Sunday, November 8, 2009

Halay


İnsanlar elele verip bir çember oluşturduklarında, birlikte halay çekerken ne kadar güzel görünüyorlar. O çemberin bir parçasıyken, dünya üzerinde savaşların, kötülüklerin, hınç ve intikam duygularının var olduğuna inanasım gelmiyor.


Thursday, November 5, 2009

Kadeh

Fotograf: mike9alive


Burası dalyan kahvesi
Ortalık süt mavisi
Apostol bu ne biçim meyhane
Tabağımda bir bulut
Kadehimde gökyüzü

Oktay Rifat



Tuesday, November 3, 2009

Kütüphane sefası

Kütüphanedeyim. Tezimin üzerinde çalışırken, sessiz kütüphanede benimle birlikte o anda çalışmakta olan yüzlerce öğrenciyi düşünüyorum.

Bazen sıkılıyorum çalışmaktan, dinlediğim şu şarkıyı kütüphanenin her köşesine kocaman hoparlörler koyup, hepsine birden kablo bağlayıp çalasım, sesini sonuna kadar açasım geliyor. Bütün sıkılmış öğrenciler aynı anda bir müzikal filmdeki gibi hep birlikte ayağa kalkıp koreografik danslar yapsın, çılgınca eğlensin istiyorum.

Kendimi Dancer in the Dark'taki Selma gibi hissediyorum işte böyle anlarda.

deli miyim neyim :)


Sunday, November 1, 2009

İran'ın yıldızı: Kiarostami

İran sinemasının gözbebeklerinden biri olan Abbas Kiarostami'nin iki filmini izledim geçtiğimiz bir kaç ay içinde.



İlki Close-Up. Kameranın, filmin ismiyle müsemma bir şekilde çok yakın plandan insanların yüzlerini çektiği, daha çok diyaloglar üzerine kurulmuş bir film. Sanırım Kiarostami insanların yüzlerini ve mimiklerini çok yakından kaydetmeyi çok seviyor. Bu filmde bütün oyuncular kendini oynuyor aslında.

Hüseyin Sebzian ortahalli bir memurdur. Ünlü İranlı yönetmen Muhsin Mahmalbaf'ın filmlerini çok sever, hiç bir filmini kaçırmaz ve bu yönetmene hayrandır. Bir gün otobüste giderken Mahmalbaf'ın hayranlarından biriyle karşılaşır ve ona kendisinin Mahmalbaf olduğunu söyler. O günden sonra da kendisini bu ünlü yönetmenin yerine koyarak onun gibi davranmaya başlar. Ve olaylar gelişir!

Yine Kiarostami'nin çok sevdiği bir teknik olan belgeselle sinemayı, gerçeklikle filmi karıştırma mevcut bu filmde de. Bir yandan gerçekliğin filmin içine nasıl ustaca örüldüğünü izliyor, bir yandan da bir insanın sinema sevgisinin derinliğine tanıklık ediyoruz. Eşsiz bir deneyim gerçekten!


İkinci filmimiz ise Chicago'daki İran filmleri festivali sırasında izlediğim, Kiarostami'nin başyapıtları arasında sayılan 'On' filmi. Filmde, adından da anlaşılabileceği gibi on küçük diyalog var. Tahran'da yaşayan, dul bir kadın taksi şoförünün arabasına binen insanlara, ve onlarla olan diyaloglarına tanık oluyoruz. Kiarostami bu filmde kamerayı, arabanın ön panelinin tam ortasına (torpido gözünün yanına) yerleştirmiş ve filmi öyle çekmiş. Bu zekice yöntem sayesinde, ortada bir kameraman ve yönetmen olmadığı için çoğu oyuncu kameranın varlığını dahi unutmuş ve film böylece belgeselimsi bir hava kazanmış. Bu sayede inanılmaz doğal oyunculukların olduğu, gerçek hayattan ayırt edilemeyen bir film izliyoruz. Sanki bu insanların yaşamına doğrudan ve gizlice bir tanık olmuşuz gibi. Hayatın değişik safhalarından geçen, bir çok değişik insan biniyor bu genç kadının taksisine: Kendi oğlu ve kızkardeşinden tutun da bir hayat kadınına ve yaşlı, dindar bir teyzeye kadar.. Bu insanlar aracılığıyla biz de İran'daki yaşama biraz da olsun şahit oluyoruz.


Filmin en çok etkilendiğim, bence en duygusal anı, aşk acısı çektikten sonra başını kazımaya karar vermiş genç bir kadının anlamlı bakışları ve utangaç sessizliğiydi. Bu sahne aklıma öylesine kazındı ki, uzun bir süre çıkacağını sanmıyorum. Bu sahne esnasında gözümden küçük bir damla yaş yuvarlandı aşağıya sessizce..


Kiarostami'nin diğer filmlerini de izleyebilmek dileğiyle..
Bol sinemalı günler!

Wednesday, October 28, 2009

Rüzgarlı şehir

Fotoğraf: Alex Barth


Rüzgarlı şehir.. Yazı da kışı da ayrı bir yaman olan, Ortabatı düzlüklerinin mücevheri, ışıltılı, soğuk ama güzel şehir. İstanbul'dan sonraki ikinci evim.

Bu şehre 21 yaşında geldim. 20 ile 30 yaş arasındaki, hani o en deli dolu, en güzel, insanın kişiliğini en çok şekillendiren yılların çoğunu burada geçirdim. Burada 'büyüdüm' ben, kendimi buldum, bir çok güzel insan tanıdım, hayatı dostlarımla paylaştım, bu şehirde hayat arkadaşımla tanıştım, önemli kararlar verdim, okudum, yazdım, çalıştım, sınavlara girdim, mezun oldum.. Hayatımın şimdiye kadar olan kısmının dörtte birini bu şehirde geçirdim.

Bu yüzdendir ki, yüreğimde hep ayrı bir yere sahip olacak bu şehir.
Bir gün gelip ayrılmak gerektiğinde içim burkulacak, ve biliyorum ki ben bu şehri, bu şehirdeki dostluklarımı, anılarımı, hayatımı çok özleyeceğim.

Rüzgarlı şehir ise hep içimde bir yerlerde olacak..

Güzel şehr-i Chicago.. Seviyorum seni.

Monday, October 26, 2009

Benzersizsiniz!

Fotoğraf: Richard0


Siz, evet, şimdi bu yazıyı okuyan sizden bahsediyorum.
Ne kadar eşsiz ve benzersiz olduğunuzun farkında mısınız acaba? Günlük hayatın hayhuyuna dalıp, unutuvermiş olmanız çok olası.

Haydi birlikte bir deney yapalım. Yarın sabah, aynaya daha bir dikkatli bakın. Gözlerinizin içine, gözlerinizin rengine, saçlarınıza, kaşlarınıza, yüzünüzdeki benlere bile daha bir dikkatli bakın!

Bu yüzü, bu bedeni, bu kişilik özelliklerini oluşturmak için devasa gen havuzundan nasıl eşsiz bir kombinasyon seçildi, farkında mısınız?

Sizin gen kombinasyonunuz, dünya üzerinde başka hiç kimsede yok. Büyük büyük büyük anneleriniz, büyük büyük büyük dedeleriniz yaşam savaşı verdikleri için, yaşadıkları ve çoğaldıkları için buradasınız.
İnanılmaz uzun ve büyüklüğü insanı korkutan bir zincirin son parçasısınız. O yüzlerce insandan sadece bir tanesi bile zamansız ölseydi, zincir kopardı, siz de bugün burada olmazdınız. Sizin varoluşunuz bile ne kadar büyük bir mucize, farkında mısınız?

Yarın sabah, kendinize daha bir dikkatli bakın. Varoluşunuzun, hayatta oluşunuzun mucizesinin farkına varın, keyfini çıkarın. Siz, eşsiz ve benzersizsiniz. Kendinizi, ruhunuzu ve bedeninizi sevin. Kendini sevmeyen, başkalarını da sevemez. Bunu unutmayın.

Sunday, October 25, 2009

Güzellikler, mutluluklar

Şu sıralar hayatımdaki güzel şeyler:


- Kampüsümdeki kıpkırmızı, yaprakları yanıyormuşçasına kızıla kesmiş ağaç. Ve sarının, turuncunun, kızılın, kahverenginin binlerce tonuna bürünmüş diğer ağaçlar. Sonbahar, bir kampüse bu kadar mı yakışır?

- Yüzmeye tekrar başlamış olmam. Suda bir balık gibi yüzdükçe kendimi uçuyormuş gibi hissetmek. Günaşırı havuza gidip kendimi suyun kollarına bırakmak, suyun içinde akmak, suyun içinde ana rahmine dönmüş gibi mutlu ve huzurlu olmak.

- Şarkı söylemeye geri dönmüş olmam. Müziği o kadar çok seviyorum ki müziksiz bir hayat düşünemiyorum. Müzik ruhumu besliyor, beni mutlulukla dolduruyor.

- Havanın serinlemesiyle birlikte battaniyenin altına girip nane-limon çayı içerek kitap okumak

- Pencereden yağmurları seyretmek

- Mum ışığında çay içmenin keyfi

- Ve burada hüküm süren Cadılar Bayramı ruhuna uygun olarak, karşınızda Moonie ve Bart'ın doktoralı balkabağı :)


Herkese sapsarı yapraklarla, ılık yağmurlarla dolu güzel bir Ekim ayı diliyorum :)


Wednesday, October 21, 2009

Frida


Acısını, yani hem fiziksel hem de ruhsal acılarını sanata dökebilmiş olan bir kadının hikayesiymiş. Meksikalı ressam Frida Kahlo. Hızlı yaşamı, Diego Rivera ile yaşadığı fırtınalı aşk, resimleri ve hayatı arasındaki bağlar.. Filme hayran kaldım. Sinematografi enfes, gerçeklik ve düşler/resimler arasında geçişler enfes, Salma Hayek'in ve Alfred Molina'nın oyunculukları enfes.. Müzikler hele, müzikler zaten ayrı bir yazı konusu. En kısa zamanda bu filmin soundtrackini almak istiyorum.

Filmin başında Frida'nın 18 yaşındayken geçirdiği trafik kazasını ve bu kazanın bütün hayatını nasıl etkilediğini izliyoruz. Ben de 14 yaşındayken ağır bir trafik kazası geçirdiğim ve aynı Frida gibi bir süre arkası demirden yapılmış bir korse takmak zorunda kaldığım için, kendimi çok yakın hissettim ona. Bir kadın ki, hayattan sürekli silleler yemiş, dayanılmaz acılar çekmiş, ama bütün bu acılara rağmen hayata tırnaklarıyla tutunan, resimler yapan, tutkusundan, hayat gayesinden asla vazgeçmeyen... bu kadının azmi inanılmaz bir ilham verdi bana. Çok etkilendim.




Frida, çok acı çekmiş, mutsuzluklarının içinden, yeteneğinin de yardımıyla, 200 kadar resim çıkarmış. Ve böylece ölümsüzleşmiş. Bir yandan da şunu düşünüyorum: Bu acıları çekmeseydi, Frida, Frida Kahlo olabilir miydi? Acı ama gerçek. Mutsuzluk ve acı, yaratıcılığı besliyor. Ayrıca Frida'nın da filmde dediği, gibi, insanın acıya adapte olma hızı bile hayranlık verici: '
At the end of the day, we can endure much more than we think we can.' (Günün sonunda, dayanabileceğimizi düşündüğümüzden çok daha fazlasına bile katlanabiliriz)


Sunday, October 18, 2009

Sükut



'Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan
Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan
Geçince başlayacak, bitmeyen sükutlu gece
...'


Yahya Kemal Beyatlı

Cloudy with a chance of meatballs


Bu filmin ismi Türkçe'ye nasıl çevrilecek bilmiyorum. Tahminimce 'Bulutlu ve köfte yağışlı' gibi bir şey olur herhalde, ama daha eğlenceli ve yaratıcı bir isim bulurlar herhalde.

Animasyonları zaten çok seviyorum. Bu filmde ise, uzun zamandır hiç bir filmde gülmediğim kadar çok güldüm. Gökten yemek yağması fikri zaten enfes olmuş. Gökyüzünden inen hamburgerler, biftekler, makarna fırtınaları, dondurmanın kar yağışı olup yere inmesi.. Bu filmi de 'Up' filmi gibi 3 boyutlu gözlüklerle izledim ve müthiş eğlendim.

Bir de yapımcılara seslenmek istiyorum buradan: Jöleden bir saray yapmak ve içinde zıplamak nasıl muhteşem bir fikirdir? Seviyorum sizi ve bütün hayalgücü kocaman olan insanları! :)


Thursday, October 15, 2009

Dedemin saati



Dedemin Serkisof marka köstekli saati


Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü okuduğumdan bu yanadır ki, bende saatlere ve zaman olgusuna dair bir merak başladı. Orhan Pamuk'un da aynı kitaptan ne kadar etkilenmiş olduğunu, okurları bilir. Pamuk'un enfes 'Yeni Hayat'ında bir karakter de olan 'Serkisof' ismi dedemin saatinin üstünde de karşıma çıkınca, mutlu oldum. Sizinle paylaşmak istedim.

Bu saat güzel çocukluk günlerimi hatırlatıyor bana. Dedem bu saati, arada bir zincirinden çekerek cebinden çıkarır, dikkatlice kadrana bakar, zamanı tespit ettikten sonra büyük bir dikkatle yerine koyardı. Çocukluğumun zaman algısını bu saat belirlerdi diyebilirim. Bir bu saat, bir de anneannemlerde duvarda asılı sarkaçlı saat. O ikisi saydılar, çocukluğumun uzun saatlerini. Arada sırada dedemden alıp arkasındaki tren kabartmasını incelemeye, zincirinin ucunda sallamaya bayılırdım bu saati. Bu yüzden çok büyüktür gözümde değeri.

Ah canım dedem.. Huzur içinde yat.

İnsanlar gelip gidiyor, saatin tiktakları ise bize zamanın kalıcılığını, ezeli ve ebedi varlığını hatırlatıyor.

Wednesday, October 14, 2009

Meleğin Düşüşü


Semih Kaplanoğlu'nun yalın, duru, abartısız tarzını çok seviyorum.. Yumurta filmiyle keşfettim bu yönetmeni, şimdi üçlemenin ikincisi olan 'Süt'ü de izlemeyi iple çekiyorum. 'Meleğin Düşüşü' de yine bir 'gerçek yaşam kesiti' filmi. Günlerin, ayların içinden geçen sıradan insanların yüzüne ışık tutulması belki de. Bence tam da bu yüzden çok içten bir film olmuş. Finali ise hem sinematografik açıdan, hem de kurgusal açıdan vurucu nitelikte..

İnsanın içini acıtıyor 'Meleğin Düşüşü'.. Pek masum, pek hüzünlü, pek naif bir masal gibi..

Monday, October 12, 2009

Dicle Koğacıoğlu'nu kaybettik


Ne denebilir ki.. Kendisini tanıyamamış, dersini alamamış olsam da, o kadar üzgünüm ki şu anda. Öylesine buruk, kırık ki ruhum.

Dünya zeki, hassas, duyarlı, çalışkan bir kadını, bir entellektüeli kaybetti.

İçim acıyor, içim acıyor onun ne denli acı çekmiş olduğunu düşündükçe. Onu bu çözüme iten acının büyüklüğünü düşündükçe.

Aklıma 'Green Mile'da kocaman yürekli John Coffey'in, 'O kadar çok acı var ki bu dünyada, beynime cam kırıkları gibi batıyorlar.. Dayanamıyorum.. ' diye ağlayışı geliyor. Dicle'nin mektubundaki 'Çok acı var, dayanamıyorum' notuyla birlikte.

Aklıma Elif Şafak'ın 'Araf'ının sonu geliyor bir de.. 2.7 saniye.. Titreyiveriyorum aniden.

Huzur içinde yat Dicle.


Saturday, October 10, 2009

Şehirler ve edebiyat

Resim: Prag'da Franz Kafka meydanı



Size de olur mu hiç? Sevdiğim şehirleri, sevdiğim yazarlarla ve kitaplarla özdeşleştirmeye bayılırım ben. Eğer kafamda bir yazar, bir şehirle özdeşleşmişse eğer, o şehri gezerken o yazarın ayakizlerini takip ediyor gibi olurum hep. Bu en belirgin şekliyle Prag'da olmuştu bana. O güzel, 'bin kuleli şehir'in Arnavut kaldırımı sokaklarını gezerken, benden 100 sene önce aynı sokaklarda, gaz lambalarının ışığında yürüyen genç Franz'ı hayal etmiş, çok mutlu olmuştum.

Aynı şekilde İstanbul'un daracık, eğri büğrü ama şiir gibi sokaklarında gezerken Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ı olur aklımda hep.. Boğaz'a nazır oturuyorsam ya da Galata Köprüsü'nden geçiyorsam, Orhan Veli'yi anmadan duramam.. Zaten İstanbul insanı hepten şair eder ya, o ayrı.. Rumeli Hisarı'nda otururken en son gittiğimizde, elimdeki çayı Boğaz'a doğru uzatıp Bart'ıma bir Orhan Veli şiiri okumadan duramadım mesela :) İstanbul, benim için o şiirlerdir. O kitaplardır.

New York'un keşmekeşi içinde gezerken Paul Auster'ın 'New York Üçlemesi'ni düşündüm. Kahire sokaklarında sapsarı bir toz içinde yürürken, Necib Mahfuz'un 'Kahire Üçlemesi'nin mahzun kadını Emine'nin bana bir pencereden gizlice baktığını hisseder gibi oldum. Londra metrosunda, şehrin altındaki tünellerde ilerlerken Neil Gaiman'ın 'Neverwhere'inde kaybolmuş gibi hissettim kendimi. İskenderiye'de korniş boyunca yürürken, Kavafis'in güzel mısralarıydı beynimde yankılanan. Norveç'in fiyortları ve nefes kesici, yemyeşil ormanlarında ise Tolkien'in 'Orta Dünya'sındaydım adeta..

Siz siz olun, bir şehri gidip gezmeden önce, o şehirde geçmiş olan bir kitap okuyun. O şehre bambaşka bir gözle bakacaksınız.




Eğer varolan bütün şehirleri kapsayan bir kitap arıyorsanız kendinize, işte bence o kitap da, Italo Calvino'nun enfes 'Görünmez Kentler' kitabıdır.

Sizin de böyle kitaplarla özdeşleştirdiğiniz şehirler var mı? 'Şu kitabı okumadan şu şehri gezme Moonie' diyorsanız eğer, yorumlara yazarsanız çok sevirinim :)


Friday, October 9, 2009

İnsanlar ve hayat


İnanılmaz ölçüde 'insancıl' olduğumu hissediyorum ben. Şu yazımda da biraz anlatmaya çalışmıştım. İnsanların varlığı, etrafımda çok sayıda insan olması, mutlu ediyor beni. Etrafımdaki kalabalıklardan enerji aldığımı hissediyorum, onların varlığında canlandığımı, güçlendiğimi.. Kendimi mutlu hissettiğim zamanlarda da, mutsuzluk ve hüzün başgösterdiğinde de insanlarla çevrili olsun isterim etrafım.

Türkiye'ye gidince, akrabalarla, arkadaşlarla görüşünce, sokaklarda etrafımdan akan insan selinin nehrine karışınca bu mutluluk doruğa çıkıyor. Amerika'da yaşam belki daha kolay olabilir çoğu insan için, ama bence çok daha yalnız, izole, soğuk.. İnsanlar bir süreden sonra birbirlerine dokunmayı bile unutuveriyorlar. Belki kurallara uyuyorlar ama bu hiç bir işe yaramıyor ki. Zombi gibi bir hayat sürmeye başlıyorlar. Tıkınır gibi yiyor, her yere koşturarak gidiyor, bütün günü bir ofis bölmesinin içine hapsolmuş geçiriyor, önceden belirlenmiş saatlerde ve yerlerde eğleniyor, kendilerine dikte edilen şeyleri satın alıyor, uykusuzluklarını ve mutsuzluklarını yenmek için haplar alıp uyuşturuyorlar beyinlerini. Bir şeyin keyfini sürmeyi, hayatın içinden yavaş yavaş ve tadına vara vara geçmeyi, sevgilerini ve coşkularını göstermeyi, önceden ölçülüp biçilmemiş, spontan laflar edebilmeyi, hatta doya doya bir sevinç çığlığı atabilmeyi bile unutmuş gibiler.

Hayatı, damarlarından kanın akışını, kalbinin güm güm vuruşunu, hayat dolu bedeninin yaşam yolunda koşmasını hissedemedikten sonra yaşamanın ne anlamı var?


Wednesday, October 7, 2009

İstanbul izlenimlerim


1 - Simit dünyanın en güzel şeyidir!!!


2- Şu manzara, dünyanın en güzel manzarasıdır.



3- Halamın mantısı, dünyanın en lezzetli mantısıdır.



4- İstanbul'un kedileri dünyanın en asil kedileridir.



5 - Rumeli Hisarı'nda Kale Cafe'de 'Serpme Kahvaltı' dünya üzerinde cennettir :)

Tuesday, October 6, 2009

Chocoholics Anonymous


Ben Moonie.
27 yaşındayım.
İtiraf ediyorum a dostlar: Bir çikolata bağımlısıyım!


Tuesday, September 29, 2009

Yakinda...

Gezenti Moonie şehir şehir, ülke ülke gezmekten, insanlarla buluşup konuşmaktan, kaç zamandır görmediği onlarca kişiyi görmekten bilgisayar başına oturma fırsatı bulamadı bir türlü.

İstanbul'da son 5 günümü geçiriyorum şu sıralar.. Yakında geri dönüyorum blog'uma.. Çok özledim yazı yazmayı, sizin blog'larınızı okumayı.

Çok yakında gezi anılarımla buradayım :)

Saturday, September 19, 2009

Mutluluk ve şeker



Mutluluk, Beirut'tan Cliquot'yu dinleyerek saatlerce İstanbul sokaklarında yürümek, sonra babişkoyla buluşup gidip Ali Muhiddin Hacı Bekir'den bayram için bir dolu akide şekeri almaktır!



Bu akide şekerleri gibi rengarenk, mis kokulu, tatlı mı tatlı bir bayram geçirmeniz dileğiyle!

Mutlu bayramlar :)



Thursday, September 17, 2009

Eski fotoğraflara bakmak


Fotoğraf: Annem ve babam, bundan tam 29 sene önce güzel bir Eylül günü, nikah törenlerinde


Eski fotoğraflara bakmak, ne kadar değişik duygular içine sokar insanı.. Siyah-beyaz ya da sepya tonlarında, kenarları hafifçe yırtılmış, solgun fotoğraflardan size bakan yüzler, bambaşka bir zamanı, bambaşka bir mekanı anlatıyor gibidir.. 'Kayıp bir zamanın izinde' hissedersiniz kendinizi, o eski fotoğraflara bakarken..

Özellikle de siz doğmadan, bu dünyaya gelmeden önce çekilenler.. Sizin 'kendi zamanınız'dan önceki o bilinmez, meçhul ve ezeli anlar silsilesi.. Aklınız bir türlü almaz. Size bağlı ya da size ait olan hiç bir şey yoktur orada.. Sizin isminiz, cisminiz, bakışınız, varlığınız, ruhunuz yoktur.

Hep yaşlı ve tonton bildiğiniz anneanne ve dedeniz, simsiyah saçlarıyla, dimdik sırtlarıyla, berrak bakışlarıyla, mutlulukla gülümser oradan size. Hep orta yaşlarda olduğunu düşündüğünüz halalar, teyzeler, dayılar, yengeler.. O fotoğraflarda gencecik, ve hatta bir çocuk saflığında, bir çocuk masumluğunda bakıyorlardır objektife..

Şaşırırsınız.. Hiç başı ve sonu olmayan, sonsuz bir döngü içinde olduğunuzu farkedersiniz aniden.. Sarsılır ve duraklarsınız.. Bu gencecik insanların saçlarına aklar ne zaman düştü? Bu dimdik duran sırtlar ne zaman kamburlaştı? Bu zekayla ve mutlulukla parlayan bakışlar, ne zaman hüzünlerle, yorgunlukla doldu? Sorarsınız kendinize.. Cevaplayamazsınız.

Bir gün kendi çocuklarınızın, sizin şimdi çekilmiş olan fotoğraflarınıza aynı hayretle bakacağını farkettiğinizde ise, ürperirsiniz.. Zaman, ne kadar esrarengiz bir şeydir.. Zaman, herşeyi ve herkesi nasıl da değiştirir.. Anlarsınız.

Eski fotoğraflar.. Siz doğmadan çok önceki, o herkesin siyah-beyaz bir dünyada yaşadığını zannettiğiniz zamanlar.. Bazı espritüel şahıslar o zamanlara 'Sen portakalda vitaminken' diyor :) Ben ise o zamanları anlatmak için başka bir tanımı, Amerikalıların çok sevdiğim bir tabirini kullanmayı tercih ediyorum:

'Sen anne ve babanın gözlerinde bir ışıltıyken...'

O eski fotoğraflara bakıyor, gencecik annemin ve babamın gözlerindeki ışıltılarda kendi varlığımı bulduğumu düşünüyorum. Mutlu oluyorum.