Monday, May 5, 2014

Beyaz Kale


'Geceleri vaktimizin çoğunu beklemekle geçirirdik, rüzgarın ya da karın dinmesini bekliyorduk, geç vakit bozacının son defa geçmesini, sobaya odun atmak için ateşin küllenmesini bekliyorduk. Haliç'in karşı kıyısındaki son titrek lambanın sönmesini ve bir türlü gelmeyen uykumuzun gelmesini ve sabah ezanını bekliyorduk.' - Orhan Pamuk, Beyaz Kale

Orhan Pamuk okurken İstanbul'u deli gibi özlüyorum. Kardeşimi, çocukluğumu, anne babamı, herşeyi ve herkesi çok, çok özlüyorum :( Yıllar önce üniversitemde bir ders için okuduğum bu güzel Pamuk romanını tekrar okurken bunu yeniden hatırladım. İstanbul'un tarihi dokusunu, yaşamları, sokakları, hüznünü çok güzel betimliyor Pamuk. Hele de bu arkaplan, bir Doğu-Batı birleşmesi, iki insanın derin iletişimi ve sonunda birbirlerine dönüşmesiyle birleşince ortaya enfes bir öykü çıkıyor. Bir solukta okunan, insanda derin izler bırakan, klasik bir Pamuk romanı. İşte bu yüzden eski romanlarını yenilerinden daha çok seviyorum. Çünkü bu 80ler ve 90larda yazdığı romanlarında, Pamuk'un eşsiz üslubunun en çok ortaya çıktığını düşünüyorum. 

Chicago Türk Edebiyat Kulübümüz bu ayın okuması olarak iyi ki bu güzel romanı seçmiş ve ben de iyi ki yıllar sonra bu güzel hikayeyi tekrar anımsamışım.. Perşembe günkü buluşmamızda bu hikayeyi konuşup tartışmayı iple çekiyorum.









Friday, April 25, 2014

Sabahattin Ali - Yeni Dünya




'Kendi kendime: 'Ne yapabilirdim? Elimden ne gelirdi? Ben kimim ki?' diyor, fakat yine kendim: Hiç olmazsa kaçmazdın.. Hiç olmazsa dinlerdin. Kim olursan ol.. Dünyada kendisi için hiç bir şeyi olmayan bir insanın bile başkalarına yardım edecek bir şeyi vardır...Hiç olmazsa bir tek sözü...' diye cevap veriyordum.'

Sabahattin Ali, 'Isıtmak için', Yeni Dünya





Sabahattin Ali'nin bir su gibi akan, ve daha önce Kürk Mantolu Madonna'da da söylediğim gibi sıcak bir kanyak gibi insanın yüreğinin derinliklerine işleyen tarzını çok seviyorum. Hikayelerini de büyük bir ilgiyle okudum, içime işledi her biri, damla damla birikti içimde etkileri. Anadolu'yu, taşrayı o kadar güzel anlatıyor, kelimelerle öyle büyüleyici resimler çiziyor ki, sanki oradaymışçasına o sesleri, o kokuları duyuyorsunuz okudukça. Anlattığı insan hikayeleri, acıtıcı güçlerini gerçeğe bu denli yakın olmalarından alıyor. An an, kesit kesit, ülkemin insanlarının yaşamlarına tanık oluyorum okudukça. Şimdilik uzağında kaldığım o coğrafyanın bana biraz daha yaklaştığını hissediyorum her satırda. İnsan ruhunun derinliklerine nüfuz etmeyi, ruh hallerini inanılmaz bir gerçekçilikle tasvir etmeyi başarıyor Sabahattin Ali. İşte bu yüzden bence Türk edebiyatında eşine az rastlanan türde bir yazar.

Genç şaire mektuplar - Rainer Maria Rilke



“In the deepest hour of the night, confess to yourself that you would die if you were forbidden to write. And look deep into your heart where it spreads its roots, the answer, and ask yourself, must I write?” 


 Rainer Maria RilkeLetters to a Young Poet



Bir solukta okuduğum Rilke'nin genç şair Kappus'a 10 mektubunu, önümüzdeki seneler boyunca tekrar tekrar okuyacağıma eminim. Benimle aynı doğumgününü paylaşan bu Avusturyalı şaire çok büyük bir yakınlık duyuyorum. Saflığını, naifliğini, yazmaya olan inancını ve hayata dair iyimserliğini kendime çok yakın buluyorum. Sanki insanın zor zamanlarında düşeyazarken elini tutup sakin bir sesle ona destek olan, yürümesine devam etmesini sağlayan bir el gibi, bir eski dost gibi Rilke.. Okurken yüreğinize serin sular serpiliyor, rahatlıyor, sakinleşiyorsunuz. Yılların ötesinden gelen hayat dersleri, tavsiyeleri, özellikle sanat ve edebiyatla uğraşan, orijinal bir eser ortaya koymaya çalışan herkesin okuması gereken cinsten.. Yaratıcı sürece dair söyledikleri çok doğru, yazmanın, yaratmanın önemini vurguladığı her satır pek anlamlı.. Her yıl yeniden çıkarılıp okunması gereken bir kitap, bir cevher.. Bu güzellikle tanışmamı sağlayan Chicago Türk Edebiyat kulübünün benimle birlikte kurucu üyesi, sevgili Didem'e teşekkürü borç biliyorum!


Tuesday, April 22, 2014

Şükran


Hala uyku kokan çocuklarımın tenlerinden yükselen buğuyu, cennet kokusunu içime çekerek güne uyanmak.. Birinin ipek saçlarına, birinin tüy gibi, sarı-kızıl saçlarla kaplı bebek kafasına burnumu gömerek bu anın sonsuza uzamasını istemek..

Cennet bazen yeryüzünde, böyle sabahlardadır.




Monday, April 14, 2014

Gölgeyle ışığın buluştuğu yerde bir kadın: Vivian Maier



Elimde emektar Pentax K1000 fotoğraf makinem, Chicago sokaklarını arşınlarken hep hiç tanışamasam da kendimi çok yakın hissettiğim, eksantrik, değişik, esrarlı bir kadın.. Vivian Maier. Chicago History Museum'da fotoğrafları sergilendiğinde büyük bir mutlulukla gidip izlediğim, hikayesini ve hayatını internetten okuduğum, fotoğraf filmleri tab edildikçe Maloof koleksiyonunun internet blog'undan takip ettiğim.. Ama hayatı benim için bir bilmeceydi hala. 

Soğuk bir Nisan günü edebiyat kulübümüzün bir çok üyesiyle birlikte işte bu gölgelerle ışığın buluştuğu yerdeki kadını daha yakından tanımak için beyaz perdenin önündeydik. Uzun zamandır beni böylesine derinden etkileyen bir belgesel izlememiştim. 

Vivian, insanların ruhlarına çok yakından bakabilen, onları kısacık bir an içinde dahi olsa çok iyi tanıyabilen, derin bir kadın.. İyi bir fotoğrafçıda olması gereken o sezgi gücü var onda.. Işıkla gölgenin oyunlarını ustalıkla yakalayabilme ve hangi saniyede deklanşöre basacağını çok iyi kestirme yetisi.. Fotoğraflarında hayatın hiç bir ayrıntısını atlamayan, korkunç bir gözlem yeteneğine sahip, ama kendisi hep geri planda, gölgelerin arasında kalmayı tercih etmiş olan, esrarlı bir kadın.. Bu dünyadan geçerken kendince dünyaya izini bırakmak istemiş, ancak fotoğraf filmlerinin hiçbirini tab etmeyip onları büyük kutularda biriktirerek arkasında kocaman bir bilmece bırakmış, gizemli bir kadın.. 

Bu dünyadan bir Vivian geçti.. Hepimiz gibi, bu dünyada sahip olduğu kısıtlı süre içinde o da yüzlerce insanın hikayesine tanıklık etti. Bu hikayeleri fotoğrafın ölümsüz çizgilerinde, siyah,beyaz ve renkli karelerde sabitlemeyi seçti. Binlerce fotoğraf çekti, çoğu bir kaç yıl öncesine kadar hiç günyüzüne çıkarılmamış, ve çoğunun tab edilmiş halini kendisinin bile görmediği.

Beni en çok etkileyen ise, bu dünyadan göçtüğü 2009 yılına dek, yani ömrünün son yıllarında benim şimdi oturduğum, sokaklarını arşınladığım mahallede, Rogers Park'ta yaşamış olması. Sahilde bir bankta oturup bakışlarını göle, ufka çeviren, uzaklara dalmış gitmiş olan yaşlı kadınlardan biri olması.. Bir sene önce taşınsaydım bu mahalleye, Vivian'ı görebilirdim bu sokaklarda, sahilde. 

Her gün yanından yürüyüp geçtiğimiz o yaşlı kadınların her birinin, nasıl hikayeleri var kimbilir? Ne gizler taşıyor her biri yüreğinde? 

Sahilde o banka gidip oturup, Vivian'la konuşabilmek isterdim. Yaşamı boyunca biriktirdiği o anları, anıları, gözlerinde oynaşan ışığı ve gölgeyi görebilmek, duyabilmek isterdim. Yaşlı bir kadın öldüğünde onunla birlikte giden, yokolan bütün herşeyi, herşeyi ondan emanet almak, saklamak, yazmak isterdim..





Monday, March 31, 2014

Kendime not

İngilizce'nin Türkçe'ni istila etmesine izin verme. Aklına ilk gelen İngilizce kelimeyi hemen söyleyiverme. Türkçe karşılığını düşün, bul, öyle konuş. Herşeyden önce çocukların için. Onlara iyi bir örnek olmak için. Türkçe'yle olan bağını asla koparma, Türkçe oku ve yaz.

Türkçe'ni koru!!!



Tuesday, March 18, 2014

Portakal






Kalın kabuğu bıçağın keskin yanına biraz dayanıp sonra boyun eğiverip ayrılan portakal. Açınca içinden etrafa yayılan turunçgil buharı. Az sonra dilime değecek serinliğin habercisi gibi tatlı, güzel portakal kokusu. Beni çocukluğuma götüren, televizyon önünde ailece oturup meyve yediğimiz kış akşamlarını anımsatan.. Babam soyup uzatırdı portakal dilimlerini, her birinin içinde baba sevgisi saklıydı, o zaman daha mı tatlı gelirdi ne.. Çocukluğumun o masal gibi kış akşamlarında, bir yanımda annem, bir yanımda babam, az ötede yerde kardeşim otururken, portakal kokulu bir huzur sarardı hepimizi. Kabuklarından kesip harfler yapardı annem. Kelimeler oluştururdum onlarla. Portakal kokulu kelimeler.

Ne çok severim portakalı, ne kadar güzel bir meyvedir. Gösterişsiz, sade, ama yuvarlacık bedeninin içinde müthiş bir ferahlığı taşıyan, serinliği müjdeleyen, harika meyve. Yıllar sonra doğduğum şehirden çok uzak, başka bir şehirde, yine soğuk bir kış akşamında kokusuyla beni saran, o masal gibi akşamları bana geri getiren, hediye eden efsunlu meyve.



Saturday, March 8, 2014

Gravity - Alfonso Cuarón


Gerçekten muhteşem görsel güzellikte, hayalkırıklığına uğratmayan bir film.. Alfonso Cuarón'un yönetmen olarak beğenmediğim çok az filmi var zaten. Sanki Kubrick'in 2001'inden ilham almış, etkileyici bir 'uzay hikayesi'. Çok muhteşem oyunculuklar filan aramak yersiz, zaten Sandra Bullock da George Clooney de her zamanki hallerinde, çok çaba filan sarfetmelerine gerek olmayan rollerdeler. Bu yüzden oyunculukların Oscar almamasına şaşırmadım. Filmin asıl başarısı görselliği ve müzikleri kullanımında, insanı kendi dünyasından, küçük mutluluk ve endişelerinden biraz olsun çıkarmayı başaran havasında. Atmosferi (ya da atmosfer dışını mı deseydim, haha) çok iyi vermiş yönetmen. Bazen astronotların gözünden gördüğümüz o simsiyah, derin, korkunç uzay boşluğunun insanın içine verdiği ıssızlık duygusunu da. En son bu duyguyu şu dünya rekoru kıran Felix Baumgartner'in uzaydan dünyaya atlayışını izlediğimde hissetmiştim. Tabii o bir film değil gerçek bir video olduğu için beni ayrı etkilemişti. Bazı klasik Hollywoodvari sahnelerine rağmen Gravity'i gerçekten çok sevdim. Keşke sinemada izleseymişim diye de düşündüm.

Dünyamıza biraz dışından bakınca bile herşey ne kadar küçük, önemsiz, geçici görünüyor.. Guinness rekorlar kitabına 'uzay atlayışı' ile giren Felix Baumgartner'in dediği gibi: 'Sometimes you have to be up really high to understand how small you  are.' (Bazen, ne kadar küçük olduğunuzu anlamak için, çok yüksekte olmanız gerekir).


Monday, March 3, 2014

Capote (2005)


En son The Master'da izleyip tekrar hayran kaldığım, en sevdiğim oyunculardan biri olan ve benim için sinema dünyasında ayrı bir yeri olan Philip Seymour Hoffman'ı kaybettik geçen ay.. Ben de ne zamandır izlemek istediğim ve bir türlü fırsat bulup izleyemediğim bu filmi, bebeğim doğduğundan beri ilk defa oturup izleyebildim.

Sadece Philip Seymour Hoffman'ın muhteşem oyunculuğu için bile izlemeye değer bir filmmiş.. Benim gibi bir edebiyatsever için ise elzemmiş izlemek. Truman Capote ve Harper Lee gibi Amerikan yazarlarının gündelik hayatlarını görmek, onları daha yakından tanımak çok güzeldi. Truman Capote'nin yazdığı son roman olan 'In Cold Blood'ın yazılış sürecini gözlemlemek, bu kitabın neden yazarın son kitabı olduğunu anlamak da.. Yazarın katillerle olan ilişkisi, onların hikayesini kullanıp 'non-fiction novel' (kurgusal olmayan roman) diye yepyeni bir edebiyat janrı türetmesi, ve daha sonrasında onları adeta kullanıp başından atması, insan psikolojisinin ve ruhunun karanlık yüzüne bir bakıştı adeta..

Filmi izledikten sonra bir de 'In Cold Blood'u mutlaka okunacaklar listesine ekledim.

Elveda Philip Seymour Hoffmann.. Bundan sonra seni çok da uzun olmayan ömrüne sığdırdığın muhteşem performanslarla, rol yeteneğinle anımsayacak ve anacağız..







Thursday, February 20, 2014

Bebeğim ve ben




'Ne güzel, bebeğinin bol bol tadını çıkar' dedi.. 'Keyfini çıkar bu zamanlarının, tatlılığının' dedi.

O, başka bir kuşağa aitti.. Bebeğinin tadını çıkarmak, oturup onunla oynamak, uzun uzun koklayıp öpmek, bol bol fotoğraflarını çekmek gibi bir lüksü yoktu. Her şeyi çabucak, pratikçe yapmak zorundaydı. Sabah gözlerini açtığı andan gece başını yastığa koyduğu ana kadar koşturmak, çalışmak, didinmek zorundaydı. Çocuklarının tadını çıkaramadı, onlar büyürken bebekliklerinin, çocukluklarının keyfini süremedi. Nasıl büyüdüler göremedi bile. İkinci çocuğunu 20 günlükken bakıcıya bırakıp işe gitmek zorundaydı. Ekmek parası için çalışmak, çabalamak, didinmek, eve gelince bir de evinin işlerini tam ve mükemmel olarak yapmak zorundaydı. O öyle bir kuşağa aitti çünkü. Oturup bir kahve içme, kendi için bir şey yapma, durup soluklanma, ruhunu dinlendirme lüksü yoktu.

Bense daha rahat, mutlu, keyifli bir annelik geçiriyorum. Bebeğime kitaplar okuyor, tombiş el ve ayaklarını öpüp kokluyor, uzun uzun emziriyor, keyifle gerinmesini izliyorum. Ben daha farklı bir anneyim. Evimin biraz tozlanması, herşeyin mum gibi olmaması, her yerin mükemmel temiz olmaması beni çok da rahatsız etmiyor. Bebeğime odaklanıp, onunla vakit geçirmeyi herşeye tercih ediyorum. İyi mi, kötü mü, hangi nesil daha doğru yapıyor, bilmiyorum.

20 günlük bebeğini bırakıp giderken içi ne denli acımıştır, işte şimdi anlıyorum ama.. Ve geçmişin sisleri arasına dalıp, o zamana dönüp o 28 yaşındaki genç kadına sarılmak, sarılmak istiyorum. Ona 'her şey güzel olacak, çocukların onları çok sevdiğini hep bilecekler, oturup onlarla oyun oynayamasan da..' demek istiyorum.


Doğruymuş dedikleri: İnsan en çok, anne olunca anlarmış kendi annesini..



Monday, February 10, 2014

Chicago Türk Edebiyat Kulübü


Gerçekten çok mutlu ve gururluyum. 2013 Şubat'ında kurduğumuz Chicago Türk Edebiyat Kulübü olarak ilk yayınımızı bu hafta çıkardık. Artık yılda 4 kez olmak üzere hem Türkçe, hem de İngilizce yazılar içeren bir "edebiyat ve sanat dergisi" yayınlıyoruz. İlk sayımız olan Kış 2014 işte şurada:


Bu da blog'umuz:



Hayatımdaki güzelliklere bir yenisini ekleyen bu muhteşem kadınların her birine ayrı ayrı teşekkür ediyorum buradan.

Friday, January 24, 2014

Durup dururken

Birdenbire aklıma şu şarkının gelivermesi.. Kaç senedir dinlemediğim, benim için çok da anlamı olmayan, çok da bilmediğim bir şarkıcının söylediği bir şarkı olmasına rağmen nereden gelir aklıma mesela? Öğle uykusuna yatmışken aklıma bu şarkıyla birlikte gençliğimin yağmurlu İstanbul sokaklarının gelmesi, İstanbul'da sonbaharı yaşamayalı tam 10 sene olduğunu farketmek, gençliğimin Kadıköy'ünün sokaklarının kendine has kokusu ve havasını çok, çok, çok özlemek.

Nostalji ve melankoli, eski, kadim dostlarım benim.




Thursday, January 23, 2014

2014



Yeni bir yıla kar fırtınalarının, soğuğun içinde girdik.. Oğluşum 1 buçuk aylık oldu, evin içinde devinip duruyoruz, dışarıda donmuş, beyaz, buz gibi bir dünya var.. Bu kışı eksi yirmilere varan soğuklarıyla, kar fırtınalarıyla hatırlayacağım.

Çok fazla yazmak gelmiyor bugünden içimlerde, bilmem niye.. Sessiz sakin, huzurlu, bebeğimle başbaşa günler geçiriyorum. Doğum sonrası yorgunluğu, uykusuzluğu, ruh gelgitleri biraz azaldı çok şükür, kırkımız çıktı.. Oğlumu tanımaya çalışıyor, onunla bağlar kuruyor, ablasının da ne büyük bir hızla büyüyor olduğunu şaşkınlıkla izliyorum.

Hayat, biz pencereden bakarken caddeden hızla geçen arabalar gibi önümden geçip gidiveriyor şu sıralar.. Tatlı bir uyuşukluk içinde, mayhoş, dingin, durgunum.


Saturday, December 14, 2013

Bir Aralık günü



Gece sabaha karşı başlayan kasılmalar, benim için çok büyük ve önemli bir olayın, deprem gibi beni sarsacak bir gücün yaklaşmakta olduğunu sezdiren sancılar. Bekleyiş ve endişe içinde, dakikaları sayarak, zamanı kaydederek geçen, zamanın bir ağda kıvamına gelip yavaşladığı, uzadığı, geçmek bilmediği bir kış günü. Hava buz gibi Chicago'da. Evde yatar pozisyonda bekliyorum.

Sonra karar anı. Toparlanıp yola koyulma. Yoğun bir kar fırtınası başlıyor, her yer kısa sürede bembeyaz oluyor, tipi halinde iniyor kar... Arabaya biniyoruz, iç gözüm açılmış, dış dünyaya kapanmış gibiyim. Kendi içime dönüp ruhumu dinliyorum. Oğlumun yaklaşan ayak seslerini duyuyorum. Kalp atışı gibi, ritmik. Hızla koşan atlar gibi. Dörtnala. Karşı konulamaz bir güç bedenimi sarsıyor, düzenli aralıklarla. Öylesine düzenli ki, saat gibi işleyen bedenime şaşırıyorum. Vücudum dizginleri eline almış, kendi bildiği yolda ilerliyor, bense şaşkın, bakakalıyorum. Geriye çekilip kontrolü elimden bırakıyor, sessizce izliyorum.

Hastaneye varış, kontroller, sonra bir ney gibi üflediğim, nefeslerle doldurup boşalttığım bedenim. Tolstoy'un Anna Karenina'daki anlatımıyla dakikaların saatlere, saatlerin ise dakikalara dönüştüğü o anlar. Ayakta durmuş, sallanıyorum, sanki hiç kimsenin duyamadığı, sadece kendim duyabildiğim bir müzikle danseder gibi. Sallanıp başımı onun göğsüne yaslıyorum. Yürüyorum, içimdeki sarsıntıyı devinime çevirmek istercesine.

Sonra, daha sonra..sayamadığım dakikaların sonunda bedenimi ortadan ikiye yararak başka bir alemden bu aleme geçen, dünyaya gelen, kucağıma gökten bir kar tanesi gibi düşen oğlum. Karlar prensim.. 4 gün sonra gelen doğumgünü hediyem, yumuşacığım, cennet kokulu, yumuk elli hazinem. Ablasının bir tanecik kardeşi, evimizin en miniciği. Gözlerim yaşlarla dolu, göğsümün üstüne konan bu sıcacık, yumuşacık varlığa hayran hayran bakıyorum. Tıpkı ablası gibi en büyük endişelerimle en büyük mutluluklarımın kaynağı olacak olan, hayatımızın tam ortasına konuveren, bu çok değerli, minik karlar prensine.

Hoşgeldin oğlum, dünyamıza. Sağlık, mutluluk ve huzurla dolsun ömrünün her anı.





Friday, December 6, 2013

Jane Austen - Persuasion



Jane Austen'ın, Gurur ve Önyargı'dan sonra okuduğum ikinci kitabı. Persuasion, Türkçe'ye 'ikna' diye çevrilmiştir sanırım. Aynı zamanda Jane Austen'ın son romanı. Chicago Türk Edebiyat Kulübü'müzün bu ayki seçimiydi kendisi. Hem okurken, hem de hakkında konuşurken çok büyük keyif aldım. Jane Austen'ın olay örgüsünü kurması, karakterlerin gelişimi, diyaloglar, hepsi çok ustacaydı. İkna müessesesinin hayatımıza olan etkisi, birisini ikna etmenin doğası ve sonuçları, roman boyunca ince ince çok güzel işlenmiş. Ana karakter olan Anne'e hayran kaldım, alçakgönüllülüğüne, sağduyusuna, sessiz ama derinden sürdürdüğü aşkına. Diğer karakterler çok derin işlenmemiş olsa da, olaylar çok akıcı ve roman da pek keyifliydi. Jane Austen'ın bu son ve en olgun karakterini barındıran romanını okumuş olduğum için çok mutluyum.




Kitabı okuduktan hemen sonra da 1995 İngiliz yapımı filmini izledim (Amazon Prime'da instant videos'da bedava olarak var, internetten izlenebiliyor). Film bir Hollywood yapımı kadar görkemli olmasa da, oyuncular da biraz silik kalsa da, yine de kitaba çok bağlı kalınması açısından vasatın üzerindeydi. Diyaloglar kitaptan aynen alınmış neredeyse, hiç değiştirilmemiş. Biraz fazla teatral kalsa da yine de ben filmi izlerken de keyif aldım. Tabii her zaman söylediğim gibi hiç bir şey kitabın yerini alamaz :)




Thursday, December 5, 2013

The Book Thief






Kitabını geçen sene okumuştum, filmini ise çok uzun zamandır merak ediyor ve bekliyordum. Ama şöyle bir gerçek var ki 20li yaşlarımda sinemaya yoğunlaşan ben, 30lu yaşlarımda artık sinemadan eskisi kadar keyif alamamaya başladım. Tekrar okumaya ve romanlara ağırlık verdikten sonra sinemanın öykü anlatma ve karakter gelişimindeki sığlığı, beni rahatsız etmeye başladı, özellikle de roman uyarlamalarında. Kitabı okurken benim kafamda kendi çektiğim filmi tercih ediyorum kısacası :) Book Thief, yani Kitap Hırsızı'nda da böyle oldu. Romanı okumamış olsaydım filmi belki çok daha fazla sevebilirdim. Ama romanın verdiği duygu yoğunluğu gerçekten bambaşkaydı, beni ağlatmıştı. Film ise bunu başaramadı maalesef. Vasatın üstünde bir film olmasına ve özellikle baba rolünde Geoffrey Rush'a hayran olmama rağmen yine biraz ister istemez hayalkırıklığına uğradım kaçınılmaz olarak. Tabii her sene Hollywood'un önümüze temcit pilavı gibi yeniden ısıtıp getirip koyduğu Nazi soykırımını konu alması da bıkkınlığıma katkıda bulunmadı değil. Çok büyük acılar çekmiş nice insanlar, gruplar, ırklar varken hep aynı hikayenin anlatılması aklıma bu yazıyı getirdi. Bazı acılı hikayeler diğerlerinden çok daha fazla anlatılıyor ve hatırlatılıyor bize, bazılarıysa tarihin soluk sayfalarında gömülmüş olarak kalıyor. Ve maalesef her ölüm, her acı aynı değil bu dünyada.. Tarih, kimin yazdığına bağlı olarak değişebiliyor. Bazılarının acıları daha hatırlanmaya layık, hiç bir zaman unutulmasına izin vermiyorlar. Afrikalılar gibi bazılarının ise söz hakkı bile yok.. Acı ama gerçek..


  

Friday, November 29, 2013

Şükran günü 2013


İstisnasız en sevdiğim Amerikan tatili olan 'Şükran Günü' de geldi ve geçti. Çok şükür, sağlığımız ve keyfimiz yerinde, sevdiklerimiz, aile ve arkadaşlarımızla birlikte çok güzel bir yemek yedik. Sahip olduğum herşey için her gün defalarca şükrediyorum Allah'a... Öylesine çok söylüyorum ki, kızımın 2 yaşındayken ilk öğrendiği Türkçe kelime kalıplarından biri 'Çok şükür' oldu :) Ama bunu yapmak için bir gün olması ayrı güzel.

'2013 retrospektifi' şeklinde dönüp seneye baktığımda, bu seneyi hep çok güzel bir yıl olarak hatırlayacağım. Senenin başında 'Chicago Türk Edebiyat Kulübü'nü kurduk, hayatımdaki güzel insanların, güzel sohbetlerin, mis kokulu kitapların sayısı arttı. İlkbaharda güzel bir gezi yaptık, Kentucky ve Tennessee eyaletlerine, Smoky Mountains'da gezdik, doğanın ve dağların muhteşemliğine hayran kaldık.

ABD'ye geldiğimden beri ilk defa bu sene, anavatanıma, İstanbul'uma gidemedim..Ama bu, yaz mevsiminde müthiş bir akademik verimlilik olarak bana geri döndü. Yaz mevsimini Loyola kütüphanesi'nde soğuk su yudumlayarak, her gün 4-5 saat yazarak geçirdim ve sonunda tezimi son haline getirdim. Şimdi sadece düzeltmelerle uğraşıyorum. Tünelin ucunda ışık göründü sonunda, ve bu beni ne kadar rahatlattı, kelimelerle anlatılamaz..

Yaz mevsimi boyunca kağıt üzerinde tezim büyürken, karnımda da oğlum büyüdü. Pıtır pıtır hareketlerini, tekmelerini, ablasından çok daha aktif oluşunu hissettim. Bol bol konuştuk onunla, en çok da ablası. Bana motivasyon ve azim aşıladı oğlumun geliyor oluşu. Biraz yorucu ama çok güzel bir yazdı.

Sonbaharda da tez danışmanlarımla son rötuşları yapmak üzere buluştum bir kaç kere. Hala yapılacak bir kaç ekleme/düzeltme var ama işin yüzde 95i bitti çok şükür. Bu sefer Michigan eyaletine sonbahar renklerini görmeye bir 'road trip' daha yaptık. Kendimi doğanın içinde öylesine huzurlu ve bütünlükte hissediyorum ki.

Şimdi kış mevsiminin kucağındayız ve en sevdiğim ay olan Aralık'ı bekliyorum. Hem benim hem eşimin doğumgünlerimiz, hem de ilk tanıştığımız gün Aralık'ta. Şimdi onlara bir doğumgünü daha eklenecek! Kendimi mümkün olduğunca dinlendirmeye ve içime dönmeye çalışıyorum. Hayatımın en önemli anlarından ikincisine hazırlanmaya çalışıyorum, hem ruhen, hem bedenen. Sağlık içinde bize kavuşsun, başka hiç bir şey istemiyorum.

2014'ün, 2013'ten bile daha güzel geçmesini diliyorum, herkes için. Şimdi derin bir nefes alıp şükrederek, ileriye bakmanın, geçmişteki hiç bir şey üzerinde fazla durmamanın, durmadan devinmenin, hareket etmenin zamanı. O kadar çok insan görüyorum ki pişmanlıklarıyla yaşayan. Şimdi siz de durun, bir aynaya bakın, geçmişte olmuş olan ve sürekli kendinizi suçlayıp durduğunuz o her neyse, onun için artık kendinizi affedin. Vicdanınızı serbest bırakın. İçiniz kuşlar gibi hafiflesin. Ve sevin kendinizi, çok sevin. Kendini sevmeyen, başkalarını sevemez.





Sunday, November 17, 2013

Eksik parça


Bazen, hayatın anlamına çok yaklaştığımı sezer gibi oluyorum. Öylesine yakınım ki, tek bir parça eksik sanki yapbozda. O parçayı yerine koysam herşey tamamlanacak, bir anda yaşamın sırrını çözüvereceğim. Neden burada olduğumuzu, nereye gittiğimizi, yüzlerce sene sonra insanlığın kaderinin ne olacağını bileceğim.

Sanki hiç tanımadığım birini özlemek gibi, o eksik parçayı aramak. Kitap sayfalarında, dinlediğim uhrevi notaların içinde, tanıdığım, tanıştığım, konuştuğum bütün insanların yüzlerinde, gözlerinde, yeşil ormanların, mavi gökyüzünün derinliklerinde, kendi içimde, ruhumda... Hiç görmediğim bir rengi tanımlamaya çalışır gibi, son mısrası eksik bir şiire yakışacak o mükemmel kelimeleri arar gibi. Hayal meyal hatırladığın bir rüya senaryosunu başta sona tekrar yazmaya çalışır gibi aklında. Zifiri karanlıkta bir ipliği tutmuş, el yordamıyla nereye gittiğini anlamaya çalışır gibi. Yaşamın özüne, çekirdeğindeki asıl önemli cevhere ulaşmak üzere olduğumu seziyorum böyle zamanlarda. Sanki yeterince yazsam, yeterince konuşsam, o müziği yeterince dinlesem gelip tamamlayacak herşeyi o eksik yapboz parçası.

Acaba yaşamımızın anlamı, o parçayı aramak, bulamasak da aramaktan vazgeçmemek, aramak, aramak mıdır? Kendimizi öldürmeden, er ya da geç gelecek olan ölümü de çok kafamıza takmadan umarsızca yaşayabilmemizin sebebi, bu eksiklik duygusu olabilir mi? Tamamlandığımız an, ölümle gözgöze geldiğimiz an mıdır? Hayat bir arayış, batına doğru bir yolculuk, bir koşu mudur?

Tuesday, November 12, 2013

Before Midnight - Richard Linklater



Ben bu ikiliyi çok seviyorum!! O kadar çok seviyorum ki, tamamlanması 20 yıldan fazla süren bir üçlemeyi takip edecek kadar, son filmi sabırsızlıkla bekleyecek kadar, romantik aşka inanacak, onları uzaktan da olsa takip edecek kadar.. Before Sunrise'da beni çok mutlu eden bu güzel, pembe, uçucu, mis kokulu 'aşk', Before Sunset'te bekledikçe güzelleşen şarap gibi çok daha harika, enfes bir hal almıştı. Araya yıllar girmesi Jesse ve Celine'in aşklarını daha değerli, daha sihirli yapmış, Paris'in o büyülü havası ise filme ayrı bir tat katmıştı. Benim seride en sevdiğim filmin Before Sunset olması gerçeği hala değişmedi. Hele o enfes sonu.. Daha romantik, daha içten, daha duygu yüklü bir sahne hatırlamıyorum izlediğim benzer filmler arasında.

Before Midnight'ta ise gerek bunca beklemenin getirdiği, gerekse serinin ilk iki filminin eşsiz güzelliğinden kaynaklanan çok büyük beklentiler içindeydim. Ama maalesef büyük bir hayalkırıklığına uğradım. Tanıdığım, sevdiğim karakterler gitmiş, yerine 40lı yaşlarında sürekli birbirleriyle çekişen, çatışan, yıllar yılı içlerinde biriktirdikleri tüm kızgınlıkları saklamış ve acı pişmanlıklarla dolu iki kişi gelmiş. Özellikle Celine, o hayata meraklı, kocaman gözlerle bakan, peri gibi uçucu, mutluluk dolu kız gitmiş, yerine sürekli şikayet eedip eleştiren, sürekli karşısındakini suçlayan, korkunç bir kadın gelmiş! Bir insan bu kadar çok değişebilir mi 10 yılda? Bana çok gerçekçi gelmedi. Sanki eski Celine'in yüzünü ve tavırlarını biraz olsun, arada da olsa görebilseydik, film daha gerçekçi, daha katlanılır olurdu gibi geliyor.

Bütün film, sürekli bir tartışma ve didişme şeklinde geçiyor diyebilirim. İlişkilerin gerçekçiliğini gözler önüne sermek uğruna bence Linklater filmi izlenilebilir yapan hoşlukların tümünden birden vazgeçmiş, ve çok da güzel bir sonucu olmamış bunun. Hayat bir gül bahçesi değil ama arada elle tutulabilir mutluluk anları da var. Bunları daha başarılı gösterebilirdi diye düşünüyorum.

Ayrıca eklemeden geçemeyeceğim: Film Yunanistan'da geçiyor ve çekildiği yerler o kadar güzel ki, Yunan Turizm Bakanlığı'ndan yüklüce bir miktar destek almış olduğunu düşündük :) Özellikle de bir sahnesinde Türkleri (elbette ki) yeren, aşağılayan replikleri duyunca!

Üçleme bitti ama beni mutlu edemedi maalesef..Yine de ilk iki film için, özellikle Before Sunset için teşekkürler Linklater!!





Thursday, October 31, 2013

Anlar - 8


Hep birlikte çıtır çıtır yanmakta olan şöminenin karşısındaki koltuğa gömülmüşüz. Arka planda Nick Drake, Pink Moon albümü çalıyor. O yumuşacık, kadife gibi sesiyle söylüyor Nick, yılların, ölümün ötesinden. Beni hüzünlü bir huzura boğan o su gibi sesiyle.

Küçük kızım iki yandan topladığım saçlarını savurarak, bir kelebek gibi, kuş gibi dansediyor şöminenin önünde, ışığında. Bir o yana, bir bu yana dönüyor, bale yapar gibi ellerini kaldırıyor havaya, müziğe ve ritme hiç çaba sarfetmeden, zorlanmadan, kusursuzca bir uyumla eşlik ediyor minicik bedeni. Biz hayran hayran izliyoruz, bir güneşin doğmasına, yıldızın parlamasına şahit olur gibi. Güneşim o benim, bu puslu, karanlık sonbahar gününde. Yıllar sonra bile unutmayacağım mutluluk anlarını bana hediye eden güneşim. O gülümseyince parlıyor masmavi gökler, hava nasıl olursa olsun. Burnunu burnuma sürtünce kıkırdıyor, bir anda içimde çiçekler açıyor. Sarılıyor bana, kokusunda kendi çocukluğumu, yuvamı, evimi buluyorum. Kendimi buluyorum.

O anda, şöminenin önünde oturmuşken hepimiz, kızımı izlerken, herşey öylesine kusursuz ki. Konuşmaya bile gerek yok.


Monday, October 21, 2013

Issızlık

Sevdiklerini okyanus ötesine uğurladıktan sonra yüreğine çöken ıssızlık duygusu. Evin bomboşluğu. Sanki bütün insanlığı aynı anda kucaklasan bile geçmeyecek o kimsesizlik, yalnızlık duygusu..

Hayat, beni hep sevdiklerimden uzakta tutarak mı sınayacak acaba?



Şimdiki Zaman - Belmin Söylemez


Belmin Söylemez'in ilk filmi, sinematografik açıdan hoş, biraz karamsar ve yavaş gitse de bir ilk film için gayet başarılıydı bence. Yine Chicago Türk Film Festivali kapsamında, son filmimizdi. Gene Siskel'da izledik. Doğal, saf, içten oyunculuklar, bir kahve falının etrafında dönen sıradan hayatlar, sıradanlığın ilginçliği hatta. Renk kullanımı güzeldi, görsel açıdan detaylar çok hoştu, özellikle sonundaki kahve fincanı sahnesi çok hoşuma gitti. Bu hikayelerin her gün binlercesinin yaşandığını bilmek, filmi daha da gerçekçi ve etkileyici yaptı benim gözümde. Bazı filmler seyretmek, izlemek, ve üzerinde bir kaç cümle yazmak içindir. Çok büyük hikayeler, duygular, maceralar içermeleri gerekmez. Bu film de öyle bir filmdi işte. Yormayan, sıkmayan, ama çok da heyecanlandırmayan. Güzeldi bence!

Thursday, October 17, 2013

Sunset Park - Paul Auster


Paul Auster'ın okuduğum en güzel kitabı olmasa da, hoş, akıcı, etkileyici bir kitabıydı. En sevdiğim Auster kitapları New York Trilogy ve Moon Palace'tır. Ama bu roman da onların hemen arkasında yerini aldı diyebilirim. Karakterler arasında kendimle en çok özdeşleştirdiğim, tabii ki doktora tezini yazmakta olan Alice oldu :) Hayatla, kitaplarla ve sinemayla ilgili bölümler çok güzeldi. Karakterlerin her birine tek tek eğilinmesi ve farklı bakış açılarından olayların anlatılması da çok başarılı olmuş. Ancak karakter gelişimleri çok güzel olsa da, kitabın sonu çok aceleye getirilmiş ve yazılmış olması gereken daha derin, daha tam ve bütün bir son kısımdan yoksun bırakılmış kitap sanki.. Bu yüzden bütün kitap boyunca devam eden güzel akışın kitabın sonunda birden tamamen yokolduğu, adeta yazarın okuru terkedip gittiği sanrısına kapılıyor insan. Sonu böyle olmasaymış çok daha güzel, çok daha unutulmaz bir roman olabilirmiş.

Yine de Paul Auster iyidir, gönlümüzde yeri başkadır tabii, o ayrı!
 





Water for Elephants - Sara Gruen



Yazın bir çırpıda okuduğum ama çok da keyif almadığım, vasat bir romandı.. Yazım tarzının amatör olduğu belli, karakterler çok derinliğine inememiş.. Nasıl 'bestseller' olmuş hayret ettim doğrusu. Benim için tek ilginç olan yanı, 1920'lerdeki sirk endüstrisini ve sirkteki yaşamı detaylı anlattığı bölümlerdi. Aşk hikayesi ise biraz zorlama olmuştu sanki, hiç bir zaman karakterlerle çok empati kuramadım. Kitabın ana anlatıcısı, Jacob adındaki yaşlı adam ve huzurevinde geçirdiği günler, aklıma Cloud Atlas'taki Timothy Cavendish'i getirdi. Ama Cloud Atlas'taki muhteşem karakter gelişiminin, Timothy Cavendish'in matraklığı ve gerçekçiliğinin aksine, bu karakter biraz zorlamayla, suni çizgilerle çizilmişti sanki.. David Mitchell'ın ne başarılı bir yazar olduğunu tekrar düşündüm!




Thursday, September 26, 2013

İçinden Dostoyevski geçen filmler!


Match Point- Woody Allen







Zekice kurgulanmış, izleyicisini sürekli ters köşeye yatırmaktan hoşlanan, sürprizli, ve çok başarılı bir Woody Allen filmi, ‘Maç sayısı’. Dostoyevski’nin ‘Suç ve Ceza’sından ilhamla kurgulanan senaryo, sıradanlıktan uzak, yaratıcı. Şansın insan hayatındaki rolü ve filmin ortaya attığı sorular, film bittikten sonra bile uzun sure insanın aklını kurcalıyor. Baştan gayet sıradan bir romantik komedi gibi başlayan film, kısa sure sonra insanı içine çekiveriyor bu yüzden, ve bittikten sonra bile uzun sure etkisinden kurtulamıyorsunuz. Scarlet Johansson zaten hem görsel, hem rol yeteneği olarak aşmış bir oyuncu. Woody Allen da onun bütün yeteneklerini sonuna kadar kullanmış, filmi neredeyse o taşımış. Dostoyevski’nin ruhunun bir hayalet gibi üzerimde dolaştığı bu dönemde çok iyi geldi bu filmi izlemek. Çok uzun zamandır sadece kitap okuyor, çok az film izliyordum. Sinema dünyasına iyi bir dönüş oldu.




Yeraltı - Zeki Demirkubuz




Chicago Türk Film Festivali’miz kapsamında Gene Siskel Film Center’da gösterilen bu karanlık ama zeka dolu film, Zeki Demirkubuz sinemasının yeni yönlere doğru gitmekte, kendini yenilemekte olduğunun bir kanıtı bence. Bu film de Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ından esinlenerek çekilmiş, daha yeni okumuş olduğum için kitabı, filmi izlemek çok daha anlamlı oldu. Film tam bir uyarlama değil bence, daha çok bir esinlenme sözkonusu. Çünkü kitapla birebir örtüşen bir kaç sahne olsa da, yönetmen kitabın yorumlamasını epeyi esnek bırakmış. Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı’nı, günümüz Ankara’sına yerleştirmiş ama çoğu detay kendi yaratıcılığının ürünü. Çekimler ve sinematografi gerçekten çok başarılı. Karanlık ve yavaş bir film olmasına rağmen, insanı boğmuyor, bunaltmıyor. Dostoyevski’nin kitapta anlattığı o havayı, atmosferi de çok güzel veriyor film.  Engin Günaydın ise, enfes bir seçim olmuş ‘Yeraltı Adamı’ rolünde. Oyunculuğu artık iyice olgunluğa yaklaşmış, son derece doğal ve spontan. Yıldızının gittikçe daha çok parlayacağından eminim.

Çok sevdiğim yönetmenlerden olan Zeki Demirkubuz’un, filminin dünyanın öte yanında Chicago şehrinde bütün biletleri satılarak kapalı gişe oynadığını görmesini isterdim!






Wednesday, September 25, 2013

Zemberekkuşu'nun Güncesi - Haruki Murakami




"If people lived forever—if they never got any older—if they could just go on living in this world, never dying, always healthy—do you think they'd bother to think hard about things, the way we're doing now? I mean, we think about just about everything, more or less—philosophy, psychology, logic. Religion. Literature. I kinda think, if there were no such thing as death, that complicated thoughts and ideas like that would never come into the world." 

— Haruki Murakami - The Wind-Up Bird Chronicle



Kesin olan bir şey var, Murakami benim yazarım. Kafamın içini ve hayat hakkında düşündüklerimi en iyi anlatan, betimleyen yazarlardan biri. Bugüne kadar beni hayalkırıklığına uğratan bir romanı olmadı. Zemberekkuşu'nun Güncesi de 2013 yazında beni tamamıyla içine çeken ve bir süre mutlu mutlu evreninde yaşadığım enfes bir roman olarak kalacak aklımda. Kediler, kuyular, paralel gerçeklikler, gerçeküstü anlatım..Yine tipik bir Murakami romanı, ve yine hayat, yaşam, ölüm, mutluluk ve mutsuzluk üzerine son derece derin, etkileyici bir güzelleme. Araya serpiştirilen tarihi bilgiler ve sahneler, İkinci Dünya Savaşı ve Sovyet cephesi anlatımları ise romanın tuzu biberi diyebilirim. Benim için Sahilde Kafka ya da 1Q84'ün yerini alamayacak da olsa, Murakami'nin en çok sevdiğim üçüncü romanı oldu. Bu sene Nobel Edebiyat ödülü almasını çok istiyor ve dört gözle bekliyorum bu minik, çekik gözlü dahinin!







Çocukluğun soğuk geceleri - Tezer Özlü


“Pazar günleri... Şimdilerde... Sokak aralarından geçerken...gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim... evlerin pencere camları buharlaşmışsa... odaların içine asılmış çamaşır görürsem... bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek......... isterim hep.” 

Tezer Özlü



Sanırım en çok bu cümlesini sevdim bu kitabın.. İncecik, 'uzun hikaye' de denebilecek bir yaşam kesiti.. Tezer Özlü'nün yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı, insanın içine dokunan, ruh hastalığının, deliliğin karanlık koridorlarında kısa bir süreliğine de olsa dolaştıran bir kitap. Dili yalın olmasına ve kısacık olmasına rağmen okumak kolay değil, depresif ve karamsar havası yüzünden. Anlattığı duyguların çoğuna (çok şükür ki) yabancı olduğumdan, kendimi Tezer'le özdeşleştiremedim kitabı okurken. Sadece dışarıdan ve çoğu zaman merhametle ve acıma duygusuna benzeyen bir duyguyla baktım o yaralı ruhuna. Yaşadığı zorluklar dünyanın her yerinde her gün defalarca yaşandığı için içim acıdı, insanın 'normal olmayan' halini çok iyi anlattığı için takdir ettim. Ama Tezer Özlü, benim ruhuma hitap eden, benimle birebir konuşan bir yazar olamadı bu kitabı okuduktan sonra. Gözlemleri, hayata dair iç burkan detayları betimlemesi epeyi başarılı olduğu halde.. Belki de edebiyatın beni daha aydınlık, daha güzel dünyalara götürmesini istediğimden. Benim kendi kişiliğimden..




Thursday, September 12, 2013

Yeni Dünya'da 10 sene





10 sene önce bugün, 12 Eylül 2003'te bir Lufthansa uçağına binip bütün sevdiklerimi, ailemi, arkadaşlarımı, İstanbul'umu geride bırakarak önce Münih'e, oradan da Chicago'ya uçmuştum. Geldiğim şehirde tek bir insanı bile tanımıyordum. Neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Master derecem için geldiğim üniversitemin kampüsünü bile fotoğraflar dışında hiç görmemiştim. Biraz deli cesareti, ancak 20li yaşlarımızın başında verebildiğimiz, büyük bir karar..

O 12 Eylül günü, nereden bilebilirdim ki ben, bu şehirde iki Master derecesi bitirip, bir de doktora peşinde koşacağımı.. Bir çok güzel insanla ve hayat arkadaşımla bu şehirde tanışacağımı. Evlenip, çoluk çocuğa karışacağımı..

Tam 10 sene, dile kolay. Şimdiye kadar olan hayatımın neredeyse üçte biri. İstanbul'dan sonraki ikinci evim olan bu şehirde, öylesine güzel arkadaşlıklar yaşadım, öyle güzel anılar biriktirdim ki. Bundan sonraki 10 sene beni nereye götürür bilemiyorum ama Chicago'nun yeri hep ayrı olacak yüreğimde.

A.B.D serüvenimle neredeyse eşzamanlı başlayan blog'um ise Ağustos 2013 itibariyle tamı tamına 8 yaşında! Tam 8 senedir ben bu internet günlüğüne düşüncelerimi, anılarımı, okuduğum kitapları, izlediğim filmleri yazıyorum. Açıkçası bu kadar uzun süredir devam edebildiğime ben bile şaşırıyorum bazen! Ama yazmak benim için hava gibi, su gibi bir şey. Ben yazdıkça varım. O yüzden, sanırım ben var oldukça bir şekilde buraya yazmaya devam edeceğim.

8 senedir takip eden, okuyan, yorum yazan ya da yazmayan, destekleyen herkese teşekkürler, sevgiler..


Moonie


Sunday, September 8, 2013

Aramızdaki en kısa mesafe - Barış Bıçakçı




"Bu dünyada hiçbir şey göründüğü hatta yaşandığı gibi değil, her şey hatırlandığı gibi!" 

- Barış Bıçakçı, Aramızdaki en kısa mesafe

Barış Bıçakçı'nın sade ama derin, anlam yüklü tarzını öylesine çok seviyorum ki... Çocukluğun o saf, masum, müthiş naif bakış açısını çok güzel yakalamış (belki de hiç bırakmamış), enfes bir kısa hikayeler bütünü. Bir çırpıda okuyorsunuz, ama tadı damağınızda kalıyor. Özellikle 80lerde ve 90larda çocukluğunu yaşamış nesiller için ağır nostalji hislerini beraberinde getiriyor okumak.. Çocuk oluyoruz sanki yeniden, hatıralarımızın o sisli, buğulu ama pek tanıdık koridorlarına giriveriyoruz. En çok 'Anneannem ve ben' adlı hikaye vurdu beni, gözlerimden bir iki damla yaş akıttı, sessizce, sakince hüznü getirip bıraktı yüreğime. Uzun süre unutmayacağım, içime işleyen, yüreğime yerleşen bir Barış Bıçakçı klasiği daha.

'Anneannem ve ben...Biz ölüme karşıyız.'





Dostoyevski - Yeraltından Notlar




'Civilization has made mankind if not more bloodthirsty, at least more vilely, more loathsomely bloodthirsty...' - Fyodr Dostoevsky, Notes From the Underground

Yeraltından Notlar, bize karanlık, soğuk, kapalı bir odadan, yeraltından yazan adamın düşünceleri, hikayesi.. Böylesine kısacık bir roman/uzun hikayede hayatın anlamı, insanlık tarihi, yaşamın amacı ve insanlığın varoluş sebebi üzerine böylesine derin felsefe yapabilmekse sadece Dostoyevski'ye özgü bir yetenek olsa gerek, ya da genelinde Rus yazarlara.. Rus yazarların Doğu ve Batı arasında kalışı, hayatı hüzünle sorgulamaları, içine dönük, uzun felsefi yazıları bana bizi hatırlatıyor. Bence dünya edebiyatları arasında bize en yakın olanlardan Rus edebiyatı. Dostoyevski'nin 'yeraltı adamı'nın düşüncelerinde hemen sonrasında yazdığı romanı 'Suç ve Ceza'nın altyapısını farkediyor, insanın neden suç, şiddet ve kötülüğe bu denli eğilimli olduğunu biraz olsun kavrıyoruz. İnsanın tek amacının 'özgür seçim' olduğunu, bunu ne olursa olsun hayatı boyunca devam ettirdiğini, özgür seçim yapabilmenin bazen kendisi yararına olmayan şeyleri seçmek olabileceğini anlatıyor yazar. İnsanlık tarihini, mantıkla açıklamak imkansızdır diyor. İnsanın bazen, acı çekmekten de zevk alabileceğini, hep mutluluğun peşinden koşmayabileceğini söylüyor bize.

Yeraltındaki adam, savaşlar, şiddet, acı çekmek, ölüm ve yıkım, insanlık var oldukça var olacak diyor. Şu ana kadar maalesef bu iddianın çürütüldüğünü görebilmiş değiliz. İşte bu yüzden Dostoyevski bize yüzyılllar öncesinden sesleniyor olmasına rağmen böylesine tanıdık, böylesine güncel, evrensel. Her devirde, her zamanda okunabilecek, hiç bir zaman eskimeyecek yazarlardan. Bu kısa roman ise her okurun mutlaka hem okuması, hem de kütüphanesinde bulundurup ara ara açıp tekrar göz gezdirmesi elzem eserlerden. Kendimizi ve insanlığı daha iyi tanımak için...



Thursday, August 22, 2013

Kelebeğin Rüyası



Aşk, bahanesidir şiirin...

Beklediğim kadar muhteşem olmasa da, hoştu.. İçinde şiir, edebiyat ve Varlık dergisi geçen (ve Kıvanç Tatlıtuğ'u da barındıran, öhö öhö...) bir filmden zaten hoşlanmamam düşünülemezdi. Derinden etkileyici olmamakla beraber, dönem kostümleri ve karakterler üzerinde epeyi uğraşılmış. Kıyafetler, saçlar, makyajlar, renkler..Dönem atmosferini yansıtmak için özel olarak seçilmiş gibi. Sinematografi de fena değildi, arada Hollywood'vari çekimler biraz göze batsa da.. Kıvanç'ın oyunculuğu zaten günbegün olgunlaşıyor, daha da iyiye gidiyor. Filmin en büyük başarısı da buydu zaten. Yılmaz Erdoğan'ın oyunculuğuna ise hiç bir zaman zaten çok çok hayran kalmadım.

Filmde bir başka gözüme batan şey ise sadece Yılmaz Erdoğan'ın eşi olduğu için başrol aldığını tahmin ettiğim Belçim Bilgin ve Kıvanç Tatlıtuğ arasında hiç bir elektriğin, enerjinin olmamasıydı.. Yani bir filmdeki iki aşık bu kadar alakasız olabilir birbiriyle. Film şairlerin bahsettiği, o insana şiirler yazdıran, midesinde kelebekler uçuşturan aşk duygusunu kesinlikle hissettiremedi bana. Halbuki belki başka bir oyuncuyla çok daha başarılı bir sonuç alınabilirdi..


Tabii ki yine de, Türk Edebiyatı'ndan iki şairi daha yakından tanımak, şiirler ve edebiyatla dolu bir film izlemek güzeldi.. Vasatın üzerinde, yine de çok derinden etkilemeyen son dönem Türk sineması örneklerinden biri.



Monday, August 19, 2013

Kreutzer Sonata - Leo Tolstoy


Chicago Türk Edebiyat kulübümüzün Ağustos ayı buluşması için seçtiği kitaptı Tolstoy'un bu kısa romanı.. Ben açıkçası böylesine etkileyici bir kitap beklemiyordum. Üzerine saatlerce konuştuk, ateşli tartışmalar yaptık ama daha konuşulacak çok şey vardı. İnsanı kadın-erkek ilişkileri, evlilik, kıskançlık ve aldatma üzerine sorgulatan, inanılmaz akıcı bir kitapmış. Tolstoy'un bazı düşünceleri tutucu Hristiyan kafa yapısının tam bir yansıması olsa da, haklı olduğu bir çok konu da yok değil.. Mesela kadınların küçüklükten itibaren bir cinsellik objesi olmak üzere yetiştirildiği ve bütün kozmetik, güzellik...vs piyasasının bu doğrultuda çalıştığı.. Kadınlar üzerlerine yapışmış olan bu rolü sıyırıp atamadıkları sürece gerçek kadın haklarından bahsedemeyiz diyor Tolstoy. Romanda ilk ağızdan konuşan Pozdynshev, Tolstoy'un evlilik ve kadınlar hakkında düşündüklerini özetliyor adeta. Özellikle müziğin gücü ve insan ruhunu nasıl etkilediğini anlattığı bölümler beni çok etkiledi. Öylesine güzel anlatmış ki Tolstoy müziğin insanda bıraktığı izlenimleri, hayran kalmamak elde değil..

Demek ki klasiklerin ve büyük yazarların böyle yüzyıllar boyunca unutulmaz kalmasının, bir klasik olmasının sebebi var.


Bu da kitapta müthiş etkisinden bahsedilen, Beethoven'ın ünlü 'Kreutzer Sonatı'. Bir fincan kahve eşliğinde dinlemek için:



Beethoven Violin Sonata No. 9 "Kreutzer" (Part2) from Potatobook on Vimeo.





Od - İskender Pala



Bir kez gönül yıktın ise, 
Bu kıldığın namaz değil. 
Yetmiş iki millet dahi, 
Elin, yüzün yumaz değil.

Ne erenler geldi geçti,
Bunlar yurdu kaldı göçtü.
Pervaz urup Hakk'a uçtu,
Hüma kuşudur kaz değil.

Yol odur ki; doğru vara, 
Göz odur ki; Hakk'ı göre, 
Er odur ki; alçak dura, 
Yüceden bakan göz değil. 


Yunus Emre


Tam Ramazan öncesinde başladım, Ramazan boyunca okuyup bitirdim. Ruhumun huzur dolduğu, sükunetli bir zamana denk geldi. Ruhuma öylesine iyi geldi ki.. Artık tamamen reklam, para ve piyasa kokan, trendler doğrultusunda yazılmış Mevlana kitaplarından (örnek: Elif Şafak-Aşk) ne kadar sıkılmışım, onu farkettim.. Bir Rumi çılgınlığıdır gidiyor hem Doğu'da, hem Batı'da.. Mevlana'yı da çok severim, ama bu güzel tarihi roman bana Yunus Emre'nin, bizim Yunus'umuzun ne kadar değerli olduğunu da hatırlattı. Ne de olsa Mevlana Farsça yazıyordu ama Yunus Emre hep Türkçe yazdı. İşte bu yüzden, bence Yunus çok daha 'bizim', çok daha 'bizden'..Yunus'un hayatına, öğretilerine gereken önem verilmiyor bence, öylesine yalın, sade, saf ve güzel bir dili ve gönlü var ki mısralardan taşan.. Okurken huzur dolmamak, hayatın ve ölümün gerçek anlamı konusunda düşüncelere dalmamak elde değil..

İskender Pala'nın daha önce tek okuduğum romanı 'Şah ve Sultan'dı.. Onu da sevmiştim ama bu romana belki de Yunus gibi çok büyük bir yüreğin ışığı dolduğu için bunu çok daha fazla sevdim.. Dili çok akıcı olsa da bitirmek gelmedi içimden.. Sindire sindire, tadına vara vara okudum. Ortaokul ve liseden hatırladığım Yunus'u yeniden keşfettim.. Hayata, bu dünyaya farklı gözlerle baktım bir süreliğine de olsa. Teşekkürler İskender Pala!!



Monday, August 12, 2013

Güle güle babaanne...


Tam 8 çocuk annesi, 20ye yakın torunun anneannesi/babaannesi, torunlarının çocuklarının ve kızımın ‘büyük nine’si, canım babaannemi kaybettik bugün..

Dedemi de sıcak bir Temmuz günü kaybetmiştik, Müzeyyen Hanım da öyle sıcak bir yaz gününde kavuştu Fikri Bey’ine... Bembeyaz bir melek gibi, pamuk gibi, huzur içinde.

Çok sevdiği ıhlamur çayının kokusu burnumda şimdi..  Çocukluğumun parçaları, günbegün kopup düşen sıva parçaları gibi teker teker düşüyor ömrümün duvarından. Beni ben yapan insanlar gidiyor, köklerim, varlığımın tuğlaları.. Bense uzakta, uzak bir ülkede, mesafeler boğazımda bir düğüm olmuş, kocaman bir yumru gibi, yutsam yutamıyorum, çıkarsam çıkaramıyorum. Böyle günlerde sevdiklerimin yanında olamamak, işte en çok o koyuyor. Çok acıtıyor.

Senin hatıran için, bir bardak sıcak ıhlamur demleyip içeceğim şimdi babaanne.. Fincanın üzerinde tüten dumanda çocukluğumu izleyeceğim, anneannem ve babaannemin, dedelerimin hep aynı yaşta kalmasını istediğim mutlu zamanları.. Biten çocukluğuma, giden herkese gözyaşı dökeceğim biraz.. Hayat böyle mi gerçekten? Hiç bitmiyor büyümemiz, her acıyla biraz daha büyüyor, çocukluktan biraz daha çıkıyoruz.

Sezen'im söylüyor yine en yürekten:


Ah ciğerim yanıyor,
Her gün biri gitmekte..
Ah yüreğim kanıyor,
Her an bir şey bitmekte..





Wednesday, July 31, 2013

Yağmur ve gece

Aniden bastıran sağanağın ardından odaya aralık pencereden hücum eden, hafif metalik yağmur kokusuyla karışık gece kokusu. Bembeyaz şimşeklerle aydınlanan gecenin getirdikleri.. Ne için yaşıyoruz sahi? İnsan ne için yaşar? Şu kokusu insanı delirten yağmur için mi? Şaha kalkan siyah bir at gibi birden karşımıza çıkıveren gece için mi? Sesi kulaklarımızı yumuşacık kuş tüyleri gibi okşayan piyano ezgisi için mi, odayı usul usul dolduran? Ne için yaşıyoruz sahi? Neden kalkıyoruz her sabah yataktan, bir güne daha başlamak için?

Yağmur kokusu, simsiyah gece, ıslak yapraklar.. Derin bir nefesle içime çektiğim, çekip uzun süre içimde tuttuğum karanlık. Sadece bu his. Şimdi, şu anda hissettiğim. Bilerek, isteyerek, inatla yaşamanın deliliğe yakınlığını hissetiğim bu an. Bu an için yaşıyorum. Bu an ile yaşıyorum.




From Up on Poppy Hill


Chicago'da Gene Siskel'da izlediğim bir Studio Ghibli filmi daha.. Öncesinde ünlü Magnolia Bakery'de çay içip muzlu puding yedik, sonra bu güzel filmi izlemeye gittik. Hayao Miyazaki'nin oğlu Goro Miyazaki üstlenmiş yönetmenliğini bu sefer.. Ama yine bütün Miyazaki filmlerinden tanıdığımız o mutluluk ve huzur hissi bu filmde de hakim.. Güzel ve saf bir aşkı anlatıyor. 1964te geçen bir çocukluk/okul öyküsü bir yandan. Okulun eski kulüp binası kapanma tehlikesiyle karşılaşınca birlik olup onu kurtarmaya çalışan öğrencilerin hikayesi.. Ve arada anlatılan Umi ve Shun'un saf, temiz aşkı. Yine küçük kasabanın bütün detayları, sokak manzaraları, çizimler ve detaylara verilen önem enfes. Ve yine her zamanki gibi bu filmi de izleyince içimde Japonya'ya gitme isteği depreşti.




Silver Linings Playbook


Jennifer Lawrence bence Oscar'ı hakeden bir oyuncu, ama daha önce izleyip çok etkilendiğim Winter's Bone filmiyle.. O filmde oyunculuğuna hayran kalmıştım tek kelimeyle. Silver Linings Playbook'ta ise oyunculuğu iyi olmakla beraber çok da Oscarlık bir performans olduğunu söylemeyeceğim. Hoş bir filmdi ama sadece o kadar.. Oscar ödül töreninde biraz abartılmış olduğunu düşünüyorum.. Bende öyle kalıcı bir iz bırakmayan, hoş ama çok etkilemeyen bir film olarak kaldı.

Tuesday, July 30, 2013

The Great Gatsby



Sinemada izleyeli aylar oldu ama ancak yazabiliyorum.. Baz Luhrmann'ı severim, Great Gatsby'i de bir roman olarak çok severim. Film uyarlamasının kitapla çok da alakası olmasa da, yani tam bir absürd komedi ve görsel şov halini almış olsa da, ben beğendim!! Film uyarlamalarından zaten hiç bir zaman kitaptan beklediklerimizi beklememek gerektiğini düşünüyorum. Oyunculuğu gittikçe olgunlaşan Leonardo DiCaprio, Daisy rolüne tam oturduğunu düşündüğüm Carey Mulligan ve filmin harika görselliği, benim için bu filmi izlemeyi bir keyfe dönüştürdü.

Filmde kitaptan hiç değiştirilmeden alınan bazı alıntıların yazılı olarak ekranda belirmesi ise daha önce hiç bir filmde görmediğim, harika bir fikirdi. Bize, bir edebiyat uyarlaması izlemekte olduğumuzu hissettirdi diyebilirim.

İşte bu yüzden Baz Luhrmann'ı seviyorum.




Friday, July 12, 2013

Sırt çantaları, kitap dolu odalar ve hayat hakkında


Nisan ayı başında çok sevdiğim bir hocamı kaybettim. Hem çok sevgili, birebir çalıştığım hocam, hem de doktora tez komitemin 3. üyesiydi. Çok ani oldu ölümü, ben de dahil olmak üzere bütün öğrencilerini çok üzdü. Hepimiz bu denli sevdiğimiz hocamızı kaybetmenin şoku içindeydik. Cenazesinde onu toprağa verirken hepimizin gözleri yaşlıydı, içimiz buruktu, yetim bırakılmışız gibi. Duygularım yüreğime sığmayıp taşınca hocama bir 'tribute', yani anma yazısı yazdım o gün.

Hüznüm büyüktü tabii, ama bir yandan da kendi hayatıma dair çok önemli bir gerçeği keşfettim. Hocam, yaşadığı hayatla hepimize örnek olmuştu. Neredeyse son nefesini verdiği günün bir kaç gün öncesine kadar hayatta en sevdiği şey olan hocalığı yapmış, mesleğini çok sevmiş, öğrencilerini çok sevmişti. Bizde, hepimizde bir parçasını bırakmıştı. O gitmiş olsa bile bizde yaşamaya devam ediyordu, her birimizde ayrı bir anısıyla, bize öğrettikleriyle, bizde bıraktıklarıyla.. Biz onun ismini onla, yüzle, binle çarpıp dünyanın dört bir köşesine dağıtmıştık bile.

Onun ölümünden sonra düşündüm ki, ben de işte tam böyle bir hayat istiyorum. Hocamı en son gördüğüm haliyle, mis gibi eski kitap kokan, tepeden tırnağa kitap dolu odasında, masasında otururkenki mutlu haliyle hatırladım. Ben de öğrenmeye ve öğretmeye devam ederek, etrafım çok sevdiğim öğrencilerle sarılı, kitaplarla dolu bir ofiste yaşlanmak istiyorum. Hocamın ölümü, bu hayalime çok daha sıkı sarılmama, hayatta ne istediğimi bir kez daha anlamama vesile oldu.



Bu sabah kızımı dişçiye götürdükten sonra arabanın arkasında büyük bir hızla omuz çantamın içindekileri sırt çantama aktarıp kızımı babasına teslim ederken, Süpermen gibi aniden kimlik değiştirirken de bunu düşündüm. Sırt çantamı takıp kütüphaneye yürürken farkettim ki, omuz çantamı taktığımda normal bir kadın, bir anneyim. Sırt çantamı taktığım zaman ise, öğrenciyim. Akademisyenim. Çoğu hocamın, yaşlı başlı olmalarına rağmen sırt çantalarıyla gezdiğini görüyorum, çok hoş geliyor bana. İçi kitap dolu bir çantayla gezmek demek çünkü bu. Öğrenmek, öğretmek demek.

Hani insanlar sürekli 'ah tatil yapsak, şuraya gitsek, buraya gitsek' derler ya.. Benim tatilim, işte o sırt çantasını takıp, kütüphanenin yolunu tuttuğum an başlar. Serin, kitap kokulu kütüphaneye girince, dünyanın bütün dertleri, tasaları unutulur, başka sorumluluklar geri planda kalır. Düşüncelerim, ben, kitaplarım ve yazılarım, başbaşa kalırız. 'Ben bunun için yaratılmışım' diye düşünür, mutlu olur, kendimi çok daha iyi hissederim. Evden bütün gün çıkmadığım günlerin tam tersine, verimli ve üretken olmanın getirdiği mutlulukla huzur dolarım. Kızıma daha iyi bir anne olurum o zaman, kocama daha iyi bir eş, anne-babama daha iyi bir evlat.. Çalışmak, yüceltir insanı, ölümsüzleştirir. Okumanın, yazmanın büyüsü içinde kendimi kaybeder, giderim.


İşte bu yüzden, her zaman ve bütün hayatım boyunca, siyah sırt çantam benim için omuz çantalarından çok daha önemli ve değerli olacak!


Sunday, June 23, 2013

Haydi Abbas


Güzel bir gün biterken, akşamın gölgeleri çökerken yüreğime, ışık gücünü yitirip azalmaya başlarken, en sevdiklerimi çok, ama çok özlediğimde..

Hep babamın bu en çok sevdiği şiiri okurum. İçimi ısıtır, burnumun direğini sızlatır, özlem bir ince sarı duman gibi kaplar yüzümü, yüreğimi.



Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun, işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalb ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal, çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.



Cahit Sıtkı Tarancı


Saturday, June 22, 2013

Filistin'in Çocukları



Filistin'in Çocukları, daha önceden bir-iki kısa hikayesini okuduğum Filistinli yazar Ghassan Kanafani'nin hikaye derlemesi.. İnsanın içine işleyen hikayeler, içini acıtan.. Bizim dışarıdan izleyenler olarak asla anlayamayacağımız, ancak içinde yaşayanların anlatabileceği saf bir acı, kayıp hayatlar, çocuk olmaya bile hakkı olmayan çocuklar.. İnsanı çok düşündürüyor bu kitap. Özellikle 'Hayfa'ya dönüş' hikayesiyle bir insanın evini, yurdunu ve geçmişini kaybetmesinin acısı, gelip bir yumru gibi oturuyor boğazınıza.. Her gün kendi yurdunda yabancı gibi bir hayat yaşayan aileleri düşünüyorsunuz, çocukları, anneleri, babaları. Geleceğe dair umutları sönmüş/söndürülmüş, gözlerindeki ışık gitmiş olan, gözleri bir yaşlı adamınkinden çok acı ve hayat taşıyan çocukları en çok. Bize bu kadar yakın olan ama çok da yabancısı olduğumuzu düşündüğüm o 'acı coğrafyası'nda olanlar üzerine biraz daha bilgi edinmek, onları biraz olsun anlayabilmek için çok iyi bir fırsat..

Kanafani kesinlikle Filistin'in en güçlü seslerinden biri. Anlattığı hikayelerin hissettirdikleri ise kültürden, tarihten ve coğrafyadan bağımsız.. Bütün insanlığın ortak acılarının, yanık bir ağıdı. İşte bu yüzden insanın yüreğinin ta derinliklerine işliyor.

The Old Man and the Sea - Ernest Hemingway



“But man is not made for defeat," he said. "A man can be destroyed but not defeated. ” 

E. Hemingway, The Old Man and The Sea



Büyük ustanın 1951 yılında Küba'daki balıkçıların yaşamından esinlenerek yazdığı bu enfes hikaye, yaşamın ve yaşam mücadelemizin enfes bir özeti adeta. Beni öylesine derinden etkiledi ki, 'Daha önce neden okumamışım, nasıl kaçırmışım?' diye sordum kendime. İhtiyar balıkçının yakaladığı dev kılıçbalığı ile olan mücadelesi, zaman geçtikçe ona bağlanması, kendini onunla özdeşleştirmesi, yalnızlığının içinde hayatla ilgili felsefe boyutuna varan düşüncelere dalması ve kendi davranışlarını bile sorgulaması.. Azmi, yaşam mücadelesini devam ettirmek için gereken kuvveti kendi ruhunda bulması.. Ve sonuç ne olursa olsun, varılacak yere değil, yolculuğun kendisine önem vererek, nefes aldığı sürece bu kıyasıya mücadeleyi sürdürmesi..

Hemingway'in bunların hepsini kısacık bir roman (novella) içinde kısa, öz, sade cümlelerle anlatabilmesi, bize onun nasıl büyük bir usta olduğunu gösteriyor. 'İhtiyar adam ve deniz', dünya klasiklerinin arasındaki yerini hep korumalı.. Bence bizde de okullarda okutulmalı, konuşulmalı, öğretilmeli.. Hayatın harika bir özeti çünkü.

İhtiyar balıkçının önce balıkla, sonra da onu yemeye gelen köpekbalıklarıyla mücadelesi, bana garip bir şekilde doktora tezimle olan mücadelemi anımsattı!! Hayatta ele geçirilmesi zor bir şey için uğraşıp didinen, çaba gösteren herkesin hikayesi aslında.

İleride daha fazla Hemingway okuyabilmek dileğiyle..




The Help - Kathryn Stockett







Çok uzun zamandır buraya yazmak isteyip vakit bulamadığım bir çok kitap birikti. Bunlardan bir tanesi The Help. Konusu itibariyle gerçekten ilginç, A.B.D'nin güneyinde 60-70lerde yaşanan tarih ve ırkçılık üzerine bir çok yeni şey öğreniyorsunuz okurken. Ama nedense beni çok içine çekemedi bu kitap, sarmadı. Karakterlerle özdeşleşemedim, empati kuramadım. Bilmiyorum buna kitabın kuvvetli Güney aksanıyla yazılmış olması mıydı sebep, yoksa benim Amerikalı olmadığım için bu konuya çok yakın hissedememem mi kendimi.. Ama bir şeyler eksik kaldı ve bu kitap bende hoş, ama çok da derin bir izlenim bırakmayan bir roman olarak kaldı sadece.

Belki de roman boyunca siyahi Amerikalı kadınların ırkçılıkla ilgili sorunlarını ve dertlerini aktarmak için mutlaka bir beyaz kadına ihtiyaç duymalarıydı beni rahatsız eden.. Ve hikayelerini onun aracılığıyla anlatmaları.. Bilmiyorum. Ama beni derinden etkileyen, sarsan, hiç unutamayacağım Toni Morrison romanlarıyla karşılaştırdığımda çok cılız kalıyor bu roman. Ve dil, anlatım, üslup ve şiirsellik bakımından onların yanına bile yaklaşamıyor.