Monday, May 7, 2018

The last time I saw my grandfather

"Later, walking the corridors down to the street,
I turn and step inside an empty room.
Yesterday someone was here with a gasping face.
Now the bed is made all new,
the machines have been rolled away. The silence
continues, deep and neutral,
as I stand there, loving you."

Mary Oliver, University Hospital in Boston




December 2017.

I have crossed an ocean, many states and countries, the Bosphorus Straits.

I have taken a bus, the subway, a minibus. I am holding my Dad's hand. I am a little girl again.

I have waited patiently for hours to cross to the other side of the city. The traffic is unrelenting. The crowds are weighing on my mind. The noise is unbearable.

I enter a large, ugly hospital, and it's like entering the belly of a beast.

I push a button. The elevator comes. We go up. The doors open. Security doors. The ICU. We change into gowns. I put on gloves.

Me and Dad walk in an aisle. He looks at me apprehensively. I look at him, and I am calmer than I thought I would be.

I enter the room. My grandfather, on the bed. So thin, so frail. His eyes turned towards the ceiling. His mouth open. His face expressionless. How many months have passed, like this.. How many months, trapped in his own body and mind. Being kept alive by the machines around him. What does it mean to live? A breath and a beating heart?

Who knows the limits to human suffering? Desperation? Who can tell?

I look at him, and say "Dede, ben geldim."

Grandpa, I am here.

His head turns ever so slightly towards me. His ice blue eyes are fixed on mine.

They have told me that he has "been gone for months, no signs of consciousness, no interaction with his surroundings, no reactions, nothing."

Yet he looks at me, and in the depths of those blue eyes, I see a faint flicker of recognition. It's so slight it's barely there, and I feel it even before I see it.

My hand, wrapped in a rubber glove, finds and holds his hand. I look into his blue eyes.

"Dede, buradayim, torunun geldi."

Grandfather, I am here. Your granddaughter has come.

I came to hold your hand. I came to tell you, one last time, of how much you are loved. I came to look into your eyes one last time and know it will be the last and where did these tears come from all of a sudden? Grandpa, everything is blurry and all of a sudden I have let go of my tears, my tears that I have carried with me across the ocean, all the way here, to the city I was born, the city in which I was raised, and to your house in which I grew up. Grandpa, I am here. I am here and there are lots of tears, yet there is nothing to be ashamed of; for despite everything life has thrown at me in the past few years, I have managed to make it to here, I am finally here, I am finally holding your hand. Through the plastic of my gloves, I can still feel that you are here yet, and you feel and hear me somehow.

And I am breathing next to you at this moment, holding your hand once more, knowing that it is the last time.

Grandpa, why is time so relentless and so cruel to us?

I look into the electric blue of your eyes one last time. I let go of your hand.

A single sigh from my chest. Marking the time out of time and the space in between.

I love you, grandpa.

Goodbye.






Sunday, March 18, 2018

Saatler, zaman, insan, ölüm ve yaşam





Dedemi kaybedeli bir buçuk ayı geçti.

Bugünlerde, şimdi ona bomboş gelen bir evin içinde sessizliği dinleyen anneannemi düşünüyorum. Sessizce oturan, boşluğu ve sessizliği bir nefes gibi içine çeken canımın içi kadını. Beni ona bağlayan bütün bağları, altın renkte görünmez ipler gibi, okyanusun dibinden, dağların üstünden ve denizlerin içinden geçtiğini hissederek. Benim yüreğimi anneannemin yüreğine bağlayan sevgi bağlarını en içimde, kalbimin derininde duyarak.

Dedemin hastaneye gittiği günden beri çalışmayan duvar saatini düşünüyorum. Ki huzurlu tik-tak sesleri çocukluğumun arka planıydı.

Bir insanın gidişini düşünüyorum. Varlığımızın, insanlığın en acıklı gerçeğini.

İnsan öyle bir varlık ki, onun bıraktığı boşluğu başka hiç bir şey dolduramıyor.

İnsanın bıraktığı boşluk, vücudunun kapladığı alanın çok ötesinde. Çok daha fazlası. Her insanın gidişi, bir kara delik oluşturuyor evrende. Bir daha asla kapanmayacak bir kara delik.

Ondan mıdır acaba, varlığımızın dokusu gittikçe inceliyor, sevdiklerimiz ayrıldıkça bu dünyadan?

Ondan mıdır, kendimizi gittikçe daha yalnız hissetmemiz büyüdükçe? Büyüdükçe daha çocuklaşmamız, daha kaybolmuş, daha şaşkın, daha kocaman gözlerle bakmamız hayata?

İnsanın kapladığı yerin aslında ne kadar büyük olduğunu, bir kaç ay bizimle kalan Barış'ın ve benim sevgili anneannemiz Mazis Türkiye'ye döndüğü gün derinden hissetmiştim.

Vücudu minicik, yüreği dev, sadece torunlarında değil torunlarının çocuklarında bile emeği olan bu 'küçük ama dev' kadın, meğerse ne çok yer kaplıyormuş, evimizde ben, Barış ve çocuklarımız, tekrar çekirdek ailemiz olmaya geri dönünce anladım.

O Türkiye'ye gittiği gün, Mazis'in her zaman oturduğu koltuktaki yeri, boş bir vadi gibi göründü gözüme. Anladım ki insanın yüreği ne kadar büyükse, kapladığı yer de o kadar büyük olurmuş bu dünyada. Vücudu minicik olsa bile. Ne kadar çok insanın gönlünde yeşermişse sevgisi, onca geniş bir yer kaplarmış bu evrende. Emek ve sevgi, büyütürmüş insanı, devleştirirmiş, hem sevdiklerinin hem de bütün dünyanın gözünde.

O yüzden sızlıyor içim, kendi anneannemi düşündükçe. Dedemin bütün huysuzluklarına rağmen, anneanneme hayatı boyunca pek gün yüzü göstermemesine, içtiği sigaralarla çektirdiklerine, asla şiddet uygulamasa da sözleriyle hem eşini hem çocuklarını üzmesine, sevgi ve şefkat göstermeyi bilmemesine rağmen...

Bütün yaptıklarına RAĞMEN sevdiğimiz ve kaybettiğimizde içimizde derin kara delikler açan herkes için sızlıyor yüreğim.

Düşünüyorum anneannemi bugünlerde. Var olmasa, benim var olmayacağım, azimli, çalışkan kadını.

Çok özlüyorum onu. Elinden tutup, 'torununun seni çok seviyor anneanne, dayan biraz daha.. Bak nefes alıyoruz hala.' demek istiyorum ona.

Elim uzanmıyor. Telefona uzanıyorum. Küçüklüğümden beri ezbere bildiğim telefon numarasını çeviriyorum. Okyanuslar ötesinde bir evde, bir telefon uzun uzun çalıyor.

Hala sesini duyabildiğime şükrediyorum.











Friday, January 12, 2018

Büyüdükçe (Canıma mektup)






Büyüdükçe sana ne kadar çok benzediğimi görüyorum baba.. ruhlarımızın aynı kumaştan dokunmuş olduğunu.

İçimdeki küçük çocuğun, hayata bir çocuk gibi sevinebilmenin senden geldiğini.

Şiir sevgimin, Türk diline, Türkçeye duyduğum aşkın, edebiyat sevgimin kaynağını, ilk başladığı yeri, o pınarı senin gözbebeklerinde gördüğümü.

İkimiz oturmuş çay içerken birden senin sevgili arkadaşın İlhan Şeşen'den 'Sen benim şarkılarımsın' şarkısı çalmaya başladığında, ben yerimden kalkıp 'hadi dansedelim baba' diye elimi uzatırsam, bana asla 'hayır' demeyeceğini.

Yaşım otuz altıya gelmiş olduğu halde elinden tutup sokakta yürüyebileceğimi.

Tıpkı senin gibi benim de dünyevi işlerden bihaber, ne kadar para kazandığımın, ne kadar para harcadığımın farkında bile olmayan, aklı beş yüz karış havada bir iflah olmaz romantik olduğumu.

Sırf ben istedim, hayatta en sevdiğim şey diye Amerika'ya gideceğim günün, yeni yılın ilk sabahı yeni açılmış fırına koşup bana 10 tane çıtır, taze simit alacak olan tek insan olduğunu.

Sabahın köründe mutfağa 'Yeşil pencerenden bir gül at bana / Işıklarla dolsun kalbimin içi' dizelerini haykırarak daldığımda, annem daha afyonu patlamamış bir halde 'sabah sabah kafa ütüledin Esra' diye mırıldanırken senin yüzünde mutlu bir gülümseme ile bana sarılacağını.

Böyle bir baba sevgisi ile büyümüş olduğum için aslında ne kadar, ne kadar şanslı olduğumu.

Senin kızın olarak büyümüş olduğum için. Bana gerçek sevgiyi öğretmiş olan, insan yüreği taşıyan bir babam olduğu için.

Ne kadar muhteşem bir çocukluk yaşamış olduğumu. Ve şu anda hissettiğim kendine güvenin, hayata karşı hissettiğim coşkunun, küçük anlardan aldığım keyif ve mutlulukların hepsinin sağlam temellerinin o çocuklukta atıldığını.

Uzattığımda elimi hep tuttuğun, hiç bırakmadığın için teşekkür ederim, baba.

Çok seviyorum seni.




Kızın