Monday, November 13, 2017

'Türkçem, benim ses bayrağım'

Seslenir seni bana "sonsuz"Der ki çoğal,Der ki uzan mutluluğuna ...Usun, iyiliğin, doğruluğun,Bir bilinmeyenden bir bilinene dekTürkçe, varolduğumuz..Türkçe, nice desem seni,Onca güzelim.Görünmek, derinleşmek,Dolmak;Seni düşünürüm, düşünürüm, yarı karanlıklarda, dal,Anlarım onca.

Fazıl Hüsnü Dağlarca





Ne çok özlemişim, ne çok hasret kalmışım anadilimde okumaya..

Nedense özellikle akşama doğru bir ıssızlık çöküyordu içime. Günlerin kısalmasından mıdır, sessizlikten mi, durgunlaşıyordum.

Anadilime döndüm. Anadilimde okudum. Tekrar yazmaya başladım. Evine dönen bir çocuk gibi şaşkın, heyecanlı, umutlu.

Bir anda yüzlerce, binlerce kelime, çağlayan bir pınar gibi fışkırıverdi gizlendikleri yerden. Seneler boyu başka diller içinde kaybolup unuttuğum her kelime, geri geliverdi birden. Ne çok ihtiyacım varmış anadilimle hasret gidermeye. Uzun zamandır görmediğim çok eski bir dostuma, ya da anneme sarılır gibi sarıldım ona. Sımsıkı sardım kollarımı, bir daha hiç bırakmamacasına.

Hoşgeldin, sevgili Türkçe'm. Derin bir aşkla sevdiğim, güzel anadilim. Annem, babam, evladım, toprağım, suyum.

Sefalar getirdin.




Friday, September 1, 2017

Deniz'e...


Güzel kuzu,

Hoşgeldin ailemize! Güneşli ama serin, pırıl pırıl berrak bir bayram günü bugün. Kurban bayramının ilk günü, 1 Eylül Cuma. Boncuk gözlü, sarı kafalı tatlı yeğenim, bize güzel bir müjde gibi geldin. Bütün gün ben, babaannen, deden, enişten Barış, yüzümüzde kocaman gülümsemelerle dolaştık. Kuzenlerin Zeynep ve Mehmet seninle tanışmak için sabırsızlanıyorlar. Yüreğimize kocaman bir neşe doldu, sen geldin, biz güldük, gülümsedik.

Aydınlık sabahların olsun. Güzel gülüşlerin olsun. Etrafın seni sevenlerle dolsun. Huzur, mutluluk, keyif dolu bir yuvan olsun. Annenin babanın sevgi dolu bakışları üstünden hiç ayrılmasın. Bir yumak gibi sevgiyle, mutlulukla sarmalanasın. Ellerini ne zaman uzatsan hep bir tutan olsun. Ömrün uzun, sağlık dolu, neşe dolu olsun.

Seni daha görmeden çok seven, uzaktan da olsa kucaklayıp öpen,

Halan :)



Monday, August 14, 2017

Tütün gibi


'Tütün gibi tükendi zaman' diyordu Volkan Konak.

Tütün gibi tükendi seneler. İçilen binlerce sigara gibi.

Çocukluğumun geçtiği o ev. Banyoda nem ve rutubet kokusuna karışan sigara kokusu. Salonda kavuniçi yastıklar. Arka balkon. Ezan sesleri. Martı sesleri. Dedemin arkaya doğru uzanan terzi atölyesi. İçerden gelen dikiş makinesi tıkırtıları. Koşup sarılıyorum dedeme, beni öyle sıkı bastırıyor ki tütün kokulu gömleğine, gözlüklerim kayıyor gözümden. Her sarıldığında oluyor bu. Beni çok seviyor olmalı. Ne kadar seversek o kadar sıkı sarılmaz mıyız?

Yeşil gözlü, uzun boylu dedem. Sevgiyi hiç görmedi ki açık açık göstersin. Üvey anne elinde büyüdü. Hayat hep sert taşlar üstünde büyüttü onu. Hayatı boyunca çalıştı. Terzi oldu, muhtar oldu, dede oldu. O bedenin içinde kim bilir ne hayaller, ne düşünceler sakladı.

Ah dedem. Çocukluğum dedem. Şimdi bir hastane yatağında yatan, bir okyanus ötemde olan, aklımda bir kuş gibi kanatlanıp uçup dağları, ovaları, denizleri geçtiğim, yatağının başucuna usulca konup sımsıkı sarıldığım, torunun Esra geldi, seni çok seviyor, seni çok özledi diye fısıldamak istediğim, canım dedem.





Friday, March 24, 2017

Ama ben hep sabahı sevdim...



Ama ben hep sabahı sevdim.

Taptaze, yeni, umut dolu sabahı.

Küçüklüğümün sabahlarını. Ergenliğimin, gençliğimin, yetişkinliğimin sabahlarını.

Ne güzel bir sözcüktür 'Sabah'. Sanki söylerken hafiften bir rüzgar esiyor. Güneş ilk ışıklarıyla yüzüme dokunuyor. Yeni bir günün heyecanı, bütün olasılıklarıyla, bütün varlığıyla içimde kıpraşıyor.

Çocukluğumun sabahlarında, babam müthiş bir enerjiyle odamıza dalar,

'Okul vakti yaklaştı
Bütün lambalar söndü
Her taraf güne döndü'

diye çok güzel bir şarkı söylerdi. Perdeleri açar, bizi öperek uyandırır, kahvaltıyı hazırlamaya içeri giderdi.

Amerikalıların bir tabiri var, 'Sabah insanı' diye.

Babam gibi ben de oldum olası 'sabah insanı' oldum. Ailenin sabah mızmızları, kardeşim ve annemdir. Yüzlerinden düşen bin parça olurdu sabahları. Konuşmak istemezler, içlerine çekilirlerdi. Sorularımıza kısa homurtularla cevap verirlerdi!

Biz babamla cıvıl cıvıl kahvaltı eder, güne başlamak için sabırsızlanırdık.

Kahvaltının en sevdiğim öğün olması da bundandır.

Yazdığım bütün makeleleri sabahın çok erken saatlerinde, henüz güneş dahi doğmamışken yazıp bitirebilmem bundandır.

Sabahları bir şey yememiş, çay/kahve bile içmemiş olsam gülümseyebilmem bundandır.

Şu hayatta ne yaşarsak yaşayalım, her gecenin sonunda güneşin mutlaka doğacağını bilmenin gücüne duyduğum itimat bundandır.

Sabahlar olmasa, yaşayabilir miydim acaba?

Bir sabahı daha gördüm. 24 Mart Cuma, enfes bir bahar sabahı. Tatlı bir meltem esiyor. Güneşin eğik ışıkları çıplak ağaç dallarına dokunup onları ısıtıyor.

Yeni bir güne, çalışmaya, üretmeye, öğrenmeye, öğretmeye hazırım.

Şükürler olsun.




Tuesday, March 7, 2017

Neden yazamıyorum?


Günler birbiri ardına eklenmiş, kayıp giderken gözlerimin önünden, sanmayın ki unuttum burayı.

Ama artık nedense yazamıyorum. Bir dönemdir, geçer belki.

Kendi içime dönüp kendi sesimi bulmamı engelleyecek kadar gürültülü etrafım.. Günümün her saati dolu, sürekli bir koşturmaca, bir yerlere yetişmeye çalışma, hem meslek sorumlulukları, hem annelik sorumlulukları derken zor yetişiyorum herşeye.

Derken garip bir melankoli geliyor oturuveriyor içime bir akşamüstü.. Onun varlık sebebi de o galiba, arada beni durdurup, derin bir nefes aldırıp boş duvarlara baktırmak. Bu dünyada herşeyin olduğu gibi, melankolinin de bir görevi var.




Hayat sürprizlerle çıkıverdikçe önüme, gerçekliğim değiştikçe, bakışlarım, nefesim, kalp atışlarım yenilendikçe, nefesin, anın, varlığın kıymetini daha çok anlıyorum. Bir adım daha, bir adım daha atabilmenin, bir gün daha sevebilmenin, bir an daha nefes alabilmenin aslolan olduğunu keşfediyorum. En yakınımdaki yüreklere sıkıca sarılıp, ellerini tutuyorum.

Ne yapalım? 'Yaşayacağız, Vanya Dayı' :)




Saturday, December 10, 2016

Köşe


Aralık 2016.

Soğuk ve karlı bir akşam vakti.

Dışarıda kar fırtınası hızını usulca arttırırken...

35 yaşında bir kadın, elinde çay fincanı, usulca yudumlayıp, dışarıda hafif tüyler gibi uçuşan kar tanelerini izlemektedir.

Aklında Cenap Şahabettin'in mısraları.

Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş; 
Eşini gaib eyleyen bir kuş gibi kar Geçen eyyâm-ı nevbahârı arar... Ey kulûbün sürûd-i şeydâsı, Ey kebûterlerin neşîdeleri, O bahârın bu işte ferdâsı: Kapladı bir derin sükûta yeri karlar Ki hamûşâne dem-be-dem ağlar! 



6 senedir yuva dediği evde, nice mutlu akşamlar yaşadığı köşede, uzun kış geceleri boyunca elinde çay fincanı ve bir kitapla üzerinde saatler geçirdiği koltukta otururken..

Düşünmektedir. 

'Daha buradayken burayı özlemek' nedir? İnsan, içinde bulunduğu ana nasıl nostalji duyar? Bunları. Ve daha pek çok şeyi.

O köşeden sokağı izlediği günler birikmiş, dışarıdaki kar taneleri gibi yağmaktadır üzerine.

Zamanın, hafızanın, anıların ağırlığı, bir yük gibi binmiştir omuzlarına.

İç geçirir kadın, sarı lambanın camdaki yansımasının üzerine doğru usulca düşen kar tanelerini izlerken.

O evde geçirdiği son bir kaç güne girerken. 

Çayından bir yudum daha alır. Sonlar, yeni başlangıçlar, evler, evlerdeki hayatlar üzerine düşünür. 

Hayatın esrarı üstüne düşünür. Anlar ve günler bazen uzayıp giderken, geriye dönüp bakınca yaşamın nasıl bir ışık seli gibi akıp gitmiş olduğuna şaşırarak.

Soğuk bir Aralık akşamı.

Kadın düşünür. Karlar düşer.

Melankoli, yüreğine soğuk rüzgarlar gibi eser. Ürperir kadın, titrer içi. Elindeki fincana daha sıkı, sımsıkı sarılır.


Monday, November 28, 2016

Bir masa etrafında


*String reprise*

Sizin yanınızda..

Evimde hissediyorum kendimi.

Sevgiyle sarmalanıyor, huzurla doluyorum.

Bir somun ekmek dilimine tereyağı ve balı katık etmişim de yanına bir demli çay koymuşum..

Yanımda siz. Gülüşleriniz. Bakışlarınız. Kucaklayışlarınız.

Çok sevildiğimi bildiğim yerlerde (annemin, anneannemin evinde mesela) hissettiğim o rahatlık, mutluluk hissi. Kendim olabildiğim, hiç bir maske takmak, hiç bir role soyunmak zorunda kalmadığım, hiç bir savunma mekanizmamı harekete geçirmek zorunda olmadığım zamanlarda hissettiğim o ferahlık, özgürlük hissi.

Aynı dili konuşuyor ya hani yüreklerimiz, ben bir kelime dahi söylemeden bakışlarımdan anlarsınız beni.

Beni benden daha iyi tanır ve anlatırsınız bana kendimi, ki gülerim çocuk gibi, ama hiç şaşırmam.

Kendi kodlarımız, kendi mimiklerimiz, kendi şifrelerimiz vardır, anlayamaz başkaları.

Beni asla yargılamayacağını bildiğim aklınızın yanıbaşında durunca, benzersiz bir güven hissi kaplar yüreğimi.

Yanımda siz.

Bir battaniye gibi sarmalayan, saran sevginiz. Varlığınız.

Çayımdan bir yudum daha alırım. İçim ısınıverir.

Bir masa etrafında oturmuşuzdur yine. Gece uzanır önümüzde.

Kahkahalar atar, ağlar, gülümser, bağırır, fısıldarız.

Okuruz.

Yaşamın özünü, öz suyunu damıtır, kelimelere döker, yazarız.