Tuesday, December 30, 2008

İki sıfır sıfır dokuz


2008 de bitti, hala inanamasam da.
En sevdiğim ay olan Aralık da bitiyor.
Sanırım bir yıl biterken kendi kendimizle hesaplaşmaya girmek, o yılın bilançosunu çıkarmak boynumuzun borcu gibi bir şey.
Önümüzdeki yıllarda dönüp bu yıla baktığımda hep güzel şeyler hatırlayacağım, en azından kendi hayatım açısından.
2008 gerçekten de güzel, parlak bir yıl oldu çok şükür. Bol heyecanlı, mutlu, eğlenceli. Hayatıma bir çok değişiklik ve yenilik getirdi.
Hepimiz için, herkes için 2009 daha da güzel, daha da parlak olur umarım.

Savaşların bitmesini, barışın gelmesini dilemek nafile. Bunun anlamsız bir dilek olduğunu her gün görüyoruz, şimdi, şu anda dünyanın çeşitli yerlerinde insanlar sebepsiz, zamansız ve anlamsızca ölüyor.

Ancak hiç olmazsa insanoğlunun çektiği acıların en aza indirgenmesini dileyebiliriz belki de. Sevginin ve hoşgörünün yayılmasını, insanların kendini karşısındaki insanın yerine koyabilmesini, biraz olsun.

Herkese mutlu, sağlıklı, ışıl ışıl geçecek bir 2009 yılı diliyorum.

Sevgilerle

Moonie






Friday, December 26, 2008

Teknolojiyi neden seviyorum?


İşbu fotoğraf teknolojiye ne kadar bağımlı olduğumun ve onu ne çok sevdiğimin göstergesidir. Yıllar sonra bakar bakar gülerim diye buraya da koyayım dedim o yüzden.

Hani 'minimalist yaşayalım' filan diye yazılar yazıyorum ya bazen, işte benim o minimalistliği henüz uygulayamadığım başlıca iki alan var: 1) Kitaplarım 2) Teknolojik aletlerim! Bu konularda çocuk gibiyim, kitap ve teknolojik alet çılgınlığının sonu yok benim için. Yeni bir şey alınca ya da hediye gelince çocuklar gibi mutlu oluyorum.

İtiraf ediyorum, teknoloji beni çok ama çok mutlu ediyor. (Çoğu insanın 'teknoloji insanları mutsuzlaştırıyor' ifadesini de çok saçma bulduğumu burada belirtmeden geçemeyeceğim - bunu söyleyen biri kalp hastası olsa ve teknolojinin nimetleri sayesinde anjiyo olup 25 yıl daha yaşama şansını yakalasaydı aynı şeyi söyler miydi acaba?)

Şu fotoğrafta görülen herşey hala kullanmakta olduğum, bazıları hediye gelen ve bazılarını da kendim aldığım ve onlarsız yaşayamayacağımı düşündüğüm yardımcılarım. Hepsinden inanılmaz ölçüde memnun kaldığım için paylaşmak istedim, olur da Amerika'ya gelip 'Acaba hangi elektronik aleti alsak?' diye düşünürseniz diye her telden bir şeyler var.

Bir Apple tutkunu olduğum zaten masamın üzerindekilerin çoğundan anlaşılmıştır.

1) Apple Macbook - Onsuz yaşayamacağımı düşündüğüm canım bilgisayarım, yani: Günlüğüm, defterim, müzikçalarım, televizyonum, fotoğraf albümüm, telefon defterim, ajandam, gazetem, videolu telefonum.... :)

2) Apple IPhone - Yine hayatıma girdikten sonra 'Onsuz nasıl yapmışım?' dedirten çok güzel bir son teknoloji oyuncak :)

3) Western Digital Portatif Sabit Disk - İçinde bütün belgelerimi, müzik koleksiyonumu, video ve fotoğraflarımı yedeklediğim zarif 'kara kutu'!

4) JBL On tour Portatif Hoparlörler: Boyutunun küçük olduğuna bakmayın, inanılmaz güzel ses veriyorlar. ayrıca pille de çalışıyor, yani Ipod'unuza bağlayıp bir yerlere de götürebilirsiniz. Zaten JBL markasını gözüm kapalı tavsiye edebilirim ses sistemleri konusunda, çok başarılılar. Normalde 100 dolar olan bu güzel şeyi de süper bir indirimle Amazon'da 30 dolar civarı bir fiyata yakalayıp almıştım!

5) Sony Noise-Cancelling Headphones MDR-NC7 (Gürültü azaltıcı kulaklıklar) - Ses kalitesini çok başarılı bulduğum, uçak gibi yerlerde de çok işime yarayacağını düşündüğüm kulaklıklar. Bunlar da yıllarca uçaklarında uçtuğum Lufthansa'nın bana hediyesi(!) Senelerce onlarla uçtuktan sonra başka hiç bir işe yaramayan ve sürekli azalan millerimle satın aldım daha doğrusu.

6) Sony Reader - Çok başarılı olduğunu düşündüğüm bir 'elektronik kitap'. Elektronik mürekkep teknolojisi sayesinde okurken hiç gözlerim yorulmuyor (Bilgisayar ekranından makale ya da kitap okumaktan nefret eden birisiyim) Kendi pdf dosyalarınızı içine atabiliyorsunuz. Pili sadece sayfaları değiştirirken kullandığı için (ışık saçmadığı için) çok, çok dayanıklı. İçine 100 civarında kitap sığabiliyor. Benim gibi bir kitap kurdu için dünyanın en güzel nimetlerinden biri!

7) Ipod Nano - 2 sene kadar önce bir kampanyayla Macbook'umu aldığım için bedavaya getirdiğim güzel müzikçalarım. Ben Nano'ları küçük oldukları ve daha zarif oldukları için çok daha fazla seviyorum. Bir de bembeyaz olmasını çok seviyorum (bilgisayarıma uysun diye, evet bu kadar da Apple hastasıyım:) Şimdiki Nano'lar rengarenk, aslında onlar da şeker gibi.

8) Leica D Lux 4 - Evet itiraf ediyorum son aşkım bu :) Fotoğraf benim için gerçek bir tutku olduğundan çektiğim fotoğraf makinesi de gerçekten çok önemli. Leica bence dünyanın en iyi fotoğraf makinelerini üretiyor. Hem görünüş olarak inanılmaz şık, hem de fotoğraf kalitesi mükemmele yakın. Henüz nispeten yeni elime geçen bu güzelliği kullanmak için can atıyorum!


Bir teknoloji bağımlısından itiraflar dinlediniz :)

İyi haftasonları!


Moonie


Wednesday, December 24, 2008

Tabutta Rövaşata


Tam bir 'kaybedenler hikayesi'. Enfes, tek kelimeyle enfes. İç karartırken kahkaha bile attırabilecek bir nefasette hatta! Derviş Zaim'in ilk filmi, bence aynı zamanda en vurucu filmi olmuş. Ahmet Uğurlu'nun oyunculuğu benzersiz. Replikler eşsiz. Yansımalar'ın her birini ezbere bildiğim şarkıları ve Baba Zula'nın müziği zaten mükemmel. Bir de bütün bunların üstüne güzel, mavi tavus kuşları kondurmuş yönetmen ki, tadından yenmez olmuş bu film.

Kaybedenlerin hikayesi bu film. Toplumun sınırında yaşayanların. Öylesine uç bir nokta ki, filmi izlerken sıcak koltuğunuzdan, plazma televiyonunuzdan, evinizden barkınızdan utanasınız geliyor. Filmin baş kahramanı Mahsun öyle naif, öylesine içten ki, onu izlemek her gün önünden geçtiğiniz bir dilenci ya da evsizin, sizin için bir mobilyadan farksız bir adamın gözlerine ilk defa dikkatlice ve derinden bakmaya benziyor.

Tebrikler Derviş Zaim. Bu film, Türk sineması'nda bir kilometre taşı olmayı hakediyor.





Monday, December 22, 2008

Bir boşlukta gibi


Bugün dünyanın en gereksiz günlerinden biriydi.

Hani bazı günler olur, hiç bir şey yapmak gelmez içinizden. Öyle bir boşlukta gibi dolandım evin içinde. Evde durmak hiç yaramıyor bana. Mutlaka günün belli bir saatinde dışarı çıkmalı ve zamanımın çoğunu dışarıda geçirmeliyim. Böylece akşam eve gelince evimin kıymetini anlıyor ve mutlu oluyorum.
Boşlukta gibi dolandım evin içinde bütün gün. Dışarıda buzdan da soğuk bir hava. Evin içini de bir türlü ısıtamadık. İçim üşüdü, ellerim, ayaklarım üşüdü.

İşte öyle manasız, anlamsız bir gündü. Anlamsızca bitti.

Sunday, December 21, 2008

Bazen



Bazen, dökmen gereken gözyaşları vardır.

Dökmedikçe içinde bir yerlerin acıyacağını bilirsin.
Yüreğine bir şeylerin batacağını. Bir şeylerin ağrıtacağını içini, göğsünü.
O gözyaşlarını dökmedikçe rahat edemeyeceğini bilirsin.

İçine buz gibi soğuk rüzgarlar eser. Üşürsün.
Zordur karşı koymak, gözyaşlarının yalandan da olsa içini ısıtacağını bilirsin.
Titrersin, acına sarınıp.

Bir süre karşı koyabileceğini sanır, yanıldığını anlarsın.
Yanakların ılık gözyaşlarıyla ıslanınca anlarsın.

Dökmen gereken gözyaşların vardır bazen.
Dökmezsen, dağılırsın.

Eksi yirmi derece


Bu, şu anda yaşadığım şehrin sıcaklığı. Sıcaklık demek sıcağa hakaret olur herhalde! Dile kolay, eksi yirmi! Ama bu sadece termometrede görünen derece. Hissedilen sıcaklık -34 Celsius.

Bütün gece rüzgarın pencerelerde ıslık çalmasını dinledik. Saatte 64 kilometre hızla esiyor. Şimdiyse dışardaki dünya bembeyaz ve buz kesmiş görünüyor. Dışarıya çıkmaya çok korkuyoruz. Çıkınca nefesim donacak gibi geliyor.


Nereden geldim bu buz ülkesine, bazen kendime sorup duruyorum :)

Friday, December 19, 2008

Beynelmilel


Beynelmilel hem çok gülünç, hem de gerçekten duygulu sahneleri bir arada barındırabilen ender filmlerden biri. Ailecek izlediğimiz için midir, filmin kendi güzelliğinden midir bilmem ama biz bu filmi izlerken gerçekten çok güldük ve eğlendik. Bazı sahnelerde ise gerçekten çok duygulandık. Film bize 80'ler Türkiyesi ve darbe gerçeğini mizahi bir dille çok başarılı bir şekilde gösteriyor. O günlerde insanların yaşadıklarını, akıl almaz uygulamaları eleştirel bir dille çok güzel betimlemiş. 

Filmin asıl amacı o zamanları ve atmosferi izleyiciye mümkün olduğunca hissettirebilmek bence. Üstlendiği bu zor görevi, gerçekten çok başarılı performanslar sergilemiş olan bir çok oyuncunun yardımıyla en iyi şekilde kotarmış film. Özgü Namal ve Meral Okay ise filmde favorilerim oldular, oyunculukları ve mimikleriyle!

Beynelmilel, amatör ama militarize edilmiş bir bandonun hikayesini anlatmasıyla geçen sene izlediğim bir İsrail filmi olan The Band's Visit filmini de hatırlattı bana. O filmi de beğenmiş ve izlerken eğlenmiştim. Büyük devlet politikalarının insanların gündelik yaşamlarına nasıl yansıdığını, onları nasıl etkilediğini anlatan bu iki güzel filmi kaçırmayın derim.

İyi haftasonları!


Monday, December 15, 2008

Bir kış masalı

Soğuk ve karlı bir kış günüydü. Günlerden Pazar. Hava rüzgarlı, hafif yağışlı. Chicago da hep soğuk! Eğer havanın ısınmasını beklersek hep evde oturacağız. Gezmek olsun bize diye, gözümüzü karartıp Chicago Botanik Bahçesi'ne gittik!

Botanik Bahçesinde çiçeklerin yerinde yeller esiyor tabii. Ağaçlar çıplak, soğuk görünümlü. Rüzgar esiyor, küçük göl donmuş! Ama Botanik Bahçesi'nin kapalı sera gibi bir bölümünde, Noel sebebiyle bir sergi açılmış. Wonderland Express diye. İşte o sergiyi gezdik. Bir kış masalı gibi, bir rüya gibi güzeldi. Bir kaç fotoğraf ve fotoğraflara eşlik etmesi için müzik seçtim sizlere, Fındıkkıran balesinden Şeker Perisi'nin dansı:

Nutcracker Ballet Suite: Dance Of The Sugar Plum Fairy - The London Symphony Orchestra




Tamamen şekerlerden ve lolipoplardan yapılmış olan devasa çelenk!



Zencefilli kurabiyelerden, pasta kremasından, jelibonlardan ve çikolatalardan yapılmış olan evler! Ben bunları yerim :)


Chicago'nun bütün binalarının tamamen doğal malzemelerden maketleri yapılmış. O kadar gerçekçi ve güzeldi ki hayran kaldık. Aralardan küçük trenler geçiyor, bir de arada sırada yukarıdan minik kar tanelerine benzer şeyler yağıyor (sabun köpüğünden). Tam bir masal dünyası olmuş, bayıldık! Yukarıda şehir merkezi, Wacker köprüsü ve Navy Pier'ın maketleri görülüyor.


Güzel kırmızı çiçekler ve çam ağaçlarından oluşan süsleme.


Yine kurabiye evlerden biri. Bu evler insanı şeker komasına sokmaya birebirmiş onu anladım :)

Soğuk Chicago'dan sevgilerle!


Saturday, December 13, 2008

Yumurta


Yumurta, çok duru ve yalın, çok güzel bir masal. Çoğu insanın düşündüğünün aksine ben filmi gayet akıcı ve ilginç buldum. Sinematografi çok güzel, bazı kareler fotoğraf gibi. Nuri Bilge Ceylan sinemasının etkileri özellikle ilk sahnelerde açık bir şekilde görülüyor. Detaylara verilen önem, taşra hayatının ayrıntıları.. Herşey şiirsel bir dille işlenmiş. İzlerken karakterlerle özdeşleşiyor, kendinizi adeta oradaymışsınız gibi hissediyorsunuz. Başrollerde oynayan Nejat İşler ve Saadet Aksoy'un da oyunculuklarına hayran kaldım. Bence filme çok yakışmışlar, çok doğal duruyorlar rollerinde.

Genelde pek beğenilen bir film olmamasına rağmen ben Yumurta'yı çok beğendim. Üçlemenin çıkacak diğer filmleri olan 'Süt' ve 'Bal'ı da çok merak ettim. Onları da mutlaka izlemek istiyorum. Bence bu filmle Semih Kaplanoğlu da Türk sinemasının yükselen yıldızları arasında yerini almış. Ülkemin sinemasının Yeşilçam'dan bugüne katettiği yolları görüp, gurur duyuyor ve seviniyorum.

Thursday, December 11, 2008

Cenneti Beklerken


Daha önce hiç Derviş Zaim filmi izlememiştim. Cenneti Beklerken 17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda geçen bir macera. Bir nakkaş ustasının maceralarını anlattığı için ve minyatür ağırlıklı teması dolayısıyla aklıma hep 'Benim Adım Kırmızı' geldi izlerken. Görüntüler, müzik ve Anadolu sahnelerinde yapılan çekimler gerçekten güzel olmuş. Minyatür ve gerçek arasındaki geçişler, rüya-gerçek metaforları ve sinematografi de gayet başarılı.

Yönetmenin emeğine ve o tarihi dönemi yansıtmak için gösterdiği özene saygı duydum. Ancak nedense kurgu ve senaryodan dolayı film beni çok içine çekemedi. Filmin anlatmak istediği hikayeyi, vermek istediği dersi çok iyi anlayamadım. Açıkçası bazı yerlerde fazla kopukluk var gibi geldi bana. Oyunculuklara da diyecek sözüm yok, ancak biraz televizyonda Türk dizisi izler gibi de hissetmedim değil kendimi. Kısacası tam manasıyla o döneme götüremedi beni yönetmen. Kendimi bazı sahnelerde sıkılıyor bile buldum (ki hiç kolay kolay filmlerde sıkılan biri değilimdir, en yavaş ve ağır, sanatsal filmleri izlerken bile)

Derviş Zaim'im diğer filmleri olan Tabutta Rövaşata ve Filler ve Çimen'i de çok merak ediyorum. Onları bir an önce izleyip bu filmle kıyaslamak istiyorum.

Bu aralar Türk Sineması günleri yapıyoruz evde. O yüzden blog'umda bir çok (yeni ve eski) Türk filmiyle ilgili yazacağım önümüzdeki haftalarda.

Bol sinemalı günler!


Monday, December 8, 2008

Kavuşmak




Kavuşmak ne güzeldir.

Sevdiğin ve özlediğine çok uzun bir aradan, hiç bitmeyecek gibi görünen bir ayrılıktan sonra kavuşmak ne kadar güzeldir. Ne tatlıdır sarılışı, ne güzeldir kokusu, ne şefkatlidir kolları.

Özlem ne kadar buruksa, kavuşmak o kadar tatlıdır. Rengarenk lokumlar gibi şekerli ve yumuşacıktır.

Bir kaç damla yaş aksa da gözlerden, mutluluktandır. Acıyla dolu yaşlar değildir onlar. Nisan yağmuru gibi güzel birer yağmur damlasıdır.

Sevdiğin ve özlediğin birine, acılı bir mevsimden, kederli günlerden, upuzun gecelerden sonra, eninde sonunda, yolun en sonunda kavuşabilmek ne tatlıdır. Ne çok mutlu eder insanı. Ne de güzeldir onun gülüşü. Ne kadar aydınlıktır bakışı.

Pespembe ve yumuşacık bir bulutun içine gömülür gibi olur insan, sevdiği ve özlediğine kavuşunca. Ne kadar ışıl ışıldır dünyası.

Kavuşmalarla ve bol gülücüklerle dolu, rengarenk lokumlar tadında bir bayram diliyorum. Özlem ve hasret sizden uzak olsun.

Mutlu bayramlar!






Dinlediğim şarkı: Yann Tiersen - L'Arrivee Sur L'ile


Thursday, December 4, 2008

27



Ben Moonshine.
Şu anda sıcak çikolatamı keyifle yudumluyor, dışarıdaki karları pencereden izliyorum.
Bugün itibariyle 27 yaşındayım.
Çeyrek yüzyılı biraz aşan şu hayatımda çok güzel şeyler yaşadım.
Herkese nasip olmasını istediğim bir çok mutluluk tattım.
Bugün ölsem, içimde hiç bir ukte kalmış olmazdı. 'Dolu dolu bir hayat yaşadım' diyebilirdim.

Nemrut dağının zirvesinde güneşin batışını da izledim, İsviçre Alpleri'nde birbirinden güzel çiçekler arasında da yürüdüm.
İskenderiye Kütüphanesi'nde de kitap okudum, Kopenhag'daki Kraliyet Sarayı'nın mis kokulu yemyeşil bahçelerinde de.
Sümela Manastırı'nın sisler arasındaki pencerelerinden aşağı bulutlara baktım, Estergon Kalesi'nin taş pencerelerinden de aşağıda ağır ağır akan Tuna nehrine.
Kızıl Deniz'de birbirinden güzel balıklar arasında da yüzdüm, Atlantik Okyanusu'nun kocaman dalgaları arasında da.
Mısır'ın çöllerinde deve üstünde gezdim, Amerika'daki bir çiftlikte güzel, kahverengi bir ata bindim.
Güzel Mardin Kalesi'nin karşısında oturup 'mırra kahvesi' de içtim, Viyana'nın en eski kafesi Havelka'da bir fincan sıcak çay da.
Prag'da Kafka'nın minicik ve fakir evini de gördüm, Philadelphia'da Edgar Allan Poe'nun evini de.


Okyanuslar aşıp farklı yaşamlar gördüm, birbirinden güzel insanlarla tanıştım, birbirinden farklı diller öğrendim. Yaşamı keşfederken ne kadar çok şey bilmediğimi, ne kadar çok şey öğrenmem gerektiğini sürekli, hayretle, tekrar tekrar farkettim.

Ben Moonshine.
Bugün 27 yaşındayım.
Teşekkürler hayat!





Fotoğraf: Moonshine 1.5 yaşındayken :)




Tuesday, December 2, 2008

Aralık geldi, hoşgeldi



1 Aralık sabahı güzel ve bembeyaz bir sürprizle uyandık. Yılın en sevdiğim ayı geldi ve Chicago'yu gelir gelmez beyazlara boyadı. Uyanıp uyku mahmurluğuyla penceremizden bakınca işte yukardaki gibi bir manzarayla karşılaştık.

Aralık ayını nasıl sevmem? Bizde üç doğumgünü kutlanacak, ailelerimiz Chicago'ya geliyor, ayrıca Amerikanın genelinde de üç dinin de bayramları (Kurban bayramı, Noel, Hanukkah) kutlanacak bu Aralıkta :) Kısacası umarım kutlamalarla dolu, ışıl ışıl bir ay olacak.

Ayrıca iki gün sonra 27 yaşında olacağım! Heyecanlı ve mutluyum :)


Sunday, November 30, 2008

Masumiyet




Bir film ve bir kitap birbirine ancak bu kadar çok yakışır. Üstelik isimleri de neredeyse aynı! İkisini de aynı ay içinde okudum ve izledim. İkisi de aynı hikayeyi anlatıyor bence. İnsanın içini kanatan, ömrünü bitiren, takıntılı, hastalıklı, mantıkdışı ve kara bir aşkın hikayesini. Karasevdanın hikayesini. Bir insana bir ömür boyunca bağlı olmanın, ancak onun yanında mutluluğu ve huzuru bulabilmenin masalını.

'Mutluluk, insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır yalnızca..' - Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi

Bu cümle, hem kitabı, hem de filmi o kadar iyi özetliyor ki. Sadece sevdiği kadına yakın olabilmek uğruna hayatındaki herşeyden vazgeçen iki adamın hikayeleri var bu kitapta ve filmde. Birinin adı Kemal, diğerinin Bekir. Ama hikayeleri aynı. İkisi de, tarif edilemez bağlarla bağlılar sevdikleri kadına.

Orhan Pamuk'a, böyle destansı bir aşkı böyle güzel anlatabildiği için yine ve yeniden hayran kaldım. Zeki Demirkubuz ise çalışmalarını bundan böyle yakından takip edeceğim yönetmenler arasında yerini aldı. Haluk Bilginer'in ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu tekrar farkettim, eğer Hollywood'da olsaydı çoktan bir çok Oskar ödülü kazanmıştı diye düşündüm. Derya Alabora'nın ve Güven Kıraç'ın oyunculuklarına ise tek kelimeyle hayran kaldım.

Masumiyet nedir? Aşk nedir? Bu kitabı okuyup filmi izleyince bildiğinizi sandığınız bazı şeyleri aslında bilmediğinizi anlıyorsunuz. Sinemanın ve edebiyatın başarısı da burada zaten. Bizi derin düşüncelere sevketmeleri, hayatı sorgulatmaları, içinde yaşadığımız rüyayı bize biraz olsun anlatmaya, açıklamaya çalışmaları.

Sevgiyle kalın!


Wednesday, November 26, 2008

Şükretmeyi bilmek


Yarın A.B.D'de Şükran Günü.
Çoğu insan için deliler gibi yemek yemeyle özdeşleşen bir gün olsa da ben seviyorum bu günün arkasındaki fikri.
Şükretmek yaşamımın başlıca düsturlarından biri olduğu için sanırım.
Amerikalılar'ın bu günde söyledikleri bir şey var 'Count your blessings' diye. Yani bir durup, hayatınızda var olduğu için şükran duyduğunuz, kendinizi şanslı hissettiğiniz her şeyi, herkesi bir bir saymak.
Ne kadar önemli ve gerekli bir davranış bu. Herkes için.
Şükreden insan, elindekilerin değerini bilir. Sahip olmadıklarına bakıp iç geçirmek, mutsuz olmak yerine, sahip olduğu herşeyin kıymetini çok daha iyi anlar.
Şükreden insan, mutlu insandır. Gereksiz kıskançlıklarla ve özentilerle doldurmaz hayatını. O anı yaşar, o anda mutlu olmasını bilir.

Bu Şükran Günü'nde, şükürler olsun ki:

- Beni seven ve destekleyen bir ailem, annem, babam, kardeşim, eşim ve arkadaşlarım var.

- Başımın üzerinde bir çatı, soframda sıcak yemeğim var. 'Nohut oda bakla sofa' da olsa kışın sıcak bir evceğizim var :)

- Ayaklarım var ve yürüyebiliyorum, gözlerim var, görebiliyorum. Ellerim var, tutabiliyorum. Yediğim şeylerin tadını alabiliyorum. Doya doya derin bir nefes alabiliyorum. Sağlığım var.

- Yapmayı sevdiğim bir işim ve uğraşım var, hayatlarına dokunduğum bir çok insan var. Öğrencilerim var, hocalarım var, kitaplarım var :)

- Herşeyden önemlisi, iç huzurum var. Beni sabah yataktan kaldırmaya yetecek kadar enerjim, gülümseyebilecek kadar neşem var.

Şükürler olsun.


Sunday, November 23, 2008

Öğretme sanatı


Şu dünyada eğer işini layıkıyla ve çok severek yapıyorsa sahibinin mutlaka cennete gideceğini düşündüğüm iki tane meslek var: Birincisi öğretmenlik, ikincisi doktorluk. İkisi de hem o kadar zor, hem de (en azından Türkiye'de) hakettiği değerin o kadar altında kazanç getiren meslekler ki, bu meslekleri hakkıyla yapan insanlara karşı inanılmaz bir hayranlık ve saygı duyuyorum.

Öğretmenlik çok, çok kutsal bir meslek. Ama aynı zamanda çok da zor bir meslek. Herkes öğretmen olamıyor. Öğretmek başlı başına bir sanat: İşin içine pedagoji, psikoloji, insan ilişkileri, sosyoloji gibi bir çok başka bilim dalı da giriyor. Öğretmenlerin görevi çok önemli: Özellikle ilkokulda, ortaokul ve lisede öğrencileri bir hamur gibi yoğurarak şekil veren onlar olduğu için, gelecek kuşakların niteliğini de onlar belirliyor.

Eğitim hayatınızı hatırlayın: Bir dersi en çok neden seviyordunuz? Neden en çok o derste başarılıydınız? Konunun çok ilgi çekici olmasından mı? Ödevleri her gün yapmak istemenizden mi? Hayır, büyük bir olasılıkla o dersin öğretmenini çok seviyordunuz. Onun dersi anlatış şekli, sizde konuyla ilgili uyandırdığı merak ve öğrencilerde uyandırdığı güvendi sizi o derse bağlayan.

Okul hayatım boyunca beni bir dersten tiksinti derecesine varacak kadar soğutacak hocalar gördüm. (Lise 1'deki fizik hocasını buradan saygıyla değil, maalesef tüylerimi ürperten bir kırgınlıkla anıyorum). Aynı zamanda beni bir derse aşık edebilecek kadar o dersi sevdiren hocalarım da oldu. Mükemmel bir öğretmen olduğunu düşündüğüm ilkokuldaki sevgili İngilizce öğretmenim Bilge Alpan'ı, özel ders aldığım canım Havva hocamı, ortaokul ve lisede yıllarca matematik dersi aldığım Tayfur hocamı nasıl unuturum? Hepsini çok sevdiğim için, öğrettikleri herşeyi de sular seller gibi bilir, en çok o derslerde başarılı olurdum.

Bütün bu hocalarım sayesinde ÖSS Yabancı dil sınavında, ya da ÖSS Türkçe'de ya da Matematik'te hiç bir yanlışım çıkmadı. Bu iki sınavda da hepsi sanki omzunun hemen arkasındaydı, beni destekliyorlar, gözlüyorlar, bir yanlış yapacak gibi olduğum zaman 'Aman dikkat et Moonie!' diye fısıldıyorlardı sanki kulağıma :) Bir öğretmenin iyi olduğunun en iyi kanıtı, bence öğrencide konuya karşı merak ve sevgi uyandırabilmesi, onu böylece en doğal yoldan başarıya taşıyabilmesidir.

Benim üzerimde emekleri olan bütün değerli hocalarımın ve tabii ki canım babacığımın Öğretmenler Günü kutlu olsun. Babacım, umarım ileride ben de en az senin kadar başarılı bir öğretmen olabilirim!


Friday, November 21, 2008

Jesus Camp


Uzun zamandır izlediğim en etkileyici belgesellerden biriydi 'İsa kampı'. ABD'de özellikle geçtiğimiz yıllarda inanılmaz bir hızla yayılan Evanjelik Hristiyan hareketi (Evangelical Christian movement) üzerine yapılmış bir film. Ama film aslında daha çok bu Hristiyan ailelerin çocukları üzerinde yoğunlaşıyor. Amerika'da her sene yaz mevsiminde bu ailelerin çocuklarını gönderdiği 'İsa Kampları'nda bu çocuklar akıl almaz beyin yıkama yöntemleriyle 'İsa ordusu'nun küçük birer askeri haline getiriliyor.

Çocukların kimisi o kadar küçük ki, henüz ne olduğunu anlayabilecek yaşta bile değiller daha. Bu kamplarda beyinleri Hristiyan doktrinleriyle doldurulan küçük çocuklar, törenlerde kendilerinden geçercesine ağlıyor, çığlıklar atıyor, transa geçiyor, garip ve anlaşılmaz diller konuşmaya başlıyorlar. Kampta çocuklara 'Amerika'yı İsa için geri almaları gerektiği' emrediliyor sürekli. Bir noktada George W Bush'un kartondan bir maketini 'kutsayan' ve ona ellerini sürüp ağlayan onlarca küçük çocuğu görünce artık 'bu kadar da olmaz!' dedim kendi kendime.

Benim gözümde bu kampların, Taliban'ın kamplarından hiç bir farkı yok. Evanjelik Hristiyan hareketi ise Amerika'nın kilise-devlet ayrımını tehdit eden en büyük unsurlardan biri. Bugün sadece ABD'de yaklaşık 80 milyon Evanjelik Hristiyan var. İsa'nın Tanrı olduğuna inanmayan herkesin cehennemde yanacağını iddia eden bu insanlar, devlete ve yönetime de sızmış durumdalar. Kürtaja ve eşcinsel evliliğine karşılar, ve tamamen kişisel seçime bağlı olan böyle konuları bir ABD başkanı seçerken kriter olarak kullanabilecek kadar da dünyadan kopmuşlar.

Aşırı derecede yobaz bir kafa yapısına sahip bu insanlara en önemli örnek kendini bir 'born-again Christian' yani 'yeniden doğmuş Hristiyan' olarak tanımlayan ve 8 senedir bu ülkeyi yöneten George W. Bush. Ayrıca az kaldı ülkenin başkan yardımcılığına gelecek olan Sarah Palin'in de küçüklüğünden beri böyle bir ortamda yetiştiği ve bu değerlere inandığı herkes tarafından biliniyor. Yani aslında bu ülke çok büyük bir tehlikeden paçayı son anda sıyırdı, farkında bile değil bence.

Jesus Camp'in Amerika'da yaşayan herkesin izlemesi gereken, çok başarılı, ciddi ama maalesef korkutucu bir belgesel olduğunu düşünüyorum.

Tuesday, November 18, 2008

'Evlilik nasıl gidiyor?'

4 buçuk aylık evli olan birisi olarak bugünlerde en çok duyduğum soru bu. Karşılaştığım her tanıdık, istisnasız herkes kaşlarını kaldırıp manalı manalı bu soruyu soruyor. Artık alıştım zaten, hepsi benden şikayet etmemi, 'çok kötü' dememi, yakınmamı, ah vah etmemi bekliyor. Ben 'iyi gidiyor çok şükür' deyince inanılmaz ölçüde şaşırıyor, 'emin misin?' diye şüpheyle soruyor, 'daha kavga etmeye başlamadınız mı?' diye soruveriyor bu insanlar.

Kızgınım.

Kızgınım çünkü bu insanları anlayamıyorum. Anlamadığım şey, insanların neden evlilik denen müesseseye olan inançlarını bu denli yitirmiş olduğu. Sevgi, sabır, şefkat, merhamet ve dürüstlük gibi değerlerin hiçbiri de mi kalmadı şu dünyada? İki insan, birbirinin gözünü oymak istemeden, birbirine kin beslemeden, birbirinden bir şeyler saklamadan yaşayamaz mı aynı evin içinde? Herkes bu kadar mı bencilleşti? Sevdiğin birisi için fedakarlık yapmak, hayat tarzını biraz olsun değiştirmek, zorluklara göğüs germek bu kadar mı zor?

Neden bazı insanlar başka insanların mutsuz olmasını ister ve onların mutsuzluklarına sevinirler?

Ya da ben mi çok idealistim? İki insanın birlikte mutlu bir hayat yaşayabileceğini düşünmek çok mu saçma? Hayatları boyunca sürekli sevgili değiştirip hiç evlenmeyen, gece hayatında bardan bara koşan, tek başına yaşayıp har vurup harman savuran insanlar daha mı 'özgür'? Onlar daha mı mutlu? Hiç sanmıyorum.

Evlilik tabii ki bir gül bahçesi, tozpembe bir dünya değil. İki insanın da esneklik göstermesi, bazı şeylerden ödün vermesi ve ortak bir noktada buluşmaya çalışması gerekiyor. Sadece bir insanın değişmesi değil, iki insanın birlikte değişmesi ve gelişmesi gerekiyor. Zorluklar, pürüzler, anlaşmazlıklar tabii ki var. Olması o kadar doğal ki. Birbirinden tamamen ayrı karakterde iki insanın hayatlarını birleştirmelerinden bahsediyoruz. Zaten asıl garip olan, iki insanın tamamen mutlu, pespembe bir dünyada masal gibi kusursuzca yaşamaları olurdu.

Sorunlar var ama sanırım mutlu ve mutsuz evlilikleri asıl ayıran şey
onlarla başetme şekli. Önemli olan, konuşarak, sevgiyle, şefkatle bu sorunları çözmeye çalışmak. Bencilliği 'ben-merkezci'liği üzerinden atıp, 'biz' diye düşünmeye başlayabilmek. Birlikte karar verebilmek, adımları birlikte atabilmek. Birbirinden kaçmadan, birbirine saldırmadan, birbirini suçlamadan.

İnsanın hayatındaki herşeye olduğu gibi evlilliğe de sürekli emek vermesi gerekiyor. İlgi ve sevgi gösterilmeyen arkadaşlıkların, aile bağlarının, iş ilişkilerinin, ya da bir çiçeğin bile solup gidivermesi gibi evliliğin de eğer gereken özen ve emek gösterilmezse solup gitmesi işten bile değil. İnsanların en çok zorlandıkları da bu sanırım. Çoğu insan en kolayını seçip karşısındakini suçlayarak bırakıveriyor ipin ucunu. Halbuki asıl zor olan o ipe asılmak, sevdiğin insan için fedakarlıkta bulunmak, evliliğini ayakta tutmak için savaşmak. Çoğu insan maalesef bunu yapacak kadar bile bencilliğini yenemiyor.

Eğer bütün bunlara dikkat ederse insan, bir insanla birlikte yaşamak gayet mutluluk verici, gayet güzel bir deneyim olabilir. İki insan birbirinden çok şey öğrenir, birlikte büyür, birlikte olgunlaşırlar. Acıları da, zorlukları da aynı sabır ve sebatla karşılar, hayatın verdiği lokmayı ikiye bölüp paylaşmasını öğrenirler. İki 'ben'den bir tane 'biz' olur, ve mutlu bir evlilik işte o zaman gerçek olur.

Monday, November 17, 2008

The Kite Runner


Afgan yazar Khaled Hosseini'nin aynı isimli romanından uyarlanmış bir film. 1970'lerin sonlarında doğru Kabul'de yaşayan iki Afgan çocuğun arkadaşlıklarını ve hayatlarını anlatıyor. Filmin ana teması ise uçurtma uçurmak. Uçurtmaların, gökyüzünün rengi, sinematografi bayağı güzeldi. Canım uçurtma uçurmak istedi filmi izlerken! Ancak oyunculuklar ve filmin kurgusu için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Filmin bazı yerlerinde mantık hataları ve saçma bulduğum bir çok şey oldu. Mesela ölen Müslüman bir adamın (başında imam Fatiha okurken) kocaman bir tabutla gömülmesi gibi. Bu tür hataları gözardı etmemeliydiler bence. Madem Müslüman bir kültürü anlatmaya çalışıyor film, bu kültürün her yönünü içselleştirmeliydi. Karakterlerle de çok yakın hissedemedim kendimi bazı yerlerde.

Afganistan'ın ve Kabul'un son 30-40 yıl içinde nasıl değiştiğini ve kültürel olarak nasıl çöktüğünü, Taliban'ın kara bir lanet gibi ülkenin başına nasıl yerleştiğini görmek istiyorsanız öneririm bu filmi. Ancak Afganistan'da çekilmiş gerçekten mükemmel bir film izlemek istiyorsanız size ünlü İranlı yönetmen Mohsen Makhmalbaf'ın Kandahar filmini tavsiye ederim.

21 Grams


Her insan, ruhunu teslim ettiği anda ağırlığının 21 gramını kaybediyormuş. Bu 21 gramın 'ruhun ağırlığı' olduğu söyleniyor. Filmin adı da buradan geliyor. A.G. Inarritu'nun önceki filmlerinden 'Amores Perros' ve 'Babil'i izlemiş, en çok ilkini beğenmiştim. 21 grams de bu fikrimi değiştirmedi. Vasat bir filmden daha kaliteli olduğu su getirmez bir gerçek, ancak beni kendine çok da hayran bırakamadı bu film. İnsanların hayatlarının garip noktalarda kesişmesi açısından Inarritu'nun önceki filmlerine çok benziyor. Ama bazen 'bu kadarı da olmaz ki canım' demekten kendini alamıyor insan. Bir de film bence Türk filmi' derecesine varan bir şekilde fazla trajik olmuş. İnsanı karamsarlığa sürüklüyor, sürekli hastane, hasta insan, hapishane....vs görüntüleriyle insanın içine bir süreden sonra sıkıntı basıyor. Oyunculuklar cok başarılı, Sean Penn ve Naomi Watts çok iyi bir iş çıkarmışlar. Ama bence oyunculaırn çok başarılı olması bir filmi kurtarmaya yetmiyor bazen. Bazı sahnelerde bayağı sıkıldım ve 'artık bitse şu film' diye geçirdim içimden. Kısacası 5 yıldız üzerinden ancak 3 yıldız verebileceğim bir film oldu 21 grams.



Friday, November 14, 2008

Gece Yolculuğu'nda bazı yenilikler


Uzun zamandır yapmayı istediğim bir şeyi yaparak Gece Yolculuğu'ndaki yazılarımı etiketledim. Sağda gördüğünüz etiketlere tıklayarak artık istediğiniz kategoriye rahatça ulaşabileceksiniz. 'Günce'de günlük hayatımla ilgili anılar, duygu ve düşünceler var. 'Deneme' ise daha 'edebi' türden, bir kavram ya da olgu üzerine yazdığım kısa kompozisyonları içeriyor. 'Sinema'da izlediğim filmlerin eleştirilerini, 'kitap'ta ise sevdiğim kitaplardan alıntılar ve onlar hakkındaki fikirlerimi bulabilirsiniz. 'Müzik' ve 'şiir'de güzel bulduğum şarkılardan, kendi yazdığım ya da beğendiğim başka şairlerin şiirlerinden yaptığım alıntılar var. 'Beslenme' bölümünde ise yiyecek ve içecekler ve sağlıklı beslenmeyle ilgili yazılarım yer alıyor.

Artık sayfanın sağ üst köşesindeki kutucuktan da en çok okunan, en çok tıklana ve yorum alan yazılarıma ulaşabileceksiniz.

Ayrıca sayfanın sağına blog'umu takip etmek isteyenler ya da Feeder'ına eklemek isteyenler için bağlantılar koydum.

İyi haftasonları!


Tuesday, November 11, 2008

Üşüyorum mütemadiyen



Beni tanıyanlar bilir, her koşulda, her şartta üşüyebilen nadir insanlardan biriyim. Herkes rahat rahat yerinde otururken zangır zangır titremişliğim vardır. Normal oda sıcaklığında benim el ve ayaklarım buz kesmiş olur genelde mesela. Üstüme yorgan örterim, battaniye örterim, bana mısın demez. Bazen insanlar gerçekten şaşırıyor nasıl bu kadar üşüdüğüme. 'Kansızlık filan heralde' diyip geçiştiriyorum.

Bu kadar üşüyen bir insan olarak kışın ortalama sıcaklığın -10 derece santigrat civarında olduğu bir şehre hangi akla hizmet geldim yaşamaya, onu da bilmiyorum. Üstelik 5 senedir buradayım ve hala soğuğa bağışıklık kazanabildiğimi düşünmüyorum.

Beni en çok şaşırtan şeyse, hiç bir koşulda üşümeyen Amerikalılar! Buna örnek olarak geçen sene her yerin buz kestiği bir kış günü (hava sıcaklığı -15 derece filanken) başıma gelen ve gözlerimi yuvalarından fırlatan olayı verebilirim: Normal paltosunu giymiş, eldivenlerini takmış ama ayağına flip-flop denen parmakarası terliklerden giymiş Amerikali bir genç çocuğu yanımda otobüs beklerken görmem. Ya da etrafta karlar yarım metre olmuşken tişört, bere ve şortla koşmaya çıkanlar. Ya da kışın evlerinin içini yaklaşık 14-15 derece sıcaklıkta tutan Amerikalılar (abartmıyorum). Düşündükçe bile içim üşüyor. Brrr.

Dünya üzerinde buz gibi ellerimi en iyi canım anneannem ısıtır. Ne kadar özledim onu. Ellerimi sıcacık avuçlarının arasına alır, biraz olsun ısınıncaya kadar tutar şefkatle. Ama düşündüm de, o ellerimi tuttuğu zaman belki de sevgidir ellerimi asıl ısıtan, kimbilir?


Friday, November 7, 2008

Nar tanesi nur tanesi


Yaklaşık bir aydır çikolata, dondurma, şeker, tatlı ya da herhangi bir işlenmiş şeker yemiyorum. Aldığım bütün şekeri sadece meyvelerden alıyorum. Bu sayede hem şeker krizlerine girme olasılığım çok azaldı, hem de daha önceden nedense pek yemediğim bir çok güzel meyve keşfettim! Bunlardan biri de nar. Her gün kaşıkla (ve çekirdeklerini de kıtır kıtır yiyerek) nar yiyorum.

Meyvelerin ne kadar mucizevi şeyler olduğunu yeniden keşfettim adeta! Bir nar mesela, alışkın olduğumuz için gayet sıradan geliyor göze belki, ama ne kadar mükemmel bir tasarımın ürünü. O kalın ve soğuk görünen kabuğunun ardında yüzlerce küçük, ışıltılı ve kırmızı yakutlar gibi duran nar taneleri. Kardeş kardeş zarın içinde bekleşen, binlerce küçük mücevher gibiler.

Ya da bir portakalın o kalın kabuğunu kesip içini açtığınızda burnunuza çarpan enfes portakal kokusu.. İnsanın iştahını açan o parlak turuncu rengi. Isırdığınızda sizi hiç bir kolanın ya da gazozun yapamayacağı kadar serinletmesi, içinizi ferahlatması.

Güzel ve olgun bir muzu yemek için açtığınızda burnunuza çarpan o başdöndürücü güzel muz kokusu. Mis gibi tropik iklimleri hatırlatan tadı, dokusu.

Sıcak bir yaz gününde kıpkırmızı, serin karpuz dilimleri..

Yemyeşil, ekşi erikleri tuzlayıp tuzlayıp yemenin keyfi!

Bir salkım üzümü yavaş yavaş, tadına vara vara, keyifle yemek, yeşil serinliğinin içinize yayıldığını hissetmek.

Ya da yemyeşil bir elmanın parlak, sımsıkı kabuğuna dişlerinizi geçirmek, kocaman bir parça koparıp keyifle yemek. Elmanın o hafif ekşimsi, güzel tadı. Mükemmel kokusu.

Meyveler gerçekten mucizevi, çok lezzetli ve çok eğlenceli yiyecekler! Onları bırakıp neden gidip yapay şekerleri yediğimizi hiç anlamıyorum :)

Wednesday, November 5, 2008

Bugün


Bugün ben ilk defa, yolda gördüğüm her Amerikalının yüzünde gerçek bir umut gördüm.
Bugün, ikinci ismi 'Hüseyin' olan, derisinin rengi beyaz olmayan bir adamın dünyadaki en güçlü devletlerden birinin başına getirildiğini gördüm.
Bugün, okulumun sadece Nobel kazanan başarılı bilimadamları, bilimkadınları değil, aynı zamanda bir ABD başkanı da çıkarabildiğini görüp gurur duydum.
Bugün, kendi mahallemizden bir A.B.D. başkanı çıkarabildiğimiz için ayrıca gurur duydum.
Bugün, mahallemin sokaklarında rastladığım siyahi bir adamın, bana bakıp 'Obama!!' diye coşkuyla bağırdığında gözlerinde beliren o umut dolu ışıltıyı gördüm.
Amerikanın her tarafındaki 'Afrikalı-Amerikalı'ların üzerlerinde bir külçe gibi duran o ezikliği attığını, gözlerinin yaşlarla dolduğunu gördüm. Bu günün sonunda gelmiş olduğuna inanamadıklarını gördüm.
Bugün ben, uzun zamandır güvenimi ve inancımı kaybetmiş olan Amerikan değerlerinden bazılarının, yani demokrasinin, özgürlüğün, eşitliğin buralarda belki de hala tamamen kaybolmamış olduğunu gördüm.
Bugün bir tarihin yazılışına bu kadar yakından tanık olabildiğim için kendimi çok şanslı hissettim.

Birds flying high
You know how I feel
Sun in the sky
You know how I feel
Breeze driftin' on by
You know how I feel

It's a new dawn
It's a new day
It's a new life
For me..
And I'm feeling good..


Bu sabah, kulaklarımda Matthew Bellamy işte bunları mırıldanıyordu. Ve ben güzel sonbahar güneşine bakıp mutlulukla gülümsüyordum.

Bugün ben, Amerika'da bazı şeylerin belki de değişebileceğini gördüm.


Monday, November 3, 2008

Kasım ayı



Geldi, çattı. Yarın dünyanın kaderini değiştirebilecek bir seçime tanık olacağız. Amerika Birleşik Devletleri başkanı seçiliyor. McCain mi, Obama mı? Kırmızı mı, mavi mi? ABD'de herkes nefesini tutmuş, 2008 seçimlerinin sonucunu bekliyor büyük bir heyecanla.

Bu arada Barack Obama da bu gece bizim eve üç sokak uzaklıkta olan bahçeli evine geldi sanırım, çünkü okuldan dönerken her yerde polis arabaları gördüm. Yarın akşam Chicago'da Grant Park'ta Obama'nın devasa bir mitingi olacak. Kısacası heyecan dorukta. Hepimiz bir bekleyiş içindeyiz.

Kim seçilirse seçilsin umarım bütün dünya için hayırlı ve yerinde bir seçim olur. Başkan kim olursa olsun umarım sadece ABD vatandaşlarına değil, dünyanın geri kalanına karşı olan sorumluluk ve görevlerini de iyi bilir ve uygular.

Bakalım 'demokrasi' nasıl işliyormuş. Yarın göreceğiz.

Moonshine Chicago'dan bildirdi. :)

Thursday, October 30, 2008

Türk Edebiyatı'ndan inciler


Madem okumaktan bahsettim son yazımda, o halde buyrun sevgili okuyucular, Türk yazarlardan, her biri hayata bakışımı değiştiren, beni büyüleyen romanlar:

1- Yaşar Kemal - Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana


Yaşar Kemal, gerçek bir halk ozanı bence.. Bir pınar o, kendiliğinden çağlayan, efsanevi romanlar yaratan. Türkiye'den böyle bir ozan çıktığı için, böyle bir değerimiz olduğu için gurur duymalı ve onu kaybetmeden değerini bilmeliyiz. Şu yaklaşık çeyrek asırlık ömrümde tanışma şerefine erişmiş olduğum için en mutlu olduğum insanlardandır kendisi :) Ondan başka kim böyle ırmak gibi akan, böyle sular gibi çağlayan cümleler kurabilir?

'Tanyerleri ışıdı, ışıyacaktı. Deniz sütlimandı, apaktı. Küreklerin şıpırtısından baska ses yoktu. Martılar daha uyanmamıştı. Gün doğmadan önceleri, dünya dümdüzken, deniz işte böyle sonsuz bir aklığa keser...'

2- Orhan Pamuk - Kara Kitap


Orhan Pamuk'un romanları arasında beni en derinden etkileyen ve en çok sarsan romanı, ve bence Pamuk'un 'Magnum Opus'u, şaheseri. Okurken Kara Kitap'ın dünyasında kayboldum, saatlerce sayfalarından ayrılamadım, bazı yerlerinde içime derin hüzünler çöktü, büyülendim, elimden bırakamadım. Yine bu toprağın yetiştirdiği yazarlar arasında benim için ayrı bir yeri olacak Orhan Pamuk'un dehasına en iyi örnek, Kara Kitap.

'
.. şehrin ışıklarına dönerken, felaket anlarında ölümü karşılamanın en mutlu yolunun bu olduğunu düşünerek uzak bir sevgiliye acıyla sesleneceğim: canım, güzelim, kederlim, felaketler zamanı gelip çattı, gel bana, nerede olursan ol, ister sigara dumanıyla dolu bir yazıhanede, ister çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında, ister dağınık mavi bir yatak odasında, nerede olursan ol, vakit tamam, gel bana; yaklaşan korkunç felaketi unutmak için perdeleri çekili yarı karanlık bir odanın sessizliğinde bütün gücümüzle birbirimize sarılarak ölümü beklemenin zamanı geldi artık.'

3- İhsan Oktay Anar - Puslu Kıtalar Atlası


Sevgili İhsan Oktay Anar'ın kitapları arasında da en sihirli olanı bu işte. Bu romanı okuduktan sonra günlerce 'Neden bitti?' diye üzüldüğümü, roman üzerine uzun uzun düşündüğümü, önüme gelen herkese bu romandan bahsettiğimi bilirim. İnsanı bambaşka bir dünyaya götürür Puslu Kıtalar Atlası, bir daha da geri getirmez kolay kolay. Bu kitabı okuduktan sonra bence bir insanın hayata bakışının aynı kalması imkansızdır.

"Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere,daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazan o kerteye varıyordu ki,kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir alem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı. Oysa Uzun İhsan efendi, Dünya'nın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi. Her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. Kuran ın kendisi peygamberin dünyayı nasıl okuduğuna bir örnekti ve onun ardında giden herkes, dünyayı onun gibi okuyup şahadetlerini yazmalı ve bunları başkalarına aktarmalıydı. Dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. Yaşanılanlar,görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun,macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk,bu Dünya'nın şahidi olmaktı."


4- Elif Şafak - Mahrem


Elif Şafak bana en çok ilham veren kadınlardan biri. Bence Elif Şafak Türkçe yazsın, hep Türkçe yazsın. Anadilinde yazdığı romanlarını çok seviyorum. Pinhan ve Mahrem de ayrıdır benim gözümde, işte tam da bu yüzden. Mahrem bambaşka bir hikayedir, okurken kendimi sıyıramadığım, kanıma giren, içime işleyen. En çok sevdiğim Elif Şafak romanı da odur. Böylesine içten, böyle bizden olduğu için. Elif Şafak'ın Türkçe kullanımındaki ustalığını en iyi gösteren kitaplarından olduğu için.

'Merak ediyorum arka bahçelerde sırlanmış sırlar, işlenmiş kabahatler, yarım kalmış satırlar kaydediliyor mu satır satır, kelime kelime? bilmek istiyorum bir mahremiyeti var mı insanoğlu-insankızının, insan olmanın? Ara sıra da olsa, gözlerden kaçabileceğimiz, görülmekten kurtulabileceğimiz gececil bir an, karanlık bir nokta kadid bir boşluk, belirsiz bir yırtık, ufacık bir çatlak, önemsiz bir kaçak... hani sanki, bit ısırmış, kene yapışmış, tırtıl kemirmiş, sülük emmiş, güve yemiş, gökten düşen üç elmanın birinden kurt çıkıvermiş kadar küçük, küçücük bir mahremiyet var mı bu seyirlik dünyada.'

Beğendiğim bütün kitaplar hakkında yazmaya kalksam bu yazı çok uzar. İşte anadili Türkçe olan herkesin mutlaka okuması gerektiğine inandığım diğer şaheserler:

Ahmet Hamdi Tanpınar - Huzur
Halid Ziya Uşaklıgil - Aşk-ı Memnu
Peyami Safa - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Ahmet Altan - Kılıç Yarası Gibi
Attila İlhan - Dersaadette Sabah Ezanları
Adalet Ağaoğlu - Fikrimin İnce Gülü
Reşat Nuri Güntekin - Yeşil Gece
Yakup Kadri Karaosmanoğlu - Yaban



Ve tabii okuyup da şimdi burada yazmayı unuttuğum bir çok kitap daha..Tavsiyelerinize açığım, Türk Edebiyatı'nın keşfedilmesi çok uzun sürecek zengin bir kültür denizi olduğuna inanıyorum, daha okuyacak çok kitap vardır, bundan da eminim.


Tuesday, October 28, 2008

Blogger geri döndü!


Sanırım artık çoğu blog yazarının haberi vardır ama buradan da ilan edeyim dedim. Kara bir leke gibi üzerimizde duran sansür yasağı kalktı artık, yazdıklarımız Türkiye'den de okunabilecek.

Şu anda: Kütüphanedeyim, bir kaç saat daha okuma yapıp eve döneceğim. Okumam gereken 700 küsur ders kitabının yanısıra aslında asıl yapmak istediğim şey eve koşturup komodinimin üstünde duran Masumiyet Müzesi'ni kapıp koltuğa yayılıp saatlerce okumak. Henüz 150. sayfalarda filanım ama inanılmaz derecede sardı beni bu kitap.

Akşamları yatağa uyurum diye gidip saatlerce başım yastığa dayalı kitap okumanın da keyfi başka hiç bir şeyde yok!

Monday, October 27, 2008

Plato - Mağara Alegorisi

Bundan binlerce sene önce yaşamış bir düşünürün zekasına kanıt. Biz insanlar için bazı şeylerin hiç ama hiç değişmeyeceğine de kanıt. Üniversite hayatım boyunca öğrendiğim en değerli bilgilerden biri:

Plato'nun "mağara benzetmesi":

Plato'nun benzetmesine göre toplumdaki insanlar (düşünürler dışındakiler) bir mağarada kollarından birbirine zincirlerle bağlanmış ve sırtı mağara kapısına dönük oturan esirler gibidirler. Sadece arkalarındaki ışık kaynağının (doğrunun,gerçeğin) yaydığı ışıkla karşılarındaki duvarda oluşan kendi gölgelerini görebilir, bu gölgelere bakarak eğlenir ve hayatlarını böyle geçirirler. Filozoflar ise kendilerini bu zincirlerden kurtararak her ne kadar zor ve acı verici olsa da yüzlerini cesaretle ışığa (gerçeğe) dönerek hayatın gerçek anlamını ve doğruyu görebilen kimselerdir. Ancak bu kimselerin mağaraya döndükten sonra gördüklerini diğer insanlara anlatması ve onları inandırması da bir o kadar zor olacaktır, çünkü esaret ve karanlık rahattır, oysa gerçekleri görmek ve ışığa bakmak acı verir, cesaret ister.

Friday, October 24, 2008

Bloglarımızdan ne istediniz?

T.C.nin yasakçı devlet zihniyetini esefle kınıyorum! Yazıklar olsun, ülkemde yaşayanlara böyle muamele edenlere. Bu satırları okuyamayacaklar bile. Yazıklar olsun..

Wednesday, October 22, 2008

Bugünlerde

Beni en çok mutlu eden şeyler:

Sonunda toparladığım masam!!!


Portishead'in nefes kesici güzellikteki son albümü: Third


İranlı bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine denediğim ve müptelası olduğum dünyanın en güzel tatlılarından biri: Üzerine nar taneleri serpilmiş yoğurt!



Sabahki spor programının yanısıra öğleden sonraları yaptığım 20 dakikalık esneme egzersizleri. Stres uçup gidiyor sayesinde, bütün vücuduma masaj yapılmış gibi gevşek ve rahat hissediyorum. Madeleine Lewis, iyi ki varsın!



Ve tabii en sevdiğim mevsim olan kış mevsiminin ve en sevdiğim ay olan Aralık'ın geliyor olması! :)



Sunday, October 19, 2008

Kurabiye



Kurabiye'yi güzel bir Ağustos gecesi çıktığımız yürüyüşten dönüşte apartman kapısının önünde bulduk. Yavru olduğu, çok küçük ve şaşkın göründüğü için sokakta bırakmaya gönlümüz elvermedi, sahibi bulununcaya kadar eve alalım dedik. Boynunda bir tasma olmasına rağmen herhangi bir isim, telefon numarası ya da başka bir bilgi yoktu üzerinde. Uzun süren aramalarımıza, taramalarımıza, internete verdiğimiz ilanlara rağmen bir hafta geçmesine rağmen sahibi bulunamadı. O kadar tatlıydı ki onu bir hayvan barınağına bırakmaya da kıyamadık. En sonunda zaten yavru kedi almak isteyen iki arkadaşımıza verdik ve ona sıcak bir yuva bulmuş olduk. Onlar da bizim koyduğumuz Türkçe ismi (Kurabiye) değiştirmeyi kesinlikle istemediler ve Kurabiye yeni evinde mutlu mesut yaşamaya koyuldu :)

Bu haftasonu arkadaşlarımız şehir dışına çıktıkları için Kurabiye yine 3 günlüğüne bizdeydi. O kadar komik ve tatlı bir kedi ki, çektiğim bir kaç fotoğrafını buraya koymak istedim. Kedicikler gerçekten de insanın negatif elektriğini ve stresini alıyor ve insanı rahatlatıyorlar.

Kurabiye Hanım'ın komiklikleri:

- Gittiğim her yere peşimden gelmesi, banyoya bile gitsem kapalı kapının altından patilerini sokarak oraya da girmek istemesi!

- Dersten geldiğimde kapıdan daha girerken anahtar sesini duyup kapıya koşması, ben içeri girer girmez kendini sırtüstü yere atıp, patilerini havaya kaldırıp 'Sev beni' der gibi mırlaması! (Açıkçası bu hareketi başka hiç bir kedide görmedim, görseniz sanırsınız ki bu hayvan kedi değil de bir köpek!)

- Koltukta kitap okurken yanımda kıvrılıp yatması ve elimle arada sırada sevdiğimde dizel motoru gibi 'gurrr'laması :)

- Evin içinde gecenin bir köründe durup dururken bir anda saatte 70 kilometre hızla koşmaya başlaması, sağa sola vınlaması.

- Penceremizdeki jaluzinin ipleriyle oynarken ulaşamayacağını bile bile aynı noktaya 700 kere zıp zıp zıplaması.

- Kendi görüntüsünü aynada görüp onu başka bir kedi sanması ve kendini tehlikede hissedip kuyruğunun bir anda kocaman kabarması. Sonra aynaya koşup pat diye cama çarpıp şapşal şapşal dolanması etrafta :)


Bütün bu halleri bizi gülmekten yerlere yatırıyor Kurabiye Hanım'ın. Bir kaç tane daha pozu da burada:


Uyurken..


Pencereden sokağı izlerken..


Ders çalışmamı protesto etmek için okuduğum kağıtların üzerine iyice yerleşmişken!


Ve yine uyurken! (Hiç böyle uyuyan kedi gördünüz mü?:)


Thursday, October 16, 2008

Masamın üstünü



Toparlamam lazım. Acil olarak.


Portatif hoparlörüm, cep telefonum, minik Türk bayrağı, Van Gogh'un en sevdiğim gece kahvesi resmi, başında kep olan beyaz ayıcığım, üzerinde onlarca not olan küçük beyaz tahta, çeşitli nikah ve bebek şekerleri, teneke çikolata kutusu, oyuncak bir deniz feneri, onlarca kuruboya, onlarca tükenmez kalem, her renk markör, klips, turuncu post-it kağıtlarım, bilgisayarım, bilgisayarımın faresi, onlarca kitap, yüzlerce kağıt, bir adet Theraflu cold paketi, cüzdanım, su bardağı, bir çok kablo, kocaman bir şişe limonlu soda, bir kaç dergi, bilgisayarımın uzaktan kumandası (evet böyle bir şey var, Mac'i olanlar anlar:), oyuncak Alaaddin'in sihirli lambası, küçük bir el kremi kutusu, iki klasör, bir şarj aleti, bir de fotoğraf çerçevesi.

Aman aman, daha yazarken yoruldum.

Wednesday, October 15, 2008

The Diving Bell and the Butterfly



'Dalgıç giysisi ve Kelebek'. Şiir gibi, senfoni gibi bir film. Çok acıtıyor. Biraz da ağlatıyor. Hikayesi çok derin ve anlamlı çünkü. İnsan ruhunun ta içine, derinliklerine bir bakış. Bizi insan yapan herşeyi 2 saatte gözler önüne seren bir şaheser.

Vücudunun her yanı felç olmuş, yalnızca tek bir göz kapağını oynatabilen bir adam nasıl yaşar? Neler yapar, çevresi ile nasıl iletişim kurar, neler düşünür, kendini hayata nasıl bağlar? Gerçek bir hikayeden uyarlanılmış bu Julian Schnabel filmi bize bu soruların cevaplarını veriyor. Ve sadece cevaplarını vermekle kalmayıp, bizi o adamın yerine koyuyor, hayata onun gözünden bakmamızı sağlıyor. Böyle bir hayat yaşamak durumunda kalmak nasıl bir şey olurdu? Filmde bunu görüyoruz.

Filmin dayandığı gerçek hikaye şöyle:
Fransız Elle dergisinin editörü Jean Dominique Bauby 1995 yılının soğuk bir Aralık gününde aniden ve bilinmeyen bir sebepten beyin kanaması geçiriyor. Girdiği komadan 3 hafta sonra vücudunun, sol gözü dışında bütün her yeri felç olmuş olarak uyanıyor. Çok çok nadir olarak görülen bu duruma 'locked-in syndrome' yani 'kendi vücudunun içinde kilitli kalma sendromu' deniyormuş. Çoğumuz için en kötü kabuslarımızdan daha da kötü bir duruma eşdeğer aslında. İnsan beyni çalışıyor ve aktifken, vücudunun hiç bir yerine hakim olamamak..

Jean-Do, ilk başlarda cehennemi yaşıyor gibi hissediyor. Adeta ağır bir dalgıç giysisinin içinde hapsolmuş gibi çaresiz hissediyor kendini, çok doğal olarak ölmek istiyor. Ancak zamanla kendi deyimiyle 'kendine acımayı bırakıyor' ve kaybetmediği en güçlü varlığının hayalgücü ve zekası olduğunu farkediyor. Konuşma terapisti ile
oluşturdukları özel bir sistemle dış dünyayla iletişime geçiyor. Sadece tek gözünü kırparak diyaloglar kuruyor, sorular soruyor, cevap veriyor. Onun 'kelebek' dediği de hayalgücünün sınırsız ufukları zaten. Dalgıç giysisi ne kadar ağırsa, kelebek de bir o kadar hafif ve uçucu. Kelebeği sayesinde hayal edebildiği her yere gidebiliyor, hayal ettiği her şeyi yazabiliyor. Ve yardımcısı sayesinde sadece tek gözünü kırparak yaşam öyküsünü yazıyor. (Fransa'da ve dünyanın çoğu yerinde en iyi satan kitaplar listelerine girmiş bu kitabın adı da 'Le scaphandre et le papillon' (Dalgıç giysisi ve kelebek)

İnsanın en dayanılmaz sandığımız durumlara bile nasıl uyum sağlayabildiğine bir örnek bu öykü. İnsanın azmedip hayata bağlanınca neler yapabileceğinin, en aşılmaz engelleri bile aşabileceğinin gerçek kanıtı. Böylesine anlamlı bir hikayeye oturtulmuş, böyle başarılı filmler çok nadir bulunuyor günümüzde. Şiddetle tavsiye ediyorum.


Elveda Fazıl Hüsnü Dağlarca





Geçip gideceksin
Karanlığın

Nereye götürdüğünü bilmeden hiç


................
Sen geçip gideceksin
Bütün aydınlığı
Böylece bırakıp...



Fazıl Hüsnü Dağlarca, 'Günlerde'





Fotoğraf: Ara Güler




Sunday, October 12, 2008

Children of Heaven - Cennetin çocukları


Çocukluğun o sihirli bahçesini çok güzel anlatan, insanın içini ısıtan bir film 'Cennetin çocukları'. İranlı yönetmen Majid Majidi kendi yazıp yönettiği bu filmde bir çift ayakkabıyı paylaşmak zorunda kalan bir abi-kızkardeşin öyküsünü anlatıyor bize. O kadar içten, o kadar sıcak bir film ki, kendimi adeta İran'da o derme çatma evde iki küçük kardeşle birlikte yaşıyor gibi hissettim. Onların gözleri yaşarınca benim de gözlerim yaşardı, onlar gülünce ben de güldüm. Dar sokaklardan nefes nefese koşarlarken, onlarla birlikte ben de heyecanlandım, acaba yetişebilecekler mi hedeflerine diye. O kadar saf, masum bir mutluluktu ki onlarınki. Havaya üflenen bir sabun köpüğünde, sığ ve serin bir avlu havuzunda, ya da yepyeni bir çift ayakkabıda bulabiliyorlardı mutluluğu o çocuklar. Belki de mutluluğu çok karmaşık, pahalı ve önemli görünümlü şeylerde arayan yetişkinlere önemli bir ders vermek istiyorlardı. 'Bakın, mutluluk aslında bu kadar kolay' der gibi.

Bir de anladım ki, herhalde hayatta insanın yüreğini en çok acıtan şey küçük bir çocuğun ağlaması. Bütün çocuklar o kadar tatlı, saf ve masum ki insan ağlayan minik bir çocuğun görüntüsüne bile dayanamıyor. Filmde bile olsa. Oysa ki gerçek hayatta, şu anda bile dünyanın dört bir tarafında savaşlar, yoksulluk, aile içi şiddet...vs gibi sebeplerden ağlayan ne kadar çok çocuk var. Düşündükçe içim acıyor.

Wednesday, October 8, 2008

Yıllık yazılarım



Gece gece nostaljinin içine düştüm.

Bundan tamı tamına 5 buçuk sene önce, canım üniversitemden mezun olurken sevgili arkadaşlarımın bana yazdıkları yıllık yazılarını buldum çıkardım bir yerlerden. Okudum, gözlerim yaşardı. Bu insanların hepsiyle görüşemiyorum şu anda ne yazık ki. Bazılarıyla hayat aramıza girdi, hayat ve meşguliyetleri, belki de okyanuslar, kıtalar.. Ne olursa olsun bu yazıları yazan insanlardan her birini çok büyük bir sevgiyle ve hasretle andım. Ne çok seviyormuşum meğer ben onları. Bir kez daha anladım.

Bizim mezun olduğumuz sene üniversitemizin yıllığı olmadı. Bu yüzden bu yazıların bendeki tek kopyası bilgisayarımdaki bir word dosyası. Bir daha kaybolmasınlar diye onları buraya da koyuyorum. (İsmimi yazdıkları yerleri 'Moonshine'la değiştirdim, yazıları yazanların isimlerinin sadece baş harflerini koydum gizlilik prensiplerim sebebiyle)

Yazıları yazanlara: Şimdi dünyanın neresinde olursanız olun, çok teşekkürler canım arkadaşlarım. İyi ki varsınız, iyi ki bu yazıları yazmışsınız. Umarım yeniden kesişir bir gün yollarımız bir yerlerde..

İşte canım dostlarımın gözünden üniversiteden mezun olup uzaklara uçmak üzere olan ben, Moonshine:)

------------------------------------------------------------------------------------------------------

... ... ... insanın derinliklerinde bir yerde bir şeyleri kıpırdatıyorsun. Tatlı ve sevilmeye değer bir şeyleri; artık uzak olduğumuz ya da olmamız gerektiğine inandırıldığımız çocukluğun hala ve sonsuza dek yaşatılmaya layık olduğunu, soğukta tiril tiril titremeyi, farklı memleketlerde teras katlarında dudakları tuzdan morarıncaya dek yenen soslu mısırlarla diller dökmeyi, karanlıktan korkup dolu dolu yaşamaya sarılmayı, Snoopy ve Pooh çıkartmalarını, rozetlerini hatırlatan ancak seni tanıyana nasip olanın uzanabileceklerini. Yavru kedilerle dolu bir bahçeyi, uçsuz bucaksız suları, sonu gelmeyen kahvaltıları, sıcağın altında cızırdaya cızırdaya okunan romanları, alelacele yazılan ‘paper’ları, 0,7’lerle doldurulan türünün son örneği A5 defterleri, yıldızlı simli tokaları, kimlikten tanınmayan yüzleri... Kim verdi sana bu güzel saçları, bu iri gözleri küçük kız? Kim kayırdı seni? Ailelerinin küçük kızları “okumaya” gidiyorlar şimdi aynı eyaletlerde. Bu sayede kurtuluyorum inşallah bir gün tekrar görüşürüz demekten. Eninde sonunda olacak bu değil mi herkesle “ağlaya ağlaya” vedalaşılır elbette, görüşeceğiz, denir, “mutlakaaa”. Hiçbir şey kolay olmuyor, ‘al sana işte, ne istiyorsan yaz,’ diyorlar, içim acıyor. Yıllar sonra açıp tekrar baktığında aa bu kız bana bunları yazmış diyeceksin eninde sonunda, zaten bu, seneler sonrasına ait şimdiden yazılan, şimdiden açılan ama vakti gelmemiş bir mektup. Ben bunları yaşlanmış Moonshine'a yazıyorum, çoluk çocuğa karışmış, değerli sosyal bilimciye, mavi sırt çantalarından deri evrak çantalara geçiş yapmış Moonshine'a.

S

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Evvel zaman içinde, diyarın birinde elinde pembemtrak sihirli değneği, yüzünde kocaman gülümsemesi ve arkasında zıplayan kedisiyle bir büyücü-prenses-perisi yaşarmış. Kalbisi kocaman, kendisi küçücük olmasına rağmen misyonu basitmiş. Etrafta dolaş, insanları güldür; gülmeyenleri büyüle, büyülenmeyenlerin kafasına vur... Geleceğin Chicago prensesi, bugünün SPS büyücüsü, dünün 'elinde bal çanağı taşıyan ayıcıkların' perisi olarak herkes onu severmiş. Kimse onu incitmeye kıyamazmış, gülüşünden bi parça sesinden bi damla şeklinde yanında
dolaşırlarmış. Yine de etrafta dolaşan daha büyük ve sakallı varlıklar, geceleri onu korkutmaya çalışırlarmış. Amaçları sihirli değneği ondan çalmak, ve pooh diyarını yok etmekmiş. En sonunda başarmış, bir hileyle sihirli değneği çalmışlar. Ama bakmışlar, keramet değnekte değil onun sahibindeymiş.. Böylece onlar da anlamışlar gerçeği, sevmişler çok küçük periyi ve onlar da inanmışlar normal bir ayıdan daha akıllı olduğuna Yoginin. Hatta o kadar çok sevmişler
peri-büyücü-prensesini; gitmişler kocaman kalbinin peşinde ta denizin ötesindeki yeni sarayına....

B

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Üniversiteye girdiğimizde başlayan dostluğumuz, Almanya seyahatimiz boyunca daha da pekişti. Bütün bu zaman içerisinde senin, bardağın hep dolu tarafını görmenin yanı sıra, çevrendekilerin de benzer değerlendirmeler yapabilmesini sağladığını gördüm. Bu harika özelliğine ek olarak, kendine güvenini ve yüzünden eksik olmayan gülümsemeni (Dört yıl içerisinde karşılaştığımız ve gülümsemediğin bir günü hatırlamıyorum) de, gelecekte şartlar ne olursa olsun kaybetmemeni diliyorum. Eşsiz yazılı ifade yeteneğini yeterince takdir edebildiğimden emin değilim ancak Chicago’daki hocalarının ve arkadaşlarının da bu konuda benim düşüncemi paylaşacakları, sanırım buna sıkça tanıklık etmiş benim açımdan büyük bir kehanet olmaz. Bu son gruptaki kişilerle bir diğer ortak düşüncemiz de, içinde bulunduğun bir gruba ne kadar çok şey kattığın ve o grupta yaşananları ne kadar hatırlanmaya değer kıldığın hakkında olacak. Tüm bunları dört yıl boyunca benimle paylaştığın için, sana çok teşekkür ediyorum. Diliyorum gelecekte tüm hayallerini gerçekleştirirken, beni de hep hatırlarsın.

B

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

So, we'll go no more a-roving
...So late into the night,
Though the heart be still as loving,
...And the moon be still as bright.

For the sword outwears its sheath,
...And the soul wears out the breast,
And the heart must pause to breathe
...And love itself have rest.

Though the night was made for loving,
...And the day returns too soon,
Yet we'll go no more a-roving
...By the light of the moon.
-Lord Byron

Gideceğin yer neresi olursa olsun, umarım herşey dilediğince olur. Yolun açık
olsun..
Sevgiler,
C

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Hey sen! evet evet sen, boşuna sağa sola bakma; seni kastediyorum. Ya güzelim, yol ortasında durup "ben mi?" gibi anlamsız sorular sorma. senden başkası duyamaz beni. Bak şimdi, çikago uçağına binmek için önce sağa dönüp merdivenlerden yukarı çıkacaksın, sonra solu takip edeceksin. tamam, kabul ediyorum! işaretler olunca yolu bulabildiğini anlıyorum da, iki yıldır arkadaşız, bir kez bile doğru yöne sapmadın ders çıkışında:))
"nereden başlasam, nasıl anlatsam..." lisedeyken de kabusum olmuştu yıllık yazıları; insan sevdiğine kolay kolay yazamıyor (şekil 1A).
izninle, yıllık sayfanı kötü emellerime alet ederek bana olan güvenini suistimal etmek istiyorum. "Ben ona resmen aşığım" ve bunu sana borçluyum gece yürüyüşüm. minik yengeç’im, ikhwan'ım böhü böhü'm, yer-yön bulma özürlü sevgi kelebeğim, beyond my control'üm, eternity and a day'i beraber izleyemediğim, chica'm guapa'm, sıfatları daha ne kadar uzatsam?
bir buçuk sene oldu seni tanıyalı, topu topu bir buçuk sene! Sığdırabildiğimiz kadar anı doldurduk sepete. Gözyaşlarıyla ıslandık, kahkahalarla ısındık. şimdi sen, sepeti koluna takıp çikago'ya gidiyorsun. ufacık olsam beni de sıkıştırır mısın valizine?
Ayakizlerine takıldığım kaç kişi vardır? peşine takılıp iki kişilik ders bile aldım. (okul tarihinin nadide vakalarındandı vesselam; hoca, sen, ben! dersi kırmak ne mümkün?)
Bana "yıllık yazısı yaz" diyorsun da, paylaştıklarımızı iki satıra sıkıştıramam ki! el insaf, gece yürüyüşüm!
Bebek;) hasta luego mu desem, üç nokta mı koysam, yoksa iğrençlik yapıp "to be continued" mu eklesem? neyse... az sonra kayfaltıya ineceğiz birlikte!

E

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Canım canım Moonshinecıma,
S'yle baktığımız kahve falının doğru çıkmış olmasının sevincinin yanında, seneye dolabımın sağ kapağında asılı olan kabartmalı Winnie the Pooh posterinin kalkacak oluşunun üzüntüsü var... Kapı açılır açılmaz duyduğum “Z....cigim!” sesi yerine taa Şikagolardan gelen maillerle yetinecek olmak zor gelse de biliyorum ki birbirimizden hiç kopmayacağız ve sen annene benzeyen birini gördüğünde hep beni ve herşeyden tatlı minder keyiflerini bozuşumu :) hatırlayacaksın. Ama kimbilir belki de bir gece uyandığında elimde bir bardak sıcak ve ballı sütle yanında bulabilirsin beni.

Z

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Birlikte kaldığımız bir buçuk sene boyunca her konuda saatlerce konuşmayı, odanın içinde yaptığımız bizi gülmekten öldüren konuşmalar için defter tutmayı, gece yarısı acıkıp pide seansları düzenlemeyi, senin bilgisayarın başından kalkman için benim dolabıma kitlemem gibi garip alışkanlıkları edindik.
Senin sürekli mutlu olabilecek bir şeyler bulmanı, hiçbir olay için kendini en azından benim yaptığım kadar yıpratmamanı bu bir buçuk sene boyunca takdir ile karşılamıştım. Ayrıca istediğinin ne olduğunu o kadar iyi biliyorsun ki, hiç bir olay veya kişi senin yolunda bir engel oluşturamıyor. Bu özelliğinden dolayı her zaman istediğin başarıyı yakalayacağına ve hiçbir zaman kaybetmeyeceğine inanıyorum. Yüzünden hiç kaybolmayan gülümsemenin her zaman ve her yerde seninle olmasını diliyorum, Moonshinecık.

H
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Hep neşeli hep kıpır kıpır arkadaşım Moonshine, proje anılarımızı, ne kadar fazla Winnie the Pooh hayranı olduğunu, tiyatro anılarını ve çalışma odasından bilgisayarları toplayıp kaçışlarımızı hiç unutmayacağım:) Bazen sıkılıp gecenin bir yarısı dışarı çıkıp çimlerin üzerine uzanıp walkman dinlediğimiz ama hiç yıldız göremediğimiz günleri hep gülümseyerek anıyorum...

Hayatın beklentilerinin ötesini getirmesi dileğiyle , E
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Kendine ait o kadar güzel, saf ve belirli bir dünyan var ki, şiirler, resimler, kitaplar, imrenmemek elde değil. Ne istediğini biliyorsun, neyi sevdiğini biliyorsun, ve en önemlisi sevdiğin şeyler için vakit ayırıyorsun, vakit ayırmayı biliyorsun. Hayatını dilediğince yaşıyorsun. Bunu kimsenin bozamaması dileğiyle...

M


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Fotoğraf: Üniversite mezuniyetimizde keplerimizi fırlatırken! (Ben de o fotoğrafın içinde bir yerdeyim:) Ne kadar küçükmüşüz, ne kadar coşkuluymuşuz o zamanlar. Zaman nasıl geçiyor, anlamak mümkün değil.

İşte yıllık sayfamı böylece blog'uma koymuş oldum. İleriki yıllarda bakıp bakıp hatırlamak üzere!




Tuesday, October 7, 2008

Howl's Moving Castle


'Howl'un yürüyen şatosu' Miyazaki'nin son filmlerinden. Ne zamandır izlemeyi istiyordum, dün ancak izleyebildim. Miyazaki'nin filmleri içimi öylesine saf bir mutluluk ve huzurla dolduruyor ki, adeta çocukluğuma dönüyorum. Kendimi yorgun ve hasta hissettiğim bir akşamda bu filmi izlemek gerçekten ilaç gibi geldi. Öylesine güzel renkler, şirin karakterler, muhteşem dünyalar var ki film bittikten sonra filmin içinden çıkmak ve gerçek dünyaya dönmek istemiyor insan. Yönetmen hem güldürüyor, hem de detaylara gösterilen dikkatle şaşırtıyor ve sevindiriyor. Filmin ana fikri ise bence iyiliğin ve saflığın eninde sonunda herşeyin üstesinden gelebileceği, en kötü ruhlu insanları bile yumuşatıp iyi tarafa doğru çekebileceği. Daha güzel bir ana fikir de düşünemiyorum zaten!

İyi ki varsın minik, güleryüzlü, çekik gözlü adam. İyi ki varsın ve böyle filmlerle bizi başka dünyalara götürebiliyorsun.


Thursday, October 2, 2008

58 basamaklı merdiven



Zaman durdu..
Zaman durdu, geçmişe bir koridor açıldı, yaşamın ortasında.
O koridordan içeri baktım.

Küçücük çocuklarken koşarak tırmanırdık o beton merdivenleri.
Küçücük olduğumuzdan mıdır acaba, bize ne kadar uzun gelirdi.
Hiç bitmeyecekmiş gibi. Sonsuza dek yukarı doğru uzayacakmış gibi.
Merdivenlerin tepesinde küçük evinin, küçük bahçenin olduğunu, senin orada bizleri beklediğini bilerek.
Sevinçle, zıplayarak çıkardık o merdivenleri.
İçimizde çocuksu şarkılarla.
Annemin elinden tutarak bazen.
Bazen anneannemin.
Ve bir kere sırf meraktan kaç tane basamak var diye saydık.
Teker teker, sabırla saydık.
58 tane basamak..
58 tane basamağın ucunda senin küçük, mütevazi evin.

En son, bir iki sene önce, hatırlıyorum.
Hatırlıyorum seni en son gördüğüm anı.
Yine aynı hızla merdivenleri çıktık.
Tek başına oturmuş, televizyon izliyordun. Televizyonun sesi neredeyse sonuna kadar açık.
Kendi küçük dünyasında, mutlu ve huzurlu, ana haber bültenini izleyen yaşlı bir adamdın. Açık pencerenin sallanan tülleri arasından gördüm. Gördüm ve pencerenin dışından gülümsedim sana. Görmedin.

Şimdi zaman durdu.
O 58 basamaklı merdiveni çıkmanın hiç bir anlamı yok artık.
Ucunda sen yoksun artık.

Rüzgar eser, mevsimler geçer, şehrin karmaşası içinde arabalar, insanlar, ışıklar, sesler birbirine girer.

Şehrin küçük bir tepesinde, küçücük bir evde, o yaşlı adam yoktur artık.
Kim farkeder?

Monday, September 29, 2008

Hoşçakal Eylül..


Eylül yerini Ekim'e bırakıyor yarın. Yağmurlarla ayrılıyor aramızdan.
Okul başladı. Hava serinledi. Kampüs yine öğrencilerle doldu.
Öğrenmeye ve öğretmeye yeniden başladım. Mutluyum!
Ekim geldi. Kış geliyor.
Bu sene çok daha fazla çabalamam, daha da çok çalışmam gerekecek büyük bir olasılıkla. Zaman planlamasını çok daha iyi yapmalıyım.

Bir aydır her gün blog'umun yanısıra kişisel bir günlük de tutuyorum. Elimde tuttuğum bir kalemle gerçek bir kağıda yazmanın keyfi bambaşka. Her gece yatmadan önce bir 5-6 dakika küçük bir sayfa dolusu yazıyorum, o günün olaylarını, neler yaptığımı, bazen neler düşündüğümü. Tam uyumadan önce bu şekilde beynimi boşaltmak ve düşüncelerimi, planlarımı kağıda geçirmek çok iyi geliyor.. Hem ileride dönüp baktığımda her gün neler yapmış olduğumu görebilirim! En son lise sonda günlük tutmuştum sanırım! Ne kadar keyifli olduğunu unutmuşum.

Hava serinliyor yavaş yavaş. Gelen kıştan korksam da soğuklara artık alıştım da sayılır aslında. Hem ben kışı çok seviyorum, bilmem daha önce söylemiş miydim? :)





Fotoğraf: Galena - Illinois'te sonbahar renklerine bürünmüş bir ağaç.



Thursday, September 25, 2008

Gezmek istiyorum dünyayı!


İçimde çılgıncasına bir gezme isteğiyle yanıp tutuşuyorum! Dünya üzerinde o kadar çok gitmek istediğim yer var ki.. Uzak diyarlar, kültürler, insanlar beni çağırıyor sanki. Sevdiğim 'haydi kalk yarın gidelim' dese hemen küçücük bir bavul toplayıp alıp başımı gidebilirim :)

Şu anda gitmeyi ve gezmeyi en çok istediğim ülkeler, önem sırasına göre:

- Japonya
- İran
- Çin
- Peru
- İrlanda
- Rusya

Bir de, itiraf ediyorum, şu adamı çok ama çok kıskanıyorum!



Biz de bulabilsek şöyle bir sponsor, gezebilsek her yeri. Gezmek istiyorum dünyayı!


There Will Be Blood


There Will Be Blood, uzun zamandır izlediğim en etkileyici, en güzel filmdi. Yönetmen Paul Thomas Anderson'ın diğer bir filmi olan Manolya en sevdiğim filmlerdendir ve benim ve eşimin hayatımızda özel bir yeri vardır o filmin. (Daha sonra başka bir yazımı tamamen Manolya'ya adamayı düşünüyorum:) Bu filmle de yönetmenin ne kadar başarılı olduğunu bir kere daha görmüş oldum. Daniel Day-Lewis'in bu oyunculukla Oskar heykelciğini kapmasına hiç şaşmamalı. Bu filmde gerçek oyunculuğun nasıl olduğunu göstermiş bize adeta. Bu film sayesinde gerçek bir oyuncunun sadece yüz ifadesiyle ya da mimikleriyle değil, bütün vücuduyla oynadığını, rol yaptığını gördüm. Tek kelimeyle inanılmaz bir rol yeteneği sergilemiş.

Film 3 saate yakın olmasına rağmen kesinlikle sıkılmadım. Müzikler, sinematografi, sinema dili, kurgu...herşeyiyle mükemmeldi. Filmin renkleri ayrı bir güzeldi, gökyüzünün rengi, toprağın rengi, petrolün siyah parlak rengi.. Ama tabii bu filmi 140 ekranlık devasa bir HDTV televizyonda ve Blu-Ray formatında izlemiş olmamın katkısı da olabilir tabii :) Blu-Ray, DVDden de öte, görüntü kalitesini hat safhaya çıkaran bir teknoloji. Eğer imkanınız varsa tavsiye ederim, filmleri bu formatta izleyin mutlaka. Film keyfinize keyif katıyor gerçekten! Özellikle de sinematografik açıdan bu denli başarılı olan filmleri izlerken.

There Will Be Blood, Anderson'ın yeni mucizesi bence. Film bittikten sonra uzun süre etkisinden kurtulamadım, hakkında düşündüm, kafa yordum. Bu senenin en iyi filmlerinden biri olan bu filmi kaçırmayın derim!


Tuesday, September 23, 2008

Be Kind, Rewind

Jack Black ve Mos Def'in oynadığı sıcacık bir komedi, 'Be Kind Rewind'. Yönetmen Michel Gondry'nin hayranıyım zaten, bu filmde de o kendine özgü tarzıyla çok güzel bir iş çıkarmış.
Video kaset kiralayan bir dükkanda çalışan iki kafadar, bir kaza sonucu bütün kasetler silinince en ünlü ve popüler filmleri kendi kafalarına göre, kendi el kameralarıyla çekmeye başlıyorlar. Zamanla bu 'uyarlamalar' o kadar popüler oluyor ki herkes satın almak için sıraya giriyor. Bir süre sonra bu ikilinin amacı dükkanlarını batmaktan kurtarmak oluyor, ve filmleri de bu amaç uğruna satmaya başlıyorlar. Ama gerçekten o kadar komik ki izlerken o kadar çok güldük ki, koltuktan düştük neredeyse! Güzel ve keyifli bir akşam geçirmek ve bol bol gülmek isterseniz şiddetle öneririm.