Monday, December 31, 2012

2013

Kendi iç huzurumuzu koruyup kolladığımız, keyfini çıkardığımız, kimsenin bozmasına izin vermediğimiz..

Bütün güzel şeylerin onları hakeden insanlara gittiği bir yıl olsun 2013..


Sevdiklerime iyi davransın. En az 2012 kadar harika geçsin. Pırıl pırıl, berrak, mavi, serin, iç ferahlatıcı, pirüpak olsun.. Kalplerimizi yıkasın, tertemiz yapsın, içimizde meltemler estirsin, ruhumuzun bütün pencerelerini açık bıraksın, içimizde essin rüzgarlar, bizi değiştirsin.

Devinelim, hareket edelim, akalım, aynı yerde durmayalım. Seyahat edelim bol bol, okuyalım, yazalım, dostlarla sohbet edelim, güzel, gerçek, lezzetli ve evde pişmiş yemekler yiyelim. Sıcacık çay fincanları, mis kokulu kahveler elimizden eksik olmasın.

Çok güzel hisler var içimde 2013 ile ilgili. Pek güzel bir yıl olacak.

Klasik 'yılbaşı kutlamamız' olarak biz bu akşam yine çok hafif bir şeyler yiyip, sonrasında biraz müzik dinleyip, kitap okuyup muhtemelen saat 10-11 gibi ailecek rüyalar alemine doğru yolculuğa çıkmış olacağız..   : )

Herkese sevgiler, 'iyi yıllar'..














Saturday, December 29, 2012

Midnight in Paris







Güzel bir Cuma akşamı sevdicekle diz dize, vişne suyu ve soda içerken izlenebilecek en güzel filmlerden biri! Pek bayıldım! İyi ki varsın Woody Allen.

Artık görmek istiyorum Paris'i. Mümkünse gece. Ve yağmurda. Ve kafam her zaman olduğu gibi düşlerle, hikayelerle, masallarla dopdoluyken.

Thursday, December 27, 2012

Geçmiş gazete

Son zamanlarda yaptığım en güzel keşiflerden birisi, Geçmiş Gazete. İnsanı epeyi güldüren ya da en azından gülümseten haberler var. Bu gazete haberlerini okurken gülümsüyorum. Farkediyorum ki geçmiş her zaman şimdiki zamandan daha saf ve naif gelir bize, bir de mutsuzlukları değil de mutluluk anlarını hatırlamaya daha yatkınızdır hep geçmişe dair.. Bu yüzden mi acaba, 'Mutluluk yaşanmaz, anımsanır' demişti Yıldız Kenter? Bu yüzden mi böylesine seviyoruz eski fotoğraflara bakmayı, anılarımızda yaşamayı, anıları kristal bardaklar gibi saklayıp arada bir günyüzüne çıkarmayı, parlatmayı, hayranlıkla izleyip sonra tekrar yerine yerleştirmeyi?

Geçmiş şimdiki zamandan daha mı cazip bizim için? Bu yüzden midir anı yaşayamamamız, hep bir önceki anla, ya da bir sonraki anla kıyaslamaya çalışmamız?


Saturday, December 15, 2012

Merhaba Meksika!!





6 günlüğüne Cancun'a uçuyoruz. Dünya gözüyle Maya medeniyetinin en büyük eserlerinden olan Chichen Itza piramidini görebilecek olmanın heyecanı var bende! Bir de lezzetli ve acılı yemekler, bol bol taze meyve yemeyi, biraz da denize ve güneşe doymayı düşlüyorum. Umarım sağlıkla gider döneriz. Dönüşte tatil anılarımı yazacağım.

Hazırlık olarak biraz Meksika tarihi okudum, bir de bir çok video izledim şu sayfadan. Maya ve Aztek medeniyetleri ile ilgili çok ilginç bilgiler var.

Bir de üniversitedeyken 2 sene boyunca almış olduğum İspanyolca'mın pasını silmeye çalışıyorum şu günlerde. Meksika'ya 'ödevimi yapıp' gitmek istedim yani.  :)


Hola, Mexico!


Thursday, December 13, 2012

Anna Karenina, Orhan Pamuk, romanlar





Ah Anna..  Hangimiz yargılayabiliriz ki seni, yaşam denen bu karmaşanın içinde bir sağa, bir sola savrulan bizler? Kim biliyor aşkın, mutluluğun, hayatın sırrını? Hiçbirimiz bilmediğimiz için romanlara sığınıyoruz belki de, onlarda arıyoruz bu soruların cevaplarını.. Ah Anna.. Aklının karmakarışık koridorlarında, gürültülü odalarında kaybolmuşken, kim seni çıkarıp alabilirdi oradan, ölümden başka?

İlk defa bir 'kurgusal karakter' için böylesine sızladı içim.. Ama bizim için bazı 'gerçek' insanlardan daha gerçek, daha elle tutulur iseler, kurgusal kahramanlar da aslında 'var' değiller mi bu dünyada? Çoğu gerçeklikten daha 'gerçek' değiller mi bizim için?


Anna'nın hikayesi bir kaç aydır benimleydi, öylesine yavaş yavaş ve tadına vara vara okudum ki.. Kitaptan içime kazınanlar: dahiyane tanımlar, duygu ve düşünce hallerinin muhteşem betimlenmesi, ya da Tolstoy'un bizi nasıl karakterlerinin beyninin, yüreğinin içine yerleştirebildiği..


Ya da hayata dair her şeyi çok büyük bir ustalıkla bize aktarması, yani 'bizi bize anlatması' diyebiliriz.. Orhan Pamuk'un hemen bu romanın arkasından okuduğum  Saf ve Düşünceli Romancı'sında söylediği gibi, 'hayatın ve yaşamanın nasıl bir şey olduğu'nu bize çok büyük bir başarıyla göstermesi.. Günlük yaşama dair ayrıntıları betimlerken nasıl ustaca beynimizi okuduğu, bütün büyük romancılar gibi 'Ah, işte benim düşüncelerim, benim hayatımı yazmış!' dedirtebilmesi bize.. Anna için içimizin sızlayabilmesi mesela, verdiği onca 'yanlış' karara rağmen.. 'Ah, Anna...' demek romanın sonunda, yüreğimiz buruk, ağzımızda metalik ve soğuk tadıyla ölümün.


Büyük romancılar, işte bu yüzden ölümsüz. Roman, işte bu yüzden yaşayan en büyük edebiyat türü olmaya devam edecek..













'Blog arkadaşım' sevgili Didem'e bu yazı için verdiği ilham sebebiyle teşekkürü borç bilirim!




Tuesday, December 4, 2012

Yeni bir yaş




Ne diyebilirim ki? Hawaii'li şarkıcı Israel Kamakawiwo'ole'nin kadife sesi, 'huzur'un ta kendisi. Söylemek istediklerimi en iyi o anlatıyor.

Hayatımın her yılı, bir öncekinden daha güzel geçiyor. Etrafımda birbirinden güzel insanlar var, her biri bana ayrı bir anlam katan, beni ben yapan, ruhumu besleyen.. Bugün o kadar güzel bir gündü ki ve öylesine sevildiğimi hissettim ki, içim pırpır bir kelebek gibi.. Uçuyor gibiyim havada.

Hayatım bir gökkuşağı gibi. Her rengi hayatımın ayrı bir boyutu.

Fotoğraf, edebiyat, yoga, müzik ve şarkı söylemek, sinema ve film aşkım, akademi, makalelerim, yazılarım, blog'um, kızımın blog'u, anne olmak, sevmek, sevilmek, hayatıma anlam katan herşey..

Doyasıya yaşayabilmek hayatı, bir gökkuşağı gibi değişik renkleriyle.. Doyasıya ağlamak ve doyasıya gülmek.. Canının yanacağından korkmadan sevmek.. Teslim olmak hayata, kendini hayatın ellerine bırakmak, zamanın ruhunu yoğurarak olgunlaştırmasına izin vermek, acıya da mutluluğa da direnmemek..

Doyasıya yaşayabildiysem bu hayatı, ömrüm sona erdiğinde, ne mutlu bana.




Sunday, December 2, 2012

Chicago'da

6 sene önce bugün,

Soğuk, buz gibi bir kış gecesi tanışmıştık.


I reach for his hand,

It's always there...



: )






Wednesday, November 28, 2012

Gişe filmleri






Cloud Atlas: Fragmanlardan ve kitabı okuyanların beklentilerinden çok harika bir film izleyeceğim sanmıştım. Ama biraz hayalkırıklığı oldu. Keşke kitabını okuyup sonra filmi izleseymişim. Kafam karmakarışık oldu izleyince. Görsel olarak güzeldi tabii ama hikaye pek bir anlam ifade etmedi benim için.

Gerçi önce filmi izleyerek sonra kitabını okursam büyük bir hayalkırıklığının önüne geçmiş oluyorum, o da ayrı. (Şimdiye kadar kitabı kadar güzel olan film uyarlamasına rastlamadım)


007 - Skyfall: Çok fazla bir beklentim yoktu filmden, zaten aksiyon/James Bond filmi delisi değilimdir pek. Bu yüzden gayet rahat bir şekilde izledim, bitti. En güzel sahnesi Adele'in şarkısının çaldığı giriş sahnesiydi. Eğlenceli bir filmdi, tam Şükran Günü yemeği sonrası rehavetiyle iyi gitti :)





Anna Karenina:

Kitabını tam şu sıralar bitirmek üzereyim. Bu yüzden bütün roman kafamda o kadar canlı duruyordu ki filmi izlerken, hayalkırıklığına uğramak kaçınılmazdı. Romandaki karakterler kafamda canlandırdığım hallerinden bu kadar uzak olabilirdi. Romanın derinliğine ise tabii ki yaklaşamamış bile filmin havası. Keira Knightley dışındaki oyuncularda da öyle parlak bir performans göremedim.

Kostümler harikaydı ama, ona diyecek yok.. İnanılmaz güzellikteki elbiseler, aksesuarlar ve mücevherleri görünce arkadaşımla iç geçirmeden duramadık!






Friday, November 23, 2012

Bir an






Dünyadaki bütün haksızlıklara, özellikle çocukların acı çekmesine, ölmesine isyan halindeyken.. 'Bu yaşamı yaşanılır kılan ne olabilir ki, dünyada bu kadar acı varken?' diye düşünürken.. Derin derin nefes alıp, kafanı kuma gömerek daha ne kadar yaşayabileceğine şaşırırken..

Ne bileyim işte, kafan karmakarışık, insanlıktan ümidini kesmek üzere, boş boş bakarken duvara..

Sabahın 6:30unda, o sessizlikte, bir anda kenarda duran saksıdaki bitkiyi görürsün.. Üzerine vuran güneş ışığını.. Yapraklarının oluşturduğu ışık-gölge oyunlarının güzelliğine hayran kalırsın. Farketmesen bir kaç dakika içinde yok olacak olan bu güzellik, esir alır seni kendine.

Bir anda sanki apaydınlık, berrak, duru olur dünya. Bir an, herşey böyle sakin, sessiz, kıpırtısız kalsın istersin. Huzuru ta içinde, yüreğinin derinliklerinde duyarsın.

İşte o anlar için belki de, yaşamaya değer..


Monday, November 12, 2012

Skyfall

Adele'in sesi bu dunyadan degil sanki, bagimlisiyim, tekrar tekrar itiraf ediyorum. Bu ne enfes sarkidir boyle. Sozleri de ayri guzel. Filme henuz gitmedim ama bu sarkiyi her gun dinlesem bikmam.




Sunday, November 4, 2012

Gergedan Mevsimi - Bahman Ghobadi







Bahman Ghobadi'nin daha önce izlediğim 'Sarhoş Atlar Zamanı' ve 'Kaplumbağalar da Uçar' filmlerine bol bol gönderme yaptığı, bir anlamda kendi filmlerine dönüp onları kullandığı bir ilginç film olmuş Gergedan Mevsimi.. Chicago Uluslararası Film Festivali kapsamında bir arkadaşımla izledik ve ben 'İran filmi' sandığım bu filmin aslında çoğunun İstanbul'da geçen bir film olduğunu, Yılmaz Erdoğan, Beren Saat gibi tanıdığımız oyuncuların yer aldığı bir yapım olduğunu da bu şekilde görmüş oldum.

Film konusu itibariyle bir hayli depresif: İran'da İslam Devrimi gerçekleştikten sonra hapse atılan ve orada 30 sene geçiren Kürt asıllı 'Sahel' adındaki şairin hikayesi.. Gençliğini Caner Cindoruk'un oynadığı Sahel'in sevdiği kadının ise hem gençliğini, hem yaşlılığını Monica Bellucci canlandırıyor. Böylesine meşhur isimler, bir de Martin Scorsese gibi bir ismin yapımcılığı altında birleşince ben de ister istemez filmi çok merak etmiştim. Festival sağolsun, sinemada izlemiş oldum.

Filmi beğenip beğenmemeniz, filmden ne beklediğinize bağlı. Eğer Bahman Ghobadi'nin önceki filmlerindeki gibi yalın ama derinden vuran bir anlatım bekliyorsanız hayalkırıklığına uğrayabilirsiniz. Çok daha 'görkemli olmaya çalışan' bir anlatım var karşımızda. Daha çok para harcanmış belli ki, ancak önceki filmlerindeki o naiflik, kırılganlık yok.

Ama bir yandan da benim gibi şiirsel bir anlatımı, göze hitap eden, sinematografik açıdan başarılı sahneleri çok seviyorsanız bu filmi çok sevebilirsiniz de. Kurgudaki bazı detaylar gözüme batsa da ve biraz çiğ ve gereksiz bulsam da bazı yönlerini, filmi genelinde sevdim diyebilirim. Zaten Farsça'ya karşı özel bir zaafım var, ne kadar dinlesem de bıkmıyorum, şarkı gibi geliyor.. Hem Farsça, hem de Türkçe diyaloglar içeren bu filmi izlemek derinden etkiledi beni. İki ülke arasında gidip gelen hayatlar, bu hayatların bıraktığı izler ve İranla olan bağlarımızı düşündüm.. Bu karanlık ama etkileyici filmi izledikten sonra, keşke bu kültürü daha çok öğrenmiş olsaydım, daha iyi tanısaydım diye hayıflandım.. Bol bol kitap okudum hakkında, film de izledim ama bir gün umarım gidip gezmek de nasip olur İran'ı..




Can






Oyunculuklarını beklediğimden çok daha başarılı bulduğum, Sundance ödüllü, içten, doğal, ama çok duygusal bir film. Hatta fazlasıyla duygusal, Kemalettin Tuğcu kıvamında olduğunu bile söyleyebilirim. Gözyaşlarıma engel olamadım izlerken, Özellikle anne-çocuk ilişkilerini konu alan filmlere artık duygusal olarak gerçekten çok tepki veriyorum ister istemez. Bu filmde de öyle oldu.

Filmin konusundan bahsetmeyeceğim. Nasılsa her yerde bulup okuyabilirsiniz.

Benim içinse Kadıköy sahilini, Beşiktaş iskelesinin önünü, ilkgençliğimin geçtiği Kadıköy sokaklarını izlemek ayrı bir keyif oldu, onu da söylemeden geçmeyeyim. O yüzden kişisel bir bağ kurdum filmle ve belki de beni normalde olacağından çok daha fazla etkiledi.

Vasatın çok üstünde bulduğum yeni dönem Türk filmlerinden Can, izlemeye değer bence..






Tuesday, October 30, 2012

Sessizlik

Gittiler. Ev bomboş kaldı.

Sessizliği dinledim. Biraz ağladım. Biraz daha sessizliği dinledim.

Gittim yüzümü yıkadım. Sezen açtım bilgisayarımda. Dinlemeye başladım.

'Gülümse' dedi Sezen'im. Gözlerimde yaşlar, gülümsemeye çalıştım.


Friday, October 26, 2012

Bugün

Farkettim ki, insanlardan yeni bir şeyler öğrenmeyi, onlara bir şey öğretmeye çalışmaktan çok daha fazla seviyorum.


Tuesday, October 9, 2012

Cennetteki çöplük - Fatih Akın






Daha izlemeden beni derinden etkileyeceğini biliyordum Fatih Akın'ın belgeselinin.. Çünkü kişisel bir bağla bağlıyım Çamburnu'na.. Hem anneanne, hem dede tarafından köyümüz olduğu için. 2000li yılların başında Trabzon-Sürmene'ye gittiğimizde dedemin oradaki evinde kaldığım, oranın cennet güzelliğini kendi gözlerimle gördüğüm için..

Bu güzelim köyün, Çamburnu'nun aynı zamanda Fatih Akın'ın baba tarafından memleketi olduğunu, 'Yaşamın Kıyısında'yı izlediğimden beri biliyordum.

Filmi boğazımda bir yumru ve içimde isyanlarla izledim..Devletin ikiyüzlü politikalarını, paradan başka hiç bir şey umurlarında olmayan siyasetçilerin güzelim yöre halkının hayatını nasıl cehenneme çevirdiğini gördükçe isyan ettim. Köylü kimin umrunda ki? İnsan, kimin umrunda?



Ne iyi etmiş Fatih Akın, bu belgeseli çekmekle. Cennetten bir köşe olan köyün doğasının nasıl mahvedildiğini belgelemekle. Hiç olmazsa bir nebze de olsa dikkatler o yöne çekilir belki.. İyi ki var Fatih Akın gibi güzel insanlar.. Dünyadaki haksızlıklara dayanamayan, insan yüreği taşıyan, duyarlı, kafasını kuma gömmeden, 'Bana dokunmayan yılan bin yaşasın' diye düşünmeden başkalarının acılarını anlatmaya çalışan insanlar.. Onlar var olduğu için, dünya daha güzel bir yer.


Wednesday, October 3, 2012

Nefes

'Müziksiz nefes bile alamıyorsun sen!' dedi.

'Haklısın, hem de çok.' dedim.

Thursday, September 27, 2012

'Başarı' nedir?


Herkes farklı tanımlar..

En yüksek maaşı alıyor olmak mıdır başarı? En güzel evde yaşıyor olmak? Son model araba kullanıyor olmak ya da bankada çok parası olmak? Akademideyseniz eğer, çok makale yayınlamış olmak ya da konferanslarda çok sunum yapmış olmak mıdır? Nasıl tanımlarız 'başarı'yı, neye göre, kime göre tanımlanır başarılı olduğumuz? Kimlerin kriterlerini kullanırız kendi başarımızı tanımlamada?




Bence başarı, bir kişinin, on kişinin, yüz kişinin, on bin kişinin hayatına dokunabilmektir. Sazının tek bir teliyle onbinlerce insanın yüreğinin içindeki o en derin noktayı titretebilmek, gözlerinden yaşlar akıtabilmektir. Yaşamı ne gibi zorluklar içinde geçmiş olursa olsun, o zorluklardan bir güzellik çıkarabilmek, bunu başka insanlarla paylaşabilmek ve onların da duygularına tercüman olabilmektir.

Hikayesi bittiğinde, ölüm meleği gelip gülümsediğinde, böyle uğurlanabilmektir bu alemden öteki aleme.


İnsan böyle bir hayat yaşadıysa eğer, huzur içinde kapayabilir gözlerini. Onbinlerce insanın yüreğine dokunduğunu bilerek..Başarı budur.






Friday, September 21, 2012

Bal - Semih Kaplanoğlu







Doğanın 'sessiz olmayan sessizliği' ve Çamlıhemşin'in insanı sarhoş eden yeşil, muhteşem görüntülerinin içimize işlemesi.. 'Yumurta' ile başlayan 'Yusuf üçlemesi'ne enfes bir kapanış. Doğanın saflığı, bozulmamışlığı, çiğ ve ilkel gücü, insan ruhunu sarmalaması.. Çocukluğun silgi kokulu, tebeşir kokulu sıraları ve kurşun kalemleri.. Okul sahnelerinde hissetiğim Nuri Bilge Ceylan- Kasaba filmi etkisi. Suyun yansımasında farkettiğim Tarkovsky etkisi. Herşeyiyle hem sofistike, hem de inanılmaz yalın olmayı başarmış, enfes bir film. Semih Kaplanoğlu'nun Yusuf üçlemesi bence Türk sinemasında bir mihenk taşı olacak, bundan seneler sonra geriye baktığımızda diğer filmler arasında bir mücevher gibi parlayacak.



 

Friday, September 14, 2012

Bizim büyük çaresizliğimiz







Ne kadar içten, sıcak, tatlı bir film.. Ankara'yı pek sevmeyen benim için bile görüntüleriyle bu şehri cazibeli kıldı. Diyaloglar çok samimi, film de çok güzel bir 'yaşam kesiti' olmuş. Sade, olduğu gibi, hiç abartısız, içten, 'biz'den..

Chicago'nun göbeğinde Gene Siskel Film Center'da izleyebilmek de ayrı bir keyif oldu.. Bir kaç arkadaşımla birlikte aylardır her hafta toplantısını yaptığımız, gerçekleşmesi için uğraştığımız (ve sonunda başardığımız!) ilk Chicago Türk Film Festivali kapsamında gösterildi bu güzel film de.. Çok yetenekli, genç yönetmeni Seyfi Teoman'ın daha 35 yaşında elim bir kazada ölmesi ne kadar acı..Türkiye için ne büyük bir kayıp..

Huzur içinde yat Seyfi Teoman.. Belki de gökyüzünde bir yerlerden, yönettiğin filmin dünyanın diğer ucunda A.B.D'de büyük bir şehrin göbeğindeki sinemayı doldurabilmiş olmasını keyifle izliyor, gülümsüyorsundur.. Kimbilir?




Monday, September 10, 2012

Sosyal medyadan tiksindiğim an


Ne zamandır kafamda böyle bir yazı yazma fikri vardı aslında ama Olmadık İşler Peşinde'nin şu enfes yazısı sonunda gerek ilhamı verdi!

Öncelikle yazmalıyım ki bu yazıda bahsettiğim şeylerin çoğunda ben de (çoğu yaşıtım gibi) suçluyum. Ben de bu çarkın içine girmiş, paylaşımlar, ego okşayan 'layk'lar ve renkli yaşamlar arasında kaybolmuşum..

Birden...durdum. Durdum ve düşündüm.

İnsanların en özel duygularının dünyaya ilan edildiği bir devirdeyiz gerçekten. Şimdiye kadar en yakınımızdakilerden başkalarının bilmediği şeyleri, bir anda 700 kişiyle birden paylaşıyoruz. Facebook, Instagram, Twitter, Pinterest...vb. gibi oluşumlar sayesinde her aklımızdan geçeni, her yaptığımızı paylaşmak zorunda hissediyoruz kendimizi. Her yediğimizi, her okuduğumuzu, her içtiğimizi, her gittiğimiz konseri....vs...vs. 'Instagram'da yazın sahilde yatmış ayağını uzatmış kitap okuyan fotoğrafını koymayanı dövüyorlarmış' diye dalga geçiyordum geçenlerde :)

Karı kocaların (aynı evin içinde) facebook üzerinden birbirine ilan-ı aşk ettiği bir devirdeyiz. Yeni doğmuş bebeğimizin fotoğrafını koyuyoruz, evlendiğimiz günün, çıktığımız tatillerin, gezdiğimiz yerlerin.. Bunların hepsini yaparken, herkesin bilinçaltında aslında aynı düşünce yatıyor: 'Bakın bana, (büyük harflerle) ne kadar da MUTLUYUM! Ne kadar mükemmel bir evliliğim, eğlenceli bir yaşamım var, ne çok yer geziyorum, kocama ne kadar da aşığım, ne güzel çocuklarım var, ne kadar sevdiğim bir işim, arkadaşlarım, hayatım var...' Aslında içinde kimbilir ne dertleri olan insanların, hayatlarının zahiri (açıkta) olan yanını görüyoruz sadece.. Batın (gerçek olan, içeride kalan öz) gizli kalıyor. Kimseyi derinden tanıyamıyoruz.

Aslında bunun güzel bir yanı var tabii ki. Yeni müzikler, yeni kitaplar, yeni arkadaşlıklar keşfediyoruz bazen bu sayede. Yeni yerler görüyor, başka insanlardan ilham alıyoruz. Özellikle de mesleksel açıdan zor zamanlarda (doktora tezi yazarken mesela gibi) bizimle aynı yoldan geçen insanlardan motivasyon alıyor, onların desteğiyle kendimizi çok daha iyi hissediyor, yanlız olmadığımızı anlıyoruz.

Ancak..

Farkettim ki:

Birisi yeni doğmuş bebeğinin fotoğrafını koyduğunda, hiç bir zaman çocuğu olamayacak bir arkadaşı, o fotoğrafa gözyaşlarıyla bakıyor olabilir.

Birisi mutlu mutlu gülümseyen gelinlikli fotoğrafını koyduğunda, evlenmeyi çok isteyen ama doğru insana henüz rastlayamamış olan bir arkadaşının içi acı acı burkulabilir.

Başka birisi dünyanın değişik şehirlerinden gezi fotoğrafları koyduğunda, (normalde sadece kendi albümünde kalacak olan) bu fotoğraflara bakan arkadaşı, keşke param ya da zamanım olsa da böyle gezebilsem, ne kadar sıkıcı bir hayatım var diye üzülebilir..

Kısacası biz mutluluğumuzu dünyaya ilan etmek isterken, istemesek de başka insanların mutsuzlukları, ikiye, üçe, beşe katlanabilir. Tabii facebook olmasa da olabilir bunlar, ama facebook insanların hayatını sadece bir yönüyle (mutlu, eğlenceli anlar) dışarıya açıp, başka insanlarda feci yanılsamalara yol açıyor..

Arkadaşım, eskiden olsa sadece bir çocuğum olduğu haberini alacaktı. Ama şimdi, kendi bilgisayarında çocuğuma sevgiyle bakan fotoğrafımı görüyor. Aradaki farkı, bilmem anlatabildim mi.. Ben birden, mutluluğumu başkasının gözünün içine soka soka yaşıyor oluyorum.  

Sosyal medyanın işte böyle iğrenç bir yönü de var. Bunu farkettiğim anda her türlü sosyal medya oluşumundan adeta tiksindim. Instagram hesabımı sildim, (Twitter ve Pinterest'e zaten hiç bulaşmadım). Ailemin, çocuğumun fotoğraflarını mümkün olduğunca facebook'tan kaldırdım. Sadece mesleksel paylaşımlar yapmaya başladım. Bir de Chicago'daki etkinliklere, düzenlediğimiz festivallere insan çekmek için reklam gibi olan paylaşımlar. Çünkü sanki yüzlerce insan benim özelime çok fazla girmiş gibi kendimi adeta çıplak ve savunmasız hissettim. Hala kendimi soyutlayabilmeyi tamamen başarmış değilim, çünkü bu sosyal medya denen meret bir bataklık gibi, bazen çırpındıkça daha çok batıyorsunuz. Ama elimden geleni yapıyorum. Her türlü bağımlılık gibi, gittikçe azaltarak kesmeyi umuyorum bu alışkanlıkları da.

Bazen herkesin mutluluğunun ya da mutsuzluğunun kendine olduğu, çok daha basit yaşamlar yaşadığımız eskilere geri dönmek istiyorum.

 


Friday, September 7, 2012

Bu gece






19. yüzyıl Rusya'sına gidiyoruz a dostlar.. Bir bardak çay eşliğinde.

Yavaş yavaş, tadına vara vara, zevkle, keyifle okuyorum. Okudukça daha da çok hayran kalıyorum Tolstoy'un insan ruhunu nasıl derinden tanıyabilmiş olduğuna. İnsan ruhunun dehlizlerini, karanlık gölgelerini, binlerce değişik tondan oluşan renk yelpazesini, ihtiraslarını, hırslarını...Nasıl böylesine iyi tanımış ve anlatmış yazar? Hayran kalmamak elde değil.

Okumak bir tutkudur! Çay bardağımı şerefinize kaldırıyorum :)



Tuesday, August 28, 2012

Blog'um 7 yaşında!



Photo source



Ben hayatın meşgalelerine dalmışken, sevgili blog'um 16 Ağustos itibariyle sessiz sedasız tam 7 yaşına basmış. Tam 7 sene önce şu yazıyla başladığım bu blog'u hala devam ettirebildiğim için çok mutluyum. 7 sene boyunca master ve doktora yıllarımda hem akademik hem özel hayatımda yaşadığım önemli olayları, mutluluklarımı, hüzünlerimi, okuduğum kitapları, izlediğim filmleri, dinlediğim müzikleri, çektiğim fotoğrafları sizinle, bu blog'un okurlarıyla paylaştım. Bazen düşünüyorum da, bu blog'u düzenli olarak okuyan birisi, beni çoğu arkadaşımdan daha iyi tanıyor olabilir!

Anlar serisinde hayatımın en önemli, hatırlanmaya değer anılarını döktüm bu sayfalara. Doktora sınavlarıma girerken okurlarımın desteğiyle ve dualarıyla kendimi çok daha iyi hissettim, sınavı geçince mutluluğumu sizlerle paylaştım. Bart'la evlendiğimiz ay içim kıpır kıpır mutluluk dolmuşken hissetiklerimi buraya yazdım. Geç çıktığımız ama hayatımın en güzel tatili olan balayımdan dönünce gezi anılarımı bu yazıda aktardım. Hayatımda ilk defa bir ders verdiğimde nasıl heyecanlanıp mutlu olduğumu ise şurada.

Ve son olarak, hayatımdaki en önemli an diyebileceğim kızımın doğum anını da paylaştım siz okuyucularımla. Hayatımın en önemli 'mihenk taşları' böylece bu sayfalarda biraz daha kalıcı kılınmış oldu, belki benden sonra kızım, ya da başkaları da okusun diye..  Hayatımın büyük bir kısmı böylece 'kayda geçirilmiş' oldu. Eee ne demişler, 'Söz uçar, yazı kalır'.. Bakalım daha kaç sene devam ettirebileceğim bu büyük projeyi!

Eskiden blog'umu kaç kişinin okuduğuna bakardım merak edip.. Ya da insanların hangi ülkelerden girdiklerine.. Uzun zamandır hiçbirine bakmıyorum. Okuyucu sayımın ne önemi var? Ben bir kar elde etmek için ya da başka bloglarla okuyucu sayısı konusunda yarışmak için yazmıyorum ki... Kendim için, kendi hayatımı kayda geçirmek için yazıyorum.  İleride dönüp bu sayfalara bakıp 'Aaa, o yıllarda bunları okumuş, bu filmleri izlemiş, bunları hissetmiş, böyle düşünmüşüm' diyebilmek için yazıyorum. Güzel anılar silinmesin, belleğime kazınsın diye yazıyorum.

O yüzden bunu okuyan sen ey okuyucu, hangi ülkeden, yeryüzünün hangi noktasından giriyorsan bu blog'a ve okuyorsan şu satırları, sana da çok teşekkürler.. Blog'um hepimizin hissedebileceği insanca duyguların bazılarının kaydının tutulması sadece.. Hissettiklerimi okumaya değer bulduğun için, paylaştığın için, yorum yazsan da yazmasan da, 'orada' olup benim yaşamımdaki bu önemli döneme şahitlik ettiğin için, var olduğun için..

Herşeyden, ama herşeyden daha önemlisi ise, bu sayfa sayesinde, İngilizce konuşup yazdığım mesleğimin içinde ve İngilizce konuşulan bir ülkede yaşarken, sevgili anadilim, canım Türkçem ile bağımın asla kopmaması oldu... Düzenli olarak Türkçe yazabilmek o kadar güzel ki. Düşüncelerimi kendi anadilimde ifade edebilmek, yüreğimin sesini 'aklımın dili'yle yazabilmek..

İyi ki doğdu blog'um, iyi ki varsınız okurlarım..




Saturday, August 25, 2012

Chicken with Plums






Marjane Satrapi'nin, ünlü bir tar ustasının çok sevdiği tar'ı kırıldıktan sonra hayata küsmesini anlatan 'Chicken with Plums' (Erikli Tavuk) çizgi roman kitabını yıllar önce okumuş ve çok sevmiştim. Daha önce 'Persepolis' kitabının da film uyarlamasını yapan Vincent Paronnaud, bu filmi de yönetmiş. Ama Persepolis gibi çizgi film şeklinde değil, gerçek bir film olarak çekmiş.

En az Persepolis kadar, belki daha da çok sevdim bu güzel filmi. Hikaye biraz değiştirilmiş ve tar yerine keman konmuş olsa da, çok başarılı bir şekilde işlenmiş konu, oyunculuklar da ayrı güzel.

Filmin konusu kısaca şöyle: Keman ustası Nasser Ali Khan, eşi çok kızgın bir anında kemanını yere çalıp kırdığından beri müzik yapmaktan aynı keyfi alamadığı için, artık yaşamaktan vazgeçiyor ve 'ölmeye yatıyor'. Biz de 8 gün boyunca, ölüm meleği Azrail onu gelip alana kadar yani, onun hayatını geriye dönüş sahneleriyle, anılarıyla tekrar onunla birlikte yaşıyoruz. Hüzün ve aşk dolu bir hikaye onunkisi. İçimize işliyor, daha önce Persepolis'te olduğu gibi kah gülüyor, kah ağlıyoruz. Nasser Ali Khan ve sevdiği kadın Irane'nin öyküsü gibi öyle çok mutsuzluk öyküsü var ki gerçek hayatta.. İnsanın içini sızlatıyor.

Bu güzel filmi, gösterime girdiğinin ilk akşamı Chicago'da izleyebilmiş olduğum için çok mutluyum!







Şu enfes sahnedeki aşkın güzelliği, uzun süre çıkmayacak aklımdan.


Friday, August 24, 2012

The Artist


Ne kadar şirinsiniz siz ya, ne kadar naif, güzel.. İnsanın sessiz filmlerin zamanında yaşayası, o yıllara dönesi geliyor. Ne kadar güzel özenilmiş, ayrıntılara dikkat edilmiş, insanı izlerken mutlu eden bir film.

Ayrıca Berenice Bejo (Peppy Miller) inanılmaz derecede Hülya Koçyiğit'in gençliğine benziyor! :)

Wednesday, August 22, 2012

Mezzanine


Tezimin iki bölümünü (100 sayfa kadar) bu albümü dinleyerek yazdım. Günlerce üstüste dinlemekten bıkmadım. İleride tekrar dinlersem bu günleri hatırlarım artık.



Wednesday, August 15, 2012

Elveda canım Müşfik Kenter





İçimde çocukluğumun anıları, seni sahnede ilk izlediğim an aklımda, yüreğimde. Sonra seninle tanışıp röportaj yapma şansını yakalamıştım. Sakince, kibarca konuşman, gözlerinden fışkıran zeka pırıltıları ve konuşurken mavi mavi, yumuşacık bakan gözlerin aklımda.

Sonraları, Dragos'taki evimizde üst katta bir Pazar günü annem ütü yaparken, pencereden denize ve adalara bakıp senin sesinden yine Orhan Veli'yi dinleyişimi hatırladım.. Ağladım.. Marmaris'te günbatımına yakın bir vakit, annemin omzuna başımı yaslamış, güzel mavi denize bakarken 'walkman'imin kulaklığından yine senin sesini dinleyişimi hatırladım.. Ağladım. Çocukluğumun bitişine, bir devrin kapanışına, bir güzel insanın gidişine ağladım.

Kardeşimi aradım. Aramızdaki okyanuslar, binlerce kilometrelik uzaklıklara rağmen, beni dünyada en iyi anlayan insanı. Karşılıklı sustuk. Birlikte, çocukluğumuzun bitişini düşündük, sustuk. Bizim için önemli olan, çocukluğumuzu ve gençliğimizi şekillendirenlerin birer birer gidişine yandı içimiz. Sustuk.

Bitti çocukluğumuz, gitti 'Orhan Veli'..


Saturday, August 11, 2012

Çocukluk sihirli bir masaldı



Mutluydum, mutluyduk o sihirli masalın içinde..

Anneannemin sessiz, huzurlu evindeki saatin tiktaklarını dinleyerek dayımın kütüphanesine dalmaktı benim için mutluluk.. Oradan beğenip seçtiğim kitabı elime alır, koltuğa uzanır, saatlerce okurdum.. Mutfaktan anneannemin yemek pişirirken çıkardığı sesler gelirdi. Bir evi 'yuva' yapan sesler yani.. Suyun fokurdama sesi, çatal bıçakların sesleri, tabakların sofraya konulurken çıkardığı ses.. Anneannemin mutfakta devinen varlığı, huzur verirdi bana, ısıtırdı içimi.. Ancak çok sevildiğimiz bir yerde, bizi çok seven birinin yanında hissedebileceğimiz o (biraz şımarık) mutluluk hissi. Sıcacık, yumuşacık..

Ben okurken, anneannem mis gibi bir dilim Vakfıkebir ekmeğinin üzerine halis muhlis Trabzon tereyağı sürer, üzerine biraz da tuz eker, bana getirirdi. Ekmeği kemirerek okur, okurdum. Kendimi başka dünyalarda kaybederek.. Zamanın kum saati akışının yavaşlayarak bir bal kıvamına geldiği, uzadıkça uzayan saatler boyunca okurdum.

Karnım iyice acıktığında kitabımı bir kenara bırakır, mutfağa gidip anneannemin leziz yemekleriyle karnımı doyururdum.. Üzerime tatlı bir uyku hali çökerdi. Gözlerim kapanmaya başlayınca esneyerek gidip anneannemin mis kokulu, tertemiz çarşaflarının ve yorganının arasına kıvrılır, dışarıdan gelen martı seslerini dinleyerek uykuya dalardım..Huzurlu, rahat, mutlu bir uykuya..

İçimin huzur coğrafyasını şekillendiren günlerdi.. Zamanın içimde bal kıvamında aktığı, uzun yaz öğleden sonralarıydı.. Ve ben çok mutluydum. Zaten çocukluk dedikleri, dünyanın en sihirli masalı değil miydi?



Wednesday, August 8, 2012

Porco Rosso






Miyazaki'nin uçma sevdasının ne boyutlarda olduğunu tekrar görmemi sağladı bu şirin film, bir de yine bana kendimi çok mutlu ve huzurlu hissettirdi, daha ne isterim? Ben de göklerde Porco Rosso'nun kırmızı uçağıyla uçup o muhteşem manzaraları izliyor gibi oldum. Hem de sinemada izleme şansım oldu, Gene Siskel sağolsun.

Bu filmle birlikte sanırım artık Miyazaki'nin izlememiş olduğum filmi kalmadı! :)




Sunday, August 5, 2012

..............









KIZ ÇOCUĞU

 
Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem ,
göze görünmez ölüler.
 
Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.
 
Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.
 
Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâğıt gibi yanan çocuk.
 
Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.
                                               



Nazım Hikmet Ran
1956

Friday, August 3, 2012

Kadından Kentler







Okuduğum ilk (şiir kitabı olmayan) kitabı Murathan Mungan'ın. Ne çok şey kaçırıyormuşum meğer! Türkiye Cumhuriyeti'nin dört bir yanına dağılmış kadınların yaşamlarını, hislerini, dünyalarını nasıl güzel gözlemlemiş, anlatmış yazar... Bir su gibi okuyup bitirdim. Her bir hikaye ayrı bir iz bıraktı bende, her biri ayrı bir noktasına dokundu yüreğimin. Etrafımdaki kadınlardan, kendi hayatımdan, şahit olduğum hayatların çoğundan tanıdık izler gördüm bu hikayelerde..

Romanları hikayelerden daha çok sevmiş, karakterleriyle daha çok özdeşleşebilmişimdir hep.. Bu kitapsa ezber bozdurdu bana: gerçekten başarılı hikaye nasıl yazılır, elle tutulur, gerçek, hayatın içinden gelen karakterler nasıl yaratılır onu gösterdi. Hayran kalmamak elde değil ayrıntılara gösterilen özene, hikayelerin kurgusuna, gerçekçiliğine..



'annesi, arada bir, "hayatla romanları ayırt edemeyeceğini bilseydim, zamanında 'oku kızım, oku kızım,' diye başının etini yemezdim," diye uyarırdı.

hayatla karıştırılmayacaksa romanlar niye okunsundu ki?'






Bana yıllarca 'neden bu kadar çok okuyorsun kızım?' diyen ve kendisi benden de çok kitap okuyan, uzun uykusuz geceler boyu yüzlerce kitap bitiren kitap kurdu annem: yukarıdaki cümleleri okuduktan sonra tam bu noktada gülümsemektesin. Biliyorum : )


 






Safe Area Gorazde






Daha önceden 'Palestine' (Filistin) isimli çizgi roman-kitabını okuyup çok etkilendiğim Joe Sacco'dan, yine insanın yüzüne bir yumruk gibi inen, sarsıcı, düşündürücü bir kitap. 90'lı yıllarda bütün dünyanın izlediği, Avrupa'nın orta yerinde kanlı bir utanç yarası olan Bosna'nın hikayesi.. Aslında Bosna'nın içinde Birleşmiş Milletler tarafından 'güvenli bölge' olarak ilan edilmiş olan Gorazde bölgesinin, insanlarının hikayesi.. (Daha sonra bu 'güvenli bölge' tanımının ne kadar anlamsız olduğunu da anlıyoruz tabii) Okuması kolay bir kitap değil.. Ama çok şey öğreten, insanlığın 'insanlığını' sorgulatan, 'Birleşmiş Milletler' denen örgütün varlığının anlamını sorgulatan, unutulmayacak bir kitap..  Kesinlikle duygu sömürüsü yapmadan, tek taraflı anlatımın kolaycılığına kaçmadan, olabildiğince nesnel yaklaşmış Joe Sacco konuya. Ve ortaya çok gerçekçi, bir o kadar hazmetmesi zor bir rapor çıkmış. Sacco'nun Gorazde'de geçirdiği günlerde biz de yanındaymış gibi olaylara tanık oluyoruz.

Boğazımda kocaman bir yumruyla, kah yutkunmaya çalışarak, kah gözlerim dolu dolu okudum. Bizim günlük hayatımızda dert ettiğimiz şeyler, küçük ayrıntılar, endişeler o kadar boş geldi ki gözüme. Hayata bakışımı değiştirdi bu kitap. İnsanoğlu, yücelme potansiyeli olan, yaptığı işlerle dünyayı daha güzel bir yer haline getirme yetisi olan bir varlık. Ama bazen inanılmayacak kadar alçalıp canavarlaşabiliyor.. Onu hatırlattı bana bu kitap. Ve tüylerimi diken diken etti.


Friday, July 27, 2012

post-Murakami travması


Bart (Perdeyi aralamış dışarıya bakarken): Gökyüzünde çok güzel bir ay var bu gece.

Moonie (Akşam uykusunun sarhoşluğu içinde): Bir tane mi, iki tane mi?

Bart: ?!??






Tuesday, July 24, 2012

Muse - Sunburn


Blog'umda benim için çok büyük anlamı olan, hayatıma damgasını vurmuş şarkıların bana anımsattıkları anları yazacağım yeni bir bölüm açıyorum. Bir nevi 'Hayatımın soundtrack'i de diyebiliriz. Bu yazıları yeni bir etiket ile 'sarkilarim' konusunun altında toplayacağım.

Üstüste, defalarca dinlediğim, benim için takıntı olan, hayatıma damgasını vurmuş bütün şarkılar bu yazı serisinde yerini alacak.

Başlıyoruz!




Muse-Sunburn

2007 yazı, Ağustos ayı. Mısır'da dil kursu için aldığım burs sebebiyle Kahire'deyim.. Hava çok, çok sıcak.. Hem Chicago'daki evimden, hem İstanbul'daki evimden çok uzaktayım. Bart'ı, evimi, Chicago'yu, İstanbul'u özlüyorum. O yaz 2 aylığına o Chicago'da, ben Kahire'de, birbirimizden ayrı kalmak zorunda kalmıştık.  Eylül'de İstanbul'a gideceğimiz günleri iple çekiyordum.

Mısır'daki evimde internet yok, Bart'la ancak internet kafeye gittiğim zamanlarda, seyrek olarak konuşabiliyorum, telefonda sesini duymak da çok nadir. Eve gittiğimde yapılacak bir şey yok, o sıcakta öğleden sonra dışarı çıkmak mantıkdışı.. Gerçeküstü bir dünyada gibiyim. Sabah derse gidip, öğlen eve gelip ödevlerimi yaptıktan sonra geriye yapacak bir şey kalmıyor. Bir şeyler atıştırıp yatıyorum rahatsız yatağıma. Sırtüstü yatıp, dakikalarca, saatler boyu tavana boş boş bakıyorum. Ve bu şarkıyı dinliyorum. Onlarca defa, üstüste, bıkmadan, usanmadan.. Bart'ı özlüyorum, Matthew Bellamy'nin güzel sesi kulaklarımda.. Evimden çok uzaklardayım, ama müziğin evrensel gücü beni özlediğim topraklara götürüyor.







Sunday, July 22, 2012

1Q84



Önce bu yazımı bir daha okuyun lütfen sevgili okuyucular.

O yazıyı yazdıktan sadece bir kaç gün sonra, bu romanda şu aşağıdaki paragrafı okudum: (İngilizce okuduğum için Türkçe çevirisini bulamadım kusura bakmayın)

Sayfa 685: Tengo, demanslı babasını hastane odasında ziyaret ederken düşünür:

'When he tired of reading aloud, Tengo sat there, gazing at the form of his sleeping father and trying to surmise what kinds of things were going through his brain. Inside - in the inner parts of that stubborn skull, like an old anvil - what sort of consciousness lay hidden there? Or was there nothing left at all? Was it like an abandoned house from which all the possessions and appliances had been moved, leaving no trace of those who had once dwelled there? Even if it was, there should be the occasional memory or scenery etched into the walls or ceilings. Things cultivated over such a long time don't just vanish into nothingness. As his father lay on his plain bed in the sanatorium by the shore, at the same time he might very well be surrounded by scenes and memories invisible to others, in the still darkness of a back room in his own vacant house.'


Şimdi söyleyin bana, ben bu adamın kitaplarını sevmeyeyim de ne yapayım? 'Aklımın diliyle kitap yazıyor' demiştim ya bir zamanlar, işte aynen öyle. Kendi düşüncelerimin yazılı halini okumak gibi, Murakami kitapları okumak benim için.

1029 sayfalık, okuduğum en uzun roman rekoruna ulaşan bu kitap bugün bitti. İçimde garip bir boşluk duygusu oluştu, ayrılmak zor geliyor.

Bir de, Murakami ile karşılıklı otursak saatlerce sohbet edebilirmişiz gibi hissediyorum.     







Wednesday, July 18, 2012

Road trip (Yol seyahati)







Road trip: Yol seyahati, arabayla gidilebilecek uzaklıktaki yerlere giderek yapılan bir kaç günlük, en fazla 5-6 günlük tatil.

Ben ve Bart'ımın tatil anlayışımız çoğu insandan farklıdır. Herkesin aklına yaz deyince deniz kıyısında bir yere gitmek ve uzanıp tembellik yapmak gelirken, biz sürekli hareket halinde olmak isteriz tatilimizde. En çok sevdiğimiz aktiviteler doğada yürüyüş (hiking), kano yapmak, nehirde veya gölde yüzmek, yeni şelaleler, nehirler, göller keşfedip bol bol fotoğraf çekmek olduğundan, bize en çok hitap eden tatil şekli Amerikalıların 'road trip' dedikleri yol seyahati.  Bütün gün aynı kumsalda yatmak, bir hafta boyunca her gün aynı yerde, aynı şeyleri yapmak hiç bize göre değil.. Zaten balayımızda bile bütün Maui adasını karış karış gezip her gün ayrı bir koyda denize girip şnorkelle yüzmüş, yağmur ormanının şelalelerinde yüzmüş, sabahın 3ünde kalkıp güneşin doğuşunu izlemek için bir volkanın tepesine çıkmış insanlarız :) Bir yerde bir günden fazla aynı yerde kalırsak müthiş sıkılıyoruz. Bizim için tatil, gezmek ve mümkün olduğunca çok doğa harikası görmek demek!

Genelde arabayla en fazla 8-9 saat uzaklıktaki yerlere gidip, gittiğimiz yerde de bir çok şehir, kasaba ve doğa parkı keşfediyoruz. Genel olarak plan yapsak da, genelde tatilimizi şekillendiren, yolun üzerindeyken gördüğümüz ilginçlikler, başımızdan geçen maceralar, ileride çocuklarımıza anlatabileceğimiz komiklikler...vs. Yani bir bakıma yolculuğun kendisi, varılacak yerden daha önemli hale geliyor. Ve bu şekilde vücudumuzu yorup kafamızı serbest bırakmak (normalde ikimizin de işi gereği tam tersini yapıyor olduğumuz için) bizi müthiş dinlendiriyor ve adeta yenileniyoruz. Her yaz en az 2 kere 'Road trip'e çıkmak bizim için en güzel tatil oluyor.

Geçtiğimiz haftasonu da bu gezilerden birine çıkıp Chicago, Ilinois - Wausau, Wisconsin - Duluth, North Shore Scenic Drive (Duluth-Grand Portage), Minnesota - Bayfield, Wisconsin - Apostle Adaları - tekrar Wausau üzerinden Chicago rotası çizdik. Yine bir çok unutulmaz anımız oldu, ileride çocuklarımıza anlatabileceğimiz bir çok hikaye biriktirdik. 'Yolda olma'nın insana getirdiği o sihirli duyguyu hissettik. Normal rutinimizin dışına çıkıp, başka yataklarda yatıp, başka şehirler gördük, başka yemekler yedik.

Biraz yorulduk, evimizi ve yatağımızı özledik, ama ruhumuz dinlendi, yenilendik, ve evimize geri geldik!

Eee ne demiş Bilbo Baggins, o çok sevdiğim küçük Hobbitcik, çıktığı uzun yolculuğun başında:


The Road goes ever on and on
Down from the door where it began.
Now far ahead the Road has gone,
And I must follow, if I can,
Pursuing it with eager feet,
Until it joins some larger way
Where many paths and errands meet.
And whither then? I cannot say.

Sunday, July 8, 2012

Nerede


Aklım bugünlerde hep babaannemde..
Daha önceden yazmıştım. Bu sıralar kendinde değil. Hastalık ilerledi iyice. Aklım onda. Aklım babamda. Uzaklık, boğazımdaki yumruyu büyütüyor. 

Burnuma babaannemin evinde içtiğim ıhlamurun kokusu geliyor. Aklım kilometrelerce ötede.. O uzak ama çocukluğumun geçtiği, yüreğimin bir kısmını bıraktığım ülkede.. Burnumun direği sızlıyor. Yüreğim ötede..

Sen neredesin babaanne? Beynimiz kocaman bir malikaneyse eğer, anılarımız onun tozlu odaları ve koridorlarıysa.. Hangi odaya saklandın? Hangi kapıyı kilitledin arkandan, saklambaç oynayan küçük bir çocuk gibi? Yaşamının bunca yılı boyunca biriktirdiğin anılardan, hafızanın dolambaçlı koridorlarından hangisinin içindesin? Nerede o Sürmene'de doğan, sonra 8 çocuk doğurup büyüten, ince, dal gibi genç kız? Nerede günlerin tortusu, tozlara vuran günışığı, geçmek bilmeyen saatler, hızla akan yıllar, bir nehir gibi akıp giden hayatlar? Yaşamı yaşamaya değer kılan herşey, bir yün ipliği gibi eğirdiğin zaman, zaman nerede? Sabahlar, akşamlar, geceler, bir muştu gibi doğan güneş, bir meyve gibi gökte asılan ay nerede?


Neredesin babaanne?















Explosions in the Sky - What Do you Go Home To?






Thursday, July 5, 2012

İki fincan



4 sene önce bugün, 'Evet' dedik, birlikte geçirilecek bir hayata, her sabah yanyana uyanmaya, her gece birbirimize sarılıp uyumaya, birlikte yaşayıp, birlikte nefes alıp, birlikte yaşlanmaya..

Kızım büyüdüğünde bir gün bana 'Mutlu bir evliliğin sırrı nedir anne?' diye sorduğunda, 'konuşmak' diye cevap vereceğim ona.. Konuşabilmektir bence mutlu bir evliliğin sırrı. Hiç bir evlilik pespembe, kusursuz, mükemmel değildir. İnsan bu dünya üzerinde hiç kimseyle bir kez olsun tartışmadan, fikirleri çatışmadan bir ömür geçiremez. (Eğer hiç bir tartışma yoksa bir gariplik vardır zaten bir yerlerde).

Konuşmaktır önemli olan.. Başbaşa kaldığımızda konuşuruz. Birlikte yürüyüşe çıkmışken hayat hakkında düşüncelerimizi paylaşırız. Gecenin bir yarısı uyanıp geri uyuyamadığımızda, çocukluk ve lise yıllarımızı hatırlayıp saatlerce anılarımızdan bahsederiz. Sabah kalktığımızda o sessizlikte birbirimize rüyalarımızı anlatırız. Birlikte kahve içerken kızımızı nasıl yetiştirmek istediğimizden bahsederiz. Birlikte gittiğimiz bir konserde, sevdiğimiz grubun şarkısının bizi nasıl etkilediğinden... Birlikte izlediğimiz bir filmde bizi neyin en çok sarstığından... Birlikte gittiğimiz bir lokantada hangi yemekleri, neden sevdiğimizden.. Yaşamımızdaki zorluklardan, mutluluklardan, hayatımızın en büyük neşesi olan kızımızdan konuşuruz.  Ama birbirimiz dışındaki hayatımızdan da.. Benim, arkadaşımla gittiğim bir filmden.. Onun, iş seyahatinde gördüğü bir şehirden..

Geceyarısı yanında uzanmış kitap okuyorken, kitaptan beni çok etkileyen bir cümleyi okurum sevdiceğime. Birlikte cümle üzerine kafa yorarız. Okuduğum kitabı güzel kılan şey, onu sevdiğimle paylaşabiliyor olmaktır.

Televizyon açılmaz bizim evimizde.. Konuşuruz onun yerine! Konuşuruz, yaşamı yaşamaya değer kılan her şey üzerine.

'Konuşabileceğin bir insanla evlen kızım' diyeceğim ona..

Çünkü anne-babamızın evinden çıkarız bir gün, çocuklarımız ise büyür, evden ayrılır. Masanın üzerindeki iki kahve fincanı kalır..

İki kahve fincanı, ve paylaşılan kelimeler..Paylaşılan bir hayat..






Sunday, July 1, 2012

Dream within a dream



Çok fazla roman/kurgu okumaktan (ya da genelde çok okumaktan) olsa gerek, gerçeklik algım çok değişken. Bazen bir rüyanın içindeymiş gibi hissediyorum kendimi..

Mesela sabah kütüphaneye doğru yürürken, ağaçların yapraklarının yeşili daha bir canlı oluyor, yüzümü okşayan rüzgar daha bir serin, elimdeki kahvenin kokusu daha keskin.. Herşey bir rüya dokusu kazanıyor sanki. Kendimi bir merceğin içinden görüyor gibiyim, kendime ve hayatıma dışarıdan bakıyor gibi. Sanki gerçekliğin dışına çıkmış, oradan gerçekliğe bakıyor gibi.

'All that we see or seem
Is but a dream within a dream'

demişti Poe, ben de bazen kendimi rüya içinde rüya görüyor gibi hissediyorum.. Müziğin, kelimelerin, fotoğrafların, görüntülerin etkisi sarsıcı oluyor üzerimde, böyle anlarda. Çok güzel bir şarkı dinleyip ağlamaklı oluyorum mesela, ya da çok güzel bir roman okuyup sarsılınca düşüncelere dalıyorum.. Yazmak istiyorum bol bol, dünyanın beni nasıl sarhoş ettiğini kelimelerle anlatmak... Ya da anlatamamak..



Monday, June 25, 2012

Reading Lolita in Tehran


'Tahran'da Lolita'yı Okumak', çok büyük beklentilerle aldığım bir kitaptı. İsmini ve methini çok duymuştum. Ama kitap sandığım gibi çıkmadı, biraz hayalkırıklığına uğrattı beni. İran İslam Cumhuriyeti'nde yaşama dair çok daha fazla detay beklerken ben, çoğunlukla Batı Edebiyatı'nın klasikleri ve yazarları üzerinden yapılan edebiyat incelemeleri ağır basıyordu. Kitap, bana yazarı İngiliz Edebiyatı profesörü Azar Nafisi'nin kendi dünyasının dışında neler olduğuna dair çok da fazla bir fikir vermedi. Sanki biraz fazla 'akademik' düzeyde kalıyor kitap, o gerçekliğin dışına pek çıkamıyor. Gerçek yaşam kesiti olmaktan çok, yazarın kafasındaki İran'ı ve öğrencileriyle olan ilişkilerini, verdiği dersleri, akranlarıyla olan sohbetlerini okuyoruz. Ama kitabın baş kahramanları olan öğrencilerini çok derinden tanıyamıyoruz, karakter gelişimi pek yok ve bu öğrenciler bir isim olmaktan çok da öteye gidemiyor bizi, kişilik özelliklerini göremiyoruz.

Kitabı ister istemez daha önce okuduğum Marjane Satrapi'nin Persepolis adındaki çizgi romanıyla karşılaştırdım, ikisi de İran'da yaşayan kadınlar tarafından yazıldığı ve İran İslam Devrimi'ni anlattığı için. Bence Persepolis o yaşamı, o yaşamın hissettirdiklerini anlatmakta çok daha başarılıydı, 'grafik roman' kategorisinde olmasına rağmen. Bu kitap ise vasatın üzerinde olmasına rağmen beklentilerimi pek karşılayamadı.

Wednesday, June 20, 2012

Dylan Thomas






My tears are like the quiet drift
Of petals from some magic rose;
And all my grief flows from the rift
Of unremembered skies and snows.

I think, that if I touched the earth,
It would crumble;
It is so sad and beautiful,
So tremulously like a dream.

Dylan Thomas

Sunday, June 17, 2012

Babalar Gunu '12








 Babalar Gunu Kutlu olsun.

Sevgi ve sefkat dolu, yavrusunu bagrina basan, ondan sevgisini esirgemeyen, kizina verilebilecek en degerli seyi, vaktini ve emegini veren, ona mutlu, huzurlu bir cocukluk ve akabinde mutlu bir yasam hediye edebilen butun babalarin...

Benim babam gibi..

Kizimin babasi gibi..




Friday, June 15, 2012

Love Song

Uzuuuun zamandir bu kadar guzel bir "cover" dinlememistim. Nasil kadife gibi bir ses, ve derin, duygulu, icten bir yorum.. Dinledikce dinleyesim geliyor.






Adele hayrani oldum galiba ya, itiraf ediyorum.



Wednesday, June 13, 2012

The Book Thief (Kitap hırsızı)







Ölümün ağzından anlatılan ve Yahudi Soykırımı zamanında, Nazi Almanyası'nda geçen bir kitap ne kadar kasvetli ve iç kıyıcı olabilirse o kadar karanlık bir kitap.. Çok değişik bir dille yazılmış olduğundan alışmam biraz uzun sürse de, sonraları daha çok kaptırdım kendimi kitabın karanlık dünyasına.. Klasik bir 'Holocaust' romanı değil, çünkü sadece Yahudilerin (kurbanların) gözünden yazılıp duygu sömürüsü yapılmamış. Kitapta baş kahramanı Liesel Meminger başta olmak üzere bir çok Almanın da yaşadığı ikilemlere, geçim sıkıntısına, vicdan azabına, kızgınlığa, hüzne, isyana şahit oluyoruz. Bu açıdan herhangi bir Yahudi soykırımı filminden ya da kitabından çok daha komplike ve derin bir kitap diyebiliriz. Tabii bu, acıklılık ve insanın boğazına düğüm atma kapasitesi bakımından 'Kemalettin Tuğcu'dan hallice' bir roman olduğu gerçeğini değiştirmiyor bence!! Okurken resmen acı çektim, sonlara doğru iyice helak oldum ve gözlerimden yaşlar boşandı. Kesinlikle kolay hazmedilen, 'light' bir kitap değil.

Kitabın en sevdiğim yönleri arkadaşlığın ve aşkın gücünü ne kadar büyük bir başarıyla gösterdiği, bir de Liesel'ın kitap sevgisinin nasıl başarıyla yansıtıldığı. Çocukluğumu, ilkgençliğimi ve yetişkin hayatımın tümünü kitaplara aşık geçirmiş biri olarak Liesel'da kendimi gördüm diyebilirim. Anılarla geçmişin, olaylarla şimdinin ve hayallerle geleceğin birbiriyle içiçe anlatılması, yani kurgunun örülme şekli de takdire şayandı.

Eğer 'Beni derinden etkileyecek, tarihi bir roman arıyorum' diyorsanız tavsiye ederim. Ama okurken yanınızda bir adet mendil bulundurmayı da unutmayın bence! Kolay bir okuma yolculuğu olmayacak.



Monday, June 11, 2012

Karışık düşünceler

Oturup bir kaç sayfa yazmaya başladım kütüphanede..Ama kafam bin ayrı yere gidiyor. Eşimin dedesini kaybettik dün. Bir toprağın uzerindeyiz, bir altında. Fanilik, ölüm, hayatın geçiciliği ve bu geçiciliği ne çabuk unuttuğumuz konusunda düşüncelerle dolu kafam. Biraz da şu sıralar okumakta olduğum The Book Thief (Kitap Hırsızı) kitabının etkisi olsa gerek. Ölümün ağzından anlatılan bu roman, Holocaust (Yahudi Soykırımı) zamanında geçiyor ve okurken boğazımdan düğümler, içimden kasvet eksik olmadı. Çok ağır bir kitap, yaz mevsimine ve güneşli günlere gore değil hiç, yanlış seçim yapmışım.

İçim ve düşüncelerim karanlık, dışarıda pırıl pırıl parlayan güneşin aksine.. Ne bileyim, bir garip hissediyorum bugün. Radiohead'den Street Spirit'i dinledim. Dün konserde çaldıkları son şarkı. Karanlık düşüncelerimin müziğe dökülmüş hali gibiydi.

 


Friday, June 8, 2012

Çoğunluk







Beklediğimin çok üstünde kalitede, oyunculuklarıyla da göz dolduran, etkileyici bir film Çoğunluk.. Günümüz Türkiye'sine dair yaptığı tespitler, sahnelerin ince düşünülmüş ayrıntıları, arkaplan detayları, hepsi filmin vermek istediği mesajı iyi aktarıyor. 'Çoğunluk' ve 'azınlık' kavramları üzerine, 'Sünni'-'Alevi', 'Türk-Kürt', 'Dindar-Laik', 'Üst sınıf-alt sınıf', 'Beyaz Türk'-'Varoştan gelen', 'Kadın'-'Erkek' gibi kategoriler ve sınıflandırmalar üzerine, Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan insanların farklı dünyaları üzerine epeyi düşündürüyor film. Ve bence günümüz gerçeklerini çok başarılı şekilde yansıtıyor. Bazı sahneler, insanın yüzüne atılan bir tokat gibi. Komedi unsuru da, trajedi unsurları da çok yerinde kullanılmış, kesinlikle duygu sömürüsüne girmeden, herşey 'olduğu gibi' sunulmuş önümüze. Gayet yalın, açık, net..Bence yeni dönem Türk sineması için çok umut verici bir adım olmuş.




Friday, June 1, 2012

Hoşgeldin Haziran





 2012 yaz başının şarkısı benim için bu enfes şarkı olacak. Dinlemekten bıkmıyorum.

Yılın neredeyse yarısının geçmiş olduğuna inanamıyorum. 

Fotoğraf, 2 hafta önce gidip gördüğümüz muhteşem Niagara Şelaleleri'nden.. Gezilerimi biraz daha çok yazabilsem keşke, ama şimdilik kırmızı kaplı Moleskine'imde duruyor yazılar. İleride çocuklarıma ve (umarım) torunlarıma bırakmak istediğim bir arşiv oluşturuyorum Moleskine defterlerim ve içindeki anılarım, düşüncelerim, seyahat notlarımla.. Gerçek bir kalemi elimde tutup gerçek bir kağıda yazmayı çok seviyorum.

Bol gezili, bol okumalı ve yazmalı, üretken bir yaz olması dileğiyle!


Saturday, May 26, 2012

İskender - Elif Şafak







Elif Şafak'ın kitaplarıyla çok değişken bir ilişkim oldu. Bit Palas'la okumaya başlamıştım, Mahrem ve Pinhan'a ise hayran kalmıştım. Ondan sonra hangi kitabını okuduysam beni hayalkırıklığına uğrattı. Aşk kitabı hakkında düşündüklerimi şu yazıda paylaşmıştım. İskender ise şu ana kadar okuduğum kitapları arasında en vasatıydı diyebilirim.

İngilizce yazmış olduğu ve sonradan Türkçeye çevrildiği için desem, değil.. Çünkü ben Araf'ı (The Saint of Incipient Insanities) çok sevmiştim! Ama İskender gerçekten çok 'dışında kaldığım' bir roman oldu.. Hiç bir karakteriyle özdeşleştiremedim kendimi, hiçbiri pek gerçekçi gelmedi bana.. Sanki önce anahatlarıyla belirlenmiş, sonra 'böyle karakterler yaratmalıyım' diye oluşturulmuş, yapay ve sadece roman dünyasına ait karakterlerdi.. Gerçek hayatta olabilecek bir hikaye gibi değil, kurgu olduğu çok belli olan, sahte bir öyküydü sanki.

Klasik Elif Şafak temalarını (Doğu-Batı, aidiyet, kimlik, Kadın-erkek ilişkileri...vs) alıp, bunları yine bir göçmen ailenin öyküsünde harmanlamış yazar..Ortaya çok akılda kalmayan, beni pek etkilemeyen, hiç bir iz bırakmayan bir roman çıkmış. Hani 'Siyah Süt' için, 'Okunur okunmaz unutmak için yazıldı, suya yazılır gibi' demişti ya Elif, işte bu bence o kitap için değil bu roman için söylenmiş bir söz gibiydi.

Beni asıl üzen şey ise Elif Şafak'ın kabiliyetinin, kapasitesinin bu romanın çok daha üstünde olduğunu bilmek.. Hani önceki romanlarını okumamış olsam, şaşırmayacağım, ama karşılaştırınca hayalkırıklığına uğramadan edemiyorum..

Bir de, lütfen yine Türkçe yaz Elif.. O güzel Türkçenle, anadilinde romanlar yaz..Yine okuyalım, hayran olalım.


    

Sunday, May 6, 2012

Kızımın şehri





Benim şehrim İstanbul ise, kızımın şehri de Chicago'dur. Annesi ve babası bu şehirde tanıştı, o bu şehirde doğdu, hayatının en azından bir kısmını bu şehirde geçirecek.. Benim içinse bu rüzgarlı şehrin önemini ise daha önce yazmıştım şurada.

Bu Eylül'de, bu şehirde 9. senemi doldurup 10. seneme gireceğim. Bir şehri yakından tanımak, hatta çok sevmek için yeterli bir süre. Chicago öyle bir şehirdir ki, ne New York City gibi cafcaflı, ne de San Francisco ya da Seattle gibi 'Avrupai' olmadığı halde, ona yavaş yavaş, fena alışırsınız. Çok karakterli bir şehirdir bu rüzgarlı şehir. Siz hiç farketmeden teninizin içine nüfuz eder, yıllar geçtikçe bir de bakmışsınız siz de bir 'Chicagolu' olmuşsunuz.. Bu şehrin kendine has havasını çok seviyor olmuşsunuz.

Bu şehirde, her şehirde ve ilk aşkım şehr-i İstanbul'da olduğu gibi yapmayı çok sevdiğim şeyler var. Bu şehri benim için özel kılan, sevdiren keyifler.. Onları paylaşmak istedim bu yazımda.

Neleri seviyorum Chicago'da? Bunca sene içinde, o kadar çok yanı var ki kendini bana sevdiren..

Chicago'da,

- Kışın lapa lapa kar yağarken Michigan Caddesi boyunca yürüyüp ışıklara bürünmüş ağaçları seyretmeyi,

- Üniversitemin gotik, muhteşem kampüsünde yürümeyi, kütüphanesinde 'stacks' (kitap koleksiyonu) bölümünde eski sayfaların, kitap kokusunun içinde kaybolmayı,

- Wicker Park'ta kullanılmış kitaplar ve plaklar satan bir sahaftan çıkıp küçük bir kafede enfes kahve kokuları arasında oradan aldığım bir kitabın sayfalarını karıştırmayı,

- Yaz geldiğinde Millenium Park'taki devasa Jay Pritzker Pavillion'da piknik eşliğinde sevdiğim müzisyenleri, grupları ya da Chicago Senfoni Orkestrası'nı canlı olarak açık havada, yıldızların altında (hem de bedavaya) dinleyebilmeyi,

- Sonbaharda enfes renklere bürünen ağaçların fotoğrafını çekmeyi, ayağımın altında yumuşacık bir halı gibi uzanan güzel yapraklara basa basa parklarda dolaşmayı,

- Yaz geldiğinde gökdelenlerin dibinde uzanan kumsallarından birinde güneşin tadını çıkarmayı,

- Her birini ayrı sevdiğim etnik mutfakların örneklerini tatmayı, mesela Devon'da güzel bir Hint yemeği yemeyi, Andersonville'de Swedish Bakery'den ya da Hyde Park'taki Bonjour Bakery'den tatlı almayı, Greektown (Yunan mahallesi)nde güzel pişmiş bir balık yemeyi, Chinatown'da (Çin mahallesi) acı soslu, sebzeli bir 'noodle' yemeyi, küçük sushi restoranlarını denemeyi, bizim mezelerimize benzeyen İspanyol 'tapas'larından atıştırmayı :) 

- Sabahın 6:30unda gölün üzerinden güneş doğarken henüz boş olan Lake Shore Drive'da (sahil yolu) sevdiğim bir şarkıyı dinleyerek huzur içinde araba kullanmayı,

- Bahar gelince çiçeğe bürünen ağaçlarına sarılmayı, çimlere uzanıp masmavi gökyüzünde bulutları bilindik şekillere benzetmeyi,

Ama en çok da, sabahın sessizliğinde sokağımızın ucundaki küçük kumsala gidip, kulağımda sevdiğim müziklerle orada yürümeyi, sonsuzluğa uzanıyormuş gibi görünen Michigan Gölü'ne uzun uzun bakmayı, gölün gökyüzüyle birleştiği çizgide dalıp gitmeyi, kendimle, düşüncelerimle başbaşa kalmayı çok severim!




Hani her şehirde sevdiği, ona özel, çok mutlu olduğu bir noktası olmalı insanın demiştim ya bir zamanlar.. Chicago'da benim de böyle bir noktam var artık. Evimizin olduğu sokağın ucundaki kumsalda, huzuru, sükuneti, sessizliği buluyorum. Tam orada, o iskelenin ucunda durup dalgalı, masmavi Michigan gölünün ilerisinde yükselen şehir silüetine bakarken, bu rüzgarlı şehri zamanla ne kadar sevmiş olduğumu farkediyorum!

 



Friday, April 27, 2012

Benim şehrim






Balkona çıkıp, yüzümü esen rüzgara döndüm. İçimin ürpermesi hoşuma gitti, serin ama temiz, berrak hava canlandırdı beni. Havada belli belirsiz bir kömür ve yağmur kokusu. Etrafımdaki çatılarda kuşlar sessiz. Havada sadece bu şehre has, bu şehre özel o koku. Kırık kiremitler arasında dolaşan böcekler sessiz.

Duydun mu kızım, benim şehrimin nefesini? Kokusunu? Büyük ninenin hafif tütün ve rutubet kokusu karışımı kokan küçük evine girince, annenin izlerini gördün mü duvarlarda? Senin yaşlarındayken annen o evin hemen dışında telaşla bağıran martıların seslerini dinlerdi.. Hüzünle, yanık yanık okunan ezan sesiyle uyanırdı. Duyuyor musun annenin çocukluğunun seslerini, kızım? Tanıyor musun bir zamanlar senin kadar küçük bir kız olan kadının çocuk yüreğinin çırpınışlarını?

 Zaman durdu mu sanki bir anda? Neredeyiz biz, 30 yıl öncesinde mi, 30 yıl sonrasında mı? Ben sen oldum, sen de ben.. Benim şehrimin nabız atışlarını dinledik beraber..Altın saçlı, mis kokulu kızım ve ben.. Anne-kız, bir bütün olduk, benim şehrimi seyrettik..





Saturday, April 14, 2012

Son Türkü


Bu yağmurlu, sakin Nisan gününde İstanbul'da, bu güzel şiir geldi aklıma nedense...


Son Türkü

Kaybolmak uzre suya düşen bilezik;
Bak, bütün kırışıklar silindi sudan.
Son saatimde mi uyandım uykudan,
Neden boş geçen yıllardan içim ezik?
Durdu beni ölüme götüren kervan.

Eski bir şarkı söyleniyor rüzgarda.
Duydum ki sevmeyi bilen dudaklarda
Benim ilahilerim hala okunan.


Sevgilim...... ellerime dokunaraktan,
Beni çağıran bir eda var sesinde.
Bu muydu insanlara son nefesinde
Görüneceğinden bahsedilen şeytan?


Sular çekilmeye başladı köklerde
Isınmaz mı acaba ellerimde kan?
Ah! Ne olur.. Bütün güneşler batmadan
Bir türkü daha söyleyeyim bu yerde!
Orhan Veli Kanık



Tuesday, April 10, 2012

İstanbul güncesi


Sarhoş gibi bir yorgunlukla geri döndüğüm, beni hemen kucaklayan şehrim.

Büyüleyici güzellikte, masallardan fırlamış gibi sihirli bir dolunay. Rengarenk laleler. Şurup gibi Nisan havası.

Boğaz'ın, o dünya üzerinde başka hiç bir yerde olmayan kokusu. Mavisi.

Sonra sakin Nisan yağmurları. Sokağımız. Köpek havlamaları. Sessiz kediler. Ezan sesi. Sokaklarda belli belirsiz kömür kokusu. Benim dilimi konuşan insanlar. İnsanlarım.



İstanbul..


Yine, yeni, yeniden..

Hiç bırakmamışım gibi. Bırakıp gittimse bile bana küsmemiş gibi.






Saturday, March 31, 2012

Sahilde Kafka



Son birkaç aydır enfes romanlar okuyorum. Ve bu beni çok mutlu ediyor. Çok şanslı hissediyorum kendimi, böylesine güzel edebiyat eserleriyle haşır neşir olabildiğim için..

Murakami'nin okuduğum ilk romanı olan 'Sahilde Kafka' da beni derinden sarstı, düşündürdü, güldürdü, içime doğru bir yolculuğa çıkardı..

Okurken yatakta yanımda oturan Bart'ıma durup durup kitaptan beni etkileyen ve sarsan cümleleri okuyordum. Sahilde Kafka öyle bir kitaptı ki, Murakami benim aklımdan geçenleri, sadece benim anlayabileceğim bir dille yazmıştı sanki.. Kitaplar hakkında, müzik hakkında, düşler ve gerçeklik hakkında yazdıkları nasıl böyle etkileyebiliyordu ki beni.. Tam olarak nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum ama, 'aklımın diliyle yazılmış bir kitap' desem belki biraz anlatabilirim Murakami'yi okurken hissettiklerimi.. Sanki yazar benim beynimin içine bakmış ve hayat hakkında düşündüklerimi görüp kitabını öyle yazmıştı.

Hayatının çoğunu kütüphanelerde geçiren bir insan olarak Komura Kütüphanesi'nin tasviri ve hayalimde canlanış şekline aşık oldum. Romanın içinde nefes alıyor gibiydim adeta. Kafka Tamura, Nakata, Hoshino ve diğer karakterlerle birlikte ben de Japonya'da ve ötesinde, o sihirli dünyadaydım sanki.

Roman bitince içimde hissettiğim derin hüzün duygusu, romanın dünyasından, ana karakterlerden ayrılmanın zorluğu ve hemen bu romanın yazarıyla tanışıp konuşma isteği, kitabın ne kadar başarılı bir edebiyat ürünü olduğuna en büyük kanıttı bence..

Thursday, March 22, 2012

Bir işaret


Kütüphanede ortalıkta duran dergilerden birini açtığımda çıkan sayfada şu yukarıdaki fotoğrafı gördükten sonra,

Aynı gece çok istediğim ve alanımda önemli bir konferanstaki panele seçilen iki makaleden birisinin benimki olduğunu öğrenmek!

Tesadüf olabilir mi?? Belki de tesadüf diye bir şey yoktur hayatta.. Ve işaretlerle doludur dünya, bakmasını bilene..

Mayıs'ta Toronto yolları göründü bana! Aynı ay içinde iki konferans sunumu, sonraki ay da Washington D.Cde başka bir konferans.. Çok heyecanlıyım. Aklımda makale fikirleri ve taslakları uçuşuyor! Özellikle kahve içtikten sonra 'overdrive'a giriyor beynim. O kadar çok fikir üşüşüyor ki aklıma aynı anda. İnanılmaz. Sürekli not alıyorum.

Ben mesleğimi çok seviyorum, söylemiş miydim ? :)

Wednesday, March 14, 2012

Bir zamanlar Anadolu'da



Chicago'ya Uluslararası Film Festivali'ne geldiğinde izlemek fırsat olmamıştı, ama Mart ayı içinde Music Box Theater'da gösterileceğini duyunca hemen bir arkadaşımla soluğu sinemada aldık dün akşam. Çok uzun zamandır izlemek istediğim bu filmi de izlemiş oldum böylece.

Filmin yine görselliği ve sinematografisi enfes. İlk yarısı, Nuri Bilge Ceylan imzası taşıyor adeta. Sürekli bir yağmur tehdidi, gece çekimleri, ışığın çok güzel kullanımı, şiirsel sahneler.. Ben bu filmin yine az diyaloglu, bol görselli NBC filmlerinden olacağını düşünürken, ana karakterlerin neredeyse sürekli bir konuşma hali içinde olmaları beni şaşırttı açıkçası. Yılmaz Erdoğan polis rolünde gerçekten çok başarılı. Doktor rolündeki Muhammet Uzuner'i ilk defa izledim açıkçası ama onun da oyunculuğuna hayran kaldım.

Film çok uzun ancak sıkıcı gelmedi bana. Sadece bazı sahneleri izlemesi sabır ve tahammül gerektiriyordu (sahnenin rahatsız ediciliğinden kaynaklanan bir şey, sıkıcılığından değil) Sıkılmak bir yana, diyalogları takip edip hikayeyi tam anlamıyla anlayabilmek için çaba sarfettim.

İnsan hikayelerinin işlenişi çok başarılı ve gerçekçi. Uzun zamanlar boyunca Anadolu'da savcılık yapmış dayımın kimbilir kaç tane böyle hikayeye şahit olmuş olabileceği geldi aklıma. İçim ürperdi. Anadolu'nun ücralığı hissi çok ustaca verilmiş. Özellikle köydeki yaşama dair ayrıntılar, o uzaklık ve dünyadan kopukluk hissi çok güzel yedirilmiş filme. Zaten Nuri Bilge Ceylan'ın en sevdiğim özelliği 'bir yerde olmanın getirdiği hissiyatı' çok güzel duyumsatması bize. Bilmiyorum anlatabildim mi ama tam bunu çok güzel başarıyor yönetmen.

Nuri Bilge Ceylan'ın başyapıtlarından olan bu filmi, yönetmenin hayranlarına kesinlikle tavsiye ediyorum.

Tuesday, March 13, 2012

Bahar geldi Chicago'ya






İnsan değişmez diyorlar ama, değişiyorum sanki gittikçe. Eskiden sürekli pembe-mor-kırmızı gibi canlı renkler giyerdim. Bugünlerde nedense sadece siyah giyiyorum. Siyaha takmış durumdayım. Halbuki havalar da çok güzel ve Chicago'ya bahar geldi.

Eskiden hiç kahve (özellikle Amerikan kahvesi) içemezdim, bugünlerde kahve içiyorum her gün mutlaka, bağımlısı oldum. Gittikçe klasik bir akademisyen portresine doğru gidiyorum sanırım. Bir kontakt lenslerimi çıkarıp kemik çerçeveli gözlük takmam kaldı galiba geriye!

Baharla birlikte bütün duyularım açıldı sanki bir anda. Daha çok okuyup, daha çok yazıyorum. Beynim aşırı bir üretim sürecine girdi. Sürekli müzik dinleyip, okuyup, yazmak istiyorum. Kızımla en çok Chopin dinliyoruz bugünlerde. Yazı yazmaya çok güzel bir arka plan oluşturuyor. O oyuncaklarıyla oynarken ben yazıyorum.

Chicago'ya bahar gelmesine rağmen ben hala çekmeyi çok sevdiğim siyah beyaz fotoğraflardayım sanki..Duygusal ve sanatsal açıdan yüklü, nostaljik, hassas bir ruh halindeyim. Yaratmak, üretmek için en ideal ruh hali belki de..

Tuesday, March 6, 2012

Mutlu aile nedir?



Fotoğraf: Kardeşimin ve benim gölgelerimiz, Şile sahili, Ağustos 2006





Mutlu bir aile nasıl tanımlanır?

Bana göre ailenin mutluluğunu, ailemize nasıl derin bir bağla bağlı olduğumuz belirler.

Çocukluğumu anımsadığımda 'mutluluk anları' ve ailemle hissettiğim derin duygusal bağ ve iletişim öne çıkıyor en çok. Ben hem anneme, hem babama, hem kardeşime çok derin bir bağla bağlı oldum her zaman.. Kelimelerle tarif edilmesi güç bir şey.. Ve birbirimizden ne kadar uzak olduğumuzun hiç bir anlam ifade etmediği, mesafelerden bağımsız bir his..

Biz her zaman birbiriyle iyi iletişim kuran, her gün konuşan, birbirini gerçekten dinleyen ve hayat hakkında hep birlikte sorular sorup cevaplar veren bir aile olduk.. Bu benim için ne kadar önemliymiş ve kişiliğime nasıl bir katkıda bulunmuş, şimdi kendim bir çocuk büyütürken anlıyorum!

Annem, her zaman en iyi arkadaşım oldu. Herşeyimi paylaştım onunla. Hiç bir şeyi gizlemeye gerek duymadım. Ya da yalan söylemeye.. Kitap kurdu olmamı, okumaya böylesine bir aşkla bağlı olmamı ona borçluyum. Öylesine güçlüdür ki bağımız, bir yerde ikimiz de aynı şeye tanık olup, ikimizin de çok sevdiği bir kitaptan bir alıntı cümle söyleyip, birbirimize bakıp gülümser, aynı şeyleri düşünebiliriz. Aynı dilden konuşuruz. Bir araya geldiğimizde sohbet, gecenin geç saatlerine kadar uzar.. Kahkaha atarız, gözlerimiz dolar, küçük kızlar gibi kikirderiz.. Canımın içiyle biz hayatı paylaşırız. Mektuplar yazarım ona yıllardır, bir kutuda biriktirdiği.. Mektuplarımda ona düşüncelerimi, hayat hakkındaki endişelerimi, fikirlerimi, planlarımı anlatırım.

Babamla ikimizin apayrı bir dünyası vardır. Edebiyat sevgimi, tiyatro sevgimi, yazma sevgimi ondan aldım. Öylesine derin bir bağımız var ki onunla, güzel bir kahvaltı sonrasında ikimizin de çok sevdiği bir şiirden bir mısra okuyup mutlulukla gülümseyebiliriz. Birlikte oturup Osmanlıca bir kelimenin anlamını çözmeye çalışırız. Ona başka çok az insanın okuyup anlayabileceği Osmanlıca mektuplar yazarım. Birlikte tiyatro oyunlarına, sergilere, şiir yarışmalarına gitmişliğimiz, yarışmalardan baba-kız ödüllerle eve geri dönmüşlüğümüz vardır :) Çoğu şiirimin, hikayemin, düzyazımın ilk okuyucusu ve eleştirmeni olmuştur. Türkçe'ye, şiire, edebiyata olan aşkımın müsebbibi odur.

Kardeşim ise çocukluğumdan beri masalları paylaştığım, oyunları bölüştüğüm, canımdır. Onunla olan bağımız hayatımda başka hiç bir şeyin yerini alamayacağı çok güzel ve derin bir sevgi. Başka hiç kimsenin anlayamayacağı, ikimizin uydurduğu bir dille konuşuruz birbirimizle. Başka birisi duysa 'deli bunlar' deyip gülüp geçer.. Bizse yıllardan beri birbirimizi bu kadar iyi anlayan yegane insanlar olmanın tadını çıkartırız. Deliyiz aslında biraz evet :) Çocukluğumuzda nasıl kuvvetli, nasıl sıradışı bir hayalgücümüz varmış, ne masallar uydurur, ne değişik bir dünyada yaşarmışız... Bugün bunlardan bahsettikçe kahkahalar arasında gülmekten gözlerimizden yaş gelir. Hala bu dünyada beni en çok güldürebilen insan kardeşimdir. Bunda eşsiz espri gücünün ve sanatçı zekasının, herkesten farklı çalışan hayalgücünün ve Kova burcu olmasının etkisi büyüktür bence! Deyim yerindeyse 'şeytan tüyü' vardır benim kardeşimde. Kendisini sevmeyen insan yok gibidir.


Annem, babam ve kardeşimden oluşan çekirdek ailemiz yıllar içinde ne çok 'mutluluk anı'ndan geçmiş.. Ne kadar güzel bir bağla bağlıymışız birbirimize.. Şimdi, geriye bakınca daha iyi anlıyorum.

Annem bizimle çok fazla vakit mi geçirdi, ya da bizi etkinlikten etkinliğe mi sürükledi? Hayır. Bizimle oturup oyunlar mı oynadı? Hayır. Annem de, babam da çok yoğun çalışan, mesleklerinde başarılı insanlardı (hala da öyleler) Ama işte, bizimle geçirdikleri zamanda ne yaptılarsa, bence en büyük başarıları işte şu anda hissettiğim bu derin bağı ve güven duygusunu aşılamış olmaları oldu bize. Yıllar geçse de, dünyanın ayrı yerlerine dağılsak da birbirimize böyle derin bir bağla bağlı, bir araya geldiğimizde uzun uzun sohbet edebilen, iletişimini asla kaybetmeyen bir aile olduk.

Annem ve babam bizi yetiştirirken ne yaptılarsa, ben de aynısını yapabilmeyi diliyorum bütün kalbimle. Umarım bir gün kızım da benim ailemle paylaşabildiğim gibi paylaşır hayatı benimle, babasıyla. İşte o zaman dünyalar benim olur!

Wednesday, February 29, 2012

The Road - Cormac McCarthy



The Road'un önce filmini izlemiştim, Viggo Mortensen'in oyunculuğuna hayran kalmıştım. Filmin atmosferi inanılmaz derecede ürpertmişti beni. Bunun üzerine kitapçıda rafta gördüğüm, filmin kendine temel aldığı Cormac McCarthy romanını da alıp okumak istedim.

Roman, bir 'kıyamet günü sonrası' (post-apocalyptic) romanı. Bundan önce bu türde sadece bir kitap okumuştum, o da Stephen King'in Kara Kule serisinin bir parçası olan 'Çorak Topraklar' (The Waste Lands) romanıydı ve çok başarılıydı. Bu romanda da sebebini bilmediğimiz bir felaket tarafından dünyanın çoğu yanmış, insanların çoğu ölmüş ve yiyecek bulmak neredeyse imkansız. Yamyamlardan oluşan çeteler kol geziyor ve bu ölü, karanlık, soğuk dünyada yaşamaya ve güneye doğru inmeye çalışan bir baba-oğulun hikayesini anlatıyor bize yazar.


Yazarın okuduğum ilk kitabı oldu bu. Ama kesinlikle son kitabı olmayacak. Bu kadar güçlü bir dille yazılmış, etkileyici ve gerçekçi bir roman okumamıştım son zamanlarda. Sade ama asla basit olmayan bir İngilizce. İmla işaretlerinin kullanılmamasının getirdiği gerçekçilik hissi. Adeta baba ve oğulla birlikte ben de o soğuk, gri, ölü dünyada yürüyordum. Odamda sıcak yatağımda oturduğum halde kitapta geçen karanlık gecelerin soğukluğunu içimde hissettim.


İnsanın boğazına düğümler atan, yutkunduran, çok akıcı ama çok kasvetli, karanlık bir roman. Hazmetmesi kolay değil. İnsana 'Ben böyle bir durumda olsaydım ne yapardım?' diye sorduruyor. Ve bence dünyanın şimdiki halini ve nükleer felaketleri gözönüne alırsak, maalesef insanlığın bu duruma düşmesi çok sürmeyecek..

Roman, bütün bunlara rağmen yine de 'insanlığa ve iyiliğe olan inançtır bizi yaşatan' mesajı da veriyor. Cormac McCarthy'nin bir yazar olarak gücü de buradan geliyor bence. Durumları, olayları duygu sömürüsüne dönüştürmeden, gayet sade ve olduğu gibi önümüze sunuyor. Diğer kitaplarını da okumayı iple çekiyorum!

Arrietty'nin gizli dünyası


Studio Ghibli'nin son filmini uzun zamandır merak ediyordum. Yine Miyazaki imzalı, insanın içini ısıtan, sıcacık bir film. Belki eski Miyazaki filmleri kadar fantastik ve gerçeküstü öğelerle yüklü değil, daha 'normal' bir film, ama bu benim filmden çok keyif aldığım gerçeğini değiştirmedi. İlk defa bir Miyazaki filmini sinemada izlemiş oldum.

Arrietty, parmak kadar boyuyla evlerin tahtalarının altında yaşayan 'borrower' (ödünç alıcı) bir ailenin kızı. Bir gün yanlışlıkla görülmemesi gerektiği halde bir insan tarafından farkediliyor ve olaylar gelişiyor.. Yine Miyazaki'nin çocuksu ve güzel dünyası bizi bekliyor bu filmde. Disney'in Studio Ghibli'yi satın almasının etkileri bariz olarak görülse de, ben çok beğendim yine de. Miyazaki'yi (ve kedilerini!) özlemişim :)

Monday, February 20, 2012

Efrasiyab'ın hikayeleri



Enfes, enfes..Sanırım okumadığım tek bu romanı kalmıştı İhsan Oktay Anar'ın, bunu da okudum sonunda. Ve diyebilirim ki Puslu Kıtalar Atlası'ndan sonra en sevdiğim kitabı bu oldu.

Ne çok özlemişim Uzun İhsan Efendi'nin üslubunu...Ne çok özlemişim onun kendine has dünyasında, kendine has diliyle anlatığı masallarda kaybolmayı... O kadar enfesti ki, sonunda gözlerimden yaşlar döküldü. Böylesine güzel bir kitabı bitirmek bana hüzün verdiğinden. Ama en çok da Uzun İhsan Efendi'nin kullandığı o güzel dille efsunladığı sayfaların büyüsünden..

Bin bir Gece Masalları'nın hikaye anlatma kültürünün, Doğu ve Batı felsefesinin, tasavvufun, popüler kültürün ve insanı kahkahayla güldürecek bir çok öğenin çok güzel harmanlandığı bir masallar bütünü.. Uzun süre unutabileceğimi sanmıyorum.



(Kitabı okumadıysanız bundan sonrasını okumayın)


Gerçekten de, kurdelesini düzeltirken, kızın gözünden bir damla yaş geliverdi. İşte Ölüm, bu gözyaşını gördü. Ardından çocuğun yüzünü, o yüzdeki harfleri, masalları ve cenneti farketti. Evet, çocukluk, cennetin ta kendisiydi ve cennet de seyredilmeye değerdi. Ölüm, seyrettikçe yüzünün yumuşadığını ve göklere yükselir gibi gerçek şekline erişmeye çalıştığını farketti. Bu sırada bir şey çatırdadı.

Mühür kırılmış, Ölüm gülümsüyordu.


Güneş battıktan epeyce sonra, çocukların yatma zamanı artık gelmişti. Zaten hepsinin gözlerinden uyku akıyor, buna rağmen yine de, hikayeye kulak kesilmeyi ihmal etmiyorlardı. Cezzar Dede son sözü de söyledikten sonra, merakı kabarmış olacak ki, en küçük kız torunu sordu:
-'Peki Dede, Efrasiyab'ın hazinesini bulduktan sonra onu ne yaptılar?'

Torunlarının bu gbi sorularına cevap yetiştirmekte zaten ustalaşmış olan ihtiyar, hiç düşünmeden cevap verdi:

-'Elmasların, yakutların ve zümrütlerin ışıltısını doya doya seyrettiler.'

Gelgelelim, torununun merakı yatışmış değildi:

-'Peki, ne kadar zaman seyrettiler dede? Hayatları boyunca hep ona mı baktılar? Seyretmekten bıkmadılar mı?'

İhtiyar ise gülerek, 'Hiç bıkılır mı? Ben seni seyretmekten bıkıyor muyum?' diye cevap verdi.

Uykusu adamakıllı bastırdığı için gözkapakları ağırlaşan çocuk, 'Öyleyse, ben büyüyene kadar yanımdan hiç ayrılma dede. Beni hep seyret.' diye mırıldandı.

İhtiyar, uyandırmamaya özen göstererek, gözleri kapanan torununu kucağına aldı ve yatağına yavaşça yatırıp üstünü örttü. Pencereden ayışığı sızıyor ve küçük kızın yüzünü aydınlatıyordu. Cenneti görmek için aslında bu kadar ışık bile yetmez miydi?