Thursday, July 2, 2009

Geçen sene 5 Temmuz sabahı


'Something old, something new
Something borrowed, something blue'

Yüzümde bir gülümseme, içimde bir kıpırtıyla uyandım. İşte bu eski İngiliz tekerlemesi aklımda dönüp duruyordu. Anneannemin 40 senedir takmakta olduğu ve bana hediye ettiği güzel küpeleri taktım (Eski bir şey). Yine canım anneannemin benim için önceki hafta alıp bana hediye ettiği bileziği koluma geçirdim (Yeni bir şey)
Elime küçük beyaz saten çantamı aldım (ödünç alınmış bir şey). Gelinliğimin içine minik mavi bir nazar boncuğu taktım (mavi bir şey). İçimde kelebekler, yüzümde gülücüklerle ayakkabılarımı giydim, elime beyaz gül buketimi aldım. Bart'ımın elini tuttum. Hikayemiz o gün başladı işte.

Aradan 365 gün geçmiş. 1 sene.

Birlikte zaman ne çabuk geçti Bart'ım.. 3 gün sonra birinci senemiz doluyor. Tanışmamızın ise 3. yılı olacak neredeyse.

Bir yıl, deli dolu, kahkahalarıyla ve gözyaşlarıyla..

Bir yıl içinde, çok şeyi anladım.

Anladım ki, insan, en karanlık anlarında, stres ve korkuyla dolu bir anda ağlarken bile, eğer onu sımsıkı saracak iki kol varsa eğer, herşeye katlanabilirmiş bu hayatta..

Anladım ki, bazen evimizin içindeki eşyalara bakıp 'Bunlar ikimizin eşyaları, burası bizim evimiz' diye hala şaşırıp, seviniyorum :)

Anladım ki, evlilik ne mükemmel bir peri masalı, ne de korkunç bir kabusmuş. Hayatın kendisi gibi, hem pamuk şekeri kadar tatlı, hem de bazen bir zeytin gibi burukmuş.

Anladım ki, evlilik herkese göre değil, ama kesinlikle bana göreymiş.

Anladım ki, gerçek sevgi, sevdiğini her halinde, günün her saatinde görüp, ona rağmen çok ama çok sevmekmiş. 'Hastalıkta ve sağlıkta', ölüm bizi ayırana dek 'biz' olmakmış.

Anladım ki, sabaha karşı, gecenin en karanlık saatlerinde kabuslardan uyanıp sol tarafıma döndüğümde varlığını hissetmek, dünyanın en huzur verici hissiymiş.

Anladım ki, ileride dönüp geçmişe baktığımızda ve bu yılları düşündüğümüzde 'Küçücük bir evimiz vardı ama ne kadar mutluyduk' diyeceğiz :)

Anladım ki, insanın eşinin aynı zamanda 'en iyi arkadaşı' olması, insana bahşedilen en büyük lütuflardan biriymiş.

Anladım ki, şu dünyada hepimiz bir yarım elmayız. Benim diğer yarım, sensin. Kaderimde yazılı olan, ruhumun tamamlayıcısı, içimin huzuru.. Sensin.

İnşallah birlikte 50. yılımızı da kutlarız, hayat arkadaşım.

Tuesday, June 30, 2009

Chicago'da gece


Zaman, saniyeleri dakikalara, dakikaları saatlere, saatleri günlere tamamlıyor. Günler hızla geçiyor.
Kedicik, halının üzerine uzanmış, uyukluyor. Arada bir sanki rüya görüyormuş gibi 'gurrr'luyor.
Yan dairede bir bebek ağlıyor.
Evimiz sessiz, pencereden tatlı bir meltem giriyor içeri. Bazen sokaktan geçen arabaların sesleri.
Ben tıkır tıkır klavyede bir şeyler yazıyorum.
Dışarıda serin bir yaz gecesi.
Haziran ayının son gününün gecesi. Yazın üçte biri bitti bile. Annemin deyişiyle 'Göz açıp kapayıncaya kadar kış gelir'.

Yarın, tekrar kütüphaneye gitme ve araştırma yapma günlerim başlıyor. Kitapların kokusunu, kütüphaneyi, orada arkadaşlarımı görmeyi özledim. Kampüsümü çok seviyorum. Havada asılı duran kahve kokusunu, ahşap masa ve sandalyelerdeki 'yaşanmışlık çizgileri'ni, duvarlardaki eski portreleri, kampüsteki kafeleri, gotik binaları, asırlık ağaçları, nilüfer yapraklarıyla kaplı minik göletimizi, yemyeşil çimleri, kampüste yürürken heyecanlı heyecanlı konuşan öğretmen ve öğrencileri, kısacası 'akademi'yi çok seviyorum! Öğrenmek ve öğretmek, hayatta en çok sevdiğim şeyler ve sanırım ben bunları yapmak için doğmuşum.

Bir yandan da mis kokulu annemi, canımın içi babamı çok ama çok özledim. İstanbul'u da. Eylül ayını iple çekiyorum.

Bir de bugünlerde canım feci şekilde 'buğdaylı yoğurt çorbası' çekiyor. Yapıp, buzdolabında soğutup, serin serin yemek istiyorum şu yaz günlerinde. Şöyle naneli filan, üstü de kavrulmuş soğanlı...mmmm :)

Chicago'da bir Haziran ayı daha, böyle bitiyor işte..


Monday, June 29, 2009

Türk Sinemasından iki klasik

1 - Vesikalı Yarim:


'Çok eskiden rastlaşacaktık...'

Sabiha (Türkan Şoray), Vesikalı Yarim


1968 yapımıdır. Tüm Türk filmleri içinde en çok sevdiğimdir. Benim için bir 'kült film'dir. Türkan Şoray'ın bu filmdeki güzelliğinin ve oyunculuğunun yanına, bence başka hiç bir Türk kadın oyuncu yaklaşamaz. Ne kadar gençtir, ne kadar güzeldir ve sarışınlık bile ona ne kadar yakışmıştır bu filmde! Ömer Lütfi Akad yönetmenliğini konuşturmuştur, siyah-beyazlığı ise filme ayrı bir hava katmıştır. Sabiha ve Halil'in aşkı, dünyanın en naif, güzel ve masum aşklarından biridir ve hep öyle kalacaktır benim için. Hikayenin gerçekçiliği ve hüznü, insanın içine işler. 'Kalbimi kıra kıra...' şarkısı ise uzun süre aklına kazınır bu filmi izleyenin.

Orhan Pamuk da en sevdiğim kitabı olan 'Kara Kitap'ta bahseder bu filmden. Benim için değeri hiç azalmayacak, hatta
yıllar geçtikçe şarap gibi değerlenecek enfes bir klasiktir.


2 - Sevmek Zamanı:



'Sana, dünyada hiçbir erkeğin hiçbir kadını sevemeyeceği kadar aşığım. Sana aşık olarak kalmak istiyorum. İşte hepsi bu kadar.'

Halil (Müşfik Kenter), Sevmek Zamanı



Bir gün bir adam, tanımadığı bir kadının fotoğrafına aşık olur. Bu aşkı gözünde öyle büyütür ki, kadının gerçek haliyle tanışmayı bile reddeder bundan sonra.

1965 yapımı, yönetmeni Metin Erksan. Başrollerde hayranı olduğum Müşfik Kenter ve Sema Özcan var. Müşfik Kenter o kadar genç ki.. Gözlerime inanamadım. Önce onun o buğulu sesini duyacağım diye düşünürken, sesinin dublajlanmış olduğuna biraz şaşırdım ve hayalkırıklığına uğradım açıkçası. Ama sonradan farkettim ki filmin havasına öylesi daha uygunmuş. İlginçtir ki, bu filmde de yine Halil adında bir erkeğin aşk hikayesini izliyoruz.

Film hakkında ne söylesem bilmem ki.. İlk aklıma gelen şey, şimdiye kadar böyle bir Türk filmi izlememiş olduğum. Hem gerçeküstü sahneleri vardı, hem de gayet klasik Türk filmi diyalogları geçiyordu bazen karakterlerin arasında.. Bazı sahneleri, bir Tarkovsky ya da Bergman filminden alınmış kadar estetik ve güzeldi. Sinematografi, kadrajlar, siyah ve beyazın muhteşem uyumu, enfes güzellikte 'eski İstanbul' ve yağmur görüntüleri.. Hayran kaldım. Tasavvufta çok görülen bir tema olan 'Surete aşık olma' teması filmin ana çerçevesini oluşturuyor. Senaryo ve oyunculuklar konusunda ise yorum yapmıyorum. Bu klasik filmi, izleyip kendiniz karar verin bence. Eminim ki daha önce kesinlikle böyle bir Yeşilçam filmi izlememişsinizdir.


Everything is Illuminated


Musevi bir Amerikalı, 2. Dünya Savaşı'nda dedesinin Nazilerden kaçmasına yardım eden Ukraynalı kadını bulmak için yollara düşerse ne olur? Biliyorum, Nazi Soykırımı ve İkinci Dünya Savaşı konuları artık uzatıla uzatıla sakız halini aldı. Ama bu film biraz farklı işlemiş konuyu. Çok daha sıcak, samimi, eğlenceli bir film olmuş böylece.

Her ne kadar Elijah Wood'u her gördüğümde 'Aaaa, hobbit!' diye seslenmek istesem de kendisine, ve film her ne kadar bazen Hollywood klişelerine yenik düşse de, inanılmaz eğlenceli bir filmdi. Özellikle ilk yarısında Alex karakterinin Ukrayna aksanlı İngilizcesi insanı yerlere yatırıyor gülmekten. Alex de zaten Gogol Bordello grubunun solisti olan Eugene Hütz'müş, sonradan öğrendim.


Film tam bir yol filmi, işte böyle 'gözlere ziyafet' bir sahne de var içinde. Bir de süper eğlenceli şarkı 'Start Wearing Purple'la bitiyor. Bunlar bile yeter bence izlemek için bahane olarak :)

Thursday, June 25, 2009

Elveda M J


Bilgisayarımın başına oturdum. Komaya girdiği haberini aldım.

Dışarı çıktık, göl kenarında yarım saat koştuk. Geri dönünce tekrar bilgisayarımın ekranına göz attım. Korktuğum haber oradaydı.

Jacko, çocukluğumun ve ilkgençliğimin çok büyük bir parçasını da alarak yanına, gitmişti.

Annem, Elvis Presley ya da Cem Karaca öldüğünde neden o kadar çok ağlamış, şimdi anlıyorum. Benim neslimin ortak kültürünü oluşturan en büyük yıldızlardan biri kayarken, ben de aynı acıyı hissediyorum.

'anneni daha sık anımsıyorsan hatta anlıyorsan...' diyordu Sezen. Yaşlanıyor muyum?

Elveda M.J..


Wednesday, June 24, 2009

İyi ki doğdun Susam Sokağı!


Susam Sokağı, bu yıl 40 yaşında! Newsweek'te okuduğum bir makaleye göre Susam Sokağı'nın ilk bölümünün 1969'da A.B.D'de yayımlanmasının üzerinden tamı tamına 40 yıl geçmiş. Bu 40 yıl içinde bu çocuk programı, dünya çapında yüzlerce ülkede gösterildi, yüzlerce dile çevrildi, bir değil bir çok nesil onunla büyüdü. Şimdi dünyanın birbirine çok uzak iki ülkesinden iki çocuk bir araya gelse, birbirlerinin dilini anlamasalar bile ikisi de Kurbağacık'ı tanıyordur büyük bir olasılıkla. Evrensel bir dil oluşturdu Susam Sokağı, dünya çocuklarının arasında.

Benim gibi 80lerin sonu ve 90ların başında çocukluğunu yaşayanlar için unutulmazdır Susam Sokağı. Kardeşim okumayı bu programdan öğrendi. Ben Büdü'yü oradan öğrendim. Ben küçükken sürekli kitap okuduğum için ve kardeşim de beni kitap okurken 'Hadi oyun oynayalım!' diye rahatsız ettiği için ona Edi derdik, bana da Büdü. Susam Sokağı olmasaydı, 'Dağdan geliyor bir kız döne döneee..' ya da 'Çek çek kürekleri, sür arabayıııı...' gibi eğlenceli şarkılardan hiçbirini öğrenemez, muhteşem ve karizmatik 'Sayıların Kontu'yla asla tanışamazdık. 'Bir iki üç dört beş altı yedi sekiz dokuz on on bir on ikiiiiiiii' diye biten şarkıyı da hiç söyleyemezdik kardeşimle. Bizim neslin ortak kültürünün çok büyük bir parçasıdır Susam Sokağı. Türkiye'de yayınlanan bölümleri de ayrı güzeldir. Çocukken Nihat Amca, Tahsin Usta, Zehra Teyze, Zeynep Abla ve Hakan Abi'nin yaşadığı o eğlenceli ve mutlu dünyada yaşamayı çok istemişimdir!

Susam Sokağı'yla ilgili bilinmeyen gerçekler:

- 1969'da Susam Sokağı ilk çıktığı zaman, A.B.D'de ırkçılık hala varlığını sürdürüyormuş. Susam Sokağı'nın temelinde yatan fikir, yani farklı ırklardan ve türlerden varlıkların barış ve huzur içinde birlikte yaşayabileceği fikri, ırkçılığa vurulan ilk darbelerden biriymiş.

- Susam Sokağı, A.B.D'de siyahi vatandaşların alt rollerde (hizmetçi, dadı, hademe...vs) gibi gösterilmeyip beyazlarla eşit rollerde göründüğü ilk televizyon programlarından biriymiş. Hatta sırf bu yüzden, Amerika'nın bazı eyaletlerinde çok büyük bir tepkiyle karşılanmış ve mesela Mississippi eyaletinde Mayıs 1970'de gösterimi yasaklanmış. Ama halkın (özellikle Afrikalı-Amerikalıların) çok büyük tepkisiyle karşılaşmışlar ve 22 gün sonra bu yasak kaldırılmış!

- Susam Sokağı yayımlanmadan önce, okul öncesi çocukların zekası, çok hafife alınıyormuş. Çocuklara 6-7 yaşından önce bir şeyler öğretmenin gereksiz olduğu düşünülüyormuş. Kimsenin aklına, çocuklara okuldan önce de çok şey öğretilebileceği, bunun da bazen televizyon aracılığıyla yapılabileceği gelmiyormuş. Susam Sokağı bu konuda bir çığır açmış durumda.



- Susam Sokağı sayesinde şu anda dünyanın her yerinde okul öncesi yaş grubunda milyonlarca çocuk, 1'den 100'e kadar sayabiliyor, renkleri, şekilleri tanıyor. :)

- 1998'de İsrail ve Filistin'de ortak yayınlanan Susam Sokağı 'Ortadoğu Versiyonu'nda, Yahudi ve Arap karakterler birbirlerini ziyaret ediyor, birlikte huzur içinde yaşıyorlarmış. Daha sonra Filistin'de intifada hareketi başlayınca, bu program yayından kaldırılmış. Şu anda Filistin'de gösterilen Susam Sokağı'nda hiç Yahudi karakter yok.

- 11 Eylül saldırılarından sonra yayınlanan bir Susam Sokağı programında Elmo karakteri, mutfağında yağın yanmasıyla çıkan basit bir ateş karşısında dehşete düşüyor ve gerçek hayatta New York - Harlem'de çalışan itfaiyecileri ziyaret ediyormuş! Amerikalıların 11 Eylül'den sonra nasıl paranoyak bir ruh hali içine girdiklerini çok iyi betimlemiş bence.

- A.B.D'deki Hispanik (Latin Amerikalı) nüfus, Susam Sokağı'nı, içinde hiç Hispanik bir karakter barındırmadı diye yıllardır eleştiriyormuş!

Ne ilginç değil mi, basit gibi görülen bir çocuk programının bile dünya olaylarından ve politikadan bu kadar etkilenmesi? Kim ne derse desin, bence Susam Sokağı'nın etkisi önümüzdeki senelerde de devam edecek. Nice nesil, bu güzel programla büyüyecek.

Biraz nostalji yaşamak isteyenler şuraya ve şuraya bakabilirler :)

İyi ki doğdun Susam Sokağı, iyi ki varsın!

Monday, June 22, 2009

Ne yesem?



A.B.D'ye geldiğimden beri, ne yediğime ve içtiğime inanılmaz ölçüde takmış durumdayım. Türkiye'de hiç böyle bir sorunum yoktu. Tabii ki oradayken annemin enfes ve sağlıklı yemeklerini yiyor olmanın da bunda bir rolü vardır elbet! Annem, sağlıklı yemek pişirme konusunda inanılmaz bilinçlidir. Yemeklerin içine zeytinyağından başka yağ koymaz. Zeytinyağını bile ölçüp, iki yemek kaşığından fazla koymaz. Evimize ayçiçek yağı, tereyağı...vs girmez. Evimizde kızartma hayatta yapılmaz. Organik ve kepekli ekmek yemeye dikkat ederiz. Bol bol salata, zeytinyağlı sebze yemekleri, az yağlı beyaz et, meyve ve lifli besinler yeriz. Evimize kola, gazoz....vs gibi meşrubatlar hiç bir zaman girmedi. Şekersiz siyah ya da yeşil çay içeriz. Unlu ve yağlı kekler, börekler, çörekler, hazır bisküviler, gofretler....vs hayatta bulunmaz bizim evde. Ayrıca annem genelde hep günlük ya da iki günlük, taze yemek yapar, o yemek bitmeden başka yemek yapılmaz. Ben de anneme çekmişim, buzdolabımda biraz fazla yemek birikse korkuyorum, bunları nasıl yiyeceğim diye :)

Annem o kadar bilinçli yemek yapıyor ki, ne zaman Türkiye'ye gitsem ve evimizde bir iki ay kadar kalsam, onun hafif yemekleriyle kesinlikle bir kaç kilo veririm.

Ama Amerika'ya geldiğimden beri yemek seçimi olayı zor olmaya başladı. Bu ülkede süpermarketler öylesine geniş ve devasa, insana sunulan ürünler öylesine çeşitli ki, 'bu akşam ne yesek?' sorusu bile ızdıraba dönüşebiliyor. Her gün, ayrı bir besin maddesinin ne kadar 'zararlı' olduğuna dair makaleler çıkıyor. Kırmızı et damar tıkar, peynir aşırı yağlı, tereyağı desen öyle, meyve-sebzeler organik değilse içinde kimyasallar var, soya aşırı işlenmiş, süt laktozlu olduğundan gaz yapıyor, ekmekler zaten sünger gibi ve ekmekten başka her şeye benziyor...Geriye ne kaldı ki zaten? Sürekli yediklerimiz hakkında vicdan azabı hissetmemizi sağlayan mekanizmalar var. Ama işin garip ve ironik yanı ise, A.B.D'de şu anda 40 milyon kadar obez insanın yaşaması. Yediklerinden suçluluk duydukça daha da çok yiyen, garip bir toplum.

Bir haftalık vegan deneyim sonucunda anladım ki o da bir hayat şekli olarak çok zor bir seçim. Vejeteryanlığı ise, bir ahlaki seçim olmaktan çok bir 'moda' haline dönüştüğü için sevmiyorum. Vejeteryanların çoğunda olan 'Ah size acıyorum, ölmüş cesetleri yemek ne kadar kötü, ben sizden ne kadar da üstünüm, en doğru seçimi ben yapıyorum....' tavrından hiç hazzetmiyorum. Neden et yiyenler kararından memnun mesut yaşarken vejeteryanlarda sürekli bir misyonerlik azmi ve herkesi kendine benzetme isteği var ki? Herkes seçimiyle mutlu olsun, değil mi?

Ayrıca son zamanlarda okuduğum şu makaleye göre gençlerin çoğu, hayvanlar çok umrunda filan olduğu için değil, düpedüz zayıflamak için seçiyormuş vejeteryanlığı. 'Vejeteryan' olduğunu söyleyenlerin yarısı da, tavuk ve balık eti yemeye devam ediyormuş aslında!

Benim şimdiki yemek planım şöyle:

- Amerika'dayken dışarıda (restoranda, kafede...vs) deniz ürünleri dışında başka bir et yemiyorum. Etlerin nereden geldiği meçhul olduğu için, artık dışarıda et yemeyi midem kaldırmıyor.

- Burada bildiğimiz bir kasaptan aldığımız etleri, kendi evimde pişirip yiyorum. Böylece etin içine hangi yağı koyduğumu, etin nasıl piştiğini bilerek içim rahat olarak yiyorum.

- Meyve ve sebzelerden mutlaka organik alınması gerekenleri öyle alıyor ama diğerleri konusunda çok da dikkat etmeye gerek olmadığını düşünüyorum. 'Hangilerini organik almalıyız?' diye soruyorsanız, şuraya bakabilirsiniz.

- Süt ve süt ürünlerinin tamamen yağsız ya da çok az yağlı olanlarını tercih ediyorum. Böylece çok yağ tüketmeden protein ihtiyacımı karşılamış oluyorum.

- Kahvaltımı çok güçlü yapmaya, öğle yemeğimde bol sebze yemeye, akşam yemeğinde ise mümkün olduğu kadar hafif yemeye çalışıyorum. Bunun için takip edilmesi gereken prensip 'Sabah bir kral gibi, öğlen bir prens gibi, akşam ise bir çiftçi gibi yiyin.' imiş.

- İşlenmiş ve rafta bir ay dursa bozulmayacak her türlü yiyecekten (cips, kraker, bisküvi, kurabiye....vs.vs.) kaçınmaya çalışıyorum. Tatlı seçimimi küçük bir parça siyah çikolatadan yana kullanıyorum genelde.

- İçecek olarak süt, su, maden suyu, ayran ve şekersiz çaydan başka bir şey içmemeye çalışıyorum. İçeceklerden neredeyse hiç şeker almıyorum.


A.B.D'deki yemek endüstrisi ile ilgili bir kaç film:

- Super Size Me: Amerika'nın 'beslenme makinesi'nin korkunç gerçeklerine gözümü ilk açan film. Bu ülkede yaşayan herkesin en az bir kez, mümkünse bir kaç kez izlemesi gerektiğine inanıyorum.

- Earthlings: Beni 'neredeyse vejeteryan' yapan, hayvanlarla olan ilişkimizdeki tüm gerçekleri göz önüne seren inanılmaz film. Verdiğim linkte filmin tamamı var. İçerdiği görüntüler öyle herkese göre değil, benden söylemesi. Ama gerçekle yüzleşmeye korkmayan bütün 'dünyalı'ların bir kez izlemesi gerekiyor bence.

- Fast Food Nation: Richard Linklater'ın ilginç bir filmi. A.B.Ddeki 'Fast-food' Endüstrisinin gerçek yüzünü anlatıyor. Kurgusal bir film olmasına rağmen tabii ki filmdeki gerçeklik payı bariz bir şekilde ortada. Henüz geçen hafta izledim. 'Hamburgerimdeki et nereden geliyor, içinde neler var?' diye merak eden herkes izlesin. İzledikten sonra bir daha hamburger yiyemeyebilirsiniz, söylemedi demeyin ;)

- Food, Inc: Bu da yine yemek şirketleri ve yiyecek endüstrisiyle ilgili, A.B.D sinemalarına yeni gelmiş olan bir film. Henüz izleyemedim ama en kısa zamanda izleyeceğimden emin olabilirsiniz! Çok bilgilendirici olacağa benziyor.


Düşününce, beslenme gerçekten o kadar önemli ki. Her gün bir kaç kez yaptığımız bir seçim, vücudumuza yani en değerli varlığımıza neler verdiğimiz.

'Sağlıklı beslenme' konusunda sizin düşünceleriniz nedir? Bana verebileceğiniz tavsiyeler var mı?

Saturday, June 20, 2009

Revolutionary Road


Kate Winslet ve Leonardo DiCaprio'nun, 'Titanik' zamanlarından bu yana ne denli olgunlaşmış olduklarını görmek çok ilginç gerçekten. Gözlerimizin önünde oyunculukları evrildi ve gelişti ikisinin de. Çok daha sofistike, çok daha derin ve incelikli rolleri üstlenebilir oldular. Sam Mendes'in filmi Revolutionary Road da bunun bir kanıtı zaten. A.B.Dnin banliyölerindeki, küçük kasabalarındaki o boğucu havayı, 'yaşayan ölü' gibi otomatiğe bağlanmış olarak yaşayan insanları çok güzel betimlemiş yönetmen. Filmi izlemek çok kolay değil ama. Birincisi, aşırı derecede negatif enerji yüklü bir film. İnsan, iki karakterin çarpışmalarını, kavgalarını izlerken bile boğulacak gibi oluyor. Bütün film boyunca sürekli bir sürtüşme, kıvılcımlanma, nefretin alevlenmesi hissi bizi sarmalıyor.

Ayrıca filmi izlerken bir çok sahnede kendimi bir tiyatro oyunu izliyormuş gibi hissettim. Oyunculuklar gerçekten fazla teatral ve abartılı geldi bazı yerlerde, sanki sinema için değil de bir piyes için oynanmış gibi. Bu boğucu hislere rağmen başarılı bir film olmuş.

İnsanların, 'bilinmeyen'den ölesiye korkarak hayallerini ertelemeleri ve bildikleri yerlere, insanlara, kişilere, işlere tutunmaları ne acı. Bu yüzden nice insan, gerçekten sevdiği işi yapamıyor, gerçekten istediği yerde yaşayamıyor, gerçekten sevdiği insanlarla bir arada olamıyor. Daha sonra ise pişmanlık, bütün hayatının ana teması oluyor. Bu filmdeki karı-kocanın hikayesi, bunun en güzel örneği.

Stalker


'Il y a un autre monde mais il est dans celui-ci.'

Paul Eluard


Andrei Tarkovsky’den bir şaheser daha.. Stalker, sanki insanın uykusunun en derin yerinde gördüğü bir rüya gibi. Çok derin, bambaşka bir boyuta götürüyor insanı.. Tek başıma, düşünceler içinde izledim. Güzel ve lezzetli bir meyveyi ağır ağır yer gibi. Tadına vara vara, hiç acele etmeden.
Sahnelerin hepsi bir fotoğraf güzelliğindeydi. Tabii ki ortalama bir Hollywood sineması izleyicisi için izlemesi çok zor olabilir. O yüzden ben de bu tür 'felsefi' filmleri tek başıma izliyorum zaten, sonradan kimsenin şikayetlerini, 'niye böyle sıkıcı bir film seçtin' demesini dinlememek için :) Tek başıma izleyince inanılmaz huzurlu ve mutlu oluyorum.

'Sinema tarihinin en güzel sahneleri' arasına koyabileceğim sahne ise, demiryolu rayları üzerinde üç adamın 'The Zone' adı verilen gizemli bölgeye gittikleri sahneydi. Kamera, adamların çok yakın plan olarak başlarının arkasını ve profillerini çekiyor. Arka planda ise, değişen manzaralar, Sovyetlerin o endüstriyelleşmiş, metal ve beton dolu görünümü. Siyah-beyaz olan bu dünyadan, renkli dünyaya, doğaya ve 'The Zone'a yani 'Bölge'ye ilk geçiş anı. Bu kadar şiirsel bir sahne izlememiştim. 'Başka bir boyuta geçiyor olma' duygusu bu kadar mı güzel verilir? Bahsettiğim sahne şurada izlenebilir. enfes güzellikteki rüya sahnesini ise şurada bulabilirsiniz.

Tarkovsky külliyatıma daha nice güzel filmi eklemek dileğiyle..