Tuesday, February 9, 2010

Üç 'Aşk' filmi

Yaklaşmakta olan Sevgililer Günü vesilesiyle biraz son zamanlarda izlediğim üç aşk filminden bahsedeyim dedim!


500 days of Summer bütün blog'larda inanılmaz popüler olan bir film. Ben de film hakkında bütün o yazıları okuyup okuyup beklentilerimi epeyi yükseltmişim sanırım. (Böyle olmasından nefret ediyorum, aslında en iyisi bir filmi hakkında hiç bir şey okumadan ve sıfır beklentiyle izlemek galiba) Hoş, güzel müzikleri olan, güzel zaman geçirten bir film, ama sadece o kadar. Belki de yanlış bir zamanda izledim, bilmiyorum, ama başroldeki kızın hareketleri biraz itici geldi ve çocuğa da acıdım açıkçası, çünkü çocuk filmde rol icabı da olsa gerçekten aşıkmış gibi bakıyordu kıza!

Filmde bütün 'indie' filmlerde olan o umursamaz, bağımsız hava var. Ama yine de romantik komedi tanımının çok da dışına çıkamamış gibi bence: Neden bütün bu tür fimlerde esas kız ya da oğlan ilginç işlerde çalışmak zorunda? 'Issız Adam'da 'çocuklara süper kahraman kıyafetleri yapma işi'nden tutun da, bu filmdeki 'Hallmark kartlarının üzerine mesaj yazma işi'ne kadar.. Bu insanların bir tanesi de mi sıkıcı, sıradan bir işte çalışmaz yarabbim? Sabah çıkıp fabrikadaki işinin başına giden ve bütün gün dikiş makinesinde çalışan genç bir kadının hayatını göremeyecek miyiz hiç? :)



The Notebook da, 'bütün zamanların en romantik filmlerinden biri' olarak lanse edildi uzun bir süre. Herkes filmde çok ağlamış, çok duygulanmış. Ben ağlamadım, çok da duygulanmadım aslında. Ama zaten ben garip bir insanım, herkesin ağladığı filmlerde ağlamam (bir film aslında beni çok seyrek olarak ağlatabilir). Bir de gidip en olmadık filmlerin en olmadık sahnelerinde hüngür hüngür ağlayabilirim. Bu olaydan başka bir yazıda söz edeceğim zaten!

Notebook da, vasatın üstünde olmasına rağmen bir 'Hallmark filmi'nden öteye çok gidemedi benim için. (Hallmark filmi, hani böyle Pazar akşamına doğru bilinmeyen bir kanalda tesadüfen rastladığınız, aşırı duygu yüklü, karakterlerin tamamen iyi ya da tamamen kötü olduğu ve yaşlı kadınları ağlatmak üzerine kurulu filmler olur ya, onlar gibi filmlere deniyor) Tamam, romantik sahneleri vardı, bazı sahnelerin güzelliği (özellikle gölün üzerindeki kayık sahneleri) gözkamaştırıcıydı. Lakin son derece beylik ve tahmin edilebilir sonu, filmden çok etkilenmemi engelledi diyebilirim. (filmin olası hayranlarından özür diliyorum!)



'New york, I love You'yu aslında en çok Fatih Akın sebebiyle merak ediyordum! Bir de tabii ki serinin bir önceki filmi olan 'Paris, Je t'aime'i çok çok sevmiş olmam nedeniyle.

Filmin oyuncu kadrosuna baktığımızda gerçekten çok güçlü olduğunu görüyoruz, bir çok tanınmış isim var: Natalie Portman, Andy Garcia, Hayden Christensen, Orlando Bloom bunlardan sadece bir kaçı. O kadar ünlü ismin arasında Uğur Yücel ve Fatih Akın'ın isimlerini görmek tabii ki koltuklarımı kabartmadı değil! Ama açıkçası filmi, 'Paris Je T'aime' kadar sevemedim. Sanki hikayeleri birbirine bağlamaya çalışmışlar ama çok tutturamamışlar gibiydi. Güzel anlar vardı ama filmin bütününde bir şeyler eksikti sanki. Mesela Natalie Portman'ın Hasidik bir Yahudi kızını oynadığı bölümde, Hintli adamla aralarında geçen konuşma, fazla açıklayıcı, fazla öğretici ve yapay geldi gözüme. Hani sanki 'Bakın biz böyle böyle yaparız, geleneklerimiz şunlardır, böyle yaşarız, New York ne kadar da kozmopolit bir yer' diye gözümüze gözümüze sokuyor gibi geldi bana. Halbuki bu mesaj çok daha ustaca ve sezdirmeden de verilebilirdi seyirciye.

Ben filmde en çok, tekerlekli sandalyedeki kızla mezuniyet balosuna giden oğlanın hikayesini sevdim sanırım :)



Bir de eski
opera sanatçısı kadınla otel komisi olan çocuğun hikayesi de yürek burkan cinstendi. İçime işledi.



Aşk, belki de böyle garip anlarda gizli, sadece bir kaç saniye süren, esrarlı bir histir. Kimbilir?

Saturday, February 6, 2010

Siyah beyaz hayatım



Fotoğraf çekmeyi çok seviyorum!
Siyah-beyaz fotoğraf çekmeyi daha da çok seviyorum!



Fotoğraf: Chicago nehri, Wacker köprüsü üzerinden


PS: Üç gündür her türlü kek, kurabiye, çikolata, pasta, muzurat...vs.ye, her türlü şekerli içeceğe 'hayır' diyebildiğim için kendimle gurur duyuyorum! Sadece küçük bir Türk kahvesi içtim (onun içinde de eser miktarda şeker vardı herhalde) Çok istisnai durumlar dışında akşam 7'den sonra da yemek yemiyorum. Şimdiden kendimi çok daha iyi hissediyorum! Desteğiniz için teşekkürler ve iyi ki varsınız! :)


Friday, February 5, 2010

Moonie'nin 3 kuralı

Mart'ın ortasında Türkiye'ye gidene kadar uyacağım 3 kural:

1- Tatlı yemek yok. (Haftada bir, küçük bir kare siyah çikolata dışında)
2- İçeceklerden kalori almak yok (her türlü meyve suyu, şekerli çay...vs dahil)
3- Eğer ilk iki maddeyi bozarsam size (okuyucularıma) rapor vermek durumundayım (bugün şunu şunu yedim gibi)

Böylece size karşı sorumlu durumdayım. Kuralı bozarsam yorum bölümünde bana kızma ve ayıplama hakkına sahipsiniz :) Moonie'nin 1 buçuk ayda 2-3 kilo verme maratonu başlıyor!

Bakalım neler olacak?

Gelişmelerden haberdar edeceğim sizleri!


Monday, February 1, 2010

Acıyla başetmek

Şimdi birden 'Dur bakalım Moonie, neler oluyor, nereden çıktı bu acı muhabbetleri?' diyebilirsiniz. Yok çok şükür, acı çekmiyorum, her şey yolunda. Ama insanların acıyı nasıl karşıladıkları ve bu sürecin nasıl işlediğini konu alan bir yazı yazmak istedim. Bu konunun üzerinde durmaya değer olduğunu düşünüyorum.

Acı, hayatımızın çok önemli bir parçası. Hayatın ana amacı yüzeysel bir şekilde 'mutlu olmak' değil, derin mutluluk anlarının acıyı hissettiğimiz anlara baskın çıkabilmesi ve bize yaşamak için gereken enerjiyi verebilmesidir bence. Hepimiz hayatımızın belli noktalarında acılar yaşıyoruz, yaşayacağız. Her şey insan için, hiç kimse 'acı bana dokunamaz' diye genelleme yapamaz.

Acının genelde iki-üç büyük sebebi vardır: Sevdiğin birini kaybetmek, kendi sağlığını kaybetmek ya da çok büyük bir hayalkırıklığına uğramak.

Acının sebebi ne olursa olsun, insan üzerinde yarattığı etki hemen hemen herkeste aynıdır. Önce bir darbe alır insan, derinden bir sarsılır. İnanamaz ilk önce, bir süre inkar içinde yaşar. Sonra kızgınlık duyar, 'neden ben?' diye. Etrafındaki herşeyi ve herkesi suçlamaya başlar. Sonra gerçek, yavaş yavaş kendini hissettirmeye başladığında önce bir bıçak kesmişçesine keskin bir acı, sonra da yoğun bir üzüntü / depresyon sarar insanı. 'Kabullenme safhası' ise son safhadır artık. Depresif düşünceler yerini iç sızlatan bir hüzne bırakır ve insan, artık kabullenmesi gerektiğini anlayıp kabullenir gerçekleri.

Bence insanları bu safhalarda en çok zorlayan şey, acı çektiğini inkar edip o acıyı bastırmaya çalışmak, içine atmak. Ne kadar çok göstermemeye, inkar etmeye çalışırsanız öylesine büyük bir çıban gibi içinizde büyür acı. Gitgide daha çok rahatsız eder, yüreğiniz ağrır, içiniz daralır. Siz yüzünüze farklı bir maske takıp dolaştıkça yüreğinize büyüyen dikenlerini daha çok batırır acı. Bir gün bakarsınız ki patlamaya hazır bir yanardağ gibisiniz. İşte o zaman geri dönüş çok zor olur.

Eğer bir gün birisi ya da bir şey sizi acıtırsa, kendinizi o acıya bırakın. Direnmeyin, savaşmayın, inkar etmeyin. Bir okyanus dalgasının içine dalar gibi acının içine dalın. Acınızı doyasıya yaşayın, istediğiniz kadar ve bağıra bağıra ağlayın, isterseniz çığlık atın. Böylece onun, üzerinizden ve etrafınızdan geçmesine, sizi yıkamasına izin verin. Eğer o okyanus dalgasının önünde dimdik ve kaskatı ayakta durmaya çalışırsanız sizi yıkacaktır.

Acınızı da mutluluğunuz gibi doyasıya yaşayın, onun mutlaka kaçıp uzaklaşılması gereken bir şey olmadığını, hayatın çok önemli bir parçası olduğunu bilin. Acı çekiyorsunuz diye kendinizi suçlamayın. Ama acının içinde de kaybolmayın. Gerektiği gibi acı çektikten sonra kendinize dönün, kendinizi dinleyin. Kendi ruhunuzu bir bebek gibi pışpışlayın, kendinizi teselli edin. Kendinize şefkatle, merhametle yaklaşın. Kendinizi asla suçlamayın.

Acıyı bu şekilde yaşayabilmeyi öğrendiğimiz zaman, bence yaşam bir yağmur damlası gibi berrak, saf ve duru gelecek gözümüze.

İşte o zaman, çektiğimiz onca acının ardından gülümseyebileceğiz.

Ve devam edebileceğiz yaşamaya.




Sunday, January 31, 2010

Hakkımda 7 bilinmeyen

Sevgili Kitap Kurdu sobelemiş beni, hakkımda 7 bilinmeyen şeyi sormuş. Yazayım dedim:
Aslında kendimden şu yazımda bayağı bahsetmiştim ama hala bilinmeyen garip bilgiler de var o yüzden onları da ekliyorum buraya. Facebook'ta bir aralar '25 things' diye bir furya çıkmıştı ve ona da yazmıştım, bunların bir kısmı oradan alınmadır.


İşte Moonie hakkında (muhtemelen) bilmediğiniz 7 şey:

- (Anneannemin söylediğine göre) bebekliğimden beri ne zaman canım sıkılsa ya da uykum gelse saçımla oynamaya başlarım. Tamamen istemsizce oluyor bu ve mesela bazen bir konuşmayı dinlerken ya da çok derin düşüncelere dalmışken elimi saçımla oynar buluyorum!

- Asla sırtüstü yatıp ya da sol tarafıma dönüp uyuyamam. Mutlaka ya sağ tarafıma dönmem lazım, ya da yüzükoyun yatmam lazım uyuyabilmem için. Neden bilmiyorum!

- Hayatımda bir kere canlı bir yılanı ellerimde tuttum. Çok ilginç bir histi, hiç de sandığım gibi ıslak ve kaygan bir derisi yoktu. Daha çok sanki deriden bir cüzdanı tutmak gibiydi dokusu! Gerçekten :)

- Her sabah uyanır uyanmaz ilk olarak bir bardak su içerim. O suyu içmeden tam uyanamam. İstisnası yoktur!

- Bir kitabı okumaya başladığım zaman yepyeni sayfalarının kokusunu içine çekmeyi çok severim. Yani bir gün bir kafede kitabını okumadan önce koklayan bir deli kız görürseniz o benim işte! Bir kitaba başlamadan önce ilk ve son cümlesini mutlaka okurum. (Sandığınızın aksine, son cümlesi baştan okuduğumda hiç bir şey ifade etmez ve asla 'spoiler' olmaz benim için!)

- Gündelik hayatımda haftada bir iki kez, seyahate çıktığımdaysa her gün günlük tutarım. Dijital olarak değil, elyazısıyla. Moleskine hastasıyım. Özellikle seyahat günlüklerim çok ayrıntılıdır ve nerede ne yemişim ne içmişimden, nereleri gezmişimden tutun da o akşam kaçta yattığıma kadar bütün bilgileri içerir :)

- Gecede en az 7-8 saat uykumu alamazsam kendimi aklımı kaybediyormuş gibi hissediyorum. Sabrım, toleransım, yumuşak huyluluğum, iyimserliğim, hepsi bir anda gidiyor. Mızıldayan bir bebek gibi oluyorum. Allah kimseyi uykusundan etmesin!



iyi haftalar!


Moonie

Wednesday, January 27, 2010

Julie & Julia



Bu filmle ilgili söyleyebileceğim tek şey:

Meryl Streep, iyi ki varsın. Ne kadar harika bir kadınsın sen yahu! Seni çok seviyorum. Hiç gitme bu dünyadan, olur mu?


Tuesday, January 26, 2010

Postcrossing


Postcrossing, ilk defa Zsa'nın blogunda gördüğüm bir proje. Görür görmez fikre hayran kaldım ve hemen ben de katıldım tabii ki bu furyaya. Fikir şu: Dünyanın neredeyse bütün ülkelerinin dahil olduğu bir ağ içinde, tanımadığınız insanlara kartpostallar gönderiyorsunuz. Tabii ki gerçek posta yoluyla, yani e-kart değil (bence o zaman hiç bir anlamı olmazdı!) Diyelim ki gidip siteye üye oldunuz. Hemen rastgele bir adres isteyebiliyor ve o adresteki tanımadığınız kişiye bir kartpostal yolluyorsunuz. Gönderdiğiniz kartpostal sayısı kadar da kartpostal adresinize gelmeye başlıyor 1-2 hafta sonra! Çok heyecan verici :)

İlk üye olduğunuzda aynı anda sadece 5 kartpostalınızın seyahat edebilme şansı var. Siz daha çok gönderdikçe bu sayı artıyor (sanırım 20'nin katları şeklinde). Gönderdiğiniz kartpostal üzerine o kartın özel numarasını yazmanız şart ki onu alan kişi de hemen internete kaydedebilsin.

Ben şu ana kadar 16 kartpostal göndermişim, bana gelenlerin sayısı ise 14. Bu iki sayıyı mümkün olduğu kadar birbirine yakın tutmaya çalışıyorlar.

Yorgun argın eve gelince posta kutunda senin adına gönderilmiş ve reklam ya da fatura olmayan bir kart bulmak o kadar güzel ki! Bir de o kartı internete girince bana kaç günde ulaştığı ve hangi ülkeden, hangi kullanıcıdan gönderildiği bilgileri de çıkıyor. Dünya haritası üzerinde 'kartın yolculuğu'nu görebiliyorsunuz! İşte şöyle:


Kartpostalın yolculuğunu görmek çok keyifli. Bildiğinizi sandığınız ülkelerin hiç adını duymamış olduğunuz şehirlerinden kartlar gelmesi daha da keyifli. Her kartla yeni bir yer, güzel bir söz ya da yabancı dillerden bir kaç kelime öğreniyorum!

Şimdiye kadar bana kart gönderen kullanıcıların ülkeleri: İngiltere, Avustralya, Almanya, Finlandiya, Hollanda, Kosta Rika, Brezilya ve Polonya. Aynı ülkeden bir kaç tane kartpostal geldiği de oluyor.

Postcrossing bence dünyayı küçülten, insanları size yakınlaştıran, çok keyifli bir deneyim! Herkese tavsiye ederim. Güzel bir kartpostal koleksiyonunuzun oluşması da cabası.

İşte bana gelen kartlar arasından sevdiğim bir seçki:



Brezilya



Almanya



Almanya - Yaşasın Pokemonlar :)

Saturday, January 23, 2010

İzlediğim en komik 3 film

Sadece şöyle bir gülümsemek değil, gülmekten gözlerimden neredeyse yaşlar gelmesinden bahsediyorum ama.. Sizin de vardır eminim böyle filmleriniz. Benim için de her seferinde daha da komik bulduğum, her açıdan 'kült' statüsüne koyduğum böyle üç film var.

Önceden uyarayım: Neyi komik bulduğunuz, kişiden kişiye, kültürden kültüre, ülkeden ülkeye çok değişken bir olgudur. Mesela, Amerikalıların çok komik bulduğu bir şeyi Türkler hiç komik bulmayabilir, ya da tam tersi...vs. Ben şahsen 'kara komedi'leri ve absürd 'durum komedileri'ni çok seviyorum. Bu filmler size sıkıcı / saçma / anlamsız dahi gelebilir, benden söylemesi!

Bir de ben komedi türünün kotarılması çok daha zor bir sinema alanı olduğunu düşünüyorum. İnsanları ağlatmak hiç de o kadar zor değil (bir iki duygu sömürüsü sahnesi, biraz Kemalettin Tuğcu tarzı yeter de artar bile). Ama insanları güldürmek gerçekten çok zor. Bu yüzden bütün komedyenlerin, halkı güldürebilen bütün o yetenekli adamların ve kadınların önünde de saygıyla eğiliyorum doğrusu!

İşte hayatımda beni en çok güldüren üç film:

1- The Big Lebowski - Joel & Ethan Coen


Kaç kere izlediğimi unuttum. Tam bir 'kara komedi'. Benim için tam anlamıyla bir klasiktir. Zaten dünya çapında da kendine hayran özel bir kitle yaratmıştır bu film. Aklımda o kadar çok repliği var ki, kardeşimle her tekrarladığımızda kahkahalarla güleriz. 'Dude' karakteri, olup olabilecek en vurdumduymaz ve gülünç film karakterlerinden biridir. Walter ondan da komiktir. Hiç bıkmadan defalarca izlerim bu ikisini.

Bir de aman çocuklarla filan izlemeyin derim! Filmde nerdeyse her cümlede f... ile başlayan kelime geçiyor :)

2 - Groundhog Day - Harold Ramis



Çok eski bir film olmasına rağmen ben yeni keşfettim. Bill Murray, bir televizyon kanalında sunucudur ve bir gün, Philadelphia eyaletinin küçük bir kasabasında her sene yapılmakta olan 'Groundhog Day' (Köstebek Günü) festivalini tanıtmak için kanalı tarafından görevlendirilir. (Bu, A.B.D'de her sene 2 Şubat gününe geliyor. Yerdeki oyuğundan çıkan köstebek eğer kendi gölgesini görür ve tekrar yuvasına kaçarsa, kış mevsiminin daha uzun süre devam edeceğine inanılıyor. Tam tersi olup yuvasından çıkarsa, baharın erkenden geleceği demek oluyor bu)

İsmi Punxsutawney olan küçük kasabaya gittiğinde Phil Connors (sunucu) sürekli aynı günü tekrar tekrar yaşamakta olduğunu farkeder. Bu farkındalığıyla birlikte günlük hayatı değişir, olaylar gelişir.. Ama gerçekten o kadar çok güldüm ki bu filmi izlerken.. Bill Murray'e de tekrar hayran kaldım. O nasıl mimiklerdir, nasıl vurdumduymaz bir tavırdır öyle. Film varoluş ve insan yaşamının süregiden monotonluğu hakkında da insanı epeyi düşündürüyor.. Hala izlemediyseniz şiddetle tavsiye ediyorum!

3- Be Kind, Rewind - Michel Gondry:


Bu filmi henüz çoğu insan bilmiyor sanırım.. Benim içinse son yıllarda izlediğim en komik filmler arasına girdi bile. Zamanında bu film hakkında şu yazıyı yazmıştım, şimdi tekrarlamıyorum. Sadece Michel Gondry'i bir yönetmen olarak çok çok sevdiğimi tekrarlamak istiyorum!


Bol kahkahalı günler!


Wednesday, January 20, 2010

Mızmız mız

Bugün biraz yorgunum ve izninizle biraz mızmızlanmak istiyorum. Annem bana ve kardeşime hep 'of demeyin, öf demeyin' diye öğretmiştir aslında. Bu yüzden genelde çok iyimserimdir ve hayat felsefem de genelde çok bunalmadıkça şikayet etmemektir normalde.

Ama bugün biraz bıkkın moddayım doğrusu. Hem blog benim değil mi, ister neşe saçarım, ister mızmızlanırım, değil mi!

Moonie'nin 'hazzetmedikleri':

- Sürekli 'çok meşgulüm, çok yoğunum, İŞLERİM VAR' diye şikayet eden insanlar (genelde en boş insanlar onlar oluyor :)

- Son zamanlarda milletin diline dolanan 'Şu şöyle olmazsa çocuğumu keserim' lafı! O ne korkunç laftır öyle!! Söylemeyin ve söyletmeyin lütfen.

- 'Filan fıstık' diyen insanlardan hazzetmem. Biliyorum, önyargılıyım :P

- Adam gibi yemek yerine yemeğiyle oynayan insanlar. Bir yerde okumuştum. 'Yemeğiyle oynayan birisiyle evlenmeyin' diyordu. Ne doğru bir laf.

- Sürekli yemek seçen, 'onu yemem', 'bunu yemem' diyen insanlar. Annem biz küçükken 'sofradaki yemekten yemezseniz aç kalırsınız' diyerek olaya noktayı koymuştu. Düşünüyorum da, ne iyi yapmış :)

- Her şeyi bildiğini sanan insanlar. (genelde pek bir şey bilmiyor oluyorlar:)

- Sürekli 'şeytanın avukatı'nı oynayıp siz ne savunuyorsanız onun tersini savunan insanlar. Uzak dursun benden mümkünse!

- Kütüphaneden aldığı kitabın satır altlarını çizen insanlar!! (bu konuda da aşırı hassasım gerçekten)

- Tuvaletten çıktıktan sonra ellerini yıkamayan insanlar: Amerika'da da çok var bu insan tipinden. Eskiden kaldığım yurttaki umumi tuvaletlerde Uzakdoğulu bir kızın her seferinde hiç bir şey olmamış gibi kapıdan çıkıp gittiğini görünce kapı koluna dokunamaz olmuştum. Hala da tuvaletlerin kapı kollarına çıplak elle dokunamam (elime kağıt havlu alıp öyle açıyorum kapıyı: evet takıntılıyım biliyorum ama insanlar da inanılmaz pis olabiliyorlar!!!)

- Topluluk içinde birbiriyle fazla (!) samimi olan çiftler (buna 'public display of affection' deniyor buralarda ve bayağı ayıplanıyor) Ve ne yazık ki ve çok şaşırtıcı biçimde bu durumu A.B.D'den çok Türkiye'de görüyorum ben. (Türkiye Müslüman bir ülke sayılmasına ve ABD'nin bir 'Batı ülkesi' olmasına karşın!) Bu konuda komik bir teorim var: Topluluk içinde ne kadar sırnaşık olursa bir çift, başbaşa kalınca da o kadar çok kavga ediyordur bence. Yoksa neden 'aşklarını' böyle uluorta 'kanıtlamak' zorunda kalsınlar değil mi? .. :)

- İnsanı tepeden tırnağa süzen insanlar (Evet buna da Amerika'dan çok Türkiye'de rastlıyorum maalesef. Burada sokağa pijamayla çıksanız dönüp bakmazlar. Üstelik herhangi bir insana 2-3 saniyeden fazla bakmak ayıp addedilir. Türkiye'de ise kalabalık bir sokakta yürürken her yaştan kadın tarafından baştan aşağı 'süzüldüğümü' ve 'yargılandığımı' hissediyorum ve inanılmaz rahatsız oluyorum)

- Salkım saçak hasta olduklarını bile bile size sarılan ve öpen, sonra da 'ben de işte üzerinize afiyet pek kötü grip oldum' diye sırıtan insanlar.

- Sürekli emrivaki yaparak siz onların istediğini yapmak zorundaymışsınız gibi davranan insanlar.

- Ağlayan bebek / çocuklara uzaylı muamelesi yapıp nefretle bakan insanlar. Kendileri annelerinin karnından bıyıklı sakallı koca adam olarak doğmuşlardı herhalde!

- Bir gülümsemeyi, selam vermeyi karşısındakine çok gören, suratsız, etrafına negatiflik saçan mıymıy insanlar.


Uf amma şikayet ettim. ama bir daha olmayacak, söz :)

Friday, January 15, 2010

The Fall


Allah'ım bu nasıl bir filmdir? Eğer bu filmse, diğer seyrettiklerim nedir? Nasıl bir mükemmelliktir bu? Tarsem Singh, sen nasıl bir yönetmenmişsin? Ve ben bu filmin adını neden bugüne kadar hiç bir yerde duymamıştım?

Filmin siyah-beyaz olan ilk bir kaç dakikasında ağzım açık kaldı. Film bitene kadar da kapanmadı desem yeridir.

Bu nasıl bir görselliktir? Nasıl bir fotografik güzelliktir? Siyah-beyaz fotoğraflara kafayı taktığım ve onlarca siyah-beyaz fotoğraf çektiğim şu günlerde, o ilk bir kaç dakikanın estetik güzelliğine bakıp mutluluktan ağlayabilirdim ben. Çok ciddiyim.






Küçük kız Alexandria'yı oynayan aktrisin, o minik kızın yanaklarını yemek istiyorum. Bu nasıl bir tatlılıktır? Filmin genelinde insanın muhteşem hayalgücüyle yoğrulan hüzün havası, nasıl bu kadar güzel aktarılır izleyiciye? Bir film, masal anlatmanın, hikayeler anlatmanın büyüsünü nasıl böylesine enfes şekilde anlatır?

Ne desem yahu bu film hakkında? Nasıl anlatsam..Kelimelerin bittiği yerdeyim.

Sadece 'izleyin' diyebilirim..Evet..

Ben bu filmi bir daha izlemek istiyorum.. Sonra bir daha..sonra bir daha...




Zaten Beethoven'ın (en sevdiğim) 7. senfonisiyle başlayan bir film nasıl kötü olabilirdi ki?


Hasret


Ev ve vatan hasreti öyle bir şeydir ki, insana gecenin köründe Google Maps'i açtırıp İstanbul haritası üzerinde kendi sokağını ve evini buldurtup ona uzuuun uzun baktırır. O resimdeki çatının altında uyuyan mis kokulu anne ve babayı özletir. Hasret insanın burnunun direğini sızlatır. Bunu yaşamayan anlamaz.



Wednesday, January 13, 2010

Doktora Dizisi - 1 - Gerekli Sınavlara Girmek

Öncelikle belirtelim ki eğer A.B.D'de Master ya da doktora programına başvurmaya karar verdiyseniz, üniversite hayatınız boyunca da bu konuda bir takım çalışmalar yapmanız gerekecek. Özellikle eğer mezun olduğunuz yıl hemen gidip bir lisansüstü programa başlamak istiyorsanız, o yıldan bir önceki yıl bütün gerekli sınavları almış, başvurularınızı tamamlamış ve göndermiş olmanız gerekmektedir. Mesela, bir örnek vermek gerekirse, ben 2011 sonbaharında A.B.D'De bir üniversitede master'ıma başlamak istiyorsam, başvuru sürecimi 2010'un ortalarında başlatmam ve çoğu Kasım-Aralık olan 'deadline'lara (son başvuru tarihi) kadar bütün gerekli belgeleri tamamlamış olmam gerekiyor.

Eğer aklınızda kesinlikle lisansüstüyle devam etmek varsa, üniversite hayatınız boyunca not ortalamasının da belli bir sınırın üzerinde olması gerekiyor. Buna dikkat edin derim. Sonuçta bu kabulde sadece onlarca kriterden biri, ama önemli bir kriter. Ders notlarınızı yüksek tutun, özellikle üniversitenin 2. yılından itibaren hocalara ders dışında da birebir danışmaya, onlardan rehberlik istemeye başlayabilirsiniz. Benim okulumda ilk öğrenciler olduğumuz için sayımız azdı ve hocalarla gerçekten birebir, arkadaş seviyesinde zaman geçirme, onlardan tavsiyeler alma şansımız vardı. Ama böyle bir yerde okuyor olmasanız bile şansınızı zorlayın. Hoca açısından da duruma bir bakın: Onlarca öğrenci içinden niye sizin için tavsiye mektubu yazsın? Bu noktada akademik başarınızla, azminizle biraz sivrilmeniz, göze çarpmanız gerekiyor.

Diyelim ki A.B.D.'de sosyal bilimler alanında bir master programına başvurmak istediniz. Bunun için bölümüne göre mutlaka önce TOEFL, sonra da GRE ya da GMAT sınavlarına gireceksiniz. GMAT genelde 'business school' ya da MBA programlarına girmek için gerekli oluyor. Benim o konuda tecrübem olmadığı için diğer iki sınav hakkında bilgi vereceğim.

TOEFL standart bir 'yabancı dil olarak İngilizceyi ölçme' sınavıdır. Bazı insanlar bu sınava kurslara giderek hazırlanıyor. Ben ilkokul 3'ten beri aldığım yoğun İngilizce eğitimi ve çok sayıda İngilizce kitap okumanın getirdiği zengin kelime dağarcığımla ilk defa Lise 3'te aldığım bu sınavda gayet rahat çok yüksek bir puan almıştım. Tek yaptığım hazırlık, TOEFL'dan telefonla (evet o zamanlar internet yoktu:) küçük bir kitapçık ve kaset siparişi vererek o kitaptaki örnek bir kaç testi kendi başıma çözmekti. Böyle bakıldığında ben TOEFL kurslarına paralar dökmenin çok gereksiz olduğunu düşünüyorum. Azmi olan herkes, kendi başına da bu sınava gayet güzel hazırlanabilir bence. TOEFL kurslarının yaptığı da (gördüğüm kadarıyla) size bol bol test çözdürmek zaten.

İngilizceyi mümkün olan en iyi seviyeye getirmek için verebileceğim en iyi tavsiye: Okuyun, okuyun, okuyun. Grameri ne de olsa okulda bir şekilde öğreniyorsunuz, ancak bir dile ve o dilin kullandığı sözcük öbeklerine, kelime seçimlerine...vs en iyi hakim olmanın yolu o dilde kitap okumak. Ortaokul ve lise hayatım boyunca önce sadeleştirilmiş olarak, sonra da orijinal halleriyle okuduğum yüzlerce İngilizce kitabın bana en büyük faydası oldu bu. O zaman bizim imkanlarımız kısıtlıydı (babamla Akmar Pasajı'na gider, harıl harıl orijinal İngilizce kitap arardım:) ama şimdi internet var tabii ve internetten de gazete makalesi, kısa hikaye, roman...vs gibi o kadar çok değişik metin bulunabiliyor ki. İlginizi çeken herhangi bir alanda okuyabilirsiniz. Bol bol okuyun, bütün okuduklarınızı anlayamasanız bile metnin ana fikrini çıkarmaya çalışın. Çok yararı olacaktır.

TOEFL'ın kompozisyon kısmı için ise en büyük tavsiyem okuduklarınızla ilgili bir şeyler yazmaya çalışmak, mümkünse İngilizce bir günlük tutmak. Bu kompozisyonu yazarken aklınızda tutmanız gereken en önemli taktik şu: Bir tezi savunuyorsanız, o teze bir kaç bakış açısıyla bakabilmeli, farklı görüşleri yazınızda toplayabilmelisiniz. Sadece tek taraflı, bir tek bakış açısını savunan kompozisyonlar yüksek puan alamıyor maalesef.

Bu söylediğim taktikler TOEFL için gerçekten çok yararlı. GRE içinse aynı şeyi söylemeyeceğim maalesef. GRE sınavının Matematik bölümü, bizde ortaokul seviyesinde matematik almış herhangi bir öğrencinin rahatlıkla %90ını çözebileceği kadar kolaydır. Çoğu Türk öğrenci bu bölümü gayet rahat tamamlayıp asıl 'Verbal' (Sözlü) dediğimiz kısımdan korkarlar. Korkmakta da haklıdırlar aslında. Çünkü bu bölüm tamamen, çoğu Amerikalı'nın dahi hayatında görmediği garip ve zor kelimeleri ezberleme üzerine kuruludur. Bırakın İngilizce'yi yabancı dil olarak öğrenmiş olanları (yani biz), ana dili İngilizce olanlar için bile zorlayıcı bir sınavdır.

GRE'nin sözel kısmına bence en iyi hazırlanma yolu, hem çok kitap okuyup kelime dağarcığınızı mümkün olduğunca genişletmek, hem de kendi çabanızla mümkün olduğu kadar çok kelime ezberlemektir. Ben bir tane GRE kitabı almış ve onun da içindeki deneme testlerini çözmüştüm. Bu sınavda da hazırlık kurslarının çok ekstra bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Neredeyse tamamen ezbere dayalı çünkü.

Kendi kendime bir kaç deneme testi çözmenin yanısıra 'GRE'de en çok kullanılan 250 kelime' gibi bir liste edinmiştim. O listeyi yatağımın yanındaki duvara asmıştım. Her sabah kalkınca ve her akşam yatmadan önce bakıyordum. Size tavsiyem, 'Flashcard' da denilen küçük kağıt parçalarına bu kelimeleri yazıp arkalarına da anlamlarını yazarak yanınızda taşımak ve her fırsatta açıp bakmak. Mesela otobüs beklerken, bankada sıra beklerken, vapurda otururken...vs gibi zamanlarda çıkarıp bakabilirsiniz. Ne kadar çok haşır neşir olursanız bu kelimelerle, o kadar iyi.

GRE sınavını aldığınız güne gelirsek, bu sınava başlarken en çok dikkat etmeniz gereken husus şu: Artık bilgisayarla alındığı için bu sınavlar, sorular siz sınavı çözerken seçiliyor. Yani tamamen size özel olan bir sınav alıyorsunuz da diyebiliriz. Yöntem şu: Bilgisayar 'binary search' denen bir yöntemle, sizin seviyenizi bulup o seviyede sorular sormaya çalışıyor size. Mesela ilk soru 'Orta seviye'de bir soru oluyor her zaman. Eğer o soruyu doğru bilirseniz, bir üst seviyeden soru soruyor. Yanlış cevaplarsanız, bir alt seviyeye geçiyor. Böylelikle bir kaç soru sonra sizin seviyenizi bulup, ona göre sorular sormaya başlıyor.

Ama: 10. soru civarlarına geldiğinizde, o sorulardan aldığınız puanlar çok azalıyor. Mesela 1. soruyu doğru cevaplarsanız 8 puan alıyorsunuz, 10. soruda ise bu 4 puana iniyor.

Bu da şu demek: İlk bir kaç soruya çok dikkat edin. Eğer o soruları doğru cevaplarsanız, yüksek puan alma şansınız çok yüksek.

Şimdi puanlama sistemi değişti ama merak edenler için fikir vermesi açısından belirteyim: Bu bahsettiğim çalışma metodumla, GRE Verbal bölümünden bir Türk için olağanın çok üstünde sayılan (800 üzerinden) 610 puanını almıştım. (Genelde alınan puanlar 350-400 civarındadır). Yani bu sınav imkansız bir sınav değil. Ben başardım, siz de başarabilirsiniz!

Sınavlarla ilgili önemli bir kaç tavsiye daha: Eğer master/doktora programın son başvuru tarihi Aralık'sa mesela, TOEFL'ı ve GRE'yi en geç Ekim-Kasım ayları içinde almış olun. Hatta maddi imkanınız varsa mutlaka önce yaz aylarında bir kere alıp, sonbahar aylarında tekrarlamanızı tavsiye ederim. Edindiğiniz deneyim sebebiyle puanınız büyük olasılıkla ikinci sınavda daha yüksek olacaktır çünkü.

Sınavlara girerken başvuracağınız okulların listesi de aklınızda olsun. Sınav bittiğinde bilgisayardan puanlarınızı doğrudan o üniversitelere gönderme seçeneği veriliyor size. Bu işi sonradan yapmaya çalışırsanız daha zahmetli (ve size çok daha pahalıya patlıyor). Sanırım 5 yere bedava gönderme hakkı vardı ben sınava girdiğimde. Daha fazlası için para vermek gerekiyordu. Şimdi nasıl bilmiyorum tam olarak.

En önemlisi ise kendinize güvenin ve şunu unutmayın: Bu sınavlar binlerce öğrencinin girdiği sınavlar. Ayrıca eğer istediğiniz puana ulaşamadıysanız, en kötüsü tekrar girersiniz bir ay sonra. (ÖSS kabusu gibi 1 yıl kaybetmeniz gerekmez yani!)

Doktora başvuru süreci için çok yararlı kaynaklar olduğunu düşündüğüm Biyolokum'un blog'undaki Sıkça Sorulan Sorular sayfasına ve Mezun.com'un 'Doktora başvuru takvimi'ne mutlaka bakın derim.

bir sonraki yazı: Başvuru süreci

İyi çalışmalar ve bol şanslar!


Monday, January 11, 2010

Amerika'da Doktora Nasıl yapılır?

Doktora üzerine uzun zamandır bir yazı dizisi yazmak istiyordum. Yukarıdaki soruyla blog'uma gelen ve bana da soru soran insan sayısı epeyi çoğaldı çünkü. Güzel bir referans olabilecek bir yazı dizisi yazmak istiyorum, ama benden önce bu konuya eğilmiş olan insanların emeklerine de dikkati çekmek istiyorum aynı zamanda.

Amerika'da doktora sürecini ana hatlarıyla şu bölümlere ayırabiliriz:

1- Gerekli sınavlara girmek
2- Başvuru ve kabul süreci
3- İlk 2-3 sene ders almak
4- Doktora yeterlilik sınavları
5- Tez yazım aşaması

Bu evrelerin tümünde size yardımcı olabilecek kaynakları bu yazı serisinde toplamaya çalışacağım. Kendi tecrübelerimden (ve doktoranın son safhasında oluşumdan) da yararlanarak elimden geldiğince bu yola baş koyan insanlara yardımcı olabilecek bir yazı dizisi hazırlamak istiyorum. Tabii ki ben bir sosyal bilimler öğrencisi olarak en çok kendi alanım için konuşacağım ama her türlü öneriye ve yardıma açığım.

Hazır mısınız? Başlıyoruz!

Bir sonraki yazım: Gerekli sınavlara girmek.

Friday, January 8, 2010

Zamanın değerini bilmek


Saatlere karşı zaafım var. Zaman kavramına ve onu bize gösteren herşeye karşı zaafım var. Beni bilenler bilir. Bilmeyenler şu yazıya, bu yazıya ve şu yazıya bakabilirler!

Kendimi bildim bileli ise Swatch saatlere zaafım var. Sanırım 13-14 yaşımdan beri bütün saatlerim Swatch'tır. O kadar güzel, aksesuar gibi saatler üretiyorlar ki hayran olmamak elde değil. Bilezik takacağıma saatimi takıp geziyorum ben de! Gece bile çıkarmıyorum çoğunlukla. Dedim ya, ben bir zaman takipçisiyim!

Swatch'ın ise en sevdiğim modelleri ince mi ince, hafif mi hafif, varlığıyla yokluğu bir olan, hiç bir giysiye..vs takılıp rahatsız etmeyen Skin modelleri. Sanırım 5-6 senedir Skin kullanıyorum. Yukarıdaki saati 2006'da almıştım, hala severek kullanıyorum, hiç eskimedi ve inanılmaz rahat. Aşağıdakini ise geçtiğimiz doğumgünümde canım annem ve babamdan doğumgünü hediyesi olarak aldım. Şimdi kolumda o var. Ve beni çok mutlu ediyor :)

Güzel saatimle, zamanın değerini çok daha iyi bilebilmek, onu en doğru şekilde kullanabilmek dileğiyle!

Monday, January 4, 2010

Uyku ve çocukluk

Bir kaç gündür burnum akmaya başladı, arada hapşırıyorum. Gözlerimin yaşarması ve arada boğazımın kaşınmasından da anlaşıldığı üzere alerjik bir reaksiyon. Antihistaminik ilaç aldım, o da bir uyutuyor, pir uyutuyor. Akşamın 5inde bol rüyalı, derin mi derin bir uykuya daldım. Böyle garip saatlerde dalınan uykulardan uyanınca insan kendini başka bir dünyada gibi ,gerçeklikten uzaklaşmış hissediyor. Uyumaya başlarken hava aydınlıktı, şimdi karanlık. Uyku gözlerime yapışmış, beni kendine geri çağırıyor, ancak şimdi uyursam artık gece uykusuna geçeceğimi biliyorum. Yatakta dönüp duruyorum, kendimi uykunun tatlı kollarından çekip çıkarmaya çalışıyorum.

Nedense böyle tatlı uykulardan uyanınca hep çocukluğumu hatırlıyorum.

Bence insanın çok mutlu ve huzurlu bir çocukluk geçirmesinin tek kötü yanı, onu inanılmaz derecede özlemesidir. Çocukluğun o safi mutluluğunu, annemle babamla aynı çatı altında yaşadığımız günleri, o zamanları çok özlüyorum şu sıralar. Aklıma 'o hayat'ımdan, o zamanlardan mutluluk anları düşüyor, gözümün önünde canlanıyorlar aniden. Burnumun direklerini sızlatan bir özlem vuruyor yüreğime..

Şimdi de mutluyum çok şükür, ama çocukken çok daha basit, güçlü, saf, katıksız bir duyguydu sanki mutluluk. Elle tutulacak kadar yumuşak, tertemiz ve sabun kokulu bir yastık gibi huzurlu, pamuk şekeri gibi pespembeydi. Herşey, ve sevdiğim herkes, elle tutulacak kadar yakınımdaydı. Öyle mutluydum ki, Allah'a sürekli zamanın geçmemesi ve dünyamın değişmemesi için dua ederdim. İçin için, hiç kimsenin değişmemesini, herkesin aynı kalmasını ister ve buna inanırdım. Annem ve babam keşke hep öyle yanımda kalsalardı mesela, anneannem, babaannem ve dedelerim hep o yaşta, hep aynı anneannem ve dedem olarak kalsalardı sonsuza kadar. Hiç yaşlanmasalardı. Dayılarım, amcalarım, halalarım, kuzenlerim, hepimiz keşke donan zamanın içinde, öyle mutlu, kalakalsaydık! Bu rüyaya öyle çok inanmak istedim ki.

Bambaşkaydı ve bir daha hiç erişemeyeceğim bir dünyaydı orası, şimdi artık sırlı aynalarda belli belirsiz aksini gördüğüm, elimi uzatsam da dokunamayacağımı bildiğim, uzakta kalan, sihirli bahçe..

Artık ellerimi uzatsam da dokunamayacağım çocukluğumu özlüyorum ben.. Rüya bitti, insanlar yaşlanıyor, hastalanıyor, uzak düşüyor birbirinden, yıllar geçiyor, o mutluluk bahçesi benden gittikçe daha çok uzaklaşıyor, ana hatları siliniyor.. Bense büyüdüğüme inanmak istemiyorum.

Sunday, January 3, 2010

Evcimen / evcil / domestik olmak

Ekşi sözlük'te o kadar güzel anlatmış ki 'you are my lethe' lakaplı kişi, direk oradan buraya kopyalıyorum:

evcimen: evini çok seven, sadece evinde rahat olan insanlardır bunlar. dışarıya çıkmayı sevmezler hele kalabalık olan alışveriş merkezleri filan bunlar için cehennemdir. oralarda sıkılırlar, ezilirler, büzülürler, eve gitmeye filan çalışırlar. en büyük zevkleri uyumaktır bunların. evlerinde mutlaka iyi bir müzik seti, cd koleksiyonu, -eğer ilgileniyorlarsa- müzik aleti, digitürkü olan güzel bir televizyon, dvd koleksiyonu, geniş bir kitaplıkları bulunur çünkü bu insanlar dışarıda harcayacakları parayı bunlara harcarlar. buzdolapları her zaman doludur ve iyi yemek yaparlar hatta yemek yapmaktan çok zevk alırlar. televizyonlarının karşısında mutlaka üzerinde rahatlıkla uyunulabilecek bir koltuk ve koltuğun üzerinde genelde bir battaniye ve kitap bulunur. evleri tamamen kendi zevklerini yansıtır ve genelde az eşya bulunur. spor yapmayı seven versiyonları dışarıya çıkmaya üşendiklerinden eve spor aletleri alırlar. mutlaka evlerinin manzarası güzeldir. yani en azından apartmanı değil insanları, denizi, dağı yada caddeyi filan görür. bu insanlarla yapılacak en iyi program evde film seyretmek, yemek yemek ve muhabbet etmektir.

unutmuşum. bu insanların ileride meslekleri de evde yapabilecekleri mesleklerdir.


Bu tanima göre ben hiç kuşku götürmeyecek şekilde ve kesinlikle bir evcimenim. Hem de kendimi bildim bileli.

Kış mevsimini bu kadar çok sevmem, evimde huzuru bulmam ve sıcak yaz günlerinde bile evde otururken kendimi bir şeyler kaçırıyormuş gibi hissetmemem de yan etkileri, herhalde :)


Anlat İstanbul


Ünlü bir çok oyuncuyu aynı film içinde toplayabilmesiyle çok iddialı bir proje var önümüzde.. İstanbul'un içinde yaşanan hikayeler, ünlü masallardan esinlenilerek sunulmuş önümüze. Filmin 5-6 tane yönetmeni var. Bunun yanısıra bir şehir bağlamında bir kaç hikayeyi birleştirme çabasıyla 'Paris, Je T'aime' ya da 'New York, I love You' filmleri tipinde bir filme benzemiş.

Filmde bildiğimiz ve tanıdığımız, tiyatro kökenli oyuncular yine oyunculuklarını konuşturmuş. Özellikle Altan Erkekli, Fikret Kuşkan, Çetin Tekindor ve Güven Kıraç yine her zamanki gibi göz kamaştırıcılardı rollerinde. Erkan Can'ı da kısa da olsa görebilmek çok hoştu. Nurgül Yeşilçay'ın yer aldığı hikaye de ayrı hoşuma gitti. Bu kadına gitgide kanım ısınıyor sanırım. Eskiden (Asmalı Konak dönemlerinde) biraz itici bulurdum kendisini. Bu filmle keşfettiğim ve gayet başarılı bulduğum birisi ise Yelda Reynaud oldu. Çok içten ve sıcak buldum oyunculuğunu.

Filmin bazı kusurları var, hikayeler çok başarılı bir şekilde bağlanamamış birbirine mesela. Ayrıca Azra Akın'ın 'oyunculuğu' çok fena şekilde sırıtıyor. Pek bir sahte olmuş. Ama onun dışında bu film bence, gayet takdir edilesi bir çaba ve emek örneği. Hala katetmemiz gereken çok yol olsa da, Türk sinemasında böyle farklı ve yeni bakış açıları, projeler görmek çok mutluluk verici bence.

Filmi beğendim ben, kusursuz olmasa da gayet hoş ve görsel açıdan da tatmin edici bir filmdi. Özellikle kapanış sahnesine bayıldım. Yanık klarnet sesi ve güzel İstanbul'un görüntüleriyle ise şehr-i şehir, buram buram özlettirdi kendini bana yeniden..

Anlat İstanbul!

Aklın nerde yine ?
Nerde kaldın dün gece ?

Anlat İstanbul!
Üzüldün mü, yorgun musun ?
Hala çok mu içiyorsun ?

Hadi anlat İstanbul!
Yine kavgaya mı karıştın ?
Aşkın başından mı aşkın ?

Kaç tepe, kaç kapı, kaç boğaz, kaç sur ?
Kaç hayat, kaç masal, kaç git, kaç dur ?
Anlat İstanbul!

Anlatsana İstanbul!
En güzel şehir sen misin?
Her masalı bilir misin?


Anlatsana İstanbul!
Üşüdün mü, karnın mı aç?
Rüya mı gördün? Saat kaç?

Hadi susma! Susma hadi!
Hep susarsın, artık susma!
Anlat İstanbul!

Kaç tepe, kaç kapı, kaç boğaz, kaç sur?
Kaç hayat, kaç masal, kaç git, kaç dur?
Anlat İstanbul!

Ümit Ünal

Friday, January 1, 2010

2010

Chicago havasını -12 dereceye düşüren soğuklar getirmiş olsan da, sevdik seni 2010!





bütün yılımız şu Kurabiye'nin uyku keyfi gibi keyiflerle dolsun! :)


Monday, December 28, 2009

Beyaz rüya


Minicik, bembeyaz, tüy kadar hafif kar taneleri uçuşuyor havada.. O kadar güzel kar yağıyor ki! Sanki oyuncak bir camdan kürenin içindeyiz ve birisi sallamış küreciği, içindeki beyaz taneler de her tarafa saçılmış.. Sessizce, telaşsızca, ilahi bir sabırla, usul usul yağıyor kar. Kar taneleri yere konmaktan ürküyormuşçasına tereddüt ediyorlar bazen, tekrar havaya yükseliyor bazıları.

Yerlerde biriken kar öylesine yumuşacık, bembeyaz, pudra şekeri gibi hafif ki.. Bu tertemiz, saf, rüya gibi karların içine uzanıp ölüme benzer bir uykuya dalası geliyor insanın. Öylesine hafif ki karlar, üzerinde yürürken ses bile çıkarmıyorlar.

Bir rüyanın, bir masalın, bir bulutun içinde gibi yürüyorum karların üzerinde. Etrafımda, sanki bu dünyaya ait olmayan, uhrevi bir sessizlik... Aklımda şu mükemmel şiir, bir şarkı gibi yankılanıyor. Bu bembeyaz alemin içinde kaybolmak istiyorum.


Friday, December 25, 2009

Elveda 2009

1999'dan 2000'e girerken nasıl heyecanlandığımızı hatırlıyorum da.. Aradan tamı tamına 10 yıl geçtiğine inanmak zor gibi. Bu 10 yıl içinde üniversiteye başladım, üniversiteyi bitirdim, onlarca ülke ve şehir gezdim, başka bir kıtaya taşınıp burada okula başladım, iki adet master derecesi aldım, şimdi doktoramın son safhasındayım ve bir yandan ders veriyorum: çok şükür mesleğimi icra etmeye başladım. Aa, bir de arada hayat arkadaşımla tanışıp onunla bir ömür geçirmeye karar verdim :) Onu da es geçmeyelim.

10 yıl, dile kolay.. Hem çok çabuk geçmiş gibi, hem de aslında çok da uzun bir zamanmış gibi geliyor bana. Artık 1999'daki 18 yaşındaki genç kız değilim. 28 yaşında genç bir kadınım artık.

Ama aynı zamanda bazen bir çocuğum da, yerinde duramayıp zıp zıp zıplayan, durup dururken bangır bangır müzikler açıp odanın ortasında kendi kendine dansetmeye başlayan, kedicikle yerlerde yuvarlanan, konuşurken heyecandan ellerini kollarını sallayan, bazen konuşma hızı bile düşünme hızına yetişemeyen küçük bir kızım da aynı zamanda. İçimde bir yerin, kaç yaşına gelirsem geleyim hiç büyümeyeceğini bilmek o kadar güzel ki! Çocuk-kadın demek en doğrusu belki, iflah olmaz bir çocuk-kadınım :)

2009 her açıdan güzel bir yıldı benim için, çok şükür. 4 tane sınavımı başarıyla geçtim, doktora tez taslağımı yazmaya başladım, bir çok güzel insanla tanıştım, hayatımda daha önce görmediğim bir çok güzel yere seyahat ettim. 2009 yılı içinde toplam 6 kere seyahat ettim. (Las Vegas, Maui adası - Hawaii, Kuzey Michigan eyaleti, Londra ve Windsor - İngiltere, İstanbul - Türkiye, Boston - Massachusetts, Branson - Missouri eyaleti) Bu gezi anılarımın bir kısmını hala blog'uma yazamadım :( Ama yakında gelecek bunlar da!

2010 yılı hakkında çok iyi hisler var içimde. Zaten çift sayılı yıllara hep ayrı bir iyimserlikle yaklaşmışımdır. İnşallah bu yıl geçen yıldan bile parlak, güzel, sağlık ve mutluluk dolu ve bol seyahatli bir yıl olur bizim için!

Ama 2010 yılı için en büyük dileğim, dünya üzerinde bizden daha az şanslı olanlara da daha çok yardım eli uzatabildiğimiz bir yıl olması. Acının, savaşların, yoksullluğun ve sefaletin tamamen yok olmasını ummak çok gerçekdışı. İnsan var oldukça bu gerçekler de var olacak. Ancak herkes elinden geleni yapıp ufacık da olsa bir yardım eli uzatırsa, dünyanın çok daha güzel bir yer olacağına inancım sonsuz.

Şefkat ve merhametin gücü, insanlığa olan inancımın başlıca sebebi.

Ayda bir kez, dışarıda yemeyip oraya vereceğiniz parayı bir hayır kuruluşuna bağışlayın. Kendinizi mutlu etmek için alışverişe ya da yemek yemeye değil, bir kuruluşta gönüllü olarak çalışmaya adayın kendinizi. Starbucks'tan kahve almak yerine evde kahve yapıp o parayı bir sokak çocuğuna verin.....Örnekler o kadar çoğaltılabilir ki.

Sahilde yürüyen birisi, deniz yıldızlarını kuruyup ölmesinler diye alıp alıp denize atan birisini görünce gülmüş. Demiş ki:

- Bir fark yarattığını mı sanıyorsun arkadaş? Baksana şu sahilde yüzlerce deniz yıldızı var. Sen ise bir kaç tanesini kurtarma peşindesin.

Diğeri gülümseyerek elindeki deniz yıldızını göstermiş: 'Bak şimdi buna' demiş, 'Bunun ismi Y olsun'.

Ve gülümseyerek Y'yi denize fırlatmış.

'İşte, Y için çok büyük bir fark yarattım' demiş.

Haksızlıkların büyüklüğü gözünüzü korkutmasın. siz istediğiniz sürece birilerine yardım edebilir, bir fark yaratabilirsiniz.

2010 yılı hepimize hayırlı olsun!

Sevgiler,

Moonie

Wednesday, December 23, 2009

2000-2009 film listesi

Sera'dan esinlendim ve onun da önerisiyle son 10 yıl içinde izlediğim, 5 üzerinden 5 ya da 4 yıldız vereceğim bütün filmleri sıraladım ben de. İşte son 10 yılın (Amerikalıların deyimiyle bu 'decade'in) en güzel filmleri. (Filmleri Netflix'teki sıralamamdan aldığım için, orijinal dili İngilizce olmayanların da ismi İngilizce oldu. Ama filmleri merak ederseniz hepsi İngilizce isimleriyle IMDB'de var)

Gece Yolculuğu'nda hizmette sınır yok. Bu filmleri, benim üzerimde bıraktıkları etkiye göre renklendirdim. Böylece 'Bugün beni bol bol güldürecek, kendimi iyi hissettirecek bir film izlemek istiyorum' diyorsanız mesela, hemen buradan o tip filmlere bakıp bir tanesini seçebilirsiniz! Malum, filmler de yemekler gibidir: Bazen insanın canı tatlı bir şeyler yemek ister, bazen tuzlu, bazen acı, bazen ekşi!! :)



Pembe: Iyi hissettiren, güldüren, gülümseten filmler.
Mavi: Hüzünlendiren, insanı depresif yapan filmler.
Kırmızı: En içten bulduğum aşk filmleri.
Yeşil: Derin düşüncelere sevkeden, kafa yoran derin filmler.
Siyah: İnsanı sağlam korkutan filmler :)





Amelie (2001), American Psycho (2000), Amores Perros (2000), Before Sunset (2004), Big Fish (2003), Billy Elliott (2000), Broken Flowers (2005), Children of Men (2006), City of God (2002), Coffee and Cigarettes (2003), The Constant Gardener (2005), Coraline (2008), Corpse Bride (2005), Crouching Tiger Hidden Dragon (2000), Crash (2005), Dancer in the Dark (2000), Dirty Pretty Things (2002), The Diving Bell and the Butterfly (2007), Donnie Darko (2001), Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004), Everything is Illuminated (2005), Facing Windows (2004), Finding Nemo (2003), Fountain (2006), Frida (2002), Garden State (2004), Gladiator (2000), Harry Potter and the Prisoner of Azkaban (2004), Good night and Good Luck (2005), Hotel Rwanda (2005), Howl's Moving Castle (2004), The Hours (2002), House of Sand and Fog (2003), In the Mood for Love (2001), Inglourious Basterds (2009), Irreversible (2002), Kandahar (2001), Little Miss Sunshine (2006), The Lives of Others (2007), Lord of the Rings - The Two Towers (2002), Love Actually (2003), March of the Penguins (2004), Memento (2000), Metropolis (2001), Motorcycle Diaries (2004), Mulholland Drive (2001), Mystic River (2003), No country for old men (2007), Orphanage (2007), Osama (2003), Pan's Labyrinth (2006), Paradise, Now (2005), Paris, Je t'aime (2006), Persepolis (2007), The Prestige (2006), Ratatouille (2007), The Reader (2008), Requiem for a Dream (2000), A Scanner Darkly (2006), Science of Sleep (2006), The Sea Inside (2004), Solaris (2002), Spirited Away (2001), Sunshine (2007), Talk to Her (2002), Ten (2002), There will be Blood (2007), The Three Burials of Melquiades Estrada (2005), Turtles Can Fly (2005), Up (2009), V for Vendetta (2005), Vanilla sky (2001), Vicky Cristina Barcelona (2008), Volver (2006), Waking Life (2001), Wall-E (2008), Waltz with Bashir (2008), 28 Days Later (2002), The Wrestler (2008)


Mavi rengin çokluğuna bakarsak, benim en çok depresif / hüzünlü filmlerden hoşlandığım sonucunu çıkarabiliriz sanırım! :)

Monday, December 21, 2009

Kadınlar

Tezim için okuyor olduğum bir Osmanlıca dergiden alıntıdır:

'...Ve burada kadının genel çalışmaya, sosyal faaliyete karışması lüzumunu ileri sürerek, en mühim kadın hastalıklarından biri olan 'isteri'nin meslek sahibi olan kadınlardan ziyade evlerinde kapalı kadınlarda bulunduğunu, deliller ileri sürmekle zikr etmiştir...Hüseyin Ragıp Bey kadının akli kabiliyet itibariyle erkeğin aşağısında olduğu hakkındaki iddiayı zikr ile kadın hafızasının erkek hafızasından kuvvetli olduğu hakkında psikologların tecrübelerini zikr etmiştir.'

Yeni Mecmua, Sayı 32, 14 Şubat 1918

:-)

Daha o yıllarda kadın hakları için mücadele veren, ve kadının çalışma, hayata katılma gerekliliğini savunan Osmanlı erkeklerinin olduğunu bilmek, çok şaşırtıcı ve mutluluk verici bir şey!


Sunday, December 20, 2009

Avatar


Henüz Cuma günü gösterime girmiş olan bu filmi öylesine merak ediyordum ki, hava soğuk, arabamız bozuk filan demeden şehrin yolunu tuttuk sinemaya gitmek için. Kafamdaki en büyük soru ise herkesin kafasını kurcalayan şeydi sanırım: 'Bir insan bir filmi çekmek için nasıl 500 milyon dolar harcar? Bu parayla çekilen bir film neye benzer?'

Sinema tarihinin en çok para harcanarak çekilen filmini, gösterime girdiğinin ertesi günü izlemiş oldum böylece.

Filmi beğenip beğenmemeniz size bağlı. Eğer sinemadan beklediğiniz şey, 2-3 saatliğine de olsa dertlerinizi unutarak bambaşka dünyalara gitmek, hayalgücünüzün ötesinde varlıklarla karşılaşmak, bir görsel şölenle kendinize ziyafet çekmek ise, bu filmi çok beğeneceksiniz.

Bir bilim-kurgu filmi olarak çok başarılı bence. Efektler, yaratılan dünyalar, karakterlerin görünümü enfes. Hayran oluyorsunuz ve gerçekten ağzınız açık kalıyor. (deyim anlamıyla değil, gerçek anlamda:) Çoğu yerde 'bu acaba gerçek oyuncu mu, yoksa CGI efektleriyle mi yapılmış' diye kendime sorma gereği hissettim.

Kurgu ve oyunculuklar, herhangi bir Hollywood filminden çok da farklı değil. Bir çok Hollywood klişesi bu filmde de yerini bulmuş. Ama sırf klişeler var ve pahalı bir bütçeyle çekilmiş diye bu filme 'vasat' demek, emeğe haksızlık bence. Sinemanın nereden nereye geldiğine tanık olmak adına, gidip görülmeli diyorum. Ama mutlaka sinemada ve büyük ekranda izlemenizi tavsiye ediyorum.

Filmde ayrıca çok belirgin bir savaş karşıtlığı, A.B.D'nin Irak ve Afganistan savaşlarına çok açık seçik göndermelerle hissettiriliyor seyirciye. Vietnam ve Körfez savaşlarından sonra da gördüğümüz 'A.B.D'nin dünyanın değişik yerlerinde açtığı anlamsız savaşlardan sonraki vicdan azabı ve kendiyle hesaplaşması' sendromu var bu filmde de çok belirgin olarak. Savaş karşıtlığı, Hollywood sinemasında çok da rastladığımız bir şey olmadığı için buna sevindim.

Bir de, filmde çok belirgin bir Miyazaki etkisi hissettim. Bilmem başkaları da aynı şeyi düşünmüş müdür? Çevrecilik, insanın dünyaya ve doğaya verdiği zarar, doğada her canlı varlığın birbirine bağlı olması hali ve insanın doğayla içiçe de yaşayabileceği fikri.. Ormanın içinde yürürlerken yerde parlayan ışıklar çok bariz bir şekilde 'Prenses Mononoke' filmindeki benzer sahnelerden esinlenilmişti. Bir de 'bulutların üzerindeki adacıklar' ve gökyüzünde uçuş sahneleri bana yine Miyazaki'nin 'Castle in the Sky'ına doğrudan gönderme gibi geldi.

Özellikle gökyüzü ve uçuş sahnelerinde nasıl kendimden geçtiğimi anlatmama gerek var mı bilmiyorum. (Beni tanımayanlar şu yazıya bakabilirler!) O kadar gerçekçiydi ki (3 boyutlu gözlüklerin de yardımıyla) uçmanın getirdiği o özgürlük duygusunu iliklerime kadar hissettim. Sırf bu sahneler için bile verdiğiniz paraya değer bence.

Bir de filmin başında tabutun yakılma sahnesi bana Gattaca'yı hatırlattı. Ve düşündüm ki: bir de başroldeki çocuğun yerine Jude Law oynasaydı, tadından yenmezdi bu film! :)

Saturday, December 19, 2009

Hayatımı değiştiren şarkılar

Hani bazı şarkılar olur, size hayatınızın çok belirgin bir dönemini, ya da çok kilit bir noktasını anımsatır. O şarkıyı dinleyince kendinizi yine o zamanda, o duyguların içinde yüzüyor gibi hissedersiniz. 'Koku hafızası' kadar olmasa da, yine de epeyi yoğundur müziğin gücü. Adeta geçmişe açılan kapılardır bu şarkılar.. Sizin için yerleri ayrıdır. Bir kere dinledikten sonra asla eskisi gibi olmamışsınızdır. Ve elli dört bin altı yüz yetmiş beş kere bile dinleseniz bıkmazsınız o şarkılardan.

Benim hayatımda da böyle şarkılar var. Hayatımı değiştiren, beni sarsan, benim için hep yeri ayrı olan şarkılar. Duyunca içimi titreten, yüreğimde ayrı bir yere dokunan şarkılar. İşte hayatımın 'soundtrack'i:


1 - The Cure - From the Edge of the Deep Green Sea
2 - REM - Losing My Religion
3 - Nick Cave and the Bad Seeds - As I sat sadly by her side
4 - Portishead - Undenied
5 - The Smiths - There is a light that never goes out
6 - REM - At my most beautiful
7 - REM - Leave
8 - David Bowie - I'm deranged
9 - Norah Jones - I've got to see you again
10 - The Doors - The End
11 - Massive Attack - Teardrop
12 - Joan Baez - Diamonds and Rust
13 - Simon and Garfunkel - The Sound of Silence
14 - Pink Floyd - The Great Gig in the Sky
15 - Thom Yorke - Harrowdown Hill
16 - Nick Drake - Way to Blue
17 - Radiohead - Knives Out
18 - Jeff Buckley - Lilac Wine
19 - Leonard Cohen - Famous Blue Raincoat
20 - Muse - Sunburn
21 - Bjork - All is Full of Love
22 - Depeche Mode - Only when I lose myself
23 - Dire Straits - Sultans of Swing
24 - Noir Desir - Le vent nous portera
25 - U2 - Stay
26- The Verve - Bittersweet Symphony (evlenirken girişte kullandığımız şarkı :)


Listede tam üç tane REM olması, nasıl bir REM delisi ve Michael Stipe hayranı olduğumun göstergesidir herhalde. Bir de tabii ki Türk müziğini eklemedim, o zaman liste çok kabaracaktı. O da başka bir yazıya kalsın o zaman.

Sizin de hayatınızı değiştiren şarkılar var mı? Varsa hangileri?

Bol müzikli, güzel günler diliyorum!


Thursday, December 17, 2009

500. yazı!

Merhaba sevgili Gece Yolculuğu okurları

Hep birlikte, 4 senede 500. yazıya ulaşmış bulunmaktayız. Şimdi yazıyor olduğum 500. yazı şerefine yanda da görebileceğiniz üzere profil fotoğrafımı değiştirdim. Yeni profil fotoğrafında Moonie okulunun kampüsündeki küçük gölün üzerindeki köprünün üstünde oturmuş, derin düşüncelere gark olmuş vaziyettedir!

Bir diğer haber de email adresimin sonunda kullanılıyor olduğu. Aylar önce kendime bir email adresi almış ve nedense sonra varlığını unutmuşum. Dün bir de baktım ki onlarca yeni email gelmiş! Kafam neredeydi diye hayıflandım, emaillere tek tek cevaplar yazdım. Size cevabımın gelmesi aylar sürdüyse bilin ki bu yüzdendir. Artık Gece yolculugu emailimi de sık sık kontrol edeceğim, söz! Bana oradan ulaşabilirsiniz. Kusurumuz affola! :)

Yazmayı seviyorum. 'Söz uçar, yazı kalır' diye boşuna dememişler. Dile kolay 500 yazı! Bastırmaya kalksam kalın bir kitap olur.

Beni desteğiniz ve güzel yorumlarınızla 500. yazıya ulaştırdığınız için çok teşekkürler. Sizinle hayatı paylaşmak çok güzel.

Şu sıralar moda olan 'Blog kapatmak' furyasına uymayıp, inadına yazacağım. Gücüm yettiğince hayatı, sevgiyi, mutluluğu, hüznü ve anları sizinle paylaşmaya devam edeceğim.

Sevgilerle

Moonie



400 blows



François Truffaut'nun ilk filmiymiş. Beni de Truffaut ile ve Fransız 'Nouvelle Vague' (Yeni Dalga) sinemasıyla tanıştıran ilk film oldu. Siyah-beyaz fotoğraflar çekmeye yoğunlaştığım şu günlerde siyah-beyaz ve görsel açıdan bu kadar tatmin edici bir film izlemek çok mutlu etti beni. Sonu ise enfes. Tek kelimeyle enfes. (Filmi izlemediyseniz yazının geri kalanını okumayın bence)

Çocuk olmanın o büyüleyici hali, okul sıralarının monotonluğu ve sıkıcılığı, toplumun uymamızı beklediği normlar.. Paris sokaklarının siyah-beyaz güzelliği. Asilik ve kural tanımazlığın o heyecanı. Toplum kurallarına uyamayan çocuğun olgunlaşma, kendini bulma hikayesi.

Hayran kaldığım geçiş sahneleri: Okul sıralarında mürekkepli kalemle bir şeyler yazıp sayfalar yırtan çocuk, kukla tiyatrosunu izlerken gülen, kahkaha atan çocukların yüzleri, ve tabii ki Antoine'ın sonsuza kadar sürecekmiş gibi görünen koşma sahnesi ve bana özgürlüğü ve aynı zamanda da ölümü çağrıştıran denize kavuşması.

Ne kadar naif, saf, masum, içten bir film.

Bir de sonu çok güzel. Söylemiş miydim?


Tuesday, December 15, 2009

Zamanda geriye dönmek


Sonunda çok uzun zamandır yapmak istediğim bir şeyi yaptım. Klasik film (analog) fotoğraf makinelerinin babalarından sayılan Pentax K1000 modelini kullanılmış olarak Craigslist'ten bulup gidip satın aldım!

Bu makineler artık satılmıyor, tahmin ettiğiniz üzere. Hatta filmle çalışan fotoğraf makineleri artık neredeyse tarihe karışacak kadar seyrekleşmiş durumda. Ama ben özellikle siyah-beyaz portre çekimleri için o kadar uzun zamandır böyle bir makine istiyordum ki! Çünkü bence filme çekilen fotoğraflardaki siyah-beyazın havası, dijital makinelerin çektiği fotoğraflarda yok kesinlikle.

Makinemi doğum günümde kendime 28. yaş hediyesi olarak aldım! Sonraki hafta hemen siyah-beyaz iki rulo film alıp bir çok deneme yaptım. Hem evde portreler, hem dışarıda şehir manzaraları çektim. Dijital makinelere 10 senedir öylesine alışmışım ki, her fotoğraftan sonra gayriihtiyari makinenin arkasına bakıyorum hemen! :) Sonra tabii ki simsiyah duvar gibi kapağı görüp kendime geliyorum!

Sonunda Pazar akşamı gidip fotoğraf filmini tab ettirmek üzere bıraktım dükkana. Fotoğraflar nasıl çıktı diye meraktan çatlamaktaydım ve bu yüzden tabii ki en kısa süren (1 saat içinde biten) tab seçeneğini seçtim. Öyle ya, fotoğraflar pek berbat da çıkabilirdi! Ne de olsa yıllardır dijital fotoğraf çekmekten filmli makine nasıl çalışıyor, unutmuş olabilirdim.

1 saat geçmek bilmedi ve zaman biter bitmez dükkana doğru depar atarak 6-7 dakikalık yolu 2 dakikada koştum. Allahım, o merak ve heyecanı nasıl da özlemişim!! 24lük rulomuuzn tab edilmiş hali, esrarlı bir şekilde zarfın içinde duruyordu.. Bize fotoğrafları veren ve CVSte çalışan çocuğun adı Nasır'dı. (Amerika'da fotoğraflar, 'eczane zinciri' diye tabir edilebilecek CVS, Walgreens, Duane Reade...vs gibi yerlerdeki laboratuvarlarda tab ettiriliyor çoğunlukla. Tab ettirirken bir çok kimyasal ve 'ilaç'lar kullanıldığı için mi acaba? :)

Nasır bize 'Ne kadar güzel fotoğraflar çekmişsiniz' dedi. Yüzümüze kocaman bir gülümseme yayıldı, henüz fotoğrafları görmemiş olmamıza rağmen! Mısır'lıymış, Kahire'li olmasına rağmen İskenderiye'yi daha çok seviyormuş. Ben de oraları daha önce gezmiş olduğum için bir süre konuştuk.

Sonra eve gitmeyi bile bekleyemeden hemen orada dükkanın içinde açtık zarfı. Sonuçlar gerçekten de nefes kesiciydi (çektiğimiz üç tane Chicago fotoğrafı aşağıda). Daha ilk denememiz olmasına rağmen çok başarılı fotoğraflar çıkmıştı! Hele portreler ayrı bir büyüleyiciydi.



Heyecan ve mutluluktan nefes nefese döndük eve. Bu eski makine, bize bugüne kadar kullandığımız hiç bir dijital-son teknoloji makinenin veremediği kadar sevinç ve mutluluk verdi!




K1000'imi çok seviyorum ve artık diyorum ki: 'Ne varsa eskilerde var!'

Friday, December 11, 2009

Şu kitap


Orhan Pamuk'un okumadığım tek kitabı olarak bu güzellik kaldı. Şu anda masamın üzerinde uslu uslu oturuyor. Ama öyle uslu göründüğüne bakmayın, sürekli beni kendine doğru çekiyor şu anda bu kitap. Arada yan yan, kaçamak bakışlar atıyorum kapağına. Elim o tarafa uzanıyor, geri çekiyorum korkup. Resmen tiryakiler gibiyim. Bir başlasam elimden düşüremeyeceğimi adım gibi biliyorum. Bir yandan da kendi araştırmalarım için okumam gereken makaleler var masada.. Ah, bu işkence yapılır mı bana!

Ama galiba artık kitabın cazibesine dayanamayacağım bu gece. Kara Kitap'ı da böyle karanlık ve soğuk bir Aralık gecesinde başlamıştım okumaya. Hava tam Orhan Pamuk havası, elimde çay bardağım, dışarıda beyaz karlar, beni artık kim tutar! :)

Sunshine Cleaning


Şirin film, hoş film, insana keyifli bir iki saat geçirten bir film.. Ama sadece o kadar. Çünkü bence Garden State, Juno, Little Miss Sunshine....vs gibi filmlerden sonra, artık 'Toplum dışına itilmiş marjinal ve garip insanların hayatlarından kesit öyküleri filmleri' çok fazla birbirine benzemeye başladı ve baydı sanki.. Bu filmi izlerken, önceki filmlerin farklı bir versiyonunu izliyor gibiydim. Başroldeki iki kız oyuncu (isimlerini unuttum) pek şekerlerdi, kabul. Allen Arkin da zaten her zaman olduğu gibi oyunculuğuyla göz dolduruyor. Ama yine de çok orijinal, çok unutulmaz bir yan göremedim filmde. Güzel ve hoş bir 'indie olmaya özenen film'di benim için, o kadar.

İçinde sunshine geçen ve çok daha fazla sevdiğim bir film var ama benim :)

Wednesday, December 9, 2009

Chicago'dan MFÖ geçti


Dün akşam, Chicago'da TACA'nın (Türk Amerikan Kültürel Derneği) düzenlediği Mazhar-Fuat-Özkan konseri vardı. Ama ne konser..

Ben, Türkiye'de 21 yıl yaşayıp da daha önce hiç konserlerine gidememiş olmanın utancını yaşarken, bu üç deha Chicago'ya geldi ve bizi mest etti.. Bize Türkiye'den güzel bir esinti getirdiler. Chicago'ya gelmelerinin bir güzel yanı da konserden önceki akşam hep birlikte yediğimiz yemekte Fuat ve Özkan beylerle tanışma ve onlarla fotoğraf çektirme fırsatını yakalamam oldu! Beni tanıyanlar facebook'ta fotoğrafımı görmüşlerdir, buraya koyamıyorum :)

Onlarla ilgili ilk anımı o kadar iyi hatırlıyorum ki! Kardeşimle anneannemin evindeyiz. Ben 8-9 yaşındayım sanırım, o da 5 yaşında filan olsa gerek. Dayımın odasında, bas bas bağırarak 'Vak the Rock, vak vak the rock'ı söyleyip elimizdeki hayali gitarları çalıyoruz. Hele 'Avaz avaz bağırdım, vak vak vak diye!!!!' kısmına gelince iyice coşuyoruz. Aynı şarkıyı 20. keredir dinleyip sürekli zıplamaktan ter içinde kalmışız. Ama şarkıdan bıkmıyoruz bir türlü. Annemler salondan gelip 'Kısın artık şu müziğin sesini' diye kızıyorlar bize, ama biz kendimizden geçmişiz, durmak bilmeden o şarkıyı söylüyoruz!

Yıllar yıllar sonra MFÖ'nün diğer (ve daha ciddi) şarkılarından da aynı şekilde, üst üste 20 kere dinlesem bile bıkmadım. Dün gurbet ellerde o güzelim şarkıları bir kez daha, üstelik de canlı dinlemek inanılmaz mutlu etti beni.. MFÖ'nün sahne performansı muhteşem.. İnanılmaz bir enerjiyle icra ediyorlar sanatlarını, ve bu enerji ister istemez size (seyirciye) bulaşıyor. Konserin sonlarına doğru artık iyice coşup sahnenin önünde zıplamaya başladık. Özellikle 'Sude'de arkadaşlarımla transa geçtik adeta.. Anlatılmaz, yaşanır bir andı, sihirli bütün anlar gibi.

Zaten beni bilenler bilir, şu Moonie'nin hayatta en çok sevdiği şeylerden biri sevdiği müzikler eşliğinde, terden sırılsıklam olana kadar zıplayıp dansetmektir. Bart'a ve kardeşine sorun, bir keresinde Chicago'daki Crobar'da tam 4 saat boyunca, hiç durmadan zıplamışlığı vardır (abartmıyorum, saat gece 10'dan sabaha karşı 2'ye kadar!) Bazen durup dururken evde müzik açıp salonun ortasında zıplamaya başlarım. Annem, babam, Bart ve kardeşim, bana garip garip bakarlar böyle zamanlarda. 'Deli zaten bu Moonie' diye gülüp geçerler :))

Bize bu kadar güzel bir gece yaşattığınız için, yaptığınız enfes müzik için çok teşekkürler MFÖ.. Seviyoruz sizi..

Monday, December 7, 2009

Beyaz sabah

Hani bir sabah kalkarsınız, uykulu uykulu evin içinde dolaşırsınız.. Bir anda dışarıdan gelen ışığın daha bir parlak, daha bir beyaz olduğunu farkedersiniz. Pencereden dışarı bir bakarsınız ki, her yer bembeyaz!! 'Hiiiii!' diye bir sevinç çığlığı fırlar ağzınızdan, ister istemez.

Kaç yaşında olduğunuz farketmez, ister 4, ister 44 yaşında olun, aynı şaşkınlığı yaşarsınız. Sanki daha önce hiç yaşamamışsınız gibi. Sanki hala çocukmuşsunuz gibi.

İşte bu sabah, öyle beyaz, öyle masum, öyle saf bir sabah.

Çocukluğumun karlı sabahlarını hatırlatan, güzel bir sabah.


Thursday, December 3, 2009

28

Fotoğraf: Moonie bebekken, annesiyle Mudanya'da


Canım annem, bu fotoğrafta ne kadar güzelsin! Gerçi sen benim gözümde hep çok güzelsin.

Canım annem, bilsen ne kadar özlüyorum seni. Sen bana, bir insana verilebilecek en güzel hediyeyi verdin. Can verdin bana, yaşam verdin.. Beni bu başdöndürücü güzellikteki dünyaya getirdin.

Çünkü yaşamak güzel. Herşeye rağmen, bütün acılarına, dertlerine, gözyaşlarına, hayalkırıklıkları ve haksızlıklarına rağmen, çok güzel.

Güneşin altın tahtında yükselişini izlemek, gece aydedenin huzur veren yüzüne bakmak, tertemiz havayı doyasıya içine çekmek çok güzel.

Canımın canı, canparem, bilsen ne çok özlüyorum seni. O güzel, akça pakça yüzünü, mis gibi 'anne' kokunu, sana sarılmayı, birlikte oturup dertleşmemizi. Senin, benim en iyi arkadaşım olmanı. Seninle hayatı paylaşmayı. Gülüşmeyi, ağlaşmayı.

Bundan 28 yıl önce, karlı, soğuk bir kış gününde, ilk defa kollarına almıştın beni. Hala sıcaklığını hissediyorum.

Seni çok seviyorum.








Hoşgeldin 28. yaşım! Umarım, bundan önceki yaşlarımı bile kıskandıracak güzellikte bir yaş olursun :)



Benım adıma plaj yapmışlar!


Fotoğraf Branson, Missouri'de çekildi. O kenardakiler de benim ellerim. Mutluluk içinde benim adıma (!) yapılan plaj tabelasını gösteriyorum :)))

Tuesday, December 1, 2009

Aşk-ı Memnu!!


Ey sevgili okurlarım, duyduk duymadık demeyin! Eylül ayından itibaren pek muteber akademisyen, pek komplike makaleler yazan, büyük büyük laflar eden entel kuntel Moonie de Aşk-ı Memnu dizisinin bir müptelası oldu! Hatta yaşlı nineler gibi çekirdek çitleyerek ve sürekli dizide olanlar hakkında konuşarak izliyor diziyi. Durum feci, öyle böyle değil. Perşembe akşamlarını iple çekiyoruz. Türkiye popüler kültürüyle en büyük bağımız bu dizi oldu artık!!

Oysa ki herşey çok masumca başlamıştı. 'İstanbul hasreti insana dizi izletir mi?' sorusuna en güzel cevaptım. Diziyi ilk izlemeye başlamamın sebebi, aralarda geçen enfes İstanbul görüntüleriydi. Bana bir 'ah' çektiren, İstanbul özlemimi alevlendirse de yine de garip bir şekilde bana iyi gelen güzel sahnelerdi bunlar. Bir de kabul etmek gerekirse ilk bölümler inanılmaz bayıktı, hiç bir şey olmuyordu zaten, herkes gıy gıy müzikler eşliğinde boşluğa bakıyordu konakta. Sonra ne olduysa oldu, işler değişti. Birden herkes birbirini süzmeye, dolaplar ve entrikalar gırla gitmeye başladı. O andan sonra da zaten dizinin müptelası olduk diyebilirim. Zaten üniversitede ders için romanını okumuş ve çok beğenmiştim. Dizi de romanla pek alakası olmasa da hiç olmazsa 'edebiyat uyarlaması' olarak gözüme girdi. En azından kostümlere, çekimlere, müziklere özen gösterdikleri belli.

Son durum da şudur:

Dizideki en sevdiğim karakterler Matmazel, Beşir, Arsen Hala. En sinir olduğum karakterler sırasıyla Hilmi Bey, Firdevs Hanım, Cemile.

Moonie'nin itiraflarını dinlediniz!!


Kurban bayramı


Geçtiğimiz hafta kurban bayramıydı malumunuz. Her sene Kurban bayramı civarında beni çok şaşırtan bir durum var. Herkes bir anda hayvan hakları savunucusu kesiliyor. Normal zamanda gayet güzel Adana kebapları, biftekleri götüren insanlar, bir anda 'aman ne kadar yazık o hayvanlara, böyle zulüm olur mu..' havalarına giriyor. İnanılası gibi değil. Normal zamanda yediğiniz o etler, ağaçta mı yetişiyor sanıyorsunuz ki? O hayvanlar çok mutlu bir şekilde çayırlarda otlayıp sonra birden bifteğe mi dönüşüyor? Hele Amerika'da, hayvanlar çok büyük eziyetlerle öldürülüp kesiliyorlar. Mezbahalardaki, et kesim yerlerindeki görüntüler içler acısı..

Normal zamanla Kurban Bayramı arasındaki tek fark ise, kesimin gözümüzün önünde yapılıp, normal hayatımızın bir parçası haline getirilmesi. Hayvanın acısı ve döktüğü kan, izole ve gözden ırak bir durum olmaktan çıkıp da sokağımıza, bahçemize kadar gelince, birden irkiliyoruz. Herkes bir anda 'Kurbansız bayramlar diliyorum' gibi dileklerle bayram kutlama mesajı atmaya başlıyor.. Halbuki dünyanın her yerinde, her gün mezbahalarda milyonlarca hayvan acı içinde katlediliyor.

Benim bildiğim kadarıyla İslami kesim şekli, tam kurallarına göre uygulandığı zaman, hayvana en az acı veren ve en kısa sürede, işkence etmeden yaşamına son veren bir yöntem. ABD'deki mezbahalarda ise hayvanlar damgalanma, gagası kesilme, elektrik şokuyla ve kafasına vurarak öldürülme gibi çok korkunç yöntemlerle katlediliyorlar. (Bkz: Earthlings belgeseli) Ayrıca Kurban Bayramı'nın arkasında yatan ve asıl sebebi olan sosyal adalet fikrini çok seviyorum. Normalde et yiyemeyecek kadar fakir olan ailelerin evine bir kaç günlük için de olsa et girmesi, onların da karnının doyması fikri, bana çok güzel geliyor açıkçası.

Tabii ki her sene Türkiye'de gördüğümüz bazı manazaralara ben de karşıyım. Hiç bir hayvanın acı çekmesini, sokaklarda kanların akmasını, hijyenik olmayan koşullarda kesimleri, eline her bıçak alanın koyunlara ve ineklere saldırmasını ben de istemiyorum. Ama kurallarına göre ve hijyenik olarak yapılan kesimin, normal zamanda mezbahada yapılan kesimden hiç bir farkı yok bence. Ve normal zamanda hapır hupur et yiyen ve o etin nereden geldiğini düşünmeyen insanların, sadece bu bayramda birden hayvan hakları savunucusu kesilmeleri, bana çok ama çok ikiyüzlüce geliyor.