Saturday, December 29, 2007

Amerikaya neden geldim?


Bana en çok sorulan sorulardan biri bu. 'Amerikaya neden gittin/geldin?' Tek bir cevabı yok aslında. Buraya ilk kez gelişim üzerinden 4 buçuk sene geçti, ve zaman gerçekten çok çabuk geçti. Ancak çok şükür ki hiç bir zaman verdiğim hiç bir karardan pişman olmadım ve şimdiye kadar 'keşke öyle değil de böyle yapsaymışım' demedim. Allah pişman etmesin hiçbirimizi.

21 yaşında bir Türk kızı tek başına, tanıdığı ya da akrabası olan hiç kimsenin olmadığı bir ülkeye, üstelik de dünyanın öbür tarafında olan bir ülkeye, iki tane bavulla ve kafasında bir dolu düş, umut ve heyecanla, nasıl kalkıp gider? Neden gider? Bunu açıklamaya çalışacağım bu yazımda.

Amerika'ya, buranın bir rüyalar ülkesi olduğunu düşünerek gelmedim. A.B.D'nin fırsatların gökten yağmur gibi aktığı, 'taşı toprağı altın' bir yer olduğunu hiç bir zaman düşünmedim. Buraya gelmeden de, geldikten sonra da beklentilerimi hiç bir zaman gerçeküstü boyutlara taşımadım. Bu yüzden çok şükür, hiç hayalkırıklığına da uğramadım. Burada da her ülkede olduğu gibi eşitsizlik, fakirlik, cehalet, önyargı ve hoşgörüsüzlük olduğunu, Amerika'nın pembe bir gül bahçesi olmadığını biliyordum. Özellikle 2003 Mart'ında Irak savaşı başladıktan sonra A.B.D'nin dünya çapındaki ününün hiç de iyi olmadığını da.. Benim buraya geldiğim zamansa (Eylül 2003) herhalde A.B.D karşıtlığının en hızlı tırmanmaya başladığı zamanlardan biriydi. Amerikalıların da başka ülkelerin vatandaşlarına, özellikle Ortadoğululara bakışının çok sıcak olmadığını da biliyordum.

Bütün bunlara rağmen 12 Eylül 2003 günü canım aileme, arkadaşlarıma, evime, sokağıma, güzel İstanbul şehrine 'Allahaısmarladık!' deyip Lufthansa'nın uçağına bindim. Beni yepyeni bir ülkeye götüren şey neydi? Bu denli alıştığım her şeyden beni koparabilecek kadar güçlü olan şey neydi?

Her şeyin başında içimdeki öğrenme isteği geliyordu. Dünyanın benim ülkemin sınırları dışında olan bir yerini de iyice öğrenmek ve orada yaşamak, farklı kültürlerden insanlar tanımak, hayata bakış açımı genişletmek istiyordum. Yeni diller öğrenmek, yeni dersler almak, yeni öğretmenlerle tanışmak, yeni mutfaklar tatmak, yeni yerler görmek istiyordum. Biliyordum ki A.B.D.'de öğrenim göreceğim üniversite dünyanın en iyi eğitim kurumlarından biriydi, ve orada kendi ülkeme ve kendi tarihime bir kez de dışarıdan bakma şansını elde edebilecektim. Hatta ülkemin A.B.D gibi dünya politikasında egemen bir role sahip bir ülkede kendi ülkemin imajını değiştirme ve iyileştirme hakkına bile sahiptim. Önümde kendimi geliştirmek ve ülkeme faydalı olmak için çok büyük bir potansiyel vardı. Bunu en iyi şekilde kullanmalıydım.

Tabii bunda aslında biraz da 20li yaşların başında içimizde olan o heyecan ve cesaret duygularının, dünyayı keşfetme arzusunun katkısı vardı.. Bir insan bence eğer 20li yaşların ortasına dek o büyük adımı atmazsa, o körü körüne olan cesaret kayboluyor ve o adım maalesef bir daha hiç atılamıyor. Bu büyük adım başka bir ülkeye gitmek demek değil tabii ki. Herkesin gelişimi farklı oluyor.

Bu adımı atarken önümde kolay bir yol olmadığını biliyordum, çok zor bir uyum sürecinden geçeceğimi, yeni ortamıma ve tanıştığım insanlara alışmak için çaba sarfetmem gerektiğini, 'büyürken' ve kendi ayaklarımın üzerinde ilk defa dururken hiç bir şeyin bana altın bir tepsi içinde sunulmayacağını.. Ama kendime, ailemin yetiştirdiği bu Türk kızına inancım tamdı. Ayaklarımı yere sağlam basıyordum. Sanki attığım her adımda sağ omzumun arkasında annem, sol omzumun arkasında babam vardı ve beni destekliyorlardı. Düşecek gibi olursam beni tutacaklarına olan güvenim tamdı. Bu destek olmadan bu cesareti bulmam imkansız olurdu. Onlara gerçekten çok şey borçluyum.

Ve şimdi, 4 buçuk sene sonra, şu anda hala A.B.D'deyim. Eğitimimi bitirmek için bu ülkede şu anda bulunmam gerekiyor, geleceğin ne getireceği bilinmez. Şurası kesin ki nereye gidersem gideyim, aldığım eğitimin insanlığa ve özellikle de ülkeme bir yarar getirmesi için çalışacağım.

Buraya geldiğimden beri çok şey öğrendim, hayata bakış açım inanılmaz ölçüde değişti ve gelişti, kendimi geliştirdim ve mükemmel insanlarla tanıştım. Zorluklarla tabii ki karşılaştım, ama her olaydan yeni bir şey öğrenmeye ve bir ders çıkarmaya çalıştım. Bu sayede hayatı çok daha iyi tanıdım. Bazen, kendimizi tanımamız için harekete geçmek, alışkanlıklarımızdan biraz olsun uzaklaşmak, kendimize bir de dışarıdan bakmak gerekir. Ben sanırım, çok şükür, burada bunu başardım.

Thursday, December 27, 2007

Yeni yıl dilekleri


Yeni bir yılın geliyor olduğu düşüncesi neden bu kadar heyecanlandırıyor insanları? Belki de yeni başlangıçlara olan özlemimizden.. Ya da bir şeylerin değişmesini çok istediğimizden.. Yazdığımız tarihin bir rakamının değişecek olması, bizi sanki yaşamımızda ve dünyada çok şey değişecek gibi bir yanılgıya düşürebiliyor. Halbuki biliyoruz ki 2007 ve ondan önceki bütün yıllarda olan her şey 2008de de olacak: İnsana dair bütün mutluluklar, sevinçler, hüzünler, acılar yaşanacak, barışlardan daha çok savaş yaşanacak, doğumlar ve ölümler olacak, kısacası hayat aynı şimdi olduğu gibi devam edecek..

Amerikalıların yeni yıl yaklaştığında hep yaptıkları bir liste var: New Years' Resolutions yani yeni yıla dair dilekler ve istekler listesi. Aslında bir bakıma hayatındaki bazı şeyleri değiştirmek için kendi kendine söz verme vaadi. Bunun için de tabii yeni bir yılın başlaması iyi bir bahane oluyor. İnsanlar sanki kendilerini bomboş bir sayfaya başlıyormuş gibi hissediyor.

Bu yeni yıl hayatımda büyük ve güzel bir değişikliği de beraberinde geçirecek ve inşallah yılın ortasından itibaren kendi yuvamı, kendi ailemi kuracağım. Bu çok heyecan verici ve aynı zamanda da yoğun süreç içinde tahmin ediyorum ki zaman çok çabuk geçecek, ve 2008'in nasıl geçtiğini anlayamayacağız bile.

Yeni yıl için kendi kendime ne konuda sözler verebilirim, nasıl bir liste yapabilirim diye düşündüm. Ve bu maddeleri sıraladım:

1- Hayatımda olan, çok sevdiğim ve ne zamana kadar benimle birlikte olacağını bilemediğim insanları (özellikle yaşlıları) şimdikinden bile çok daha fazla aramalı, sormalıyım, imkanım varsa ziyaret etmeliyim. Onlara sevildiklerini hissettirmeliyim.

2- Çok daha fazla su içip çok daha az abur cubur yemeliyim. Sahip olduğum en değerli varlık olan vücuduma daha iyi davranmalıyım. Vücut hareketimi arttırmalı, spor yapmamak için bahaneler bulmaya çalışmamalıyım.

3- Çok daha erken yatıp daha erken kalkmaya çalışmalıyım, çünkü ben sabah kendini en iyi ve zinde hisseden insanlardanım. Bu üretken zamanı uyuyarak geçirmemeliyim.

4- Beni seven, arayan ve merak eden insanları kesinlikle ihmal etmemeliyim.

5- Daha çok fotoğraf çekmeli, daha da çok yer gezmeli ve yeni insanlarla tanışmalıyım. 20li yaşların ikinci yarısına girdiğim bu zamanları iyi kullanmalıyım. Gençken ve sağlıklıyken elimden geldiğince gezmeli, çok yer görmeliyim :)

6- Geçmiş ve gelecekle ilgili herhangi bir konuyu kafama kesinlikle takmamalı, üzerinde çok durmamalı ve gereksiz zaman harcamamalıyım. Yaşadığım an şimdiki an, ve önemli olan da bugündür, bunu hiç unutmamalıyım.

7- Herşeyden önemlisi sabretmeyi ve hoşgörüyü herşeyin üstünde tutmalı, gülümsemeye devam etmeli, kendime olan inancımı hiç ama hiç yitirmemeliyim. Bu dünyaya iyi şeyler yapmak için geldiğime ve yaptıklarımın, yaşadıklarımın mutlaka birilerinin yaşamını olumlu yönde değiştireceğine bütün kalbimle inanmalıyım. Asla vazgeçmemeliyim.


Herkese iyi yıllar!

Moonie

Wednesday, December 19, 2007

Türkçem, benim ses bayrağım




Yurtdışında yaşayan bir Türk'ün anadilini koruması.. Ne kadar önemli sizce? Bence gerçekten çok önemli. Kendi tecrübelerime dayanarak konuşuyorum. Amerika'da yaşadığım zaman dahilinde gerçekten çok ilginç örnekler gördüm bu konuda. Buraya geleli henüz 5-6 ay olmuş olan bazı Türklerin hemen Türkçe konuşurken bir 'aksan' kazanmasından, kendi dilini unutuvermesinden, cümlelerinin 5 kelimesinden 3ünü İngilizce söylemesinden tutun da, 'siz Türkler nasıl diyor?' modunda kendini unutarak asimile olmaya çok meraklı insanlara kadar her türden insanla tanıştım, konuştum. İnsanların 'özentilik' yolunda kendine, kendi özüne ve kimliğine ne kadar yabancılaşabildiğine, körü körüne yabancı hayranlığının insanı ne kadar komik durumlara sokabildiğine tanık oldum.

Bu konuda gördüğüm en uç örnek, bir arkadaşımın Türkiye'de çalışan ve orada iyi bir üniversitede profesör olan arkadaşı bir hanımdı. Burada doktora yapıp Türkiye'ye kesin dönüş yapmış ve orada bir kaç yıldır çalışıyormuş. Ben kendim Amerika'da 4 yıldır yaşıyor olmama rağmen içine İngilizce katmamaya gayret ettiğim bir Türkçeyle sorular sorduğumda, bana hep İngilizce cevap veriyordu. Önce bunu çok garipsedim, bir süreden sonra 'acaba farkında değil mi yaptığının?' diyerek onun İngilizce söylediklerine Türkçe cevap vermeye devam ettim, bir süreden sonra da bu iki dilli diyalogdan sıkılıp konuşmayı kısa kestim.

Bir insanın dilini tamamen bozulmamış tutmasının imkansız olduğunu biliyorum, özellikle kendi hayatımdaki örneklerden: İnsan eğer eğitim hayatının büyük bir kısmını eğitim dili İngilizce olan okullarda geçirirse, üniversiteyi tamamen Amerikan sistemi üzerine oturtulmuş bir kurumda okursa, ve bütün bunların üzerine İngilizce'nin ana dil olduğu yabancı bir ülkede 4-5 senedir yaşıyorsa, ana diline yabancılaşması işten bile değil. Hatta bütün bu koşullar altında ana dilini yüreğinde ve hafızasında tutabilmek için çok büyük bir çaba sarfetmesi dahi gerekebilir. Eğer etrafında bu dili konuşabileceği insanlar yoksa, özellikle uzun bir süreden sonra anadilinde bozulmalar meydana gelebilir. Bunlar gayet normal.

Ancak benim anlamadığım şey, kısa sürede ve bilerek, isteyerek anadilini unutmak, bozmak. Türkçesini bildiği kelimeler varken 'havalı' görünüyor sanısıyla İngilizcelerini kullanmak. Kendi anadilinden utanmak, kimliğini reddetmek. Yurtdışında yaşıyor olmak dilimizi unutmak için geçerli bir bahane değil. Yurtdışında olsak bile mükemmel bir Türkçeyle konuşabilir, biraz çaba sarfederek anadilimizi aklımızın en üstlerinde tutabiliriz. Türkçe kitaplar okuyarak, haberleri Türkçe takip ederek, Türkçe günlük ya da internet günlüğü yazarak, Türkçe konuşarak dilimizi aklımızda taze tutmak çok kolay.

Annesi babası Türk olan, ancak hayatı boyunca yurtdışında yaşamış bir arkadaşım var. Gayet güzel ve anlaşılır bir Türkçeyle konuşuyor. Sadece bu bile doğru eğitim ve bilinçli bir yaklaşımın ne güzel sonuçlar verebileceğinin bir kanıtı değil mi?

Kimliğinizden, benliğinizden, özünüzden bu kadar çabuk vazgeçmeyin. Türkçe'miz eriyip gitmesin, yabancı sözcüklerin istilası altında yokolmasın. Anadilimiz, bizim kendimizi nasıl ifade ettiğimizi belirler, bizi biz yapar. Bunu unutmayın.


"Unutmuşum ana demesini bile,
öykünmüşüm türküsünü ellerin

Ağzıma bir kara düşmüş bağışla beni
Türkçem, benim ses bayrağım."

Fazıl Hüsnü Dağlarca


Hayatınızın en güzel günü?




Yaşamda ilerledikçe anlıyor insan. Zorluklarla karşılaştıkça, hastalıklarla, ve hoş olmasa da ölüm gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldıkça. Mutlulukları ertelememize izin verecek kadar uzun değil hayatımız.. Ne geçmişi anarak oyalanmak, ne de gelecekteki bir güne umut bağlamak mutlu edebilir bizi.. Hayatımızın en güzel günü bugün, en mutlu anı bu an.. O anda ne yapıyorsak yapabileceğimiz en iyi şeyi yaptığımıza inanmamız gerekiyor. Ve içinde bulunduğumuz ana hakettiği değeri vermeyi öğrenmemiz..

Bir bardak sıcak çay mı içiyorsunuz? O an, en mutlu anınız. Evin içinde toz mu almaya başladınız? Ya da bir kitabı okumaya başladınız.. Ya da çocuğunuzu okuldan almaya gittiniz.. Sabah ofisinize / işyerinize girdiniz.. Akşam yorgun argın yemek yapmaya başladınız.. Yani dünyanın en rutin, en sıradan işlerini yapıyor olsanız da o an, sizin en mutlu anınız. O anın tadını çıkarmak gerekiyor, yaşadığınız an kaçıp bir daha dönmemek üzere gitmeden önce. 4 ay sonra çıkacağınız tatilin düşüncesi değil, o an elinizde tuttuğunuz güzel bir kalemle yazı yazabilmek mutlu etmeli sizi.. Pazartesi sabahı, Cumartesi günü neler yapacağınızın düşünceleriyle kendinizi oyalamak yerine, pencereyi açıp derin bir nefes almak yetmeli sizi keyiflendirmeye..

Hayatınızın en güzel günü? Bugün. Geçmiş artık yok, gelecek henüz gelmedi. Sadece şimdi ve bu an var. Bugün kendinizi mutlu hissetmeniz için çok fazla sebep var. Mutlu olmayı ertelemeyin.

Moonshine'dan herkese iyi bayramlar! :)

Saturday, December 15, 2007

Elephant Man (Fil Adam) - 1980

İnsanın yüreğinin içinde bir daha kapanmamak üzere açılan bir yara gibi David Lynch'in yönettiği 'Fil adam' filmi.. Gerçek bir hikaye üzerine kurulmuş olan ve siyah-beyaz çekilmiş olan bu film, vücudu doğuştan gelen çok ender bir hastalık yüzünden tamamen deforme olmuş bir adamın, John Merrick'in hikayesini anlatıyor. Film beni çok etkiledi. Hem inanılmaz derecede vurucu olması yüzünden, hem de insan kalbinin, insan ruhunun ne kadar kara olabileceğini gösterebildiği için.. Film içinize işliyor ve içinizi sızlatıyor. İnsanların 'kendinden olmayan' ve 'farklı olan'lara karşı ne denli acımasız olabileceğini, onları ne denli acıtabileceklerini ve dışlayabileceklerini anlatıyor. 'Dış görünüş'ün aslında ne kadar anlamsız ve önemsiz olduğunu, ama buna rağmen insan ırkının yüzde 99unun dış görünüşe herşeyden çok önem verdiğini anlatıyor.. Ve insanların anlamlandıramadıkları şeylerden korktuklarını..Bunda Anthony Hopkins'in ve John Hurt'un muhteşem oyunculuklarının çok büyük etkisi var. Anthony Hopkins'in neden yaşayan en büyük oyunculardan biri olduğunu bu filmi izleyince anladım. 27 yıl öncesinden bile belliymiş gözlerindeki o ışık..

Gözlerimi dolu dolu yapan, beni ağlatabilen çok az film vardır, beni tanıyanlar bilir bunu.. Ve 'Fil Adam' da bunlardan biri oldu.. Özellikle Samuel Barber'ın o muhteşem 'Adagio for Strings'iyle biterken..

"The wind flows...the sea flows...the cloud fleets...the heart beats. Nothing ever dies. No, nothing ever dies..."




Wednesday, December 12, 2007

Yaşamın Kıyısında ve düşündürdükleri


Bu güzel filmin posterindeki fotoğrafa dikkatli bakın.. Bu fotoğraf, benim hem anneanne, hem dede tarafından kökenim olan Trabzon ilinin Sürmene ilçesinde, Çamburnu beldesinde çekildi.. Fatih Akın, kendisi de Sürmene kökenli olduğu için bu resim gibi güzel yeri son filmine katmaya karar vermiş. Zaten Çamburnu'nda çevreyi koruma etkinlikleri de olmuştu kendisinin geçtiğimiz sene.

Güzel Çamburnu'na ben de gitmiş ve orada dedemin yaptırdığı evde 2 hafta kadar kalmıştım. Hayatımın en huzur verici 15 günüydü belki de.. Kan çekiyor herhalde, gerçekten çok özlüyor ve tekrar gitmek istiyorum en kısa süre içinde.. Özellikle de bu filmi gördükten sonra Karadeniz'e olan özlemim bir kat daha arttı.

Film benim için de çok büyük bir önem taşıyan inanılmaz güzellikte bir şarkıyla açılıyor, ve bitiyor: Rahmetli Kazım Koyuncu'nun 'Ben Seni Sevduğumi' adlı hüzünlü türküsü. Hem bu türküyü çok ama çok sevdiğimden ve geçtiğimiz yıl bir konserimizde kendim de söylemiş olduğumdan, hem de Fatih Akın'ın şimdiye kadar kötü bir filmini izlememiş olduğum için, bu filmi de çok seveceğimi hemen anladım.. Ve hemen filmle çok kişisel bir bağ kurdum..

Film yaşamı ve ölümü, Türkiye'de ya da yurtdışında (özellikle Almanya'da) yaşamaktan doğan o 'diğer taraf, öteki taraf' duygusunu, insanların yaşadıkları acıları ve birbirlerine nasıl bağlandıklarını çok güzel anlatıyor. Filmin genel teması ölüm ama bence bizi karamsar duygularla bırakmak istememiş Fatih Akın.. Ve filmin bitişi de, başlangıcı kadar mükemmel olmuş.. Türk Sineması'nın kısa bir sürede ne kadar büyük bir mesafe katettiğinin kanıtı bence bu film..

İnsanın köklerine inmesi, nereden geldiğini bilmesi, geçmişine değer vermesi çok güzel. Bizi biz yapan atalarımız, anneanne ve dedelerimiz ve onların yaşadıkları değil mi zaten? Büyük bir çınar ağacını yaşatan, toprağın derinliklerine yayılmış kökleri değil midir?

Nereden geldiğimizi bilmek, kendimizi tanımamız için çok önemli. Geçmişini silmeye, yoketmeye çalışan, reddedenlere hep acımayla karışık bir duyguyla bakmışımdır. Sonunda hep bocalarlar ve geçmişle yüzyüze kalmaya mecbur olurlar çünkü. İnsanın kim olduğunu bilmesi için geçmişini hatırlaması, hatırlatması gereklidir bence. İnsan kendi tarihine, kültürüne, geçmişine, yaşanan acılara, savaşlara ve mutluluklara hakettiği değeri vermeli. Çünkü onlar olmadan biz de 'kimliksiz' ve 'adsız' sayılırız. Kökü nerede belli olmayan bir ayrıkotu gibi savrulmaya mahkum kalırız.

Tuesday, December 4, 2007

Bugün benim doğumgünüm




Beni dünyaya getirdiğin için teşekkürler anne!!

Bu şarkıyı her duyduğumda çok mutlu oluyorum nedense, blog'uma da koymak istedim:)

Güneş her akşam batıp hergün doğuyorsa
Çiçekler solup solup tekrar açıyorsa
En derin yaralar kapanıyorsa
En büyük acılar unutuluyorsa
Neden korkulur hayatta söyleyin bana

Elbette bazen çiçek açıp bazen solacağım
Elbette daldan dala konup sonra uçacağım
Elbette bazen hızla dönüp bazen duracağım
Elbette bazen söyleyip bazen susacağım..

Wednesday, November 28, 2007

Finaller başıma vurdu

Ben de kendimi yazı yazmaya adadım. Yapılacak o kadar çok şey var ki bunları sağa sola yazıp beynimin içinden çıkarmak istiyorum. Aynı anda yapılması gereken onca şeyi düşünmek bile yoruyor insanı çünkü. Önümüzdeki 7 gün kadar bir süre yokum. Derin bir nefes alıp kütüphaneye doğru yola çıkıyorum şimdi :)

İyi haftalar!

Monday, November 26, 2007

Moonshine kimdir?




Kendimden çok fazla bahsetmemeye, daha çok olaylar ve insanlar hakkında görüşlerimi yayınlamaya çalışıyorum bu blog'da. Ama belki merak edenler vardır, herşeyden önce 'kendini tanı' diyen Yunanlı filozofun sözlerine kulak verelim biz de. Ben kimim? Bana 'sen kimsin?' deseler kendimi nasıl tanımlardım? İşte bir deneme, bu blog'un yazarı olarak ben, yani Moonshine, nam-ı diğer Gece Yürüyüşü, kimim?


Çok severim: Sabahları, siyah-beyaz fotoğrafları, pembe olan herşeyi, büyük şehirleri, öğlen uykularını, interneti, siyah çikolatayı, Fransızca olan herşeyi, Chicago'yu, çayüzümünü, deniz fenerlerini, geç kahvaltıları, dizüstü bilgisayarımı ve genelde Apple olan her şeyi, sinemayı, güzel İstanbul'u, insanları, fırtınaları, kedi yavrularını, uyumayı, bulutlu gökleri, suşiyi, müziği, güneşin doğuşunu, Nisan yağmurlarını.


Hiç sevmem: Kahveyi, sigarayı, reklamları, koşu bantlarını, televizyonu, alışveriş merkezlerini, sigara dumanlı bar ve gece klüplerini, solaryum bronzluğunu, Starbucks'ı, Microsoft markalı her şeyi.


İnanılmayacak ölçüde saf, ve rahatsızlık yaratacak derecede körü körüne iyimser olabilirim. Çocukluğun ve hayalgücünün kuvvetine inanırım. En sıradan şeyler dahi (gökyüzündeki güneş ya da bir bardak çay gibi) beni şaşırtmaya ve bana ilham vermeye yeter. Elimden geldiğince çok gülümsemeye çalışırım, insanların hikayelerini dinlemeyi çok severim. Herşey hakkında soru sormayı da çok severim. Hayat hakkında şiir ve kısa hikayeler yazarım. Her zaman etrafımda çok sayıda insan olmasını isterim (özellikle üzgün olduğum zamanlarda). Bilginin ve irfanın gücüne de inanırım, bu yüzden kitaplara ve kütüphanelere aşığım. Yemek pişirmeyi hiç beceremem, ama müzik ve sinema zevkim oldukça iyidir :) Müziksiz yaşayamam, ve gizlice hayatımın 'soundtrack'i yani şarkılar bütünü için şarkılar seçerim. Doğayı ve dış dünyayı çok severim: Özellikle yeni bir şehre seyahat edip orayı keşfetmeyi. Fotoğraf çekmeye de çok büyük bir tutkuyla bağlıyım: Özellikle siyah-beyaz portre fotoğraflarına bayılırım. Gece hayatından ve dumanlı olan her yerden nefret ederim ve uzak durmaya çalışırım. Benim için cennet, elimde bir bardak sıcak çayla oturduğum koltuğumda, sessiz oturma odamda en sevdiğim yazarın bir kitabını okuyabilmektir. Ya da pencereden dışarıda yağan yağmuru izlerken çok sevdiğim bir şarkıyı dinlemek..

Bütün bunlar ve tabii ki çok daha fazlasıyım, ama hangimiz kendimizi tanıyabiliyoruz ki tam olarak? Sadece 'Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol' mısrasını kendime düstür edinmiş 'bir aciz kul'um. Bu dünyadaki milyonlarca insandan biriyim, ama yine de her insanın olduğu gibi eşsiz ve benzersizim :)

Sunday, November 25, 2007

Silahlara hayır!


Bir hafta önce bu gece, 4 senedir tanıdığım ve hem öğrenci yurdundan komşum, hem de benimle aynı üniversitede okuyan lisansüstü bir öğrenci arkadaşım olan Amadou Cisse geceyarısını biraz geçe sokakta vurularak öldürüldü. Bu manasız ve acı ölümün beni ne kadar üzdüğünden, isyan ettirdiğinden, içimde açtığı yaralardan bahsederek duygu sömürüsü yapmak istemiyorum. Sadece silahların ne kadar anlamsız olduğuna dikkat çekmek istedim blog'umda.

Önceki günün akşamı tesadüfen, olanlardan habersiz bir şekilde Montreal'de Lord of War filmini izlemiştik. Film dünyadaki silah ticaretine ve bu sektörün ne kadar büyük olduğuna dikkat çekiyor. Bir silah tüccarının gözünden, insanların başka ülkelerdeki grupları nasıl birbirine düşürdüğü ve onlara silah satarak nasıl köşeyi döndükleri çok başarılı bir şekilde anlatılmış filmde. Dünyada savaş çıkaran devletlere baktığınızda hepsinin silah ticaretinde en önemli rolleri kapmış olduğunu görüyorsunuz.

Amerika Birleşik Devletleri ise hem savaş sebebi olan ülkeler, hem de silah satan ülkeler arasında 1. sırada. Silah satın alma ve kullanma oranı burada çoğu Batı ülkesinden daha fazla. 'Ghetto' denilen 'varoş' mahallelerinde silahlar çok normalmiş gibi kullanılıyor. Bunun sonucunda suç ve ölüm oranları artmış durumda. Silahlar insanları korumuyor, tam tersi daha da çaresiz ve aciz bir durumda bırakıyor.

Türkiye'de ise durum çok farksız değil. Asla anlayamayacağım ve 'insan' olana yakıştırmak istemediğim sebeplerden ötürü silah sahibi çoğu insan, silahını bir şeyleri 'kutlamak' amacıyla kullanıyor. Havaya, gökyüzüne doğru sıkılan kurşunlar masum canlar alıyor. Birisinin çocuğunu, birisinin babasını, birisinin kızkardeşini öldürüyor. Ancak silah ruhsatı verilme gereklilikleri değişti mi bunun sonucunda? Hiç sanmıyorum.

Silah kullanan/kullanmayı düşünen/ava çıkan/havaya kurşun sıkarak bir şeyleri kutladığını sananlara şunu söylemek istiyorum: Bir ölüm makinası hiç bir zaman masum olamaz, gösterilemez. Silah hiç kimsenin 'eline yakışmaz'. Küçük çocuklara oyuncak olarak silah asla almayın. Onları daha minicikken ölümle, yıkımla tanıştırmayın.

Siz de silah kullanmayın, ölüm ve yıkıma sebep olmayın. Arkadaşım Amadou daha 28 yaşında göğsüne sıkılan bir kurşunla bu güzel hayatı, arkadaşlarını, ailesini, 7 Aralık'ta alacağı doktora diplomasını, ve pırıl pırıl bir geleceği terketmek zorunda kaldı. Atın silahlarınızı, başka gençler, çocuklar, anneler, babalar ölmesin. Bu dehşet ve ölüm makinalarına başka kurbanlar verilmesin!

Saturday, November 24, 2007

Montréal, Kanada



Çok yaşanılası bir şehir Montréal, eğer bu kadar soğuk olmasaydı belki de güzelliği bozulurdu çünkü herkes akın ederdi oraya. 4 gün kaldığım bu güzel şehirden aklımda kalanlar:

Havada nefesimizin buharı, yarı donmuş göl, obur sincaplar, ormanın içinde yürüyüş, chocolat chaud (sıcak çikolata), ışıklandırılmış Noel ağaçları, Rue St Catherine, karamel ve kahve kokusu, cam ve metalde yansımalar, Mont-Royal tepesi ve inanılmaz güzellikteki evler, güneşin batışı, güzel küçük kafeler, pastaneler, Çin mahallesi, Rue St Laurent, MESA konferansı, kiliseler, çıplak ama mavi ışıklarla donanmış ağaçlar, eski, Arnavut kaldırımlı dar sokaklar, çam ağaçları, bulutlar ve gökyüzünün berraklığı, Renoir'ın güzel resimleri ve hüzün bakışlı kadınları, metro, yeraltı butikleri, mağazaları, restoranları ve sinemaları, Lac aux Castors, somon balıklı ve krem peynirli Montreal ekmekleri (lox and bagels) , renkli camlarla süslenmiş binalar, sıcak çay ve çikolatalı kruvasan, ışıltılı caddeler, güzel insanlar, bere ve eldivenlerim, Second Cup kafe, masal gibi güzel süslenmiş ağaçlar, McGill kampüsü/şatosu, heykeller, gece ışıldayan vitraylı kilise pencereleri, Fransızca şarkılar söyleyen insanlar...

Güzel bir rüya gibi geçti Montréal'de geçirdiğimiz günler. Güzel anıları da bize kaldı :)

Wednesday, November 14, 2007

Gülümse!



'Gülümse, hadi, gülümse, bulutlar gitsin..' Ne güzel söylemiş Sezen Aksu değil mi? Gerçekten de bir gülümseyişle dağılır bulutlar, tekrar aydınlanır buğulu gözler. Tek bir gülümseyişle açılır o sımsıkı kapalı olduğu sanılan kapılar.. Bir gülümseyişle ısınır yaşlı bir kadının, bir çocuğun kalbi. Bir gülümseyişle açar güneş, bir gülümseyişle atılır yeni bir dostluğun ilk temelleri.

Gülümsemenin ne kadar çok şey başarabileceğini bilselerdi insanlar, bu kadar çok somurtmazlardı eminim. Nedense bazı insanlar gülmenin, gülümsemenin kendilerini çocuksu ve ciddi olmayan durumlara düşürdüğünü sanıp, somurtmanın ya da asık bir suratla gezmenin kendilerine büyük bir 'karizma' kattığını düşünürler. Halbuki insanı olduğundan bile kat kat güzel gösterir gülümsemek. Yüzünüze ışık katar, karşınızdakine pozitif enerji verir. İçinizdeki mutluluğu dışarıya yansıtır, içinizdeki mutsuzluğu ise bir anda dağıtıverir.

Ünlü birisinin bir zamanlar dediği gibi: 'İnsanların beni her zaman gülümseyen birisi olarak hatırlamalarını isterim. Hatta bundan da önemlisi beni, kendi içi kan ağlıyor olsa dahi gülümseyerek başkalarının içine mutluluk ve huzur vermeyi başarabilen bir kız olarak hatırlamalarını isterim'.

İnsan ilişkileri

Bazı insanlar vardır, tanışır tanışmaz kanınız kaynar. Gözlerinin içi güler böyle insanların, öyle içten ve sıcaktırlar ki yanına oturmak ve uzun uzun dertleşmek gelir içinizden. Söylediklerinizi dikkatli bir şekilde dinler ve size önem verir böyle insanlar. O anda hayatlarındaki en önemli kişi sizsinizdir ve söylenen en önemli sözler sizin sözlerinizdir. Siz yokmuşsunuz gibi davranmaz ya da daha önemli işlerin peşinde koşmazlar, sizinle zaman geçirmeye isteklidirler. Kendileri konuştuklarında ise ölçüp biçmeden, tartmadan, içlerinden geldiği gibi ama kibarca konuşurlar. Böyle insanlarla zaman geçirmek bir ömre bedeldir.

Çok nadir olsa da var böyle insanlar, ve annem de onlardan biri bence. Hayatımda insanları kendi yanında bu kadar rahat hissettiren ve dertlerini anlatmaya teşvik eden başka kimseye rastlamadım. Mesleği gereğince çok fazla sayıda hasta ve dertli insan dinlemeye alışık olduğundan mıdır, yoksa yaşlı-genç, fakir-zengin demeden bütün herkesle inanılmaz sıcak ve yakın bağlar kurabilmesinden midir, yoksa anneannemden geçmiş olan genlerden midir bilmiyorum ama, insan ilişkileri konusunda hayatımda örnek alacağım bir insan varsa o da annemdir. Maalesef onun genlerinin bana çok fazla geçtiğini söyleyemem, özellikle ortaokul ve lise yıllarında beni soğuk bulurdu herkes. Kendini beğenmek ya da egoistlikten değil de tamamen insan ilişkileri özründen kaynaklanan bir soğukluğum vardı sanırım :) Şimdi 20'li yaşlarımda biraz kırmayı başardım sanırım bunu, mümkün olduğunca çok gülümseyerek ve insanlarla daha samimi ve sıcak ilişkiler kurmaya çalışarak. Ama hala insanları annemin yaptığı kadar açabildiğim ve konuşmaya teşvik edebildiğim söylenemez! İleride daha da çok yazmayı ve belki de bunu mesleğim haline getirmeyi düşünüyorum, ve bu yüzden insanların hikayelerini dinlemek ve kaydetmek benim için çok önemli. Gelecekte umarım bunu daha iyi yapabilmenin bir yolunu bulabilirim!

Gece, bilmece

Aslında hiç geceyi sevmeyen ve gece verimli çalışamayan bir insanım. Ama son bir haftadır geceleri çok geç yatıyorum işlerimi bitirebilmek için. Şimdi de Ömer Faruk Tekbilek'in güzel müziği eşliğinde öğrencilerimin ödevlerini kontrol ediyorum. Blog'uma kaç gündür yazamadım, zamanın nereye aktığı konusunda şaşkın bir haldeyim. Eskiden iki günde bir yazbailirken, şimdi haftada bir yazabilirsem kendimi şanslı sayıyorum. Yazı oranımın azalmasında bazen bilgisayarımı eve getirmemeyi tercih etmemin de etkisi var tabii. İnternette geçirdiğim zamanı azaltmak adına bazen okuldaki kilitli dolabımda bırakıyorum bilgisayarımı ve o akşamı bilgisayar ekranından uzak geçiriyorum. Ruhuma ve gözlerime etkisi çok olumlu oluyor bunun :)

Gerçekten de bilgisayar ve internet fenomeninin hayatlarımızı nasıl esir aldığı inanılır gibi değil. Kendime yeni yıl için yeni hedefler koymaya karar verdim, bunlardan biri de bilgisayar başında daha az vakit geçirmek olacak diye umuyorum.

Dönem başlayalı 1 buçuk aydan fazla zaman geçti ve ben derslerin 8. haftasına nasıl vardığımızı ve bu haftanın da ortasına geldiğimizi hala anlayabilmiş değilim. Zaman gerçekten de dehşet verici bir hızla geçiyor. Her seneyle birlikte hızı artıyor gibi geliyor bana, yani biz 2007ye yeni girmiş değil miydik sahi? Kasım ayının yakında biteceğine inanamıyorum. Bu gidişle göz açıp kapayıncaya kadar hayat ellerimizin arasında kayıverecekmiş gibi geliyor maalesef.

Yakında yine yollar görünüyor bana, bu sefer kuzeye uçacağım, bizim alanımızın en büyük konferansında sunum yapmaya, adeta Paris'in kızkardeşi olduğu söylenen Montreal'e. Bakalım bu yeni şehir neler sunacak bana, nelerle tanıştıracak beni? Yeni şehirleri keşfetmeyi çok seviyorum. Büyük şehirlere kendimi bildim bileli aşık olduğum için herhalde, bütün büyük şehirlerde kendimi evimde gibi hissediyorum.

Daha çok yazmak umuduyla!

Friday, November 2, 2007

Misafir yazar!

Gece Yolculuğu'nda bir ilk! Blog'umuza bugün Bart Bey misafir yazar olarak bir yazılarıyla katkıda bulunmak istediler:) Bakalım neler söylüyormuş bu yazısında, gelin hep birlikte okuyalım:

---------------------------------------------------------------------------

"oo sizin orada keyfiniz yerinde, bizi unuttunuz"
"Türkiyenin size ihtiyacı var, geri dönün"
"Amerika beyinleri topluyor, bizi de unutmayın, bu vatanın ekmeğini yediniz, gelip hizmet edin"

Bazen otobüste 5 dakika önce tanıştığım insandan, bazen de arkadaş / akrabalarımdan duydugum yorumlar, hepsindeki önyargı yurtdışında yasayan insanların Türkiyeden uzak olduğu, kendi çıkarını düşündüğü, ülkesine ihanet ettiği yönünde.

Ben de onlara sormak istiyorum, "ee, 20 senedir bu topraklarda yaşıyorsun, ne yaptın Türkiye için?" Elbette eğitim kurumlarında, hastanelerde, kışlada ülkesine hizmet eden bir çok insan var, ama bana ahkam kesenler arasında değil. İstanbul'a gittiğimde gördüğüm insan manzarası gündemden habersiz, marka giyinip hayatın zevklerini yaşayan, sadece facebook'ta "Bahse girerim Ermeni tasarisina gıcık olan 1000000 kişi bulabilirim" grubuna katılıp, Hurriyet.com'da "Iraka girelim" diye oy kullanarak hayata sanal olarak katılan bir toplum.

Peki, biz Amerikadaki "bencil" Türkler ne yapıyoruz? Elbette burada da hayatı umursamayan, Türkiyeden kopmuş insanlar var. Ama Türkiye icin çalışan, ve burada olmanın avantajını kullanıp çok daha fazla fayda sağlayan insanlar da var. Amerika Türkiye üzerinde oyunlar oynuyorsa, Kuzey Irak'ta kendilerine uydu bir devlet yaratmak istiyorsa, Ermeni tasarısıyla ülkemizde azınlıkları kaşıyorlarsa, bunların önüne geçmek için en doğru yer Amerikadır, burada sesini duyurmaktır. Kusura bakmayın ama hurriyet.com'da yorum yazmakla, dünyanın öbür tarafından bağırıp çağırmakla bu gidişi değiştiremezsiniz. Bugün Avrupada, Amerika'da "Türkiye Kürdistanı'nda hayat", "Ermeni Soykırımı" gibi konuşmalar, PR çalışmaları yapılıyor, orada bir devlet için altyapı hazırlanıyor. Peki biz ne yapıyoruz?

http://www.turkishcoalitionofamerica.org/
Buradaki Türk toplumunu bilinçlendirip senato'da temsil edilmesini sağlamaya çalışıyorlar. Ermeni tasarısından PKK'ya kadar bizi ilgilendiren bir çok konuda karar mercilerini bilgilendirip bizi savunuyorlar.

http://www.chicagoturkishfestival.com/
Amerikaya Türkleri ve Türkiyeyi tanıtmak için yapılan bir çok festivalden benim de parçası olduğum etkinlik. Amerikadaki büyük şehirlerin bir çoğunda, benzeri festivaller ülkemizi Amerikaya tanıtıyor. Çoğu gönüllülerden oluşan komiteler ellerinden gelenin en iyisini yapıp - bence - çok değerli bir tanıtım hizmeti veriyorlar.

ve beni bu yazıyı yazmaya teşvik eden olay -

http://www.americanwaymag.com/tabid/2855/tabidext/3424/default.aspx
Bir havayolu dergisinde basılan yazı. Çok ufak kişisel bir çabanın ne kadar güzel meyveler verebileceğine bir örnek. Bu dergiyi okuyan binlerce kişi Türkiye'yi daha farklı tanıyacak, belki gelmek isteyecek.

Bunlar gibi bir çok örnek verilebilir. En azından buraya okumaya gelen, Türkiye'nin kültürel ve eğitim olarak elit kesimi sadece Türk olduklarını söyleyerek, kendi arkadaş çevrelerindeki Turk imajını iyi yönde değiştirebiliyorlar. Bizi Arap sanan, deveye bindiğimizi düşünüp Arap alfabesini kullandığımıza inanan, kadınlari recm ettiğimizi düşünen insanların bizi daha doğru tanımasına yönelik her adım ülkemize bir hizmettir. Burada lobicilik yapıp ülkemiz aleyhine gelişmeleri durduran, ülkemize fayda sağlayacak kanunların çıkmasını sağlayan her insan, facebookta Atatürk köşesi kuran veya birbirine Türk bayrağı yollayan kişilerden daha Atatürkçüdür. Özellikle buraya üniversitelere gelen öğrencilere büyük görev düşmekte. Kendi okullarında, çevrelerinde kültürel aktiviteler düzenleyip bizi Amerika'ya tanıtmak, önce kendisini eğitip daha sonra da Amerikalıyı eğitmek, onlarda bilinç oluşturmak, ülkemize sağlayabilecekleri en büyük faydadır.



Barış


--------------------------------------

Moonshine'ın eklemesi: Bart Bey'e katılmamak elde değil gerçekten. Yurtdışında yaşıyorum diye bana 'Beyaz Türk olmuşsun', 'Senin Amerikalıların', 'Memleketlin Coniler' gibi yaklaşımlarla bir daha gelmeyin lütfen. Hem kulağa çok çirkin geliyor, hem de hiç düşünülmeden edilmiş sözler olduğu çok belli. Siz ülkeniz için gerçekten ne yapıyorsunuz, nasıl bir çaba gösteriyorsunuz? Bir düşünün.


Moonie

Saturday, October 27, 2007

Anka kuşu



Masallarda ve efsanelerde adı geçen yaratıklardan en çok sevdiğim Zümrüd-ü Anka Kuşu olmuştur kendimi bildim bileli.. Anka, yani İran mitolojisinde 'Simurg' olarak geçen kırmızı, altın ve tarçın renklerine bürünmüş efsanevi kuş. Küçük bir kızken ilk defa kitap okumaya başladığımdan beri Anka Kuşu hep bana büyüleyici ve inanılmaz gelmiştir, her ne kadar sadece mitolojide ve efsanelerde yer alıyor olsa da. Dövme yaptırma fikrine karşı olsam ve böyle bir şey yaptırmayı hiç düşünmesem de eğer yaptırsaydım sırtıma bir Anka Kuşu dövmesi yaptırırdım sanırım :)

Bu hayranlığımın sebebi sanırım Anka'nın her seferinde yanması, ve tamamen yanıp küle döndükten sonra kendi küllerinden tekrar doğması.. Hayat ve ölüm için bu kadar güzel metaforlar olabilir mi? Yanıp kül olmak, küllerinden tekrar doğmak. Yokoluş ve yaradılışın biraraya gelmesi. Kendi ruhunun sönük ve ölü kalıntılarından yepyeni bir can doğurmak. Acıyla içinden geçtiğin sürecin sonunda yeni bir hayata başlayabilmek. Ateşin acısını yeni bir yaşamın umuduna dönüştürebilmek.

Masallara ve efsanelere, mitolojiye ve gerçeküstü dünyalara bu kadar hayran olmam o kadar şaşırtıcı değil, küçükken okuduğum masalların ve destanların sayısı gözönüne alınırsa.

Ama yıllar sonra bu çok ama çok sevdiğim güzel kuşu kendine ana sembolü olarak seçmiş ve logosuna koymuş bir üniversitede okuyor olmam, nasıl bir tesadüftür? Ya da tesadüf müdür? :)



Resim: Chicago Üniversitesi resmi amblemi.
Resmin üzerindeki yazı: Crescat scientia - Vita excolatur (Latince)
Tercümesi: Bilgi arttıkça artsın, ve insan yaşamı böylece zenginleşsin.

Monday, October 22, 2007

Ah keşke!

Okuduğunuz kitaplarda ya da seyrettiğiniz filmlerdeki hayali kahramanlardan çıkıp gerçek hayata girebilecek, size yardım edebilecek karakterler olsa bunların kimler olmasını isterdiniz?

Geçen gün düşündüm de aşağıdaki karakterler bana her gün yardım etse, arkadaşlarım ve kişisel yardımcılarım olsalar hiç fena olmazdı:)


1- Mr. Wolf:



'Pulp Fiction' adındaki güzide filmden aklımızda kalan en ilginç karakterlerden biri Mr. Wolf.. Başı dertte olanlar ve ne yapacaklarını bilemeyenler hemen onu ararlar. Anında olay yerine gelir. Önce sorunun ne olduğunu bütün detaylarıyla inceler. Kahvesi olmazsa olmaz tabii bu esnada :) Sonra olayı en kısa sürede en etkili biçimde çözebilecek bir plan yapar. Bu planı inanılmaz bir kararlılıkla, hiç tereddütsüz verdiği kararlarla uygulamaya sokar. Ne zaman ne yapılması gerektiğini söyler, 'Önce şunları şunları yap', 'Sonra bunları bunları yap', en son da 'Şimdi de bunu yap' der, böylece sorun çözülmüş olur! Keşke ne yapacağımı bilemediğim zamanlarda Mr. Wolf gelse, benim için planlar yapsa, ne zaman ne yapacağımı bilsem, her şey kolaylıkla çözülse:)

2- Mrs. Doubtfire:




Robin Williams bence tüm zamanların en eğlenceli dadısı olmuştur Mrs. Doubtfire'da. Çocuklarını çok seven bir baba, eşinden boşandıktan sonra dahi onlarla birlikte olmak ister. Onlarla aynı evde yaşayabilmek için bir dadı kılığına girer. İzlediğim en komik ve insanın içini ısıtan filmlerden biri! Keşke benim de Mrs. Doubtfire gibi hem çok iyi arkadaşım olan, müthiş derecede espritüel ve komik, hem ev işlerini yapan, hem de sıkıldığım zaman başımı omzuna yaslayıp dertleşebileceğim bir dadım olsa! :)

3- Hercule Poirot:


Agatha Christie'nin ünlü dedektifi. Christie'nin neredeyse bütün romanlarında rastladığımız minyon Belçikalı özel dedektif, olayların neden-sonuç ilişkilerini hemen görür. İnanılmaz doğru gözlemler yapar. Cinayet olayları, hırsızlıklar ya da kayıp eşyaların bulunması konusunda rakibi yoktur. Çok zekidir ve hızlı düşünür. Ayrıntılara çok dikkat eder, hiç bir ayrıntıyı önemsiz sayıp gözardı etmez. Gerçek hayatta da bir şeyimiz kaybolduğunda ya da çalındığında Hercule Poirot gelip bize yardım etse, suçluları bulsa, olayları hemen çözse fena mı olurdu? :)

4- Gandalf:



Dünyanın Batı yarımküresi ve Anglo-Sakson kültürü altında yetişmiş herkesin 'Ak sakallı dede' ihtiyacını Gandalf karşılar bence. Tolkien'in yarattığı en bilge karakterdir. Yaşlıdır, bilgilidir, zekidir, ama sevimlidir de, gerekirse çocuklarla çocuk olmayı da bilir :) İyiliğin savunucusudur ve hep kötülerin karşısındadır. Zor zamanlarda yardıma koşar, bilgeliği ve önsezileriyle felaketleri önlemesini bilir. Herkesin zor zamanında yardım isteyebileceği yegane karakterdir kısacası 'Yüzüklerin Efendisi' üçlemesinde. Keşke bizim de zor zamanımızda elinde sihirli değneğiyle yardımımıza koşabilecek böyle bir dedemiz olsa :)

5- Zeniba:


Hayao Miyazaki'nin muhteşem filmi 'Spirited Away'in (Ruhların kaçışı) en sevimli karakterlerinden biridir Zeniba.. Bir cadı olan kızkardeşi Yubaba'nın aksine çok şefkatli, sevimli ve tonton bir anneanne gibidir. Evinin kapısı bulmak isteyenlere her daim açıktır. Sıcacık bir evi, çıtır çıtır yanan bir ateşin karşısında kurulmuş bir sofrası ve misafirlere ikram edilmek üzere bir çaydanlık dolusu çayı hep vardır. Ve evi hep bir kaç tren durağı uzaklığındadır. Dışarıdaki karanlık ve soğuk dünyadan kaçmak için bir sığınak gibidir Zeniba'nın evi. Ve insan elinde olmadan böyle bir kaç tren istasyonu uzaklığında ikinci bir anneannesi olsun, ona yemekler yapsın, çay versin ister:)


Maalesef bütün bu karakterler sadece bu filmleri çeken yönetmenlerin ya da kitapları yazan yazarların beyinlerinde yaşıyor. Ve tabii onları okuyan ve izleyen bizim aklımızda. Ama gerçekten canlanıp arkadaşlarımız olsalar, bize yardım etseler herşey ne kadar daha kolay olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum. :)

Thursday, October 18, 2007

Hayatı bir kadraja sığdırmak..



Çok seviyorum fotoğraf çekmeyi..

Dünyanın kendi istediğim ve seçtiğim bir bölümünü dikdörtgen bir çerçevenin içine sığdırabildiğim ve bu şekilde dondurabildiğim için. Kendi istediğim şeyleri katabildiğim için fotoğrafın içine, istemediklerimi dışarıda bırakabildiğim için... Ve içeride kalanların nerede durduklarını, çerçeveye ve belki de birbirlerine olan uzaklıklarını kendim belirleyebildiğim için..

Hayatın hangi anını sonsuza dek durduracağımı kendim seçebildiğim için.. Çektiğim fotoğrafla hüznü mü, umudu mu, savaşı mı, sevgiyi mi, çaresizliği mi, mutluluğu mu anlatmak istediğime kendim karar verebildiğim için.

Tek bir anda, bir çocuğun gözlerinde bir ömre bedel umudu yakalayabilmenin sihri.

Tek bir anda, göğe uçan bir balonun kıpkırmızı rengini ölümsüzleştirebilmenin güzelliği.

Tek bir anda, bir annenin çocuğuna bakarken gözlerinden akan sevgiyi elle tutulur hale getirebilmenin büyüsü.

Tek bir ana insana dair her türlü duyguyu sığdırabilmenin güzelliği.


İşte bu yüzden fotoğraf çekmek beni çok mutlu ediyor. Kulağımda en sevdiğim müzikler, omzumda fotoğraf makinem, sadece fotoğraf çekmek için dışarı çıkmak, gözlem yapmak, insanları izlemek, ayrıntılara dikkat kesilmek.. Mutluluk bu!

Thursday, October 11, 2007

Bayram nedir?

:)


Can Dündar'ın en çok sevdiğim yazısıdır belki de bu..


Ramazan Bayramı'nız kutlu olsun!!! Ve en önemlisi, her gününüz bayram kadar tatlı, mutlu, güzel olsun.


Moonshine






HER GÜN BAYRAM


Zamanla anlıyor insan: 3-4 güne sıkışmış bir tatilden öte bir şey bayram...Hayata rasgele serpiştirilmiş ilahi ikramlar, kıymet bilen kullara her daim bayram yaşatır.
* * *
Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan... Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık...Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "Çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.
* * *
Bir kitabı bitirmek, bir binayı bitirmek, bir okulu bitirmek, kâbuslu bir rüyayı, kodeste ağır cezayı bitirmek bayramdır.Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir ilişkiyi bitirmek de öyle...Vuslat da bayramdır öte yandan...Endişe içinde beklediğinden mektup almak, telefonda ansızın sesini duymak, deli gibi burnunda tütenin boynuna sarılmak bayramdır.En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır."Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır.Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram...
* * *
Yeni bir sözcük öğrenmek, bir tünelin sonuna gelmek, müzmin bir işin kapısını çarpıp uzun bir yola çıkıvermek bayramdır.Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek, gereğinde haksızlığın üstüne yalın kılıç yürüyebilmek bayramdır.Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır. Sonrasında gelen ilk diş bayramdır, ilk söz bayram, ilk adım, ilk yazı, ilk karne bayram...Güne gülümseyerek başlamak bayramdır. "İyi ki yanımdasın" bayram, "Her şeyi sana borçluyum" bayram, "Hiç pişman değilim" bayram...
* * *
Evlatların mürüvvetini görebilmek, eve dolu bir torbayla gidebilmek, konu komşuyla yarenlik edebilmek, akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır.Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek, yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır. Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram...
* * *
Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler. Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır. Her gününüz bayram olsun!



Can Dündar

Sunday, October 7, 2007

Sonbahar akşamları

Güzel müzikler ve hafif, serin esintilerle birleştiğinde mükemmel oluyor.

Bu şarkıya taktım bu aralar. Pinhani'yi çok seviyorum.



Git pencerene. Dön, bir bak dünyaya. Bir bak dünyana.

Friday, October 5, 2007

Dostlar ve hayat

Konuştukça insanın içine huzur veren dostlarım var. Dostlarımı çok seviyorum. İnsanları genelde çok seviyorum zaten. Bir Ramazan akşamı birlikte içilen sıcak çay ve sohbet.. Bosna'lı bir arkadaşımın annesinin yaptığı leziz baklava.. Gözlerinin içi gülerek ve elini kolunu sallayarak sohbet eden içten, sıcak insanlar.. Düşündüklerini bin kere tartıp ölçüp biçerek değil de içinden geldiği gibi, bağıra bağıra, kahkahalar atarak ve neşeyle, içtenlikle birbiriyle paylaşan arkadaşlar.

Ülkemden uzaktaki ailem onlar burada. Konuşacak konumuz bitmiyor, laf lafı açıyor, gecenin içine doğru uzuyor güzel sohbetlerimiz. Bir sorunum olduğunda ya da paylaşmak istediğim bir şey, onların hep orada olduklarını bilmek o kadar güzel ki..

Dostlarım: iyi ki varsınız. Hayatıma ışık, renk ve mutluluk katıyorsunuz. Çünkü paylaşmayı çok seviyorum. Ve hep birlikte, tadını çıkararak, şükrederek, mutluluk içinde, içtenlikle, kardeşçe yaşamayı.

Tuesday, October 2, 2007

Gece ve evim..

Cama yağmur damlaları vuruyor pıtır pıtır.. Gece, sessiz ev ve ben tek başımızayız. Önümde bir ince belli bardak, içinde 'Türk çayı' sıcacık.. Sessizlikte ve yalnızlıkta, kendini dinlerken bulunan o huzur.. Gecenin sessizliğinde hüküm süren rüzgarın nefesi. Sessizliğin dinginliği.

Tek başına yaşamayı belki de bu yüzden sevdim bu kadar. Günün kargaşasından, karmaşasından, sorunlarından, streslerinden uzakta, sıcak, samimi ve sessiz bir yuvası olması insanın, çok güzel.. Kapımı kapattığım andan itibaren 'içerisi'nin benim dünyam olduğunu bilmek.. Bu dünyada benim kurallarım geçiyor, benim sevdiğim herşey toplanmış burada: yumuşacık yastığım ve yorganım, minik mutfağım, fokurdayan çaydanlığım, yastıklarım ve battaniyelerim, sevdiklerimin fotoğrafları, güzel kokan mumlarım, sevdiğim kitaplarla dolu kütüphanem, kalemlerim, çikolatalarım, defterlerim, ve dünyaya açılan büyük bir pencerem var.. Huzur ve dinginlik veriyor bana bu ev, uzun bir günün sonunda yorgun argın girince içeriye.. Kollarını açıp sarmalıyor beni sıcacık, bana rahat uykular, güzel sabahlar, keyifli günler hediye ediyor. Evimi çok seviyorum!

Friday, September 28, 2007

Yeni öğretim yılı!



Yeni eğitim ve öğretim yılı bütün öğretmen ve öğrencilere hayırlı olsun!

Bizi bekleyen dersler, ödevler, sınavlar ve uykusuz gecelere dönüp hep birlikte Muse'un motivasyon deposu enfes şarkısı Butterflies and Hurricanes'i söylüyoruz şimdi:

change,
everything you are
and everything you were
your number has been called
fights, battles have begun
revenge will surely come
your hard times are ahead

best,
you've got to be the best
you've got to change the world
and you use this chance to be heard
your time is now!!!


En iyisi olmalı ve dünyayı değiştirmeliyiz! :)

Friday, September 21, 2007

Duanın gücü ve önemi...


Yaşamım boyunca izlediğim en güzel filmlerden biri olduğunu düşündüğüm 1940larda çekilmiş 'It's a Wonderful Life' şöyle başlar:

Değişik evlerde, aynı şehrin değişik yerlerinde herkes George adında birisi için dua etmektedir: 'Onu bu gece koru Tanrım, yardıma çok ihtiyacı var..', 'Tanrım, bu gece George'a son bir şans ver', 'Allah'ım, bu gece oğlum George'u koru..' 'Lütfen Tanrım, babamın bu gece bir sorunu var, yardım et ona', 'Yusuf, İsa ve Meryem, arkadaşım George Bailey'e yardım edin bu gece..', 'George çok iyi bir insan. Ona bir şans daha ver Tanrım.'...

Bu duaların gücü daha sonra birleşip gökyüzüne doğru uçar, göklerin en üstlerinde Tanrı'nın melekleriyle konuşması duyulur. Bütün bu duaları duyan Tanrı meleklerinden birini George'a yardım etmesi için dünyaya göndermeye karar verir.. Herkesin izlemesi gereken, yaşam sevinci veren, inanılmaz sıcak bir film gerçekten..

Ben de küçüklüğümden beri gerek ailemin yetiştirme tarzından, gerekse kendi tecrübelerimden yola çıkarak duanın gücüne hep inandım. Dua bence bir insanın gün boyunca meşgul olduğu faaliyetler içinde en huzur verici, en derin ve en içten hareket.. Kendinizle başbaşa kalıp Allah'a döndüğünüzde, içinizden, yüreğinizin derinliklerinden gelen en samimi, en dürüst hislerle onunla konuştuğunuzda, dudaklarınızdan çıkan fısıltıların boşa gidemeyeceğine, bir yerde, bir şekilde pozitif etki olarak başka birinin hayatını değiştirebileceğine inandım. İçinizdeki enerjiyi, yaşama sevincini, olumlu bütün duyguları dua ederek yardıma muhtaç olanlara, zorda kalmışlara, çaresizlere aktarmanın olası olduğuna inandım. Eğer birisinin yardıma ihtiyacı varsa ve onu sevenler bütün içtenlikleriyle dua ederlerse Tanrıya, onun bir şekilde yardımı gereken yere gönderdiğini, duaların kabul olunduğunu gördüm, yaşadım..

Bizim evde her gün kapıdan çıkarken dua edilir.. Arabaya binerken, uzun bir yolculuğa çıkarken, gece yatağa yattığımda, sabah kalktığımda yaşamanın ne kadar güzel bir şey olduğunu her seferinde yeniden keşfederken.. Duayı yaşamımın içinden hiç çıkarmadım ve ettiğim duaların benim ve sevdiklerimin etrafında ışıyan koruyucu kalkanlar gibi bizi koruduğunu düşündüm hep.. Ama sadece çaresizlik anlarında ve muhtaç olduğunda değil, çok mutlu olduğu anlarda da dua etmeyi, şükretmeyi unutmamalı bence insan.. Şükretmeyi bilmek yaşamda huzurlu ve mutlu olabilmenin başlıca şartlarından biri.. En mutlu anlarımızda da ne kadar mutlu olduğumuzu ve bunun için ne kadar minnettar olduğumuzu katabilmeliyiz dualarımızın içine..

Zorda kaldığımızda kendimiz için, zorda kaldıklarında başkaları için dua etmek ne güzel.. Unutmayın ki edilen hiç bir dua boşluğa gidip yokolmaz. Duanın hiç bir zararı yoktur. Tam tersi, bakarsınız belli mi olur? Bir de bakmışsınız sizin de en dar ve zor anınızda kimbilir nerede, ne zaman iyiliğinizi görmüş olan birisinin hayır duası size yardım eder, sizi o zor durumdan kurtarır.




Resim: Albrecht Duerer - Eller

Sunday, September 16, 2007

Eylül'de İstanbul..



Kahire'nin ve Mısır'ın sıcaklığından, kaosundan ve gürültüsünden sonra Eylül'de İstanbul bir ilaç gibi geldi ruhuma.. Havanın serinliği, şurup gibi ılık ve güzel oluşu, berraklığı, ruhumu dinlendirdi.. Bu sefer İstanbul her zamankinden çok daha güzel geldi gözüme.. Bütün güzelliklerini Eylül'ün yumuşak, turuncu güneş ışıkları altında sundu önüme, bir kere daha hayran kaldım bu dünyanın incisine.

Blog'uma yazamadım burada geçirdiğim zaman boyunca, temponun yoğun olmasından ve vaktmin çok fazla olmayışından dolayı. Görecek onca insan, yapacak onca şey, tadılacak onca lezzet varken kendimi bir bilgisayar ekranının başına oturtup yazı yazdırmaya çalışmak zor oluyor:)

Güzel İstanbul her zamankinden daha dingin, huzurlu, yumuşak ve akıcı geldi bana.. Serin bir su gibi sızdı içime, serinletti yüreğimi.. Belki de güzel Eylül'ün büyüsüdür bu.. Huzurla karışık bir hüznün mevsimi olan sonbaharın.. Sebebi ne olursa olsun, çok mutlu oldum İstanbul'da bu Eylül.. Bu şehri ne kadar çok sevdiğimi bir kez daha farkettim.

Saturday, September 1, 2007

İskenderiye



'Bunu çoktan bekliyormuş gibi, bir yiğit gibi,
veda et, giden iskenderiye'ye,
hele, kendini kandırıp geçirme içinden
yalnızca bir düştü bu, belki yanlış işittim, diye
alçalma böyle boş umutlar içinde.
bunu çoktan bekliyormuş gibi, bir yiğit gibi,
böyle bir kente yaraşan sana yakışırcasına;
yaklaş pencereye kararlı adımlarla,
ve dinle heyecanla, bir korkağın
yalvarıp yakarışlarıyla değil,
son kez için titreyerek dinle o sesleri,
...
sonra veda et yitirdiğin İskenderiye'ye..'


Konstantinos Kavafis


2340 yıl önce Büyük İskender’in kurduğu bu şehre girerken bu şehirde yaşamış ve bu şehri çok sevmiş olan Yunanlı şair Kavafis’in bu mısraları geçiyor aklımdan.. Bir zamanlar dünyanın 7 harikasından birine, Büyük İskenderiye Feneri’ne (Pharos) ev sahipliği yapmış olan bu şehir içinde keşfedilecek bir çok hazine taşıyor. Greko-Helen uygarlığının büyük Mısır Uygarlığı’yla buluştuğu bu şehir, medeniyetlerin çatışmaya gerek kalmadan birleşebileceğini ve birbirine uyum sağlayabileceğinin bir kanıtı gibi.. İskender’in zamanında bu şehrin nasıl görünmüş olabileceğini hayal etmeye çalışıyorum.. Geçmişe yolculuk yapmak, o zamanları görebilmek, yaşayabilmek istiyorum.



İskenderiye’nin başrol oyuncusu Akdeniz.. Usul usul yanaşan, koynunuza sokulan sevimli bir kedicik gibi İskenderiye koyunun içine sokulmuş, güneşin altında parıldıyor.. Korniş boyunca sıralanan palmiye ağaçları bize merhaba der gibi. Şehre geldiğinizde ilk farkettiğiniz şey insanın başını döndürecek ferahlıkta ve tazelikte bir deniz kokusu, Akdeniz üzerinden gelen.. Bütün sahil kentlerini çok sevdiğim gibi, İskenderiye’ye de hemen oracıkta aşık oluyorum. Denizin büyüsü gibisi yok, denizin kokusu, denizin rengi, dalgaların sesi, yosun kokusuna karışan sıcak kumların kokusu..Kayalara çarpan dalgaların köpükleri, sahil kenarındaki balıkçılar, kaldırımda salına salına yürüyen kedicikler, iskelede balık tutan insanlar, altları yosun tutmuş, boyaları dökülmüş kayıklar, ağlar, martılar.. Denizle ilgili herşey o kadar büyülü, o kadar güzel ki.. Denize kıyısı olmayan kentlerde neden bir şeyin hep eksik olduğunu anlıyorum sonunda.

İskenderiye’ye gidince gidilmesi, görülmesi gereken yerler:

Büyük İskenderiye Kütüphanesi:
Qaitbey Kalesi
Azza dondurmacısı
Korniş/Sahilyolu


Ertesi sabah erkenden kalkıp sahile atıyoruz kendimizi.. Sabahın erken saatlerinde sahilde olmak kadar sevdiğim çok az şey var hayatta.. Sabahın erken saatlerinde, güneş henüz tenimi cayır cayır yakmıyor, sadece tatlı tatlı ısıtıyorken, deniz Yaşar Kemal’in romanlarındaki gibi henüz apak, dümdüzken, dünya daha uyanmamış ve kargaşa başlamamışken, sahilin tenhalığı ve huzuru gibisi yok.. Ayaklarımı okşayan dalgaların içinde, yumuşacık kumları hissederek sahil boyunca yürümek.. Mutluluk bu olsa gerek! Ciğerlerimde denizin havası, yüzümde yaz güneşinin ışığı, ayaklarımın altında ipeksi kumlar.. Kulağımda Morcheeba’nın güzel şarkısı ‘The Sea’ (Deniz)..



‘Endişeler kayboluyor
Rüyamın içinde..

Ruhumu orada bıraktım
Denizin kıyısında
Orada kontrolü kaybettim
Özgürce yaşarken..

Balıkçı tekneleri sahilin yakınından geçiyor
……
Güneş parlıyor, ufuk açık
Sadece sen ve ben, iskele boyunca yürüyen..

Serin bir meltem akıyor üzerimizden..
……
Kalmayı çok isterdim
Şehir beni eve geri çağırıyor
Daha fazla kargaşa, telaş ve yalanlar..

Ruhumu orada bıraktım
Orada, denizin kıyısında..


Morcheeba - Deniz


Ruhumun bir parçasını İskenderiye’de, Akdeniz’in kıyısında bıraktım ben de..

Wednesday, August 22, 2007

Kahire'de bir Türk kızı!


Kahire.. Çığırından çıkmış, canlı bir organizma gibi büyüyen bütün devasa şehirler gibi (İstanbul, New York, Hong Kong...vs.) insanda hayret uyandıran, şaşkınlık yaratan, sevgi-nefret ilişkisi doğuran bir şehir. 10 gündür yaşıyorum bu şehirde ve bir 15 gün daha yaşayacağım, bana sorduklarında, nasıl özetlerim Kahire'yi?

Kalabalıklar, kızgın ama nemsiz bir sıcak, yanık ezanlar, nargile kokuları, naneli siyah çay, inanılmayacak kadar karmaşık ve kuralsız bir trafik, bağırarak konuşan Araplar, şehirde herşeyin üzerinde birikmiş o eski zamanın tozu, türbanlı ancak dar jeanler ve t-shirtler giyip yüzlerinde çok ağır makyajlarla dolaşan tombul kadınlar, gölgeli ara sokaklar, eski arabalar, siyah-beyaz taksiler, Nil kenarında gece parlayan ışıklar, 20 cente satın alabileceğiniz kocaman bir bardak mango suyunun lezizliği, acı kahve kokusu, palmiye ağaçları, yollarda atlar, atlı araba ve faytonlar, sokağımın gerisindeki eski ve güzel bakkal, ufukta cami silüetlerine karışmış piramitlerin silüetleri, eski hanlar, zamanın durduğu kahvehaneler, kuşburnu çayı kokusu, cızırtılı kasetlerden yükselen Ümmü Gülsüm ve Feyruz şarkıları.. Herşeye rağmen, bütün fakirliklerine rağmen hala gülümseyebilen sımsıcak insanlar.. Yiyecek bir lokma ekmekleri kalmış olsa onu size verip kendisi aç kalabilecek olan insanlar..Doğu'nun insanları..

Geçmişte, kayıp bir zamanda takılıp kalmış olmasına, geçmişi bazen gelecekle birlikte yaşayabilmesine, birbirine zıt bir çok şeyin yanyana varolabilmesine rağmen Kahire'de, Batı'nın çoğu şehrinde olmayan o ruh var. Sadece Doğu'nun şehirlerinde gördüğüm bir ruh. İstanbul'da, Mardin'de, Urfa'da, Trabzon'da... İçinize işleyip sizi ısıtan o ruh. Kendinizi buralara çok da yabancı hissedemeyeceğinizi, çünkü buralara ait olduğunuzu anlatan o sımsıcak his, kalbinize yayılan.. Kahire'de işte o Doğu esrarı var. Her şeye rağmen, bütün teknolojik gelişmelerine, bazen insanı delirten trafiğine ve karmaşasına rağmen hala ve inatla var.

Hem size bütün her şeyini, her sırrını bir anda, kolayca ve bir tabağın üzerindeymişçesine rahatça sunan bir şehri herkes sever! Batı'nın çoğu şehrini sevmek çok kolaydır bence bu yüzden: Londra'yı, Paris'i, Stockholm'u, Chicago'yu.. Bu şehirlerde herşey önünüze konulmuştur çünkü, çok 'user-friendly'dir bu tür şehirler:) Yani kullanılması kolay ve rahattır herşeyin. Bir turist olarak giderseniz gitmeniz gereken yerler belli, yapmanız gereken şeyler bir liste olarak önünüzdedir.

Ama asıl zor ama çok keyifli olan, sizi zorlayan, sırlarını öyle hemencecik ortaya dökmeyen bir şehri sevmektir. Gizlerini keşfe çıkmaktır arka sokaklarında, fakir, hüzünlü mahallelerinde, çamaşırların asıldığı boyası dökülmüş balkonlarında, sokaklarda koşuşturan kıvır kıvır saçlı, simsiyah gözlü çocuklarında.. Eğer bir şehri sevmemek için yüzlerce neden gösterebiliyorsanız ama yine de onsuz yaşayamacağınızı düşünüyorsanız ve ondan vazgeçemiyorsanız, işte bir şehri gerçekten sevmek budur.

Ve bu ölçülere göre benim ilk ve tek aşkım güzel İstanbul'dur.. :)

Tuesday, August 21, 2007

Gülmenin yararları



İnsanın yaşamında karşılaştığı o kadar çok stres kaynağı var ki, saymakla bitmiyor. Özellikle modern yaşamın, şehir yaşamının ve iş yoğunluğunun getirdiği stres, insan ruhu üzerinde çok yıpratıcı etkilere sahip. Hayatın üzerimize üzerimize geldiğini hissediyoruz çoğunlukla, zamanımızı nasıl kullanacağımızı şaşırıp, kendimizi klonlama hayalleri kuruyoruz bazen bütün işlere yetişebilmek için:) Her gün karşılaştığımız bütün yorgunluk, stres, bunalım ve sinir bozukluklarına karşı elimizde çok güçlü bir silah var aslında: gülmek ve kahkaha atmak. Doktorlar ve bilimadamları sürekli gülmenin ve yüksek sesle kahkaha atmanın insan vücuduna ne kadar çok yarar sağladığından bahsediyor, bu konuda araştırma sonuçları yayınlıyorlar. İnsanların kendilerini biraz rahat bırakıp gülmeye başladıklarında tansiyonlarının dahi azaldığı, kandaki adrenalinin düştüğü ve vücudun rahatladığı kanıtlanmış durumda.

Yaşamınıza komik olan her şeyi dahil etmekten kaçmayın. Zor durumlara düştüğünüzde, çaresizlik hissettiğinizde kendinize gülebilmeyi, durumunzda komik bir yan bulabilmeyi öğrenin! Herşey çok daha kolay ve rahat gelecek gözünüze.

Eğer şu yukarıdaki inanılmaz bebek sizi en azından gülümsetmeye yetmiyorsa, bir de yaşayan en başarılı karikatürist olduğunu düşündüğüm Yiğit Özgür'ün karikatürlerinin olduğu bu sayfaya bir göz atın! Ve kendinizi tutmadan, rahatça, fütursuzca ve kontrolsüzce bir kahkaha atın, aynı bebekliğinizde yaptığınız gibi:) Kendinizi bir anda 10 kat daha iyi hissedeceğinize ve uzun bir terapiden çıkmış kadar stressiz olacağınıza eminim!

Monday, August 20, 2007

The Last King of Scotland (İskoçya'nın son kralı)

İskoçya'nın son Kralı filmini ilk kez bu senenin Oskar törenlerinde başrolünde oynayan Forest Whitaker en iyi erkek oyuncu dalında ödülü aldığında duymuştum. Geçen hafta sevgili dayıcığım Caissa da bana bu filmin DVDsini verince elime geçen ilk fırsatta izledim. Tarihi bir kişiliğin hayatını ve gerçek olayları baz alan filmler gerçekten de ilginç oluyor, bu filmler sayesinde o kişiyi daha iyi tanıma, yaptıklarına tanık olma fırsatını buluyoruz bizzat. Bu film de İskoçyalı bir doktorun Uganda'ya gidip tamamen şans eseri tanıştığı ve birlikte çalışmaya başladığı ünlü diktatör İdi Amin'in hayatını konu almış. Afrika kıtasıyla ilgili şu ana dek izlediğim en başarılı filmler olan The Constant Gardener ve Hotel Rwanda kadar olmasa da karakter gelişimi ve konunun işlenişi açısından gerçekten başarılı bulduğum bir film oldu. Özellikle başrolleri paylaşan Forest Whitaker ve James McAvoy gerçekten rollerine iyi oturmuşlar. İdi Amin'in katlettiği yüzbinlerce insan, insan hakları ihlalleri ve insanlığa karşı işlediği suçları tekrar hatırlamak ve bir diktatörün kişiliğini ve hayatını izlemek, incelemek isteyenler için önerebileceğim bir film İskoçya'nın son kralı. Ne de olsa tarih tekerrürden ibarettir, ve geçmişten alacağımız dersler bizi geleceğe hazırlar bir bakıma.

Sunday, August 19, 2007

Blood Diamond (Kan Elması)


‘Kan elması’ olarak Türkçeye çevrilebilecek bu filmin övgüsünü bir kaç kişiden duymuştum. Ancak çok vasat bulduğum bir film oldu maalesef. Aslında çok ilginç ve üzerine eğilinmesi gereken bir konusu var: Afrika’daki elmas ticaretinin orada yaşayan yerlilerin yaşamını nasıl etkilediğini, ne gibi zorluklarla karşılaştıklarını, yapılan haksızlıkları, paranın insane yaşamından çok daha değerli bir konuma nasıl geldiğini konu alıyor. Ancak konunun işleniş biçimini çok beğenmedim. Filmde Leonardo DiCaprio ve özellikle oyunculuğunu gerçekten çok başarılı bulduğum Jennifer Connelly gibi ünlü oyuncuların yer alması dahi bence filmi kurtarmaya yetmemiş. Çok daha ilginç ve vurucu işlenebilecek olan bu konu, Hollywood klişeleri ve tahmin edilmesi çok da güç olmayan bir senaryo-kurguyla çok vasat bir hale getirilmiş. Yine de bu konuyu gözlerimizin önüne sermesi ve insanları bu konuda bilinçlendirmesi dolayısıyla çoğu klasik Hollywood filminin yerinden biraz daha iyi bir film.

Castle in the Sky


‘Gökyüzündeki Şato’ olarak çevirebiliriz bu keyifli Miyazaki filmini. Yine hayalgücünün uç sınırlarına yolculuk ediyoruz bu sevimli çekik gözlü Japon yönetmenin:) Her zamanki gibi baş kahramanımız yine minik bir kız çocuğu, ve gökyüzünde varlığı bir efsaneye dönüşmüş olan bir ada/ülkeyi arıyor. Miyazaki her zamanki gibi bizi hayalkırıklığına uğratmıyor ve bir çok değişik karakterle, inanılmaz güzellikte tasarlanmış uçuş makineleriyle, hayali ülkeler ve insanlarla tanıştırıyor. Karakterler yine inanılmaz sıcak ve onlarla birlikte maceradan maceraya atılasınız geliyor. Benim gibi gökyüzünün sihrine inananlar, bulutlara bakıp çeşitli şekiller bulmaya çalışanlar, uçmayı çok sevenler ve uçakta kendini evindeymiş gibi hissedenler kaçırmamalı! :)

The Departed


Bu film Martin Scorsese’e ilk defa Oscar’ı kazandırmasından dolayı doğal olarak çok ünlü bir film. Tanıdığım çoğu insanın izleyip bana da tavsiye etmesi üzerine ben de Scorsese’in çok büyük bir hayranı olmamama rağmen filmi izlemeye karar verdim. Filmin kurgusu ve karakterler arasındaki bağlantılar gerçekten iyi düşünülmüş. Oyunculuklara zaten söyleyecek bir söz yok, Jack Nicholson, Matt Damon ve özellikle de Leonardo DiCaprio, hepsi de daha önce hiç görmediğim kadar başarılıydılar bu filmde. Özellikle DiCaprio’nun, ‘Titanik’ günlerinden bu yana ne denli çok yol katettiğini farkettim bu filmde. Film genelinde iyi bir film olarak nitelendirilebilir, bence tek eksiği karakterlerin yaşamlarının çok derinine inememesi. Hepsi de çok ilginç olan ana karakterlerin geçmişleri biraz daha iyi aktarılabilirdi seyirciye. Bunun olmaması, izleyenlerin kendilerini karakterlerle özdeşleştirmesini de engellemiş biraz. Yine de Scorsese’in en iyi filmlerinden biri olduğunu söyleyebilirim.

The Godfather II (Baba II)


Godfather (Baba) serisinin ilk iki filmini bir kaç ay önce ancak izleyebildim. Bu seriye hayran kalmamak mümkün değil, böylesine muhteşem oyunculukların bir araya gelmiş olması ve ikinci filmin birincisinden daha da iyi olması insanı şaşırtıyor. Marlon Brando, Pacino, Robert DeNiro ve tüm diğer oyuncular bence yaşamlarının en iyi performansını sergiliyorlar. Burada yönetmeni kutlamak lazım, oyuncuları filme dahil ederken kimin kimi oynayacağı konusunda bu denli başarılı seçimler yaptığı için. Baba serisi bence bir insanın değişmesi ve gelişmesini anlatıyor. Yani Amerikalıların ‘Coming of age’ dedikleri cinsten bir olgunlaşma, bir büyüme süreci var. Al Pacino’nun canlandırdığı karakter, gözlerimizin önünde inanılmaz bir değişim geçiriyor ve ilk filmin sonunda ailenin ‘Baba’sı rolünü bir giysiymiş gibi rahatça üzerine geçiriyor. Aynı şekilde ikinci filmde Robert DeNiro’nun oynadığı ‘Baba’nın gençlik sahnelerinde de onun değişimini izliyoruz. Yaşamın sert gerçekleriyle karşılaştıkça nasıl Yeni Dünya’ya uyum sağladığına tanık oluyoruz: yüzünde beliren çizgilerden, sert bakışlarından, yürüyüşünden dahi anlaşılabilecek bir olgu bu. Kısacası ‘Baba’da bir ailenin hikayesinin içinden hayata dair neredeyse bütün duyguları ve gerçekleri izliyoruz: ‘Amerikan rüyası’nı, sevgiyi, ihaneti, yalanları, aşkları, mutlulukları, intikamları, yaşamı ve ölümü.. Herkesin ölmeden önce en azından bir kez, mümkünse 2-3 kez izlemesi gereken filmler, Baba I ve II.

Harry Potter and the Order of the Phoenix (HP ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı)



Bir kitabın film uyarlamasını her izleyişimde, insan duygularını anlatmakta filmlerin kitaplardan ne kadar daha zayıf araçlar olduğunu farkediyorum. Bir filmin uyarlandığı kitaptan daha güzel olduğu görmedim desem yalan söylemiş olmam. Çok sevdiğim Harry Potter serisi kitaplarında da aynısı oldu. Şimdiye kadar yapılan 5 film içinde yalnızca Alfonso Cuaron’un yönettiği ‘The Prisoner of Azkaban’ (Azkaban Tutsağı) filmini beğendim, ancak o bile kitabının yanında çok daha kuru ve vasat kalıyordu. Bu film de 5. Kitaba hakim olan karanlık havayı ve atmosferi vermeye çalışmış ancak bence çok da başaramamış. Tabii ki 500 küsur sayfalık bir kitap filme çekildiğinde kitabı güzel yapan çoğu özelliğinin kırpılması ve kısaltılması kaçınılmaz. Ancak bu denli çok sevdiğim bir kitabın filmini izlerken sıkılıyor ve ‘ne zaman bitecek’ diye düşünüyorsam bir yanlışlık var demektir bu filmde. Herşey çok aceleye gelmiş ve filmin içine sıkıştırılmış gibi geldi. Sevdiğim ve görmek istediğim sahneler yok gibi, diğer sahneler de gereksizce uzatılmış. Bence bir dahaki filmde yönetmenin değişmesi gerekiyor, bu seriyi çok seven okurlar olarak özellikle son iki kitap için daha özenli çekilmiş, daha az para kazanma kaygısı odaklı filmler görmek istiyoruz.

Kandahar



İran sinemasının en başarılı yönetmenlerinden biri olan Mokhsen Mokhmalbaf tarafından yönetilmiş olan bir film Kandahar. Kanada’da yaşayan Afgan bir göçmen kadın, hala Afganistan’da olan kızkardeşinden bir mektup alır. Mektupta çok bunalımlı ve depresif bir tonla yazmış olan kızkardeşi, bir dahaki güneş tutulmasında intihar edeceğini söyler ablasına. Kadın da bunun üzerine kendi topraklarına, bu sefer kızkardeşini kurtarmak için, geri döner. Film de bu genç kadının kızkardeşine ulaşmaya çalışmasını ve yolda karşılaştığı güçlükleri anltan bir yol hikayesi. Çoğu yerde boğazınızı düğümleyen, gerçekleri yüzünüze bir tokat gibi çarpan bir yol hikayesi. Sinematografi açısından mükemmel, her sahnesi bir fotoğraf gibi. Bağımsız sinemanın, özellikle de İran sinemasının en iyi örneklerinden biri. İslam’da kadının yaşamı, Ortadoğu ve Asya’da kadın hakları…vs. gibi konularla ilgilenenlerin kaçırmaması gereken bir film. Gerçekten çok beğendim.

Spider-Man 3 (Örümcek Adam 3)



Bağımsız sinemayı çok sevmeme rağmen bazen Hollywood filmlerini / popüler filmleri (Amerikalıların ‘pop-corn movie’ yani ‘patlamış mısır filmi’ dediği türden) de izlemeyi çok seviyorum. Örümcek adam’ın çekilen ilk iki filmi böyle keyifli filmlerdi benim için. Tahmin ettiğimden daha başarılı ve keyifli bulmuştum. Kardeşim bu seriyi çok sevdiği için ben de çizgi filmleri ve çizgi romanlarıyla haşır neşirdim. Zaten her zaman iyinin yanında olan, ancak gerçek yaşamında gayet mütevazi yaşamlar süren, yaptıkları için hiç bir karşılık istemeyen kahramanları kim sevmez? Belki de böyle insanların gerçek yaşamda hiç bulunamıyor oluşundandır bu kadar popüler olmaları bu hayali kahramanların (Süpermen de bunlardan biri mesela) 3. film bence özensizce ve diğer filmlerin oluşturduğu heyecan ve ilgiden yararlanarak bir devam filmi olarak sadece para kazanma kaygısıyla çekilmiş. Bazı sahneleri komik derecede saçmaydı (izleyenler bilir, garip dans hareketleri yaptığı sahne). Sanırım artık karikatürize etmeyi seçmişler bu süper-kahramanı. Yine de yapılacak daha önemli bir işiniz yoksa ve gülünç bir çok sahne içeren bir film izlemek istiyorsanız izlenebilir.

Friday, August 10, 2007

Mutluluğun formülü





Prof. Dr. Osman Müftüoğlu'nun 'Yaşam Reçeteleri' başlıklı yazı dizisini hep severek okur ve çok şey öğrenirim. Bugünkü yazısında da 'Mutluluğun reçetesi olur mu?' diyenlere cevap olarak aşağıdakileri sıralamış. Bence mutluluk için gereken herşeyi çok güzel özetlemiş:

İşte ilaçlarınız:

- Doyum sağlayacak kadar bir amaç

- Geçinebilecek kadar bir iş

- Temel ihtiyaçlara yetecek kadar zenginlik

- İş ve eğlenceyi dengeleyecek kadar sağlıklı bir akıl

- Birçok insanı beğenecek, bunlardan birazını da sevecek kadar şefkat

- Kendini sevecek kadar özsaygı

- Muhtaç olanlara verecek kadar iyilik duygusu

- Zorluklarla yüzyüze gelecek kadar cesaret

- Sorunları çözecek kadar yaratıcılık

- Her an gülecek kadar mizah duygusu

- İyi bir yarını bekleyecek kadar umut

- Hayatı bütün değerleriyle yaşayacak kadar bir sağlık

- Sahip oldukların için şükran duygusu

Tuesday, August 7, 2007

Yine yollarda...




1 haftada 3 kıta değiştirmek üzere yola çıkıyorum yine.. Alıştım elvedalara, merhabalara, ve arada 'yolculuk' halindeyken yaşadığım herşeye.. Bir dahaki sefere yazdığımda dünyanın en güzel şehrinden yazacağım inşallah. O zamana kadar yine yollardayım. Yine hareket halindeyim. Okyanuslar ve ülkeler aşıp, 'ev'ime ulaşmaya çalışacağım.

Evim neresi? Doğu mu, batı mı? Artık bu soruya doğru bir cevap verememekten, daha doğrusu bir cevabı olmamasından korkuyorum. ama belki de güzeldir böyle kendini bir dünya vatandaşı gibi hissedip, aslında hem Doğu'ya, hem de Batı'ya ait olduğunu hissetmek.. İkisinin de aynı kürenin iki değişik yüzü olduğunu bilmek..

Görüşmek üzere!

Thursday, August 2, 2007

Ulysses'in Bakışı




3 saatlik zor bir yolculuktu Ulysses'in bakışı.. Daha önceden izlediğim tek filmi olan 'Sonsuzluk ve Bir Gün'e hayran kalmıştım Theo Angelopoulos'un. Bu film izlemesi biraz daha zor, ancak sinematografi ve sembolizm açısından insana gerçekten çok şey katan bir filmdi. Bazen, bir film üzerinde emek sarfetmeyi seviyorum çok. Hollywood filmlerinde olduğu gibi herşeyin bana bir tabak üzerinde hazır sunulmasını değil de, kendim keşfetmeyi tercih ediyorum bazen insana dair durumları, duyguları, görüntüleri filmdeki.. Filmin içinde ne zaman kahkaha atıp, ne zaman ağlayacağımı gözüme soka soka gösteren sahnelerden hazzetmiyorum.

Ulysses'in Bakışı fotoğraf gibi karelere ve inanılmaz güzellikte bir müziğe sahip bir film. Harvey Keitel'ın şu ana kadar gördüğüm en iyi oyunculuğu diyebilirim. Zaten kendisini çok severim, Rezervuar Köpekleri, Ucuz Roman ve Paul Auster'ın bir hikayesinden uyarlanan Duman (Smoke) filmlerindeki başarılı performanslarını hayranlıkla izlemiştim.

Film, 90larda savaş bulutları altında kanayan Balkanlar'ın hikayesini anlatıyor.. Sürekli savaşlar, acılar gören, toprakları kanla sulanan bu ülkelerdeki yaşamı, insanların bu şiddet, yağmur ve sis dolu şehirlerde nasıl hikayeler yaşadıklarını gösteriyor bize.. Dünyanın bu bölgedeki savaşlara nasıl seyirci kalabildiğini, bazen insanların nasıl yalnız bırakıldıklarını anlatıyor boğazımızda acı bir düğüm bırakarak.. Ulysses'in bakışı, hayata, insanlara, ölüme, savaşlara, acılara olduğu kadar duyarsızlıklara da çevrili. Tam da bu yüzden çok vurucu ve can acıtıyor.

Wednesday, August 1, 2007

Üniversite eğitiminin önemi



Hayatın içinde ilerledikçe, bir bireyin gelişmesinde üniversite eğitiminin ne denli önemli olduğunu farkediyorum. İlkokul, ortaokul ve lisede insan hala büyümekte ve değişmekte olduğu için henüz pek bir şeyin farkında olmuyor. Ancak üniversitede büyümüş, kişiliğinizi bulmuş, kendinize güveninizi kazanmış oluyorsunuz. İnsan ilişkilerinde, hayatın genelinde kendi yerinizi belirlemiş, bir yetişkin olmuş durumdasınız. Ayrıca artık bir alana yoğunlaşmış ve istediğiniz dersleri seçebilme, istediğiniz konulara odaklanma şansını yakalamışsınız. Önünüzde çok büyük bir sınav da yok, ortaokul ya da liseye giriş sınavı, ya da ÖSS gibi. Bu yüzden üniversite eğitimi çok daha keyifli ve rahat bir süreç oluyor.


Üniversite yıllarım, yaşamımın en keyifli yıllarındandı. Bunun için kendimi çok şanslı hissediyorum. Benim görüşüme göre Türkiye'nin en iyi üniversitelerinden biri olan Sabancı Üniversitesi'nde, Türkiye'nin en başarılı profesörlerinden öğrenme şansını elde ettim. Hem sosyal açıdan, hem de akademik açıdan mükemmel sayılabilecek bir gelişme ve öğrenme sürecinden geçtim. Hem kampüs hayatını yaşadım doyasıya, hem de aileme yakındım ve haftasonları görmeye gidebiliyordum.




Sabancı'da biz, alan ve bölüm farklılığı gözetilmeden ('fenciler' ve 'sözelciler' diye ayrılmadan) çok geniş bir ders yelpazesinin içinde bulduk kendimizi. Önemli Tanzimat romanlarından, kült sanat filmlerinin ünlü sahnelerine, kuantum fiziğinden ileri aritmetiğe, evrim biyolojisinden sanat tarihine kadar her alanda eğitim gördük, bir şeyler öğrendik. Hocalarımızla, profesörler, dekanlar ve hatta rektörümüz sevgili Tosun Terzioğlu ile arkadaş samimiyetinde yakın, sıcak bir ortamda hep birlikte 'yarattık ve geliştirdik' (Sabancı Üniversitesi'nin mottosu bu, birlikte yaratmak ve geliştirmek).


Bütün bu dersleri alırken, aynı zamanda sosyal etkinliklere, aktivitelere de zaman ayırmasını bildik. Sabancı Üniversitesi'ne 1999 yılında giren ilk öğrenciler, yani ben ve diğer 250 kişi, Amerikalıların 'Work hard, play hard' (Sıkı çalış, sıkı eğlen) dedikleri durumun en iyi örnekleriydik.




2 sene Tiyatro klübünde, 1 sene Münazara Klübü'nde, aktif görev aldım. Oyunlar sahneledik, tartışma programlarına katıldık, münazara yarışmalarında ter döktük. Son 2 sene üniversitenin Bilgi Merkezi'nde (IC) ve Yazma Becerileri Merkezi'nde (Writing Center) çalıştım. Üniversiteye devam ederken 2 yaz Almanya'da Almancamı geliştirdim, son yaz boyunca NTVde staj yaptım.

Bu yazıyı daha çok liseyi bitiren, üniversiteleri merak edip seçimde tereddüt eden öğrenciler yararlansın diye yazdım aslında. Üniversitem hakkında bilgi vermek ve bir Sabancı mezunu olarak deneyimlerimi paylaşmak istedim. Üniversite yıllarının, bu kadar yoğun geçmesine rağmen bu yılları böylesine dolu dolu yaşadığım için hiç pişman değilim. Daha önce de söylediğim gibi, hayatımın en güzel yıllarının arasında sayabileceğim o 4 mutlu yılı üniversitemde, yurt odalarında, kampüste, göl kenarında, sınıflarında geçirdim. Ve üniversite yıllarının önemini, üniversite eğitiminin kalitesinin bir insana ne denli çok şey kazandırabileceğini orada gördüm. Şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, Sabancı Üniversiteli olmasaydım, bugünlere, şu anda bulunduğum yere gelemezdim.

Monday, July 30, 2007

Bir yıldız kaydı..




İzleyip de beğenmediğim hiç bir filmi olmayan, sinemayı bir şiir gibi yöneten, en sevdiğim yönetmenlerden biri olan Ingmar Bergman bugün hayatını kaybetti.

Aynı muhteşem filmi 'Yaban Çilekleri'nde hasta yatağında ölen profesör gibi, o da uykusunda bu hayata gözlerini yumdu. Acaba o filmde anlattığı gibi ölmeden önce son bir kez hayatını, en güzel anılarını gözden geçirmiş midir Bergman?

Hoşçakal, sinemanın dahi İsveçli prensi.. Seni çok özleyeceğiz.

Sunday, July 22, 2007

Sandıktan ne çıkacak?




Yurtdışında olup da oy kullanamayan bütün Türkler gibi ben de, bu sabah erkenden kalktım, benden 8 saat ileride olan ülkemin kalp atışlarını dinlemeye başladım. İçimde merak, tedirginlik, endişe ve heyecan karışımı bir duyguyla halkımın kendilerini yönetecekler konusunda ne karar verdiğini merak ediyorum. İnternet başında, açıklanan sonuçları anbean izlemekten başka yapacak bir şey yok. Sadece, seçimden çıkacak sonucun Türkiye için, sevgili ülkem ve Türk insanı için en iyisi, en hayırlısı olmasını dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden.

Thursday, July 19, 2007

GELİYOOORRR



Sadece 24 saat kaldı şu an itibariyle..Heyecan dorukta! Senelerdir beklediğimiz gün geldi sonunda:) 7. kitap geliyor!

Thursday, July 12, 2007

Dinlemenin önemi




Bugün çok önemli ve elzem gördüğüm bir sosyal yetenekten bahsetmek istedim: Dinlemek. Günlük hayatınızda karşılaştığınız kaç kişide bu yeteneğin var olduğunu düşünüyorsunuz? Ya da aşağıda yazdığım senaryolardan kaç tanesini, kaç kere yaşadınız hayatınız boyunca?


- Bir arkadaşınız ya da akrabanızla konuşuyorsunuz. Siz anlatıyorsunuz ama karşınızdakinin gözlerinde donuk bir ifade var. Arada söylediği 'evet,hmmm,öyle....' vesaire gibi sözler ise sizi ikna etmeye yetmiyor. Bir süre sonra anlıyorsunuz ki bu insan sizi gerçekten dinlemiyor.


- Yine bir konuşma esnasında siz anlatmaya çalışıyorsunuz, ancak daha cümlelerinizin yarısında karşınızdaki sözünüzü kesiverip kendini anlatmaya başlayıveriyor. Bu sinir bozucu durum bir kaç kez tekrarlandıktan sonra artık pes ediyor ve bu insana herhangi bir şeyi anlatmanın imkansız olduğuna kanaat getiriyorsunuz.


- Ya da karşınızdaki insanın yaşama amacı o denli kendini dinletmek ve sürekli anlatmak olmuş ki, size zaten hiç laf sırası gelmiyor. Nefes almadan, soru sormadan, duraklamadan, sürekli konuşuyor. Bir süre sonra onu dinlemekten yorgun düşüyorsunuz, ancak belli etmemeye çalışsanız da sizin konsantrasyonunuz da çok azalıyor.


- Konuşuyorsunuz. Karşınızdaki hızlı hızlı 'haklısın' anlamında kafasını sallıyor. Ancak gözlerindeki telaş ve ağzının kıpırtılarından anlıyorsunuz ki o aslında kendisi konuşmak için sizin bir an önce sözünüzü bitirmenizi bekliyor sabırsızlıkla. Amacı sizi dinlemek değil, siz durduğunuz anda kendi anlatmaya başlamak. Hani sanki 'bir an önce bitir de ben de sözüme başlayayım' der gibi bakıyor size.


- Telefonda konuşuyorsunuz. Siz büyük bir heyecanla o gün yaşadığınız bir olayı anlatıyorsunuz bir kaç dakika boyunca. Ancak sözünüzü bitirdiğinizde karşı taraftan herhangi bir tepki gelmemesi üzerine onun ismini tekrarladığınızda 'Efendim? Ne diyordun? Pardon, dalmışım...' gibi bir cevapla karşılaştığınızda anlıyorsunuz ki karşınızdaki insan siz harıl harıl anlatırken başka bir işle uğraşmaktaymış aslında!



Bu senaryolardan çoğu, ve hatta çok benzer başka versiyonları başınıza gelmiştir eminim. Bu türden insanlarla karşılaşmak gerek özel hayatımızda, gerekse iş hayatımızda kaçınılmaz oluyor. Bu yüzden insanların en çok dikkat etmesi ve özen göstermesi gereken şeylerden birinin birbirini tam anlamıyla dinleyebilmek olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın bütün büyük sorunları bence birbirimizi dinlemememizden kaynaklanıyor. Birbirimizi anlamak istiyorsak, birbirimizi gerçekten dinlemeliyiz.

Bütün bu senaryoların tersine, eğer şöyle bir senaryo içinde bulursanız kendinizi, karşınızdakinin sizi gerçekten dinlediğinden emin olabilirsiniz:

- Karşınızdaki gözlerinizin içine bakarak sessizce duruyor. Siz anlatırken onda anlattıklarınızın etkisini görebiliyorsunuz, neşeli bir şey söylediğinizde gözleri parlıyor ya da üzgün olduğunuzu belirttiğinizde gülümsemesi kayboluyor. Asla sözünüzü kesmiyor, ancak siz durduğunuzda söylediklerinize dair düşüncelerini belirtiyor, ve en önemlisi, size anlattıklarınızla ilgili sorular soruyor.


İşte bu kadar basit, ama bir o kadar da zor edinilen bir erdem, insanları dinleyebilmek. Birbirimizi gerçekten dinleyebilsek ve anlayabilsek, çok daha barışçıl bir yer olmaz mıydı dünyamız?