Neden korkar insanlar bu kadar, 'tekdüze bir hayat' yaşamaktan? Sıradışı şeyler yaşamak, güzel midir her zaman? Hayat bize sürpriz yaptığı zaman bu sürprizin bizi altüst etmesi daha yüksek bir olasılık değil midir, mutlu kılmasından?
Tekdüze bir yaşamdan korkmuyorum. Hatta sıradan, monoton bir hayatım olsun istiyorum. Normal hayatmızı sağlık içinde, huzur içinde sürdürebilmek istiyorum. Her gün aynı şeyleri yapmak beni korkutmuyor, yıldırmıyor. Tam tersi her gün aynı şeyleri yaptıkça mutlu oluyorum. Düzenimin bozulmasını neden isteyeyim ki, altüst olmayı?
Günün en sevdiğim iki zamanı olan, en başını ve en sonunu, her gün aynı şekilde yaşamak istiyorum.
Her sabah günün o ilk, sessiz, huzurlu saatlerinde günün en sevdiğim öğünü olan kahvaltıyı iki canımla birlikte yapabilmeyi mesela. Beni çok mutlu eden, ocağın üzerinde fokur fokur kaynayan çaydanlığı izlemeyi.. Güzel bir müzik açmayı, perdeleri sonuna kadar açıp içeriye günışığı dolmasını izlemeyi, yeni bir günü erinçle, kıvançla karşılamayı..
Ya da kızım odasında uyuyorken, yanımızda ve güvendeyken, günün işleri bitmiş, ev sessizleşmişken, bir fincan çay alıp odama gitmeyi.. Sen bilgisayarda çalışırken, senin varlığından aldığım güven ve huzur duygusuyla dopdolu, saatlerce kitap okumayı.. Vücudum yatağın içinde ama aklımın yüzlerce kilometre ötede, belki Japonya'da bir kafede, belki Londra'da bir sokakta olmasını.. Yerimde oturuyorken dünyayı gezebilmeyi, okuma aşkım sayesinde!
Her gün bu anları aynı şekilde yaşamak istiyorum. Hiç bir şey değişmesin istiyorum. Sıradan bir hayat...Ah...biz bazı şeylerden sürekli şikayet ederken, dünyanın bir yerinde başka birisi bizim hayatımız gibi bir yaşam hayal etmektedir.. Bilmeyiz.
Thursday, March 28, 2013
Friday, March 15, 2013
Karanlıkta ışıklar
Hani küçükken, bazı sıradan kış akşamlarında, televizyonun tekdüze sesi herkesi mayıştırmışken, koltuğa yayılmış ve ekrana mıhlanmışken, bir anda evin bütün sesleri bıçakla kesilmiş gibi susar, bütün ışıklar birden sönerdi. 'Aaaaaaa' derdi herkes, 'elektrik kesildi!' Bir yerlerden bir kaç mum bulur, getirirdi birisi. Karanlıkta bir kaç mum parlar, odayı bir rüya alemine çevirirdi. Sessizlik ve karanlık, koruyucu bir perde gibi inerdi üzerimize. Bir anda fısıltıyla, masal anlatır gibi heyecanlı bir sesle konuşmaya başlardı herkes. Eskilerden laf açılırdı, gülüşürdük, tekdüze, 'normal' hayatın biraz dışına çıkıvermiş olmanın heyecanıyla. Sanki hayatın içinde küçük bir pencere açılırdı daha sihirli, büyülü, farklı bir aleme. Bir güven duygusu gelirdi içime, yakılan mumların, gaz lambalarının kokusu çarptıkça burnuma. Hem güven, hem huzur duygusu, hayatın içinde açılan o sihirli pencereden bakınca. Aniden, bir sürpriz gibi gelen, kendi istediği zaman gelip istediği zaman giden, ve güzel bir hediye gibi kucağımıza düşüveren sihirli anlar.. Bizi birbirimize daha da yakınlaştıran, kısacık bir an da olsa, bizi o evin içinde birbirine yabancı ruhlar değil, birer sırdaş yapan, yüreklerimizin önündeki duvarları kaldıran. Güven dolu, huzur dolu, efsunlu, büyülü bir kaç dakika.
İşte tam böyle bir duygu seni seviyor olmak.
Etiketler:
gunce
Thursday, March 14, 2013
Mavi
Mutluluk: Yıllar, yıllar sonra en sevdiğim kokulardan birinin (biraz güncellenmiş) haline geri dönmek.
Üzerimdeki atkı, palto, şapka, eldiven, kazakların ağırlığından kurtulmak... Ve bu kokuya bürünüp tiril tiril elbiseler giyip, sallantılı küpeler takıp dolaşmayı istemek.
Kışı seviyorum ama bahar da gelsin artık!
Etiketler:
gunce
Monday, March 11, 2013
Yerçekimli Karanfil
Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde Oysa ki seninle güzel olmak var Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.
Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel O başkası yok mu bir yanındakine veriyor Derken karanfil elden ele.
Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk Birleşiyoruz sessizce.
Edip Cansever
Saturday, March 9, 2013
Cloud Atlas - David Mitchell
“What wouldn't I give now for a never-changing map of the ever-constant ineffable? To possess, as it were, an atlas of clouds.” - David Mitchell
Filmini izlediğimde kafam çok karışmıştı. Kitabı ise filmi fersah fersah geride bırakacak güzellikte. Benzersiz kurgusu, elle tutulabilecek kadar gerçek karakterleri, eşsiz anlatımı kitabı benim gözümde 'bir başyapıt' yapıyor. Geçmişten geleceğe doğru giden 6 hikaye, 1-2-3-4-5-6-5-4-3-2-1 şeklinde yerleştirilmiş romana. Bu kurgusal düzen, kitabı bir an önce okuyup bitirmeyi gerektiriyor, hikayeleri unutmaya başlayabiliyorsunuz çünkü. Ama her bir hikaye o kadar güzel, insanlığın ortak kaderiyle öylesine iç içe ki, zaten kitap akıp gidiyor özellikle ikinci yarısında.
Özellikle ilk başlarda inanılmaz zor olan İngilizcesi bile beni engelleyemedi ve sürekli sözlüğe bakarak da olsa okudum, kapılıp gittim kitaba. 'Bulut Atlası' fikri ve geçmiş ve geleceğin, yaşamış, halihazırda yaşayan ve yaşayacak olan bütün insanların kaderlerinin birbirine bağlı olma fikri çok güzeldi. Kapitalist sistem eleştirisi, distopik gelecekte Sonmi-451'in hikayesi, insanlığın geleceğine ilişkin çok gerçekçi (ve maalesef üzücü) öngörüler içeriyor. İnsanın hiç bitmeyen hırsının ve açgözlülüğün, bizi dönüp dolaşıp hep aynı yere getirmesi, hep aynı daireyi çizmemiz, aynı şeyler uğruna savaşmamız, düşman olmamız gibi..
6 hikayeden en ama en çok sevdiğim Robert Frobisher'ninkiydi. 'Correspondence', yani mektupla iletişim şeklinde aktarılan hikayeleri çok sevdiğimden belki.. Belki müziğin büyüsü kendi hayatımda beni de esir aldığından.. Belki de hüznünden.. Frobisher ve Sixsmith yazışmaları benim için kitabın en okunası bölümleriydi.
Ama en az Frobisher kadar sevdiğim, bir o kadar da güldüğüm ve empati kurduğum bir karakter daha var.. Timothy Cavendish! Bu kadar mı gerçek bir karakter olur, böylesine sıcak, böylesine içten, İngiliz beyefendisi, yaşlılığın dışlanmışlığını ve kaderine boyun eğmeyi reddeden, enfes bir karakter!! Bazı karakterler bizim için gerçekten yaşayan insanlardan daha 'gerçek'tir ya hani, benim için de Timothy Cavendish öyle bir karakterdi.
Türkçe'ye nasıl çevrilir bu kitap, bilmiyorum.. Dili öylesine eşsiz ve İngilizceyi kullanımı öylesine ustaca ki, çeviri çok büyük bir fiyasko olabilir.. Çevirmenin İngilizceyi çok, ama çok iyi biliyor olması lazım bence. 'Her babayiğidin harcı değil' derler ya, tam öyle işte.
Anadilinde okunması gereken bir roman. Gerçekten derin, duyarlı, müthiş bir zekanın ürünü, ince ince bir nakış gibi dokunmuş, özenle kurgulanmış, unutulmaz bir roman.
Monday, February 25, 2013
The Master - Paul Thomas Anderson
Çok uzun zamandır izlemeyi istediğim, izleyince de bu kadar beklediğime değdiğini gördüğüm, Paul Thomas Anderson'dan bir başyapıt daha.. Çok büyük bir şans eseri Music Box Theater'da 70 mm Festivali kapsamında izleme şansım oldu.. Hem sinemada, hem de 70 mm formatında mükemmel kalitede izleyebildiğim için öylesine mutluyum ki! Beyaz perdede ayna gibi net, keskin, berrak görüntüleri olan, muhteşem güzellikte bir film izledim.
Paul Thomas Anderson'ın filmlerini neden bu kadar çok seviyorum? Çünkü insan ruhunu çok iyi inceliyor, analiz ediyor yönetmen. İnsanların hırslarını, zaaflarını, iç dünyalarını, mutluluk ve mutsuzluklarını ruhlarına bir ayna tutmuşçasına berrak, apaçık gösterebiliyor. Bu bakımdan bir 'usta' diyebilirim kesinlikle.. Birlikte çalıştığı oyuncuları da çok özenle seçiyor, bunun sonucunda filmleri hem oyunculuk, hem senaryo bakımından bir harika oluyor. There Will be Blood ve Magnolia'da örneklerini görmüştük.
Bu filmde ise asıl parlayan yıldız Joaquin Phoenix. Alkolik ve agresif bir (eski) deniz piyadesini oynayan Phoenix, kendini aşmış adeta. Hayatımda gördüğüm en başarılı oyunculuklardan biri diyebilirim rahatlıkla. İnanılmaz kilo kaybetmiş, yürüyüşü bile değişmiş. Tıpkı çok sevdiğim Daniel Day Lewis gibi, sadece yüz ve mimikleriyle değil, bütün ruhu ve vücuduyla oynuyor. Uzun zamandır bir oyuncunun performansından bu kadar etkilendiğimi hatırlamıyorum. Kesinlikle en az Daniel Day Lewis kadar hakediyordu o altın heykeli.
Philip Seymour Hoffmann ise 'tarikat lideri' rolünde yine harika. Konuşması, karizması, bir tarikatı tarikat yapan şeyin onun lideri olduğunu bize tekrar kanıtlıyor. Joaquin Phoenix'i kanatlarının altına alıp korumayı, onu 'kurtarma'yı kendine amaç edinmiş, mantık ve bilim yerine körü körüne inancı kendine düstur edinmiş, ilginç bir adam.. Bu karakter yaratılırken ABD'de bir çok takipçisi olan Scientology tarikatının liderinin temel alındığı söyleniyor.
Filmin çok büyük bir başarıyla aktardığı asıl gerçek ise şu: İnsanoğlunun bir liderin peşinden gitme, bir insanın dediklerini yapma, bir gruba / sürüye ait olma ihtiyacı hiç bir zaman yok olmayacak. İnsanlar var oldukça tarikatlar, müritler, şeyhler, rahipler, imamlar, hatipler....vs var olacak, bir grup insan da onların ağzından ne çıkarsa onu hayatlarına tatbik etmeye hazır olacak.
İşte bu yüzden tüyler ürpertici güzellikte, karanlık bir şaheser Paul Thomas Anderson'ın filmi. Artık bundan sonra onun yönettiği herhangi bir filmi izleyince hayalkırıklığına uğramayacağımı biliyorum.
Etiketler:
sinema
Sunday, February 24, 2013
Life of Pi - Ang Lee
Yıllar yıllar önce kitabını okumuş, beğenmiştim. Ama o kadar ruhani ve içsel yolculuğa dayalı bir romandı ki, açıkçası ilk defa filminin çıkacağını duyduğumda şüpheyle yaklaştım. Böyle bir romanın nasıl filmi çekilir diye sordum kendime.
Açıkçası romanı çok başarılı bir şekilde filmleştirmiş Ang Lee. CGI efektleri ile oluşturulan görseller, okyanus, balıklar, doğa tam anlamıyla harika. 'Real 3D' gözlükleriyle 3 boyutlu olarak izlemek de keyfimizi arttırdı. Her film, 3 boyutlu gösterimi kaldırmıyor. Mesela 'Hobbit'i 3 boyutlu izlerken gözlerim acımış, başım dönmüştü, hiç keyif alamamıştım. Ama bu film tam anlamıyla hakkını vermiş 3 boyutun, ve gerçekten o formatta izlenilmesi gerekiyor.
Ancak filmle ilgili daha gitmeden beklentim o kadar yükselmişti ki yine de biraz hayalkırıklığına uğradım. (Hep böyle oluyor, bir kaç kişi birden bana bir filmi çok överse o film gözümde fazla büyüyor ve sinemaya gidip izlediğim zaman hayalkırıklığına uğruyorum)
Her zamanki gibi kitabın filmden çok daha derin ve anlamlı gelmesi bir yana, biraz fazla uzatılmış gibi geldi film bana. Sonlara doğru içim sıkıldı desem yeridir, ki blog'umu takip edenler yavaş filmlerden kolay sıkılmadığımı bilir. Sinemanın doğasından gelen bir şey bu: Pi'nin düşüncelerini, iç hesaplaşmalarını, planlarını, isyanını roman kadar başarılı aktaramıyor bize film. Görselleri muhteşem ama hikayesi çok da güçlü olmayan bir filmden öteye gidemiyor, bizi derinden etkileyip iz bırakamıyor.
Etiketler:
sinema
Friday, February 22, 2013
Ah, dünya.
Bugün karanlığım. İçim karanlık, ruhum karanlık, sanki bir ağırlık oturmuş kalbimin üstüne, kalkmıyor. Aldığım nefesler yetmiyor.
Bugün ben, ben değilim, kendim değilim. İçimden hiç bir şey gelmiyor. En sevdiğim şey olan kitap okumayı bile istemiyorum. Yediğim ekmeğin tadı, kartondan farksız. İçtiğim çay, su da olabilirdi, farketmezdim. Bugün, öyle karanlık, öyle tatsız bir gün. Tünelin ucunda ışık filan görünmüyor.
Cılızım ben bugün, güçsüz. Hayatın yükü binmiş gibi omuzlarıma, bedenim halsiz, dermansız. Karşıma çıkan hiç bir güçlüğe meydan okuyamıyorum. Gülümseyemiyorum. Ağlayamıyorum. Kolumu kaldıracak kuvveti bile kendimde bulamıyorum.
"Gel anne" diyorsun. Birlikte çadırının içine giriyoruz. Sanki bütün dünyayı dışarıda bırakıyoruz. Burası bir sığınak adeta, bir korunak, bir "tarafsız bölge". Sığınağımızın içinde birlikte oturuyoruz anne-kız. Bildiğim ve tanıdığım dünyadan uzaklaşınca, dünyayla arama bir duvar örülünce, işte o zaman yuvarlanmaya başlıyor gözlerimden yaşlar. Patır patır dökülüyorlar. Bir anda içim çekiliyor adeta, boşalıyor ruhum, akıyor dışarıya. Gözlerimin içine endişeli gözlerle bakıyorsun. "Napıyor anne?" diyorsun, endişeli bir sesle. Bilmiyorsun çünkü henüz gözyaşlarının anlamını, insanın içini karartan ağırlığı, annenin sandığın kadar güçlü olmadığını, ruhunun çizilebileceğini onun da, endişelerinin bazen yüreğine fazla gelip dışarı taşacağını.
Sadece seziyorsun, o inanılmaz hassas ruhunla, bir şeylerin yolunda gitmediğini. Dokunuyorsun yüzüme, ıslak tenime. Ellerin bir şifa gibi, yumuşacık, küçük ellerin, şefkatle dokunuyor yüzüme. "Korkma" demek istiyorum sana, "korkma bir tanem, bir tanecik kızım, hayat bazen fazla gelir insana ve ağlamak bir ayıp değildir, bir günah değildir böyle zamanlarda.."
İçim boşalmış, kof bir kabuk gibi çıkıyorum çadırdan. Birlikte pencereye gidip, çıplak dallarını göğe uzatmış ağaçları seyrediyoruz sessizce. Dışarıda pek bir kıpırtı yok. Eline bir tarak alıp, "yat" diyorsun. Sessizce boyun eğiyorum. Önüne, halının üstüne uzanıyorum boylu boyunca. Gözlerim hala gökyüzünde. Saçlarımı okşayıp tarıyorsun dünyanın en şefkatli, en yumuşak, en küçük, en güzel elleriyle. O anda ben mi anneyim, sen mi belli değil. Ben mi senin kızınım, sen mi benim kızımsın, belli değil. O anda benim sana, senin bana olduğundan çok daha fazla ihtiyacım var. O anda ben küçücük bir kızım, sen ise olgun, anlayışlı, şefkatli ve merhametli annemsin. O anda sana olan sevgimin boyutları bu dünyaya bile sığmayacak bir hal alıyor.
Beni o karanlık yerden sen çekip çıkariyorsun. İki yaşındaki kızım. Sıcacık gülüşlü, merhametli, yüreği insan sevgisi dolu, biricik, güzel kızım. Herşeyim.
Küçücük elini tutup çıkıyorum o karanlık, korkunç yerden. Derin bir nefes alıyorum sonunda. Sana yaşlarla ıslanmış, yorgun gözlerimle bakıyorum. Gülümsüyorum.
Etiketler:
gunce
Monday, February 18, 2013
Bach
Bach: Concerto in C
minor for 2 Harpischords
Morning. Chilly air. Breathe, in and out. Have to remind
myself. Steps on the street. Puddles on the pavement, inside: reflections of
trees stretching their limbs down to the depths of the earth. A parallel world,
resembling our own but slightly different. What if I jumped inside?
Dark roast coffee. Dark, dark like my mood. My eyes burn
from sleeplessness. My hand grips the mug, something solid to hold on to. Step
out again to the crisp February morning. Going where? Have to remind myself.
Dread fills my heart slowly, like a dark, thick and foamy beer fills a glass.
I check in with my body, how am I doing? Heartbeat
irregular, fluttering every now and then. Hands cold, as always. Mild backache,
always there, persistent, pestering like a whiny child.
Bach in my ears. Concerto in C minor for 2 Harpischords.
Images of falling leaves dance around in my head. Falling leaves and silent
lakes. Woods, distant and ethereal forests, away from this city, away from all
this madness. Then a soft and calm rain. Anything to wash this heavy dread from
my heart.
Baby steps, one by one. Where am I going? People walk by, no
one looks into my eyes. If they did, would they see the falling leaves?
A breeze stops by, says hello. Feels good on my face. The winter
sun is shining reluctantly. As if apologizing for its existence, and trying to
hide itself behind feathery, translucent clouds.
Minutes pass. Body in motion, not much left to think. My
mind is not here in this city anyways. I find my way on the street by instinct
alone, my brain disconnected from my body, floating somewhere above me with the
feathery clouds.
A gated entrance. My hand, having a will of its own, presses
a doorbell. A shrill buzz. I enter.
I go up steps. Semi-darkness, my eyes trying to adjust. Panting,
carrying the body of an old woman trapped inside a 31 year-old. Up to the
second floor. Wooden floorboards creak. Dread, oh that awful dread, fills my
heart and spills over. The smell of dark roast coffee wafting from the mug in
my hand.
I go inside. Perched on his windowsill, he looks up at me.
“Hello” he says.
Etiketler:
deneme
Wednesday, February 13, 2013
Bana bir hikaye anlat..
Yine bir makale okumak, biraz da not almak için kendimi küçük, şirin bir kafeye atmışım. İsmi 'Growling Rabbit' (Kükreyen tavşan). Mahallemizde bir çok kafe var ama burası en eksantrik, en ilginç olanı. Çünkü gerçekten ilginç insanlar toplanıyor burada. En çok gelenler, bir kaç sokak ötedeki 'yaşlılar evi'nden yürüyerek gelen yaşlılar. 'Huzur evi' demeye dilim varmıyor çünkü o kadar aktif ve hayatın içindeler ki, Türkiye'den alıştığımız 'dünyadan elini eteğini çekmiş, yatalak huzurevi sakini' tanımına bir o kadar uzaklar. Bu kafede toplanıyor, kendi aralarında konuşuyor, sohbet ediyor, günlük olayları tartışıyorlar. Kimisi bir kenarda bir şeyler örüyor, bir kaçı başka bir masada toplanmış, okudukları kitabı tartışıyor, bembeyaz saçlı bir kadın keyifle kahvesini yudumluyor, uzak köşede yaşlı bir adam o günün gazetesini okuyor...
Hepsini ayrı ayrı inceliyorum. Kimbilir ne hikayeler saklıyorlar içlerinde, kimbilir neler geçti başlarından, nerelerde yaşadılar, kimleri tanıdılar, neler hissettiler, şimdi neden buradalar? Çok, çok merak ediyorum. Hepsiyle ayrı ayrı konuşmak, hikayelerini dinlemek, gözlerinin içine bakıp orada yılların geride bıraktığını görebilmek istiyorum. Hepsinin ayrı ayrı siyah-beyaz portre fotoğraflarını çekmek, bu hallerini fotoğraf kağıdına, zamanın tam bu anına mıhlamak, sabitlemek istiyorum. Sokakta belki de yanından hiç düşünmeden yürüyüp geçtiğim bu insanları biraz daha iyi tanıyabilmek, hayatın anlamını onlarla birlikte sorgulayabilmek istiyorum.
Sonra bir rüzgar olup, bu hikayeleri yeryüzünün dört bir yanına dağıtmak.. Uçmak, esip savurmak, yabancı pencerelerden içeri süzülüp, kendi yalnızlığında boğulmuş başka ruhların yanına ilişivermek.. Kulağına 'Yalnız değilsin, gel sana bir hikaye anlatayım' diye fısıldamak istiyorum...
Etiketler:
deneme
Tuesday, February 12, 2013
Thursday, February 7, 2013
Ne garip
Bundan 3 sene önce gökyüzünden bana seslenseydi bir ses, deseydi ki: 'Sana çok güzel bir şey göndereceğiz. Onu öyle çok, öyle çok seveceksin ki, kendinden bile vazgeçebileceksin onun için. Sevgisi yüreğinin sınırlarını zorlayacak. Öyle çok seveceksin ki, bu sevgi içini acıtacak. Öyle çok seveceksin ki, bu sevgi her sene katlanarak artacak, bedenine, yüreğine sığmayacak.'
İnanabilir miydim?
Etiketler:
gunce
Monday, January 28, 2013
Yağmur sonrası
What if you slept? And what if, in your sleep, you dreamed? And what if, in your dream, you went to heaven and plucked a strange and beautiful flower? And what if, when you awoke, you had the flower in your hand? Ah, what then?
S.T. Coleridge
Huyumdur, yere bakarak yürürüm. Özellikle de müzik dinlerken. Yürümek benim için vazgeçilemez bir tutku halini aldı son zamanlarda. Mahallemin, şehrin sokaklarında, kulağımda Massive Attack müzikleri, doyasıya yürümek. Bacaklarım kalbimin ritmiyle bir pıt pıt atmaya başlayana, yorulana kadar. Bedenimin yorgunluğu, aklımın gürültüsünü bastırana kadar.
Yürüyorum yine yağmur sonrası, ılık bir günde. Gözlerim yerde. Hafif, yumuşak bir rüzgar esiyor. Yaşamın nefes alış verişlerini duyabiliyorum böyle zamanlarda. Havada ıslak toprak kokusu.. Yağmur sonrasının o deli eden, sarhoş eden büyülü kokusu.
Gözlerim yerde.. Birden bir su birikintisine rastgeliyorum. İçinde tersine çevrilmiş, çıplak dallarını yeryüzünün derinliklerine doğru uzatmış bir ağaç. Sanki dünya, benim kafamı kaldırıp o ağaçlara bakmayıp, görmeyişime kızmış gibi, ağaçları benim baktığım yere getirmiş. Sanki o su birikintisinin içine baksam, başım dönecek. Bizimkine çok benzeyen ama biraz farklı bir dünya göreceğim. Sanki içine atlasam, Alice gibi bir Harikalar Diyarı'nın içine doğru, uçar gibi, sessiz ve sakince düşeceğim.
Hangisi daha gerçek, ağaç mı, ağacın yansıması mı? Yaşam mı daha gerçek, ölüm mü? Rüyalarımız mı, 'Gerçek hayat' mı? Belki de 'gerçek hayat' sandığımız, başka birinin rüyası. Rüya sandığımız ise, gerçeğin ta kendisi.
Etiketler:
deneme
Friday, January 25, 2013
Lincoln - Steven Spielberg
Daniel Day Lewis, rol yapmaktan çok öte, oynadığı kişi olan bir adam. Bunun en güzel örneğini There Will be Blood'da görmüştük. (Her ne kadar Paul Thomas Andersen'ı bir yönetmen olarak Steven Spielberg'den çok daha fazla sevsem de) Bence bu yüzden, modern zamanların en ama en başarılı oyuncularından biri kendisi. Devleşiyor adeta beyaz perdede. Sadece yüzüyle ve mimikleriyle değil, bütün vücuduyla, sesiyle, duruşuyla oynuyor, ve bir bukalemun gibi oynadığı kişiye dönüşüveriyor.
Şu sıralar deliler gibi Amerikan tarihi okuduğum için benim için çok ilginç, bir o kadar da sürükleyiciydi film. A.B.D'nin kuruluşunda kilit rol oynamış, köleliği yasaklamış ve köleleri serbest bırakmış, benim yaşadığım eyalete lakabını vermiş (Illinois - Land of Lincoln) en ama en çok sevilen Amerikan başkanlarından biri olan Abraham Lincoln'ın hayatını izlemek çok ilginçti. O sıralarda Amerikan kongresinde yer alan tartışmalar, kamplaşmalar, konuşulan konuların bazıları şimdikinden çok da uzak gelmiyor bize. İnsan, hep insan. Nerede ve ne zaman olursa olsun.
Filmde 'klasik Hollywood' tabir edilen müzik kullanımı, oyunculuklar ve göze batanbir kaç sahne tabii ki var, zaten yönetmen Spielberg olunca kaçınılmaz oluyor bu. Ama genelinde benim gibi tarih meraklıları için gayet sürükleyici, başarılı bir film.
Tek büyük eleştirim, sonunun biraz aceleye getirilmesi. Lincoln'un öldürülmesi ve hayatının sonu sanki 'bunu da anlatmamız lazımdı ama çok az zamanımız kalmıştı' havası vererek geçiştirilmiş.
Daniel Day-Lewis bir altın heykelcik daha götürür mü evine bu rolle? Göreceğiz.
Etiketler:
sinema
Monday, January 21, 2013
Soğuk kış sabahları
Sabah 6da uyandım. Kalorifer çalışması gerektiği kadar çalışmamış, ev buz gibi. Ürpererek sırtıma bir yelek geçirip (Annemin düsturudur, 'kalkınca ayağına çorap, sırtına yelek' diye söyler hep!) içeri gittim. Isıtma sistemini kapatıp tekrar açtım, yatağa üşüyerek geri döndüm. Biraz döndüm sağa sola, tekrar uyuyamayacağımı anlayınca 6 buçuğa doğru kalktım, çayı koydum.
Elektrik sobasını yaktık, masanın yanına koyduk. Ilık ılık, ısıtıyor insanı, iyi geliyor.
İnsan hafızası nasıl bir dehliz... Aklıma ortaokul sabahlarım geldi. Dragos'taki ev çok katlı olduğundan ve çok zor ısındığından sabah kalktığımızda serin olurdu epeyi. Kardeşimle biz sıcak çaylarımızı içerken ve evin içine kızarmış ekmek kokusu yayılmışken, annem tüpgaz sobasını masanın yanına çekerdi. Onun önünde ısınarak kahvaltı eder, hiç kalkmak istemezdik. O kadar soğuk günlerde okula gitmek zorunda olmak ölüm gibi gelirdi. Sıcacık soba öylesine cazip olurdu ki, önüne kıvrılıp biraz daha uyumak isterdim.
Şimdi buz gibi, -12 derecelerde gezinen bu ürpertici Chicago sabahında, İstanbul'a giden aklım ve ben.. Uyandık ve birazdan güne başlayacağız. Vücudum aklımın peşinde yorulmuş, kendimi safi hafızadan oluşan bir anılar bütünü gibi taşıyorum bazen.. Geçmiş, bir rüya yumuşaklığı, bulanıklığı kazanıyor. Şimdiki zaman belirsizleşiyor. İkisi birbirine giriyor. Hafızamın koridorlarında gezmeye çıkıyorum bazen. Hayat yekpare, tek ve bütün bir 'an'dan ibaret gibi geliyor.
Elektrik sobasını yaktık, masanın yanına koyduk. Ilık ılık, ısıtıyor insanı, iyi geliyor.
İnsan hafızası nasıl bir dehliz... Aklıma ortaokul sabahlarım geldi. Dragos'taki ev çok katlı olduğundan ve çok zor ısındığından sabah kalktığımızda serin olurdu epeyi. Kardeşimle biz sıcak çaylarımızı içerken ve evin içine kızarmış ekmek kokusu yayılmışken, annem tüpgaz sobasını masanın yanına çekerdi. Onun önünde ısınarak kahvaltı eder, hiç kalkmak istemezdik. O kadar soğuk günlerde okula gitmek zorunda olmak ölüm gibi gelirdi. Sıcacık soba öylesine cazip olurdu ki, önüne kıvrılıp biraz daha uyumak isterdim.
Şimdi buz gibi, -12 derecelerde gezinen bu ürpertici Chicago sabahında, İstanbul'a giden aklım ve ben.. Uyandık ve birazdan güne başlayacağız. Vücudum aklımın peşinde yorulmuş, kendimi safi hafızadan oluşan bir anılar bütünü gibi taşıyorum bazen.. Geçmiş, bir rüya yumuşaklığı, bulanıklığı kazanıyor. Şimdiki zaman belirsizleşiyor. İkisi birbirine giriyor. Hafızamın koridorlarında gezmeye çıkıyorum bazen. Hayat yekpare, tek ve bütün bir 'an'dan ibaret gibi geliyor.
Monday, January 14, 2013
Kürk Mantolu Madonna
'.. İnsanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı... Bir de ben bu halimle kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek, onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum. Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin esvafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?'
'İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyor.'
Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna
Bir günde bitirdim, ve açıkçası daha önce Sabahattin Ali okumamış olduğum için utandım. Ne diyeyim... İnsan ruhunu çok iyi tanıyan, anlatımı bir su gibi akan, içime işleyen bu yazarı keşke çok daha önceden tanısaymışım.. Türk Edebiyatı'nda hala tanımadığım ne değerler var diye düşündüm.. Okudum, okudum ve içlendim, düşündüm, insanları düşündüm, insanların içlerinde sakladığı hikayeleri.. Bize gösterdikleri yüzlerinin hiç mi hiç yansıtmadığı, içlerinde saklı sırları.. Acıları.. Aşkları..
Her bir cümlesi ayrı derinlikte, ayrı güzellikte bu romanı hiç unutmayacağım. İçime, yüreğimin ta derinine bir sıcak konyak gibi işledi, ısıttı yüreğimi bu kitap.. Yutkundukça yaktı, göğsüme yayıldı, beni esir aldı. Okumayı bırakamadım, duramadım. Bende bıraktığı iz ise çok kalıcı oldu.
Sunday, January 13, 2013
Yedinci Gün
Ah ne çok özlemişim o güzel üslubunu Uzun İhsan Efendi'nin.. Yine yoğun, göndermelerle dopdolu, insanlık ve dünya tarihi metaforlarıyla yüklü bir 'okuma serüveni' oldu benim için Yedinci Gün, bu kadar beklediğimize değdi gerçekten.
Yalnız şunu da eklemem gerek: Bu kitap bir 'Puslu Kıtalar Atlası' değil, bir 'Suskunlar' ya da 'Amat' da değil.. Kurgusu çok daha dağınık ve savruk, ve hikayenin içine girmemiz uzun zaman alıyor. 'Baba', 'Oğul' ve 'Hayalet' adındaki üç ana bölümden oluşan kitabın ana çerçevesini ve neye gönderme yaptığını görmek hiç zor olmasa da, hiç bir yere bağlanmayan bölümleri ve yazarın keyfi için eklediği detayları da çokça romanın. Dili önceki kitaplarına nazaran daha ağır ve Osmanlıca kelimelerle yüklü. Bana keyif veren bu durum, başkalarının okuma hızını yavaşlatabilir.
Sanki İhsan Oktay Anar, artık okuyucular için değil kendi için yazıyor, ve yazarken de çok ama çok eğleniyor! Özellikle Osmanlıca ve Türkçe ile bir oyuncakla oynar gibi oynuyor, dilin bütün nimetlerinden sonuna dek yararlanıyor ve bunu yaparken bir çocuk gibi eğlendiği, keyiflendiği gözümüzden kaçmıyor. O bir dil ve anlatım üstadı ve gerçekten Türk edebiyatında eşi benzeri yok.
Şu ana kadar Kitab-ül Hiyel dışında bütün kitaplarını okuduğum İhsan Oktay Anar'ın bu son kitabı, benim için Puslu Kıtalar Atlası ya da Efrasiyab'ın Hikayeleri'nin tahtlarını sarsamasa da, yine de modern Türk Edebiyatı'ndaki çağdaşlarının arasında bir mücevher gibi parlıyor. İyi ki varsın Uzun İhsan Efendi! Allah sana uzun ömür versin, hep yaz, hep anlat bize sen.
Şemspare
Meksika'dan A.B.D'ye dönerken uçakta bir solukta okuduğum, Elif Şafak'ın denemelerinden ve gazete yazılarından oluşan bir derleme... Romanlarından artık zerre kadar hazzetmediğim Elif 'Shafak'ın denemeleri o kadar kötü değildi.. Tabii kitabın hacmini kabartmak için araya eklenmiş çizimler ve Elif Şafak'ın önceleri bu kitabı bir romanmış gibi pazarlayarak önümüze sürmesinden de hiç hoşlanmasam da.. En azından Türkiye'de yaşayan bir kadının hayat, edebiyat, toplum, kadının toplum içindeki yeri, kimlikler ve aidiyet gibi konular üzerinde yazdıklarını okumak ilginçti. Bazı yerlerinde kendi düşüncelerimi okuyor gibiydim, bu da Şafak'ın artık roman yazmada pek vasat olsa da en azından düşüncelerini ifade etmede yine de başarılı olduğunu farkettirdi bana.
Bazı denemeler artık bir süreden sonra birbirinin tekrarı gibi geliyor kesinlikle. Sürekli aynı temalar etrafında dönen bir düşünceler bütünü yazılar: Ötekileştirme, 'biz-onlar' ayrımcılığı ve yazarın sürekli kendinin sürekli 'bakınız ne kadar farklıyım, bildiğiniz Türk kadınlarından değilim, aydın ve 'erkek gibi' bir kadınım!' şeklinde reklamını yapması, ve aslında 'erkek gibi' olmakla övünmekle aslında bildiğimiz ataerkil toplum düşünce yapısından aslında hiç ama hiç sıyrılamamış olduğunu göstermesi!...vs gibi insana batan ve farkedilmemesi imkansız olan yanlarının yanında, arada doğru gözlemler de yok değil. Bir de şu sıralar sadece Türkçe okumak istediğim için iyi geldi.
Saturday, January 5, 2013
Adakızım 2 yaşında
Dünyayı güzellik kurtaracak,
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey...
Ada - Zülfü Livaneli
Mutluluklarla, sağlıkla dolu bir hayatın olsun tatlı kızım.
Günlerin günışığıyla, derin nefeslerle, huzurla başlasın, bitsin. Sıcak yatağından çıkmanı sağlayacak bir hayat gayen, çok sevdiğin bir mesleğin, meşgalen olsun.
Keyif içinde içilen sıcak çaylar ve kahvelere dost sohbetleri eşlik etsin. Dostlarınla, arkadaşlarınla paylaş hayatı, konuş uzun uzun.
Mis gibi kağıt kokan kitaplar, gazeteler oku. Okumanın keyfine var, şimdiki okuma alışkanlığını hayat boyu sürdür.
Bol bol yürü, koş,hareket et, kendine ve vücuduna iyi davran.
Güzel, evde pişmiş, sıcak yemekler ye. Ağzının tadı gitmesin hiç. İştahla, keyifle, mutlulukla, tadına vara vara yemek ye.
Güzel filmler izle, ruhuna dokunan müzikler dinle, bol bol düşün, kendini dinle, arada düşüncelerini yaz.
Okulda (ve bizden) öğrendiklerini sorgula, iç sesini dinle. Kararlarını yüreğinle ver.
Kahkaha at, danset, dünyayı sev. Yaşama sevincin, bu dünyanın hüzünlerine, adaletsizliklerine ve zulümlerine karşı bir deniz feneri gibi parlasın. Sevincin ve neşen, hüznüne galip çıksın. Güzel gülüşünle aydınlat dünyayı kızım, içindeki ışık, dışına taşsın.
Ne olmayı seçersen, hangi yolu tutarsan bil ki hep seni çok ama çok seviyor olacağım. Sen benim gözümün nuru, yüreğimin ışığı, günlerimin neşesisin. Mutlu ve huzurlu ol güzel kızım.
Seni çok seven annen
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey...
Ada - Zülfü Livaneli
Mutluluklarla, sağlıkla dolu bir hayatın olsun tatlı kızım.
Günlerin günışığıyla, derin nefeslerle, huzurla başlasın, bitsin. Sıcak yatağından çıkmanı sağlayacak bir hayat gayen, çok sevdiğin bir mesleğin, meşgalen olsun.
Keyif içinde içilen sıcak çaylar ve kahvelere dost sohbetleri eşlik etsin. Dostlarınla, arkadaşlarınla paylaş hayatı, konuş uzun uzun.
Mis gibi kağıt kokan kitaplar, gazeteler oku. Okumanın keyfine var, şimdiki okuma alışkanlığını hayat boyu sürdür.
Bol bol yürü, koş,hareket et, kendine ve vücuduna iyi davran.
Güzel, evde pişmiş, sıcak yemekler ye. Ağzının tadı gitmesin hiç. İştahla, keyifle, mutlulukla, tadına vara vara yemek ye.
Güzel filmler izle, ruhuna dokunan müzikler dinle, bol bol düşün, kendini dinle, arada düşüncelerini yaz.
Okulda (ve bizden) öğrendiklerini sorgula, iç sesini dinle. Kararlarını yüreğinle ver.
Kahkaha at, danset, dünyayı sev. Yaşama sevincin, bu dünyanın hüzünlerine, adaletsizliklerine ve zulümlerine karşı bir deniz feneri gibi parlasın. Sevincin ve neşen, hüznüne galip çıksın. Güzel gülüşünle aydınlat dünyayı kızım, içindeki ışık, dışına taşsın.
Ne olmayı seçersen, hangi yolu tutarsan bil ki hep seni çok ama çok seviyor olacağım. Sen benim gözümün nuru, yüreğimin ışığı, günlerimin neşesisin. Mutlu ve huzurlu ol güzel kızım.
Seni çok seven annen
Monday, December 31, 2012
2013
Kendi iç huzurumuzu koruyup kolladığımız, keyfini çıkardığımız, kimsenin bozmasına izin vermediğimiz..
Bütün güzel şeylerin onları hakeden insanlara gittiği bir yıl olsun 2013..
Sevdiklerime iyi davransın. En az 2012 kadar harika geçsin. Pırıl pırıl, berrak, mavi, serin, iç ferahlatıcı, pirüpak olsun.. Kalplerimizi yıkasın, tertemiz yapsın, içimizde meltemler estirsin, ruhumuzun bütün pencerelerini açık bıraksın, içimizde essin rüzgarlar, bizi değiştirsin.
Devinelim, hareket edelim, akalım, aynı yerde durmayalım. Seyahat edelim bol bol, okuyalım, yazalım, dostlarla sohbet edelim, güzel, gerçek, lezzetli ve evde pişmiş yemekler yiyelim. Sıcacık çay fincanları, mis kokulu kahveler elimizden eksik olmasın.
Çok güzel hisler var içimde 2013 ile ilgili. Pek güzel bir yıl olacak.
Klasik 'yılbaşı kutlamamız' olarak biz bu akşam yine çok hafif bir şeyler yiyip, sonrasında biraz müzik dinleyip, kitap okuyup muhtemelen saat 10-11 gibi ailecek rüyalar alemine doğru yolculuğa çıkmış olacağız.. : )
Herkese sevgiler, 'iyi yıllar'..
Bütün güzel şeylerin onları hakeden insanlara gittiği bir yıl olsun 2013..
Sevdiklerime iyi davransın. En az 2012 kadar harika geçsin. Pırıl pırıl, berrak, mavi, serin, iç ferahlatıcı, pirüpak olsun.. Kalplerimizi yıkasın, tertemiz yapsın, içimizde meltemler estirsin, ruhumuzun bütün pencerelerini açık bıraksın, içimizde essin rüzgarlar, bizi değiştirsin.
Devinelim, hareket edelim, akalım, aynı yerde durmayalım. Seyahat edelim bol bol, okuyalım, yazalım, dostlarla sohbet edelim, güzel, gerçek, lezzetli ve evde pişmiş yemekler yiyelim. Sıcacık çay fincanları, mis kokulu kahveler elimizden eksik olmasın.
Çok güzel hisler var içimde 2013 ile ilgili. Pek güzel bir yıl olacak.
Klasik 'yılbaşı kutlamamız' olarak biz bu akşam yine çok hafif bir şeyler yiyip, sonrasında biraz müzik dinleyip, kitap okuyup muhtemelen saat 10-11 gibi ailecek rüyalar alemine doğru yolculuğa çıkmış olacağız.. : )
Herkese sevgiler, 'iyi yıllar'..
Subscribe to:
Posts (Atom)











