Saturday, April 13, 2013

Cansever in English





Gravitational carnation

Do you know that you live in me, bit by bit
Whereas I could be tipsy with you
For instance, we're drinking rakı, and it's as if a carnation falls inside us 
A tree is working, ticking right by us 
Not much is left of my stomach, my mind

You have a tendency towards that carnation, and here, I take it and give it to you,
You give it to somebody else, even better
And that somebody else, gives it to the one beside her
And so, the carnation goes, from hand to hand.

Do you see how me and you are fostering a love
I'm touching you, I'm warming to you, and this it is not
Look at how we unite, we merge silently,
As if seven colors transformed into white.



Edip Cansever / Translation: Esra Taşdelen







Yerçekimli Karanfil 
 
Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde  
Oysaki seninle güzel olmak var  
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi  
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda  
Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.  

Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte  
Sen de bir başkasına  veriyorsun daha güzel  
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor  
Derken karanfil elden ele.  

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle  
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil  
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk  
Birleşiyoruz sessizce.  
 

Edip Cansever 



Friday, April 12, 2013

Annem, canım.


Bugün sahil yolunda araba kullanırken annemi ne kadar özlediğimi düşündüm.. Kokusunu, sesini, ona sarılmayı, dertleşmeyi... Birlikte yanyana kitap okumayı! Dünyada bana en çok huzur veren şeylerden biri sevdiğim bir insanla yanyana oturup kitap okumaktır.

Bir de annemi artık ne kadar daha iyi anladığımı düşündüm.. Onunla bağımızın gitgide daha kuvvetlendiğini. Şu başıma dert olan 'fil hafıza'mı ondan aldığımı farkettim! Tabii ki kitap okuma aşkımı da. Dahiliğe varan kıvraklıktaki zekasına hayran kaldım tekrar, bana söylediği her şey bir bir gerçekleştikçe. İnsanları okuyabilme yeteneğine, herkesin içini, gerçek karakterini, ruhunun derinliklerini görebilme sezgisine de. Onun onda biri kadar tanıyabilsem insanları, yeter bana.

30lu yaşlar, ve daha sonra 40lı yaşlar, Sezen'in dediği gibi 'Anneni daha sık anımsıyorsan, hatta anlıyorsan' eğer, büyüdüğümüz yaşlar. Hayatın bizi çok güzel bir olgunluğa eriştirdiği, kendimize güvenimizi iyice pekiştirdiği, bizi adeta 'pişirdiği' yaşlar.. Bu yüzden bence ergenlik yıllarından, 20li yaşlardan çok daha keyifli, çok daha tutarlı, çok daha bilinçli yıllar.

Birbirimizden bu kadar uzak olmamıza rağmen, aramızda okyanuslar olmasına rağmen, anneme hiç olmadığım kadar yakın hissediyorum kendimi. Onu çok, çok özlüyorum, ama garip bir şekilde aynı zamanda o bilge sözleriyle günlük hayatta yanımda gibi de sanki. Dünya üzerinde ben ağzımı açmadan düşüncelerimi okuyabilen yegane insan.

Annem o benim işte. Yüreğimin köşesi. Mis gibi kokusu burnumda tüten. Dünyalar kadar sevdiğim. Canım.







Wednesday, April 3, 2013

Hayat....


Bizi biz yapan insanlar birer birer eksildikçe bu dünyadan, biz de azalırız günbegün..

Thursday, March 28, 2013

Tekdüze bir hayat

Neden korkar insanlar bu kadar, 'tekdüze bir hayat' yaşamaktan? Sıradışı şeyler yaşamak, güzel midir her zaman? Hayat bize sürpriz yaptığı zaman bu sürprizin bizi altüst etmesi daha yüksek bir olasılık değil midir, mutlu kılmasından?

Tekdüze bir yaşamdan korkmuyorum. Hatta sıradan, monoton bir hayatım olsun istiyorum. Normal hayatmızı sağlık içinde, huzur içinde sürdürebilmek istiyorum. Her gün aynı şeyleri yapmak beni korkutmuyor, yıldırmıyor. Tam tersi her gün aynı şeyleri yaptıkça mutlu oluyorum. Düzenimin bozulmasını neden isteyeyim ki, altüst olmayı?

Günün en sevdiğim iki zamanı olan, en başını ve en sonunu, her gün aynı şekilde yaşamak istiyorum.

Her sabah günün o ilk, sessiz, huzurlu saatlerinde günün en sevdiğim öğünü olan kahvaltıyı iki canımla birlikte yapabilmeyi mesela. Beni çok mutlu eden, ocağın üzerinde fokur fokur kaynayan çaydanlığı izlemeyi.. Güzel bir müzik açmayı, perdeleri sonuna kadar açıp içeriye günışığı dolmasını izlemeyi, yeni bir günü erinçle, kıvançla karşılamayı..

Ya da kızım odasında uyuyorken, yanımızda ve güvendeyken, günün işleri bitmiş, ev sessizleşmişken, bir fincan çay alıp odama gitmeyi.. Sen bilgisayarda çalışırken, senin varlığından aldığım güven ve huzur duygusuyla dopdolu, saatlerce kitap okumayı.. Vücudum yatağın içinde ama aklımın yüzlerce kilometre ötede, belki Japonya'da bir kafede, belki Londra'da bir sokakta olmasını.. Yerimde oturuyorken dünyayı gezebilmeyi, okuma aşkım sayesinde!

Her gün bu anları aynı şekilde yaşamak istiyorum. Hiç bir şey değişmesin istiyorum. Sıradan bir hayat...Ah...biz bazı şeylerden sürekli şikayet ederken, dünyanın bir yerinde başka birisi bizim hayatımız gibi bir yaşam hayal etmektedir.. Bilmeyiz.


Friday, March 15, 2013

Karanlıkta ışıklar




Hani küçükken, bazı sıradan kış akşamlarında, televizyonun tekdüze sesi herkesi mayıştırmışken, koltuğa yayılmış ve ekrana mıhlanmışken, bir anda evin bütün sesleri bıçakla kesilmiş gibi susar, bütün ışıklar birden sönerdi. 'Aaaaaaa' derdi herkes, 'elektrik kesildi!' Bir yerlerden bir kaç mum bulur, getirirdi birisi. Karanlıkta bir kaç mum parlar, odayı bir rüya alemine çevirirdi. Sessizlik ve karanlık, koruyucu bir perde gibi inerdi üzerimize. Bir anda fısıltıyla, masal anlatır gibi heyecanlı bir sesle konuşmaya başlardı herkes. Eskilerden laf açılırdı, gülüşürdük, tekdüze, 'normal' hayatın biraz dışına çıkıvermiş olmanın heyecanıyla. Sanki hayatın içinde küçük bir pencere açılırdı daha sihirli, büyülü, farklı bir aleme. Bir güven duygusu gelirdi içime, yakılan mumların, gaz lambalarının kokusu çarptıkça burnuma. Hem güven, hem huzur duygusu, hayatın içinde açılan o sihirli pencereden bakınca. Aniden, bir sürpriz gibi gelen, kendi istediği zaman gelip istediği zaman giden, ve güzel bir hediye gibi kucağımıza düşüveren sihirli anlar.. Bizi birbirimize daha da yakınlaştıran, kısacık bir an da olsa, bizi o evin içinde birbirine yabancı ruhlar değil, birer sırdaş yapan, yüreklerimizin önündeki duvarları kaldıran. Güven dolu, huzur dolu, efsunlu, büyülü bir kaç dakika.

İşte tam böyle bir duygu seni seviyor olmak.


Thursday, March 14, 2013

Mavi



Mutluluk: Yıllar, yıllar sonra en sevdiğim kokulardan birinin (biraz güncellenmiş) haline geri dönmek.

Üzerimdeki atkı, palto, şapka, eldiven, kazakların ağırlığından kurtulmak... Ve bu kokuya bürünüp tiril tiril elbiseler giyip, sallantılı küpeler takıp dolaşmayı istemek.


Kışı seviyorum ama bahar da gelsin artık!





Monday, March 11, 2013

Yerçekimli Karanfil





Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde  
Oysa ki seninle güzel olmak var  
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi  
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda  
Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.  

Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte  
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel  
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor  
Derken karanfil elden ele.  

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle  
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil  
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk  
Birleşiyoruz sessizce.  




Edip Cansever



Saturday, March 9, 2013

Cloud Atlas - David Mitchell



“What wouldn't I give now for a never-changing map of the ever-constant ineffable? To possess, as it were, an atlas of clouds.” - David Mitchell


Filmini izlediğimde kafam çok karışmıştı. Kitabı ise filmi fersah fersah geride bırakacak güzellikte. Benzersiz kurgusu, elle tutulabilecek kadar gerçek karakterleri, eşsiz anlatımı kitabı benim gözümde 'bir başyapıt' yapıyor. Geçmişten geleceğe doğru giden 6 hikaye, 1-2-3-4-5-6-5-4-3-2-1 şeklinde yerleştirilmiş romana. Bu kurgusal düzen, kitabı bir an önce okuyup bitirmeyi gerektiriyor, hikayeleri unutmaya başlayabiliyorsunuz çünkü. Ama her bir hikaye o kadar güzel, insanlığın ortak kaderiyle öylesine iç içe ki, zaten kitap akıp gidiyor özellikle ikinci yarısında.

Özellikle ilk başlarda inanılmaz zor olan İngilizcesi bile beni engelleyemedi ve sürekli sözlüğe bakarak da olsa okudum, kapılıp gittim kitaba. 'Bulut Atlası' fikri ve geçmiş ve geleceğin, yaşamış, halihazırda yaşayan ve yaşayacak olan bütün insanların kaderlerinin birbirine bağlı olma fikri çok güzeldi. Kapitalist sistem eleştirisi, distopik gelecekte Sonmi-451'in hikayesi, insanlığın geleceğine ilişkin çok gerçekçi (ve maalesef üzücü) öngörüler içeriyor. İnsanın hiç bitmeyen hırsının ve açgözlülüğün, bizi dönüp dolaşıp hep aynı yere getirmesi, hep aynı daireyi çizmemiz, aynı şeyler uğruna savaşmamız, düşman olmamız gibi..

6 hikayeden en ama en çok sevdiğim Robert Frobisher'ninkiydi. 'Correspondence', yani mektupla iletişim şeklinde aktarılan hikayeleri çok sevdiğimden belki.. Belki müziğin büyüsü kendi hayatımda  beni de esir aldığından.. Belki de hüznünden.. Frobisher ve Sixsmith yazışmaları benim için kitabın en okunası bölümleriydi.

Ama en az Frobisher kadar sevdiğim, bir o kadar da güldüğüm ve empati kurduğum bir karakter daha var.. Timothy Cavendish! Bu kadar mı gerçek bir karakter olur, böylesine sıcak, böylesine içten, İngiliz beyefendisi, yaşlılığın dışlanmışlığını ve kaderine boyun eğmeyi reddeden, enfes bir karakter!! Bazı karakterler bizim için gerçekten yaşayan insanlardan daha 'gerçek'tir ya hani, benim için de Timothy Cavendish öyle bir karakterdi.

Türkçe'ye nasıl çevrilir bu kitap, bilmiyorum.. Dili öylesine eşsiz ve İngilizceyi kullanımı öylesine ustaca ki, çeviri çok büyük bir fiyasko olabilir.. Çevirmenin İngilizceyi çok, ama çok iyi biliyor olması lazım bence. 'Her babayiğidin harcı değil' derler ya, tam öyle işte.

Anadilinde okunması gereken bir roman. Gerçekten derin, duyarlı, müthiş bir zekanın ürünü, ince ince bir nakış gibi dokunmuş, özenle kurgulanmış, unutulmaz bir roman.


Monday, February 25, 2013

The Master - Paul Thomas Anderson



Çok uzun zamandır izlemeyi istediğim, izleyince de bu kadar beklediğime değdiğini gördüğüm, Paul Thomas Anderson'dan bir başyapıt daha.. Çok büyük bir şans eseri Music Box Theater'da 70 mm Festivali kapsamında izleme şansım oldu.. Hem sinemada, hem de 70 mm formatında mükemmel kalitede izleyebildiğim için öylesine mutluyum ki! Beyaz perdede ayna gibi net, keskin, berrak görüntüleri olan, muhteşem güzellikte bir film izledim.

Paul Thomas Anderson'ın filmlerini neden bu kadar çok seviyorum? Çünkü insan ruhunu çok iyi inceliyor, analiz ediyor yönetmen. İnsanların hırslarını, zaaflarını, iç dünyalarını, mutluluk ve mutsuzluklarını ruhlarına bir ayna tutmuşçasına berrak, apaçık gösterebiliyor. Bu bakımdan bir 'usta' diyebilirim kesinlikle.. Birlikte çalıştığı oyuncuları da çok özenle seçiyor, bunun sonucunda filmleri hem oyunculuk, hem senaryo bakımından bir harika oluyor. There Will be Blood ve Magnolia'da örneklerini görmüştük.

Bu filmde ise asıl parlayan yıldız Joaquin Phoenix. Alkolik ve agresif bir (eski) deniz piyadesini oynayan Phoenix, kendini aşmış adeta. Hayatımda gördüğüm en başarılı oyunculuklardan biri diyebilirim rahatlıkla. İnanılmaz kilo kaybetmiş, yürüyüşü bile değişmiş. Tıpkı çok sevdiğim Daniel Day Lewis gibi, sadece yüz ve mimikleriyle değil, bütün ruhu ve vücuduyla oynuyor. Uzun zamandır bir oyuncunun performansından bu kadar etkilendiğimi hatırlamıyorum. Kesinlikle en az Daniel Day Lewis kadar hakediyordu o altın heykeli.




Philip Seymour Hoffmann ise 'tarikat lideri' rolünde yine harika. Konuşması, karizması, bir tarikatı tarikat yapan şeyin onun lideri olduğunu bize tekrar kanıtlıyor. Joaquin Phoenix'i kanatlarının altına alıp korumayı, onu 'kurtarma'yı kendine amaç edinmiş, mantık ve bilim yerine körü körüne inancı kendine düstur edinmiş, ilginç bir adam.. Bu karakter yaratılırken ABD'de bir çok takipçisi olan Scientology tarikatının liderinin temel alındığı söyleniyor.

Filmin çok büyük bir başarıyla aktardığı asıl gerçek ise şu: İnsanoğlunun bir liderin peşinden gitme, bir insanın dediklerini yapma, bir gruba / sürüye ait olma ihtiyacı hiç bir zaman yok olmayacak. İnsanlar var oldukça tarikatlar, müritler, şeyhler, rahipler, imamlar, hatipler....vs var olacak, bir grup insan da onların ağzından ne çıkarsa onu hayatlarına tatbik etmeye hazır olacak.

İşte bu yüzden tüyler ürpertici güzellikte, karanlık bir şaheser Paul Thomas Anderson'ın filmi. Artık bundan sonra onun yönettiği herhangi bir filmi izleyince hayalkırıklığına uğramayacağımı biliyorum.







Sunday, February 24, 2013

Life of Pi - Ang Lee



Yıllar yıllar önce kitabını okumuş, beğenmiştim. Ama o kadar ruhani ve içsel yolculuğa dayalı bir romandı ki, açıkçası ilk defa filminin çıkacağını duyduğumda şüpheyle yaklaştım. Böyle bir romanın nasıl filmi çekilir diye sordum kendime.

Açıkçası romanı çok başarılı bir şekilde filmleştirmiş Ang Lee. CGI efektleri ile oluşturulan görseller, okyanus, balıklar, doğa tam anlamıyla harika. 'Real 3D' gözlükleriyle 3 boyutlu olarak izlemek de keyfimizi arttırdı. Her film, 3 boyutlu gösterimi kaldırmıyor. Mesela 'Hobbit'i 3 boyutlu izlerken gözlerim acımış, başım dönmüştü, hiç keyif alamamıştım. Ama bu film tam anlamıyla hakkını vermiş 3 boyutun, ve gerçekten o formatta izlenilmesi gerekiyor.

Ancak filmle ilgili daha gitmeden beklentim o kadar yükselmişti ki yine de biraz hayalkırıklığına uğradım. (Hep böyle oluyor, bir kaç kişi birden bana bir filmi çok överse o film gözümde fazla büyüyor ve sinemaya gidip izlediğim zaman hayalkırıklığına uğruyorum)

Her zamanki gibi kitabın filmden çok daha derin ve anlamlı gelmesi bir yana, biraz fazla uzatılmış gibi geldi film bana. Sonlara doğru içim sıkıldı desem yeridir, ki blog'umu takip edenler yavaş filmlerden kolay sıkılmadığımı bilir. Sinemanın doğasından gelen bir şey bu: Pi'nin düşüncelerini, iç hesaplaşmalarını, planlarını, isyanını roman kadar başarılı aktaramıyor bize film. Görselleri muhteşem ama hikayesi çok da güçlü olmayan bir filmden öteye gidemiyor, bizi derinden etkileyip iz bırakamıyor.



Friday, February 22, 2013

Ah, dünya.


Bugün karanlığım. İçim karanlık, ruhum karanlık, sanki bir ağırlık oturmuş kalbimin üstüne, kalkmıyor. Aldığım nefesler yetmiyor.

Bugün ben, ben değilim, kendim değilim. İçimden hiç bir şey gelmiyor. En sevdiğim şey olan kitap okumayı bile istemiyorum. Yediğim ekmeğin tadı, kartondan farksız. İçtiğim çay, su da olabilirdi, farketmezdim. Bugün, öyle karanlık, öyle tatsız bir gün. Tünelin ucunda ışık filan görünmüyor.

Cılızım ben bugün, güçsüz. Hayatın yükü binmiş gibi omuzlarıma, bedenim halsiz, dermansız. Karşıma çıkan hiç bir güçlüğe meydan okuyamıyorum. Gülümseyemiyorum. Ağlayamıyorum. Kolumu kaldıracak kuvveti bile kendimde bulamıyorum.

"Gel anne" diyorsun. Birlikte çadırının içine giriyoruz. Sanki bütün dünyayı dışarıda bırakıyoruz. Burası bir sığınak adeta, bir korunak, bir "tarafsız bölge". Sığınağımızın içinde birlikte oturuyoruz anne-kız. Bildiğim ve tanıdığım dünyadan uzaklaşınca, dünyayla arama bir duvar örülünce, işte o zaman yuvarlanmaya başlıyor gözlerimden yaşlar. Patır patır dökülüyorlar. Bir anda içim çekiliyor adeta, boşalıyor ruhum, akıyor dışarıya. Gözlerimin içine endişeli gözlerle bakıyorsun. "Napıyor anne?" diyorsun, endişeli bir sesle. Bilmiyorsun çünkü henüz gözyaşlarının anlamını, insanın içini karartan ağırlığı, annenin sandığın kadar güçlü olmadığını, ruhunun çizilebileceğini onun da, endişelerinin bazen yüreğine fazla gelip dışarı taşacağını.

Sadece seziyorsun, o inanılmaz hassas ruhunla, bir şeylerin yolunda gitmediğini. Dokunuyorsun yüzüme, ıslak tenime. Ellerin bir şifa gibi, yumuşacık, küçük ellerin, şefkatle dokunuyor yüzüme. "Korkma" demek istiyorum sana, "korkma bir tanem, bir tanecik kızım, hayat bazen fazla gelir insana ve ağlamak bir ayıp değildir, bir günah değildir böyle zamanlarda.."

İçim boşalmış, kof bir kabuk gibi çıkıyorum çadırdan. Birlikte pencereye gidip, çıplak dallarını göğe uzatmış ağaçları seyrediyoruz sessizce. Dışarıda pek bir kıpırtı yok. Eline bir tarak alıp, "yat" diyorsun. Sessizce boyun eğiyorum. Önüne, halının üstüne uzanıyorum boylu boyunca. Gözlerim hala gökyüzünde. Saçlarımı okşayıp tarıyorsun dünyanın en şefkatli, en yumuşak, en küçük, en güzel elleriyle. O anda ben mi anneyim, sen mi belli değil. Ben mi senin kızınım, sen mi benim kızımsın, belli değil. O anda benim sana, senin bana olduğundan çok daha fazla ihtiyacım var. O anda ben küçücük bir kızım, sen ise olgun, anlayışlı, şefkatli ve merhametli annemsin. O anda sana olan sevgimin boyutları bu dünyaya bile sığmayacak bir hal alıyor.

Beni o karanlık yerden sen çekip çıkariyorsun. İki yaşındaki kızım. Sıcacık gülüşlü, merhametli, yüreği insan sevgisi dolu, biricik, güzel kızım. Herşeyim.

Küçücük elini tutup çıkıyorum o karanlık, korkunç yerden. Derin bir nefes alıyorum sonunda. Sana yaşlarla ıslanmış, yorgun gözlerimle bakıyorum. Gülümsüyorum.








Monday, February 18, 2013

Bach



Bach: Concerto in C minor for 2 Harpischords


Morning. Chilly air. Breathe, in and out. Have to remind myself. Steps on the street. Puddles on the pavement, inside: reflections of trees stretching their limbs down to the depths of the earth. A parallel world, resembling our own but slightly different. What if I jumped inside?

Dark roast coffee. Dark, dark like my mood. My eyes burn from sleeplessness. My hand grips the mug, something solid to hold on to. Step out again to the crisp February morning. Going where? Have to remind myself. Dread fills my heart slowly, like a dark, thick and foamy beer fills a glass.

I check in with my body, how am I doing? Heartbeat irregular, fluttering every now and then. Hands cold, as always. Mild backache, always there, persistent, pestering like a whiny child.

Bach in my ears. Concerto in C minor for 2 Harpischords. Images of falling leaves dance around in my head. Falling leaves and silent lakes. Woods, distant and ethereal forests, away from this city, away from all this madness. Then a soft and calm rain. Anything to wash this heavy dread from my heart.

Baby steps, one by one. Where am I going? People walk by, no one looks into my eyes. If they did, would they see the falling leaves?

A breeze stops by, says hello. Feels good on my face. The winter sun is shining reluctantly. As if apologizing for its existence, and trying to hide itself behind feathery, translucent clouds.

Minutes pass. Body in motion, not much left to think. My mind is not here in this city anyways. I find my way on the street by instinct alone, my brain disconnected from my body, floating somewhere above me with the feathery clouds.

A gated entrance. My hand, having a will of its own, presses a doorbell. A shrill buzz. I enter.

I go up steps. Semi-darkness, my eyes trying to adjust. Panting, carrying the body of an old woman trapped inside a 31 year-old. Up to the second floor. Wooden floorboards creak. Dread, oh that awful dread, fills my heart and spills over. The smell of dark roast coffee wafting from the mug in my hand.

I go inside. Perched on his windowsill, he looks up at me.

“Hello” he says.




Wednesday, February 13, 2013

Bana bir hikaye anlat..






Yine bir makale okumak, biraz da not almak için kendimi küçük, şirin bir kafeye atmışım. İsmi 'Growling Rabbit' (Kükreyen tavşan). Mahallemizde bir çok kafe var ama burası en eksantrik, en ilginç olanı. Çünkü gerçekten ilginç insanlar toplanıyor burada. En çok gelenler, bir kaç sokak ötedeki 'yaşlılar evi'nden yürüyerek gelen yaşlılar. 'Huzur evi' demeye dilim varmıyor çünkü o kadar aktif ve hayatın içindeler ki, Türkiye'den alıştığımız 'dünyadan elini eteğini çekmiş, yatalak huzurevi sakini' tanımına bir o kadar uzaklar. Bu kafede toplanıyor, kendi aralarında konuşuyor, sohbet ediyor, günlük olayları tartışıyorlar. Kimisi bir kenarda bir şeyler örüyor, bir kaçı başka bir masada toplanmış, okudukları kitabı tartışıyor, bembeyaz saçlı bir kadın keyifle kahvesini yudumluyor, uzak köşede yaşlı bir adam o günün gazetesini okuyor...

Hepsini ayrı ayrı inceliyorum. Kimbilir ne hikayeler saklıyorlar içlerinde, kimbilir neler geçti başlarından, nerelerde yaşadılar, kimleri tanıdılar, neler hissettiler, şimdi neden buradalar? Çok, çok merak ediyorum. Hepsiyle ayrı ayrı konuşmak, hikayelerini dinlemek, gözlerinin içine bakıp orada yılların geride bıraktığını görebilmek istiyorum. Hepsinin ayrı ayrı siyah-beyaz portre fotoğraflarını çekmek, bu hallerini fotoğraf kağıdına, zamanın tam bu anına mıhlamak, sabitlemek istiyorum. Sokakta belki de yanından hiç düşünmeden yürüyüp geçtiğim bu insanları biraz daha iyi tanıyabilmek, hayatın anlamını onlarla birlikte sorgulayabilmek istiyorum.

Sonra bir rüzgar olup, bu hikayeleri yeryüzünün dört bir yanına dağıtmak.. Uçmak, esip savurmak, yabancı pencerelerden içeri süzülüp, kendi yalnızlığında boğulmuş başka ruhların yanına ilişivermek.. Kulağına 'Yalnız değilsin, gel sana bir hikaye anlatayım' diye fısıldamak istiyorum...







Tuesday, February 12, 2013

Thursday, February 7, 2013

Ne garip







Bundan 3 sene önce gökyüzünden bana seslenseydi bir ses, deseydi ki: 'Sana çok güzel bir şey göndereceğiz. Onu öyle çok, öyle çok seveceksin ki, kendinden bile vazgeçebileceksin onun için. Sevgisi yüreğinin sınırlarını zorlayacak. Öyle çok seveceksin ki, bu sevgi içini acıtacak. Öyle çok seveceksin ki, bu sevgi her sene katlanarak artacak, bedenine, yüreğine sığmayacak.'

İnanabilir miydim?


Monday, January 28, 2013

Yağmur sonrası








What if you slept? And what if, in your sleep, you dreamed? And what if, in your dream, you went to heaven and plucked a strange and beautiful flower? And what if, when you awoke, you had the flower in your hand? Ah, what then?

S.T. Coleridge


Huyumdur, yere bakarak yürürüm. Özellikle de müzik dinlerken. Yürümek benim için vazgeçilemez bir tutku halini aldı son zamanlarda. Mahallemin, şehrin sokaklarında, kulağımda Massive Attack müzikleri, doyasıya yürümek. Bacaklarım kalbimin ritmiyle bir pıt pıt atmaya başlayana, yorulana kadar. Bedenimin yorgunluğu, aklımın gürültüsünü bastırana kadar.

Yürüyorum yine yağmur sonrası, ılık bir günde. Gözlerim yerde. Hafif, yumuşak bir rüzgar esiyor. Yaşamın nefes alış verişlerini duyabiliyorum böyle zamanlarda. Havada ıslak toprak kokusu.. Yağmur sonrasının o deli eden, sarhoş eden büyülü kokusu.

Gözlerim yerde.. Birden bir su birikintisine rastgeliyorum. İçinde tersine çevrilmiş, çıplak dallarını yeryüzünün derinliklerine doğru uzatmış bir ağaç. Sanki dünya, benim kafamı kaldırıp o ağaçlara bakmayıp, görmeyişime kızmış gibi, ağaçları benim baktığım yere getirmiş. Sanki o su birikintisinin içine baksam, başım dönecek. Bizimkine çok benzeyen ama biraz farklı bir dünya göreceğim. Sanki içine atlasam, Alice gibi bir Harikalar Diyarı'nın içine doğru, uçar gibi, sessiz ve sakince düşeceğim.

Hangisi daha gerçek, ağaç mı, ağacın yansıması mı? Yaşam mı daha gerçek, ölüm mü? Rüyalarımız mı, 'Gerçek hayat' mı? Belki de 'gerçek hayat' sandığımız, başka birinin rüyası. Rüya sandığımız ise, gerçeğin ta kendisi.







Friday, January 25, 2013

Lincoln - Steven Spielberg



Daniel Day Lewis, rol yapmaktan çok öte, oynadığı kişi olan bir adam. Bunun en güzel örneğini There Will be Blood'da görmüştük. (Her ne kadar Paul Thomas Andersen'ı bir yönetmen olarak Steven Spielberg'den çok daha fazla sevsem de) Bence bu yüzden, modern zamanların en ama en başarılı oyuncularından biri kendisi. Devleşiyor adeta beyaz perdede. Sadece yüzüyle ve mimikleriyle değil, bütün vücuduyla, sesiyle, duruşuyla oynuyor, ve bir bukalemun gibi oynadığı kişiye dönüşüveriyor.

Şu sıralar deliler gibi Amerikan tarihi okuduğum için benim için çok ilginç, bir o kadar da sürükleyiciydi film. A.B.D'nin kuruluşunda kilit rol oynamış, köleliği yasaklamış ve köleleri serbest bırakmış, benim yaşadığım eyalete lakabını vermiş (Illinois - Land of Lincoln) en ama en çok sevilen Amerikan başkanlarından biri olan Abraham Lincoln'ın hayatını izlemek çok ilginçti. O sıralarda Amerikan kongresinde yer alan tartışmalar, kamplaşmalar, konuşulan konuların bazıları şimdikinden çok da uzak gelmiyor bize. İnsan, hep insan. Nerede ve ne zaman olursa olsun.

Filmde 'klasik Hollywood' tabir edilen müzik kullanımı, oyunculuklar ve göze batanbir kaç sahne tabii ki var, zaten yönetmen Spielberg olunca kaçınılmaz oluyor bu. Ama genelinde benim gibi tarih meraklıları için gayet sürükleyici, başarılı bir film.

Tek büyük eleştirim, sonunun biraz aceleye getirilmesi. Lincoln'un öldürülmesi ve hayatının sonu sanki 'bunu da anlatmamız lazımdı ama çok az zamanımız kalmıştı' havası vererek geçiştirilmiş.

Daniel Day-Lewis bir altın heykelcik daha götürür mü evine bu rolle? Göreceğiz.

Monday, January 21, 2013

Soğuk kış sabahları

Sabah 6da uyandım. Kalorifer çalışması gerektiği kadar çalışmamış, ev buz gibi. Ürpererek sırtıma bir yelek geçirip (Annemin düsturudur, 'kalkınca ayağına çorap, sırtına yelek' diye söyler hep!) içeri gittim. Isıtma sistemini kapatıp tekrar açtım, yatağa üşüyerek geri döndüm. Biraz döndüm sağa sola, tekrar uyuyamayacağımı anlayınca 6 buçuğa doğru kalktım, çayı koydum.

Elektrik sobasını yaktık, masanın yanına koyduk. Ilık ılık, ısıtıyor insanı, iyi geliyor.

İnsan hafızası nasıl bir dehliz... Aklıma ortaokul sabahlarım geldi. Dragos'taki ev çok katlı olduğundan ve çok zor ısındığından sabah kalktığımızda serin olurdu epeyi. Kardeşimle biz sıcak çaylarımızı içerken ve evin içine kızarmış ekmek kokusu yayılmışken, annem tüpgaz sobasını masanın yanına çekerdi. Onun önünde ısınarak kahvaltı eder, hiç kalkmak istemezdik. O kadar soğuk günlerde okula gitmek zorunda olmak ölüm gibi gelirdi. Sıcacık soba öylesine cazip olurdu ki, önüne kıvrılıp biraz daha uyumak isterdim.

Şimdi buz gibi, -12 derecelerde gezinen bu ürpertici Chicago sabahında, İstanbul'a giden aklım ve ben.. Uyandık ve birazdan güne başlayacağız. Vücudum aklımın peşinde yorulmuş, kendimi safi hafızadan oluşan bir anılar bütünü gibi taşıyorum bazen..  Geçmiş, bir rüya yumuşaklığı, bulanıklığı kazanıyor. Şimdiki zaman belirsizleşiyor. İkisi birbirine giriyor. Hafızamın koridorlarında gezmeye çıkıyorum bazen. Hayat yekpare, tek ve bütün bir 'an'dan ibaret gibi geliyor.

Monday, January 14, 2013

Kürk Mantolu Madonna



'.. İnsanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı... Bir de ben bu halimle kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek, onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum. Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin esvafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?'

'İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyor.' 

Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna




Bir günde bitirdim, ve açıkçası daha önce Sabahattin Ali okumamış olduğum için utandım. Ne diyeyim... İnsan ruhunu çok iyi tanıyan, anlatımı bir su gibi akan, içime işleyen bu yazarı keşke çok daha önceden tanısaymışım.. Türk Edebiyatı'nda hala tanımadığım ne değerler var diye düşündüm.. Okudum, okudum ve içlendim, düşündüm, insanları düşündüm, insanların içlerinde sakladığı hikayeleri.. Bize gösterdikleri yüzlerinin hiç mi hiç yansıtmadığı, içlerinde saklı sırları.. Acıları.. Aşkları..

Her bir cümlesi ayrı derinlikte, ayrı güzellikte bu romanı hiç unutmayacağım. İçime, yüreğimin ta derinine bir sıcak konyak gibi işledi, ısıttı yüreğimi bu kitap.. Yutkundukça yaktı, göğsüme yayıldı, beni esir aldı. Okumayı bırakamadım, duramadım. Bende bıraktığı iz ise çok kalıcı oldu.






Sunday, January 13, 2013

Yedinci Gün




Ah ne çok özlemişim o güzel üslubunu Uzun İhsan Efendi'nin.. Yine yoğun, göndermelerle dopdolu, insanlık ve dünya tarihi metaforlarıyla yüklü bir 'okuma serüveni' oldu benim için Yedinci Gün, bu kadar beklediğimize değdi gerçekten.

Yalnız şunu da eklemem gerek: Bu kitap bir 'Puslu Kıtalar Atlası' değil, bir 'Suskunlar' ya da 'Amat' da değil.. Kurgusu çok daha dağınık ve savruk, ve hikayenin içine girmemiz uzun zaman alıyor. 'Baba', 'Oğul' ve 'Hayalet' adındaki üç ana bölümden oluşan kitabın ana çerçevesini ve neye gönderme yaptığını görmek hiç zor olmasa da, hiç bir yere bağlanmayan bölümleri ve yazarın keyfi için eklediği detayları da çokça romanın. Dili önceki kitaplarına nazaran daha ağır ve Osmanlıca kelimelerle yüklü. Bana keyif veren bu durum, başkalarının okuma hızını yavaşlatabilir.

Sanki İhsan Oktay Anar, artık okuyucular için değil kendi için yazıyor, ve yazarken de çok ama çok eğleniyor! Özellikle Osmanlıca ve Türkçe ile bir oyuncakla oynar gibi oynuyor, dilin bütün nimetlerinden sonuna dek yararlanıyor ve bunu yaparken bir çocuk gibi eğlendiği, keyiflendiği gözümüzden kaçmıyor. O bir dil ve anlatım üstadı ve gerçekten Türk edebiyatında eşi benzeri yok.

Şu ana kadar Kitab-ül Hiyel dışında bütün kitaplarını okuduğum İhsan Oktay Anar'ın bu son kitabı, benim için Puslu Kıtalar Atlası ya da Efrasiyab'ın Hikayeleri'nin tahtlarını sarsamasa da, yine de modern Türk Edebiyatı'ndaki çağdaşlarının arasında bir mücevher gibi parlıyor. İyi ki varsın Uzun İhsan Efendi! Allah sana uzun ömür versin, hep yaz, hep anlat bize sen.




Şemspare







Meksika'dan A.B.D'ye dönerken uçakta bir solukta okuduğum, Elif Şafak'ın denemelerinden ve gazete yazılarından oluşan bir derleme... Romanlarından artık zerre kadar hazzetmediğim Elif 'Shafak'ın denemeleri o kadar kötü değildi.. Tabii kitabın hacmini kabartmak için araya eklenmiş çizimler ve Elif Şafak'ın önceleri bu kitabı bir romanmış gibi  pazarlayarak önümüze sürmesinden de hiç hoşlanmasam da.. En azından Türkiye'de yaşayan bir kadının hayat, edebiyat, toplum, kadının toplum içindeki yeri, kimlikler ve aidiyet gibi konular üzerinde yazdıklarını okumak ilginçti. Bazı yerlerinde kendi düşüncelerimi okuyor gibiydim, bu da Şafak'ın artık roman yazmada pek vasat olsa da en azından düşüncelerini ifade etmede yine de başarılı olduğunu farkettirdi bana.

Bazı denemeler artık bir süreden sonra birbirinin tekrarı gibi geliyor kesinlikle. Sürekli aynı temalar etrafında dönen bir düşünceler bütünü yazılar: Ötekileştirme, 'biz-onlar' ayrımcılığı ve yazarın sürekli kendinin sürekli 'bakınız ne kadar farklıyım, bildiğiniz Türk kadınlarından değilim, aydın ve 'erkek gibi' bir kadınım!' şeklinde reklamını yapması, ve aslında 'erkek gibi' olmakla övünmekle aslında bildiğimiz ataerkil toplum düşünce yapısından aslında hiç ama hiç sıyrılamamış olduğunu göstermesi!...vs gibi insana batan ve farkedilmemesi imkansız olan yanlarının yanında, arada doğru gözlemler de yok değil. Bir de şu sıralar sadece Türkçe okumak istediğim için iyi geldi.



Saturday, January 5, 2013

Adakızım 2 yaşında

Dünyayı güzellik kurtaracak,
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey...

Ada - Zülfü Livaneli





Mutluluklarla, sağlıkla dolu bir hayatın olsun tatlı kızım.

Günlerin günışığıyla, derin nefeslerle, huzurla  başlasın, bitsin. Sıcak yatağından çıkmanı sağlayacak bir hayat gayen, çok sevdiğin bir mesleğin, meşgalen olsun.

Keyif içinde içilen sıcak çaylar ve kahvelere dost sohbetleri eşlik etsin. Dostlarınla, arkadaşlarınla paylaş hayatı, konuş uzun uzun.

Mis gibi kağıt kokan kitaplar, gazeteler oku. Okumanın keyfine var, şimdiki okuma alışkanlığını hayat boyu sürdür.

Bol bol yürü, koş,hareket et, kendine ve vücuduna iyi davran.

Güzel, evde pişmiş, sıcak yemekler ye. Ağzının tadı gitmesin hiç. İştahla, keyifle, mutlulukla, tadına vara vara yemek ye.

Güzel filmler izle, ruhuna dokunan müzikler dinle, bol bol düşün, kendini dinle, arada düşüncelerini yaz.

Okulda (ve bizden) öğrendiklerini sorgula, iç sesini dinle. Kararlarını yüreğinle ver.

Kahkaha at, danset, dünyayı sev. Yaşama sevincin, bu dünyanın hüzünlerine, adaletsizliklerine ve zulümlerine karşı bir deniz feneri gibi parlasın. Sevincin ve neşen, hüznüne galip çıksın. Güzel gülüşünle aydınlat dünyayı kızım, içindeki ışık, dışına taşsın.

Ne olmayı seçersen, hangi yolu tutarsan bil ki hep seni çok ama çok seviyor olacağım. Sen benim gözümün nuru, yüreğimin ışığı, günlerimin neşesisin. Mutlu ve huzurlu ol güzel kızım.






Seni çok seven annen


Monday, December 31, 2012

2013

Kendi iç huzurumuzu koruyup kolladığımız, keyfini çıkardığımız, kimsenin bozmasına izin vermediğimiz..

Bütün güzel şeylerin onları hakeden insanlara gittiği bir yıl olsun 2013..


Sevdiklerime iyi davransın. En az 2012 kadar harika geçsin. Pırıl pırıl, berrak, mavi, serin, iç ferahlatıcı, pirüpak olsun.. Kalplerimizi yıkasın, tertemiz yapsın, içimizde meltemler estirsin, ruhumuzun bütün pencerelerini açık bıraksın, içimizde essin rüzgarlar, bizi değiştirsin.

Devinelim, hareket edelim, akalım, aynı yerde durmayalım. Seyahat edelim bol bol, okuyalım, yazalım, dostlarla sohbet edelim, güzel, gerçek, lezzetli ve evde pişmiş yemekler yiyelim. Sıcacık çay fincanları, mis kokulu kahveler elimizden eksik olmasın.

Çok güzel hisler var içimde 2013 ile ilgili. Pek güzel bir yıl olacak.

Klasik 'yılbaşı kutlamamız' olarak biz bu akşam yine çok hafif bir şeyler yiyip, sonrasında biraz müzik dinleyip, kitap okuyup muhtemelen saat 10-11 gibi ailecek rüyalar alemine doğru yolculuğa çıkmış olacağız..   : )

Herkese sevgiler, 'iyi yıllar'..














Saturday, December 29, 2012

Midnight in Paris







Güzel bir Cuma akşamı sevdicekle diz dize, vişne suyu ve soda içerken izlenebilecek en güzel filmlerden biri! Pek bayıldım! İyi ki varsın Woody Allen.

Artık görmek istiyorum Paris'i. Mümkünse gece. Ve yağmurda. Ve kafam her zaman olduğu gibi düşlerle, hikayelerle, masallarla dopdoluyken.

Thursday, December 27, 2012

Geçmiş gazete

Son zamanlarda yaptığım en güzel keşiflerden birisi, Geçmiş Gazete. İnsanı epeyi güldüren ya da en azından gülümseten haberler var. Bu gazete haberlerini okurken gülümsüyorum. Farkediyorum ki geçmiş her zaman şimdiki zamandan daha saf ve naif gelir bize, bir de mutsuzlukları değil de mutluluk anlarını hatırlamaya daha yatkınızdır hep geçmişe dair.. Bu yüzden mi acaba, 'Mutluluk yaşanmaz, anımsanır' demişti Yıldız Kenter? Bu yüzden mi böylesine seviyoruz eski fotoğraflara bakmayı, anılarımızda yaşamayı, anıları kristal bardaklar gibi saklayıp arada bir günyüzüne çıkarmayı, parlatmayı, hayranlıkla izleyip sonra tekrar yerine yerleştirmeyi?

Geçmiş şimdiki zamandan daha mı cazip bizim için? Bu yüzden midir anı yaşayamamamız, hep bir önceki anla, ya da bir sonraki anla kıyaslamaya çalışmamız?


Saturday, December 15, 2012

Merhaba Meksika!!





6 günlüğüne Cancun'a uçuyoruz. Dünya gözüyle Maya medeniyetinin en büyük eserlerinden olan Chichen Itza piramidini görebilecek olmanın heyecanı var bende! Bir de lezzetli ve acılı yemekler, bol bol taze meyve yemeyi, biraz da denize ve güneşe doymayı düşlüyorum. Umarım sağlıkla gider döneriz. Dönüşte tatil anılarımı yazacağım.

Hazırlık olarak biraz Meksika tarihi okudum, bir de bir çok video izledim şu sayfadan. Maya ve Aztek medeniyetleri ile ilgili çok ilginç bilgiler var.

Bir de üniversitedeyken 2 sene boyunca almış olduğum İspanyolca'mın pasını silmeye çalışıyorum şu günlerde. Meksika'ya 'ödevimi yapıp' gitmek istedim yani.  :)


Hola, Mexico!


Thursday, December 13, 2012

Anna Karenina, Orhan Pamuk, romanlar





Ah Anna..  Hangimiz yargılayabiliriz ki seni, yaşam denen bu karmaşanın içinde bir sağa, bir sola savrulan bizler? Kim biliyor aşkın, mutluluğun, hayatın sırrını? Hiçbirimiz bilmediğimiz için romanlara sığınıyoruz belki de, onlarda arıyoruz bu soruların cevaplarını.. Ah Anna.. Aklının karmakarışık koridorlarında, gürültülü odalarında kaybolmuşken, kim seni çıkarıp alabilirdi oradan, ölümden başka?

İlk defa bir 'kurgusal karakter' için böylesine sızladı içim.. Ama bizim için bazı 'gerçek' insanlardan daha gerçek, daha elle tutulur iseler, kurgusal kahramanlar da aslında 'var' değiller mi bu dünyada? Çoğu gerçeklikten daha 'gerçek' değiller mi bizim için?


Anna'nın hikayesi bir kaç aydır benimleydi, öylesine yavaş yavaş ve tadına vara vara okudum ki.. Kitaptan içime kazınanlar: dahiyane tanımlar, duygu ve düşünce hallerinin muhteşem betimlenmesi, ya da Tolstoy'un bizi nasıl karakterlerinin beyninin, yüreğinin içine yerleştirebildiği..


Ya da hayata dair her şeyi çok büyük bir ustalıkla bize aktarması, yani 'bizi bize anlatması' diyebiliriz.. Orhan Pamuk'un hemen bu romanın arkasından okuduğum  Saf ve Düşünceli Romancı'sında söylediği gibi, 'hayatın ve yaşamanın nasıl bir şey olduğu'nu bize çok büyük bir başarıyla göstermesi.. Günlük yaşama dair ayrıntıları betimlerken nasıl ustaca beynimizi okuduğu, bütün büyük romancılar gibi 'Ah, işte benim düşüncelerim, benim hayatımı yazmış!' dedirtebilmesi bize.. Anna için içimizin sızlayabilmesi mesela, verdiği onca 'yanlış' karara rağmen.. 'Ah, Anna...' demek romanın sonunda, yüreğimiz buruk, ağzımızda metalik ve soğuk tadıyla ölümün.


Büyük romancılar, işte bu yüzden ölümsüz. Roman, işte bu yüzden yaşayan en büyük edebiyat türü olmaya devam edecek..













'Blog arkadaşım' sevgili Didem'e bu yazı için verdiği ilham sebebiyle teşekkürü borç bilirim!




Tuesday, December 4, 2012

Yeni bir yaş




Ne diyebilirim ki? Hawaii'li şarkıcı Israel Kamakawiwo'ole'nin kadife sesi, 'huzur'un ta kendisi. Söylemek istediklerimi en iyi o anlatıyor.

Hayatımın her yılı, bir öncekinden daha güzel geçiyor. Etrafımda birbirinden güzel insanlar var, her biri bana ayrı bir anlam katan, beni ben yapan, ruhumu besleyen.. Bugün o kadar güzel bir gündü ki ve öylesine sevildiğimi hissettim ki, içim pırpır bir kelebek gibi.. Uçuyor gibiyim havada.

Hayatım bir gökkuşağı gibi. Her rengi hayatımın ayrı bir boyutu.

Fotoğraf, edebiyat, yoga, müzik ve şarkı söylemek, sinema ve film aşkım, akademi, makalelerim, yazılarım, blog'um, kızımın blog'u, anne olmak, sevmek, sevilmek, hayatıma anlam katan herşey..

Doyasıya yaşayabilmek hayatı, bir gökkuşağı gibi değişik renkleriyle.. Doyasıya ağlamak ve doyasıya gülmek.. Canının yanacağından korkmadan sevmek.. Teslim olmak hayata, kendini hayatın ellerine bırakmak, zamanın ruhunu yoğurarak olgunlaştırmasına izin vermek, acıya da mutluluğa da direnmemek..

Doyasıya yaşayabildiysem bu hayatı, ömrüm sona erdiğinde, ne mutlu bana.




Sunday, December 2, 2012

Chicago'da

6 sene önce bugün,

Soğuk, buz gibi bir kış gecesi tanışmıştık.


I reach for his hand,

It's always there...



: )






Wednesday, November 28, 2012

Gişe filmleri






Cloud Atlas: Fragmanlardan ve kitabı okuyanların beklentilerinden çok harika bir film izleyeceğim sanmıştım. Ama biraz hayalkırıklığı oldu. Keşke kitabını okuyup sonra filmi izleseymişim. Kafam karmakarışık oldu izleyince. Görsel olarak güzeldi tabii ama hikaye pek bir anlam ifade etmedi benim için.

Gerçi önce filmi izleyerek sonra kitabını okursam büyük bir hayalkırıklığının önüne geçmiş oluyorum, o da ayrı. (Şimdiye kadar kitabı kadar güzel olan film uyarlamasına rastlamadım)


007 - Skyfall: Çok fazla bir beklentim yoktu filmden, zaten aksiyon/James Bond filmi delisi değilimdir pek. Bu yüzden gayet rahat bir şekilde izledim, bitti. En güzel sahnesi Adele'in şarkısının çaldığı giriş sahnesiydi. Eğlenceli bir filmdi, tam Şükran Günü yemeği sonrası rehavetiyle iyi gitti :)





Anna Karenina:

Kitabını tam şu sıralar bitirmek üzereyim. Bu yüzden bütün roman kafamda o kadar canlı duruyordu ki filmi izlerken, hayalkırıklığına uğramak kaçınılmazdı. Romandaki karakterler kafamda canlandırdığım hallerinden bu kadar uzak olabilirdi. Romanın derinliğine ise tabii ki yaklaşamamış bile filmin havası. Keira Knightley dışındaki oyuncularda da öyle parlak bir performans göremedim.

Kostümler harikaydı ama, ona diyecek yok.. İnanılmaz güzellikteki elbiseler, aksesuarlar ve mücevherleri görünce arkadaşımla iç geçirmeden duramadık!






Friday, November 23, 2012

Bir an






Dünyadaki bütün haksızlıklara, özellikle çocukların acı çekmesine, ölmesine isyan halindeyken.. 'Bu yaşamı yaşanılır kılan ne olabilir ki, dünyada bu kadar acı varken?' diye düşünürken.. Derin derin nefes alıp, kafanı kuma gömerek daha ne kadar yaşayabileceğine şaşırırken..

Ne bileyim işte, kafan karmakarışık, insanlıktan ümidini kesmek üzere, boş boş bakarken duvara..

Sabahın 6:30unda, o sessizlikte, bir anda kenarda duran saksıdaki bitkiyi görürsün.. Üzerine vuran güneş ışığını.. Yapraklarının oluşturduğu ışık-gölge oyunlarının güzelliğine hayran kalırsın. Farketmesen bir kaç dakika içinde yok olacak olan bu güzellik, esir alır seni kendine.

Bir anda sanki apaydınlık, berrak, duru olur dünya. Bir an, herşey böyle sakin, sessiz, kıpırtısız kalsın istersin. Huzuru ta içinde, yüreğinin derinliklerinde duyarsın.

İşte o anlar için belki de, yaşamaya değer..


Monday, November 12, 2012

Skyfall

Adele'in sesi bu dunyadan degil sanki, bagimlisiyim, tekrar tekrar itiraf ediyorum. Bu ne enfes sarkidir boyle. Sozleri de ayri guzel. Filme henuz gitmedim ama bu sarkiyi her gun dinlesem bikmam.




Sunday, November 4, 2012

Gergedan Mevsimi - Bahman Ghobadi







Bahman Ghobadi'nin daha önce izlediğim 'Sarhoş Atlar Zamanı' ve 'Kaplumbağalar da Uçar' filmlerine bol bol gönderme yaptığı, bir anlamda kendi filmlerine dönüp onları kullandığı bir ilginç film olmuş Gergedan Mevsimi.. Chicago Uluslararası Film Festivali kapsamında bir arkadaşımla izledik ve ben 'İran filmi' sandığım bu filmin aslında çoğunun İstanbul'da geçen bir film olduğunu, Yılmaz Erdoğan, Beren Saat gibi tanıdığımız oyuncuların yer aldığı bir yapım olduğunu da bu şekilde görmüş oldum.

Film konusu itibariyle bir hayli depresif: İran'da İslam Devrimi gerçekleştikten sonra hapse atılan ve orada 30 sene geçiren Kürt asıllı 'Sahel' adındaki şairin hikayesi.. Gençliğini Caner Cindoruk'un oynadığı Sahel'in sevdiği kadının ise hem gençliğini, hem yaşlılığını Monica Bellucci canlandırıyor. Böylesine meşhur isimler, bir de Martin Scorsese gibi bir ismin yapımcılığı altında birleşince ben de ister istemez filmi çok merak etmiştim. Festival sağolsun, sinemada izlemiş oldum.

Filmi beğenip beğenmemeniz, filmden ne beklediğinize bağlı. Eğer Bahman Ghobadi'nin önceki filmlerindeki gibi yalın ama derinden vuran bir anlatım bekliyorsanız hayalkırıklığına uğrayabilirsiniz. Çok daha 'görkemli olmaya çalışan' bir anlatım var karşımızda. Daha çok para harcanmış belli ki, ancak önceki filmlerindeki o naiflik, kırılganlık yok.

Ama bir yandan da benim gibi şiirsel bir anlatımı, göze hitap eden, sinematografik açıdan başarılı sahneleri çok seviyorsanız bu filmi çok sevebilirsiniz de. Kurgudaki bazı detaylar gözüme batsa da ve biraz çiğ ve gereksiz bulsam da bazı yönlerini, filmi genelinde sevdim diyebilirim. Zaten Farsça'ya karşı özel bir zaafım var, ne kadar dinlesem de bıkmıyorum, şarkı gibi geliyor.. Hem Farsça, hem de Türkçe diyaloglar içeren bu filmi izlemek derinden etkiledi beni. İki ülke arasında gidip gelen hayatlar, bu hayatların bıraktığı izler ve İranla olan bağlarımızı düşündüm.. Bu karanlık ama etkileyici filmi izledikten sonra, keşke bu kültürü daha çok öğrenmiş olsaydım, daha iyi tanısaydım diye hayıflandım.. Bol bol kitap okudum hakkında, film de izledim ama bir gün umarım gidip gezmek de nasip olur İran'ı..




Can






Oyunculuklarını beklediğimden çok daha başarılı bulduğum, Sundance ödüllü, içten, doğal, ama çok duygusal bir film. Hatta fazlasıyla duygusal, Kemalettin Tuğcu kıvamında olduğunu bile söyleyebilirim. Gözyaşlarıma engel olamadım izlerken, Özellikle anne-çocuk ilişkilerini konu alan filmlere artık duygusal olarak gerçekten çok tepki veriyorum ister istemez. Bu filmde de öyle oldu.

Filmin konusundan bahsetmeyeceğim. Nasılsa her yerde bulup okuyabilirsiniz.

Benim içinse Kadıköy sahilini, Beşiktaş iskelesinin önünü, ilkgençliğimin geçtiği Kadıköy sokaklarını izlemek ayrı bir keyif oldu, onu da söylemeden geçmeyeyim. O yüzden kişisel bir bağ kurdum filmle ve belki de beni normalde olacağından çok daha fazla etkiledi.

Vasatın çok üstünde bulduğum yeni dönem Türk filmlerinden Can, izlemeye değer bence..






Tuesday, October 30, 2012

Sessizlik

Gittiler. Ev bomboş kaldı.

Sessizliği dinledim. Biraz ağladım. Biraz daha sessizliği dinledim.

Gittim yüzümü yıkadım. Sezen açtım bilgisayarımda. Dinlemeye başladım.

'Gülümse' dedi Sezen'im. Gözlerimde yaşlar, gülümsemeye çalıştım.


Friday, October 26, 2012

Bugün

Farkettim ki, insanlardan yeni bir şeyler öğrenmeyi, onlara bir şey öğretmeye çalışmaktan çok daha fazla seviyorum.


Tuesday, October 9, 2012

Cennetteki çöplük - Fatih Akın






Daha izlemeden beni derinden etkileyeceğini biliyordum Fatih Akın'ın belgeselinin.. Çünkü kişisel bir bağla bağlıyım Çamburnu'na.. Hem anneanne, hem dede tarafından köyümüz olduğu için. 2000li yılların başında Trabzon-Sürmene'ye gittiğimizde dedemin oradaki evinde kaldığım, oranın cennet güzelliğini kendi gözlerimle gördüğüm için..

Bu güzelim köyün, Çamburnu'nun aynı zamanda Fatih Akın'ın baba tarafından memleketi olduğunu, 'Yaşamın Kıyısında'yı izlediğimden beri biliyordum.

Filmi boğazımda bir yumru ve içimde isyanlarla izledim..Devletin ikiyüzlü politikalarını, paradan başka hiç bir şey umurlarında olmayan siyasetçilerin güzelim yöre halkının hayatını nasıl cehenneme çevirdiğini gördükçe isyan ettim. Köylü kimin umrunda ki? İnsan, kimin umrunda?



Ne iyi etmiş Fatih Akın, bu belgeseli çekmekle. Cennetten bir köşe olan köyün doğasının nasıl mahvedildiğini belgelemekle. Hiç olmazsa bir nebze de olsa dikkatler o yöne çekilir belki.. İyi ki var Fatih Akın gibi güzel insanlar.. Dünyadaki haksızlıklara dayanamayan, insan yüreği taşıyan, duyarlı, kafasını kuma gömmeden, 'Bana dokunmayan yılan bin yaşasın' diye düşünmeden başkalarının acılarını anlatmaya çalışan insanlar.. Onlar var olduğu için, dünya daha güzel bir yer.


Wednesday, October 3, 2012

Nefes

'Müziksiz nefes bile alamıyorsun sen!' dedi.

'Haklısın, hem de çok.' dedim.

Thursday, September 27, 2012

'Başarı' nedir?


Herkes farklı tanımlar..

En yüksek maaşı alıyor olmak mıdır başarı? En güzel evde yaşıyor olmak? Son model araba kullanıyor olmak ya da bankada çok parası olmak? Akademideyseniz eğer, çok makale yayınlamış olmak ya da konferanslarda çok sunum yapmış olmak mıdır? Nasıl tanımlarız 'başarı'yı, neye göre, kime göre tanımlanır başarılı olduğumuz? Kimlerin kriterlerini kullanırız kendi başarımızı tanımlamada?




Bence başarı, bir kişinin, on kişinin, yüz kişinin, on bin kişinin hayatına dokunabilmektir. Sazının tek bir teliyle onbinlerce insanın yüreğinin içindeki o en derin noktayı titretebilmek, gözlerinden yaşlar akıtabilmektir. Yaşamı ne gibi zorluklar içinde geçmiş olursa olsun, o zorluklardan bir güzellik çıkarabilmek, bunu başka insanlarla paylaşabilmek ve onların da duygularına tercüman olabilmektir.

Hikayesi bittiğinde, ölüm meleği gelip gülümsediğinde, böyle uğurlanabilmektir bu alemden öteki aleme.


İnsan böyle bir hayat yaşadıysa eğer, huzur içinde kapayabilir gözlerini. Onbinlerce insanın yüreğine dokunduğunu bilerek..Başarı budur.






Friday, September 21, 2012

Bal - Semih Kaplanoğlu







Doğanın 'sessiz olmayan sessizliği' ve Çamlıhemşin'in insanı sarhoş eden yeşil, muhteşem görüntülerinin içimize işlemesi.. 'Yumurta' ile başlayan 'Yusuf üçlemesi'ne enfes bir kapanış. Doğanın saflığı, bozulmamışlığı, çiğ ve ilkel gücü, insan ruhunu sarmalaması.. Çocukluğun silgi kokulu, tebeşir kokulu sıraları ve kurşun kalemleri.. Okul sahnelerinde hissetiğim Nuri Bilge Ceylan- Kasaba filmi etkisi. Suyun yansımasında farkettiğim Tarkovsky etkisi. Herşeyiyle hem sofistike, hem de inanılmaz yalın olmayı başarmış, enfes bir film. Semih Kaplanoğlu'nun Yusuf üçlemesi bence Türk sinemasında bir mihenk taşı olacak, bundan seneler sonra geriye baktığımızda diğer filmler arasında bir mücevher gibi parlayacak.



 

Friday, September 14, 2012

Bizim büyük çaresizliğimiz







Ne kadar içten, sıcak, tatlı bir film.. Ankara'yı pek sevmeyen benim için bile görüntüleriyle bu şehri cazibeli kıldı. Diyaloglar çok samimi, film de çok güzel bir 'yaşam kesiti' olmuş. Sade, olduğu gibi, hiç abartısız, içten, 'biz'den..

Chicago'nun göbeğinde Gene Siskel Film Center'da izleyebilmek de ayrı bir keyif oldu.. Bir kaç arkadaşımla birlikte aylardır her hafta toplantısını yaptığımız, gerçekleşmesi için uğraştığımız (ve sonunda başardığımız!) ilk Chicago Türk Film Festivali kapsamında gösterildi bu güzel film de.. Çok yetenekli, genç yönetmeni Seyfi Teoman'ın daha 35 yaşında elim bir kazada ölmesi ne kadar acı..Türkiye için ne büyük bir kayıp..

Huzur içinde yat Seyfi Teoman.. Belki de gökyüzünde bir yerlerden, yönettiğin filmin dünyanın diğer ucunda A.B.D'de büyük bir şehrin göbeğindeki sinemayı doldurabilmiş olmasını keyifle izliyor, gülümsüyorsundur.. Kimbilir?




Monday, September 10, 2012

Sosyal medyadan tiksindiğim an


Ne zamandır kafamda böyle bir yazı yazma fikri vardı aslında ama Olmadık İşler Peşinde'nin şu enfes yazısı sonunda gerek ilhamı verdi!

Öncelikle yazmalıyım ki bu yazıda bahsettiğim şeylerin çoğunda ben de (çoğu yaşıtım gibi) suçluyum. Ben de bu çarkın içine girmiş, paylaşımlar, ego okşayan 'layk'lar ve renkli yaşamlar arasında kaybolmuşum..

Birden...durdum. Durdum ve düşündüm.

İnsanların en özel duygularının dünyaya ilan edildiği bir devirdeyiz gerçekten. Şimdiye kadar en yakınımızdakilerden başkalarının bilmediği şeyleri, bir anda 700 kişiyle birden paylaşıyoruz. Facebook, Instagram, Twitter, Pinterest...vb. gibi oluşumlar sayesinde her aklımızdan geçeni, her yaptığımızı paylaşmak zorunda hissediyoruz kendimizi. Her yediğimizi, her okuduğumuzu, her içtiğimizi, her gittiğimiz konseri....vs...vs. 'Instagram'da yazın sahilde yatmış ayağını uzatmış kitap okuyan fotoğrafını koymayanı dövüyorlarmış' diye dalga geçiyordum geçenlerde :)

Karı kocaların (aynı evin içinde) facebook üzerinden birbirine ilan-ı aşk ettiği bir devirdeyiz. Yeni doğmuş bebeğimizin fotoğrafını koyuyoruz, evlendiğimiz günün, çıktığımız tatillerin, gezdiğimiz yerlerin.. Bunların hepsini yaparken, herkesin bilinçaltında aslında aynı düşünce yatıyor: 'Bakın bana, (büyük harflerle) ne kadar da MUTLUYUM! Ne kadar mükemmel bir evliliğim, eğlenceli bir yaşamım var, ne çok yer geziyorum, kocama ne kadar da aşığım, ne güzel çocuklarım var, ne kadar sevdiğim bir işim, arkadaşlarım, hayatım var...' Aslında içinde kimbilir ne dertleri olan insanların, hayatlarının zahiri (açıkta) olan yanını görüyoruz sadece.. Batın (gerçek olan, içeride kalan öz) gizli kalıyor. Kimseyi derinden tanıyamıyoruz.

Aslında bunun güzel bir yanı var tabii ki. Yeni müzikler, yeni kitaplar, yeni arkadaşlıklar keşfediyoruz bazen bu sayede. Yeni yerler görüyor, başka insanlardan ilham alıyoruz. Özellikle de mesleksel açıdan zor zamanlarda (doktora tezi yazarken mesela gibi) bizimle aynı yoldan geçen insanlardan motivasyon alıyor, onların desteğiyle kendimizi çok daha iyi hissediyor, yanlız olmadığımızı anlıyoruz.

Ancak..

Farkettim ki:

Birisi yeni doğmuş bebeğinin fotoğrafını koyduğunda, hiç bir zaman çocuğu olamayacak bir arkadaşı, o fotoğrafa gözyaşlarıyla bakıyor olabilir.

Birisi mutlu mutlu gülümseyen gelinlikli fotoğrafını koyduğunda, evlenmeyi çok isteyen ama doğru insana henüz rastlayamamış olan bir arkadaşının içi acı acı burkulabilir.

Başka birisi dünyanın değişik şehirlerinden gezi fotoğrafları koyduğunda, (normalde sadece kendi albümünde kalacak olan) bu fotoğraflara bakan arkadaşı, keşke param ya da zamanım olsa da böyle gezebilsem, ne kadar sıkıcı bir hayatım var diye üzülebilir..

Kısacası biz mutluluğumuzu dünyaya ilan etmek isterken, istemesek de başka insanların mutsuzlukları, ikiye, üçe, beşe katlanabilir. Tabii facebook olmasa da olabilir bunlar, ama facebook insanların hayatını sadece bir yönüyle (mutlu, eğlenceli anlar) dışarıya açıp, başka insanlarda feci yanılsamalara yol açıyor..

Arkadaşım, eskiden olsa sadece bir çocuğum olduğu haberini alacaktı. Ama şimdi, kendi bilgisayarında çocuğuma sevgiyle bakan fotoğrafımı görüyor. Aradaki farkı, bilmem anlatabildim mi.. Ben birden, mutluluğumu başkasının gözünün içine soka soka yaşıyor oluyorum.  

Sosyal medyanın işte böyle iğrenç bir yönü de var. Bunu farkettiğim anda her türlü sosyal medya oluşumundan adeta tiksindim. Instagram hesabımı sildim, (Twitter ve Pinterest'e zaten hiç bulaşmadım). Ailemin, çocuğumun fotoğraflarını mümkün olduğunca facebook'tan kaldırdım. Sadece mesleksel paylaşımlar yapmaya başladım. Bir de Chicago'daki etkinliklere, düzenlediğimiz festivallere insan çekmek için reklam gibi olan paylaşımlar. Çünkü sanki yüzlerce insan benim özelime çok fazla girmiş gibi kendimi adeta çıplak ve savunmasız hissettim. Hala kendimi soyutlayabilmeyi tamamen başarmış değilim, çünkü bu sosyal medya denen meret bir bataklık gibi, bazen çırpındıkça daha çok batıyorsunuz. Ama elimden geleni yapıyorum. Her türlü bağımlılık gibi, gittikçe azaltarak kesmeyi umuyorum bu alışkanlıkları da.

Bazen herkesin mutluluğunun ya da mutsuzluğunun kendine olduğu, çok daha basit yaşamlar yaşadığımız eskilere geri dönmek istiyorum.

 


Friday, September 7, 2012

Bu gece






19. yüzyıl Rusya'sına gidiyoruz a dostlar.. Bir bardak çay eşliğinde.

Yavaş yavaş, tadına vara vara, zevkle, keyifle okuyorum. Okudukça daha da çok hayran kalıyorum Tolstoy'un insan ruhunu nasıl derinden tanıyabilmiş olduğuna. İnsan ruhunun dehlizlerini, karanlık gölgelerini, binlerce değişik tondan oluşan renk yelpazesini, ihtiraslarını, hırslarını...Nasıl böylesine iyi tanımış ve anlatmış yazar? Hayran kalmamak elde değil.

Okumak bir tutkudur! Çay bardağımı şerefinize kaldırıyorum :)



Tuesday, August 28, 2012

Blog'um 7 yaşında!



Photo source



Ben hayatın meşgalelerine dalmışken, sevgili blog'um 16 Ağustos itibariyle sessiz sedasız tam 7 yaşına basmış. Tam 7 sene önce şu yazıyla başladığım bu blog'u hala devam ettirebildiğim için çok mutluyum. 7 sene boyunca master ve doktora yıllarımda hem akademik hem özel hayatımda yaşadığım önemli olayları, mutluluklarımı, hüzünlerimi, okuduğum kitapları, izlediğim filmleri, dinlediğim müzikleri, çektiğim fotoğrafları sizinle, bu blog'un okurlarıyla paylaştım. Bazen düşünüyorum da, bu blog'u düzenli olarak okuyan birisi, beni çoğu arkadaşımdan daha iyi tanıyor olabilir!

Anlar serisinde hayatımın en önemli, hatırlanmaya değer anılarını döktüm bu sayfalara. Doktora sınavlarıma girerken okurlarımın desteğiyle ve dualarıyla kendimi çok daha iyi hissettim, sınavı geçince mutluluğumu sizlerle paylaştım. Bart'la evlendiğimiz ay içim kıpır kıpır mutluluk dolmuşken hissetiklerimi buraya yazdım. Geç çıktığımız ama hayatımın en güzel tatili olan balayımdan dönünce gezi anılarımı bu yazıda aktardım. Hayatımda ilk defa bir ders verdiğimde nasıl heyecanlanıp mutlu olduğumu ise şurada.

Ve son olarak, hayatımdaki en önemli an diyebileceğim kızımın doğum anını da paylaştım siz okuyucularımla. Hayatımın en önemli 'mihenk taşları' böylece bu sayfalarda biraz daha kalıcı kılınmış oldu, belki benden sonra kızım, ya da başkaları da okusun diye..  Hayatımın büyük bir kısmı böylece 'kayda geçirilmiş' oldu. Eee ne demişler, 'Söz uçar, yazı kalır'.. Bakalım daha kaç sene devam ettirebileceğim bu büyük projeyi!

Eskiden blog'umu kaç kişinin okuduğuna bakardım merak edip.. Ya da insanların hangi ülkelerden girdiklerine.. Uzun zamandır hiçbirine bakmıyorum. Okuyucu sayımın ne önemi var? Ben bir kar elde etmek için ya da başka bloglarla okuyucu sayısı konusunda yarışmak için yazmıyorum ki... Kendim için, kendi hayatımı kayda geçirmek için yazıyorum.  İleride dönüp bu sayfalara bakıp 'Aaa, o yıllarda bunları okumuş, bu filmleri izlemiş, bunları hissetmiş, böyle düşünmüşüm' diyebilmek için yazıyorum. Güzel anılar silinmesin, belleğime kazınsın diye yazıyorum.

O yüzden bunu okuyan sen ey okuyucu, hangi ülkeden, yeryüzünün hangi noktasından giriyorsan bu blog'a ve okuyorsan şu satırları, sana da çok teşekkürler.. Blog'um hepimizin hissedebileceği insanca duyguların bazılarının kaydının tutulması sadece.. Hissettiklerimi okumaya değer bulduğun için, paylaştığın için, yorum yazsan da yazmasan da, 'orada' olup benim yaşamımdaki bu önemli döneme şahitlik ettiğin için, var olduğun için..

Herşeyden, ama herşeyden daha önemlisi ise, bu sayfa sayesinde, İngilizce konuşup yazdığım mesleğimin içinde ve İngilizce konuşulan bir ülkede yaşarken, sevgili anadilim, canım Türkçem ile bağımın asla kopmaması oldu... Düzenli olarak Türkçe yazabilmek o kadar güzel ki. Düşüncelerimi kendi anadilimde ifade edebilmek, yüreğimin sesini 'aklımın dili'yle yazabilmek..

İyi ki doğdu blog'um, iyi ki varsınız okurlarım..




Saturday, August 25, 2012

Chicken with Plums






Marjane Satrapi'nin, ünlü bir tar ustasının çok sevdiği tar'ı kırıldıktan sonra hayata küsmesini anlatan 'Chicken with Plums' (Erikli Tavuk) çizgi roman kitabını yıllar önce okumuş ve çok sevmiştim. Daha önce 'Persepolis' kitabının da film uyarlamasını yapan Vincent Paronnaud, bu filmi de yönetmiş. Ama Persepolis gibi çizgi film şeklinde değil, gerçek bir film olarak çekmiş.

En az Persepolis kadar, belki daha da çok sevdim bu güzel filmi. Hikaye biraz değiştirilmiş ve tar yerine keman konmuş olsa da, çok başarılı bir şekilde işlenmiş konu, oyunculuklar da ayrı güzel.

Filmin konusu kısaca şöyle: Keman ustası Nasser Ali Khan, eşi çok kızgın bir anında kemanını yere çalıp kırdığından beri müzik yapmaktan aynı keyfi alamadığı için, artık yaşamaktan vazgeçiyor ve 'ölmeye yatıyor'. Biz de 8 gün boyunca, ölüm meleği Azrail onu gelip alana kadar yani, onun hayatını geriye dönüş sahneleriyle, anılarıyla tekrar onunla birlikte yaşıyoruz. Hüzün ve aşk dolu bir hikaye onunkisi. İçimize işliyor, daha önce Persepolis'te olduğu gibi kah gülüyor, kah ağlıyoruz. Nasser Ali Khan ve sevdiği kadın Irane'nin öyküsü gibi öyle çok mutsuzluk öyküsü var ki gerçek hayatta.. İnsanın içini sızlatıyor.

Bu güzel filmi, gösterime girdiğinin ilk akşamı Chicago'da izleyebilmiş olduğum için çok mutluyum!







Şu enfes sahnedeki aşkın güzelliği, uzun süre çıkmayacak aklımdan.


Friday, August 24, 2012

The Artist


Ne kadar şirinsiniz siz ya, ne kadar naif, güzel.. İnsanın sessiz filmlerin zamanında yaşayası, o yıllara dönesi geliyor. Ne kadar güzel özenilmiş, ayrıntılara dikkat edilmiş, insanı izlerken mutlu eden bir film.

Ayrıca Berenice Bejo (Peppy Miller) inanılmaz derecede Hülya Koçyiğit'in gençliğine benziyor! :)

Wednesday, August 22, 2012

Mezzanine


Tezimin iki bölümünü (100 sayfa kadar) bu albümü dinleyerek yazdım. Günlerce üstüste dinlemekten bıkmadım. İleride tekrar dinlersem bu günleri hatırlarım artık.



Wednesday, August 15, 2012

Elveda canım Müşfik Kenter





İçimde çocukluğumun anıları, seni sahnede ilk izlediğim an aklımda, yüreğimde. Sonra seninle tanışıp röportaj yapma şansını yakalamıştım. Sakince, kibarca konuşman, gözlerinden fışkıran zeka pırıltıları ve konuşurken mavi mavi, yumuşacık bakan gözlerin aklımda.

Sonraları, Dragos'taki evimizde üst katta bir Pazar günü annem ütü yaparken, pencereden denize ve adalara bakıp senin sesinden yine Orhan Veli'yi dinleyişimi hatırladım.. Ağladım.. Marmaris'te günbatımına yakın bir vakit, annemin omzuna başımı yaslamış, güzel mavi denize bakarken 'walkman'imin kulaklığından yine senin sesini dinleyişimi hatırladım.. Ağladım. Çocukluğumun bitişine, bir devrin kapanışına, bir güzel insanın gidişine ağladım.

Kardeşimi aradım. Aramızdaki okyanuslar, binlerce kilometrelik uzaklıklara rağmen, beni dünyada en iyi anlayan insanı. Karşılıklı sustuk. Birlikte, çocukluğumuzun bitişini düşündük, sustuk. Bizim için önemli olan, çocukluğumuzu ve gençliğimizi şekillendirenlerin birer birer gidişine yandı içimiz. Sustuk.

Bitti çocukluğumuz, gitti 'Orhan Veli'..