Sunday, December 27, 2015

Yılbaşı, ritüeller, çocukluk



Yılbaşını kutlayarak büyümedim. Ama küçüklüğümden beri sene sonuna ait en çok sevdiğim şey, canım babam ile ritüelimiz olan oturup yılbaşı kartı yazmak ve göndermek oldu hep. Üzerleri simlerle kaplı, rengarenk yılbaşı kartlarını seçerdik önce.. En güzel dolmakalemimi mürekkeple doldurup sevdiklerimin adreslerini, ve onlar için dileklerimi özene bezene yazmak, arada babamın düzeltmeleriyle ve onun rehberliğinde doğru ve güzel kullanmak Türkçemizi, benim için dünyanın en mutluluk verici anlarından biriydi. Sevdiklerimin bu kartları aldığında duyacağı mutluluğu hayal eder, ben de coşkuyla dolar taşardım.

Her şeyin internetten kutlandığı, Facebook'ta tek bir durum güncellemesiyle bütün sevdiklerimizin özel günlerini kutlamayı yeterli saydığımız modern zamanlarda ise benim için geçmişe, eski güzel zamanlara ait bir ritüeli, bir töreni devam ettirmek gibi, her sene oturup yılbaşı kartı yazmak ve göndermek. Elle tutulur, duvara asılabilir bir kutlama, her zaman çok daha 'gerçek' gelmez mi bize?


Rengarenk kartları, simli kardan adamları, ağaçlar, kuşlar ve kış manzaralarıyla dolu kartları yine çocukluğumun heyecanıyla tutuyor, özenle yazılarla doldurup, gönderiyorum. Sanki oturup babamla o kartları yazan, 11 yaşındaki küçük kız çocuğuyum. Bizi geçmişe bağlayan, çocukluğun o sihirli bahçesine götüren bu alışkanlıklarımız, geleneklerimiz de olmasa, hayatın ne anlamı olurdu zaten, değil mi?

2015, zor bir yıldı. Hayatımın en zor senelerinden biriydi. Buna rağmen şükredecek o kadar çok şeyim var ki, derin nefesler alıp, elimdekiler, evimdekiler için şükranla dolu yüreğimle, yüzümü umutla çeviriyorum 2016ya.

Güzel ışıklarla, sevgiyle, sağlıkla, mutlulukla, huzurla gel yeni yıl.




Gitmeler gelmeler üzerine



Fotoğraf: Uzakta Golan tepeleri, İsrail. Aclun kalesinin tepesi, Ürdün.


Seyahat etmenin en sevdiğim yanlarından biri, bizi tekrar küçük bir çocuğa dönüştürmesi. Günlük hayatımızda yok saymayı öğretildiğimiz, tamamen varlığından habersiz olduğumuz bir çok detayı, hayata dair her şeyi farkettiriyor bize başka bir yerde, başka bir ülkede, başka bir şehirde olmak. Tıpkı bir çocuk gibi, gözlerimizi sonuna kadar açıp büyük bir dikkatle izliyor, kaydediyor, ayrıntılara dikkat ediyor, sorular soruyor ve 'neden?' diyoruz. Bizi normal hayat rutinimizin dışına çıkartıp böyle değişik, muhteşem bir farkındalığın içine sokabildiği için bile değer daha önce hiç gitmediğimiz bir yere gitmek, yepyeni yerler görmek.

Yeni bir şehirde insanın yüreğini çocuksu bir sevinç ve sonsuz bir merakla dolduran o hissi çok seviyorum. Bir Yay burcu olarak seyahat bağımlısı olmamın sanırım en büyük sebebi o his. Bana o anı yaşatan, o anın tam anlamıyla içine girmemi, geçmişi ve geleceği silip o anda kendimi kaybetmemi sağlayan o mucizevi duyguya aşığım.



Binlerce kilometre aştım, yeni yerler gördüm, kutsal topraklarda yürüdüm, antik Roma kentlerinde zamanın sonsuz gücüne ve insan hayatının geçiciliğine hayret ettim. Yeni göklere baktım, yeni topraklara ayak bastım. Doğduğum, büyüdüğüm şehirle az da olsa hasret giderdim. Annemin çorbasını içip, anne baba evinde dünyanın en huzurlu, en mis gibi öğle uykusunu uyudum. Yağmurlu bir İstanbul gününe muhteşem bir gökkuşağıyla başladım. Güzel yemekler yiyip, çaylar, kahveler içtim sevdiklerimle. Şükürler olsun.

Dönüş yolunda bavullarımı teslim alırken adresime bakıp 'Ooo, eve dönüyorsunuz, iyi yolculuklar!' diye gülümseyen havayolları yetkilisine şaşkın şaşkın baktım. 'Evim neresi?' diye düşünmek zorunda kaldım bir an.

Bilmiyorum artık galiba, evim neresi, ben kimim tam olarak, neredeyim? Bilmemek de bir özgürlük değil mi?








Wednesday, December 16, 2015

Yaşasın çizgi filmler!


"Extraordinary Tales" (Olağanüstü Hikayeler) filmi, bu sene Cadılar Bayramı yakınlarında gösterime giren, en sevdiğim yazarlardan olan Edgar Allan Poe'nun beş kısa hikayesinin animasyon şeklinde uyarlanması olarak sunulan harika bir film. Poe'nun 5 ayrı öyküsü 'Fall of the House of Usher', 'The Tell-Tale Heart', The Facts in the Case of M. Valdemar', 'The Pit and the Pendulum' ve 'The Masque of the Red Death', her biri ayrı stillerde, ayrı anlatıcıların sesinden olmak üzere canlandırılmış. Filme gitmeden önceki akşam bütün bu hikayeleri tekrar okuduğum için benim için ayrı bir lezzet kazandı bu güzel film. Hikayelerin aralarında ise Poe'nun ruhu (bir kuzgun), Ölüm ile muhabbet ediyor, espriler ve şakalarla dolu bir diyalogları oluyor. Hikayelerden en çok, Christopher Lee'nin seslendirdiği ve benim de en sevdiğim Poe hikayelerinden olan 'Fall of the House of Usher'ı beğendim. Poe'nun dilinin yarattığı o ürpertici, karanlık, kasvetli havayı çok güzel vermiş bu hikayenin animasyon uyarlaması. Bütün Poe hayranlarına tavsiye ederim!





'Vie de Chat' yani 'Kedinin yaşamı', ya da İngilizce isminin tercümesi ile 'Paris'te bir kedi', yönetmen Alain Gagnol'un elinden çıkmış, çizimleri çok hoş, çok tatlı, oturup rahatlıkla 1 saat içinde izlenip bitirilebilecek bir animasyon filmi. Hırsız Nico ve kedisinin öyküsü, sizi sarıveriyor ve Paris'in karanlık sokaklarında bu ikiliyle birlikte çatıların üzerinde hoplayarak, zıplayarak dolanıyorsunuz. Son zamanlarda nedense takıntılı bir şekilde animasyon filmleri izliyorum ve hiç rahatsız değilim bu durumdan. Paris'te bir kedi de bana hoş bir akşam geçirten, aklımda güzel çizimleri ve akışıyla kalan, güzle bir animasyon filmi olarak kaldı.




Sunday, October 25, 2015

7. senfoni, şafak, düşünceler




Sabahın 7sinde arkanda güneş doğarken batıya doğru yol almak.. Yol alırken sesini sonuna kadar açtığın 7. senfoniyi dinleyip huşu içinde titremek..

Şafak sökerken, saatte 128 kilometre hızla giden bir arabanın içinde, aklından bir sürü düşünce geçer insanın.

Çocukluğum gelir aklıma, ilkgençliğim. Sanki bir kaç ömür önce olmuş, şimdi çok uzaklardaymış gibi gelen önceki hayatım. Dragos'taki evimiz. O evde sonbahar ve kış akşamları. Soğuktan tir tir titreyerek bomboş eve girip en alt kata inip önce pompayı (kırmızı ışıklı), sonra brulörü (yeşil ışıklı) açarak ısıtma sisteminin çalışmasını beklediğim kış akşamlarını düşünürüm. Bomboş evin içinde uyanan bir dev gibi gürleyen ısıtıcının sesinin yankılanmasını dinlerken yerde oturup sabırla beklememi. Okul formamı çıkardıktan sonra odadaki küçük elektrik sobasını yakıp annemin eczaneden gelmesini beklediğim uzun saatleri. Kardeşimle ısınan odanın kapısını kapatıp ödevlerimizi yavaş yavaş ısınan odada bitirmeye çalışmamızı.

Bir türlü ısınmazdı evimizin her yeri aynı anda nedense. Ama içimiz daha sıcaktı o zaman.

Ödevlerimi yaparken dinlediğim 'Gecenin Pembe Kanatları' adında bir radyo programını, ki şiirler ve edebiyatla dolu, pek güzel bir programdı. Annemin eczaneden gelip mutfakta devinmeye başlamasını. Sofrayı kurarken dört çatal, dört kaşık çıkardığım, çekirdek aile olarak hep birlikte çorba içtiğimiz akşamları. Yemekten sonra babamın meyveleri soyup bize uzatmasını. Neden sonra üzerimize çöken ağırlıkla kanepeye uzanıp, Kanal D'de vurdulu kırdılı bir film oynarken gözlerimizin ağırlaşmasını ve uykunun tatlı kollarına kendimizi bırakmayı. Annemin 'Kalkıp yerinize yatın' diye ısrarlarının bir işe yaramamasını ve o kanepedeki uykunun kendi yatağımızdaki uykudan daha tatlı gelmesini.

'Allah rahatlık versin' diye bize iyi geceler dileyen babamın başının silüetini. Bir daha hayatım boyunca eşini benzerini bulamayacağım derinlikte, huzur dolu çocuk uykularımı.

Saatte 128 kilometreyle giden bir arabada, insanın aklından çok fazla şey geçebilir.

İnsan aklı yılları, okyanusları aşıp, hasretiyle sarhoş olduğu çocukluğuna ulaşabilir.


Bir sonbahar günü



Mükemmel bir gün nasıl olur?

Güneş ışığı okşar yaprakları, yumuşacık sonbahar güneşi, şefkatle okşar, sevgiyle.

Canlarım ve ben, ormanda bir yürüyüş. Serin ve tertemiz havayı içime çekmek. Pırıl pırıl bir sonbahar günü. İnsana yaşama sevinci veren, içini neşeyle dolduran. Turuncunun, kahverenginin, kırmızının onlarca tonuna bürünen ağaçlar.

Sonra yine sevdiklerimizle yenilen güzel bir öğle yemeği. Tadına vara vara, keyfini çıkararak yemek..

Sonra, kahve kokusu..




İki animasyon harikası







The Secret of Kells (Kells'in sırrı) ve Song of the Sea (Denizin Şarkısı), ikisi de aynı stüdyonun yapımı olan, birbirinden şahane güzellikte görselleri olan animasyon harikaları. Birini sinemada, birini evde kızımla izledim ve iki filmin de çizimlerine, naifliğine, müziklerinin güzelliğine ve genel olarak görsel birer şölen oluşlarına hayran kaldım..

İki film de eski İrlanda ve İskoç efsaneleri üzerine kurulu. Birinde bir oğlan çocuğu, birinde bir kız çocuğu başrolde. İkisinde de masalsı, büyülü, rengarenk bir atmosfer hakim. 3 yaş üzeri çocuklarla rahatlıkla, mutlulukla izlenebilecek türden. Tavsiye ederim bütün anne babalara.

Blog'uma da bu filmler vesilesiyle geri dönmüş oldum :)



Thursday, August 27, 2015

Sahil



Bir an durağanlığında, kuytu bir sahilde, güneş ve gölgelerin karıştığı kayalıkların arasında, bir yaz akşamında.. Yeryüzüne ılıkça ve yumuşacık iniveren, okşayan bir Ağustos akşamında.

Karışır kahkahalar, mutlu gülüşler, fışkıran su damlaları, kayalarda patlayan dalgaların haykırışları birbirine.

Elele tutuşup buz gibi mavi pırıltılı suyun içinde yürüyen, kuş gibi hafif ruhlar olurlar birdenbire.. Kanatlanır yürekleri. O insanlar..

Geç Ağustos güneşinin akşama doğru iyice eğilerek teğet geçtiği, şefkatle, hafifçe okşadığı sahilde o insanlar.. Gülüşler kanatlandı, su damlaları yükseldi, birlikte karıştılar akşamın rengine, müziğine.. Bir oldular yaz akşamıyla, şiir oldular, şarkı oldular, kendilerinden bir parçayı o sahile bıraktılar. Hala durur orada, dalgaların usulca vurduğu yerde.. Havada bir ses, bir renk, bir koku, bir pırıltı olarak durur.

Ne demişti Michael Cunningham, 'Saatler'de? 'O an, mutluluğun başladığını düşündüğüm andı.. Ancak bilmiyordum ki, o an, mutluluğun ta kendisiydi.'

Masmavi gölün uzanıp okşadığı bu kıyıda, mutluluğun ta kendisiydi bu an.


Moonshine, 08/2015


Sunday, June 7, 2015

Yağmurlu Haziran



Nocturne

Sağanak halinde yağacak olan bir yağmurdan hemen önce gelen o hem okşayan, hem ürperten rüzgar gibi.

Gökyüzü kararıyor, toplanıyor bulutlar.. Uzaklarda, gölün üzerinde bir yerlerde şimşekler çakıyor. Yeryüzü, gökyüzüne yaklaşıyor. Ürperiyorum.

Çok acelesi varmış gibi birden yeryüzüne iniyor gökyüzü. Sevgilisinin kollarına atılan bir genç kız gibi.. Döküyor ruhunu ortaya.

Islanıp parlıyor yemyeşil yaprakları ağaçların.. Dilimde acı kahve tadı.. Gökyüzü bir ton açılıyor, şaşkın, sarsak bulutlar dağılıyor sağa sola.

Bir bahçe görüyorum. Yaklaşıyorum. Tıpkı babaannemin bahçesinin kokusu.. Islak toprak, çimen, yaprak.. Bir saniyelik bir zaman dilimi boyunca o bahçede dolaşan küçük çocuğum.

O deli, o ürpertici rüzgar için katlanmıyor muyuz bu sağanaklara?










Sunday, May 24, 2015

Genco Erkal - Nazım Hikmet





Karşı yaka memleket,
Sesleniyorum Varna'dan,
İşitiyor musun?

Memet! Memet!

Karadeniz akıyor durmadan,
Deli hasret, deli hasret,
Oğlum, sana sesleniyorum,
İşitiyor musun?

Memet! Memet!


Nazım Hikmet Ran



Genco Erkal, Nazım olmuş, sesleniyor oğluna. Yaşadığım, memleketimden uzak bu şehirde bir sahnede. Güzel anadilim çınlıyor kulaklarımda. Nazım, sesleniyor oğluna, 'Seni bir daha görmek, nasip olmayacak Memedim' diyor, yüreğimi bir kılıç gibi dağlıyor onun acısı. İri iri yaşlar yuvarlanıveriyor göz pınarlarımdan. Yüreğim vücudumun dışında, korumasız, tek başına, ellerimde tutuyorum onu. Nazım'ın dizeleri kanatıyor yüreğimi bir bir. Yurdundan, sevdiği kadından, sarı kafalı oğlundan uzakta ölmeye mahkum bu adamın, bu dev yürekli şairin, bu mavi gözlü devin kelimeleri, yüz yılın ötesinden gelip vuruyor beni tam yüreğimin orta yerinden. Acının zamanı yok. Evlat hasretinin yüzyılı yok. Hepsi şu anda oluyor. İnsanlığın bütün acıları aynı anda yaşanıyor. Ruhumun en derin yerinde, yüreğimin ta içinde duyumsuyorum. Tepeden tırnağa kadar sarsılıyorum.    


Sahnede bu denli devleşen, böylesine 'Nazım' olan, böyle titreyen, kendinden geçen, işini aşkla, şevkle, mutlulukla yapan, güzel insan Genco Erkal.. Daha nice sahnelerde, nice ışıklar altında parlayasın. İyi ki varsın.



2015in ilk yarısı



Bu yılın ilk yarısı neredeyse geçmişken, dönüp bakmak istedim neler oldu diye bu zamanda. Doktoramı bitirmiş olmanın dinginliğiyle geçen bir kış mevsiminde güzel romanlar okudum, okumaya doydum. Çocuklarım arada hasta oldular, uykusuz geceler geçirdim ama büyüyorlar işte, büyüyorlar hızla..

Kıştan sonra gelen baharla çok güzel bir değişim ve dönüşüm süreci geçirdim. Kendimi daha çok dinlemeye, gün içinde dünyanın gailesinden ayrı, korunmuş bir zaman yaratmaya çalıştım, özen gösterdim. Yogayı ve meditasyonu her gün yaptığım, yapmazsam rahatsız olduğum bir hayat alışkanlığı haline getirdim. Ruhum ve bedenim, uzun zamandır hissetmediğim kadar hayat, sevgi ve enerji dolu şimdi.

Hayatımın geri kalanında devam ettireceğim bir siyah-beyaz portre projesine başladım. Fotoğraf yine hayatımda eski önemini kazandı.

Bütün hayatım boyunca yapmayı istediğim bir şeyi yapıp 8 haftalık bir Yaratıcı Yazma Atölyesi dersine yazıldım. İngilizce olarak kurgusal hikayeler, anı ve şiir yazmaya, yazdıklarımı internetteki edebiyat dergilerine göndermeye başladım. Yazmak hayatımı anlamlandıran en büyük eylemlerden olduğu için bunu serbestçe (ve iki dilde birden) yapabilmek beni çok mutlu ediyor.

Eski aşkım olan şiire geri döndüm. Müthiş bir şair olan Mary Oliver'la tanıştım, ve kelimeleri kullanış biçimine aşık oldum. Tekrar şiir okumaya ve yazmaya başlamak ruhuma çok iyi geldi. Kelimelerin tasarruflu kullanıldığı, bazen bir cümleyle yüz anlam aktarabilen şiiri ne kadar çok sevdiğimi anımsadım. Bazen bir sayfalık bir şiirin, bize yüzlerce sayfalık bir romandan daha fazla şey anlatabilmesini çok seviyorum.

Bir süreliğine Facebook hesabımı kapattım. Bilgisayar başında daha az vakit geçirmeye başladım. Çatıya çıkıp güzel gün batımlarını ve bulutları doya doya, uzun uzun izledim, çocuklarıma sarıldım, saçlarını kokladım, çiçekleri suladım, çiçekleri kokladım, ayaklarımı gölün sularına soktum, martıları izledim, güzel müzikler dinledim, şarkı gibi şiirler okudum, mandala boyama kitapları alıp uzun uzun, acelem olmadan kuru kalemlerle boyadım, oturup sakince meditasyon yaptım, sahil kenarında mis gibi yosun kokusunu içime çekerek yoga yaptım, manolya ağaçlarına tutuldum, hıdrellezde gül dalına dileğimi astım, mis kokulu kahveler içtim, yanında siyah çikolata yedim çokça, bol bol fotoğraf çektim, dünyayı kelimelerim ve fotoğraflarımla anlatmaya çalıştım.

Şükürler olsun.

Bu yılın ikinci yarısı da en az ilki kadar verimli, üretken, sakin, huzurlu ve dingin geçsin.

Sevgi ve ışıkla.




Saturday, May 23, 2015

Kafamda bir Tuhaflık



Orhan Pamuk'un bütün kitaplarını (romanların yanısıra anıları ve edebiyat eleştirilerini de) okumuş biri olarak, diyorum ki, olmamış. Olmamış çünkü Pamuk'un kendi sesi, bariz bir şekilde karakterlerin diyalog ya da iç düşüncelerinde arada göze batıyor, sırıtıyor. Mesela Vediha gibi bir sosyoekonomik tabakadan gelen bir kadın, 'Araba Boğaz Köprüsü'nün yanına öylesine yanaştı ki, aşağıdaki Rus gemilerinin üzerine düşeceğim sandım' gibi bir cümle kurmaz, kuramaz. (Gemilerin Rus gemisi olduğunu nereden bilecek?) Onun düşüncelerinde duyduğumuz direk Orhan Pamuk'un iç sesidir. İşte bu yüzden romandaki çoğu karakter derinleşemeden, gerçekçi veya elle tutulur bir hal alamadan bize tanıtılıp öylece bırakılmış. Fazla düşünülmüş, ancak buna rağmen gerçekçilik kazanamamış, inandırıcılığı olmayan, 'ben bir roman karakteriyim' diye bağıran bir çok karakter. Pek akıcı olmayan bir roman. 

Gidip kara kitap'ı ve cevdet bey ve oğulları'nı tekrar okuyayım iyisi mi. Masumiyet müzesi gibi bu kitap da büyük bir hayalkırıklığı oldu. Bunu çok üzülerek söylüyorum ki sanırım Pamuk'un romancılığında bundan sonrası artık yokuş aşağı.



Gift from the Sea - Anne Morrow Lindbergh




'Kadınların, kendi özlerini bulmak için yalnızlığa ihtiyaçları vardır.' - Anne Morrow Lindbergh


Balayımız için gittiğimiz güzel Maui adasında, 1902-74 yılları arasında yaşamış Amerikalı bir pilot olan Charles Lindbergh'un mezarı vardı. Hayatının son yıllarında bu adayı kendine mekan seçmiş bu ünlü pilotun, kendisi de pilot ve yazar olan bir eşi varmış meğerse. Anne Morrow Lindbergh (1906-2001) de hayatının son yıllarını bu muhteşem güzellikteki adada geçirmiş. Bu kitabı ise hayatının daha erken bir döneminde, biraz yalnız kalmak ve kendini dinlemek için gittiği bir yaz tatilinde, deniz kıyısında yazmış.

Kitap su gibi akan, bir oturuşta okunan, hayat üzerine enfes düşüncelerden, öğüt, tavsiye ve mesellerden oluşan bir denemeler bütünü. Anne Lindbergh eline aldığı her bir deniz kabuğunu, bir kadının yaşamındaki değişik bir evreye benzetmiş. Kitabın her bölümü bir kadının hayatındaki ayrı bir evreden oluşuyor. Bir kadının hayat içinde geçirdiği değişimleri, arada bir yalnız kalma ihtiyacını, ilişkilerini, evlilik hayatını, annelik rolünü..ve hayata dair herşeyi müthiş güzel, akıcı, açık bir dille anlatmış yazar. Tadı damağımda kaldı. Yaşamımda yer alan ve değer verdiğim her kadının okumasını isteyeceğim bir klasik olarak hayatımda yerini aldı bu kitap.










Zeytindağı - Falih Rıfkı Atay





“Tren giderken iki tarafımızda Suriye ve Lübnan'ı sanki safra gibi boşaltıyoruz. Yarın kendimizi Anadolu köylerinin arasında Kudüs'süz, Şam'sız, Lübnan'sız, Beyrut'suz ve Halep'siz, öz can ve öz ocak kaygısına boğulmuş, öyle perişan bulacağız.

Kumandanım harap Anadolu topraklarını gördükçe:
- Keşke vazifem buralarda olsaydı, diyor. 
Keşke vazifesi oralarda olsaydı. Keşke o altın sağnağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terkedilmiş vatan parçası üstünden geçseydi!


- Eğer kalırsam, diyor; bütün emelim Anadolu'da çalışmaktır.
Eğer kalırsa, eğer bırakılırsa... Anadolu hepimize hınç, şüphe ve güvensizlikle bakıyor. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz, istasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:

- Benim Ahmed'i gördünüz mü? diyor. Hangi Ahmed'i? Yüz bin Ahmed'in hangisini? Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor:
- Bu tarafa gitmişti, diyor. 
O tarafa? Aden'e mi, Medine'ye mi, Kanal'a mı, Sarıkamış'a mı, Bağdat'a mı? 
Ahmed'ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi?


 Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmed'ini görsen, ona da soracaksın:
- Ahmed'imi gördün mü?
Hayır... Hiçbirimiz Ahmed'ini görmedik. Fakat Ahmed'in her şeyi gördü. Allah'ın Muhammed'e bile anlatamadığı cehennemi gördü.


Şimdi Anadolu'ya, batıdan, doğudan, sağdan, soldan bütün rüzgârlar bozgun haykırarak esiyor. Anadolu, demiryoluna, şoseye, han ve çeşme başlarına inip çömelmiş, oğlunu arıyor. Vagonlar, arabalar, kamyonlar, hepsi, ondan, Anadolu'dan utanır gibi, hepsi İstanbul'a doğru, perdelerini kapamış, gizli ve çabuk geçiyor.


Anadolu Ahmed'ini soruyor. Ahmed, o daha dün bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan Ahmed, şimdi onun pahasını kanadını kısmış, tırnaklarını büzmüş, bize dimdik bakan ana kartalın gözlerinde okuyoruz.


Ahmed'i ne için harcadığımızı 
bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek... Fakat biz Ahmed'i kumarda kaybettik!” 

― Falih Rıfkı AtayZeytindağı

İnsanı bildiğini düşündüğü bir tarihi dönemi tekrar gözden geçirmeye iten, 1. Dünya Savaşı ve sonuçları, Osmanlı'nın Arap cepheleri ile ve yaşanılan acılarla ilgili çok daha fazla düşünmeye sevkeden, sarsıcı bir kitap. Uzun zamandır tarihi konu alan ve beni böylesine etkileyen bir roman okumamıştım. Kısa ve çok sürükleyici oluşu, insanın içine işleyişiyle bu romanı çok sevdim. Yüreğimi sızlatan bu romanı okuyunca, savaşın ne denli anlamsız, insan hayatının ne kadar ucuz olduğunu düşündüm çokça. Milyonlarca hayatın filler güreşirken ezilen çimenler gibi arada nasıl harcandığı, heba edildiği, acıların dağlara taşlara sığmadığı o savaş yıllarını düşündüm.

Gözümden bir kaç damla yaş aktı. Geri gelir mi bir daha Ahmet'ler?




Paulo Coelho - Hac


Paulo Coelho'nun 'Simyacı'sını, 'Piedra Irmağı'nın kıyısında oturdum, ağladım' kitaplarını herkes gibi Türkiye'de ilkgençliğimde okumuş ve beğenmiştim. Ancak İspanya'da bir keşişin hac macerasını anlatan bu roman Simyacı'ya hazırlık gibi yazılmış ve ondaki neredeyse bütün fikirleri içeren, insanı çok şaşırtmayan, çok yeni bir şey öğretmeyen bir kitap. Beni çok da içine çekemedi, başladığım için bitirmiş olmak için okudum. Hoş bir kaç düşünce yok değildi içinde, ama genelinde vasat bir kitaptı.

Sunday, May 17, 2015

Milan Kundera - Yavaşlık


'The degree of slowness is directionally proportional to the intensity of memory. The degree of speed is directionally proportional to the intensity of forgetting.' - Milan Kundera - Slowness


Okuduğum ilk Kundera romanı oldu, çok akıcı bulduğumu söyleyemeyeceğim, ancak içinde altı çizilmeye değer bir kaç fikir de yok değildi. Romanın yapısı gereği yazar daldan dala atlayarak çok dağınık bir kurgu kullanmış. 'Varolmanın dayanılmaz hafifliği'nin aksine, bu romanını Çekçe değil Fransızca olarak yazmış. Bu da sanırım romanın yapısını etkilemiş. Yavaşlık ve hafıza arasında, hız ile unutma arasında kurulan bağlar dikkat çekici ve çok ilginçti. Yine de romanın içine tam anlamıyla giremedim ve kendimi kaptıramadım maalesef.


Tuesday, April 28, 2015

Yaşamın anlamı

Yazdığım yazılar ve çektiğim fotoğraflar birilerinin gerçekten ruhuna dokunabildiyse eğer, paylaşılmaya değer bulunduysa, o kısacık, sihirli anlarda hayatın anlamına bir adım daha yaklaştığımı hissediyorum.


Friday, April 17, 2015

Nisan sabahı




Bu sabah mutluluk, 18-19Clik şurup gibi bir havada, ayağımın altında çimenler, önümde alabildiğine uzanan Michigan gölü, kalbimde sınırsız bir sevgi ile yarım saat boyunca yoga yapmak, temiz göl havasını içime çekmek, yoga sonunda savasana pozisyonunda yatarken kuş seslerini dinleyerek yaşadığıma, bu anı, bugünü yaşayabildiğime şükretmekti. 

Sunday, April 12, 2015

Nisan sarhoşu




'April is the cruelest month
Breeding lilacs out of the dead land,
Mixing memory and desire,
Stirring dull roots with spring rain.'


- TS Eliot


Açtım gözlerimi baharın mavi gökyüzüne, kışın buz mavisi gökyüzüne inat sıcacık bir maviyle parlayan sonsuzluğuna.

Sen başka bir şehrin sokaklarında yürürken, ben bu şehirde derin nefesler alarak içtim baharı.. Uzandım yaşam ve varolmanın coşkusuyla fışkıran yemyeşil çimenlerin üzerine. Susamış gibi kana kana içtim ılık Nisan güneşini.

Nisan sarhoşuyum. Günışığı dolmuş ruhuma, dönüyor başım. Mor çiçekler, bir deli nefes boyunca süregidiyor içimde. Mor çiçeklerin kokusu bulaşıyor üzerime. Bu kadar güzellik de fazla mı geliyor yüreğime ne.. Sarsılıyorum.

Nisan, ılık yağmurlarıyla yıkayıp ruhumu, sonra tir tir titreyen küçük bedenimi ısıtıyor güneşiyle.

Nisan, sen ne güzel, ne deli, ne zalim bir aysın.

Erik Satie dinleyesim var.

Oturup şiir yazasım var.

Kendimi atıp sokaklara, saatlerce yürüyesim var.

Bir Nisan akşamında, bir göl kıyısı şehrinde, mor çiçeklerin şarkısını söyleyesim var.



'Imkansız şey
şiir yazmak
aşıksan eğer;
ve yazmamak,
aylardan nisansa.' - 
Orhan Veli


Tuesday, April 7, 2015

Still Alice - Lisa Genova




Still Alice, bir beyin uzmanı olan Lisa Genova'nın uzun araştırmalar sonucunda yazdığı, Alzheimer hastalığını hastanın kendi gözünden anlatan müthiş akıcı, bir o kadar can acıtıcı ve etkileyici romanı. Yakın zamanda Julianne Moore'un en iyi kadın oyuncu ödülünü almasıyla ünlü olan filmini henüz izlemedim, ama kitabı soluksuz, iki günde okudum. Hem dedemi, hem babaannemi Alzheimer hastalığından kaybetmiş biri olarak beni çok derinden vurdu bu roman. Harvard Üniversitesi'nde profesör olan 50 yaşında erken Alzheimer tanısı konan Alice Howland'ın hikayesini okurken, gittikçe korkunçlaşan bir sürece biz okurlar olarak müdahil oluyor, bu süreci onunla birlikte yaşıyoruz. Bildiği ve alışkın olduğu hayatı ellerinin arasından kayıp giderken, Alice'in hikayesi öylesine üzücü, ama öylesine de sürükleyici ki, sanki bakmak istemeyip de bakışlarınızı uzaklaştıramadığınız bir kazaya tanık olur gibi hızlı hızlı okuyorsunuz. Belki çok edebi tasvirleri olan, çok eşsizce yazılmış bir kitap değil, ama insanı derinden vuruyor.

Okuduktan sonra uzun bir süre aklımdan çıkmayan, beni derinden etkileyen bu roman (ve daha sonra çekilen filmi) sayesinde Alzheimer hastalığıyla ilgili farkındalık biraz olsun bile artacaksa, yazarın bütün emeklerine değer. Alzheimer Derneği'ne göre ABD'de şu anda 2015de 5.3 milyon Alzheimer hastası var. Ve hastaların üçte ikisini kadınlar oluşturuyor maalesef. Henüz bir tedavisi olmayan bu hastalığın çaresi için yapılan araştırmalara destek olmak, ve daha fazla bilgilenmek isterseniz Alzheimer derneği'nin sistesinde gezinebilirsiniz.

Okunması insanın ruh hali açısından pek kolay olmasa da, mutlaka okunması gereken bir roman. Umarım yakında bu hastalığın ilerleyişini hiç olmazsa durdurmanın bir yolu bulunur. Daha fazla aile de sevdiklerini bu hastalığa kaybetmek ve acı çekmek zorunda kalmaz.


Monday, April 6, 2015

Bone Clocks - David Mitchell


“But it’s the feeling of love that we love, not the person.” 
― David MitchellThe Bone Clocks



Bazı yazarlar insanın ruhuna seslenebilir. Ne yazarlarsa yazsınlar keyifle, içine gömülerek okursunuz. İşte benim için David Mitchell böyle yazarlardan biri. Son romanı The Bone Clocks da beni okurken inanılmaz mutlu etti. 1980li yıllarda başlayıp 2045 yılı civarlarında biten inanılmaz bir macera. Okurken, koltukta oturup okuyor olduğumu unutturan cinsten. Irak Savaşı'ndan çevre kirliliğinin yol açabileceği korkunç bir gelecek distopyasına, ergenlik psikolojilerinden kültler arasında geçen gerçeküstü savaşlara, zaman içine dağılmış onca hikaye hem insanı derinden etkiliyor, hem de birbirine çok güzel bağlanıyor, tıpkı Cloud Atlas kitabında olduğu gibi. Özellikle Holly'nin hikayesinin zamana dağılışı, kurgusu o kadar güzel örülmüş ki bir kez daha bu İngiliz yazara hayran kaldım. Bone Clocks bu kış okuduğum en güzel ve unutulmaz romanlar arasına girdi bile. Uzun süre etkisinden çıkamadım, günlerce özellikle çevre ve dünyanın geleceği üzerine söyledikleri üzerine düşündüm durdum. Bu da iyi bir roman olduğunun en büyük kanıtı bence.


Remains of the Day - Kazuo Ishiguro



“Indeed — why should I not admit it? — in that moment, my heart was breaking.” 

Kazuo Ishiguro - The Remains of the Day



Türkçe'ye 'Günden Kalanlar' diye çevrilebilir başlığı sanırım.. Bu romanı pek sevdim. Kazuo Ishiguro'nun okuduğum ilk romanı oldu ama kesinlikle sonuncusu olmayacak. İngiltere'de İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir İngiliz lorduna hizmetkarlık eden Stevens'ın ağzından anlattığı anıları, pişmanlıkları, hissettikleri, yaşadığı hayal kırıklıkları ve geçmişe duyduğu özlem bizi bir su gibi akarak o yıllara götürüyor. Ishiguro'nun yalın ama derinden etkileyici tarzını çok sevdim. İnsanın ağzında buruk bir tat bırakan, İngilizce'yi çok güzel kullanan, yaşadıklarımız kadar yaşamadıklarımız, söylediklerimiz kadar söylemediklerimiz üzerinde de düşündüren, çok hoş bir roman. Okuduktan kısa süre sonra da Chicago Üniversitesi'nde yaptığı bir konuşmada yazarı Kazuo Ishiguro ile tanışma şerefine erişmem, onun ağzından kendi günlük yaşamını, yaza macerasını, sevdiği kitapları..vs dinleyebilmem çok güzel oldu.


Kitabın üzerinde, 'Esra'ya...Yazmaya devam et' yazıyor :)

Romanı okuduktan sonra methini duyduğum filmini de oturup izledim. Anthony Hopkins'i de, Emma Thompson'ı da çok sevdiğimden, filme de bayıldım. Tabii ki romanda duyduğumuz, bize olayları anlatan ana karakterin iç sesi filmde yok, ama romanın genel havasını, o hüznü, geçmişe duyulan özlemi ve İngiltere'nin genel atmosferini çok iyi yansıttığını düşünüyorum. Yaşanmamış bir aşkın yarattığı kalp kırıklığı da Anthony Hopkins'in hüzünlü bakışlarında çok güzel yansımış. Tadı damağımda kaldı, hem romanın, hem bu güzel filmin..







Çehov - Kısa romanlar


Okurken çok sevdiğim The Steppe (Bozkır), The Story of an Unknown Man (Bilinmeyen bir adamın öyküsü) ve My Life (Benim Hayatım) romanlarını içeren bu seçkiye bayıldım. Çehov okumayı çok seviyorum. Yaşamı bir meyve gibi kesip, dilimlerini önümüze sunuyor. Özellikle Bilinmeyen Adamın Öyküsü'nde, Nuri Bilge Ceylan'ın 'Kış Uykusu' filminde esinlendiği diyalogların, sahnelerin kaynağını bulmak çok güzeldi. Yaşamı böylesine sade ve yalın, ama böylesine incelikle dokuyan, anlatan başka az yazar vardır herhalde. Eğer Çehov'u sadece öyküleriyle tanıdıysanız bu kısa romanları da kaçırmayın derim.

Friday, April 3, 2015

Elveda Kayahan...




Bugünlerde bir hüzünlüyüm zaten, Türkiye'deki olaylardan mıdır, kendi hayatımda bir ara dönemden geçiyor olmaktan mıdır nedir, ruh halim sürekli gitgelli, sürekli tedirgin.. Bugün de bu haberi alınca çok acıdı içim.. Çocukluğumun bütün büyük parçaları kocaman bir duvarın sıvaları gibi teker teker dökülüyor demiştim ya.. Kayahan'ın bende yeri ayrıdır. Öylesine çok anım var ki onun şarkılarıyla.. Ortaokulda soğuk kış günü akşamları kasetini koyup dinlediğimiz 'Odalarda Işıksızım' albümü.. Annem, babam ve kardeşimle Antalya'ya, Kemer'e giderken arabayla, sabaha kadar aynı şarkıları dinlerdik o kasetten.. Kardeşimle Antalya'da Bey Dağları'nın yanından geçerken gün ışımaya, tanyeri ağarmaya başladığında 'Sabahlar Uzak' şarkısını hüzünle dinlediğimizi, Kayahan'ın o dağlarda gitarıyla şarkı söylediğini hayal ettiğimizi hatırlarım. Öyle garip, duygusal çocuklardık işte biz de..

İçimize işleyen 'Yemin Ettim' şarkısını, canım babamla ortaokuldayken gittiğim bir şiir okuma yarışmasında, sahnede üşümekten içim titreyerek okumuştum. 'Asırlardır yalnızım, pişmanım alınyazım'...İnsanın içini dağlayan şarkıların başında gelir.

Sonra ilkbaharda tatile gittiğimiz Uludağ'da babamla telesiyeje binerken biz, ve ben havada uçtuğumu hayal ederken, yanından geçtiğimiz her bir direkten yine Kayahan'ın sesi geliyordu.. 'Bir aslan miyav dedi, minik fare kükredi' diye neşeyle söylüyordu Kayahan'ın sesi.. Çok mutlu olmuştum. O sihirli mutluluk anlarındandı. Hayatımda ilk defa havada uçuyor gibiydim ve buna Kayahan'ın sesi eşlik ediyordu.

Yıllar sonra kendi kızım olduğunda 'E bebeğim e' şarkısını dinlerken neler hissettiğini, ne demek istediğini anladım Kayahan'ın.. Gözlerimden bir kaç damla yaş aktı.

2 sene önce bugün de sevgili hocam Faruk Mustafa'yı kaybetmiştik aniden, o da Kayahan'ın bizden ayrıldığı yaştan bir kaç yaş büyüktü sadece.. Nisan ayı, neden böyle zalim olmak zorunda?

Ve bir Nisan yağmuru gibi bastıran, bütün ruhumu saran, melankoli...



Wednesday, April 1, 2015

Annelik

Nazım'ın dizeleri var ya: 'Yarısı burdaysa kalbimin, yarısı Çin'dedir doktor' diyor hani, annelik işte kalbinin yarısının sürekli bedeninin dışında, çocuklarında olması. Dünyanın en büyük sevgisi, ama aynı zamanda en büyük kalp ağrısı. Öyle işte.


Tuesday, March 24, 2015

Ela Legose Pulim





Fotoğraf: Çamburnu, Sürmene



'dümende ve başaltlarında insanları vardı ki 
bunlar 
uzun eğri burunlu 
ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki 
sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin 
zaferi için 
hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin 
bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler...' 


Nazım Hikmet, Kuvayı Milliye Destanı


Bugünlerde, neden bilmem, kan bağıyla bağlı olduğum insanlara, o uzak ülkede derinden bağlı olduğum yüzlerce insana sonsuz bir özlem duyuyorum, içimde müthiş bir ıssızlık duygusuyla.. Sadece 1 kez gitmiş olduğum, ama yüreğimin en derinlerinde bir yerde duran Karadeniz'i özlüyorum durup durup.. Volkan Konak, Kazım Koyuncu ve Nikos Mihailidis dinliyorum sürekli, burnumda yemyeşil çay bahçelerinin kokusu.. Anneannemin anlattığı masalları, efsaneleri, 'Karakoncolos' öykülerini, onun Türkçe-Rumca karışık kendine has dilini yazmak istiyorum. 'Kan çekiyor' dedikleri zaman neyi kastediyorlarsa, o oluyor bana da.. Bir demir parçası mıknatısın gücüne nasıl hayır diyemezse, o şekilde çekildiğimi hissediyorum topraklarıma. Gidip o insanları görmek, uzak akrabalarımın hepsini bulup tek tek sarılmak, hikayelerini dinlemek istiyorum. Karadeniz'i özledim çok.. O renkli gözlü, kemerli burunlu, bağıra çağıra konuşan, çabucak sinirlenen, bir o kadar çabuk seven, ne çok, ne çok sevdiğim, canımın içi insanlarıyla.. Yemyeşil ormanları, köpüren dereleri, çay ve tütün kokulu bahçeleri, başı sisli yaylaları, mısır ekmeği ve kara lahanasıyla. Keşanlı kadınları, kükreyen dalgalı denizi, ıssız patikaları, eski evleriyle.

Bir gün yeniden yolum düşecek topraklarına, yaylalarına.. çok iyi biliyorum. O güne kadar gün sayıyorum.


Friday, March 20, 2015

Yoganın 18. günü



Starlings in Winter


Chunky and noisy,
but with stars in their black feathers,
they spring from the telephone wire
and instantly
they are acrobats
in the freezing wind.
And now, in the theater of air,
they swing over buildings,
dipping and rising;
they float like one stippled star
that opens,
becomes for a moment fragmented,
then closes again;
and you watch
and you try
but you simply can’t imagine
how they do it
with no articulated instruction, no pause,
only the silent confirmation
that they are this notable thing,
this wheel of many parts, that can rise and spin
over and over again,
full of gorgeous life.
Ah, world, what lessons you prepare for us,
even in the leafless winter,
even in the ashy city.
I am thinking now
of grief, and of getting past it;
I feel my boots
trying to leave the ground,
I feel my heart
pumping hard. I want
to think again of dangerous and noble things.
I want to be light and frolicsome.
I want to be improbable beautiful and afraid of nothing,
as though I had wings.

Mary Oliver






Tuesday, March 17, 2015

İki grafik roman


'Hahamın kedisi', Joann Sfar'ın kendine özgü çizgileriyle süslediği, bir oturuşta okunan, hoş bir roman. Hayata, dine, felsefeye, aşka, yaşama ve ölüme dair düşüncelerini yazar,  bir kanaryayı yedikten sonra konuşma yeteneği kazanan bir kedinin dilinden anlatıyor. Cezayir'de Sefardik bir Yahudi hahamın kedisi olan bu hayvan, Lafontaine masallarındaki gibi bize hayatta başımıza gelenlerden çıkarılacak dersleri ve yaşamın bazen komedi derecesine varan anlamsızlığını pek hoş bir şekilde aktarıyor. Oturup bir solukta okunan, değişik, güzel bir grafik roman.  






Art Spiegelmann'ın Nazi soykırımından bir şekilde canlı kurtulabilmeyi başarmış babası ile olan konuşmalarından ilham alarak çizdiği Maus I ve II grafik romanlarının kolay okunduğunu söyleyemem. İnsanlık tarihinin en korkunç, en utanç verici hikayelerinden birini anlatıyor nitekim.. Fazla güçlü, okurken fazla can acıtıyor.. Bir çok yerde yutkunarak devam etmek için kendimi zorlamak zorunda kaldım. Ancak 20. yüzyılın acılarını ve insanın zalimliğinin sınırsızlığını unutmamak, tekrar tekrar hatırlamak için mutlaka okunması gereken, müthiş acı bir öykü. Yahudi soykırımının şimdiye kadar okuduğum en etkileyici, en vurucu betimlemesi. İnsanı yüreğinden tutup, bırakmıyor.



Best Years of Our Lives


Paul Auster'ın 'Sunset Park' romanını okuduğumdan beri aklımdaydı bu klasik filmi izlemek. Roger Ebert'ın da en sevdiği filmler arasına koyduğu bu güzel film, İkinci Dünya Savaşı ABDye dönen savaş gazilerinin dramını, yaşadıkları zorlukları müthiş içten bir dille anlatıyor. Evlerine geri döndüklerinde, en az savaşa giderken hissettikleri duygular kadar yoğun duygular yaşayan, hiç bir zaman eski yaşamlarını eskisi gibi süremeyeceklerini anlayan üç adamın üç ayrı hikayesi. Oyunculukların gücü, diyalogların içtenliği ve savaş sonrası travma gerçeğini en çıplak haliyle anlatması filmi bir klasik yapıyor bence. İzledikten sonra gidip Auster'ın romanında alıntıladığı yerlere tekrar bakmak istedim.

Filmde beni en çok vuran sahne, savaşta ellerini kaybetmiş çocuk eskiden yaşadığı kasabaya geri döndüğünde, 'Ordu ona ellerinde takılı olan kancaları kullanmayı iyi öğretmiş' diye yorum yapan arkadaşına diğer arkadaşının verdiği cevap oldu: 'Ama o ellerle sevgilisine nasıl sarılacağını öğretmememiş'.

Bana çoğu sahnesiyle, savaşın anlamsızlığı ve insanların aslında cepheden sağ dönse bile ne çok şey kaybetmiş olduklarına dair hatırlattıklarıyla, Uğur Yücel'in yönettiği 'Yazı Tura' filmini hatırlatan bu film içime işledi ve benim için unutulmazlar arasına girdi.

Birdman


Tiyatroya, doğaçlama sanatına, sahne sanatlarına bir övgü, Hollywood'un popüler film kültürüne, oyuncularının yaşamlarına ise bir eleştiri Inarritu'nun son filmi. Tarzı itibariyle bu kadar çok Oscar almasına şaşırdım açıkçası. Değişik, caz ritimleriyle bezeli müziği, tek seferde çekilen sahneleri, psikolojik gerilimi ve kara mizahı yerinde kullanmasıyla benim kalbimi fethetti fethetmesine, ama sanki Akademi'nin bu filme bu kadar çok ödül vermesi çok beklenilen bir şey değil gibiydi. Michael Keaton ve Ed Norton'ın enfes oyunculukları bir yana, sadece Raymond Carver göndermeleri ve edebiyat-tiyatro ilişkisinin altını çizdiği için bile izlenilesi bir film.

Saturday, March 14, 2015

Yoga with Zeynep



I breathe in.

I breathe out.

She approaches me, shyly at first, and says she wants to 'do yoga too'.

I smile at her, show her a place by me, and continue my practice.

I see her looking at me while I rest the sole of my foot on my calf, trying to find a focal point on the wall. She immediately lights up and shouts: "Tree pose!" I smile at her.

Face concentrated, arms held up, she is the very picture of determination. This little body that was, a few years ago, that of a baby's. Now she is a miniature human, standing by me, balancing by me, breathing by me.

Gratitude fills my heart like a flood. We move side by side, without saying anything for a while.

I finish the practice, coming to a rest on my back. I throw my arms to the sides, my legs stretched out, Savasana. "The corpse pose". Yet in this pose I feel more alive than I've ever been.

Z comes closer and lays on top of me, her back to my chest. A little mirror image. A little miracle.

This tiny human, who sprouted from my belly, went out into the world and became a unique, amazing human being. Her little body lies on top of mine, and with each deep breath that I take, she rises and descends.

I breathe in.

I breathe out.

Love floods my heart, I can almost see it like a golden light enveloping us. A limitless, endless, boundless love, unlike anything I have felt before.

I lie in my final resting pose. I breathe, marvel at this tiny human on top of me, and I say thanks.

Thank you, life.

Thank you, light.

Thank you, love.

Namaste.



Friday, March 13, 2015

Elveda sevgili Yaşar Kemal



“Ben sevgiden, sevinçten söz açmak istemez miyim, delice, çılgınca, içim taşa taşa, bir sevinçten söz açmak istemez miyim? Ben sevinçli adamım. Bu dünya böyle olmasa, böyle kara, karanlık olmasa, ben sevinçten taşar coşardım. Yaradılışım karanlıktan çok aydınlığa, acıdan çok sevince... Ne çare, ne çare ki sevinmek gelmiyor elimden... Dostluktan söz açmak, ne güzel. Bir dostum var. Sıcacık eli var. Sevgi dolu gözleri var. Ne güzel yalansız, salt sevgi dolu bir insan eli sıkmak. Sıcacık, sıcacık... Ben deli olurum, insanlar karanlık karanlık, kuşkulu baktıkça bana... Bütün insanlar kuşkusuz, korkusuz, çıkar düşünmeden, düşmanlık geçirmeden içlerinden baksalar biribirlerine... İnsan, ne olur biliyor musunuz, sıcacık bir bahar güneşinin bahtiyarlığında duyar kendisini... Bahar güneşinde bir sevinç içinde gerinir. İnsan bir bahar çiçeği temizliğinde olur.”
Yaşar Kemal



Thursday, March 5, 2015

Green Mill




It's my birthday, we step in..
Big band, jazz, swing. An orchestra, filling the room with black and white music.
The green letters glow in the darkness.. The music beckons.
Time has stopped here.. Couples on the dance floor swing, swing, swing to the music.
Liquids in martini glasses sway.
We sway.
Time has stopped, somewhere in the 30s.
I look around. This magical place.. feels like irregularity in reality, a surreal, out-of-time pocket carved in the city.
We find a table and sit down. A man who seems to be in his early 50s sits right across from us. Wearing dark shades.
We immediately strike up a conversation. It's clear that he is a regular, and he's comfortable here in his own space. He says he comes every Thursday night.
Snippets of dialogue reach my ears in between the joyous outbursts of trombones and trumpets:
'Syria....Isis....Ferguson......Black lives....America....Obama....'
A tipsy, long haired woman approaches B, tells him to dance with her. He politely refuses.
So many stories here.. I understand why Murakami owned a jazz bar for many years before deciding to become a writer.

The singing woman smiles at us under the black tulle of her hat. She sways. Couples sway. The olives in martini glasses sway.

We stand up. Everyone swings to the music. We are in a wrinkle in time, but also surrounded by the realities of the twenty first century. I look at B. I smile.




Tuesday, February 24, 2015

Boyhood - Richard Linklater




Richard Linklater ve Ethan Hawke ikilisinden mükemmel bir 'coming of age' (büyüme) hikayesi. 12 sene boyunca aynı insanlarla film çekebilme gibi bir projeyi devam ettirip başarıyla sonuçlandırdığı için Linklater övgüyü ve saygıyı hakediyor. Ethan Hawke ve Patricia Arquette'in oyunculukları her zamanki gibi harika. Büyüyen bir erkek çocuğun gözünden hayatın ta kendisini izliyoruz. Özellikle anne baba olanların mutlaka izlemesi gereken, Amerika'da çocuk yetiştirmek, aile kavramları, büyümek, ergenlik, ilişkiler ve hayat üzerine muhteşem bir güzelleme. 3 saate yakın bir süresi olmasına rağmen asla sıkmayan, her gün yaşanan binlerce aile gerçekliği kadar doğal, içten bir hikaye. Çok fazla Oscar alamamasına şaşmıyorum. Hollywood böyle filmleri yeteri kadar takdir edememesiyle ünlüdür zaten.

Üç aşk filmi

Bugünlerde uzun zamandan sonra filmlere sağlam bir dönüş yapmışım gibi görünüyor. Şubat ayının ilk yarısında (tesadüfi olarak) üç aşk filmi izledim. Sinemayı özlemişim.





Io sono l'amore (I am Love, ya da Ben Aşk'ım), Tilda Swinton'ın başrolünü oynadığı, İtalya'nın fotojenik arkaplanında geçen, ilginç ve sanatsal bir aşk hikayesi. Hem evli ama kocasına aşık olmayan bir kadının yalnızlığı, hem de üst sınıf bir ailenin dinamiklerini değişik bir şekilde işliyor. Görsel olarak güzel görüntüler içerse de, bazı sahneler sırf sanatsal olmak uğruna fazla deneysel çekilmiş gibi geldi.. Film bende çok derin duygular uyandıramadı. Seyrettim ve çok da iz bırakmadan bitip gitti gibi oldu sanki.. Tilda Swinton'ın başarılı oyunculuğu, filme dair aklımda kalan tek kayda değer şey oldu sanırım.





Normalde her hikayenin önce kitabını okur, sonra filmini izlerim. Bu sefer hayalkırıklığına uğramamak için tam tersini yapayım dedim. Kolera Günlerinde Aşk, Marquez romanlarının o büyülü havasını verebilmiş bir film. Javier Bardem'in hayranı olduğum için zaten film baştan kazanmıştı benim için. Keyifle izledim. Şiirsel Marquez cümlelerini filmin içinde ayırt edebilmek çok güzeldi. Müzikleri, görüntüler pek hoş, ancak tek gözüme batan kısmı oyuncuların yaşlılık makyajlarının korkunç yapay durmasıydı. Oyunculukların (Javier Bardem dışında) çok başarılı olduğunu söyleyemesem de aşkın o büyülü havasını güzel yakalamış ve yansıtabilmiş, hoş bir filmdi.





Yıllar önce izlediğim bu Beethoven hikayesini oturup tekrar izledim. Gary Oldman, Beethoven rolünde coşmuş adeta. Hem en sevdiğim müzikleri tekrar dinlemek, hem de bu ölümsüz aşk hikayesini tekrar izlemek için bahane oldu. İçinde fırtınalar kopan bu müzisyenin hayat hikayesini, en derin duygularınını nasıl müziğe döktüğünü büyük bir başarıyla gösteren bu filmi çok seviyorum. "Ever mine, ever thine, ever ours.." - Ne unutulmaz bir aşk hikayesi!

 





Thursday, February 5, 2015

Kışın kucağında


Hayatımdaki en dingin kış mevsimlerinden birini yaşıyorum.

Kışın bembeyaz kollarına alıp kucağında salladığı bir çocuk gibiyim.

Hayatımda sanırım ilk defa, gidilmesi gereken yerlerin, yapılması gereken işlerin olmadığı, kafamın ve yüreğimin serbest kaldığı, böylesine huzurlu bir kış geçiriyorum.

Dışarıda kar fırtınaları, toprağın ve sokakların üzerini örtüyor. Sokak lambalarının altında incecik, ışıl ışıl parlayan karlar, büyülüyor beni.

Evin içinde, zencefilli limonlu çayımdan yudumluyorum. Şöminenin başında kedi gibi kıvrılıp, mayışıyorum. Bol bol Nick Drake ve Leonard Cohen dinliyorum. Kadife sesleri beni büyülüyor.

Çocuklarımın sarı tüylü kafalarından bol bol öpüyorum. Yumuşaklıklarının keyfini çıkarıyorum. Günün çoğunluğunda yanlarında olabilmenin, onları kendi kollarımla sarabilmenin mutluluğu dolduruyor içimi. Şükranla doluyor içim.

On küsur senedir ilk kez, içimde suçluluk duygusu olmadan istediğim her tür kitaptan okuyorum. Uzun süren bir açlıktan sonra ziyafet sofrasına oturmuş gibi. Romanlar okuyorum, hatıra ve anı kitapları, tarihi kitaplar, grafik romanlar, şiir kitapları... Kafamda yazılması gereken bir tez olmadan. Doyasıya, bir pınardan kana kana su içer gibi..

Kendimi ait hissettiğim yerde, evimde, yuvamda olmanın başka hiç bir şeye benzemeyen tadı. Hayatımın bu noktasında en çok ihtiyacım olan şey buymuş demek ki.



Saturday, January 24, 2015

Bazen






Sevgili fishingtilda'ya..


Bazen, kış mevsiminin yüreğinde, kucağında, akşamüstü bir kaç saat uykudan sonra, kafam dumanlı, sarhoş.. Bir kaç kelime gelir dudaklarımın ucuna. Gerçekle gerçeküstü arasındaki belirsiz çizgi, daha da silinir. Alacakaranlık geceye yer açarken, eski dostlarım melankoli ve nostalji, gelip karşımdaki koltuklara yerleşir. Durduramam battaniyenin altında, elimdeki çay fincanından medet uman bedenimin titremesini. İçim üşür, kitap dahi okuyamayacak kadar bitaptır bedenim. Bırakıverir kendini unutuş gibi derin bir uykunun kollarına. Sonra uyanırım gecenin ortasında. Uykunun tatlı kollarına geri dönmek ister yorgun ruhum. Kalakalırım, ne uyur, ne uyanık, arada, arafta.

Bazen, koskocaman, simsiyah uzayda yüzen şu küçücük mavi noktada geçirmek için bize verilen kısacık süreden geriye kalacak en anlamlı şey, işte bu yazdığımız satırlar gibi gelir. Sözlerimiz, ruhumuz, hayatımız uçup gittikten sonra, geride bir tortu gibi kalacak olan şu kelimeler.

Bazen, insanı yaşama bağlayan en büyük sebeplerden biri, onda bulduğumuz ulvi, derin anlamlar değil, aynı şehrin banliyölerinden birinde, orman içinde bir evde başka bir kadının, elinde bir fincan kahveyle, geceyi yoldaş edinerek kendine, sayfalarca okuyor, sayfalarca yazıyor olduğunu bilmektir o anda.

Beethoven'ın 8. keman ve piyano sonatıdır, hayatı yaşamaya değer kılan bazen. Yüzyıllar öncesinden gelip insanın yüreğinin içinde bir yere dokunabilmeyi başaran bir eldir.

Bazen, kalırız arada, karanlık ve aydınlığın, gerçekle gerçeküstünün kesiştiği, buluştuğu o noktada. Yazmaktan başka bir şey gelmez elimizden.

Bazen, geceyi yoldaş bilip kendimize, veririz yüreğimizin dizginlerini melankoliye.



Thursday, January 15, 2015

Bir fincan sahlep



Mis gibi tarçın kokulu, koyu kıvamlı, sıcak, sıcacık bir fincan sahlep.. Seneler var ki içmemiştim. Mis gibi kokusuyla beni Kadıköy'deki evimizin kış akşamlarına götürdü. Pencereyi açsam hafif bir kömür ve kar kokusu doldururdu odayı. ÖSSye hazırlanmaktan yorulduğum akşamlar, elime Sait Faik'in 'Semaver/Sarnıç' hikaye kitabını alıp, oradan bir hikaye okurdum. İnsanı, bizi, hayatı, böylesine sade ama böylesine vurucu anlatabilen başka bir yazar görmedim. Sait Faik'in kelimelerinde hayatın ta kendisi vardı. Elimdeki sahlep fincanından yükselen başdöndürücü kokuyu içime çekerken, 'Semaver' hikayesinde, Ali'nin çalıştığı fabrikanın önünde sahlep yudumlayanların arasında addederdim kendimi. Sait Faik beni elimden tutup başka insanların hayatlarının tam orta yerine bırakıverirdi. O müthiş hikayeciliği, o masumiyeti, kendiliğinden akan bir ırmak gibi yazdığı satırlar, yüreğimin en derininde bir yere dokunuverirdi.

Bir bardak sahlep, beni götürdü o uzaktaki şehirde, ilkgençliğimi yaşadığım o kış akşamlarına..

Çoğu günler, bir rüya gibi geliyor bana hayatım, yaşadıklarım.




Thursday, January 8, 2015

Kış Uykusu - Nuri Bilge Ceylan




Chicago'da uluslararası film festivalinde bilet almama rağmen tez sunumumun iki gün öncesine denk geldiği için gidememiştim. Bu senenin başında tamamen tesadüf eseri film gösterim posterini gördüğüm Music Box Theater'da izleme şansı yakaladım.

Altın Palmiye ödüllü bir başyapıt. Nuri Bilge Ceylan'ın şimdiye kadar izlediğim en vurucu, etkileyici filmi. Başından sonuna dek sanki bir Çehov hikayesi ya da Dostoyevski romanı okuyormuşum gibi hissettiren, hem mizahı, hem de derin, felsefi diyalogları en doğru zamanlarda kullanan, hedefi tam on ikiden vuran enfes bir sinema şöleni. Özellikle Haluk Bilginer-Demet Akbağ sahnelerinde sanki orada oturmuşum, onlar konuşurken tam yanlarındaymışım gibi hissettiren müthiş bir doğallık. Güzel bir şiir ya da roman okurken neler hissediyorsam tam da o duyguları yaşatan.




Filmin genelinde sinematografi bu sefer biraz daha geri planda, Bir Zamanlar Anadolu'da filminde başladığı diyaloğa geçiş, diyalog ağırlıklı anlatım tarzını burada da devam ettirmiş Nuri Bilge Ceylan. Diyaloglar öylesine ilgi çekici, öylesine derin ve anlamlı ki, film rekor uzunlukta (3 saat 16 dk) olmasına rağmen zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorsunuz. Sahnelere eşlik eden ışık kullanımı ise harika. Bana Stanley Kubrick'in Barry Lyndon'ını anımsatan bir 'sarı ışık' kullanımı var mesela. Karakterlerin yüzünü aydınlatan pencereden vuran kış mevsimi ışığı, ekrandan gelen beyaz ışık, şömine ateşinden ve küçük lambalardan gelen sarı ışık, hepsi sahnelerin gerçekçiliğini, doğallığını tamamlıyor. Bir Zamanlar Anadolu'da filminde elinde tepsiyle odaya giren genç köylü kızın yüzünü aydınlatan gaz lambası ışığı, burada Aydın'ın eşi Nihal'in yüzünü aydınlatan şömine alevine dönüşmüş. Titredikçe onun da içindeki hezeyanları yansıtan, çok etkileyici bir aydınlatma olmuş.

Karakterlerin derinliği ve gerçekçiliği ise, üzerinde günlerce konuşulabilecek bir konu. Siyah ve beyaz diye ayrılamayacak, grinin değişik tonlarında inanılmaz ilginç karakterler var karşımızda. Toplumdan kendini nispeten soyutlamış, taşrada yaşayan, yöre insanını ve inanç sistemlerini sorgulayan ama suya sabuna dokunmayan yazılar yazan aydın/entellektüel tiplemesini çizen Aydın (Haluk Bilginer), onun yine dünyadan soyutlanmış, geçmişiyle sürekli hesaplaşma içindeki ablası Necla (Demet Akbağ), ve artık neredeyse ortak hiç bir noktası kalmayan genç, kırılgan eşi Nihal (Melisa Sözen). Hem usta oyuncuların tiyatrocu geçmişlerinden ve deneyimlerinden, hem de senaryonun kendisinden kaynaklanan, ama asla eğreti durmayan mükemmel bir teatrallik var filmde. Sanki hem aynı zamanda bir sinema başyapıtı, hem de bir tiyatro eseri izliyormuşsunuz izlenimi veren.

Doğada su sahneleri yine Tarkovsky'i, av sahneleri tabii ki Rus edebiyatını ve Çehov'u, at sahnesi ise Bahman Ghobadi veya Kiarostami gibi İran sineması ustalarını anımsattı. Böylesine çok göndermeyi böylesine güzel sahnelerde izleyebilmek, inanılmaz mutlu etti beni.

Filmin etkisinden çıkmam uzun zaman alacak sanırım. Altın Palmiye almasına hiç ama hiç şaşırmıyorum. Ülkemden böyle bir film çekebilen bir yönetmen çıktığı için müthiş gurur duyuyorum. Bravo Nuri Bilge Ceylan.



Thursday, January 1, 2015

Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları - Haruki Murakami


“One heart is not connected to another through harmony alone. They are, instead, linked deeply through their wounds. Pain linked to pain, fragility to fragility. There is no silence without a cry of grief, no forgiveness without bloodshed, no acceptance without a passage through acute loss. That is what lies at the root of true harmony.” 


― Haruki MurakamiColorless Tsukuru Tazaki and His Years of Pilgrimage




Sevdiğim çoğu yazarda olduğu gibi, Murakami'de de, herhangi bir kitabını elime aldığımda, hayalkırıklığına uğramayacağımı biliyorum. Çok güzel akan, ve kendi düşüncelerimin yansımasını gördüğüm romanlar yazıyor. Tanıdık, çok rahat ettiğim, çok sevdiğim birinin evine gidip oturup kendimi güvende hissetmek gibi artık onu okumak benim için. Daha ilk sayfadan 'Bu bir Murakami romanı' dedirten eşsiz üslubunu çok seviyorum. Kitaplarla ve müzikle olan ilişkisini her kitabında aynı şekilde karakterlerine ve hikayeye yansıtmasını da.. Tsukuru Tazaki'nin öyküsü, yine çok severek okuduğum bir Murakami romanı oldu. Beni 'Sahilde Kafka' ya da '1Q84' kadar vurmasa da, yine içinde hayata dair unutulmaz gözlemler barındıran, ruhumda iz bırakan, çok hoş bir roman.


Herkes herkesle dostmuş gibi - Barış Bıçakçı




“Buralar hatıralarla doluydu. İnsan böyle şeylere nasıl dayanır? Yılların geçip gitmesine ve her şeyin belleğin bir oyunuymuş gibi bir belirsizliğin içine batmış olmasına... Bu ben miyim? Peki o ben miydim? Bütün bunları yaşayan. Hayır seyreden. Karar ver, yaşayan mı, seyreden mi? Yaşayan değilmiş gibi. Geçmişte başka biri, ama şimdi ben. Geçmiş olunca başka biri.” 


― Barış BıçakçıHerkes Herkesle Dostmuş Gibi...



Barış Bıçakçı'nın o kendine has üslubunu çok seviyorum. Kitaplarının akışı, o kadar doğal, o kadar bizden ki, içtenliğiyle vuruyor beni. Hayatımda hiç Ankara'da yaşamamış olmama rağmen bana o şehrin ruhunu hissettirebilmesi, insanların yaşam kesitlerine tanık oluyormuşum gibi onların hikayelerinin bir parçası yapabilmesi, nadir bir yetenek. Türk edebiyatının en başarılı yazarlarından biri olduğunu düşünüyorum. Bu kitap da sürekli değişen bir bakış açısından anlatıldığı için başta okuyucuyu şaşırtsa da, sonrasında hemen alışılıyor. Özellikle de hikayelerin, Barış Bıçakçı'nın diğer kitaplarının ana karakterleri olduğunu farkettiğimizde. Bizi, insanımızı ve özellikle şehirli insanların hikayelerini bu kadar vurucu bir üslupla, böylesine başarıyla anlatan az Türk yazarı var..

İyi ki varsın, ve iyi ki yazıyorsun Barış Bıçakçı.




Şeylerin Masumiyeti - Orhan Pamuk



Masumiyet Müzesi'nin romanını okumuş ama hala İstanbul'daki müzeyi gezememiş bir insan olarak burada, okyanuslar uzakta bana müzeyi Orhan Pamuk eşliğinde gezmişim, İstanbul'un mazisinde bir gezinti yapmışım gibi hissettiren bu 'katalog-kitap'a bayıldım. Çok özlediğim o Orhan Pamuk tarzında yazılan, geçmişe yazılmış bir şiir gibi metinler alıp uzaklara götürdü beni. Metinlere eşlik eden görseller ise hem müzenin 'diorama' kutularını tek tek gezip görmüşüm gibi, hem de yapım aşamalarına şahit olmuşum gibi bilgilendirdi ve mutlu etti. Bir gün kısmet olup da gidip müzeyi gezersem, Orhan Pamuk'un ne gibi şartlar altında ve nasıl bir amaçla açtığını biliyor olmak, eminim ki müze gezme deneyimimi çok daha derinleştirecek ve güzelleştirecek. Orhan Pamuk'un sürekli vurguladığı nesnelere olan bağımız, ve onların geçmişi geri çağırma gücü, çok güzel tanımlanmış. Müzenin arkasında yatan fikir ve Orhan Pamuk'un hayali çok güzel işlenip okuyucuya sunulmuş. İnsan kitabı okur okumaz gidip müzeyi de gezmek, bu hayalin somut haline dokunmak, varlığından emin olmak istiyor.


Gizli Yüz - Orhan Pamuk



Bir uçak yolculuğunda okuduğum bu senaryo, Orhan Pamuk'un son çıkan kitabı dışında tek okumadığım eseriydi sanırım. Çok ilginç bir senaryo, beni değişik bir dünyaya götürdü, okurken başka bir hikayenin parçası gibi hissettim kendimi. Orhan Pamuk'un kendine özgü diliyle yazdığı bu senaryonun ürünü olan Ömer Kavur filmini ise bir an önce izlemek istedim. Sanki siyah beyaz bir fotoğraf gibi, çok güzel ve kısa süren bir şarkı gibiydi bu senaryo. İnsanı düşündüren, derinlere götüren..