Wednesday, August 3, 2016

Yaş otuz beşe yaklaşırken...

'Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;Hatırası bile yabancı gelir.Hayata beraber başladığımız,Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;Gittikçe artıyor yalnızlığımız.'

Cahit Sıtkı Tarancı




Günlerin ritmi içinde kaybolmuş, yaşayıp giderken.. Hayat insanı hiç tahmin etmediği yerlere doğru sürüklerken, bu yaşta olmak, 'Dante gibi ortasında' olmak ömrün, nasıl bir şey?

Herşeyin azı güzel.. Yaşamımdaki insanların bile. Minimalizm, evimdeki eşyalarla sınırlı değil. Az ve öz, çok derin bağlarla bağlandığım, çok güzel insanlarla çevriliyim.

Ağzımda acı kahve tadı, edebiyat ve müzikle doldurduğum yaz günleri.. Yalnızlığımız artmakta, ama bu kötü bir şey olmak zorunda mı? Yalnızlığın da kendi güzelliği yok mu sevgili Cahit Sıtkı?

Anlara şükretmekten başka ne var elimizde?

Hayat, o anların güzelliği için sabah yataktan kalkabilme gücü versin hepimize.

Sevgiyle,


Moonie



Sunday, July 17, 2016

Yolculuk



Yeryüzünün bir şehrinde bir havaalanında bekleme halinde, bir dağınıklık hissi. Sanki yüreğim on parçaya ayrılmış ve her bir parçasını başka bir yere gömmüşüm gibi. Eski Mısır tanrısı Osiris gibi bedenim bölünmüş ve birisi her bir uzvumu ayrı bir yere saklamış gibi. Kendimi, kendi parçalarımı arıyorum, dünyanın dört bir yanında. Okyanusların altında, bulutların üstünde dolanıyorum deli rüzgarlar gibi. Yazmak adına yazıyorum.


16 Haziran 2016

Saturday, July 2, 2016

Rastlantisal siir

Ve bitirdiğim günün ardında kalan,
Acı bir kahve tadı ve buruk bir gülümseyişse gözlerindeki,
Bitmeyen akşamlar boyunca o gülüşü beklemekse,
Ve bir nefeste çekivermekse içine,
Başını döndüren sonbahar güneşini,
Sarmalar seni, beni, bir akşam buğusu.
O duman kokusu, şehrin uğultusu. 



Tuesday, June 14, 2016

Vuslat - 2


Çocukluğumun günlerini, gecelerini bezeyen martı sesleriyle uyumak.. Pencere pervazında mırıl mırıl kumru sesleriyle uyanmak. Geceyi delen hüzünlü sabah ezanı. İlkgençliğimin kitaplarıyla dolu odalarda, onların kokularıyla huzur bulmak. Pencereden içeri dolan sarhoş edici yağmur kokusu. Islak kiremitli damlar, parçalı bulutlu gökyüzü. Merhaba İstanbul.

Tuesday, May 31, 2016

Red Eye Flight

The prettiest thing
I ever did see
Was lightning from the top of a cloud
Moving through the dark a million miles an hour
With somewhere to be...


Norah Jones





The first time I set foot on a plane was when I was 17 years old and going abroad by myself for the first time in my life. As I settled into my seat, the plane started moving, then it gained a speed which I had not encountered before, and then the wheels left the ground. As I looked down at the receding ground and at the slowly diminishing shadow of our plane, I felt an exhilaration like never before. It was love at first sight. I was one of those rare people who actually felt even more at home in the air than on the ground. I loved the feeling of freedom it gave me, the possibility of movement, the birds-eye perspective it gave me on the world down below. Everything that I knew and even my whole city felt small, insignificant, part of a much larger whole. Little did I know that this was only the first of many such flights, that I would leave my hometown at the age of 21 and only come back again for brief intervals, and only as a tourist from then on.

As I take this red eye flight from Vancouver to Chicago exactly 17 years later, I look at the sky outside and think how magical flying really is. We nowadays take it for granted, but it was a dream for thousands of people in previous centuries. 

The whole plane is sleeping. I wake up from an uneasy nap, and look outside.

The day starts breaking, and the clouds take on more dimensions than usual. They become tangible, more real, and surround us with their surreal shapes and gigantic sizes. We go through valleys and plateaus of clouds. As they part, the soft peach glow of dawn blinks at me from the horizon. Above it all, a crescent moon bears witness to the magical landscape. It is as if in the whole world, the only awake beings are me and the moon, admiring this magical moment. With eyes wide open, I take it all in, the silence and the quiet beauty of it all.

Clouds are such surreal beings, they almost hang suspended between reality and fiction.. They have form and color, yet no tangible being. As we descend through them, they watch us like ancient ghosts with a consciousness of their own, and the memory of thousands of days and nights, of thousands of raindrops and rainbows hang in their mystical, corporeal reality.

A magical moment that is neither day or night, I am neither here or there, suspended in mid-air. 

We descend through the valley of clouds, and in the distance,  the signature orange glow of my hometown, "the city with the big shoulders", lights up the semi-darkness of the horizon. We approach the city from the north, and Lake Michigan lies like a pitch-black, dark and ancient beast below us. The lights of the city approach, getting nearer, forming a grid, and in a tiny intersection point of that grid, the people whom I have given pieces of my heart to, my husband and children, lie sleeping, dreaming of the morning that is about to descend on them. I squint and look at my city through sleepy, heavy eyelids. I send my love showering on them, and send my gratitude to the skies, thanking the metal bird that brought me home to my loves.

"Cabin crew, prepare for landing."

I close my eyes and smile. I exhale. I am home.



Esra, May 30, 2016





Sunday, May 1, 2016

Limanında


'Bagajsızım, sadece bir kaç kıyafet,
kahvaltım çayla simit..
Benim hikayem neydi, unuttum..
elimde yaralar, biraz da cüret.
Bırak artık dünyayı,
Zarları hileli..
Yorgunsun
Yüzünden belli
Bırak artık dünyayı,
Zarları hileli..
Ağlamışsın
Gözlerinden belli.'
                                          Teoman


Limanlardan gemiler kalkıyordu.. Biz ağlıyorduk. Gözlerimizden belli oluyordu.
Yüzyıllar önce yazılmış mısralarda, satırlarda kendimizi buluyorduk. Hapsolduğumuz hücrelerin duvarlarında minik bir çatlak oluşuyor, içeri günışığı sızıveriyordu. Gözlerimiz kamaşıyordu, gözlerimizi kırpıştırıyorduk. 
Yeni günlere, yeni sabahlara, yeni yaşamlara uyanıyorduk. Birbirimize uzattığımız yüreklerin ucundan tutuverip, birlikte ayağa kalkıyorduk. Sırt sırta verip, titrek adımlar atıyorduk.
Hayat bize, hiç tahmin etmediğimiz falsolarla yumruklar atıyor, bizi yerlere savuruyordu. Aniden yere çakılıyor, sonra gözyaşları içinde gülümseyerek geri kalkıyorduk.
Yorgunduk, yüzümüzden belliydi. 
Derin nefesler alıp, bir günün hesabını bitirip, bir başka güne başlıyorduk. Bir ayağımızı öbürünün az ötesine koyuyor, bir adım daha atıyorduk. Bir adım daha, bir adım daha..
Nefesten nefese, gündoğumundan gündoğumuna, akşamdan akşama yaşıyorduk hayatı.
Ötesini bilmiyorduk. 
Gözbebeklerimiz, yaşlarla yıkanmış, parlıyordu.
Yalnız değildik. Acımızı birlikte göğüslüyor, battığımız çamurların içinden de, uçtuğumuz gökyüzününün yüksekliklerinden de aynı erinçle çıkıyor, yokolup, kül olup, sonra yıkıntıların arasından yeniden doğup, kanatlanıyorduk.
Nefesten nefese varolmayı başardıkça, yeniden gülümsüyorduk.
'Elimizde yaralar, biraz da cüret', yeniden başlıyorduk yaşamaya.


1 Mayıs 2016
Sevgili fishingtilda'ya..


Tuesday, March 8, 2016

Geçmiş, yolumda uzanmış bir ayna gibi...


Loreena McKennitt'in bir şarkısı, ya da ne bileyim 90lardan uyduruk pop şarkıları bir anda beni geçmişime, ergenliğime, o upuzun senelere götürüyor.. Birdenbire. Şaşırıyorum.

Bizim Dragos'taki evde, orta kattaki tuvaletteki oval şeklindeki kenarları metal oymalı aynaya uzun uzun bakar, yüzümü incelerdim. Seneler sonra tam o anı hatırlayacağımın bilincinde olarak..Ne garip, işte şimdi seneler sonraki o noktadayım. Kendimi, kendi hayatımın içinde zaman yolculuğu yapmış ve o aynadan kendime bakar gibi hissediyorum.

Günler geçerken zaman bir farklı akardı o zamanlarda.. Okuldan geldikten sonraki saatlerde, evimizin en üst katındaki Marmara Denizi'ne ve adalara bakan pencereden uzun uzun bakar, düşünür, düşünürdüm.. Hüzünlü şarkılar dinleyip, denizin ve gökyüzünün akşam çökerken yavaş yavaş kararmasını izlerdim.. Mutlaka yağmur yağardı o Ekim-Kasım akşamlarında. Bahçeden mis gibi nemli toprak kokusu yükselirdi. Bahçenin ortasındaki taşlar ve dekoratif kilden yapılmış testi pırıl pırıl parlardı. Akşam yavaşça çöktükçe gökyüzüne, karşıda adalarda ışıklar yavaş yavaş yanmaya başlar, denizin öte yanından göz kırparlardı bana. İçime sebepsiz bir hüzün çökerdi.

Odada yanan elektrik sobasıyla ısınmaya çalışır, şiir defteri olarak kullandığım boş ajandama bir yerlerden okuduğum bir kaç mısrayı kaydeder, hüznün etkisiyle ben kendim de bir kaç mısra bir şey karalardım.. Zamanın akışı şimdikinden farklı gibiydi..

Adele'in dediği gibi, 'Sanki milyonlarca sene önceydi'.. Sanki o ben, şimdiki ben değilim. Yaşamımızın her anında farklı bir 'ben' oluyorsam, ölmeden önce kimbilir kaç 'ben' daha yaşayacağım? Kaç farklı kılığa bürünüp, kaç dönüşüm geçireceğim?

Melankoliye bulanmış, geçmişin yolumun üzerinde sırlı bir ayna gibi duran parlaklığıyla körleşmiş, kendi hüznümde yitip gitmiş bir Salı günüydü. Zamanın kendi üzerine katlanarak beni o aynadaki 16 yaşımdaki benle yüzleştirdiği, garip bir gündü.

Geçmiş dediğimiz şey, bize kendimizi yansıtan bir ayna değil mi zaten?