Wednesday, May 13, 2009

Alış-Veriş


Fotoğraf: Michigan Caddesi üzerindeki H&M mağazası


Dün, uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yaptım: Alışverişe çıktım! Çoğu hemcinsimin aksine ben, alışverişten özel bir keyif almıyorum. Sadece alışverişe çıkmak için dışarı çıkmayı ise artık hiç yapmıyorum neredeyse. Özellikle ihtiyacım olan bir şey varsa, onu bulabileceğim tek dükkana girip, onu alıp çıkıyorum genelde. Dün uzun aradan beri hesapta olmayan şeyler de aldım. Aldım dediysem sadece tek bir yazlık elbise, ve Adidas'tan bir çift babet ayakkabı aldım. Öyle deli gibi alışveriş yapmadım yani :)

Çoğu insandan farklı bir alışveriş anlayışım var sanırım. Bir kere eğer evde aynı şeyden iki tane varsa beni inanılmaz rahatsız eder. Mesela kullandığım şampuan tamamen bitmeden asla yenisini almam. Evde eşya fazlalığı beni çok korkutur. Biraz da bu yüzden geçen hafta bütün dolaplarımı elden geçirip son bir senedir giymediğim ya da kullanmadığım bütün herşeyi poşetlere doldurup buradaki
Gaia hareketi'nin bağış kutularına attım. Bir nevi bahar temizliği yapmış oldum yani. Tavsiye ederim, açılan yer ve ferahlayan dolaplar, çekmeceler insanı o kadar rahatlatıyor ki, çok ağır bir yükten kurtulmuş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Asıl size lazım olan şeylere de yer açılıyor böylece. Evinizi nasıl 'declutter' edebileceğiniz, yani fazlalıklardan kurtarabileceğiniz konusundaki yazım da şurada.

Ayrıca, alışverişte 'Çok ucuz' ya da 'Müthiş indirim' gibi sözler de beni çok etkilemiyor. Bilirim ki benim çok bayıldığım ve mutlaka almayı istediğim o ayakkabılar, o elbise ya da o hırka, asla indirime girmez nedense! :) Bir keresinde mesela, kocaman bir Aldo ayakkabı dükkanında tek beğendiğim terlik çiftinin orada indirime girmeyen tek ürün olduğunu öğrenmiştim. Hiç şaşırmadım! Bu hep başıma geliyor.

Eğer bir şey hoşuma gitmişse ve içime sinmişse alıyorum. Çok seyrek alışveriş yaparım ama aldıklarımı senelerce (Abartmıyorum, en az 5-6 sene) kullanırım. Üniversitenin birinci sınıfından beri kullandığım bir ceketim var mesela. En az 9 sene oldu, hala kullanıyorum. Şimdi baksanız, herhalde geçen sene filan alındı sanırsınız:) İşte böyle sevdiğim kıyafetlere yapışan bir insanım, eğer bir kıyafetimi ya da ayakkabımı çok seviyorsam gerçekten çok uzun süre kullanırım. Bu durumun en uç örneği ise, 14 yaşımdan beri (evet yanlış duymadınız, yani 13 senedir!!!!!) kullandığım pembe pijamalarım. Çok seviyorum onları ne yapayım :) Maşallah hala da eskimediler.

Bu yüzden az ve öz almaya çalışırım, çok beğendiğim bir şeyin fiyatı çok yüksek olsa da ona verdiğim paraya acımam ve alırım. '20 tane ucuz ve kalitesiz tişörtüm olacağına, 3 tane çok kaliteli tişörtüm olsun' felsefesini benimsemişimdir mesela! Bir şeye o anda ihtiyacım yoksa, 'ileride belki ihtiyacım olur' diye düşünmem, asla almam. Evde çoğalan bütün eşyalar, beni bir süre sonra boğacakmış gibi geliyor çünkü!

Alışveriş gerçekten çok ilginç bir fenomen. Herkesin yaklaşımı farklı. Ama şu da bir gerçek ki, sahip olduklarımız ne kadar fazlaysa hayatımız da o kadar karmaşıklaşıyor.

Bu konuda son zamanlarda izlediğim en zeki belgesel niteliğinde olan 'Stuff' videosunu izlemenizi tavsiye ederim.

İyi alışverişler! :)






La Bataille d'Alger

'Cezayir Savaşı'nı büyük bir ilgiyle izledim. Cezayirlilerin Fransızlara karşı verdikleri mücadeleyi ve 1954 yılında başlayan bağımsızlık hareketini çok gerçekçi şekilde anlatmış bize G. Pontecorvo'nun bu filmi. Hareketi başlatan en önemli isimlerden biri olan Ali LaPointe'ın Fransız sömürgeciliğine karşı verdiği mücadele, nefes kesiciydi. Bizim tarihimizi acımasızca eleştiren Fransızların ise daha 1960'lar gibi yakın bir zamana kadar Cezayirlilere yaptıklarını görmek ise ironikti ve benim açımdan çok anlamlıydı. Bu filmden sonra öğrendim ki Cezayir, bağımsızlığını ancak 1962'de kazanabilmiş ve o zamana kadar bir Fransız sömürgesiymiş.

Bir istiklal mücadelesini başlatmak, teşkilat hücrelerinin Casbah bölgesinde oluşturulması, teşkilatın büyüyüp Fransızlara karşı eylemler düzenlemeye başlaması.. Bu gibi süreçleri izlemek çok ilginçti. Filmin asıl başarısı ise, iki tarafın hatalarını da nispeten nesnel bir yaklaşımla seyirciye aktarabilmesiydi bence.



Bu siyah-beyaz tarihi filmin bir çok unutamayacağım karesi vardı. Benim için en etkileyici sahne ise bu sahneydi. Teşkilatın bütün üyeleri Fransızlar tarafından bulunup tutuklandıktan sonra, sağ kalan son önemli üye olan Ali LaPointe, evinde, banyo fayanslarından oluşan bir duvarın arkasına saklanır. Dışarıda Fransız askerler 'Etrafın sarıldı ve artık kaçmak için hiç bir şansın yok, teşkilat bitti, kaybettiniz!' diye bağırırken, sessizce bekler ve seslerini çıkarmazlar. Dışarıya çıkmayı reddettikleri için, bir kaç dakika sonra içinde bulundukları bina bombalanır.

O son dakikalarda, sadece ve sadece olası bir hürriyet ihtimali ve fikri için ölüme gitmeye hazır olmak.. Nasıl bir ruh halidir acaba? Bizim Kurtuluş Savaşımızda hakim olan başlıca ruh halinin de aynısı olduğunu düşünüyorum. Yani sömürgeci güçlerin elinde yaşamaktansa, ölmeye razı olmak. Esaret içinde bir ömür geçirmektense, onurlu bir ölümü ve ebediyette özgürlüğü tercih etmek.

İzlediğim en etkileyici filmler arasına girmeyi başardı 'Cezayir Savaşı'.

Saturday, May 9, 2009

Büyük ninem

Resim: Goncharova - "Anne"

Dedemin annesinin öyküsünü anlatmak istedim bugün.
Dünyada en az bir kişinin kendisini şimdi içinde buruk bir acıyla andığını bilmesini istedim bugün.

Dedemin hikayesi aslında çok hüzünlü. Dedem, yaşamda karşılaşabileceğimiz en güzel, en katıksız, en dürüst, en saf sevgi olan anne sevgisinden mahrum kalmış hayatı boyunca. Trabzon’da küçücük bir çocuk olarak S.. köyünde yaşamını sürdürürken, daha ne olduğunu dahi anlayamayacağı bir yaşta, annesini kaybetmiş.

Dedemin babası, köyde büyümüş, modern tıptan ve doğum kontrol yöntemlerinden haberi olmayan bir ‘köy delikanlısı’ imiş. Dedemin annesi üçüncü çocuğuna hamile kalınca, aradan uzunca bir süre geçmesine ve hamileliğin ilerlemesine aldırmadan çocuğu istemediğini, maddi durumlarının üçüncü bir boğazı kaldırmayacağını belli etmiş karısına.

Hastane, tıbbi müdahale, klinik gibi tüm modern tıp imkanlarının bir lüks sayıldığı bu küçük Trabzon köyünde bir gün, her zamanki gibi tarladaki işinden dönen karısına, sağdan soldan adını duyduğu ve çocuğu düşüreceğine inandığı bitkilerden yapılma sıvılar içirmiş dedemin babası. Ne işe yaradığını ve yan etkilerini bilmediği bu bitkiler, henüz yirmi iki yaşında olan karısının bir kaç saat içinde acıdan kıvranarak ölümüne sebep olmuş...

Annem, yıllar sonra Trabzon’a gittiğimizde kendisiyle aynı adı taşıyan bu bahtsız, bu talihsiz kadını anarken gözlerinde, çok derinden gelen bir acının, bir yürek sızısının biriktirdiği yaşlarla bana dönüp: ‘Ayağında, tarla toprağının çamuruyla ölmüş!’ dedi...Hıçkırarak, kendisini bu hiç tanımadığı, ancak garip bir şekilde yüreğiyle bağlı olduğu kadına sima olarak benzeten köyün yaşlılarını dinledi. Gözlerinde hiç tanımamış olduğu o kadına, o genç kıza karşı duyduğu acıma ve merhametin yankıları vardı.

Ey, uzak bir Karadeniz köyünde, katıksız bir cehalet yüzünden yaşamının baharında yaşamından olan güzel melek! Huzur içinde uyu, benim ruhum sana bağlıdır, sen olmasaydın ben bu dünyada var olamayacak bir ruhtum, senin yaşamın benimkinin kaynağıdır, seni, beni toprağa bağlayan köklerimde hissediyorum ve bana şu anda neredeysen oradan gülümsediğini biliyorum. Sana, oğlunun torunu olarak, dünyanın diğer bir köşesinden selam ediyorum güzel melek. Biliyorum ki, sen de buraya gelebilseydin, benim yaptığım her şeyi daha da iyi ve güzel şekilde başarabilirdin. Huzur içinde uyu, melek...







Bu yazıyı okuyan bütün annelerin anneler günü kutlu olsun.

Thursday, May 7, 2009

Seviyoruz Teo'yu


Kim ne derse desin bütün kusurlarına ve sürekli eleştirilmesine rağmen Teoman'ın yeri benim için başkadır.. Hayat tarzı ya da ilişkileri beni hiç ilgilendirmiyor. Ben, yaptığı müziği ve yazdığı sözleri çok seviyorum. Her albümü, hayatımın ayrı bir dönemine damgasını vurmuştur. ÖSSden çıktığım günün akşamı bile, bir Teoman konserine gitmiştim!

Kapkara kapağına, karamsar sözlerine ve havasına rağmen benim için bu senenin baharına ve yazına damgasını vuracak olan albüm de budur.

Dinler dinlemez vurulduğum şarkısı ise 'Çoban Yıldızı'. Bu şarkı boğazımda düğümleniyor, içime dokunuyor ve yakamı bırakmıyor.

'hadi al götür beni
hala benimmişler gibi
evime, yurduma
taze meyve tatları
yağmurlarında...

.......


çoban yıldızı
sen benle kal
çoban yıldızı
zamanım varsa
biraz daha...'


Yağmurlarında taze meyve tadı olan, güzel ülkemi özledim. :(

Tuesday, May 5, 2009

Oskarlı filmler



Vicky Cristina Barcelona:

Uzun zamandır böyle keyifli ve güzel, sepya tonlarında bir film izlememiştim. Woody Allen hayata, aşka, ilişkilere ve insan ruhuna çok ilginç açılardan yaklaşıyor. Ve çok düşündürücü sorular soruyor her filminde. Bu film bitince de kendimi hayatı ve aşkı sorgularken buldum.

Javier Bardem ve Penelope Cruz harika bir ikili olmuşlar. Zaten Penelope Cruz benim en kişilikli bulduğum oyunculardan biri. Scarlett da güzel olmasına güzel ama sanki Barbie bebeği gibi sığ ve yüzeysel, sıradan bir güzelliği var. Penelope ise tam bir Akdeniz kadını, hani 30lu yaşları, hatta 40lı yaşları bile yaşarken şarap gibi yıllanan kadınlardan. Ya da belki filmde ikisine biçilen roller beni böyle düşünmeye sevketti, bilmiyorum. Bu da Woody Allen'ın karakter seçiminde ne denli başarılı olduğunu gösteriyor.

Karakterler arasındaki elektrik ve uyum neredeyse elle tutulacak kadar somuttu. Barcelona şehri filmde enfesti. Gerçek hayatta da öyledir eminim. İspanya'ya gitme hayallerim yine depreşti. Özellikle Güney İspanya'yı çok görmek istiyorum. Umarım bir gün gidebilirim!

The Reader:

İnsanlar neden sır saklar? Hayatları boyunca başka kimsenin bilmediği bir bilgiyi gizli tutmalarının sebebi nedir? Zaman, neleri değiştirir? Neleri aynı bırakır? İnsanlar değişir mi? Zaman değişse de, geçmişin hatırası aynı kalır mı? Ne görürüz geçmişin puslu aynasına bakınca? Gözlerimiz değiştirir mi olmuş bitmiş olanı?

Sevgimizi göstermezsek ne olur birine? Bir kucaklamayı esirgersek sevdiğimizden, nelere yol açar bu? Şu yazımı hatırlattı bana bu film. Çok sevdim, ama çok da hüzünlendim izlerken. İçim buruk bakakaldım jeneriklerine, film bittiğinde.

Bir sır, bir düğüm olur saklayanın boğazında. Çıkmaz ortaya, çıkamaz. Hayatlar erir, biter, yokolur. Herşeyden geriye, paslı, küçük, teneke bir kutu kalır.

İçime işledi bu film..ve uzun süre silinmeyecek izi.



Sunday, May 3, 2009

Thank you for smoking


'Sigara içtiğiniz için teşekkürler'. Bu isimde bir filmi beğenebileceğim aklıma gelmezdi hiç! Ama gerçekten çok eğlenceli bir filmmiş. A.B.Ddeki sigara ve tütün lobisinin, lobiciliğin, iknanın gücünün bu kadar gülünç diyaloglarla, bu kadar komik bir filmde anlatılabileceğini tahmin edemezdim. Espriler çok zekice. Amerika'da bazı lobilerin (sigara lobisi, alkol lobisi, silah lobisi....vs gibi) Hollywood'u ve medyayı nasıl yönlendirdiği vurucu bir şekilde anlatılıyor izleyiciye.

Bu arada eklemeden geçemeyeceğim: Sigara içmesem de ve yanımda içilmesinden hoşlanmasam da, sigara içen insanlara (özellikle A.B.Dde) insanlık dışı bir yaratıkmış gibi davranılmasından hiç hoşlanmıyorum. Sonuçta bu hayatın her alanında olduğu gibi bir seçim. Herkesin kendi seçimi. Bir insanın sigara içmeyi seçti diye dışlanıp aşağılanması bence çok ikiyüzlüce. Sonuçta hiç kimse obez bir insana gidip de 'Neden bu kadar çok yemek yiyorsun? Yeter artık yediğin' diyip yemeğine tiksinti dolu bakışlarla bakmıyor. Ya da barda oturmuş içkisini yudumlayan birisinin yanına gidip içkisini elinden alarak 'Yeter artık, bu madde zehirli. Kendine zarar veriyorsun. Kanser olacaksın günün birinde....vs' demiyor, diyemiyor. Sonuçta bu iki örnekte de o insanlar kendisine potansiyel olarak zarar verebilecek bir davranış içinde. Ama özellikle A.B.D'de sigara içenler ayrı bir kategoride, en aşağılık insanlar olarak görülüyorlar.

A.B.D'nin dünyanın en büyük sigara şirketlerine evsahipliği yapan ülke olması ve dünyanın geri kalanına sigara satıyor olması ise ayrı bir ironi.

Tabii ki sigara içenlerin etrafındakilere de zarar verdiği bir gerçek. Ancak eğer kendi seçimiyse ve başka insanlara zarar vermeden içiyorsa sigarasını, o insanı rahat bırakmamız gerektiğini düşünüyorum. Nedense insanlar sürekli başkalarını yargılamayı ve kendilerini onlardan üstün hissetmeyi çok seviyorlar. Herkes en doğru kararları kendisinin verdiğini ve herşeyi en iyi kendinin bildiğini düşünüyor.

Sigara içmeyen bir insan olarak hayret ve hayranlıkla okuduğum en ikna edici 'Sigarayı savunma' yazısını ise İranlı yazar Marjane Satrapi yazmış. İşte buradan okuyabilirsiniz.

Sonuçta bu da hayattaki herşey gibi bir seçim. Yapıp yapmamak insanın kendisine kalmış. Her kararda olduğu gibi verilen kararın sonuçlarına katlanacak olan da yine insanın kendisi. Başkalarına bu konuda çok da fazla bir söz düşmediğini düşünüyorum.

Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Friday, May 1, 2009

Anlar - 3

Fotoğraf: Karadeniz turu

Ben, annem, babam, kardeşim, ve dedem.. Arabada gidiyoruz. Etrafımız yeşilin her tonuyla bezeli. Karadeniz yaylalarına çıkıyoruz. Sene 2000, yaz mevsimi. Aşağıda nemli ve neredeyse bunaltıcı bir sıcak olmasına rağmen, yukarı çıktıkça sıcaklık azalıyor. Biz de pek nereye gittiğimizi bilmiyoruz aslında, yola çıkmışız ama yol bizi götürüyor daha çok. Benim elimde, o sırada okumakta olduğum Tolkien'in 'Yüzüklerin Efendisi' serisinin ilk kitabı var: Yüzük Kardeşliği. Frodo ve dostları Lothlorien ormanlarında yürürken, ben de kendimi orada gibi hissediyorum. Etrafımızda yeşillikler, dereler, ağaçlar, bin bir türlü çiçek, enfes doğa kokuları.. Annemler sürekli 'Kızım bırak şu kitabı da etrafına bak biraz!' diyorlar, her zamanki gibi! Ama ben öylesine gömülmüşüm ki kitabın heyecanına, nefes nefese okuyor da okuyorum. Bir yandan annemler 'Moonie yeter artık okuduğun' diyor, bir yandan kitapta Gandalf 'You cannot pass!' (Geçemezsin!) diye bağırıyor Balrog'a. Heyecandan tırnaklarımı yiyeceğim. Kitabın anlatımına hayran kalıyorum. Etrafımda tüm muhteşemliğini gördüğüm doğayı ne kadar güzel anlatmış Tolkien. Okudukça okuyasım geliyor.

Neden sonra, gittikçe ıssızlaşan bir dağ yolunda gittiğimizi farkediyorum. Kafamı kaldırıp etrafa baktığımda, bulutların artık aşağımızda kaldığını görüyorum. İnanılmaz bir güzellik... Bulutlar aşağımızda ve etrafımızda bir deniz oluşturmuş adeta. Hava gittikçe serinliyor. Etrafta tek bir canlı yok. Değil bir insan, bir kuş, bir elektrik direği bile göremiyoruz. Babam 'Kaybolduk galiba' diyor bir ara, ama kaybolduğumuz için çok da endişeleniyor gibi değiliz açıkçası. Sanki o dağ yolunda çıktıkça bambaşka bir dünyaya giriyoruz. Bulutların içine doğru, çok daha serin, ve büyülü bir dünyaya.. Yol sormak istesek, etrafta bir Allah kulu yok. Aşağıya inmek için de çok geç. Mecburen ilerliyoruz yolumuzda.

Bu arada ben çok, ama çok açım. Kardeşim de öyle. Ama öyle böyle bir açlık değil bu. Açlıktan ölüyoruz adeta. Yol kıvrıla kıvrıla yukarılara doğru çıktıkça midemiz kazınıyor, içimiz kalkıyor, baygınlık geçirecek gibi oluyoruz. Sürekli anneme ve babama 'Ne zaman varacağız?' gibi saçma sorular soruyoruz. Dayanılmaz bir açlıkla kıvranır haldeyiz. Hatta hayatımda hiç öyle çok acıktığımı hatırlamıyorum desem yeridir.

Ön koltukta oturan dedemin söylediğine göre yakınlarda bir köy olması lazımmış. Ama etrafımızda hiç bir hayat belirtisi yok ki, köy olsun! Kardeşimle artık umudumuzu kaybetmeye başlıyoruz. Galiba açlıktan bayılacağız döne döne ilerleyen arabanın içinde!

Tam umudumuzu kesmeye başlarken, çok küçük bir eve benzeyen bir köy lokantası çıkıyor önümüze. Birdenbire, öyle hiçliğin ortasından fırlamış gibi. Böylesine unutulmuş bir yerde böyle bir yerle karşılaşmak bizi öylesine sevindiriyor ki, hemen arabadan iniyoruz. İçeriye en önce ben ve kardeşim koşturuyoruz.

Bu ıssız, sessiz ve serin yaylada bambaşka bir zamanı yaşıyor gibi köy lokantası. İçeride bizden başka kimsecikler yok. Sandalyeler, masalar, plastik masa örtüleri.. Bundan onlarca yıl öncesine ait gibi hepsi. O sıralar Orhan Pamuk'un 'Yeni Hayat'ını okumuş olsaydım, onu hatırlardım herhalde. Seneler sonra şimdi o lokantayı düşününce ise doğrudan o roman geliyor gözümün önüne.
Ağustos ayında aşağıda sıcaklık 25-27 derece civarında olmasına rağmen yukarıda sıcaklık 10 derece kadar. Hatta lokantanın bir kenarında çıtır çıtır bir soba yanıyor! İnanamıyoruz.

O küçük lokantada, o muşamba örtülerin üzerinde, hayatımda yediğim en güzel yemeği yiyorum ben. Izgara koyun eti ve çoban salata.. Daha sonra hayatım boyunca gideceğim onca pahalı restorana, kafeye, dünyanın çeşitli yerlerinde tadacağım onca lezzetin hepsine parmak ısırttıracak kadar enfes. Çok acıkmış olmamın da bunda katkısı var eminim, ama bu lezzet bambaşka bir şey. İnsanı bambaşka bir boyuta götürüyor.

Adı bile unutulmuş bir Karadeniz yaylasında, bulutların biraz üstünde, zamanın durduğu bir kır lokantasında, mutluyum işte o anda. 'Cennet böyle bir yer olmalı' diye düşünüyorum kendi kendime. Gülümsüyorum.


Tuesday, April 28, 2009

Anlar - 2

Fotoğraf: Coyote Jack


Sene 1996. Bir bahar sabahı, hava güzel İstanbul'da. 14 yaşımın hayalperestliği başımda. Bir okul günü sabahı, her zamanki gibi formamı giyiyor, kahvaltımı edip evden çıkıyorum. Orta Üç'teyim ve o günün akşamında okul arkadaşlarımla birlikte Kapadokya'ya gideceğiz, trenle. O gezi beni o kadar heyecanlandırıyor ve mutlu ediyor ki. Babam bana yolda dinleyeyim diye ilk Walkman'imi almış, Sony. Walkman'ime hangi müzikleri koyup yolda dinleyeceğimi düşündükçe seviniyorum.

O gün babam beni okula gitmem için minibüs durağına bırakıyor. Beyaz arabamızı kullanan babamın köşeyi dönerken 'dat!' diye son bir 'görüşürüz Moonie!' kornası çaldığını duyuyorum

En son hatırladığım şey, okulun önünde minibüsün merdivenlerinden aşağıya doğru indiğim.

GÜM! Sonrası sonsuz ve korkunç bir beyazlık. Aslında çok korkunç olduğu belli değil ilk başta. Bembeyaz ve her tarafımı saran bir sis sadece. Sis içinde bir o yana, bir bu yana savruluyorum. Nerede olduğumu, ne yaptığımı bilmeden. Ne garip, hep simsiyah olacağını düşünürdüm baygınlığın, ama bembeyazmış diye düşünüyorum.

Neden sonra, sisler dağılıyor. Her taraf hala bembeyaz. Ama farklı bir beyazlık bu. O da ne? Bir yerde yatıyorum, tepemden beyaz tavanlar geçiyor. Etrafımda birileri konuşuyor sürekli. Neredeyim, neredeyim? Garip bir ürperti alıyor içimi.

'Neredeyim ben?'
'Korkma, bir trafik kazası geçirdin...'

???????

Kafamı biraz kaldırıyorum. Bir sedyedeyim, üstümde kan damlaları. Okul gömleğim ve eteğim üzerimde. Etrafımda hemşireler, tanımadığım insanlar. Sedye bir yerlere gidiyor habire. Tekrar sislerin içine dalıyorum.

Babam ve annem geliyorlar bir ara. Gözümü açıp onları görüyorum ama sarhoş gibiyim. Ne söyleyeceğimi bilmiyorum, konuşacak kelimeleri bulmakta zorlanıyorum. 'Yoldan karşı karşıya geçerken hızlı bir araba çarpmış' diyor birileri bir yerlerde.. Önce havaya fırlamış, sonra yerlerde sürüklenmişim. Ben neden bunların hiçbirini hatırlamıyorum?? Şaşkınım sürekli.

Kaza okulun kapısının tam karşısında olmuş, okul müdürü gelmiş ve benle konuşmuş bir ara. Ben sürekli 'babamı istiyorum' diye sızlandığım ve ağladığım için bana 'Moonie kızım, üzülme, o birazdan gelecek, hem ben de senin baban sayılırım' demiş ve teselli etmeye çalışmış beni, ben de 'Ama ben gerçek babamı istiyorum!' diye daha da çok ağlamaya başlamışım. Hiçbirini hatırlamıyorum.

Annemle birlikte röntgen çekilen odaya götürüyorlar bizi. Her harekette ayrı bir sancı saplanıyor vücuduma. Kalça kemiğim kırılmış. Hani şu kalçaların altında yarım daire gibi olan ince iki kemikten biri. Yeri dolayısıyla alçıya da alamıyorlar. Röntgenim çekiliyor bin bir güçlükle.

Bir ara babaannem geliyor, bana petibör bisküvilerden yedirmeye çalışıyor. İstemiyorum, midem bulanıyor. Tam o sırada bir doktor geliyor ve burnumun kırılıp kırılmadığını anlamak için burnumu bir sağa, bir sola, yukarı ve aşağıya doğru çekiyor. Müthiş bir acı...Gözlerimden yaşlar boşanıyor.

Bir çok muayeneden ve testten geçiyorum. İlk gün beyin travması olup olmadığını anlamak için ağrı kesici verilmeyeceğini söylüyorlar. Nasıl vermezsiniz? diye bağırmak istiyorum, yutkunuyorum. Her hareket ettiğimde bacaklarıma ve kalçama sivri bıçaklar saplanıyor gibi çünkü.

Ambulansa bindiriyorlar beni sedyeyle. Sağ tarafıma dönmüş başım. Ambulansın masmavi bir perdesi var. Arasından dışarı bakmaya çalışıyorum. Yok, olmuyor. Perde o kadar sımsıkı kapalı ve iliklenmiş ki metale, bir türlü dışarıya bakmak mümkün değil. Biraz mavi gökyüzü görsem iyi hissedeceğim kendimi, ama yok, bir türlü açamıyorum perdeyi. Klostrofobik bir baskıyla daralıyor göğsüm. Bir an önce çıkmak istiyorum dışarı.

Eve geliyoruz, üst kata çıkarılıyor sedye. Yatağıma yatırıyor beni annem. Annem şokta, annemin yüzü bembeyaz. Okul eteğim öylesine sıkışık ki, beni acıdan bağırtmadan çıkarmak öylesine imkansız ki, yengemle birlikte ikisi, makasla kesip ancak öyle çıkarabiliyorlar eteğimi.

O gece, ağrı kesicisiz bir gece. Başı sonu olmayan, simsiyah, korkunç, sancılı bir gece. Sırtüstü uyumam gerekiyor, yana dönemiyorum. Sırtüstü uyuyamıyorum. Ne tarafımı kıpırdatsam ağrılar saplanıyor, uyuyamıyorum. Ağrılardan inliyorum bütün gece, ağlıyorum. Odamdaki dert ortağım, benimle birlikte uyumayan canım anneannem. Yerde yatıyor, yer yatağında, benim için bizde kalıyor. Bütün gece, ben inledikçe o 'Ah yavruum' diye cevap veriyor. Bazen o da benimle birlikte ağlıyor gecenin karanlığında, boğuk hıçkırık seslerinden anlıyorum. Uyuyamıyorum.

O gece ve ondan sonraki 1 ay boyunca çıkamadım yataktan. Tuvalete gitmek için bile çıkamadım. Anneannem bir ay boyunca benimle aynı odada kaldı, annem ve babam işteyken bile dert ortağım olarak yanımda oldu. Yepyeni walkman'imi ise bir ay boyunca yatakta dinlemekmiş kısmet, bilemezdim!

Bana çok fazla şey öğretti bu deneyim. İnsanın iki ayağı üzerinde durmasının bile ne büyük bir mucize olduğunu mesela. Kimseye muhtaç olmadan odanın bir tarafından diğer tarafına gidebilmenin bile ne büyük bir nimet olduğunu. Sabrı ve metaneti. Acısız ve ağrısız geçen bir dakikanın bile ne kadar kıymetli olduğunu.

'Yatalak hasta' kavramını yaşayınca anlıyor insan. Öğrendim ki, yatağa mahkum bir insanın bambaşka bir dünyası varmış ve 'sağlıklı insanların dünyası'yla arasındaki sınır, o yatağın 2 metrelik kenarından ibaret, küçük görünen ama devasa bir duvarmış. İnsan bir kez öte taraf düştü mü, nasıl çaresiz hissedermiş kendini, öğrendim.

Bir ay sonra hastanede ilk defa ayağa kalkınca, insanın yürümeyi ve yerçekimi kuvvetlerini bile unutabileceğini öğrendim. Titrek bacaklarımın üzerinde ilk adımlarımı atarken, kendimi yürümeyi ilk defa öğrenen bir bebek gibi hissettim. Aciz ve zayıf..

Tamamen iyileştikten sonra, hayatımın sonuna kadar, aldığım her sağlıklı nefes için Allah'a şükretmeye karar verdim. Başka insanların kafalarına taktığı çoğu küçük soruna, negatif insanların davranışlarına ve sözlerine, küçük hesaplarına, başarılı insanları çekemeyen, sürekli laf sokmaya çalışan kıskanç ve kompleksli insanların tavırlarına...Hepsine gülüp geçebilmeyi öğrendim. Gerçekten önemli olan şeyler başkaydı çünkü. Gerçekten önemli olan şey, 'bir nefes sıhhat'ti ve hep öyle kalacaktı.

Ölüme en yakın olduğum andı işte o beyaz sisler.. Ölmüş de olabilirdim. ama yaşıyordum, henüz 14 yaşındaydım ve önümde daha dolu dolu geçecek nice yıl vardı. Yaşıyordum, önemli olan da buydu.

14 yaşımda bir kaza geçirdim, ve ondan çok şey öğrendim.


Sunday, April 26, 2009

Geri döndüm!



9 gün önce Moonshine bavullarını topladı, Ipod'una bol bol Gotan Project, Joao Gilberto, Paris Combo, Pink Martini ve Hed Kandi - Serve Chilled albümü yükledi, Bart'ıyla birlikte çok uzak ve sıcak bir adaya gitti!

Moonshine o adada hayatının en güzel tatilini yaptı. Akla hayale gelebilecek her türlü renkte ve şekilde tropik balıkla dolu okyanusta yüzdü (saatlerce yüzdü hem de, annesinin onu neden 'balık kızım' diye sevdiğini bir kez daha hatırladı böylece:), şnorkelle dalıp onları izledi, dalgaların içine atladı, kumsalın kenarında yürüdü, teknelere bindi, 5-10 metre uzaklıktan balinalar ve deniz kaplumbağaları gördü, su kaydıraklarından kaydı, 3000 metre yükseklikteki bir volkanın soğuk zirvesinden güneşin doğuşunu izledi, gökyüzünde hayatında hiç görmediği kadar çok yıldız gördü, kayan yıldızlarda dilek tuttu, sağanak yağmur altında yemyeşil yağmur ormanlarında yürüdü, kayalara tırmanıp şelalelerin havuzlarında yüzdü, hayatında ilk defa helikoptere bindi ve vadilerin, ormanların üzerinden uçtu, bir jiple dağları taşları aşındırdı, egzotik müzikler dinledi, nefes kesici bir ateş dansçısını izledi, bin bir türlü tropikal çiçek, kuş ve bitki türü tanıdı, enfes yemeklerden tattı, bol bol ananas yedi, mis gibi hindistancevizi koktu.

Yüzlerce fotoğraf çekti, hem su üstünde hem de su altında.
Sayfalarca günlük yazdı. Maceralarını kaydetti, seneler sonra okunmak üzere.

Moonshine cennette, herhangi bir bilgisayar ekranından uzak dokuz gün geçirdi. Bir rüya gibi geçen dokuz gün. Ruhu ve beyni dinlendi, huzur içinde şimdi. Bu yazıyı okuyan herkesin bir gün o adaya gidebilmesi ve bu güzellikleri yaşayabilmesi için dua edecek bu gece!

Blog'unu da çok özledi :)

Tuesday, April 14, 2009

Ernest Hemingway'in doğduğu ev




Hayli güneşli, ancak buz gibi bir esintiyle insanı ürperten bir Nisan günü. Klasik bir Chicago havası yani. İnsana pencereden bakınca 'Aaa hava ne kadar güzel!' dedirtip, dışarı adım atıp köşeyi dönünce tir tir titreten bir hava. Bu buz gibi esinti bile içimizdeki gezme isteğini azaltamadı ve Chicago'nun banliyölerinden biri olan Oak Park'a doğru yola çıktık. Oak Park'ta hem dünyaca ünlü mimar Frank Lloyd Wright'ın evi ve stüdyosu var, hem de Ernest Hemingway'in doğduğu ve 6 yaşına kadar kaldığı ev. O evin bir iki blok ötesinde de gençlik yıllarını geçirdiği ve şimdi müzeye çevrilmiş olan diğer evi var.



1899 yılında güzel bir Temmuz günü işte bu evde doğmuş minik Ernest. Tur rehberimizin anlattığına göre hayli yaramaz, cin gibi, hayalgücü çok geniş bir çocukmuş. Doğduğu ev dedesinin eviymiş ve klasik Viktorya tarzı, gayet güzel bir evmiş (hala da öyle). Hatta o zaman çok nadir görülen elektrikli lambalar dahi varmış evde.

Ernest öylesine meraklı, haylaz bir çocukmuş ki, dedesi bir gün 'Bu çocuk günün birinde ya çok ünlü olacak, ya da hapsi boylayacak!' diye bir beyanatta bulunmuş! Tabii dedesi torununun geleceğini görmeye nail olamamış ama biz hangi yolu seçtiğini biliyoruz Ernest'in.

Ailenin doğan ilk erkek çocuğu olduğundan, babası o doğduğunda o kadar sevinmiş ki, büyük bir borazanı alıp evin dışına çıkıp bütün gücüyle üfleyerek bütün mahalleye bir oğlu olduğunu bildirmiş! Hatta bu boru sesini evde yangın var sanan bazı komşular ellerinde su dolusu kovalarla hemen yanına üşüşmüşler!

Dedesi (yani annesinin babası) 6 sene sonra ölene kadar da bu evde yaşamışlar. O zamanın yaşam şartlarına göre gayet kaliteli ve rahat bir yaşam sürmüşler. Yalnız Ernest Hemingway'in babası olan Doktor Ed, genetik bir hastalık yüzünden depresyona ve halsizliğe çok yatkınmış. Zaten daha sonra beklenmedik bir şekilde kendi hayatına son vermiş, aynı oğlu Ernest'ın seneler seneler sonra yapacağı gibi.

Ernest Hemingway 1917'de liseden mezun olana dek bu mahallede kalmış. Yazları Michigan'daki yazlık evlerinde geçiriyorlar, kışınsa Oak Park'taki evlerine dönüyorlarmış. Michigan'da sürekli evin dışında, göl kıyısında, ormanda ya da nehir kıyılarında geçirdiği uzun yaz günleri, Ernest'ta çok derin bir doğa sevgisinin doğmasına sebep olmuş. Daha sonraki romanlarında bunun etkisini belirgin biçimde görüyoruz.

Yazarların evlerini gezmek beni çok ama çok heyecanlandırıyor, daha önce de söylemiştim. O yazarın dokunduğu eşyaları, içinde yaşadığı odaları, baktığı resimleri görmek, benim için tarif edilemez bir mutluluk. Kendimi ona çok daha yakın hissediyorum, böylece. Onun da benim gibi bir insan olduğunu, hüzünleri, sevinçleri, kusurları ve meziyetleriyle dolu dolu bir yaşam sürdüğünü farkediyorum. O yazar benim için kitaplara basılı bir 'isim' olmaktan çıkıp, ete kemiğe bürünüyor, capcanlı bir insan oluyor. Bu yüzden çok seviyorum yazarların evlerini gezmeyi, görmeyi.

Eski evlerdeki o ahşap kokusuyla eski kadife kumaş kokusu karışımı, 'yaşanmışlık kokusu'nu da çok, ama çok seviyorum.

Hemingway'lerin evinden bir kaç fotoğraf daha:


Girişte eski bir bisiklet. Belki de Ernest bununla evin içinde ya da bahçede geziyordu, kimbilir?



Hemingway'in annesi, aynı zamanda bir opera sanatçısı olan Grace.


Mutfak, ocağın üstü.


Çocuk odası ve tahta atlar.



Ernest ve kardeşleri, Michigan'daki yazlık evlerinin bahçesinde dedeleriyle birlikte. En soldaki, kameranın dışına hin hin bakmış olan da Ernest :)


Gezenti Moonshine'la gezileriniz yakında devam edecek!




Monday, April 13, 2009

O Çocukları


Ben çok sevdim bu filmi ya.. Gerçekten çok sevdim! İçimi ısıttı bu film, başka ciddi, karamsar, hüzünlü, nostaljik...vs Türk filmlerinin tam tersine. Özgü Namal yine duru ve sade güzelliğiyle, başarılı oyunculuğuyla beğenimi kazandı. Çocuk oyuncuların hepsi ayrı bir şirin. Demet Akbağ ve Altan Erkekli zaten Türk tiyatrosunun duayenlerinden, bu filmde de inanılmazlar. Oynadıkları her sahneyi öyle bir doldurmuşlar ki, döktürüyorlar resmen, konuşturuyorlar oyunculuklarını. Filmin hüzün-kahkaha dengesi de tam yerinde olmuş. Tuzu biberi yerinde, çok lezzetli bir çorba gibi sanki! Çok keyifle izledim O Çocukları filmini. İsmi ilk başta insanı biraz irkiltse ve bazı sahnelerinde gerçekten sunturlu küfürler olsa da hiçbiri göze batmıyor, kulağı tırmalamıyor. Aksine filmin güzelliğine güzelik katıyor bence. İzleyiciyi de gülmekten öldürüyor! :)

Gerçekten düşündüm de, bunca zamandır yurtdışında yaşıyorum, İngilizce, Almanca, Fransızca ve İspanyolcadaki küfürlerin çoğunu da duydum. Hayatta küfreden bir insan değilim, sürekli küfredenlerden de pek hoşlanmam.

Ama çok başı sıkıştığında ya da bir şey çok ters gittiğinde, insanı kendi anadilinde şöyle doyasıya küfretmekten daha fazla rahatlatan az şey var şu dünyada! İngilizce ya da başka bir dilde küfredince insana gerçekten küfrediyor gibi gelmiyor. İlle de kendi anadilinde olması lazım. Çok ilginç gerçekten! Hatta bununla ilgili bir makale bile yazılabilir bence. (Akademisyen ruhum kabardı yine)

Uzun sözün kısası film bence gayet hoş, keyifli. Tavsiye ederim size de.

Saturday, April 11, 2009

Ah blogistan ah!


Fotoğraf: Relu Rori


Geçen akşam arkadaşlarımla konuşurken farkettik: İnsanların 'özel' anlayışı ne kadar değişti internetin hayatımıza girmesiyle, değil mi?
Eskiden insanlar hayatına dair en özel şeyleri, duygularını düşüncelerini günlüklere yazıp üstüne kilitler vururken (Sevgili arkadaşım P'nin bir gözlemi bu:) şimdi herkes herşeyini, ama herşeyini teşhir etme peşinde.
Meğer ne meraklıymışız biz, izlemeye ve izlenmeye. Hayatımızın her detayını, her yediğimizi içtiğimizi, izlediğimiz fimleri, okuduğumuz kitapları, kendi ailemizi, arkadaşlarımızı, çocuklarımızı, okulumuzu, işimizi, dost ve düşmanımızı anlatmaya.
Facebook, Twitter, bloglar, başka sosyal siteler...hiç farketmiyor. Hepsinin altında yatan düşünce aynı: İzlemek ve izlenmek. Hayatını herşeyiyle teşhir etmek.
Dün akşam kimlerle hangi mekanda takılmışsın, en sevdiğin renkler neler, son okuduğun kitap hangisi, kendini o anda nasıl hissediyorsun, o anda neler yapıyorsun, hatta ve hatta Facebook'un son tanımlamasıyla sorduğu inanılmaz soru: 'Şu anda aklından neler geçiyor?' Hepsi aynı sayfada, hazır ve nazır bekliyor. O sayfaya giren herkes o insan hakkında anında yüzlerce şey öğreniyor.
İnanılmaz kalabalık ve gürültülü bir mahşer meydanında gibiyiz.
Herkes sürekli kendini, kendi hayatını anlatıyor. Hiç durmaksızın.
O kadar çok konuşuyoruz ki gerçek hayatta arkadaşlarımızla karşılaştığımızda artık anlatacak çok da bir şey kalmamış oluyor.
'dün akşam nasıldı?'
'Facebook'ta fotoğraflarını koydum ya!'
'Filmi beğendin mi sen?'
'Blog'umda yazmıştım ya!'

Gibi kısır diyaloglar doğuyor böylece.. İnsanların paylaşacak bir şeyi kalmıyor, her şeylerini bloglarına dökmüşler çünkü. İnternette bloglara baktığımda şöyle bir, hemen göze çarpan bir kaç şey var:

1 - Hayatını ne kadar ayrıntılı anlatırsan, kendinin ne kadar çok fotoğrafını koyarsan blog'un o kadar çok okunuyor ve takip ediliyor.


Açıkçası artık bayağı korkutmaya başladı bu beni.
Birbirini hiç tanımamış, bir kez olsun yüzyüze gelmemiş insanlar, birbirlerinin bloglarına 'Canım, hayatım, canikom, güzelim...'le başlayan yorumlar yazabiliyor mesela. Hayatında hiç görmediği bir insanı teselli ediyor, onunla dertleşiyor, sırlarını paylaşıyorlar. Bir insan kendini nasıl bu kadar çabuk ve bu kadar kolay bir şekilde böylesine yakın hisseder sadece ekrandan tanıdığı birine?


2 - Ne kadar çok blog'u takip edip ne kadar çok yorum yazarsan o kadar çok yorum alıyorsun. Karşılıklı bir 'sen benim blog'uma yaz, ben de seninkine' anlayışı var, çoğu insan yorumlarına bir karşılık bekliyor. Aynı şey blog linklerini sayfalara eklemek için de geçerli. 'Sen sayfamın adını benim sayfama eklemezsen, ben de seni kendi sayfama eklemem!' Alışveriş mantığındaki bu olaydan pek hazzetmiyorum açıkçası.

3 - Maalesef blog yazarlarının çok büyük bir kısmı Türkçe'yi doğru kullanmaktan aciz. Hiç kimseden mükemmel olması beklenmiyor tabii ki ama üniversite bitirmiş insanların 'PEKTE ANLAMADIM DOĞRUSU' ya da 'CMRTESİ GÜNÜ SNMAYA GİDELİMMİ ŞEKERLER' gibi cümleler kurması beni inanılmaz rahatsız ediyor ve umutsuzluğa düşürüyor.

Bir hayalim var. Bu gibi insanların gece uyurken gidip kulağına 'DAHİ ANLAMINA GELEN 'DE' AYRI YAZILIR!!!' diye bağırmak!! Evet, takıntılı ve hastayım bu konuda, biliyorum. Herkesin bir takıntısı vardır :)

4- Aynı şekilde 'yeni nesil'de yani özellikle 18-25 yaş arası blog yazarlarında gördüğüm 'İngilizce sözcükleri Türkçe okunuşlarıyla yazma alışkanlığı' da beni inanılmaz rahatsız ediyor. Yeni bir moda mı bu? Eğer öyleyse çok çirkin bence. Şöyle bir cümle görünce gerçekten midem bulanıyor: 'Ay bugün de boyfrendimle sinemaya gittik. Amaaan horibıl bi film! Yani ay kudınt stend it, bu kadar olur! Hadi optum sizi canlar! Ay hart yu.'

Lütfen söyleyin bana, bütün bunlar sizi de rahatsız ediyor mu? Ben mi çok hassasım, ya da bunları farkeden bir ben miyim?
Kötü bir kabus mu bu? Yoksa ben yaşlanıyor muyum :)


Underground


Emir Kusturica ve Goran Bregovic. Rüyayla kaosun birleşmesi. Avrupa'yı sarsan savaşlar, diktatörlükler, yıkılan ülkeler, Tito, sislerin içinde kayıp, dumanlı Yugoslavya, yeraltında geçen zamansız ve mekansız yaşam, bir maymun, trombonlar, trompetler, bir gelin, bir damat, bir tank, Mesecina, Marco, Blacky, Natalija, yanan ve yokolan ülkeler, insanlar.

'Yugoslavya diye bir ülke yok artık'
'Bir savaş, kardeş kendi kardeşini vuruncaya kadar savaş değildir.'
Uzun süre rüyalarımdan çıkmayacak 'Yeraltı' ve onun getirdikleri.


Tuesday, April 7, 2009

Siyah Süt


Pazar günü başlamıştım, bu akşam bitirdim. Ne güzel yazmış yine Elif Şafak. Ne acımasızca ve dürüstçe didiklemiş kendi iç dünyasını, içindeki farklı kadınları, korkularını, endişelerini, evhamlarını.. Hem 'beyin' hem de 'beden' olmanın zorluklarını, yani hem 'kadın', hem de bir 'yazar' olmanın çelişkilerini öyle güzel anlatmış ki. Akademiyi ya da edebiyatı kendine yaşam tarzı olarak seçmiş her kadın kendinden bir şeyler bulabilir bu kitapta.. Elif Şafak'ın mücadele ettiği bir çok sorun, kafasında olan bir çok endişe hakkında yazdıkları, sanki kendi düşüncelerimin yazıya dökülmüş hali gibiydi. Aynı anda hem kadın, hem entellektüel olmanın anlamı ve ünlü kadın yazarların karşılarına çıkan zorluklar, yaşamları.. Bütün bunları çok akıcı ve zaman zaman espritüel bir dille kaleme almış yazar. Kendi vatanından ayrılıp dünyanın uzak bir köşesinde tek başına verdiği mücadele, küçücük bir odada yazdığı romanı, Boston'da üniversite kampüsünde 'beden' değil de 'beyin' olmaya karar verdiği an.. Ve bütün bunların üzerine gökten pat diye düşen aşk ve sonrasında gelen annelik.. Bütün bu duygu değişimlerin yarattığı karmaşadan doğan postnatal depresyon. Bir yazarın gözünden hepsi anlatılmış birer birer.

Sanırım bu gibi durumlardan öğrenmemiz gereken en önemli şey, insanın kendini herşeyin akışına bırakırsa iç huzurunu asla kaybetmeyeceği. Hayatı kontrol etmeye, yönlendirmeye, zorlamaya çalıştığımız anda bocalamaya başlıyoruz. Ne demiş bu kitapta Şafak:

'Hayat, biz planlarımızı yaparken peşimiz sıra sessizce gelip, o pek süslü pek fiyakalı planlarımıza Miki kulakları, vampir dişleri, pos bıyıklar çizen yaramaz mı yaramaz bir çocuk. Sen istediğin kadar planladığını zannet geleceği, o gene bildiğini okur.'

İşte tam da bu yüzden seneler önce plan yapmayı bırakmıştım. Hayatta o anı yaşamak, ne geçmişin olmuş bitmişiyle, ne de geleceğin belirsizliğiyle kendimi zehirlememek.. Buymuş meğer hayatta mutluluğun sırrı. O yüzdendir ki plan yapmayı hiç sevmem, sürekli geleceğimle ilgili sorular soran insanlara ne cevap vereceğimi şaşırırım.

14-15 yaşlarında içine kapanık bir ergenken, siyah tişörtler giyer ve gri ajandamın içine benden başka kimsenin okumadığı melankolik şiirler yazarken, ben de güya bir manifesto yazmıştım kendimce:

1- Asla ama asla 30 yaşından önce evlenmeyecektim.
2- Asla çocuk sahibi olmayacaktım. Çocuklar umarsızca bencil, insanın sonsuz zamanı olsa hepsini de alan, gereksiz şeylerdi. Sırf kendi bencilce isteklerim yüzünden bu dünyaya bir çocuk getirmeyecektim, bu dünyada zaten gereğinden fazla acı çeken, fakir, aç çocuk vardı.
3- Mutlaka 25 yaşımdan önce bir roman yazacaktım.

Manifestomun birinci maddesi başaşağı dönüp denizin dibini boyladı bile. 24 yaşında aşık olup 26 yaşında evlendim. Asla 'asla' dememek gerektiğini, kaderin ve aşkın insanı tepetaklak döndürebileceğini işte böyle öğrendim!

Manifestomun ikinci maddesi sallantıda.. Dünyada insana yaşama sevinci veren başlıca şeylerden birinin kendi çocukları olduğunu gördükten sonra. Çocuk sahibi olmanın da bir insanın entellektüel birikimine, gelişimine, büyümesine çok ama çok büyük katkıları olabileceğini gördükten sonra. Annemin bana bakarken gözlerinde beliren ışıltıyı başka hiç bir yerde, hiç bir kimsede göremediğimi farkettikten sonra. Ve öğrendiğim herşeyi, okuduğum güzel hikayeleri, yaşadığım maceraları kendi neslime aktarmak, benim aracılığımla doğan ama benden çok farklı ve benzersiz olan bir varlıkla paylaşmak isteyebileceğimi farkettiğim zaman.

Manifestomun üçüncü maddesine gelince.. Bir yazarın bir zamanlar çok doğru söylediği gibi 'Yazmak mutsuzluğun nedeni değil, sonucudur'. Ve ben sanırım bir roman yazmak için fazla 'normal' ve fazla mutluyum. Edebiyat tarihinde çok başarılı romanlar yazan yazarlara baktığımızda hepsinin bir tür ruhsal sarsıntıdan geçtiğini, kendilerini iyileştirmek için yazmaya yöneldiklerini görüyoruz. Ben böyle bir gerekçe istemiyorum. Bu yüzden roman yazamayacağımı düşünüyorum. Hatta artık şiir bile yazmak içimden gelmiyor pek.

Ama daha önce bahsettiğim gibi, sevdiğim yazarların, sanatçıların hayatlarını yazabilirim. Akademik makaleler, blog'umda denemeler, hayat üzerine düşündüklerimi yazabilirim. Bütün bunları yazmak, sürekli okumak, yazmak ve paylaşmak beni çok mutlu ediyor. Beni bir bütün yapıyor. Kendimi yazının akışına bırakırsam eğer, sanırım hep 'bu an'da kalabilirim..

Wall-E


Pixar denilen şirkete nasıl hayran olduğumu daha önce onlarca kez belirttim. Wall-E filminde de beni şaşırtmadılar. Hani 'sevgi filmi' derler ya, Wall-E işte tam bir sevgi filmi. Hem inanılmaz şirin, hem de geleceğin neye benzeyeceğini göstermesi açısından çok gerçekçi olmuş. Wall-E'nin Eve'e olan aşkı ise insanın yüreğini ısıtacak cinsten. Gerçek sevgi, gerçek aşk nasıl olur diyenlere çok güzel bir cevap.

Geleceğin dünyasına ve toplumuna olan eleştirileriyle ise bence çok zekice kurgulanmış bir film olmuş Wall-E. Yerlerinden kalkamayan obez insanlar, tamamen sanal dünyalardan gerçekliği takip eden bir toplum ve artık kaslarını ve kemiklerinin çoğunu kaybetmiş erkek ve kadınlar.. Geleceğe hem gerçekçi hem de korkutucu bir bakış olmuş film. Ama genelinde çok sıcak, sevgi dolu ve mutluluk verici.

Hem çok eğlenmek ve gülmek, hem de sizi gülümsetecek çok güzel bir aşk hikayesi izlemek istiyorsanız kaçırmayın bence. Sırf Wall-E'nin o komik sesiyle 'Eeeeeeeveeee' diye seslenmesini duymak için bile bir kez daha izlerdim bu filmi :)

Marie Antoinette


Sınavımın bittiği haftasonu şöyle görsel açıdan güzel, kafamı fazla yormayacak bir film izleyeyim dedim. Bir dönem filmi olan Marie Antoinette'i izledik böylece. Film görsel açıdan enfes, buna şüphe yok. Dönem kostümleri, Versailles Sarayı, o görkemli atmosfer inanılmaz bir başarıyla yansıtılmış. Marie Antoinette'le ilgili tek bildiğim şey açıkçası şımarık bir kraliçe olduğu ve 'Ekmek bulamazlarsa pasta yesinler!' gibi boş bir laf ettikten sonra başının giyotinde incecik boynundan ayrıldığıydı. Bir Avusturyalı olduğunu, Fransız sarayında yalnızlık çektiğini ve mutsuz bir hayatı olduğunu hiç bilmiyordum.

Aslında film bir şeyi çok iyi hissettirdi bana: Kraliçenin onca saten kumaş, kurdeleler, kadifeler, mücevherler, çikolatalar, makaronlar, çilekler, şampanyalar, pastalar ve pembe güller arasında hissetiği boğulmayı ve yalnızlığı. Sarayın nasıl gereksiz törenler ve katı hiyerarşiler dolu bir yer olduğunu. Kirsten Dunst önce çocuksu ve masumane, daha sonra ise can sıkıntısından bir lüks düşkünü haline gelen kraliçeyi iyi canlandırmış. Dönem filmi olmasına rağmen kullanılan punk-rock müzikler de kulağımı tırmalamadı hiç, aksine çok ilginç ve güzel olmuş bence.

Ancak bu film bana şunu hatırlattı ki ben Sofia Coppola'nın filmlerinde cidden sıkılıyorum. Lost in Translation'da da böyle olmuştu, uzun ve temposu ağır gelmişti. Bunda da iki saatlik film sanki geçmek bilmedi, bir devamlılık ve süreklilik yoktu ve sanki kraliçenin hayatından değişik dönemlerin kesitleri birbirine yapıştırılmış gibiydi. Görsel olarak çok beğenmeme rağmen kurguda ve oyunculuklarda vasatın üzerinde bir performans göremedim.


Friday, April 3, 2009

Başardım!!!!

Şükürler olsun ki bugün saat 3:10 itibariyle sözlü sınavımı geçtim!

Gece huzursuz bir uyku uyuyup sabah 8 buçukta uyandım, içimde yazılı sınavlarda olduğundan çok daha fazla bir heyecan vardı. Öğlen bu heyecan gereksiz fazla bir stres ve huzursuzluğa dönüştü. Saat 12 civarında yani sınava 1 saat kala hüngür hüngür ağlayıp bayağı rahatladım :)

Sonra 1de okula gittim, gittiğimde bayağı sakinleşmiştim. Sınav çok şükür pozitif bir atmosfer içinde geçti, tabii ki insan bazı sorularda zorlanıyor ama sonuçta çoğunun cevabını bildim. Ve sevgili hocalarım sağolsunlar, genelinde çok rahat ve keyifli geçti. Ciddi bir sınavdı ama kesinlikle sorgulandığımı, bilerek terletildiğimi hissetmedim. Daha çok bir soru*cevap ya da sohbet havasında geçti.

İki saatlik sözlüm bittiğinde 10 dakikalığına odadan çıkmamı rica ettiler (sözlü sınavın gerekliliği bu) O 10 dakika içinde hocalar öğrencinin geçip geçmediğine karar veriyorlar.

Bana saatler gibi gelen 10 dakikadan sonra kapı açıldı, danışmanım H.S. gülümseyerek beni tebrik etti, elimi sıktı ve kucakladı. O an hayatımın en mutlu anlarından biriydi.

Sonra diğer hocalar da elimi sıktılar ve tebrik ettiler. Sınavımın çok iyi geçtiğini, öğrenciliğimde çok şey öğrenmiş olduğumu, benimle gurur duyduklarını söylediler.

Ne kadar mutlu oldum ben işte o an! Hocalarımın yorumları benim için her şeyden daha değerli ve mutluluk vericiydi. Başarının insanı sarhoş eden, çarpan bir yanı var.

Hocalarımla bir süre konuştum, sonra izinleriyle oradan ayrıldım.

Sonra aşağıya indim, Bart'ımı aradım, güzel haberi verdim. Sonra canım anneciğimi aradım. Onunla konuşurken hayatımda ikinci defa mutluluktan ağladım, hüngür hüngür yine. Bugün ağlama günümdü sanırım :)

Sonra diğer arkadaşlarımın ve ailemin diğer üyelerinin telefonları yağmaya başladı. Sanki bir rüyada gibi onlarla da konuştum, tebrikleri kabul ettim.

Benim için en iyisini dileyen, dünyanın her tarafında, farklı farklı ülkelerde ve yerlerde bugün benim için dua eden herkese buradan çok, ama çok teşekkür ediyorum.

Daha sonra öğrendim ki hiç tahmin bile etmediğim (hatta tanımadığım) bazı insanlar bile benim için dua etmiş, sınavımın iyi geçmesi için. Ne kadar şanslıyım ben, beni böylesine seven ve düşünen bu kadar çok insan olduğu için. Hepinizi çok seviyorum.

İzninizle biraz dinlenmeye gidiyorum :-)



Sevgiler


Moonie



Wednesday, April 1, 2009

Dört, üç, iki, bir, sıfır



Hip-hop tarzında okuyun bunu



Cuma günü A.B.D Chicago saatine göre 1-3 arasında,
Türkiye saatine göre akşam 9-11 arasında,
Moonshine çıkacak üç hocalık kurul karşısına.

Aylardan beridir bu günü bekliyor
Günleri haftaları birbirine ekliyor
Artık bunaldı okuma yapmaktan
Tarihleri savaşları beynine kazımaktan

Bakın size şiir bile yazdım,
Sakın Cuma günü beni unutmayın
Bir iki dua edin şu doktora öğrencisi için
Şu sınavı hayırlısıyla geçmesi için


Dım tıs dım tıs..




Monday, March 30, 2009

Rüstem Batum



Benim gibi 80 kuşağı olanlar hatırlar ancak: Çoook eskiden, sanırım Kanal 6 denen bir kanalda, 'BEYNİNİZİ TOKATLAYAN PROGRAM!' sloganıyla reklam yapan bir program vardı. Adı da Rüstem Batum Show'du. Adamcağız ne hikmetse önündeki bir beyni şap şap tokatlar dururdu.

Şu anda kendimi aynen o tokatlanan beyin gibi hissediyorum. 622-1979 yılları arasındaki bütün İslam tarihi beynime sıkışmış durumda. Biliyorum çok az kaldı ama isyanlardayım, napayım. İmdaaaaaat!!!


Sunday, March 29, 2009

Bugün günlerden Pazar


Fotoğraf: Per Ola Wiberg


Ama İngilizce'de 'Sunday' olan, yani 'Güneş günü' anlamına gelen bugün Chicago'da pek de güneşli değil. Hatta şu anda lapa lapa kar yağıyor! İlkbahar yine çok nazlı bu sene, gelmek bilmiyor.

Dışarda yağan karları izliyor ve sözlü sınavım için notlarımı gözden geçiriyorum. Artık Cuma'ya gün sayıyor ve sınavımın biteceği akşamı iple çekiyorum.

Arada sırada cama 'şlop!' diye kocaman kar kütleleri yapışıyor - yukarıdaki pencerenin pervazından eriyip bizimkine düşüyor olmalı. Dışarısı bembeyaz. Daha bir ışıklı gibi sanki.

Bir bardak çayla okumalarıma geri dönmenin tam zamanıdır.

İyi Pazarlar!



Friday, March 27, 2009

Kitap mimi oyunu

Son zamanlardaki yeni keşiflerimden olan ve kaliteli blog'unu çok beğendiğim Sera beni mim'lemiş, ben de fırsat bu fırsat cevap yazayım dedim.

En sevdiğim / etkilendiğim kitap:

Şu yazımda Türk Edebiyatı'nda beni en çok etkileyen kitaplardan bahsetmiş ve alıntılar yapmıştım. O yüzden şimdi de yabancı bir yazardan bahsedeyim.



Böyle bir seçim yapmak inanılmaz zor ama beni en çok etkileyen bilim kurgu kitabını söyleyebilirim en azından. Sadece bir bilim-kurgu değil siyaset, felsefe, politika...vs gibi bir çok alanda bir şaheser olduğunu düşündüğüm Frank Herbert'ın Dune'u. Ortadoğu tarihi ve Arapça'yla çok yakından ilgilendiğim için benim için ayrı bir keyif olmuştu bu kitabı okumak. Kitabın o büyülü dünyasına girip Bedevi Araplarına benzeyen 'Fremen'lerle uzun süre haşır neşir olup o dünyadan çıkamadığımı bilirim. ayrıca hayatımın düsturu haline gelmiş 'korku duası'nın da geçtiği kitaptır Dune. Hemen tekrarlayalım, nedir korku duası:

I must not fear.
Fear is the mind-killer. Fear is the little-death that brings total obliteration. I will face my fear. I will permit it to pass over me and through me. And when it has gone past I will turn the inner eye to see its path. Where the fear has gone there will be nothing. Only I will remain.


Yani:
Korkmamalıyım...
Korku akıl katilidir. Korku toptan yok oluşu getiren küçük ölümdür. Korkumla yüzleşeceğim. Üzerimden ve içimden geçmesine izin vereceğim. Ve geçip gittiği zaman geçtiği yolu görmek için içimdeki göze döneceğim. Korkunun gittiği yerde hiç bir şey olmayacak. Yalnızca ben kalacağım.


Frank Herbert


Sizi korkutan herhangi bir şeye, yeni bir duruma, bir sınava, ya da bir dişçi ziyaretine bile karşı okunabilecek küçük bir 'dua' bu aslında. İçinizden sürekli aynı dizeleri tekrarlamak çok iyi geliyor ve bir süreden sonra uyuşup artık kesinlikle korkmadığınızı anlıyorsunuz!

Kitap yazmak isteseydin ne yazmak isterdin?

Kitap yazmak istiyorum kesinlikle! Ve umarım bir gün yazacağım. Benim yazmak istediğim kitap, bir yaşamöyküsü kitabı olurdu. Tarihteki ilginç kişilerin yaşamlarını güzel bir anlatımla bize aktaran kitapların hayranıyım. Bu yüzden önce gidip o insanla uzun uzun konuşmak, birlikte karşılıklı kahve içip günlerce hayatı hakkında notlar almak ve sonra o notları yazıya dökmek isterdim. Tabii ki hayranı olduğum yazarlar, hayatlarını yazmak isteyeceğim ilk insanlar olurlardı. Mesela Yaşar Kemal, ya da İhsan Oktay Anar, ya da Paul Auster, ya da Toni Morrison.. Harika olurdu onların hayatlarını yazabilmek! Umarım bir gün...

Ölmeden önce okumayı istediğim kitaplar:

Bu liste doğal olarak yüzlerce kitaptan oluşuyor, ama en başta gelen on beş tanesini sayacak olursam:

1 - Don Kişot - Miguel Cervantes
2 - Atlas Silkindi - Ayn Rand
3 - Saatleri Ayarlama Enstitüsü - Ahmet Hamdi Tanpınar
4 - Moby Dick - Herman Melville
5 - Cinler - Fyodr Dostoyevski
6 - Anna Karenina - Leo Tolstoy
7 - İnce Memet - Yaşar Kemal
8 - Mrs Dalloway - Virginia Woolf
9 - Yaban - Yakup Kadri Karaosmanoğlu
10 - Yabancı - Albert Camus
11 - Otomatik Portakal - Anthony Burgess
12 - Yüzyıllık Yalnızlık - Gabriel Garcia Marquez
13 - Bir Kış gecesi eğer bir yolcu - Italo Calvino
14 - Şeytan ayetleri - Salman Rushdie
15 - Siddharta - Hermann Hesse


Bu liste uzar da uzar.. Okumak istediğim o kadar çok kitap var ki. Ve ben okuma-yazma üzerine kurulu bir meslek seçmiş olmama rağmen ve hayatımı bir kitap kurdu olarak geçirmeme rağmen hala ne kadar daha fazla okumam gerektiğini farkedip duruyorum her geçen gün.

Ben de Nurvenur'u, Arcoiris'i ve Haydins'i mimliyorum :-)

Wednesday, March 25, 2009

Sinema, yine sinema

Bugün sözlüme çalışma ve okuduklarımı tekrar gözden geçirme konusunda motivasyonum yerlerde.. Bu yüzden bari geçtiğimiz ay içinde izlediğim bir kaç filmle ilgili bir şeyler yazayım dedim. Belki yazı yazmak iyi gelir ve ders çalışma konusundaki motivasyonumu tekrar bulurum çıkarırım saklandığı yerden :)

1 - Black Orpheus:



1959 yapımı bu filmin adını ilk defa geçtiğimiz yaz Millenium Park'ta gittiğimiz Bossa Nova konserinde duymuştum. O konserde çalınan bazı şarkıların Antonio Carlos Jobim bestesi olduğu ve bu filmde kullanıldığı söylenmişti. Yunan mitolojisinden Orpheus ve Eurydice'in hikayesini Brezilya'da geçen bir aşk hikayesi şeklinde uyarlamışlar. Rio Karnavalı sırasındaki havayı, o yaşam tarzını merak edenlere çok ilginç gelebilir film. Epeyi eski olduğu için bazı oyunculuklar yapay ve abartılı kaçabilir, uyarmadı demeyin. Film o sene Cannes'da Altın Palmiye ödülü'nü ve A.B.D'de ise En İyi Yabancı Film Oskar'ını almış. Benim filmde en çok sevdiğim şey çocuk oyuncuların diyalogları ve müzikleri oldu. Bir de (burayı filmi izlemediyseniz okumayın) filmin sonunda gitar çalarak güneşin doğmasına 'yardım ettikleri' sahne de çok etkileyiciydi. Filmin müzikleri içinde en enfesi ise tabii ki Manha de Carnaval. Dinlerseniz siz de bana hak vereceksiniz. Bu şarkı beni başka dünyalara götürüyor..

Bu film ayrıca A.B.D başkanı Barack Obama'nın annesinin en sevdiği filmmiş, böyle gerekli (!) bir bilgiyi de eklemeden geçmeyelim :)

2 - Swimming Pool


Fransız yönetmen François Ozon'un bu filmini en iyi özetleyecek kelimeler 'Psikolojik gerilim' olurdu herhalde. Film biraz ağır bir tempoda ilerlemesine rağmen izleyiciyi hiç sıkmıyor, özellikle Fransa'da yazın geçen sahneler çok ilginç.. İnsana yazın o sıcak, gevşek ve tembel havasını çok iyi hissettiriyor film. Orta yaşlı, klasik 'İngiliz leydisi' denebilecek bir kadın yazar, kaybettiği ilham persini bulmak için bir arkadaşının güney Fransa'daki evine gider kısa bir süreliğine. Önce evde tek başına huzur içinde cinayet romanını yazarken, daha sonraları arkadaşının bir kızı olduğunu o kızın bir gece aniden eve gelmesiyle anlar. Aynı evin yüzme havuzunun yüzeyinin sakin olması gibi kadının da sakin olan hayatı bir anda kızın gelişiyle ve hayat tarzıyla sarsılır, dalgalanır. Bundan sonrasında ise film gerçekten çok sürükleyici bence, izleyin görün derim. İlginç ve kesinlikle alıştığımız tarzlardan çok uzak bir film. Filmi sevdim mi sevmedim mi diye kendime sordum bir süre, en sonunda sevdiğime karar verdim.

Ayrıca filmdeki gibi bir ev istiyorum ben de! Şöyle Güney Fransa'da, mis gibi yaz mevsiminin kucağında, pencerelerinden efil efil rüzgarlar esen, geniş ve ferah balkonları olan bir evimiz olsa fena mı olurdu?

3- Fear and Loathing in Las Vegas:


Terry Gilliam'ın daha önce izlediğim tek filmi Brazildi ve hayran kalmıştım bu yönetmenin tarzına. Fear and Loathing in Las Vegas da sürreallikte ve gerçeklikten kopuklukta o filmi aratmadı diyebilirim! Johnny Depp tabii ki harika bir oyunculuk sergiliyor, her zamanki gibi. Zaten ben bu adamın nasıl bukalemun gibi böyle birbirinden farklı rolleri inanılmaz bir hünerle sergileyebildiğine her seferinde şaşırıyorum. Resmen o rolü oynamıyor, o roldeki insan oluveriyor. 'Fear and Loathing in Las Vegas'ta ise beni en çok zorlayan şey o gerçeküstü dünyanın içine tam girememek oldu. Filmin çoğu uyuşturucu 'trip'lerini anlatıyor ve gösteriyor. (Johnny Depp ve Benicio del Toro film boyunca insanın aklına gelebilecek her türlü uyuşturucuyu deniyorlar!!) Tabii benim gibi böyle bir deneyimi olmayan insanlar anlatılanları kavramakta zorlanıyor. Sanki herkesin sarhoş olduğu bir masada tek içmeyen insan olmak gibi bir şeydi benim için bu filmi izlemek, insan eğer o kültüre ait değilse sıkılıyor bayağı. Ama her türlü efekt, renkler ve sinematografi çok başarılıydı. Las Vegas'ın o gerçeküstü ve kötü bir sirke benzeyen havasını çok güzel yansıtmış Terry Gilliam. Daha yeni Ocak'ta ziyaret etmiş olduğumuz bu şehri bir de bir uyuşturucu bağımlısının gözünden o şekilde izlemek bayağı ilginç oldu benim için.



Bugünlük bu kadar, yeni ve güzel filmlerde buluşmak dileğiyle!







Monday, March 23, 2009

Pembe karanfilim


Karanfiller açıyordu o zamanlar gözlerinde
Bir baksam kül olurdum yüzüne
Başın alıp gittiğinde yağmurlar küstü bana
Bir daha yağmadılar coşkuyla...

Bir karanfil ,yağsa yağmur
Büyülense yeniden dünya

Gün olup da geleceksen, usul usul gün yağarken
Gözlerinde karanfiller açacaklar tutuşup yine..



Yeni Türkü


Fotoğraf: Moonshine ©

Friday, March 20, 2009

5. gün raporu ve SIMIT!

Bugün itibariyle 3 yazılı sınavımı da bitirmiş bulunuyorum. Şimdi sadece 3 Nisan'daki sözlü var. O da bittiğinde kuşlar gibi özgür ve hafif hissedeceğim herhalde :) Çok şükür Modern Arap Edebiyatı Sınavım ve Osmanlıca makale okuma sınavlarım da iyi geçti. Artık sonuçlarını bekliyorum büyük bir sabırsızlıkla. İnşallah sınavlarımı geçerim de bu emeklerimin sonucunu görüp rahatlarım!

Gerçekten omuzlarımın üzerindeki ağır yükün büyük bir kısmı kalkmış durumda şu anda. Bayağı rahatladım, en azından şimdi sadece bir tek sınava odaklanabileceğim. Desteğiniz ve dualarınız için çok teşekkürler blog dostlarım.

Cuma akşamı, sınavlarım (en azından yazılılar) bitmiş, ve sanırım bir haftada üç sınav alarak en azından bu haftasonu biraz dinlenmeyi hakettim ben artık..



Ayrıca bugün Türkiye'den bavulun içinde simit geldi bize! Yarın sabah çayımdan bir yudum alıp çıtır çıtır simidi ısıracak olmanın mutluluğu var üzerimde. Amerika'da bulunamayan başlıca Türk tadlarından biri, hatta benim en çok özlediğim şey simit çünkü.

O simidi ısırınca ve Rize çayımdan bir yudum alınca sanki İstanbul'u bir nebze içimde hissedeceğim. Burnumun direği sızlayacak belki ama mutlu da olacağım.

Sadece bir simitin beni nasıl bu kadar mutlu edebildiğini de ancak benim gibi gurbette olanlar anlar ;)





Fotoğraf

Monday, March 16, 2009

1. gün raporu


Akşam erkenden yattım. Sanırım 10 buçukta girdim yatağa, 11 gibi uyumuşum (çok şükür). Bunda gündüz yaptığımız 1 saatlik göl kenarı yürüyüşünün ve dün hiç kafein almamamın etkisi vardı. Göl kenarında yürümek, uzun zamandan sonra (aylardan sonra) engin bir mavilik görmek ve temiz havayı doyasıya ciğerlerime çekmek içimi o kadar açtı ve o kadar iyi geldi ki bana..Anlatamam.

Çok şükür, rüyasız ve deliksiz bir uyku uyudum. Sabah 6:20 gibi uyandım ama tekrar yatıp 7:30a kadar iyice uykumu alayım dedim :)

Kahvaltımda iyi yedim. Yumurta, ekmek, peynir, zeytin, reçel.. İki bardak şekerli çay içtim. (Normalde şekersiz içiyorum ama bu sabah öyle geldi içimden)

Sadece okula giderken arabada içimde öyle karıncalanma gibi hisler oluştu. Kesinlikle panik olmadım, heyecanlanmadım. Allah'a çok şükür!!

Bizim departmanın binasına girip yukarı çıktım, bizim departmanın ofisinin önünde 3 arkadaşım ellerinde sınav kağıtları bekliyordu. Bir iki kişi kağıda bakıp 'cıks cıks' yapıyordu, bana soruların bayağı zor olduğu anlamında bir kaç yüz ifadesiyle baktılar. 'Bu ne biçim sınav ya?' der gibiydi hepsi. Yüzlerine baktım, o anda çok panik de yapabilirdim, çok şükür yapmadım. Derin bir nefes aldım, bana 'bunu nası yapıcaz ya?' diye soran arkadaşıma gülümseyerek 'Bir şekilde yapacağız herhalde' diye cevap verdim.

Sonra sınavın cevaplarını yazacağım laptop'ı aldım ofisten, sınav sorularını aldım, sınavı alacağım yere yani danışmanımın ofisine gittim, benim için kapıyı açtılar (danışmanım şehir dışında). Onun masası çok doluydu, başka bir ahşap masanın üstünü açıp oraya yerleştim, bilgisayarı fişe taktım. Sorulara baktım, gerçekten tahmin etmediğimiz sorular sormuş hoca. Olsun dedim, derin bir nefes alıp başladım. Önce müsvedde kağıtlarıma notlar aldım kafamdakileri, sonra bilgisayara makale olarak yazdım. Sınav boyunca bir kaç kez dışarı çıktım, esneme hareketleri yaptım, sandvicimi yedim, iki bardak çay içtim. Yazdıkça beynim açıldı ve aklıma daha çok şey gelmeye başladı. 7 saatin sonunda toplam 10 sayfa (single-space yani aslında 20 sayfa) yazı yazmıştım. Saat 9'da başladığım sınavı 3 gibi bitirdim, sonraki 1 saat de derin nefes alıp yazdıklarımın hepsini bir kez daha okuyup düzelttim. Bitirdikten sonra eşyalarımı topladım, 4te ofisten çıktım. Laptop'ı ofisten gelmiş olan Marshall'a geri verdim, elimdeki soru kağıdını da. Sarhoş gibi bir halde dışarı çıkıp otobüsle eve geldim.

Böylece hayatımda girdiğim en uzun sınavı alnımın akıyla bitirdim. Şükürler olsun! Darısı kalan sınavlarımın başına.

Biri gitti, kaldı üç....




Friday, March 13, 2009

Sınavlarım başlıyor!

Fotoğraf: Purplepick


Pazartesi günü doktora yeterlilik sınavlarım başlıyor. Üç tane yazılı sınavımı hafta boyunca alacağım, ilki Pazartesi (16 Mart) ikincisi Çarşamba (18 Mart) ve üçüncüsü Cuma (20 Mart). Sınavlarımın her biri 8er saat sürüyor. (Evet, yanlış duymadınız!)

İlk sınavımda Modern Ortadoğu tarihi ile ilgili 4 soru cevaplayacağım (her biri 4 sayfadan). ikincisinde Modern Arap Edebiyatı konusunda bir kaç soruyu 6-8 sayfa gibi bir makaleyle cevaplayacağım. Son yazılıda ise Osmanlıca bir metin okuyup İngilizce'ye çevireceğim, ayrıca bu metnin önemi ve bir kaynak olarak nasıl kullanılacağına ilişkin küçük bir makale yazacağım.

3 Nisan'da ise son (sözlü) sınavım var, üç hocadan oluşan kurulun karşısına çıkacağım. Sanırım o sınav en stresli olanı olacak, sorguya çekilmek çok hoş bir duygu olmasa gerek :)

Şu anda çok aşırı heyecanlı ya da stresli değilim. Zaten çok şükür şu ana kadar girdiğim sınavlarda hiç bir zaman aşırı heyecanlanmış değilim (Maaşallah diyelim:) ÖSS'den önceki gece saat 10 buçukta uyumuş ve bütün gece deliksiz bir uyku çekmiş bir insanım ben :) Ne TOEFL'da, ne GRE'de, ne de üniversitede finallerimde panik olmadım çok şükür. Genelde sınav sabahı tabii ki biraz heyecanlı uyanıyorum. O klasik 'midede kelebekler uçuşması' hissi. Ama stresli ya da panik olmuyorum. Sonra da sınav başlayana kadar içimde olan o heyecan, sınav başlar başlamaz (soruları görür görmez) bir anda uçup gidiyor ve sakinleşiyorum. Kendimi sınavın içinde kaybediyorum, stres yapmaya fırsat olmuyor! Şimdiye kadar hep böyle oldu, umarım bu sınavlarımda da böyle olur.

Çalışma konusunda elimden geleni yaptığıma inanıyorum. 3-4 aydır düzenli bir şekilde çalışıyorum, ayrıca 5 senedir de zaten bu konularla ilgili dersler alıyordum. Altyapımın ve çalışmamın sonuçlarını sınavlarda görebilmeyi umuyorum.

Bu sınavlardan umarım alnımın akıyla çıkabilir ve gelecekte dönüp 'o da stresli bir zamandı, geçti gitti işte' diyebilirim. Önümüzdeki hafta boyunca ve 3 Nisan'a kadar benim için edeceğiniz her türlü dua, bana doğru göndereceğiniz her türlü pozitif enerji çok makbule geçecek :)



Bana şans dileyin sevgili okuyucular!

Sevgiler,


Moonie






Tuesday, March 10, 2009

Misafir Yazar - 2

Blog'uma daha önce şu yazısıyla konuk olan Bart Bey yeni yazısıyla karşınızda! Bu sefer kendisi derin konulara el atıyor. 'Ermeni sorunu' hakkında neler düşünüyor, bir de ondan dinleyelim:


'
Ben ilkokuldayken Ermeni sorunu yoktu. Lisedeyken de yoktu. Üniversite yıllarında ufaktan konuşulmaya başlanmıştı. Fransa'da Amerika'da parlementolarda Ermeni tasarıları geçiriliyor, Türkiye'nin ve Osmanlı'nın milyonlarca Ermeni'yi programlı şekilde imha ettiği ve soykırım yaptığı yasalaşıyordu. Bu 2000li yıllarda bir anda ortaya çıkan bir şeydi bizim için. Konu hakkında hiç bir bilgimiz yoktu. Elbette bize öğretilen resmi tarihte böyle bir konuya yer verilemezdi. Biz de şanlı tarihimize bırakın böyle bir lekeyi, en ufak bir tozu konduramazdık. İnternet yeniydi. Konuyla ilgili resimler, yazılar dolaşıyordu. Bilgi kirliliği hat safhadaydı. Bir tarafta 1.5 milyon Ermeniyi öldüren Osmanlı Türkleri, diğer tarafta Türk köylerini yakıp yıkan Ermeni çeteleri. Doğru neredeydi? 1915'ten sonraki 85 sene biz neredeydik? Ermenilerin şimdi mi aklına gelmişti?

Sonra Amerika'ya geldik. Burada gördük ki Ermeni Soykırımı herkes tarafından kabul edilen bir "gerçek". 2000lerden çok önce konuşulmuş, Ermeni diasporası tarafından kitaplara, yasalara, müfredatlara işlenmiş, tarih onların anlattığı şekilde yazılmış. Bu sıralarda Türkiye'de olaylar kızıştı. İnsanlar 301'den yargılanıp hedef haline getirildi. Hrant Dink bir kendini bilmez "vatansever" tarafından vuruldu. Ertesi gün onbinler ellerinde "hepimiz Ermeniyiz" dövizleriyle sokağa döküldüler. Hrant Dink'in katili arkada Türk bayraklarıyla pozlar verdi. Sonrasında bir grup "aydın" özür dileme kampanyası başlattılar.

Peki doğru neredeydi?

Geçen hafta içinde Prof. Türkkaya Ataöv Chicago'da bir konuşma yaptı. Yaptığı konuşma Amerika ve Kanada'da yaptığı konuşma serisinin bir ayağı. Salonda büyük çoğunluğu Türk 45e yakın kişi vardı. Konuşma sırasında Ataöv duygularından bahsetmedi. Osmanlı kaynaklarından (ki bu kaynakları çalışmalarında kullanmış) bahsetmedi. Gösterdiği kaynaklar Ermeni, İngiliz ve Fransız kaynaklarıydı. Bu kaynaklarda Ermenilerin 200 bin kişilik ordu kurduğu; Osmanlı ordusu mobilize olurken lojistik hatlarının kesildiği, daha savaşın hemen başında 120 bin sivil Türk'ün Ermeni güçleri tarafından öldürüldüğü, Ermenilerin 1. Dünya Savaşı'nın İngiliz ve Fransız galibiyetiyle sonuçlanmasinda büyük payının olduğu yazıyordu. Ermeniler kendi kaynaklarına göre Osmanlı'ya karşı savaşarak savaşın sonucunu belirlemişlerdi. Elbette 3 saate yakın suren bu konusma çok daha fazla belgeyi ve tezi bizlere gösterdi.

Ben 27 yaşındayım. Hayatımın 23 senesi Türkiye'de, 4 senesi Amerika'da geçti. Üsküdar Amerikan Lisesi ve İTÜ mezunuyum. Güncel konuları ve tarihi ortalama bir insandan daha iyi takip ettiğimi düşünüyorum.

Ben Ataöv'un konuşmasında bahsettiği konuların HİÇBİRİNİ bilmiyordum. Amerika'daki 300 binin üzerindeki Türk de bu konuda yeterli donanıma sahip değil. Türkiye'de müfredatta bu konular kapsanmıyor. Ermeniler tarihi keyfi bir şekilde yazarken biz armut topluyoruz. Her 24 Nisan yaklaşırken sağa sola kızıp, Amerikalılara, Fransızlara ve Ermeni diasporasına küfrediyoruz. Peki onlar ne yapıyorlar? Sürekli milletvekillerini ve senatörleri kendi tezleri ve parasal yardımlarıyla dolduruyorlar. Biz daha kendimiz ne olup bittiğini bilmiyoruz, onlar yerel okul ve kütüphane yönetim kurullarında kendi tezlerini savunan kitapları müfredata sokup bizim tezlerimizi savunan kitaplari yasaklıyorlar. Prof. Ataöv'ün verdiği örnekte olduğu gibi, George Orwell'in 1984'undeki "Doğruluk Bakanlığı" (Ministry of Truth) Ermeni tezlerini doğru kılıp, bizim tezlerimizi ağzımıza tıkıyor.

Eğer Amerika'ya kızacaksanız bir daha düşünün. 1915ten beri burada sadece Ermeni'ler konuşmuş. Türkler cevap vermemiş. Artık Ermeni tezleri o kadar kanıksanmış ki, tez değil "gerçek" olmuşlar. İnsanların bu konudaki genel düşüncesi "soykırım elbette olmuş, artık Türk'ler bunu kabul etsin" şeklinde. Bu sene Obama muhtemelen sözde Ermeni soykırımı tasarısını kabul etmeyecek - çünkü Türkiye Amerika'nın müttefiği. Ancak durum böyle olmamalı. Obama soykırım tasarısını elinin tersiyle reddetmeli, ve bunun sebebi politik çıkarlar veya ince hesaplar olmamalı. Tasarı, bir Ermeni soykırımı olmadığı için reddedilmeli.

Eger özür dileyecekseniz ne için özür dilediğinizi bilin. Ermeni soykırımı olmadı demek faşistlik, Ogün veya Yasin olmak değildir. Ermeni soykırımı olmadı demek Hrant Dink'i vurmak, hoşgörüsüz olmak, geçmişini reddetmek değildir. Ermeni soykırımı oldu veya olmadı demek bizim veya başkalarının duygularına, milli gururuna kalmış bir şey değildir. Ermenilerin bütün kaynakları savaş sırasında yapılan propagandalarken ve bizim tezimizi destekleyen bir sürü ciddi kaynak varken, "soykırım yaptık, özür diliyoruz" demek yanlıştır. Tarihinizi araştırın. Tarihi her zaman kazanan taraf yazar; 1. Dünya Savaşı sonrasında da bu İngiliz ve Fransızlar olmuştur. Başkalarının bize dayattığı tarihi suçlarıyla olduğu gibi kabul edip özür dilemeden önce gerçekleri arayın.

Eğer "bu konuda neden hiç bir şey yapılmıyor" diyecekseniz aynaya bakın. Bu konuda bir şey yapacak kişi sizsiniz. Bu konuyu önce kendiniz araştırın, sonra çevrenizdekileri eğitin. Eğer Amerika'da veya Avrupa'da iseniz, ve bu ülkelerin vatandaşı iseniz sizi temsil edenlerle konuşun. O ülkelerde vergi veriyorsanız sizi dinlemek zorundalar. Ermeni tezlerinin karşısında sizin tezinizi duyurun. Sizi temsil edenlere para desteğinde bulunun - çünkü oyunun kuralı bu.

1990larda sonunda oynadığım ve sevdiğim bir savaş strateji oyununun başında George Orwell'in bir sözü vardı: "He who controls the present, controls the past. He who controls the past, controls the future." Şu ana hükmeden tarihe hükmeder. Tarihe hükmeden, geleceğe hükmeder. Tarihin yanlış yazılmasına izin vermeyin - sonuçta sadece biraz gururunuz kırılacak sanıyorsanız bir daha düşünün. Geleceğinizi kaybetmeyin.'