Monday, August 14, 2017

Tütün gibi


'Tütün gibi tükendi zaman' diyordu Volkan Konak.

Tütün gibi tükendi seneler. İçilen binlerce sigara gibi.

Çocukluğumun geçtiği o ev. Banyoda nem ve rutubet kokusuna karışan sigara kokusu. Salonda kavuniçi yastıklar. Arka balkon. Ezan sesleri. Martı sesleri. Dedemin arkaya doğru uzanan terzi atölyesi. İçerden gelen dikiş makinesi tıkırtıları. Koşup sarılıyorum dedeme, beni öyle sıkı bastırıyor ki tütün kokulu gömleğine, gözlüklerim kayıyor gözümden. Her sarıldığında oluyor bu. Beni çok seviyor olmalı. Ne kadar seversek o kadar sıkı sarılmaz mıyız?

Yeşil gözlü, uzun boylu dedem. Sevgiyi hiç görmedi ki açık açık göstersin. Üvey anne elinde büyüdü. Hayat hep sert taşlar üstünde büyüttü onu. Hayatı boyunca çalıştı. Terzi oldu, muhtar oldu, dede oldu. O bedenin içinde kim bilir ne hayaller, ne düşünceler sakladı.

Ah dedem. Çocukluğum dedem. Şimdi bir hastane yatağında yatan, bir okyanus ötemde olan, aklımda bir kuş gibi kanatlanıp uçup dağları, ovaları, denizleri geçtiğim, yatağının başucuna usulca konup sımsıkı sarıldığım, torunun Esra geldi, seni çok seviyor, seni çok özledi diye fısıldamak istediğim, canım dedem.





Friday, March 24, 2017

Ama ben hep sabahı sevdim...



Ama ben hep sabahı sevdim.

Taptaze, yeni, umut dolu sabahı.

Küçüklüğümün sabahlarını. Ergenliğimin, gençliğimin, yetişkinliğimin sabahlarını.

Ne güzel bir sözcüktür 'Sabah'. Sanki söylerken hafiften bir rüzgar esiyor. Güneş ilk ışıklarıyla yüzüme dokunuyor. Yeni bir günün heyecanı, bütün olasılıklarıyla, bütün varlığıyla içimde kıpraşıyor.

Çocukluğumun sabahlarında, babam müthiş bir enerjiyle odamıza dalar,

'Okul vakti yaklaştı
Bütün lambalar söndü
Her taraf güne döndü'

diye çok güzel bir şarkı söylerdi. Perdeleri açar, bizi öperek uyandırır, kahvaltıyı hazırlamaya içeri giderdi.

Amerikalıların bir tabiri var, 'Sabah insanı' diye.

Babam gibi ben de oldum olası 'sabah insanı' oldum. Ailenin sabah mızmızları, kardeşim ve annemdir. Yüzlerinden düşen bin parça olurdu sabahları. Konuşmak istemezler, içlerine çekilirlerdi. Sorularımıza kısa homurtularla cevap verirlerdi!

Biz babamla cıvıl cıvıl kahvaltı eder, güne başlamak için sabırsızlanırdık.

Kahvaltının en sevdiğim öğün olması da bundandır.

Yazdığım bütün makeleleri sabahın çok erken saatlerinde, henüz güneş dahi doğmamışken yazıp bitirebilmem bundandır.

Sabahları bir şey yememiş, çay/kahve bile içmemiş olsam gülümseyebilmem bundandır.

Şu hayatta ne yaşarsak yaşayalım, her gecenin sonunda güneşin mutlaka doğacağını bilmenin gücüne duyduğum itimat bundandır.

Sabahlar olmasa, yaşayabilir miydim acaba?

Bir sabahı daha gördüm. 24 Mart Cuma, enfes bir bahar sabahı. Tatlı bir meltem esiyor. Güneşin eğik ışıkları çıplak ağaç dallarına dokunup onları ısıtıyor.

Yeni bir güne, çalışmaya, üretmeye, öğrenmeye, öğretmeye hazırım.

Şükürler olsun.




Tuesday, March 7, 2017

Neden yazamıyorum?


Günler birbiri ardına eklenmiş, kayıp giderken gözlerimin önünden, sanmayın ki unuttum burayı.

Ama artık nedense yazamıyorum. Bir dönemdir, geçer belki.

Kendi içime dönüp kendi sesimi bulmamı engelleyecek kadar gürültülü etrafım.. Günümün her saati dolu, sürekli bir koşturmaca, bir yerlere yetişmeye çalışma, hem meslek sorumlulukları, hem annelik sorumlulukları derken zor yetişiyorum herşeye.

Derken garip bir melankoli geliyor oturuveriyor içime bir akşamüstü.. Onun varlık sebebi de o galiba, arada beni durdurup, derin bir nefes aldırıp boş duvarlara baktırmak. Bu dünyada herşeyin olduğu gibi, melankolinin de bir görevi var.




Hayat sürprizlerle çıkıverdikçe önüme, gerçekliğim değiştikçe, bakışlarım, nefesim, kalp atışlarım yenilendikçe, nefesin, anın, varlığın kıymetini daha çok anlıyorum. Bir adım daha, bir adım daha atabilmenin, bir gün daha sevebilmenin, bir an daha nefes alabilmenin aslolan olduğunu keşfediyorum. En yakınımdaki yüreklere sıkıca sarılıp, ellerini tutuyorum.

Ne yapalım? 'Yaşayacağız, Vanya Dayı' :)




Saturday, December 10, 2016

Köşe


Aralık 2016.

Soğuk ve karlı bir akşam vakti.

Dışarıda kar fırtınası hızını usulca arttırırken...

35 yaşında bir kadın, elinde çay fincanı, usulca yudumlayıp, dışarıda hafif tüyler gibi uçuşan kar tanelerini izlemektedir.

Aklında Cenap Şahabettin'in mısraları.

Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş; 
Eşini gaib eyleyen bir kuş gibi kar Geçen eyyâm-ı nevbahârı arar... Ey kulûbün sürûd-i şeydâsı, Ey kebûterlerin neşîdeleri, O bahârın bu işte ferdâsı: Kapladı bir derin sükûta yeri karlar Ki hamûşâne dem-be-dem ağlar! 



6 senedir yuva dediği evde, nice mutlu akşamlar yaşadığı köşede, uzun kış geceleri boyunca elinde çay fincanı ve bir kitapla üzerinde saatler geçirdiği koltukta otururken..

Düşünmektedir. 

'Daha buradayken burayı özlemek' nedir? İnsan, içinde bulunduğu ana nasıl nostalji duyar? Bunları. Ve daha pek çok şeyi.

O köşeden sokağı izlediği günler birikmiş, dışarıdaki kar taneleri gibi yağmaktadır üzerine.

Zamanın, hafızanın, anıların ağırlığı, bir yük gibi binmiştir omuzlarına.

İç geçirir kadın, sarı lambanın camdaki yansımasının üzerine doğru usulca düşen kar tanelerini izlerken.

O evde geçirdiği son bir kaç güne girerken. 

Çayından bir yudum daha alır. Sonlar, yeni başlangıçlar, evler, evlerdeki hayatlar üzerine düşünür. 

Hayatın esrarı üstüne düşünür. Anlar ve günler bazen uzayıp giderken, geriye dönüp bakınca yaşamın nasıl bir ışık seli gibi akıp gitmiş olduğuna şaşırarak.

Soğuk bir Aralık akşamı.

Kadın düşünür. Karlar düşer.

Melankoli, yüreğine soğuk rüzgarlar gibi eser. Ürperir kadın, titrer içi. Elindeki fincana daha sıkı, sımsıkı sarılır.


Monday, November 28, 2016

Bir masa etrafında


*String reprise*

Sizin yanınızda..

Evimde hissediyorum kendimi.

Sevgiyle sarmalanıyor, huzurla doluyorum.

Bir somun ekmek dilimine tereyağı ve balı katık etmişim de yanına bir demli çay koymuşum..

Yanımda siz. Gülüşleriniz. Bakışlarınız. Kucaklayışlarınız.

Çok sevildiğimi bildiğim yerlerde (annemin, anneannemin evinde mesela) hissettiğim o rahatlık, mutluluk hissi. Kendim olabildiğim, hiç bir maske takmak, hiç bir role soyunmak zorunda kalmadığım, hiç bir savunma mekanizmamı harekete geçirmek zorunda olmadığım zamanlarda hissettiğim o ferahlık, özgürlük hissi.

Aynı dili konuşuyor ya hani yüreklerimiz, ben bir kelime dahi söylemeden bakışlarımdan anlarsınız beni.

Beni benden daha iyi tanır ve anlatırsınız bana kendimi, ki gülerim çocuk gibi, ama hiç şaşırmam.

Kendi kodlarımız, kendi mimiklerimiz, kendi şifrelerimiz vardır, anlayamaz başkaları.

Beni asla yargılamayacağını bildiğim aklınızın yanıbaşında durunca, benzersiz bir güven hissi kaplar yüreğimi.

Yanımda siz.

Bir battaniye gibi sarmalayan, saran sevginiz. Varlığınız.

Çayımdan bir yudum daha alırım. İçim ısınıverir.

Bir masa etrafında oturmuşuzdur yine. Gece uzanır önümüzde.

Kahkahalar atar, ağlar, gülümser, bağırır, fısıldarız.

Okuruz.

Yaşamın özünü, öz suyunu damıtır, kelimelere döker, yazarız.




Monday, October 3, 2016

Goodbye, Rogers Park.






I look out the window, at the slowly darkening sky, and think…Is the sky really the same everywhere? I feel like the sky has a very Chicago quality to it just about now..

I look at the darkening Chicago sky, and think about the skies and clouds of my childhood. The skies and sunsets of Istanbul were somehow never very dramatic, pretty gray in fall and winter, somber, quiet. As if the sky was afraid of competing with the beauty of the city.

The Chicago sky seems to put on a show with every sunrise and every sunset. I look at the formations of clouds, the unique ways in which they arrange themselves, the way they seem to blush with the sunset.

This was my last summer in Rogers Park. After 6 years, we are getting ready to pack and leave for the suburbs. Leaving the home that saw the births of our two children, one graduation, countless meals, cups of tea, cups of coffee, birthday parties, laughter echoing on the walls, tears, shouts, whispers, murmurs, lullabies, songs…

As all lasts go, the whole summer was tinged with nostalgia. I roamed the streets of Rogers Park with a growing melancholy inside me, visiting all the places that defined the last 6 years for me.

Rogers Park is, for me:

Loyola’s Cudahy Library, where I wrote my dissertation while sipping black, bitter coffee and looking out at the expanse of Lake Michigan and chewing on ends of pencils.

The Growling Rabbit, where I read and wrote, and people-watched while the residents of nearby nursing homes came in for a hot drink on chilly days, and warmed themselves with each other’s presence, conversation and laughter.

The Starbucks at Sheridan and Columbia, where I sat outside on the patio and watched life go by on Sheridan Road, with all the noise and bustling of a toddler running at full speed.

The Red Line station, elevated from the street and, like all Chicago EL stops, floating above the city in a sort of suspended reality, smelling of burnt metal and warm asphalt.

The Waterfront Café, where I spent countless evenings with friends, feeling my soul expanding with the lake, eating, drinking, laughing.

Loyola Park, where my children took many, many naps in their strollers while I walked by the murals on the wall, taking in deep gulps of air carrying smells of the lake, algae, and warm sand.

Lazarus Park, where I spent many hours reading on a bench while my daughter played. Where the tiny handprint of her 2 year-old self still stays, painted on a wall with those of other children.

Rogers Park is its people, hailing from so many different backgrounds, points of origin, ethnicities, languages, religions, traditions…Yet converging as one at the crossroads that all somehow end at the lake.

Rogers Park is my old, sturdy Pentax K1000 analog camera. With which I took countless black and white snapshots of the beaches, the shore, the people, the pets, the seagulls, the skies.. It is the magic of photography in a vibrant and extremely urban space.

It is Armadillo’s Pillow, the magical bookstore that smells like old pages, vanilla, incense, old rugs and dark red velvet sofas. The little heaven that was a refuge, a secret hiding place and a literary wonderland for me and my daughter on so many rainy, windy days. The bookstore that seemed to be larger than it looked from the outside, with many nooks and crannies to be discovered. The space so full of positive energy that I felt like it was therapeutic for me, and nothing bad could ever happen to me there, even on the darkest days.



Most of all, Rogers Park for me is the little secluded beach at the end of our street, and Pratt Pier. Where I went for long walks on dreary days, where I watched seagulls perch on the wet sand and watch me with their careful eyes. Where I took long walks while the waves lapped at my feet on long, warm summer afternoons.. Where I stood at the end of the pier by the old, rusty skeleton of a lighthouse and looked out at the skyline of the city in the distance. The city that has come to mean so much for me, that has defined one third of my life, that has changed my life and adopted me as its daughter and has embraced me, consoled me, enraged me, hugged me, pulled me in and pushed me away.

The surface of the lake extends away in ripples and waves. I look at the Chicago skyline, and I look back at Rogers Park, where I left so many different parts of my soul. As I prepare to take a new step, move in a new direction, start a new adventure, I take a breath. No matter where I go, I am the daughter of the city. I am a child of Rogers Park.




Esra, October 3, 2016


Wednesday, August 3, 2016

Yaş otuz beşe yaklaşırken...

'Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;Hatırası bile yabancı gelir.Hayata beraber başladığımız,Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;Gittikçe artıyor yalnızlığımız.'

Cahit Sıtkı Tarancı






Günlerin ritmi içinde kaybolmuş, yaşayıp giderken.. Hayat insanı hiç tahmin etmediği yerlere doğru sürüklerken, bu yaşta olmak, 'Dante gibi ortasında' olmak ömrün, nasıl bir şey?

Herşeyin azı güzel.. Yaşamımdaki insanların bile. Minimalizm, evimdeki eşyalarla sınırlı değil. Az ve öz, çok derin bağlarla bağlandığım, çok güzel insanlarla çevriliyim.

Ağzımda acı kahve tadı, edebiyat ve müzikle doldurduğum yaz günleri.. Yalnızlığımız artmakta, ama bu kötü bir şey olmak zorunda mı? Yalnızlığın da kendi güzelliği yok mu sevgili Cahit Sıtkı?

Anlara şükretmekten başka ne var elimizde?

Hayat, o anların güzelliği için sabah yataktan kalkabilme gücü versin hepimize.

Sevgiyle,


Moonie