Sunday, February 24, 2013
Life of Pi - Ang Lee
Yıllar yıllar önce kitabını okumuş, beğenmiştim. Ama o kadar ruhani ve içsel yolculuğa dayalı bir romandı ki, açıkçası ilk defa filminin çıkacağını duyduğumda şüpheyle yaklaştım. Böyle bir romanın nasıl filmi çekilir diye sordum kendime.
Açıkçası romanı çok başarılı bir şekilde filmleştirmiş Ang Lee. CGI efektleri ile oluşturulan görseller, okyanus, balıklar, doğa tam anlamıyla harika. 'Real 3D' gözlükleriyle 3 boyutlu olarak izlemek de keyfimizi arttırdı. Her film, 3 boyutlu gösterimi kaldırmıyor. Mesela 'Hobbit'i 3 boyutlu izlerken gözlerim acımış, başım dönmüştü, hiç keyif alamamıştım. Ama bu film tam anlamıyla hakkını vermiş 3 boyutun, ve gerçekten o formatta izlenilmesi gerekiyor.
Ancak filmle ilgili daha gitmeden beklentim o kadar yükselmişti ki yine de biraz hayalkırıklığına uğradım. (Hep böyle oluyor, bir kaç kişi birden bana bir filmi çok överse o film gözümde fazla büyüyor ve sinemaya gidip izlediğim zaman hayalkırıklığına uğruyorum)
Her zamanki gibi kitabın filmden çok daha derin ve anlamlı gelmesi bir yana, biraz fazla uzatılmış gibi geldi film bana. Sonlara doğru içim sıkıldı desem yeridir, ki blog'umu takip edenler yavaş filmlerden kolay sıkılmadığımı bilir. Sinemanın doğasından gelen bir şey bu: Pi'nin düşüncelerini, iç hesaplaşmalarını, planlarını, isyanını roman kadar başarılı aktaramıyor bize film. Görselleri muhteşem ama hikayesi çok da güçlü olmayan bir filmden öteye gidemiyor, bizi derinden etkileyip iz bırakamıyor.
Etiketler:
sinema
Friday, February 22, 2013
Ah, dünya.
Bugün karanlığım. İçim karanlık, ruhum karanlık, sanki bir ağırlık oturmuş kalbimin üstüne, kalkmıyor. Aldığım nefesler yetmiyor.
Bugün ben, ben değilim, kendim değilim. İçimden hiç bir şey gelmiyor. En sevdiğim şey olan kitap okumayı bile istemiyorum. Yediğim ekmeğin tadı, kartondan farksız. İçtiğim çay, su da olabilirdi, farketmezdim. Bugün, öyle karanlık, öyle tatsız bir gün. Tünelin ucunda ışık filan görünmüyor.
Cılızım ben bugün, güçsüz. Hayatın yükü binmiş gibi omuzlarıma, bedenim halsiz, dermansız. Karşıma çıkan hiç bir güçlüğe meydan okuyamıyorum. Gülümseyemiyorum. Ağlayamıyorum. Kolumu kaldıracak kuvveti bile kendimde bulamıyorum.
"Gel anne" diyorsun. Birlikte çadırının içine giriyoruz. Sanki bütün dünyayı dışarıda bırakıyoruz. Burası bir sığınak adeta, bir korunak, bir "tarafsız bölge". Sığınağımızın içinde birlikte oturuyoruz anne-kız. Bildiğim ve tanıdığım dünyadan uzaklaşınca, dünyayla arama bir duvar örülünce, işte o zaman yuvarlanmaya başlıyor gözlerimden yaşlar. Patır patır dökülüyorlar. Bir anda içim çekiliyor adeta, boşalıyor ruhum, akıyor dışarıya. Gözlerimin içine endişeli gözlerle bakıyorsun. "Napıyor anne?" diyorsun, endişeli bir sesle. Bilmiyorsun çünkü henüz gözyaşlarının anlamını, insanın içini karartan ağırlığı, annenin sandığın kadar güçlü olmadığını, ruhunun çizilebileceğini onun da, endişelerinin bazen yüreğine fazla gelip dışarı taşacağını.
Sadece seziyorsun, o inanılmaz hassas ruhunla, bir şeylerin yolunda gitmediğini. Dokunuyorsun yüzüme, ıslak tenime. Ellerin bir şifa gibi, yumuşacık, küçük ellerin, şefkatle dokunuyor yüzüme. "Korkma" demek istiyorum sana, "korkma bir tanem, bir tanecik kızım, hayat bazen fazla gelir insana ve ağlamak bir ayıp değildir, bir günah değildir böyle zamanlarda.."
İçim boşalmış, kof bir kabuk gibi çıkıyorum çadırdan. Birlikte pencereye gidip, çıplak dallarını göğe uzatmış ağaçları seyrediyoruz sessizce. Dışarıda pek bir kıpırtı yok. Eline bir tarak alıp, "yat" diyorsun. Sessizce boyun eğiyorum. Önüne, halının üstüne uzanıyorum boylu boyunca. Gözlerim hala gökyüzünde. Saçlarımı okşayıp tarıyorsun dünyanın en şefkatli, en yumuşak, en küçük, en güzel elleriyle. O anda ben mi anneyim, sen mi belli değil. Ben mi senin kızınım, sen mi benim kızımsın, belli değil. O anda benim sana, senin bana olduğundan çok daha fazla ihtiyacım var. O anda ben küçücük bir kızım, sen ise olgun, anlayışlı, şefkatli ve merhametli annemsin. O anda sana olan sevgimin boyutları bu dünyaya bile sığmayacak bir hal alıyor.
Beni o karanlık yerden sen çekip çıkariyorsun. İki yaşındaki kızım. Sıcacık gülüşlü, merhametli, yüreği insan sevgisi dolu, biricik, güzel kızım. Herşeyim.
Küçücük elini tutup çıkıyorum o karanlık, korkunç yerden. Derin bir nefes alıyorum sonunda. Sana yaşlarla ıslanmış, yorgun gözlerimle bakıyorum. Gülümsüyorum.
Etiketler:
gunce
Monday, February 18, 2013
Bach
Bach: Concerto in C
minor for 2 Harpischords
Morning. Chilly air. Breathe, in and out. Have to remind
myself. Steps on the street. Puddles on the pavement, inside: reflections of
trees stretching their limbs down to the depths of the earth. A parallel world,
resembling our own but slightly different. What if I jumped inside?
Dark roast coffee. Dark, dark like my mood. My eyes burn
from sleeplessness. My hand grips the mug, something solid to hold on to. Step
out again to the crisp February morning. Going where? Have to remind myself.
Dread fills my heart slowly, like a dark, thick and foamy beer fills a glass.
I check in with my body, how am I doing? Heartbeat
irregular, fluttering every now and then. Hands cold, as always. Mild backache,
always there, persistent, pestering like a whiny child.
Bach in my ears. Concerto in C minor for 2 Harpischords.
Images of falling leaves dance around in my head. Falling leaves and silent
lakes. Woods, distant and ethereal forests, away from this city, away from all
this madness. Then a soft and calm rain. Anything to wash this heavy dread from
my heart.
Baby steps, one by one. Where am I going? People walk by, no
one looks into my eyes. If they did, would they see the falling leaves?
A breeze stops by, says hello. Feels good on my face. The winter
sun is shining reluctantly. As if apologizing for its existence, and trying to
hide itself behind feathery, translucent clouds.
Minutes pass. Body in motion, not much left to think. My
mind is not here in this city anyways. I find my way on the street by instinct
alone, my brain disconnected from my body, floating somewhere above me with the
feathery clouds.
A gated entrance. My hand, having a will of its own, presses
a doorbell. A shrill buzz. I enter.
I go up steps. Semi-darkness, my eyes trying to adjust. Panting,
carrying the body of an old woman trapped inside a 31 year-old. Up to the
second floor. Wooden floorboards creak. Dread, oh that awful dread, fills my
heart and spills over. The smell of dark roast coffee wafting from the mug in
my hand.
I go inside. Perched on his windowsill, he looks up at me.
“Hello” he says.
Etiketler:
deneme
Wednesday, February 13, 2013
Bana bir hikaye anlat..
Yine bir makale okumak, biraz da not almak için kendimi küçük, şirin bir kafeye atmışım. İsmi 'Growling Rabbit' (Kükreyen tavşan). Mahallemizde bir çok kafe var ama burası en eksantrik, en ilginç olanı. Çünkü gerçekten ilginç insanlar toplanıyor burada. En çok gelenler, bir kaç sokak ötedeki 'yaşlılar evi'nden yürüyerek gelen yaşlılar. 'Huzur evi' demeye dilim varmıyor çünkü o kadar aktif ve hayatın içindeler ki, Türkiye'den alıştığımız 'dünyadan elini eteğini çekmiş, yatalak huzurevi sakini' tanımına bir o kadar uzaklar. Bu kafede toplanıyor, kendi aralarında konuşuyor, sohbet ediyor, günlük olayları tartışıyorlar. Kimisi bir kenarda bir şeyler örüyor, bir kaçı başka bir masada toplanmış, okudukları kitabı tartışıyor, bembeyaz saçlı bir kadın keyifle kahvesini yudumluyor, uzak köşede yaşlı bir adam o günün gazetesini okuyor...
Hepsini ayrı ayrı inceliyorum. Kimbilir ne hikayeler saklıyorlar içlerinde, kimbilir neler geçti başlarından, nerelerde yaşadılar, kimleri tanıdılar, neler hissettiler, şimdi neden buradalar? Çok, çok merak ediyorum. Hepsiyle ayrı ayrı konuşmak, hikayelerini dinlemek, gözlerinin içine bakıp orada yılların geride bıraktığını görebilmek istiyorum. Hepsinin ayrı ayrı siyah-beyaz portre fotoğraflarını çekmek, bu hallerini fotoğraf kağıdına, zamanın tam bu anına mıhlamak, sabitlemek istiyorum. Sokakta belki de yanından hiç düşünmeden yürüyüp geçtiğim bu insanları biraz daha iyi tanıyabilmek, hayatın anlamını onlarla birlikte sorgulayabilmek istiyorum.
Sonra bir rüzgar olup, bu hikayeleri yeryüzünün dört bir yanına dağıtmak.. Uçmak, esip savurmak, yabancı pencerelerden içeri süzülüp, kendi yalnızlığında boğulmuş başka ruhların yanına ilişivermek.. Kulağına 'Yalnız değilsin, gel sana bir hikaye anlatayım' diye fısıldamak istiyorum...
Etiketler:
deneme
Tuesday, February 12, 2013
Thursday, February 7, 2013
Ne garip
Bundan 3 sene önce gökyüzünden bana seslenseydi bir ses, deseydi ki: 'Sana çok güzel bir şey göndereceğiz. Onu öyle çok, öyle çok seveceksin ki, kendinden bile vazgeçebileceksin onun için. Sevgisi yüreğinin sınırlarını zorlayacak. Öyle çok seveceksin ki, bu sevgi içini acıtacak. Öyle çok seveceksin ki, bu sevgi her sene katlanarak artacak, bedenine, yüreğine sığmayacak.'
İnanabilir miydim?
Etiketler:
gunce
Monday, January 28, 2013
Yağmur sonrası
What if you slept? And what if, in your sleep, you dreamed? And what if, in your dream, you went to heaven and plucked a strange and beautiful flower? And what if, when you awoke, you had the flower in your hand? Ah, what then?
S.T. Coleridge
Huyumdur, yere bakarak yürürüm. Özellikle de müzik dinlerken. Yürümek benim için vazgeçilemez bir tutku halini aldı son zamanlarda. Mahallemin, şehrin sokaklarında, kulağımda Massive Attack müzikleri, doyasıya yürümek. Bacaklarım kalbimin ritmiyle bir pıt pıt atmaya başlayana, yorulana kadar. Bedenimin yorgunluğu, aklımın gürültüsünü bastırana kadar.
Yürüyorum yine yağmur sonrası, ılık bir günde. Gözlerim yerde. Hafif, yumuşak bir rüzgar esiyor. Yaşamın nefes alış verişlerini duyabiliyorum böyle zamanlarda. Havada ıslak toprak kokusu.. Yağmur sonrasının o deli eden, sarhoş eden büyülü kokusu.
Gözlerim yerde.. Birden bir su birikintisine rastgeliyorum. İçinde tersine çevrilmiş, çıplak dallarını yeryüzünün derinliklerine doğru uzatmış bir ağaç. Sanki dünya, benim kafamı kaldırıp o ağaçlara bakmayıp, görmeyişime kızmış gibi, ağaçları benim baktığım yere getirmiş. Sanki o su birikintisinin içine baksam, başım dönecek. Bizimkine çok benzeyen ama biraz farklı bir dünya göreceğim. Sanki içine atlasam, Alice gibi bir Harikalar Diyarı'nın içine doğru, uçar gibi, sessiz ve sakince düşeceğim.
Hangisi daha gerçek, ağaç mı, ağacın yansıması mı? Yaşam mı daha gerçek, ölüm mü? Rüyalarımız mı, 'Gerçek hayat' mı? Belki de 'gerçek hayat' sandığımız, başka birinin rüyası. Rüya sandığımız ise, gerçeğin ta kendisi.
Etiketler:
deneme
Friday, January 25, 2013
Lincoln - Steven Spielberg
Daniel Day Lewis, rol yapmaktan çok öte, oynadığı kişi olan bir adam. Bunun en güzel örneğini There Will be Blood'da görmüştük. (Her ne kadar Paul Thomas Andersen'ı bir yönetmen olarak Steven Spielberg'den çok daha fazla sevsem de) Bence bu yüzden, modern zamanların en ama en başarılı oyuncularından biri kendisi. Devleşiyor adeta beyaz perdede. Sadece yüzüyle ve mimikleriyle değil, bütün vücuduyla, sesiyle, duruşuyla oynuyor, ve bir bukalemun gibi oynadığı kişiye dönüşüveriyor.
Şu sıralar deliler gibi Amerikan tarihi okuduğum için benim için çok ilginç, bir o kadar da sürükleyiciydi film. A.B.D'nin kuruluşunda kilit rol oynamış, köleliği yasaklamış ve köleleri serbest bırakmış, benim yaşadığım eyalete lakabını vermiş (Illinois - Land of Lincoln) en ama en çok sevilen Amerikan başkanlarından biri olan Abraham Lincoln'ın hayatını izlemek çok ilginçti. O sıralarda Amerikan kongresinde yer alan tartışmalar, kamplaşmalar, konuşulan konuların bazıları şimdikinden çok da uzak gelmiyor bize. İnsan, hep insan. Nerede ve ne zaman olursa olsun.
Filmde 'klasik Hollywood' tabir edilen müzik kullanımı, oyunculuklar ve göze batanbir kaç sahne tabii ki var, zaten yönetmen Spielberg olunca kaçınılmaz oluyor bu. Ama genelinde benim gibi tarih meraklıları için gayet sürükleyici, başarılı bir film.
Tek büyük eleştirim, sonunun biraz aceleye getirilmesi. Lincoln'un öldürülmesi ve hayatının sonu sanki 'bunu da anlatmamız lazımdı ama çok az zamanımız kalmıştı' havası vererek geçiştirilmiş.
Daniel Day-Lewis bir altın heykelcik daha götürür mü evine bu rolle? Göreceğiz.
Etiketler:
sinema
Monday, January 21, 2013
Soğuk kış sabahları
Sabah 6da uyandım. Kalorifer çalışması gerektiği kadar çalışmamış, ev buz gibi. Ürpererek sırtıma bir yelek geçirip (Annemin düsturudur, 'kalkınca ayağına çorap, sırtına yelek' diye söyler hep!) içeri gittim. Isıtma sistemini kapatıp tekrar açtım, yatağa üşüyerek geri döndüm. Biraz döndüm sağa sola, tekrar uyuyamayacağımı anlayınca 6 buçuğa doğru kalktım, çayı koydum.
Elektrik sobasını yaktık, masanın yanına koyduk. Ilık ılık, ısıtıyor insanı, iyi geliyor.
İnsan hafızası nasıl bir dehliz... Aklıma ortaokul sabahlarım geldi. Dragos'taki ev çok katlı olduğundan ve çok zor ısındığından sabah kalktığımızda serin olurdu epeyi. Kardeşimle biz sıcak çaylarımızı içerken ve evin içine kızarmış ekmek kokusu yayılmışken, annem tüpgaz sobasını masanın yanına çekerdi. Onun önünde ısınarak kahvaltı eder, hiç kalkmak istemezdik. O kadar soğuk günlerde okula gitmek zorunda olmak ölüm gibi gelirdi. Sıcacık soba öylesine cazip olurdu ki, önüne kıvrılıp biraz daha uyumak isterdim.
Şimdi buz gibi, -12 derecelerde gezinen bu ürpertici Chicago sabahında, İstanbul'a giden aklım ve ben.. Uyandık ve birazdan güne başlayacağız. Vücudum aklımın peşinde yorulmuş, kendimi safi hafızadan oluşan bir anılar bütünü gibi taşıyorum bazen.. Geçmiş, bir rüya yumuşaklığı, bulanıklığı kazanıyor. Şimdiki zaman belirsizleşiyor. İkisi birbirine giriyor. Hafızamın koridorlarında gezmeye çıkıyorum bazen. Hayat yekpare, tek ve bütün bir 'an'dan ibaret gibi geliyor.
Elektrik sobasını yaktık, masanın yanına koyduk. Ilık ılık, ısıtıyor insanı, iyi geliyor.
İnsan hafızası nasıl bir dehliz... Aklıma ortaokul sabahlarım geldi. Dragos'taki ev çok katlı olduğundan ve çok zor ısındığından sabah kalktığımızda serin olurdu epeyi. Kardeşimle biz sıcak çaylarımızı içerken ve evin içine kızarmış ekmek kokusu yayılmışken, annem tüpgaz sobasını masanın yanına çekerdi. Onun önünde ısınarak kahvaltı eder, hiç kalkmak istemezdik. O kadar soğuk günlerde okula gitmek zorunda olmak ölüm gibi gelirdi. Sıcacık soba öylesine cazip olurdu ki, önüne kıvrılıp biraz daha uyumak isterdim.
Şimdi buz gibi, -12 derecelerde gezinen bu ürpertici Chicago sabahında, İstanbul'a giden aklım ve ben.. Uyandık ve birazdan güne başlayacağız. Vücudum aklımın peşinde yorulmuş, kendimi safi hafızadan oluşan bir anılar bütünü gibi taşıyorum bazen.. Geçmiş, bir rüya yumuşaklığı, bulanıklığı kazanıyor. Şimdiki zaman belirsizleşiyor. İkisi birbirine giriyor. Hafızamın koridorlarında gezmeye çıkıyorum bazen. Hayat yekpare, tek ve bütün bir 'an'dan ibaret gibi geliyor.
Monday, January 14, 2013
Kürk Mantolu Madonna
'.. İnsanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı... Bir de ben bu halimle kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek, onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum. Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin esvafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?'
'İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyor.'
Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna
Bir günde bitirdim, ve açıkçası daha önce Sabahattin Ali okumamış olduğum için utandım. Ne diyeyim... İnsan ruhunu çok iyi tanıyan, anlatımı bir su gibi akan, içime işleyen bu yazarı keşke çok daha önceden tanısaymışım.. Türk Edebiyatı'nda hala tanımadığım ne değerler var diye düşündüm.. Okudum, okudum ve içlendim, düşündüm, insanları düşündüm, insanların içlerinde sakladığı hikayeleri.. Bize gösterdikleri yüzlerinin hiç mi hiç yansıtmadığı, içlerinde saklı sırları.. Acıları.. Aşkları..
Her bir cümlesi ayrı derinlikte, ayrı güzellikte bu romanı hiç unutmayacağım. İçime, yüreğimin ta derinine bir sıcak konyak gibi işledi, ısıttı yüreğimi bu kitap.. Yutkundukça yaktı, göğsüme yayıldı, beni esir aldı. Okumayı bırakamadım, duramadım. Bende bıraktığı iz ise çok kalıcı oldu.
Sunday, January 13, 2013
Yedinci Gün
Ah ne çok özlemişim o güzel üslubunu Uzun İhsan Efendi'nin.. Yine yoğun, göndermelerle dopdolu, insanlık ve dünya tarihi metaforlarıyla yüklü bir 'okuma serüveni' oldu benim için Yedinci Gün, bu kadar beklediğimize değdi gerçekten.
Yalnız şunu da eklemem gerek: Bu kitap bir 'Puslu Kıtalar Atlası' değil, bir 'Suskunlar' ya da 'Amat' da değil.. Kurgusu çok daha dağınık ve savruk, ve hikayenin içine girmemiz uzun zaman alıyor. 'Baba', 'Oğul' ve 'Hayalet' adındaki üç ana bölümden oluşan kitabın ana çerçevesini ve neye gönderme yaptığını görmek hiç zor olmasa da, hiç bir yere bağlanmayan bölümleri ve yazarın keyfi için eklediği detayları da çokça romanın. Dili önceki kitaplarına nazaran daha ağır ve Osmanlıca kelimelerle yüklü. Bana keyif veren bu durum, başkalarının okuma hızını yavaşlatabilir.
Sanki İhsan Oktay Anar, artık okuyucular için değil kendi için yazıyor, ve yazarken de çok ama çok eğleniyor! Özellikle Osmanlıca ve Türkçe ile bir oyuncakla oynar gibi oynuyor, dilin bütün nimetlerinden sonuna dek yararlanıyor ve bunu yaparken bir çocuk gibi eğlendiği, keyiflendiği gözümüzden kaçmıyor. O bir dil ve anlatım üstadı ve gerçekten Türk edebiyatında eşi benzeri yok.
Şu ana kadar Kitab-ül Hiyel dışında bütün kitaplarını okuduğum İhsan Oktay Anar'ın bu son kitabı, benim için Puslu Kıtalar Atlası ya da Efrasiyab'ın Hikayeleri'nin tahtlarını sarsamasa da, yine de modern Türk Edebiyatı'ndaki çağdaşlarının arasında bir mücevher gibi parlıyor. İyi ki varsın Uzun İhsan Efendi! Allah sana uzun ömür versin, hep yaz, hep anlat bize sen.
Şemspare
Meksika'dan A.B.D'ye dönerken uçakta bir solukta okuduğum, Elif Şafak'ın denemelerinden ve gazete yazılarından oluşan bir derleme... Romanlarından artık zerre kadar hazzetmediğim Elif 'Shafak'ın denemeleri o kadar kötü değildi.. Tabii kitabın hacmini kabartmak için araya eklenmiş çizimler ve Elif Şafak'ın önceleri bu kitabı bir romanmış gibi pazarlayarak önümüze sürmesinden de hiç hoşlanmasam da.. En azından Türkiye'de yaşayan bir kadının hayat, edebiyat, toplum, kadının toplum içindeki yeri, kimlikler ve aidiyet gibi konular üzerinde yazdıklarını okumak ilginçti. Bazı yerlerinde kendi düşüncelerimi okuyor gibiydim, bu da Şafak'ın artık roman yazmada pek vasat olsa da en azından düşüncelerini ifade etmede yine de başarılı olduğunu farkettirdi bana.
Bazı denemeler artık bir süreden sonra birbirinin tekrarı gibi geliyor kesinlikle. Sürekli aynı temalar etrafında dönen bir düşünceler bütünü yazılar: Ötekileştirme, 'biz-onlar' ayrımcılığı ve yazarın sürekli kendinin sürekli 'bakınız ne kadar farklıyım, bildiğiniz Türk kadınlarından değilim, aydın ve 'erkek gibi' bir kadınım!' şeklinde reklamını yapması, ve aslında 'erkek gibi' olmakla övünmekle aslında bildiğimiz ataerkil toplum düşünce yapısından aslında hiç ama hiç sıyrılamamış olduğunu göstermesi!...vs gibi insana batan ve farkedilmemesi imkansız olan yanlarının yanında, arada doğru gözlemler de yok değil. Bir de şu sıralar sadece Türkçe okumak istediğim için iyi geldi.
Saturday, January 5, 2013
Adakızım 2 yaşında
Dünyayı güzellik kurtaracak,
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey...
Ada - Zülfü Livaneli
Mutluluklarla, sağlıkla dolu bir hayatın olsun tatlı kızım.
Günlerin günışığıyla, derin nefeslerle, huzurla başlasın, bitsin. Sıcak yatağından çıkmanı sağlayacak bir hayat gayen, çok sevdiğin bir mesleğin, meşgalen olsun.
Keyif içinde içilen sıcak çaylar ve kahvelere dost sohbetleri eşlik etsin. Dostlarınla, arkadaşlarınla paylaş hayatı, konuş uzun uzun.
Mis gibi kağıt kokan kitaplar, gazeteler oku. Okumanın keyfine var, şimdiki okuma alışkanlığını hayat boyu sürdür.
Bol bol yürü, koş,hareket et, kendine ve vücuduna iyi davran.
Güzel, evde pişmiş, sıcak yemekler ye. Ağzının tadı gitmesin hiç. İştahla, keyifle, mutlulukla, tadına vara vara yemek ye.
Güzel filmler izle, ruhuna dokunan müzikler dinle, bol bol düşün, kendini dinle, arada düşüncelerini yaz.
Okulda (ve bizden) öğrendiklerini sorgula, iç sesini dinle. Kararlarını yüreğinle ver.
Kahkaha at, danset, dünyayı sev. Yaşama sevincin, bu dünyanın hüzünlerine, adaletsizliklerine ve zulümlerine karşı bir deniz feneri gibi parlasın. Sevincin ve neşen, hüznüne galip çıksın. Güzel gülüşünle aydınlat dünyayı kızım, içindeki ışık, dışına taşsın.
Ne olmayı seçersen, hangi yolu tutarsan bil ki hep seni çok ama çok seviyor olacağım. Sen benim gözümün nuru, yüreğimin ışığı, günlerimin neşesisin. Mutlu ve huzurlu ol güzel kızım.
Seni çok seven annen
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey...
Ada - Zülfü Livaneli
Mutluluklarla, sağlıkla dolu bir hayatın olsun tatlı kızım.
Günlerin günışığıyla, derin nefeslerle, huzurla başlasın, bitsin. Sıcak yatağından çıkmanı sağlayacak bir hayat gayen, çok sevdiğin bir mesleğin, meşgalen olsun.
Keyif içinde içilen sıcak çaylar ve kahvelere dost sohbetleri eşlik etsin. Dostlarınla, arkadaşlarınla paylaş hayatı, konuş uzun uzun.
Mis gibi kağıt kokan kitaplar, gazeteler oku. Okumanın keyfine var, şimdiki okuma alışkanlığını hayat boyu sürdür.
Bol bol yürü, koş,hareket et, kendine ve vücuduna iyi davran.
Güzel, evde pişmiş, sıcak yemekler ye. Ağzının tadı gitmesin hiç. İştahla, keyifle, mutlulukla, tadına vara vara yemek ye.
Güzel filmler izle, ruhuna dokunan müzikler dinle, bol bol düşün, kendini dinle, arada düşüncelerini yaz.
Okulda (ve bizden) öğrendiklerini sorgula, iç sesini dinle. Kararlarını yüreğinle ver.
Kahkaha at, danset, dünyayı sev. Yaşama sevincin, bu dünyanın hüzünlerine, adaletsizliklerine ve zulümlerine karşı bir deniz feneri gibi parlasın. Sevincin ve neşen, hüznüne galip çıksın. Güzel gülüşünle aydınlat dünyayı kızım, içindeki ışık, dışına taşsın.
Ne olmayı seçersen, hangi yolu tutarsan bil ki hep seni çok ama çok seviyor olacağım. Sen benim gözümün nuru, yüreğimin ışığı, günlerimin neşesisin. Mutlu ve huzurlu ol güzel kızım.
Seni çok seven annen
Monday, December 31, 2012
2013
Kendi iç huzurumuzu koruyup kolladığımız, keyfini çıkardığımız, kimsenin bozmasına izin vermediğimiz..
Bütün güzel şeylerin onları hakeden insanlara gittiği bir yıl olsun 2013..
Sevdiklerime iyi davransın. En az 2012 kadar harika geçsin. Pırıl pırıl, berrak, mavi, serin, iç ferahlatıcı, pirüpak olsun.. Kalplerimizi yıkasın, tertemiz yapsın, içimizde meltemler estirsin, ruhumuzun bütün pencerelerini açık bıraksın, içimizde essin rüzgarlar, bizi değiştirsin.
Devinelim, hareket edelim, akalım, aynı yerde durmayalım. Seyahat edelim bol bol, okuyalım, yazalım, dostlarla sohbet edelim, güzel, gerçek, lezzetli ve evde pişmiş yemekler yiyelim. Sıcacık çay fincanları, mis kokulu kahveler elimizden eksik olmasın.
Çok güzel hisler var içimde 2013 ile ilgili. Pek güzel bir yıl olacak.
Klasik 'yılbaşı kutlamamız' olarak biz bu akşam yine çok hafif bir şeyler yiyip, sonrasında biraz müzik dinleyip, kitap okuyup muhtemelen saat 10-11 gibi ailecek rüyalar alemine doğru yolculuğa çıkmış olacağız.. : )
Herkese sevgiler, 'iyi yıllar'..
Bütün güzel şeylerin onları hakeden insanlara gittiği bir yıl olsun 2013..
Sevdiklerime iyi davransın. En az 2012 kadar harika geçsin. Pırıl pırıl, berrak, mavi, serin, iç ferahlatıcı, pirüpak olsun.. Kalplerimizi yıkasın, tertemiz yapsın, içimizde meltemler estirsin, ruhumuzun bütün pencerelerini açık bıraksın, içimizde essin rüzgarlar, bizi değiştirsin.
Devinelim, hareket edelim, akalım, aynı yerde durmayalım. Seyahat edelim bol bol, okuyalım, yazalım, dostlarla sohbet edelim, güzel, gerçek, lezzetli ve evde pişmiş yemekler yiyelim. Sıcacık çay fincanları, mis kokulu kahveler elimizden eksik olmasın.
Çok güzel hisler var içimde 2013 ile ilgili. Pek güzel bir yıl olacak.
Klasik 'yılbaşı kutlamamız' olarak biz bu akşam yine çok hafif bir şeyler yiyip, sonrasında biraz müzik dinleyip, kitap okuyup muhtemelen saat 10-11 gibi ailecek rüyalar alemine doğru yolculuğa çıkmış olacağız.. : )
Herkese sevgiler, 'iyi yıllar'..
Saturday, December 29, 2012
Midnight in Paris
Güzel bir Cuma akşamı sevdicekle diz dize, vişne suyu ve soda içerken izlenebilecek en güzel filmlerden biri! Pek bayıldım! İyi ki varsın Woody Allen.
Artık görmek istiyorum Paris'i. Mümkünse gece. Ve yağmurda. Ve kafam her zaman olduğu gibi düşlerle, hikayelerle, masallarla dopdoluyken.
Etiketler:
sinema
Thursday, December 27, 2012
Geçmiş gazete
Son zamanlarda yaptığım en güzel keşiflerden birisi, Geçmiş Gazete. İnsanı epeyi güldüren ya da en azından gülümseten haberler var. Bu gazete haberlerini okurken gülümsüyorum. Farkediyorum ki geçmiş her zaman şimdiki zamandan daha saf ve naif gelir bize, bir de mutsuzlukları değil de mutluluk anlarını hatırlamaya daha yatkınızdır hep geçmişe dair.. Bu yüzden mi acaba, 'Mutluluk yaşanmaz, anımsanır' demişti Yıldız Kenter? Bu yüzden mi böylesine seviyoruz eski fotoğraflara bakmayı, anılarımızda yaşamayı, anıları kristal bardaklar gibi saklayıp arada bir günyüzüne çıkarmayı, parlatmayı, hayranlıkla izleyip sonra tekrar yerine yerleştirmeyi?
Geçmiş şimdiki zamandan daha mı cazip bizim için? Bu yüzden midir anı yaşayamamamız, hep bir önceki anla, ya da bir sonraki anla kıyaslamaya çalışmamız?
Geçmiş şimdiki zamandan daha mı cazip bizim için? Bu yüzden midir anı yaşayamamamız, hep bir önceki anla, ya da bir sonraki anla kıyaslamaya çalışmamız?
Etiketler:
gunce
Saturday, December 15, 2012
Merhaba Meksika!!
6 günlüğüne Cancun'a uçuyoruz. Dünya gözüyle Maya medeniyetinin en büyük eserlerinden olan Chichen Itza piramidini görebilecek olmanın heyecanı var bende! Bir de lezzetli ve acılı yemekler, bol bol taze meyve yemeyi, biraz da denize ve güneşe doymayı düşlüyorum. Umarım sağlıkla gider döneriz. Dönüşte tatil anılarımı yazacağım.
Hazırlık olarak biraz Meksika tarihi okudum, bir de bir çok video izledim şu sayfadan. Maya ve Aztek medeniyetleri ile ilgili çok ilginç bilgiler var.
Bir de üniversitedeyken 2 sene boyunca almış olduğum İspanyolca'mın pasını silmeye çalışıyorum şu günlerde. Meksika'ya 'ödevimi yapıp' gitmek istedim yani. :)
Hola, Mexico!
Etiketler:
seyahat
Thursday, December 13, 2012
Anna Karenina, Orhan Pamuk, romanlar
Ah Anna.. Hangimiz yargılayabiliriz ki seni, yaşam denen bu karmaşanın içinde bir sağa, bir sola savrulan bizler? Kim biliyor aşkın, mutluluğun, hayatın sırrını? Hiçbirimiz bilmediğimiz için romanlara sığınıyoruz belki de, onlarda arıyoruz bu soruların cevaplarını.. Ah Anna.. Aklının karmakarışık koridorlarında, gürültülü odalarında kaybolmuşken, kim seni çıkarıp alabilirdi oradan, ölümden başka?
İlk defa bir 'kurgusal karakter' için böylesine sızladı içim.. Ama bizim için bazı 'gerçek' insanlardan daha gerçek, daha elle tutulur iseler, kurgusal kahramanlar da aslında 'var' değiller mi bu dünyada? Çoğu gerçeklikten daha 'gerçek' değiller mi bizim için?
Anna'nın hikayesi bir kaç aydır benimleydi, öylesine yavaş yavaş ve tadına vara vara okudum ki.. Kitaptan içime kazınanlar: dahiyane tanımlar, duygu ve düşünce hallerinin muhteşem betimlenmesi, ya da Tolstoy'un bizi nasıl karakterlerinin beyninin, yüreğinin içine yerleştirebildiği..
Ya da hayata dair her şeyi çok büyük bir ustalıkla bize aktarması, yani 'bizi bize anlatması' diyebiliriz.. Orhan Pamuk'un hemen bu romanın arkasından okuduğum Saf ve Düşünceli Romancı'sında söylediği gibi, 'hayatın ve yaşamanın nasıl bir şey olduğu'nu bize çok büyük bir başarıyla göstermesi.. Günlük yaşama dair ayrıntıları betimlerken nasıl ustaca beynimizi okuduğu, bütün büyük romancılar gibi 'Ah, işte benim düşüncelerim, benim hayatımı yazmış!' dedirtebilmesi bize.. Anna için içimizin sızlayabilmesi mesela, verdiği onca 'yanlış' karara rağmen.. 'Ah, Anna...' demek romanın sonunda, yüreğimiz buruk, ağzımızda metalik ve soğuk tadıyla ölümün.
Büyük romancılar, işte bu yüzden ölümsüz. Roman, işte bu yüzden yaşayan en büyük edebiyat türü olmaya devam edecek..
'Blog arkadaşım' sevgili Didem'e bu yazı için verdiği ilham sebebiyle teşekkürü borç bilirim!
Tuesday, December 4, 2012
Yeni bir yaş
Ne diyebilirim ki? Hawaii'li şarkıcı Israel Kamakawiwo'ole'nin kadife sesi, 'huzur'un ta kendisi. Söylemek istediklerimi en iyi o anlatıyor.
Hayatımın her yılı, bir öncekinden daha güzel geçiyor. Etrafımda birbirinden güzel insanlar var, her biri bana ayrı bir anlam katan, beni ben yapan, ruhumu besleyen.. Bugün o kadar güzel bir gündü ki ve öylesine sevildiğimi hissettim ki, içim pırpır bir kelebek gibi.. Uçuyor gibiyim havada.
Hayatım bir gökkuşağı gibi. Her rengi hayatımın ayrı bir boyutu.
Fotoğraf, edebiyat, yoga, müzik ve şarkı söylemek, sinema ve film aşkım, akademi, makalelerim, yazılarım, blog'um, kızımın blog'u, anne olmak, sevmek, sevilmek, hayatıma anlam katan herşey..
Doyasıya yaşayabilmek hayatı, bir gökkuşağı gibi değişik renkleriyle.. Doyasıya ağlamak ve doyasıya gülmek.. Canının yanacağından korkmadan sevmek.. Teslim olmak hayata, kendini hayatın ellerine bırakmak, zamanın ruhunu yoğurarak olgunlaştırmasına izin vermek, acıya da mutluluğa da direnmemek..
Doyasıya yaşayabildiysem bu hayatı, ömrüm sona erdiğinde, ne mutlu bana.
Sunday, December 2, 2012
Chicago'da
6 sene önce bugün,
Soğuk, buz gibi bir kış gecesi tanışmıştık.
I reach for his hand,
It's always there...
: )
Soğuk, buz gibi bir kış gecesi tanışmıştık.
I reach for his hand,
It's always there...
: )
Etiketler:
gunce
Wednesday, November 28, 2012
Gişe filmleri
Cloud Atlas: Fragmanlardan ve kitabı okuyanların beklentilerinden çok harika bir film izleyeceğim sanmıştım. Ama biraz hayalkırıklığı oldu. Keşke kitabını okuyup sonra filmi izleseymişim. Kafam karmakarışık oldu izleyince. Görsel olarak güzeldi tabii ama hikaye pek bir anlam ifade etmedi benim için.
Gerçi önce filmi izleyerek sonra kitabını okursam büyük bir hayalkırıklığının önüne geçmiş oluyorum, o da ayrı. (Şimdiye kadar kitabı kadar güzel olan film uyarlamasına rastlamadım)
007 - Skyfall: Çok fazla bir beklentim yoktu filmden, zaten aksiyon/James Bond filmi delisi değilimdir pek. Bu yüzden gayet rahat bir şekilde izledim, bitti. En güzel sahnesi Adele'in şarkısının çaldığı giriş sahnesiydi. Eğlenceli bir filmdi, tam Şükran Günü yemeği sonrası rehavetiyle iyi gitti :)
Anna Karenina:
Kitabını tam şu sıralar bitirmek üzereyim. Bu yüzden bütün roman kafamda o kadar canlı duruyordu ki filmi izlerken, hayalkırıklığına uğramak kaçınılmazdı. Romandaki karakterler kafamda canlandırdığım hallerinden bu kadar uzak olabilirdi. Romanın derinliğine ise tabii ki yaklaşamamış bile filmin havası. Keira Knightley dışındaki oyuncularda da öyle parlak bir performans göremedim.
Kostümler harikaydı ama, ona diyecek yok.. İnanılmaz güzellikteki elbiseler, aksesuarlar ve mücevherleri görünce arkadaşımla iç geçirmeden duramadık!
Etiketler:
sinema
Friday, November 23, 2012
Bir an
Dünyadaki bütün haksızlıklara, özellikle çocukların acı çekmesine, ölmesine isyan halindeyken.. 'Bu yaşamı yaşanılır kılan ne olabilir ki, dünyada bu kadar acı varken?' diye düşünürken.. Derin derin nefes alıp, kafanı kuma gömerek daha ne kadar yaşayabileceğine şaşırırken..
Ne bileyim işte, kafan karmakarışık, insanlıktan ümidini kesmek üzere, boş boş bakarken duvara..
Sabahın 6:30unda, o sessizlikte, bir anda kenarda duran saksıdaki bitkiyi görürsün.. Üzerine vuran güneş ışığını.. Yapraklarının oluşturduğu ışık-gölge oyunlarının güzelliğine hayran kalırsın. Farketmesen bir kaç dakika içinde yok olacak olan bu güzellik, esir alır seni kendine.
Bir anda sanki apaydınlık, berrak, duru olur dünya. Bir an, herşey böyle sakin, sessiz, kıpırtısız kalsın istersin. Huzuru ta içinde, yüreğinin derinliklerinde duyarsın.
İşte o anlar için belki de, yaşamaya değer..
Etiketler:
gunce
Monday, November 12, 2012
Sunday, November 4, 2012
Gergedan Mevsimi - Bahman Ghobadi
Bahman Ghobadi'nin daha önce izlediğim 'Sarhoş Atlar Zamanı' ve 'Kaplumbağalar da Uçar' filmlerine bol bol gönderme yaptığı, bir anlamda kendi filmlerine dönüp onları kullandığı bir ilginç film olmuş Gergedan Mevsimi.. Chicago Uluslararası Film Festivali kapsamında bir arkadaşımla izledik ve ben 'İran filmi' sandığım bu filmin aslında çoğunun İstanbul'da geçen bir film olduğunu, Yılmaz Erdoğan, Beren Saat gibi tanıdığımız oyuncuların yer aldığı bir yapım olduğunu da bu şekilde görmüş oldum.
Film konusu itibariyle bir hayli depresif: İran'da İslam Devrimi gerçekleştikten sonra hapse atılan ve orada 30 sene geçiren Kürt asıllı 'Sahel' adındaki şairin hikayesi.. Gençliğini Caner Cindoruk'un oynadığı Sahel'in sevdiği kadının ise hem gençliğini, hem yaşlılığını Monica Bellucci canlandırıyor. Böylesine meşhur isimler, bir de Martin Scorsese gibi bir ismin yapımcılığı altında birleşince ben de ister istemez filmi çok merak etmiştim. Festival sağolsun, sinemada izlemiş oldum.
Filmi beğenip beğenmemeniz, filmden ne beklediğinize bağlı. Eğer Bahman Ghobadi'nin önceki filmlerindeki gibi yalın ama derinden vuran bir anlatım bekliyorsanız hayalkırıklığına uğrayabilirsiniz. Çok daha 'görkemli olmaya çalışan' bir anlatım var karşımızda. Daha çok para harcanmış belli ki, ancak önceki filmlerindeki o naiflik, kırılganlık yok.
Ama bir yandan da benim gibi şiirsel bir anlatımı, göze hitap eden, sinematografik açıdan başarılı sahneleri çok seviyorsanız bu filmi çok sevebilirsiniz de. Kurgudaki bazı detaylar gözüme batsa da ve biraz çiğ ve gereksiz bulsam da bazı yönlerini, filmi genelinde sevdim diyebilirim. Zaten Farsça'ya karşı özel bir zaafım var, ne kadar dinlesem de bıkmıyorum, şarkı gibi geliyor.. Hem Farsça, hem de Türkçe diyaloglar içeren bu filmi izlemek derinden etkiledi beni. İki ülke arasında gidip gelen hayatlar, bu hayatların bıraktığı izler ve İranla olan bağlarımızı düşündüm.. Bu karanlık ama etkileyici filmi izledikten sonra, keşke bu kültürü daha çok öğrenmiş olsaydım, daha iyi tanısaydım diye hayıflandım.. Bol bol kitap okudum hakkında, film de izledim ama bir gün umarım gidip gezmek de nasip olur İran'ı..
Etiketler:
sinema
Can
Oyunculuklarını beklediğimden çok daha başarılı bulduğum, Sundance ödüllü, içten, doğal, ama çok duygusal bir film. Hatta fazlasıyla duygusal, Kemalettin Tuğcu kıvamında olduğunu bile söyleyebilirim. Gözyaşlarıma engel olamadım izlerken, Özellikle anne-çocuk ilişkilerini konu alan filmlere artık duygusal olarak gerçekten çok tepki veriyorum ister istemez. Bu filmde de öyle oldu.
Filmin konusundan bahsetmeyeceğim. Nasılsa her yerde bulup okuyabilirsiniz.
Benim içinse Kadıköy sahilini, Beşiktaş iskelesinin önünü, ilkgençliğimin geçtiği Kadıköy sokaklarını izlemek ayrı bir keyif oldu, onu da söylemeden geçmeyeyim. O yüzden kişisel bir bağ kurdum filmle ve belki de beni normalde olacağından çok daha fazla etkiledi.
Vasatın çok üstünde bulduğum yeni dönem Türk filmlerinden Can, izlemeye değer bence..
Etiketler:
sinema
Tuesday, October 30, 2012
Friday, October 26, 2012
Tuesday, October 9, 2012
Cennetteki çöplük - Fatih Akın
Daha izlemeden beni derinden etkileyeceğini biliyordum Fatih Akın'ın belgeselinin.. Çünkü kişisel bir bağla bağlıyım Çamburnu'na.. Hem anneanne, hem dede tarafından köyümüz olduğu için. 2000li yılların başında Trabzon-Sürmene'ye gittiğimizde dedemin oradaki evinde kaldığım, oranın cennet güzelliğini kendi gözlerimle gördüğüm için..
Bu güzelim köyün, Çamburnu'nun aynı zamanda Fatih Akın'ın baba tarafından memleketi olduğunu, 'Yaşamın Kıyısında'yı izlediğimden beri biliyordum.
Filmi boğazımda bir yumru ve içimde isyanlarla izledim..Devletin ikiyüzlü politikalarını, paradan başka hiç bir şey umurlarında olmayan siyasetçilerin güzelim yöre halkının hayatını nasıl cehenneme çevirdiğini gördükçe isyan ettim. Köylü kimin umrunda ki? İnsan, kimin umrunda?
Ne iyi etmiş Fatih Akın, bu belgeseli çekmekle. Cennetten bir köşe olan köyün doğasının nasıl mahvedildiğini belgelemekle. Hiç olmazsa bir nebze de olsa dikkatler o yöne çekilir belki.. İyi ki var Fatih Akın gibi güzel insanlar.. Dünyadaki haksızlıklara dayanamayan, insan yüreği taşıyan, duyarlı, kafasını kuma gömmeden, 'Bana dokunmayan yılan bin yaşasın' diye düşünmeden başkalarının acılarını anlatmaya çalışan insanlar.. Onlar var olduğu için, dünya daha güzel bir yer.
Etiketler:
sinema
Wednesday, October 3, 2012
Thursday, September 27, 2012
'Başarı' nedir?
Herkes farklı tanımlar..
En yüksek maaşı alıyor olmak mıdır başarı? En güzel evde yaşıyor olmak? Son model araba kullanıyor olmak ya da bankada çok parası olmak? Akademideyseniz eğer, çok makale yayınlamış olmak ya da konferanslarda çok sunum yapmış olmak mıdır? Nasıl tanımlarız 'başarı'yı, neye göre, kime göre tanımlanır başarılı olduğumuz? Kimlerin kriterlerini kullanırız kendi başarımızı tanımlamada?
Bence başarı, bir kişinin, on kişinin, yüz kişinin, on bin kişinin hayatına dokunabilmektir. Sazının tek bir teliyle onbinlerce insanın yüreğinin içindeki o en derin noktayı titretebilmek, gözlerinden yaşlar akıtabilmektir. Yaşamı ne gibi zorluklar içinde geçmiş olursa olsun, o zorluklardan bir güzellik çıkarabilmek, bunu başka insanlarla paylaşabilmek ve onların da duygularına tercüman olabilmektir.
Hikayesi bittiğinde, ölüm meleği gelip gülümsediğinde, böyle uğurlanabilmektir bu alemden öteki aleme.
İnsan böyle bir hayat yaşadıysa eğer, huzur içinde kapayabilir gözlerini. Onbinlerce insanın yüreğine dokunduğunu bilerek..Başarı budur.
Friday, September 21, 2012
Bal - Semih Kaplanoğlu
Doğanın 'sessiz olmayan sessizliği' ve Çamlıhemşin'in insanı sarhoş eden yeşil, muhteşem görüntülerinin içimize işlemesi.. 'Yumurta' ile başlayan 'Yusuf üçlemesi'ne enfes bir kapanış. Doğanın saflığı, bozulmamışlığı, çiğ ve ilkel gücü, insan ruhunu sarmalaması.. Çocukluğun silgi kokulu, tebeşir kokulu sıraları ve kurşun kalemleri.. Okul sahnelerinde hissetiğim Nuri Bilge Ceylan- Kasaba filmi etkisi. Suyun yansımasında farkettiğim Tarkovsky etkisi. Herşeyiyle hem sofistike, hem de inanılmaz yalın olmayı başarmış, enfes bir film. Semih Kaplanoğlu'nun Yusuf üçlemesi bence Türk sinemasında bir mihenk taşı olacak, bundan seneler sonra geriye baktığımızda diğer filmler arasında bir mücevher gibi parlayacak.
Etiketler:
sinema
Friday, September 14, 2012
Bizim büyük çaresizliğimiz
Ne kadar içten, sıcak, tatlı bir film.. Ankara'yı pek sevmeyen benim için bile görüntüleriyle bu şehri cazibeli kıldı. Diyaloglar çok samimi, film de çok güzel bir 'yaşam kesiti' olmuş. Sade, olduğu gibi, hiç abartısız, içten, 'biz'den..
Chicago'nun göbeğinde Gene Siskel Film Center'da izleyebilmek de ayrı bir keyif oldu.. Bir kaç arkadaşımla birlikte aylardır her hafta toplantısını yaptığımız, gerçekleşmesi için uğraştığımız (ve sonunda başardığımız!) ilk Chicago Türk Film Festivali kapsamında gösterildi bu güzel film de.. Çok yetenekli, genç yönetmeni Seyfi Teoman'ın daha 35 yaşında elim bir kazada ölmesi ne kadar acı..Türkiye için ne büyük bir kayıp..
Huzur içinde yat Seyfi Teoman.. Belki de gökyüzünde bir yerlerden, yönettiğin filmin dünyanın diğer ucunda A.B.D'de büyük bir şehrin göbeğindeki sinemayı doldurabilmiş olmasını keyifle izliyor, gülümsüyorsundur.. Kimbilir?
Etiketler:
sinema
Monday, September 10, 2012
Sosyal medyadan tiksindiğim an
Ne zamandır kafamda böyle bir yazı yazma fikri vardı aslında ama Olmadık İşler Peşinde'nin şu enfes yazısı sonunda gerek ilhamı verdi!
Öncelikle yazmalıyım ki bu yazıda bahsettiğim şeylerin çoğunda ben de (çoğu yaşıtım gibi) suçluyum. Ben de bu çarkın içine girmiş, paylaşımlar, ego okşayan 'layk'lar ve renkli yaşamlar arasında kaybolmuşum..
Birden...durdum. Durdum ve düşündüm.
İnsanların en özel duygularının dünyaya ilan edildiği bir devirdeyiz gerçekten. Şimdiye kadar en yakınımızdakilerden başkalarının bilmediği şeyleri, bir anda 700 kişiyle birden paylaşıyoruz. Facebook, Instagram, Twitter, Pinterest...vb. gibi oluşumlar sayesinde her aklımızdan geçeni, her yaptığımızı paylaşmak zorunda hissediyoruz kendimizi. Her yediğimizi, her okuduğumuzu, her içtiğimizi, her gittiğimiz konseri....vs...vs. 'Instagram'da yazın sahilde yatmış ayağını uzatmış kitap okuyan fotoğrafını koymayanı dövüyorlarmış' diye dalga geçiyordum geçenlerde :)
Karı kocaların (aynı evin içinde) facebook üzerinden birbirine ilan-ı aşk ettiği bir devirdeyiz. Yeni doğmuş bebeğimizin fotoğrafını koyuyoruz, evlendiğimiz günün, çıktığımız tatillerin, gezdiğimiz yerlerin.. Bunların hepsini yaparken, herkesin bilinçaltında aslında aynı düşünce yatıyor: 'Bakın bana, (büyük harflerle) ne kadar da MUTLUYUM! Ne kadar mükemmel bir evliliğim, eğlenceli bir yaşamım var, ne çok yer geziyorum, kocama ne kadar da aşığım, ne güzel çocuklarım var, ne kadar sevdiğim bir işim, arkadaşlarım, hayatım var...' Aslında içinde kimbilir ne dertleri olan insanların, hayatlarının zahiri (açıkta) olan yanını görüyoruz sadece.. Batın (gerçek olan, içeride kalan öz) gizli kalıyor. Kimseyi derinden tanıyamıyoruz.
Aslında bunun güzel bir yanı var tabii ki. Yeni müzikler, yeni kitaplar, yeni arkadaşlıklar keşfediyoruz bazen bu sayede. Yeni yerler görüyor, başka insanlardan ilham alıyoruz. Özellikle de mesleksel açıdan zor zamanlarda (doktora tezi yazarken mesela gibi) bizimle aynı yoldan geçen insanlardan motivasyon alıyor, onların desteğiyle kendimizi çok daha iyi hissediyor, yanlız olmadığımızı anlıyoruz.
Ancak..
Farkettim ki:
Birisi yeni doğmuş bebeğinin fotoğrafını koyduğunda, hiç bir zaman çocuğu olamayacak bir arkadaşı, o fotoğrafa gözyaşlarıyla bakıyor olabilir.
Birisi mutlu mutlu gülümseyen gelinlikli fotoğrafını koyduğunda, evlenmeyi çok isteyen ama doğru insana henüz rastlayamamış olan bir arkadaşının içi acı acı burkulabilir.
Başka birisi dünyanın değişik şehirlerinden gezi fotoğrafları koyduğunda, (normalde sadece kendi albümünde kalacak olan) bu fotoğraflara bakan arkadaşı, keşke param ya da zamanım olsa da böyle gezebilsem, ne kadar sıkıcı bir hayatım var diye üzülebilir..
Kısacası biz mutluluğumuzu dünyaya ilan etmek isterken, istemesek de başka insanların mutsuzlukları, ikiye, üçe, beşe katlanabilir. Tabii facebook olmasa da olabilir bunlar, ama facebook insanların hayatını sadece bir yönüyle (mutlu, eğlenceli anlar) dışarıya açıp, başka insanlarda feci yanılsamalara yol açıyor..
Arkadaşım, eskiden olsa sadece bir çocuğum olduğu haberini alacaktı. Ama şimdi, kendi bilgisayarında çocuğuma sevgiyle bakan fotoğrafımı görüyor. Aradaki farkı, bilmem anlatabildim mi.. Ben birden, mutluluğumu başkasının gözünün içine soka soka yaşıyor oluyorum.
Sosyal medyanın işte böyle iğrenç bir yönü de var. Bunu farkettiğim anda her türlü sosyal medya oluşumundan adeta tiksindim. Instagram hesabımı sildim, (Twitter ve Pinterest'e zaten hiç bulaşmadım). Ailemin, çocuğumun fotoğraflarını mümkün olduğunca facebook'tan kaldırdım. Sadece mesleksel paylaşımlar yapmaya başladım. Bir de Chicago'daki etkinliklere, düzenlediğimiz festivallere insan çekmek için reklam gibi olan paylaşımlar. Çünkü sanki yüzlerce insan benim özelime çok fazla girmiş gibi kendimi adeta çıplak ve savunmasız hissettim. Hala kendimi soyutlayabilmeyi tamamen başarmış değilim, çünkü bu sosyal medya denen meret bir bataklık gibi, bazen çırpındıkça daha çok batıyorsunuz. Ama elimden geleni yapıyorum. Her türlü bağımlılık gibi, gittikçe azaltarak kesmeyi umuyorum bu alışkanlıkları da.
Bazen herkesin mutluluğunun ya da mutsuzluğunun kendine olduğu, çok daha basit yaşamlar yaşadığımız eskilere geri dönmek istiyorum.
Etiketler:
deneme
Friday, September 7, 2012
Bu gece
19. yüzyıl Rusya'sına gidiyoruz a dostlar.. Bir bardak çay eşliğinde.
Yavaş yavaş, tadına vara vara, zevkle, keyifle okuyorum. Okudukça daha da çok hayran kalıyorum Tolstoy'un insan ruhunu nasıl derinden tanıyabilmiş olduğuna. İnsan ruhunun dehlizlerini, karanlık gölgelerini, binlerce değişik tondan oluşan renk yelpazesini, ihtiraslarını, hırslarını...Nasıl böylesine iyi tanımış ve anlatmış yazar? Hayran kalmamak elde değil.
Okumak bir tutkudur! Çay bardağımı şerefinize kaldırıyorum :)
Tuesday, August 28, 2012
Blog'um 7 yaşında!
Ben hayatın meşgalelerine dalmışken, sevgili blog'um 16 Ağustos itibariyle sessiz sedasız tam 7 yaşına basmış. Tam 7 sene önce şu yazıyla başladığım bu blog'u hala devam ettirebildiğim için çok mutluyum. 7 sene boyunca master ve doktora yıllarımda hem akademik hem özel hayatımda yaşadığım önemli olayları, mutluluklarımı, hüzünlerimi, okuduğum kitapları, izlediğim filmleri, dinlediğim müzikleri, çektiğim fotoğrafları sizinle, bu blog'un okurlarıyla paylaştım. Bazen düşünüyorum da, bu blog'u düzenli olarak okuyan birisi, beni çoğu arkadaşımdan daha iyi tanıyor olabilir!
Anlar serisinde hayatımın en önemli, hatırlanmaya değer anılarını döktüm bu sayfalara. Doktora sınavlarıma girerken okurlarımın desteğiyle ve dualarıyla kendimi çok daha iyi hissettim, sınavı geçince mutluluğumu sizlerle paylaştım. Bart'la evlendiğimiz ay içim kıpır kıpır mutluluk dolmuşken hissetiklerimi buraya yazdım. Geç çıktığımız ama hayatımın en güzel tatili olan balayımdan dönünce gezi anılarımı bu yazıda aktardım. Hayatımda ilk defa bir ders verdiğimde nasıl heyecanlanıp mutlu olduğumu ise şurada.
Ve son olarak, hayatımdaki en önemli an diyebileceğim kızımın doğum anını da paylaştım siz okuyucularımla. Hayatımın en önemli 'mihenk taşları' böylece bu sayfalarda biraz daha kalıcı kılınmış oldu, belki benden sonra kızım, ya da başkaları da okusun diye.. Hayatımın büyük bir kısmı böylece 'kayda geçirilmiş' oldu. Eee ne demişler, 'Söz uçar, yazı kalır'.. Bakalım daha kaç sene devam ettirebileceğim bu büyük projeyi!
Eskiden blog'umu kaç kişinin okuduğuna bakardım merak edip.. Ya da insanların hangi ülkelerden girdiklerine.. Uzun zamandır hiçbirine bakmıyorum. Okuyucu sayımın ne önemi var? Ben bir kar elde etmek için ya da başka bloglarla okuyucu sayısı konusunda yarışmak için yazmıyorum ki... Kendim için, kendi hayatımı kayda geçirmek için yazıyorum. İleride dönüp bu sayfalara bakıp 'Aaa, o yıllarda bunları okumuş, bu filmleri izlemiş, bunları hissetmiş, böyle düşünmüşüm' diyebilmek için yazıyorum. Güzel anılar silinmesin, belleğime kazınsın diye yazıyorum.
O yüzden bunu okuyan sen ey okuyucu, hangi ülkeden, yeryüzünün hangi noktasından giriyorsan bu blog'a ve okuyorsan şu satırları, sana da çok teşekkürler.. Blog'um hepimizin hissedebileceği insanca duyguların bazılarının kaydının tutulması sadece.. Hissettiklerimi okumaya değer bulduğun için, paylaştığın için, yorum yazsan da yazmasan da, 'orada' olup benim yaşamımdaki bu önemli döneme şahitlik ettiğin için, var olduğun için..
Herşeyden, ama herşeyden daha önemlisi ise, bu sayfa sayesinde, İngilizce konuşup yazdığım mesleğimin içinde ve İngilizce konuşulan bir ülkede yaşarken, sevgili anadilim, canım Türkçem ile bağımın asla kopmaması oldu... Düzenli olarak Türkçe yazabilmek o kadar güzel ki. Düşüncelerimi kendi anadilimde ifade edebilmek, yüreğimin sesini 'aklımın dili'yle yazabilmek..
İyi ki doğdu blog'um, iyi ki varsınız okurlarım..
Saturday, August 25, 2012
Chicken with Plums
Marjane Satrapi'nin, ünlü bir tar ustasının çok sevdiği tar'ı kırıldıktan sonra hayata küsmesini anlatan 'Chicken with Plums' (Erikli Tavuk) çizgi roman kitabını yıllar önce okumuş ve çok sevmiştim. Daha önce 'Persepolis' kitabının da film uyarlamasını yapan Vincent Paronnaud, bu filmi de yönetmiş. Ama Persepolis gibi çizgi film şeklinde değil, gerçek bir film olarak çekmiş.
En az Persepolis kadar, belki daha da çok sevdim bu güzel filmi. Hikaye biraz değiştirilmiş ve tar yerine keman konmuş olsa da, çok başarılı bir şekilde işlenmiş konu, oyunculuklar da ayrı güzel.
Filmin konusu kısaca şöyle: Keman ustası Nasser Ali Khan, eşi çok kızgın bir anında kemanını yere çalıp kırdığından beri müzik yapmaktan aynı keyfi alamadığı için, artık yaşamaktan vazgeçiyor ve 'ölmeye yatıyor'. Biz de 8 gün boyunca, ölüm meleği Azrail onu gelip alana kadar yani, onun hayatını geriye dönüş sahneleriyle, anılarıyla tekrar onunla birlikte yaşıyoruz. Hüzün ve aşk dolu bir hikaye onunkisi. İçimize işliyor, daha önce Persepolis'te olduğu gibi kah gülüyor, kah ağlıyoruz. Nasser Ali Khan ve sevdiği kadın Irane'nin öyküsü gibi öyle çok mutsuzluk öyküsü var ki gerçek hayatta.. İnsanın içini sızlatıyor.
Bu güzel filmi, gösterime girdiğinin ilk akşamı Chicago'da izleyebilmiş olduğum için çok mutluyum!
Şu enfes sahnedeki aşkın güzelliği, uzun süre çıkmayacak aklımdan.
Friday, August 24, 2012
The Artist
Ne kadar şirinsiniz siz ya, ne kadar naif, güzel.. İnsanın sessiz filmlerin zamanında yaşayası, o yıllara dönesi geliyor. Ne kadar güzel özenilmiş, ayrıntılara dikkat edilmiş, insanı izlerken mutlu eden bir film.
Ayrıca Berenice Bejo (Peppy Miller) inanılmaz derecede Hülya Koçyiğit'in gençliğine benziyor! :)
Etiketler:
sinema
Wednesday, August 22, 2012
Mezzanine
Tezimin iki bölümünü (100 sayfa kadar) bu albümü dinleyerek yazdım. Günlerce üstüste dinlemekten bıkmadım. İleride tekrar dinlersem bu günleri hatırlarım artık.
Etiketler:
doktora,
gunce,
muzik,
sarkilarim
Wednesday, August 15, 2012
Elveda canım Müşfik Kenter
İçimde çocukluğumun anıları, seni sahnede ilk izlediğim an aklımda, yüreğimde. Sonra seninle tanışıp röportaj yapma şansını yakalamıştım. Sakince, kibarca konuşman, gözlerinden fışkıran zeka pırıltıları ve konuşurken mavi mavi, yumuşacık bakan gözlerin aklımda.
Sonraları, Dragos'taki evimizde üst katta bir Pazar günü annem ütü yaparken, pencereden denize ve adalara bakıp senin sesinden yine Orhan Veli'yi dinleyişimi hatırladım.. Ağladım.. Marmaris'te günbatımına yakın bir vakit, annemin omzuna başımı yaslamış, güzel mavi denize bakarken 'walkman'imin kulaklığından yine senin sesini dinleyişimi hatırladım.. Ağladım. Çocukluğumun bitişine, bir devrin kapanışına, bir güzel insanın gidişine ağladım.
Kardeşimi aradım. Aramızdaki okyanuslar, binlerce kilometrelik uzaklıklara rağmen, beni dünyada en iyi anlayan insanı. Karşılıklı sustuk. Birlikte, çocukluğumuzun bitişini düşündük, sustuk. Bizim için önemli olan, çocukluğumuzu ve gençliğimizi şekillendirenlerin birer birer gidişine yandı içimiz. Sustuk.
Bitti çocukluğumuz, gitti 'Orhan Veli'..
Saturday, August 11, 2012
Çocukluk sihirli bir masaldı
Mutluydum, mutluyduk o sihirli masalın içinde..
Anneannemin sessiz, huzurlu evindeki saatin tiktaklarını dinleyerek dayımın kütüphanesine dalmaktı benim için mutluluk.. Oradan beğenip seçtiğim kitabı elime alır, koltuğa uzanır, saatlerce okurdum.. Mutfaktan anneannemin yemek pişirirken çıkardığı sesler gelirdi. Bir evi 'yuva' yapan sesler yani.. Suyun fokurdama sesi, çatal bıçakların sesleri, tabakların sofraya konulurken çıkardığı ses.. Anneannemin mutfakta devinen varlığı, huzur verirdi bana, ısıtırdı içimi.. Ancak çok sevildiğimiz bir yerde, bizi çok seven birinin yanında hissedebileceğimiz o (biraz şımarık) mutluluk hissi. Sıcacık, yumuşacık..
Ben okurken, anneannem mis gibi bir dilim Vakfıkebir ekmeğinin üzerine halis muhlis Trabzon tereyağı sürer, üzerine biraz da tuz eker, bana getirirdi. Ekmeği kemirerek okur, okurdum. Kendimi başka dünyalarda kaybederek.. Zamanın kum saati akışının yavaşlayarak bir bal kıvamına geldiği, uzadıkça uzayan saatler boyunca okurdum.
Karnım iyice acıktığında kitabımı bir kenara bırakır, mutfağa gidip anneannemin leziz yemekleriyle karnımı doyururdum.. Üzerime tatlı bir uyku hali çökerdi. Gözlerim kapanmaya başlayınca esneyerek gidip anneannemin mis kokulu, tertemiz çarşaflarının ve yorganının arasına kıvrılır, dışarıdan gelen martı seslerini dinleyerek uykuya dalardım..Huzurlu, rahat, mutlu bir uykuya..
İçimin huzur coğrafyasını şekillendiren günlerdi.. Zamanın içimde bal kıvamında aktığı, uzun yaz öğleden sonralarıydı.. Ve ben çok mutluydum. Zaten çocukluk dedikleri, dünyanın en sihirli masalı değil miydi?
Wednesday, August 8, 2012
Porco Rosso
Miyazaki'nin uçma sevdasının ne boyutlarda olduğunu tekrar görmemi sağladı bu şirin film, bir de yine bana kendimi çok mutlu ve huzurlu hissettirdi, daha ne isterim? Ben de göklerde Porco Rosso'nun kırmızı uçağıyla uçup o muhteşem manzaraları izliyor gibi oldum. Hem de sinemada izleme şansım oldu, Gene Siskel sağolsun.
Bu filmle birlikte sanırım artık Miyazaki'nin izlememiş olduğum filmi kalmadı! :)
Etiketler:
sinema
Sunday, August 5, 2012
..............
KIZ ÇOCUĞU
Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem ,
göze görünmez ölüler.
Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.
Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.
Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâğıt gibi yanan çocuk.
Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.
Nazım Hikmet Ran
1956
Friday, August 3, 2012
Kadından Kentler
Okuduğum ilk (şiir kitabı olmayan) kitabı Murathan Mungan'ın. Ne çok şey kaçırıyormuşum meğer! Türkiye Cumhuriyeti'nin dört bir yanına dağılmış kadınların yaşamlarını, hislerini, dünyalarını nasıl güzel gözlemlemiş, anlatmış yazar... Bir su gibi okuyup bitirdim. Her bir hikaye ayrı bir iz bıraktı bende, her biri ayrı bir noktasına dokundu yüreğimin. Etrafımdaki kadınlardan, kendi hayatımdan, şahit olduğum hayatların çoğundan tanıdık izler gördüm bu hikayelerde..
Romanları hikayelerden daha çok sevmiş, karakterleriyle daha çok özdeşleşebilmişimdir hep.. Bu kitapsa ezber bozdurdu bana: gerçekten başarılı hikaye nasıl yazılır, elle tutulur, gerçek, hayatın içinden gelen karakterler nasıl yaratılır onu gösterdi. Hayran kalmamak elde değil ayrıntılara gösterilen özene, hikayelerin kurgusuna, gerçekçiliğine..
'annesi, arada bir, "hayatla romanları ayırt edemeyeceğini bilseydim, zamanında 'oku kızım, oku kızım,' diye başının etini yemezdim," diye uyarırdı.
hayatla karıştırılmayacaksa romanlar niye okunsundu ki?'
Bana yıllarca 'neden bu kadar çok okuyorsun kızım?' diyen ve kendisi benden de çok kitap okuyan, uzun uykusuz geceler boyu yüzlerce kitap bitiren kitap kurdu annem: yukarıdaki cümleleri okuduktan sonra tam bu noktada gülümsemektesin. Biliyorum : )
Safe Area Gorazde
Daha önceden 'Palestine' (Filistin) isimli çizgi roman-kitabını okuyup çok etkilendiğim Joe Sacco'dan, yine insanın yüzüne bir yumruk gibi inen, sarsıcı, düşündürücü bir kitap. 90'lı yıllarda bütün dünyanın izlediği, Avrupa'nın orta yerinde kanlı bir utanç yarası olan Bosna'nın hikayesi.. Aslında Bosna'nın içinde Birleşmiş Milletler tarafından 'güvenli bölge' olarak ilan edilmiş olan Gorazde bölgesinin, insanlarının hikayesi.. (Daha sonra bu 'güvenli bölge' tanımının ne kadar anlamsız olduğunu da anlıyoruz tabii) Okuması kolay bir kitap değil.. Ama çok şey öğreten, insanlığın 'insanlığını' sorgulatan, 'Birleşmiş Milletler' denen örgütün varlığının anlamını sorgulatan, unutulmayacak bir kitap.. Kesinlikle duygu sömürüsü yapmadan, tek taraflı anlatımın kolaycılığına kaçmadan, olabildiğince nesnel yaklaşmış Joe Sacco konuya. Ve ortaya çok gerçekçi, bir o kadar hazmetmesi zor bir rapor çıkmış. Sacco'nun Gorazde'de geçirdiği günlerde biz de yanındaymış gibi olaylara tanık oluyoruz.
Boğazımda kocaman bir yumruyla, kah yutkunmaya çalışarak, kah gözlerim dolu dolu okudum. Bizim günlük hayatımızda dert ettiğimiz şeyler, küçük ayrıntılar, endişeler o kadar boş geldi ki gözüme. Hayata bakışımı değiştirdi bu kitap. İnsanoğlu, yücelme potansiyeli olan, yaptığı işlerle dünyayı daha güzel bir yer haline getirme yetisi olan bir varlık. Ama bazen inanılmayacak kadar alçalıp canavarlaşabiliyor.. Onu hatırlattı bana bu kitap. Ve tüylerimi diken diken etti.
Etiketler:
kitap
Friday, July 27, 2012
post-Murakami travması
Bart (Perdeyi aralamış dışarıya bakarken): Gökyüzünde çok güzel bir ay var bu gece.
Moonie (Akşam uykusunun sarhoşluğu içinde): Bir tane mi, iki tane mi?
Bart: ?!??
Tuesday, July 24, 2012
Muse - Sunburn
Blog'umda benim için çok büyük anlamı olan, hayatıma damgasını vurmuş şarkıların bana anımsattıkları anları yazacağım yeni bir bölüm açıyorum. Bir nevi 'Hayatımın soundtrack'i de diyebiliriz. Bu yazıları yeni bir etiket ile 'sarkilarim' konusunun altında toplayacağım.
Üstüste, defalarca dinlediğim, benim için takıntı olan, hayatıma damgasını vurmuş bütün şarkılar bu yazı serisinde yerini alacak.
Başlıyoruz!
Muse-Sunburn
2007 yazı, Ağustos ayı. Mısır'da dil kursu için aldığım burs sebebiyle Kahire'deyim.. Hava çok, çok sıcak.. Hem Chicago'daki evimden, hem İstanbul'daki evimden çok uzaktayım. Bart'ı, evimi, Chicago'yu, İstanbul'u özlüyorum. O yaz 2 aylığına o Chicago'da, ben Kahire'de, birbirimizden ayrı kalmak zorunda kalmıştık. Eylül'de İstanbul'a gideceğimiz günleri iple çekiyordum.
Mısır'daki evimde internet yok, Bart'la ancak internet kafeye gittiğim zamanlarda, seyrek olarak konuşabiliyorum, telefonda sesini duymak da çok nadir. Eve gittiğimde yapılacak bir şey yok, o sıcakta öğleden sonra dışarı çıkmak mantıkdışı.. Gerçeküstü bir dünyada gibiyim. Sabah derse gidip, öğlen eve gelip ödevlerimi yaptıktan sonra geriye yapacak bir şey kalmıyor. Bir şeyler atıştırıp yatıyorum rahatsız yatağıma. Sırtüstü yatıp, dakikalarca, saatler boyu tavana boş boş bakıyorum. Ve bu şarkıyı dinliyorum. Onlarca defa, üstüste, bıkmadan, usanmadan.. Bart'ı özlüyorum, Matthew Bellamy'nin güzel sesi kulaklarımda.. Evimden çok uzaklardayım, ama müziğin evrensel gücü beni özlediğim topraklara götürüyor.
Etiketler:
muzik,
sarkilarim
Sunday, July 22, 2012
1Q84
Önce bu yazımı bir daha okuyun lütfen sevgili okuyucular.
O yazıyı yazdıktan sadece bir kaç gün sonra, bu romanda şu aşağıdaki paragrafı okudum: (İngilizce okuduğum için Türkçe çevirisini bulamadım kusura bakmayın)
Sayfa 685: Tengo, demanslı babasını hastane odasında ziyaret ederken düşünür:
'When he tired of reading aloud, Tengo sat there, gazing at the form of his sleeping father and trying to surmise what kinds of things were going through his brain. Inside - in the inner parts of that stubborn skull, like an old anvil - what sort of consciousness lay hidden there? Or was there nothing left at all? Was it like an abandoned house from which all the possessions and appliances had been moved, leaving no trace of those who had once dwelled there? Even if it was, there should be the occasional memory or scenery etched into the walls or ceilings. Things cultivated over such a long time don't just vanish into nothingness. As his father lay on his plain bed in the sanatorium by the shore, at the same time he might very well be surrounded by scenes and memories invisible to others, in the still darkness of a back room in his own vacant house.'
Şimdi söyleyin bana, ben bu adamın kitaplarını sevmeyeyim de ne yapayım? 'Aklımın diliyle kitap yazıyor' demiştim ya bir zamanlar, işte aynen öyle. Kendi düşüncelerimin yazılı halini okumak gibi, Murakami kitapları okumak benim için.
1029 sayfalık, okuduğum en uzun roman rekoruna ulaşan bu kitap bugün bitti. İçimde garip bir boşluk duygusu oluştu, ayrılmak zor geliyor.
Bir de, Murakami ile karşılıklı otursak saatlerce sohbet edebilirmişiz gibi hissediyorum.
Wednesday, July 18, 2012
Road trip (Yol seyahati)
Road trip: Yol seyahati, arabayla gidilebilecek uzaklıktaki yerlere giderek yapılan bir kaç günlük, en fazla 5-6 günlük tatil.
Ben ve Bart'ımın tatil anlayışımız çoğu insandan farklıdır. Herkesin aklına yaz deyince deniz kıyısında bir yere gitmek ve uzanıp tembellik yapmak gelirken, biz sürekli hareket halinde olmak isteriz tatilimizde. En çok sevdiğimiz aktiviteler doğada yürüyüş (hiking), kano yapmak, nehirde veya gölde yüzmek, yeni şelaleler, nehirler, göller keşfedip bol bol fotoğraf çekmek olduğundan, bize en çok hitap eden tatil şekli Amerikalıların 'road trip' dedikleri yol seyahati. Bütün gün aynı kumsalda yatmak, bir hafta boyunca her gün aynı yerde, aynı şeyleri yapmak hiç bize göre değil.. Zaten balayımızda bile bütün Maui adasını karış karış gezip her gün ayrı bir koyda denize girip şnorkelle yüzmüş, yağmur ormanının şelalelerinde yüzmüş, sabahın 3ünde kalkıp güneşin doğuşunu izlemek için bir volkanın tepesine çıkmış insanlarız :) Bir yerde bir günden fazla aynı yerde kalırsak müthiş sıkılıyoruz. Bizim için tatil, gezmek ve mümkün olduğunca çok doğa harikası görmek demek!
Genelde arabayla en fazla 8-9 saat uzaklıktaki yerlere gidip, gittiğimiz yerde de bir çok şehir, kasaba ve doğa parkı keşfediyoruz. Genel olarak plan yapsak da, genelde tatilimizi şekillendiren, yolun üzerindeyken gördüğümüz ilginçlikler, başımızdan geçen maceralar, ileride çocuklarımıza anlatabileceğimiz komiklikler...vs. Yani bir bakıma yolculuğun kendisi, varılacak yerden daha önemli hale geliyor. Ve bu şekilde vücudumuzu yorup kafamızı serbest bırakmak (normalde ikimizin de işi gereği tam tersini yapıyor olduğumuz için) bizi müthiş dinlendiriyor ve adeta yenileniyoruz. Her yaz en az 2 kere 'Road trip'e çıkmak bizim için en güzel tatil oluyor.
Geçtiğimiz haftasonu da bu gezilerden birine çıkıp Chicago, Ilinois - Wausau, Wisconsin - Duluth, North Shore Scenic Drive (Duluth-Grand Portage), Minnesota - Bayfield, Wisconsin - Apostle Adaları - tekrar Wausau üzerinden Chicago rotası çizdik. Yine bir çok unutulmaz anımız oldu, ileride çocuklarımıza anlatabileceğimiz bir çok hikaye biriktirdik. 'Yolda olma'nın insana getirdiği o sihirli duyguyu hissettik. Normal rutinimizin dışına çıkıp, başka yataklarda yatıp, başka şehirler gördük, başka yemekler yedik.
Biraz yorulduk, evimizi ve yatağımızı özledik, ama ruhumuz dinlendi, yenilendik, ve evimize geri geldik!
Eee ne demiş Bilbo Baggins, o çok sevdiğim küçük Hobbitcik, çıktığı uzun yolculuğun başında:
- The Road goes ever on and on
- Down from the door where it began.
- Now far ahead the Road has gone,
- And I must follow, if I can,
- Pursuing it with eager feet,
- Until it joins some larger way
- Where many paths and errands meet.
- And whither then? I cannot say.
Etiketler:
gunce
Sunday, July 8, 2012
Nerede
Aklım bugünlerde hep babaannemde..
Daha önceden yazmıştım. Bu sıralar kendinde değil. Hastalık ilerledi iyice. Aklım onda. Aklım babamda. Uzaklık, boğazımdaki yumruyu büyütüyor.
Burnuma babaannemin evinde içtiğim ıhlamurun kokusu geliyor. Aklım kilometrelerce ötede.. O uzak ama çocukluğumun geçtiği, yüreğimin bir kısmını bıraktığım ülkede.. Burnumun direği sızlıyor. Yüreğim ötede..
Sen neredesin babaanne? Beynimiz kocaman bir malikaneyse eğer, anılarımız onun tozlu odaları ve koridorlarıysa.. Hangi odaya saklandın? Hangi kapıyı kilitledin arkandan, saklambaç oynayan küçük bir çocuk gibi? Yaşamının bunca yılı boyunca biriktirdiğin anılardan, hafızanın dolambaçlı koridorlarından hangisinin içindesin? Nerede o Sürmene'de doğan, sonra 8 çocuk doğurup büyüten, ince, dal gibi genç kız? Nerede günlerin tortusu, tozlara vuran günışığı, geçmek bilmeyen saatler, hızla akan yıllar, bir nehir gibi akıp giden hayatlar? Yaşamı yaşamaya değer kılan herşey, bir yün ipliği gibi eğirdiğin zaman, zaman nerede? Sabahlar, akşamlar, geceler, bir muştu gibi doğan güneş, bir meyve gibi gökte asılan ay nerede?
Neredesin babaanne?
Explosions in the Sky - What Do you Go Home To?
Thursday, July 5, 2012
İki fincan
4 sene önce bugün, 'Evet' dedik, birlikte geçirilecek bir hayata, her sabah yanyana uyanmaya, her gece birbirimize sarılıp uyumaya, birlikte yaşayıp, birlikte nefes alıp, birlikte yaşlanmaya..
Kızım büyüdüğünde bir gün bana 'Mutlu bir evliliğin sırrı nedir anne?' diye sorduğunda, 'konuşmak' diye cevap vereceğim ona.. Konuşabilmektir bence mutlu bir evliliğin sırrı. Hiç bir evlilik pespembe, kusursuz, mükemmel değildir. İnsan bu dünya üzerinde hiç kimseyle bir kez olsun tartışmadan, fikirleri çatışmadan bir ömür geçiremez. (Eğer hiç bir tartışma yoksa bir gariplik vardır zaten bir yerlerde).
Konuşmaktır önemli olan.. Başbaşa kaldığımızda konuşuruz. Birlikte yürüyüşe çıkmışken hayat hakkında düşüncelerimizi paylaşırız. Gecenin bir yarısı uyanıp geri uyuyamadığımızda, çocukluk ve lise yıllarımızı hatırlayıp saatlerce anılarımızdan bahsederiz. Sabah kalktığımızda o sessizlikte birbirimize rüyalarımızı anlatırız. Birlikte kahve içerken kızımızı nasıl yetiştirmek istediğimizden bahsederiz. Birlikte gittiğimiz bir konserde, sevdiğimiz grubun şarkısının bizi nasıl etkilediğinden... Birlikte izlediğimiz bir filmde bizi neyin en çok sarstığından... Birlikte gittiğimiz bir lokantada hangi yemekleri, neden sevdiğimizden.. Yaşamımızdaki zorluklardan, mutluluklardan, hayatımızın en büyük neşesi olan kızımızdan konuşuruz. Ama birbirimiz dışındaki hayatımızdan da.. Benim, arkadaşımla gittiğim bir filmden.. Onun, iş seyahatinde gördüğü bir şehirden..
Geceyarısı yanında uzanmış kitap okuyorken, kitaptan beni çok etkileyen bir cümleyi okurum sevdiceğime. Birlikte cümle üzerine kafa yorarız. Okuduğum kitabı güzel kılan şey, onu sevdiğimle paylaşabiliyor olmaktır.
Televizyon açılmaz bizim evimizde.. Konuşuruz onun yerine! Konuşuruz, yaşamı yaşamaya değer kılan her şey üzerine.
'Konuşabileceğin bir insanla evlen kızım' diyeceğim ona..
Çünkü anne-babamızın evinden çıkarız bir gün, çocuklarımız ise büyür, evden ayrılır. Masanın üzerindeki iki kahve fincanı kalır..
İki kahve fincanı, ve paylaşılan kelimeler..Paylaşılan bir hayat..
Sunday, July 1, 2012
Dream within a dream
Çok fazla roman/kurgu okumaktan (ya da genelde çok okumaktan) olsa gerek, gerçeklik algım çok değişken. Bazen bir rüyanın içindeymiş gibi hissediyorum kendimi..
Mesela sabah kütüphaneye doğru yürürken, ağaçların yapraklarının yeşili daha bir canlı oluyor, yüzümü okşayan rüzgar daha bir serin, elimdeki kahvenin kokusu daha keskin.. Herşey bir rüya dokusu kazanıyor sanki. Kendimi bir merceğin içinden görüyor gibiyim, kendime ve hayatıma dışarıdan bakıyor gibi. Sanki gerçekliğin dışına çıkmış, oradan gerçekliğe bakıyor gibi.
'All that we see or seem
Is but a dream within a dream'
demişti Poe, ben de bazen kendimi rüya içinde rüya görüyor gibi hissediyorum.. Müziğin, kelimelerin, fotoğrafların, görüntülerin etkisi sarsıcı oluyor üzerimde, böyle anlarda. Çok güzel bir şarkı dinleyip ağlamaklı oluyorum mesela, ya da çok güzel bir roman okuyup sarsılınca düşüncelere dalıyorum.. Yazmak istiyorum bol bol, dünyanın beni nasıl sarhoş ettiğini kelimelerle anlatmak... Ya da anlatamamak..
Subscribe to:
Posts (Atom)

































