
A.B.D'ye geldiğimden beri, ne yediğime ve içtiğime inanılmaz ölçüde takmış durumdayım. Türkiye'de hiç böyle bir sorunum yoktu. Tabii ki oradayken annemin enfes ve sağlıklı yemeklerini yiyor olmanın da bunda bir rolü vardır elbet! Annem, sağlıklı yemek pişirme konusunda inanılmaz bilinçlidir. Yemeklerin içine zeytinyağından başka yağ koymaz. Zeytinyağını bile ölçüp, iki yemek kaşığından fazla koymaz. Evimize ayçiçek yağı, tereyağı...vs girmez. Evimizde kızartma hayatta yapılmaz. Organik ve kepekli ekmek yemeye dikkat ederiz. Bol bol salata, zeytinyağlı sebze yemekleri, az yağlı beyaz et, meyve ve lifli besinler yeriz. Evimize kola, gazoz....vs gibi meşrubatlar hiç bir zaman girmedi. Şekersiz siyah ya da yeşil çay içeriz. Unlu ve yağlı kekler, börekler, çörekler, hazır bisküviler, gofretler....vs hayatta bulunmaz bizim evde. Ayrıca annem genelde hep günlük ya da iki günlük, taze yemek yapar, o yemek bitmeden başka yemek yapılmaz. Ben de anneme çekmişim, buzdolabımda biraz fazla yemek birikse korkuyorum, bunları nasıl yiyeceğim diye :)
Annem o kadar bilinçli yemek yapıyor ki, ne zaman Türkiye'ye gitsem ve evimizde bir iki ay kadar kalsam, onun hafif yemekleriyle kesinlikle bir kaç kilo veririm.
Ama Amerika'ya geldiğimden beri yemek seçimi olayı zor olmaya başladı. Bu ülkede süpermarketler öylesine geniş ve devasa, insana sunulan ürünler öylesine çeşitli ki, 'bu akşam ne yesek?' sorusu bile ızdıraba dönüşebiliyor. Her gün, ayrı bir besin maddesinin ne kadar 'zararlı' olduğuna dair makaleler çıkıyor. Kırmızı et damar tıkar, peynir aşırı yağlı, tereyağı desen öyle, meyve-sebzeler organik değilse içinde kimyasallar var, soya aşırı işlenmiş, süt laktozlu olduğundan gaz yapıyor, ekmekler zaten sünger gibi ve ekmekten başka her şeye benziyor...Geriye ne kaldı ki zaten? Sürekli yediklerimiz hakkında vicdan azabı hissetmemizi sağlayan mekanizmalar var. Ama işin garip ve ironik yanı ise, A.B.D'de şu anda 40 milyon kadar obez insanın yaşaması. Yediklerinden suçluluk duydukça daha da çok yiyen, garip bir toplum.
Bir haftalık vegan deneyim sonucunda anladım ki o da bir hayat şekli olarak çok zor bir seçim. Vejeteryanlığı ise, bir ahlaki seçim olmaktan çok bir 'moda' haline dönüştüğü için sevmiyorum. Vejeteryanların çoğunda olan 'Ah size acıyorum, ölmüş cesetleri yemek ne kadar kötü, ben sizden ne kadar da üstünüm, en doğru seçimi ben yapıyorum....' tavrından hiç hazzetmiyorum. Neden et yiyenler kararından memnun mesut yaşarken vejeteryanlarda sürekli bir misyonerlik azmi ve herkesi kendine benzetme isteği var ki? Herkes seçimiyle mutlu olsun, değil mi?
Ayrıca son zamanlarda okuduğum şu makaleye göre gençlerin çoğu, hayvanlar çok umrunda filan olduğu için değil, düpedüz zayıflamak için seçiyormuş vejeteryanlığı. 'Vejeteryan' olduğunu söyleyenlerin yarısı da, tavuk ve balık eti yemeye devam ediyormuş aslında!
Benim şimdiki yemek planım şöyle:
- Amerika'dayken dışarıda (restoranda, kafede...vs) deniz ürünleri dışında başka bir et yemiyorum. Etlerin nereden geldiği meçhul olduğu için, artık dışarıda et yemeyi midem kaldırmıyor.
- Burada bildiğimiz bir kasaptan aldığımız etleri, kendi evimde pişirip yiyorum. Böylece etin içine hangi yağı koyduğumu, etin nasıl piştiğini bilerek içim rahat olarak yiyorum.
- Meyve ve sebzelerden mutlaka organik alınması gerekenleri öyle alıyor ama diğerleri konusunda çok da dikkat etmeye gerek olmadığını düşünüyorum. 'Hangilerini organik almalıyız?' diye soruyorsanız, şuraya bakabilirsiniz.
- Süt ve süt ürünlerinin tamamen yağsız ya da çok az yağlı olanlarını tercih ediyorum. Böylece çok yağ tüketmeden protein ihtiyacımı karşılamış oluyorum.
- Kahvaltımı çok güçlü yapmaya, öğle yemeğimde bol sebze yemeye, akşam yemeğinde ise mümkün olduğu kadar hafif yemeye çalışıyorum. Bunun için takip edilmesi gereken prensip 'Sabah bir kral gibi, öğlen bir prens gibi, akşam ise bir çiftçi gibi yiyin.' imiş.
- İşlenmiş ve rafta bir ay dursa bozulmayacak her türlü yiyecekten (cips, kraker, bisküvi, kurabiye....vs.vs.) kaçınmaya çalışıyorum. Tatlı seçimimi küçük bir parça siyah çikolatadan yana kullanıyorum genelde.
- İçecek olarak süt, su, maden suyu, ayran ve şekersiz çaydan başka bir şey içmemeye çalışıyorum. İçeceklerden neredeyse hiç şeker almıyorum.
A.B.D'deki yemek endüstrisi ile ilgili bir kaç film:
- Super Size Me: Amerika'nın 'beslenme makinesi'nin korkunç gerçeklerine gözümü ilk açan film. Bu ülkede yaşayan herkesin en az bir kez, mümkünse bir kaç kez izlemesi gerektiğine inanıyorum.
- Earthlings: Beni 'neredeyse vejeteryan' yapan, hayvanlarla olan ilişkimizdeki tüm gerçekleri göz önüne seren inanılmaz film. Verdiğim linkte filmin tamamı var. İçerdiği görüntüler öyle herkese göre değil, benden söylemesi. Ama gerçekle yüzleşmeye korkmayan bütün 'dünyalı'ların bir kez izlemesi gerekiyor bence.
- Fast Food Nation: Richard Linklater'ın ilginç bir filmi. A.B.Ddeki 'Fast-food' Endüstrisinin gerçek yüzünü anlatıyor. Kurgusal bir film olmasına rağmen tabii ki filmdeki gerçeklik payı bariz bir şekilde ortada. Henüz geçen hafta izledim. 'Hamburgerimdeki et nereden geliyor, içinde neler var?' diye merak eden herkes izlesin. İzledikten sonra bir daha hamburger yiyemeyebilirsiniz, söylemedi demeyin ;)
- Food, Inc: Bu da yine yemek şirketleri ve yiyecek endüstrisiyle ilgili, A.B.D sinemalarına yeni gelmiş olan bir film. Henüz izleyemedim ama en kısa zamanda izleyeceğimden emin olabilirsiniz! Çok bilgilendirici olacağa benziyor.
Düşününce, beslenme gerçekten o kadar önemli ki. Her gün bir kaç kez yaptığımız bir seçim, vücudumuza yani en değerli varlığımıza neler verdiğimiz.
'Sağlıklı beslenme' konusunda sizin düşünceleriniz nedir? Bana verebileceğiniz tavsiyeler var mı?