşan Pozdynshev, Tolstoy'un evlilik ve kadınlar hakkında düşündüklerini özetliyor adeta. Özellikle müziğin gücü ve insan ruhunu nasıl etkilediğini anlattığı bölümler beni çok etkiledi. Öylesine güzel anlatmış ki Tolstoy müziğin insanda bıraktığı izlenimleri, hayran kalmamak elde değil..
Demek ki klasiklerin ve büyük yazarların böyle yüzyıllar boyunca unutulmaz kalmasının, bir klasik olmasının sebebi var.
Bu da kitapta müthiş etkisinden bahsedilen, Beethoven'ın ünlü 'Kreutzer Sonatı'. Bir fincan kahve eşliğinde dinlemek için:
Beethoven Violin Sonata No. 9 "Kreutzer" (Part2) from Potatobook on Vimeo.
Od - İskender Pala
Bir kez gönül yıktın ise,
Bu kıldığın namaz değil.
Yetmiş iki millet dahi,
Elin, yüzün yumaz değil.
Ne erenler geldi geçti,
Bunlar yurdu kaldı göçtü.
Pervaz urup Hakk'a uçtu,
Hüma kuşudur kaz değil.
Yol odur ki; doğru vara,
Göz odur ki; Hakk'ı göre,
Er odur ki; alçak dura,
Yüceden bakan göz değil.
Yunus Emre
Tam Ramazan öncesinde başladım, Ramazan boyunca okuyup bitirdim. Ruhumun huzur dolduğu, sükunetli bir zamana denk geldi. Ruhuma öylesine iyi geldi ki.. Artık tamamen reklam, para ve piyasa kokan, trendler doğrultusunda yazılmış Mevlana kitaplarından (örnek: Elif Şafak-Aşk) ne kadar sıkılmışım, onu farkettim.. Bir Rumi çılgınlığıdır gidiyor hem Doğu'da, hem Batı'da.. Mevlana'yı da çok severim, ama bu güzel tarihi roman bana Yunus Emre'nin, bizim Yunus'umuzun ne kadar değerli olduğunu da hatırlattı. Ne de olsa Mevlana Farsça yazıyordu ama Yunus Emre hep Türkçe yazdı. İşte bu yüzden, bence Yunus çok daha 'bizim', çok daha 'bizden'..Yunus'un hayatına, öğretilerine gereken önem verilmiyor bence, öylesine yalın, sade, saf ve güzel bir dili ve gönlü var ki mısralardan taşan.. Okurken huzur dolmamak, hayatın ve ölümün gerçek anlamı konusunda düşüncelere dalmamak elde değil..
İskender Pala'nın daha önce tek okuduğum romanı 'Şah ve Sultan'dı.. Onu da sevmiştim ama bu romana belki de Yunus gibi çok büyük bir yüreğin ışığı dolduğu için bunu çok daha fazla sevdim.. Dili çok akıcı olsa da bitirmek gelmedi içimden.. Sindire sindire, tadına vara vara okudum. Ortaokul ve liseden hatırladığım Yunus'u yeniden keşfettim.. Hayata, bu dünyaya farklı gözlerle baktım bir süreliğine de olsa. Teşekkürler İskender Pala!!
Monday, August 12, 2013
Güle güle babaanne...
Tam 8 çocuk annesi, 20ye yakın torunun
anneannesi/babaannesi, torunlarının çocuklarının ve kızımın ‘büyük nine’si, canım
babaannemi kaybettik bugün..
Dedemi de sıcak bir Temmuz günü kaybetmiştik, Müzeyyen Hanım
da öyle sıcak bir yaz gününde kavuştu Fikri Bey’ine... Bembeyaz bir melek gibi, pamuk gibi, huzur içinde.
Çok sevdiği ıhlamur çayının kokusu burnumda şimdi.. Çocukluğumun parçaları, günbegün kopup
düşen sıva parçaları gibi teker teker düşüyor ömrümün duvarından. Beni ben
yapan insanlar gidiyor, köklerim, varlığımın tuğlaları.. Bense uzakta, uzak bir
ülkede, mesafeler boğazımda bir düğüm olmuş, kocaman bir yumru gibi, yutsam
yutamıyorum, çıkarsam çıkaramıyorum. Böyle günlerde sevdiklerimin yanında
olamamak, işte en çok o koyuyor. Çok acıtıyor.
Senin hatıran
için, bir bardak sıcak ıhlamur demleyip içeceğim şimdi babaanne.. Fincanın
üzerinde tüten dumanda çocukluğumu izleyeceğim, anneannem ve babaannemin,
dedelerimin hep aynı yaşta kalmasını istediğim mutlu zamanları.. Biten
çocukluğuma, giden herkese gözyaşı dökeceğim biraz.. Hayat böyle mi gerçekten?
Hiç bitmiyor büyümemiz, her acıyla biraz daha büyüyor, çocukluktan biraz daha çıkıyoruz.
Sezen'im söylüyor yine en yürekten:
Ah ciğerim yanıyor,
Her gün biri gitmekte..
Ah yüreğim kanıyor,
Her an bir şey bitmekte..
Wednesday, July 31, 2013
Yağmur ve gece
Aniden bastıran sağanağın ardından odaya aralık pencereden hücum eden, hafif metalik yağmur kokusuyla karışık gece kokusu. Bembeyaz şimşeklerle aydınlanan gecenin getirdikleri.. Ne için yaşıyoruz sahi? İnsan ne için yaşar? Şu kokusu insanı delirten yağmur için mi? Şaha kalkan siyah bir at gibi birden karşımıza çıkıveren gece için mi? Sesi kulaklarımızı yumuşacık kuş tüyleri gibi okşayan piyano ezgisi için mi, odayı usul usul dolduran? Ne için yaşıyoruz sahi? Neden kalkıyoruz her sabah yataktan, bir güne daha başlamak için?
Yağmur kokusu, simsiyah gece, ıslak yapraklar.. Derin bir nefesle içime çektiğim, çekip uzun süre içimde tuttuğum karanlık. Sadece bu his. Şimdi, şu anda hissettiğim. Bilerek, isteyerek, inatla yaşamanın deliliğe yakınlığını hissetiğim bu an. Bu an için yaşıyorum. Bu an ile yaşıyorum.
Yağmur kokusu, simsiyah gece, ıslak yapraklar.. Derin bir nefesle içime çektiğim, çekip uzun süre içimde tuttuğum karanlık. Sadece bu his. Şimdi, şu anda hissettiğim. Bilerek, isteyerek, inatla yaşamanın deliliğe yakınlığını hissetiğim bu an. Bu an için yaşıyorum. Bu an ile yaşıyorum.
From Up on Poppy Hill
Chicago'da Gene Siskel'da izlediğim bir Studio Ghibli filmi daha.. Öncesinde ünlü Magnolia Bakery'de çay içip muzlu puding yedik, sonra bu güzel filmi izlemeye gittik. Hayao Miyazaki'nin oğlu Goro Miyazaki üstlenmiş yönetmenliğini bu sefer.. Ama yine bütün Miyazaki filmlerinden tanıdığımız o mutluluk ve huzur hissi bu filmde de hakim.. Güzel ve saf bir aşkı anlatıyor. 1964te geçen bir çocukluk/okul öyküsü bir yandan. Okulun eski kulüp binası kapanma tehlikesiyle karşılaşınca birlik olup onu kurtarmaya çalışan öğrencilerin hikayesi.. Ve arada anlatılan Umi ve Shun'un saf, temiz aşkı. Yine küçük kasabanın bütün detayları, sokak manzaraları, çizimler ve detaylara verilen önem enfes. Ve yine her zamanki gibi bu filmi de izleyince içimde Japonya'ya gitme isteği depreşti.
Etiketler:
sinema
Silver Linings Playbook
Jennifer Lawrence bence Oscar'ı hakeden bir oyuncu, ama daha önce izleyip çok etkilendiğim Winter's Bone filmiyle.. O filmde oyunculuğuna hayran kalmıştım tek kelimeyle. Silver Linings Playbook'ta ise oyunculuğu iyi olmakla beraber çok da Oscarlık bir performans olduğunu söylemeyeceğim. Hoş bir filmdi ama sadece o kadar.. Oscar ödül töreninde biraz abartılmış olduğunu düşünüyorum.. Bende öyle kalıcı bir iz bırakmayan, hoş ama çok etkilemeyen bir film olarak kaldı.
Etiketler:
sinema
Tuesday, July 30, 2013
The Great Gatsby
Sinemada izleyeli aylar oldu ama ancak yazabiliyorum.. Baz Luhrmann'ı severim, Great Gatsby'i de bir roman olarak çok severim. Film uyarlamasının kitapla çok da alakası olmasa da, yani tam bir absürd komedi ve görsel şov halini almış olsa da, ben beğendim!! Film uyarlamalarından zaten hiç bir zaman kitaptan beklediklerimizi beklememek gerektiğini düşünüyorum. Oyunculuğu gittikçe olgunlaşan Leonardo DiCaprio, Daisy rolüne tam oturduğunu düşündüğüm Carey Mulligan ve filmin harika görselliği, benim için bu filmi izlemeyi bir keyfe dönüştürdü.
Filmde kitaptan hiç değiştirilmeden alınan bazı alıntıların yazılı olarak ekranda belirmesi ise daha önce hiç bir filmde görmediğim, harika bir fikirdi. Bize, bir edebiyat uyarlaması izlemekte olduğumuzu hissettirdi diyebilirim.
İşte bu yüzden Baz Luhrmann'ı seviyorum.
Friday, July 12, 2013
Sırt çantaları, kitap dolu odalar ve hayat hakkında
Nisan ayı başında çok sevdiğim bir hocamı kaybettim. Hem çok sevgili, birebir çalıştığım hocam, hem de doktora tez komitemin 3. üyesiydi. Çok ani oldu ölümü, ben de dahil olmak üzere bütün öğrencilerini çok üzdü. Hepimiz bu denli sevdiğimiz hocamızı kaybetmenin şoku içindeydik. Cenazesinde onu toprağa verirken hepimizin gözleri yaşlıydı, içimiz buruktu, yetim bırakılmışız gibi. Duygularım yüreğime sığmayıp taşınca hocama bir 'tribute', yani anma yazısı yazdım o gün.
Hüznüm büyüktü tabii, ama bir yandan da kendi hayatıma dair çok önemli bir gerçeği keşfettim. Hocam, yaşadığı hayatla hepimize örnek olmuştu. Neredeyse son nefesini verdiği günün bir kaç gün öncesine kadar hayatta en sevdiği şey olan hocalığı yapmış, mesleğini çok sevmiş, öğrencilerini çok sevmişti. Bizde, hepimizde bir parçasını bırakmıştı. O gitmiş olsa bile bizde yaşamaya devam ediyordu, her birimizde ayrı bir anısıyla, bize öğrettikleriyle, bizde bıraktıklarıyla.. Biz onun ismini onla, yüzle, binle çarpıp dünyanın dört bir köşesine dağıtmıştık bile.
Onun ölümünden sonra düşündüm ki, ben de işte tam böyle bir hayat istiyorum. Hocamı en son gördüğüm haliyle, mis gibi eski kitap kokan, tepeden tırnağa kitap dolu odasında, masasında otururkenki mutlu haliyle hatırladım. Ben de öğrenmeye ve öğretmeye devam ederek, etrafım çok sevdiğim öğrencilerle sarılı, kitaplarla dolu bir ofiste yaşlanmak istiyorum. Hocamın ölümü, bu hayalime çok daha sıkı sarılmama, hayatta ne istediğimi bir kez daha anlamama vesile oldu.
Bu sabah kızımı dişçiye götürdükten sonra arabanın arkasında büyük bir hızla omuz çantamın içindekileri sırt çantama aktarıp kızımı babasına teslim ederken, Süpermen gibi aniden kimlik değiştirirken de bunu düşündüm. Sırt çantamı takıp kütüphaneye yürürken farkettim ki, omuz çantamı taktığımda normal bir kadın, bir anneyim. Sırt çantamı taktığım zaman ise, öğrenciyim. Akademisyenim. Çoğu hocamın, yaşlı başlı olmalarına rağmen sırt çantalarıyla gezdiğini görüyorum, çok hoş geliyor bana. İçi kitap dolu bir çantayla gezmek demek çünkü bu. Öğrenmek, öğretmek demek.
Hani insanlar sürekli 'ah tatil yapsak, şuraya gitsek, buraya gitsek' derler ya.. Benim tatilim, işte o sırt çantasını takıp, kütüphanenin yolunu tuttuğum an başlar. Serin, kitap kokulu kütüphaneye girince, dünyanın bütün dertleri, tasaları unutulur, başka sorumluluklar geri planda kalır. Düşüncelerim, ben, kitaplarım ve yazılarım, başbaşa kalırız. 'Ben bunun için yaratılmışım' diye düşünür, mutlu olur, kendimi çok daha iyi hissederim. Evden bütün gün çıkmadığım günlerin tam tersine, verimli ve üretken olmanın getirdiği mutlulukla huzur dolarım. Kızıma daha iyi bir anne olurum o zaman, kocama daha iyi bir eş, anne-babama daha iyi bir evlat.. Çalışmak, yüceltir insanı, ölümsüzleştirir. Okumanın, yazmanın büyüsü içinde kendimi kaybeder, giderim.
İşte bu yüzden, her zaman ve bütün hayatım boyunca, siyah sırt çantam benim için omuz çantalarından çok daha önemli ve değerli olacak!
Sunday, June 23, 2013
Haydi Abbas
Güzel bir gün biterken, akşamın gölgeleri çökerken yüreğime, ışık gücünü yitirip azalmaya başlarken, en sevdiklerimi çok, ama çok özlediğimde..
Hep babamın bu en çok sevdiği şiiri okurum. İçimi ısıtır, burnumun direğini sızlatır, özlem bir ince sarı duman gibi kaplar yüzümü, yüreğimi.
Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun, işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalb ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal, çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.
Cahit Sıtkı Tarancı
Saturday, June 22, 2013
Filistin'in Çocukları
Filistin'in Çocukları, daha önceden bir-iki kısa hikayesini okuduğum Filistinli yazar Ghassan Kanafani'nin hikaye derlemesi.. İnsanın içine işleyen hikayeler, içini acıtan.. Bizim dışarıdan izleyenler olarak asla anlayamayacağımız, ancak içinde yaşayanların anlatabileceği saf bir acı, kayıp hayatlar, çocuk olmaya bile hakkı olmayan çocuklar.. İnsanı çok düşündürüyor bu kitap. Özellikle 'Hayfa'ya dönüş' hikayesiyle bir insanın evini, yurdunu ve geçmişini kaybetmesinin acısı, gelip bir yumru gibi oturuyor boğazınıza.. Her gün kendi yurdunda yabancı gibi bir hayat yaşayan aileleri düşünüyorsunuz, çocukları, anneleri, babaları. Geleceğe dair umutları sönmüş/söndürülmüş, gözlerindeki ışık gitmiş olan, gözleri bir yaşlı adamınkinden çok acı ve hayat taşıyan çocukları en çok. Bize bu kadar yakın olan ama çok da yabancısı olduğumuzu düşündüğüm o 'acı coğrafyası'nda olanlar üzerine biraz daha bilgi edinmek, onları biraz olsun anlayabilmek için çok iyi bir fırsat..
Kanafani kesinlikle Filistin'in en güçlü seslerinden biri. Anlattığı hikayelerin hissettirdikleri ise kültürden, tarihten ve coğrafyadan bağımsız.. Bütün insanlığın ortak acılarının, yanık bir ağıdı. İşte bu yüzden insanın yüreğinin ta derinliklerine işliyor.
The Old Man and the Sea - Ernest Hemingway
“But man is not made for defeat," he said. "A man can be destroyed but not defeated. ”
E. Hemingway, The Old Man and The Sea
Büyük ustanın 1951 yılında Küba'daki balıkçıların yaşamından esinlenerek yazdığı bu enfes hikaye, yaşamın ve yaşam mücadelemizin enfes bir özeti adeta. Beni öylesine derinden etkiledi ki, 'Daha önce neden okumamışım, nasıl kaçırmışım?' diye sordum kendime. İhtiyar balıkçının yakaladığı dev kılıçbalığı ile olan mücadelesi, zaman geçtikçe ona bağlanması, kendini onunla özdeşleştirmesi, yalnızlığının içinde hayatla ilgili felsefe boyutuna varan düşüncelere dalması ve kendi davranışlarını bile sorgulaması.. Azmi, yaşam mücadelesini devam ettirmek için gereken kuvveti kendi ruhunda bulması.. Ve sonuç ne olursa olsun, varılacak yere değil, yolculuğun kendisine önem vererek, nefes aldığı sürece bu kıyasıya mücadeleyi sürdürmesi..
Hemingway'in bunların hepsini kısacık bir roman (novella) içinde kısa, öz, sade cümlelerle anlatabilmesi, bize onun nasıl büyük bir usta olduğunu gösteriyor. 'İhtiyar adam ve deniz', dünya klasiklerinin arasındaki yerini hep korumalı.. Bence bizde de okullarda okutulmalı, konuşulmalı, öğretilmeli.. Hayatın harika bir özeti çünkü.
İhtiyar balıkçının önce balıkla, sonra da onu yemeye gelen köpekbalıklarıyla mücadelesi, bana garip bir şekilde doktora tezimle olan mücadelemi anımsattı!! Hayatta ele geçirilmesi zor bir şey için uğraşıp didinen, çaba gösteren herkesin hikayesi aslında.
İleride daha fazla Hemingway okuyabilmek dileğiyle..
The Help - Kathryn Stockett
Çok uzun zamandır buraya yazmak isteyip vakit bulamadığım bir çok kitap birikti. Bunlardan bir tanesi The Help. Konusu itibariyle gerçekten ilginç, A.B.D'nin güneyinde 60-70lerde yaşanan tarih ve ırkçılık üzerine bir çok yeni şey öğreniyorsunuz okurken. Ama nedense beni çok içine çekemedi bu kitap, sarmadı. Karakterlerle özdeşleşemedim, empati kuramadım. Bilmiyorum buna kitabın kuvvetli Güney aksanıyla yazılmış olması mıydı sebep, yoksa benim Amerikalı olmadığım için bu konuya çok yakın hissedememem mi kendimi.. Ama bir şeyler eksik kaldı ve bu kitap bende hoş, ama çok da derin bir izlenim bırakmayan bir roman olarak kaldı sadece.
Belki de roman boyunca siyahi Amerikalı kadınların ırkçılıkla ilgili sorunlarını ve dertlerini aktarmak için mutlaka bir beyaz kadına ihtiyaç duymalarıydı beni rahatsız eden.. Ve hikayelerini onun aracılığıyla anlatmaları.. Bilmiyorum. Ama beni derinden etkileyen, sarsan, hiç unutamayacağım Toni Morrison romanlarıyla karşılaştırdığımda çok cılız kalıyor bu roman. Ve dil, anlatım, üslup ve şiirsellik bakımından onların yanına bile yaklaşamıyor.
Saturday, June 8, 2013
Kalbimin şekli
Herhalde 94-95 seneleri.. 12-13 yaşında bir ortaokul öğrencisiyim. İlkgençliğin hülyaları başımda, elimde boş bir ajanda, olmuş şiir defteri.. Habire sevdiğim şiirleri oraya kopyalıyorum. Düşlerle, hayallerle dolu kafam, benden bir kaç fersah yukarıda sanki.. Yani tipik bir ergenim!!
Dragos'taki evimizin ahşap balkonunda oturuyorum, kulağımda walkman'imin radyosu.. Joy Fm diye yavaş, sakin şarkılar çalan bir radyo vardı o zamanlar Türkiye'de. En çok çaldıkları şarkılardan biri: Sting - Shape of My Heart. Neredeyse her akşam aynı saatlerde, o büyülü gitar tınılarıyla başlayan, harika şarkının büyüsüne kaptırıyorum kendimi. Balkon, gece, ben ve müzik yalnızız. Müzik sanki genişleyip bütün kainatı dolduruyor. Sting o kadife sesiyle söylüyor:
I know that the spades are the swords of a soldier
I know that the clubs are weapons of war
I know that diamonds mean money for this art
But that's not the shape of my heart..
Sonraki yıllarda da sürekli dinleyeceğim, dinlemekten hiç bıkmayacağım bir şarkı.. 'Kalbimin şekli'..hayatımı değiştiren şarkılardan biri.
Nereden bilebilirim ki ben o andan 18 sene sonra bambaşka, okyanusun ötesinde, uzak bir ülkede, evli ve çocuklu, 'büyümüş' halimle aynı şarkıyı sevgili Sting'den canlı olarak dinleme mutluluğuna erişebileceğimi? Sting 60 yaşını geçmiş olduğunu hiç belli etmeden, delikanlılara taş çıkartacak bir enerjiyle parlıyor sahnede.. Kadife sesi hiç ama hiç bozulmamış, hatta daha da güzelleşmiş diyebilirim. O gitarının tellerine dokundukça, biz mutlulukla gülümsüyoruz. Müziğin bizi birleştiren evrensel gücünü, vücudumuzda dolaşan kanın her hücreye, her kılcal damara ulaşması gibi müziğin yüreğimizin bütün odalarına, bütün koridorlarına bir sel gibi doluşunu, nüfuz edişini hissediyoruz. O anda müzik, bir zaman makinesine dönüşüyor. Ben orada ayakta duran 31 yaşındaki kadın, aynı zamanda 13-14 yaşlarındaki genç kızım. İçimde zaman, mekan, anılar, İstanbul ve Chicago birbirine karışıyor. Gerçek, katıksız, saf, sihirli bir mutluluk.
Ve son şarkı.. Sting enfes güzellikteki şarkısı Fragile'ı söylerken, aklım Türkiye'me gidiyor.. Hiç aklımdan çıkmadı zaten ülkem, bedenim burada Chicago'daysa düşüncelerim, kalbim, aklım hep orada zaten.. Sting söylüyor, ben ülkemi düşünüyorum.. Ne kadar kırılganız hepimiz, ne kadar naif, ne kadar güzel.. Ah bir anlayabilsek bunu.
If blood will flow, when flesh and steel are one
Drying in the colour of the evening sun..
Tomorrow's rain will wash the stains away,
But something in our minds will always stay.
Perhaps this final act was meant
To clinch a lifetime's argument
That nothing comes from violence, and nothing ever could..
For all those born beneath an angry star,
Lest we forget how fragile we are..
On and on, the rain will fall
Like tears from a star, like tears from a star
On and on, the rain will say
How fragile we are how fragile we are
On and on the rain will fall
Like tears from a star like tears from a star
On and on the rain will say
How fragile we are, how fragile we are
How fragile we are, how fragile we are...
Etiketler:
anlar,
gunce,
muzik,
sarkilarim
Saturday, May 11, 2013
Anneyim
Anneyim çünkü akılla deliliğin birleştiği yerdeyim..
Çünkü biliyorum, nasıl deli bir sevgi bu yavruya duyulan.. Deli bir sevgi işte.. İnsanın içini paralayan, yıllar geçtikçe çoğalan, artan, kabaran, insanın kalbinin duvarlarını zorlayan, acıtan bir sevgi..
Evet, acıtan bir sevgi... Tozpembe değil, yumuşacık değil, rahatlatıcı hiç değil.. Aksine insanın içini titreten, yoğunluğuyla acıtan, yüreğini yoran bir sevgi. Kendi kendini besleyen, ölümsüz, gerçekliği insanın gözünü güneş gibi kamaştıran, saf, çiğ, hayvani bir sevgi.. Sanki gidip kendini aynı duvara defalarca vurmak gibi.. Bedenin iflas ettiğinde kalbinin hala atmaya devam etmesini sağlayan, korkunç bir sevgi.. Korkunç ve sonsuz.. İçinde kaybolduğum, kendimi yitirdiğim, benzerini daha önce hiç ama hiç bilmediğim.. İnsana bir sonsuz bulut olup yavrusunu sarmalama, dünyanın bütün kötülüklerinden koruma isteği aşılayan, uçuk mavi bir sevgi.
Mis kokulu, sarı bukleli saçların içine burnunu gömünce insanı sarhoş eden, kendinden geçiren, bitiren bir sevgi.
Anneyim, çünkü biliyorum o sevgiyi. Dünya üzerinde hiç bir şeye değişmeyeceğim o deliliği.
Monday, April 22, 2013
Ah...
Mutluluk neydi biliyor musun?
Mutluluk, annem, babam ve kardeşimle, Çanakkale'nin Teke koyunda, o sapsarı kum kokulu kumsalda, saçımda denizin tuzu, yüzümde güneş, köy fırınından aldığımız toparlak ekmeğin içine mis gibi beyaz peyniri katık edip, yanında da bol sulu, bal gibi tatlı kavun dilimlerini sularını akıtarak yemekti... Ve güneşe gülümsemek.
Mutluluk, annem, babam ve kardeşimle, Çanakkale'nin Teke koyunda, o sapsarı kum kokulu kumsalda, saçımda denizin tuzu, yüzümde güneş, köy fırınından aldığımız toparlak ekmeğin içine mis gibi beyaz peyniri katık edip, yanında da bol sulu, bal gibi tatlı kavun dilimlerini sularını akıtarak yemekti... Ve güneşe gülümsemek.
Tuesday, April 16, 2013
Mükemmel üçleme
Budur. Bu sırayla tüketilerek, önce iki kitabı okuyup sonra filmi izleyerek, bilinç akışının ve betimlemelerin içinde kendini kaybederek geçen bir kaç enfes hafta. Daha önce To the Lighthouse'unu okumuş olduğum Woolf'u daha yakından tanımak, tarzını öğrenmek, yavaş yavaş çiğnediğimiz bir lokma gibi evirip çevirerek tadına varmak. Her kadının hayatında 1 günün birbirine benzer olduğunu, hepimizin bazen kendi çiçeklerimizi kendimiz almak zorunda olduğumuzu anlamak. Philip Glass'ın enfes müzikleriyle kendimden geçmek.
Saatler... Bize hep günün tortusu olan o saatler kalır.
Monday, April 15, 2013
Bizim Büyük Çaresizliğimiz - Barış Bıçakçı
“Sonra yine bahar gelecek, yaz gelecek. Tekrar eden şeyler bizi tekrar tekrar sevindirecek.”
Barış Bıçakçı
Tekrar eden şeylerin bizi tekrar tekrar sevindirmesi.. 'Tekdüze bir hayat istiyorum' derken tam anlatmaya çalıştığım şey. Teşekkürler! :)
Yalın, duru, su gibi, içten, nasıl olması gerekiyorsa öyle bir roman. Ben bir roman yazsaydım, böyle bir roman yazmış olmak isterdim. Filminden kat kat güzel, ince detaylarla işlenmiş, bana çocukluğumu, gençliğimi anımsatan, naif, müthiş akıcı, keyifli bir roman. Barış Bıçakçı'nın okuduğum ilk kitabı.. Neden daha önce okumamışım diye hayıflandım. Hayatın, dostluğun, aşkın şarkı gibi, şiir gibi bir güncesi.
İki şehrin hikayesi - Charles Dickens
'Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü..' diye başlayan, bizi 18. yüzyıla götüren, anlatımı ve karakter gelişimi harika olan bu romanı, çok eskiden 14-15 yaşlarındayken Türkçe olarak okumuştum. Bunca yıl sonra Chicago Türk Edebiyat Kulübü'müzle birlikte bir de İngilizcesinden okudum. Dickens'ın dili, anlatımı gerçekten yazıldığı dilde okumayı gerektiriyor. Muhteşem bir 'canlandırma gücü' var, onun yarattığı sisli, puslu Londra sokakları, kana bulanmış Paris sokakları gözümüzün önünde sanki oradaymışız gibi canlanıyor. Karakterler ete kemiğe bürünüyor, yıllardır tanıdığımız insanlarmışçasına.. Yıllar sonra okunduğunda içinde nice hazineler bulunacak, hayran kalınacak bir roman. Dickens'ın gücü, bizi Fransız İhtilali'nin tam ortasına götürüp bırakabilmesi, kalabalığın, güruhun öfkesini, gücünü hissettirebilmesi.. Roman karakterlerine aşık edebilmesi, onlarla birlikte bizi güldürüp, ağlatabilmesi. Yıllar sonra tekrar okuyabildiğim için mutluyum.
Nisan sabahı
Sabahın 4ünde uyanıp bir türlü uyuyamadıktan sonra pencere kenarındaki koltuğuma gidip 2 saat yağmurun sesini dinleyip titreyerek kitap okumak. Sonra iyice ürpererek yatağa geri dönüp yorganın altına girmek. Yorgan altının yumuşacık sıcaklığıyla ısınmak, başımı göğsüne koyup pıt pıt atan kalbini, düzgün ve yavaş nefes alış verişlerini dinlemek. Huzur içinde tekrar uykuya dalmak.
Saturday, April 13, 2013
Cansever in English
Gravitational carnationDo you know that you live in me, bit by bit
Whereas I could be tipsy with you For instance, we're drinking rakı, and it's as if a carnation falls inside us A tree is working, ticking right by us
Not much is left of my stomach, my mind
You have a tendency towards that carnation, and here, I take it and give it to you,
You give it to somebody else, even better
And that somebody else, gives it to the one beside her
And so, the carnation goes, from hand to hand.
Do you see how me and you are fostering a love
I'm touching you, I'm warming to you, and this it is not
Look at how we unite, we merge silently,
As if seven colors transformed into white.
Edip Cansever / Translation: Esra Taşdelen
Yerçekimli Karanfil
Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde Oysaki seninle güzel olmak var Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.
Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel O başkası yok mu bir yanındakine veriyor Derken karanfil elden ele.
Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk Birleşiyoruz sessizce.
Edip Cansever
Friday, April 12, 2013
Annem, canım.
Bugün sahil yolunda araba kullanırken annemi ne kadar özlediğimi düşündüm.. Kokusunu, sesini, ona sarılmayı, dertleşmeyi... Birlikte yanyana kitap okumayı! Dünyada bana en çok huzur veren şeylerden biri sevdiğim bir insanla yanyana oturup kitap okumaktır.
Bir de annemi artık ne kadar daha iyi anladığımı düşündüm.. Onunla bağımızın gitgide daha kuvvetlendiğini. Şu başıma dert olan 'fil hafıza'mı ondan aldığımı farkettim! Tabii ki kitap okuma aşkımı da. Dahiliğe varan kıvraklıktaki zekasına hayran kaldım tekrar, bana söylediği her şey bir bir gerçekleştikçe. İnsanları okuyabilme yeteneğine, herkesin içini, gerçek karakterini, ruhunun derinliklerini görebilme sezgisine de. Onun onda biri kadar tanıyabilsem insanları, yeter bana.
30lu yaşlar, ve daha sonra 40lı yaşlar, Sezen'in dediği gibi 'Anneni daha sık anımsıyorsan, hatta anlıyorsan' eğer, büyüdüğümüz yaşlar. Hayatın bizi çok güzel bir olgunluğa eriştirdiği, kendimize güvenimizi iyice pekiştirdiği, bizi adeta 'pişirdiği' yaşlar.. Bu yüzden bence ergenlik yıllarından, 20li yaşlardan çok daha keyifli, çok daha tutarlı, çok daha bilinçli yıllar.
Birbirimizden bu kadar uzak olmamıza rağmen, aramızda okyanuslar olmasına rağmen, anneme hiç olmadığım kadar yakın hissediyorum kendimi. Onu çok, çok özlüyorum, ama garip bir şekilde aynı zamanda o bilge sözleriyle günlük hayatta yanımda gibi de sanki. Dünya üzerinde ben ağzımı açmadan düşüncelerimi okuyabilen yegane insan.
Annem o benim işte. Yüreğimin köşesi. Mis gibi kokusu burnumda tüten. Dünyalar kadar sevdiğim. Canım.
Wednesday, April 3, 2013
Thursday, March 28, 2013
Tekdüze bir hayat
Neden korkar insanlar bu kadar, 'tekdüze bir hayat' yaşamaktan? Sıradışı şeyler yaşamak, güzel midir her zaman? Hayat bize sürpriz yaptığı zaman bu sürprizin bizi altüst etmesi daha yüksek bir olasılık değil midir, mutlu kılmasından?
Tekdüze bir yaşamdan korkmuyorum. Hatta sıradan, monoton bir hayatım olsun istiyorum. Normal hayatmızı sağlık içinde, huzur içinde sürdürebilmek istiyorum. Her gün aynı şeyleri yapmak beni korkutmuyor, yıldırmıyor. Tam tersi her gün aynı şeyleri yaptıkça mutlu oluyorum. Düzenimin bozulmasını neden isteyeyim ki, altüst olmayı?
Günün en sevdiğim iki zamanı olan, en başını ve en sonunu, her gün aynı şekilde yaşamak istiyorum.
Her sabah günün o ilk, sessiz, huzurlu saatlerinde günün en sevdiğim öğünü olan kahvaltıyı iki canımla birlikte yapabilmeyi mesela. Beni çok mutlu eden, ocağın üzerinde fokur fokur kaynayan çaydanlığı izlemeyi.. Güzel bir müzik açmayı, perdeleri sonuna kadar açıp içeriye günışığı dolmasını izlemeyi, yeni bir günü erinçle, kıvançla karşılamayı..
Ya da kızım odasında uyuyorken, yanımızda ve güvendeyken, günün işleri bitmiş, ev sessizleşmişken, bir fincan çay alıp odama gitmeyi.. Sen bilgisayarda çalışırken, senin varlığından aldığım güven ve huzur duygusuyla dopdolu, saatlerce kitap okumayı.. Vücudum yatağın içinde ama aklımın yüzlerce kilometre ötede, belki Japonya'da bir kafede, belki Londra'da bir sokakta olmasını.. Yerimde oturuyorken dünyayı gezebilmeyi, okuma aşkım sayesinde!
Her gün bu anları aynı şekilde yaşamak istiyorum. Hiç bir şey değişmesin istiyorum. Sıradan bir hayat...Ah...biz bazı şeylerden sürekli şikayet ederken, dünyanın bir yerinde başka birisi bizim hayatımız gibi bir yaşam hayal etmektedir.. Bilmeyiz.
Tekdüze bir yaşamdan korkmuyorum. Hatta sıradan, monoton bir hayatım olsun istiyorum. Normal hayatmızı sağlık içinde, huzur içinde sürdürebilmek istiyorum. Her gün aynı şeyleri yapmak beni korkutmuyor, yıldırmıyor. Tam tersi her gün aynı şeyleri yaptıkça mutlu oluyorum. Düzenimin bozulmasını neden isteyeyim ki, altüst olmayı?
Günün en sevdiğim iki zamanı olan, en başını ve en sonunu, her gün aynı şekilde yaşamak istiyorum.
Her sabah günün o ilk, sessiz, huzurlu saatlerinde günün en sevdiğim öğünü olan kahvaltıyı iki canımla birlikte yapabilmeyi mesela. Beni çok mutlu eden, ocağın üzerinde fokur fokur kaynayan çaydanlığı izlemeyi.. Güzel bir müzik açmayı, perdeleri sonuna kadar açıp içeriye günışığı dolmasını izlemeyi, yeni bir günü erinçle, kıvançla karşılamayı..
Ya da kızım odasında uyuyorken, yanımızda ve güvendeyken, günün işleri bitmiş, ev sessizleşmişken, bir fincan çay alıp odama gitmeyi.. Sen bilgisayarda çalışırken, senin varlığından aldığım güven ve huzur duygusuyla dopdolu, saatlerce kitap okumayı.. Vücudum yatağın içinde ama aklımın yüzlerce kilometre ötede, belki Japonya'da bir kafede, belki Londra'da bir sokakta olmasını.. Yerimde oturuyorken dünyayı gezebilmeyi, okuma aşkım sayesinde!
Her gün bu anları aynı şekilde yaşamak istiyorum. Hiç bir şey değişmesin istiyorum. Sıradan bir hayat...Ah...biz bazı şeylerden sürekli şikayet ederken, dünyanın bir yerinde başka birisi bizim hayatımız gibi bir yaşam hayal etmektedir.. Bilmeyiz.
Friday, March 15, 2013
Karanlıkta ışıklar
Hani küçükken, bazı sıradan kış akşamlarında, televizyonun tekdüze sesi herkesi mayıştırmışken, koltuğa yayılmış ve ekrana mıhlanmışken, bir anda evin bütün sesleri bıçakla kesilmiş gibi susar, bütün ışıklar birden sönerdi. 'Aaaaaaa' derdi herkes, 'elektrik kesildi!' Bir yerlerden bir kaç mum bulur, getirirdi birisi. Karanlıkta bir kaç mum parlar, odayı bir rüya alemine çevirirdi. Sessizlik ve karanlık, koruyucu bir perde gibi inerdi üzerimize. Bir anda fısıltıyla, masal anlatır gibi heyecanlı bir sesle konuşmaya başlardı herkes. Eskilerden laf açılırdı, gülüşürdük, tekdüze, 'normal' hayatın biraz dışına çıkıvermiş olmanın heyecanıyla. Sanki hayatın içinde küçük bir pencere açılırdı daha sihirli, büyülü, farklı bir aleme. Bir güven duygusu gelirdi içime, yakılan mumların, gaz lambalarının kokusu çarptıkça burnuma. Hem güven, hem huzur duygusu, hayatın içinde açılan o sihirli pencereden bakınca. Aniden, bir sürpriz gibi gelen, kendi istediği zaman gelip istediği zaman giden, ve güzel bir hediye gibi kucağımıza düşüveren sihirli anlar.. Bizi birbirimize daha da yakınlaştıran, kısacık bir an da olsa, bizi o evin içinde birbirine yabancı ruhlar değil, birer sırdaş yapan, yüreklerimizin önündeki duvarları kaldıran. Güven dolu, huzur dolu, efsunlu, büyülü bir kaç dakika.
İşte tam böyle bir duygu seni seviyor olmak.
Etiketler:
gunce
Thursday, March 14, 2013
Mavi
Mutluluk: Yıllar, yıllar sonra en sevdiğim kokulardan birinin (biraz güncellenmiş) haline geri dönmek.
Üzerimdeki atkı, palto, şapka, eldiven, kazakların ağırlığından kurtulmak... Ve bu kokuya bürünüp tiril tiril elbiseler giyip, sallantılı küpeler takıp dolaşmayı istemek.
Kışı seviyorum ama bahar da gelsin artık!
Etiketler:
gunce
Monday, March 11, 2013
Yerçekimli Karanfil
Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde Oysa ki seninle güzel olmak var Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.
Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel O başkası yok mu bir yanındakine veriyor Derken karanfil elden ele.
Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk Birleşiyoruz sessizce.
Edip Cansever
Saturday, March 9, 2013
Cloud Atlas - David Mitchell
“What wouldn't I give now for a never-changing map of the ever-constant ineffable? To possess, as it were, an atlas of clouds.” - David Mitchell
Filmini izlediğimde kafam çok karışmıştı. Kitabı ise filmi fersah fersah geride bırakacak güzellikte. Benzersiz kurgusu, elle tutulabilecek kadar gerçek karakterleri, eşsiz anlatımı kitabı benim gözümde 'bir başyapıt' yapıyor. Geçmişten geleceğe doğru giden 6 hikaye, 1-2-3-4-5-6-5-4-3-2-1 şeklinde yerleştirilmiş romana. Bu kurgusal düzen, kitabı bir an önce okuyup bitirmeyi gerektiriyor, hikayeleri unutmaya başlayabiliyorsunuz çünkü. Ama her bir hikaye o kadar güzel, insanlığın ortak kaderiyle öylesine iç içe ki, zaten kitap akıp gidiyor özellikle ikinci yarısında.
Özellikle ilk başlarda inanılmaz zor olan İngilizcesi bile beni engelleyemedi ve sürekli sözlüğe bakarak da olsa okudum, kapılıp gittim kitaba. 'Bulut Atlası' fikri ve geçmiş ve geleceğin, yaşamış, halihazırda yaşayan ve yaşayacak olan bütün insanların kaderlerinin birbirine bağlı olma fikri çok güzeldi. Kapitalist sistem eleştirisi, distopik gelecekte Sonmi-451'in hikayesi, insanlığın geleceğine ilişkin çok gerçekçi (ve maalesef üzücü) öngörüler içeriyor. İnsanın hiç bitmeyen hırsının ve açgözlülüğün, bizi dönüp dolaşıp hep aynı yere getirmesi, hep aynı daireyi çizmemiz, aynı şeyler uğruna savaşmamız, düşman olmamız gibi..
6 hikayeden en ama en çok sevdiğim Robert Frobisher'ninkiydi. 'Correspondence', yani mektupla iletişim şeklinde aktarılan hikayeleri çok sevdiğimden belki.. Belki müziğin büyüsü kendi hayatımda beni de esir aldığından.. Belki de hüznünden.. Frobisher ve Sixsmith yazışmaları benim için kitabın en okunası bölümleriydi.
Ama en az Frobisher kadar sevdiğim, bir o kadar da güldüğüm ve empati kurduğum bir karakter daha var.. Timothy Cavendish! Bu kadar mı gerçek bir karakter olur, böylesine sıcak, böylesine içten, İngiliz beyefendisi, yaşlılığın dışlanmışlığını ve kaderine boyun eğmeyi reddeden, enfes bir karakter!! Bazı karakterler bizim için gerçekten yaşayan insanlardan daha 'gerçek'tir ya hani, benim için de Timothy Cavendish öyle bir karakterdi.
Türkçe'ye nasıl çevrilir bu kitap, bilmiyorum.. Dili öylesine eşsiz ve İngilizceyi kullanımı öylesine ustaca ki, çeviri çok büyük bir fiyasko olabilir.. Çevirmenin İngilizceyi çok, ama çok iyi biliyor olması lazım bence. 'Her babayiğidin harcı değil' derler ya, tam öyle işte.
Anadilinde okunması gereken bir roman. Gerçekten derin, duyarlı, müthiş bir zekanın ürünü, ince ince bir nakış gibi dokunmuş, özenle kurgulanmış, unutulmaz bir roman.
Subscribe to:
Posts (Atom)




























