Sunday, November 4, 2012
Can
Oyunculuklarını beklediğimden çok daha başarılı bulduğum, Sundance ödüllü, içten, doğal, ama çok duygusal bir film. Hatta fazlasıyla duygusal, Kemalettin Tuğcu kıvamında olduğunu bile söyleyebilirim. Gözyaşlarıma engel olamadım izlerken, Özellikle anne-çocuk ilişkilerini konu alan filmlere artık duygusal olarak gerçekten çok tepki veriyorum ister istemez. Bu filmde de öyle oldu.
Filmin konusundan bahsetmeyeceğim. Nasılsa her yerde bulup okuyabilirsiniz.
Benim içinse Kadıköy sahilini, Beşiktaş iskelesinin önünü, ilkgençliğimin geçtiği Kadıköy sokaklarını izlemek ayrı bir keyif oldu, onu da söylemeden geçmeyeyim. O yüzden kişisel bir bağ kurdum filmle ve belki de beni normalde olacağından çok daha fazla etkiledi.
Vasatın çok üstünde bulduğum yeni dönem Türk filmlerinden Can, izlemeye değer bence..
Etiketler:
sinema
Tuesday, October 30, 2012
Friday, October 26, 2012
Tuesday, October 9, 2012
Cennetteki çöplük - Fatih Akın
Daha izlemeden beni derinden etkileyeceğini biliyordum Fatih Akın'ın belgeselinin.. Çünkü kişisel bir bağla bağlıyım Çamburnu'na.. Hem anneanne, hem dede tarafından köyümüz olduğu için. 2000li yılların başında Trabzon-Sürmene'ye gittiğimizde dedemin oradaki evinde kaldığım, oranın cennet güzelliğini kendi gözlerimle gördüğüm için..
Bu güzelim köyün, Çamburnu'nun aynı zamanda Fatih Akın'ın baba tarafından memleketi olduğunu, 'Yaşamın Kıyısında'yı izlediğimden beri biliyordum.
Filmi boğazımda bir yumru ve içimde isyanlarla izledim..Devletin ikiyüzlü politikalarını, paradan başka hiç bir şey umurlarında olmayan siyasetçilerin güzelim yöre halkının hayatını nasıl cehenneme çevirdiğini gördükçe isyan ettim. Köylü kimin umrunda ki? İnsan, kimin umrunda?
Ne iyi etmiş Fatih Akın, bu belgeseli çekmekle. Cennetten bir köşe olan köyün doğasının nasıl mahvedildiğini belgelemekle. Hiç olmazsa bir nebze de olsa dikkatler o yöne çekilir belki.. İyi ki var Fatih Akın gibi güzel insanlar.. Dünyadaki haksızlıklara dayanamayan, insan yüreği taşıyan, duyarlı, kafasını kuma gömmeden, 'Bana dokunmayan yılan bin yaşasın' diye düşünmeden başkalarının acılarını anlatmaya çalışan insanlar.. Onlar var olduğu için, dünya daha güzel bir yer.
Etiketler:
sinema
Wednesday, October 3, 2012
Thursday, September 27, 2012
'Başarı' nedir?
Herkes farklı tanımlar..
En yüksek maaşı alıyor olmak mıdır başarı? En güzel evde yaşıyor olmak? Son model araba kullanıyor olmak ya da bankada çok parası olmak? Akademideyseniz eğer, çok makale yayınlamış olmak ya da konferanslarda çok sunum yapmış olmak mıdır? Nasıl tanımlarız 'başarı'yı, neye göre, kime göre tanımlanır başarılı olduğumuz? Kimlerin kriterlerini kullanırız kendi başarımızı tanımlamada?
Bence başarı, bir kişinin, on kişinin, yüz kişinin, on bin kişinin hayatına dokunabilmektir. Sazının tek bir teliyle onbinlerce insanın yüreğinin içindeki o en derin noktayı titretebilmek, gözlerinden yaşlar akıtabilmektir. Yaşamı ne gibi zorluklar içinde geçmiş olursa olsun, o zorluklardan bir güzellik çıkarabilmek, bunu başka insanlarla paylaşabilmek ve onların da duygularına tercüman olabilmektir.
Hikayesi bittiğinde, ölüm meleği gelip gülümsediğinde, böyle uğurlanabilmektir bu alemden öteki aleme.
İnsan böyle bir hayat yaşadıysa eğer, huzur içinde kapayabilir gözlerini. Onbinlerce insanın yüreğine dokunduğunu bilerek..Başarı budur.
Friday, September 21, 2012
Bal - Semih Kaplanoğlu
Doğanın 'sessiz olmayan sessizliği' ve Çamlıhemşin'in insanı sarhoş eden yeşil, muhteşem görüntülerinin içimize işlemesi.. 'Yumurta' ile başlayan 'Yusuf üçlemesi'ne enfes bir kapanış. Doğanın saflığı, bozulmamışlığı, çiğ ve ilkel gücü, insan ruhunu sarmalaması.. Çocukluğun silgi kokulu, tebeşir kokulu sıraları ve kurşun kalemleri.. Okul sahnelerinde hissetiğim Nuri Bilge Ceylan- Kasaba filmi etkisi. Suyun yansımasında farkettiğim Tarkovsky etkisi. Herşeyiyle hem sofistike, hem de inanılmaz yalın olmayı başarmış, enfes bir film. Semih Kaplanoğlu'nun Yusuf üçlemesi bence Türk sinemasında bir mihenk taşı olacak, bundan seneler sonra geriye baktığımızda diğer filmler arasında bir mücevher gibi parlayacak.
Etiketler:
sinema
Friday, September 14, 2012
Bizim büyük çaresizliğimiz
Ne kadar içten, sıcak, tatlı bir film.. Ankara'yı pek sevmeyen benim için bile görüntüleriyle bu şehri cazibeli kıldı. Diyaloglar çok samimi, film de çok güzel bir 'yaşam kesiti' olmuş. Sade, olduğu gibi, hiç abartısız, içten, 'biz'den..
Chicago'nun göbeğinde Gene Siskel Film Center'da izleyebilmek de ayrı bir keyif oldu.. Bir kaç arkadaşımla birlikte aylardır her hafta toplantısını yaptığımız, gerçekleşmesi için uğraştığımız (ve sonunda başardığımız!) ilk Chicago Türk Film Festivali kapsamında gösterildi bu güzel film de.. Çok yetenekli, genç yönetmeni Seyfi Teoman'ın daha 35 yaşında elim bir kazada ölmesi ne kadar acı..Türkiye için ne büyük bir kayıp..
Huzur içinde yat Seyfi Teoman.. Belki de gökyüzünde bir yerlerden, yönettiğin filmin dünyanın diğer ucunda A.B.D'de büyük bir şehrin göbeğindeki sinemayı doldurabilmiş olmasını keyifle izliyor, gülümsüyorsundur.. Kimbilir?
Etiketler:
sinema
Monday, September 10, 2012
Sosyal medyadan tiksindiğim an
Ne zamandır kafamda böyle bir yazı yazma fikri vardı aslında ama Olmadık İşler Peşinde'nin şu enfes yazısı sonunda gerek ilhamı verdi!
Öncelikle yazmalıyım ki bu yazıda bahsettiğim şeylerin çoğunda ben de (çoğu yaşıtım gibi) suçluyum. Ben de bu çarkın içine girmiş, paylaşımlar, ego okşayan 'layk'lar ve renkli yaşamlar arasında kaybolmuşum..
Birden...durdum. Durdum ve düşündüm.
İnsanların en özel duygularının dünyaya ilan edildiği bir devirdeyiz gerçekten. Şimdiye kadar en yakınımızdakilerden başkalarının bilmediği şeyleri, bir anda 700 kişiyle birden paylaşıyoruz. Facebook, Instagram, Twitter, Pinterest...vb. gibi oluşumlar sayesinde her aklımızdan geçeni, her yaptığımızı paylaşmak zorunda hissediyoruz kendimizi. Her yediğimizi, her okuduğumuzu, her içtiğimizi, her gittiğimiz konseri....vs...vs. 'Instagram'da yazın sahilde yatmış ayağını uzatmış kitap okuyan fotoğrafını koymayanı dövüyorlarmış' diye dalga geçiyordum geçenlerde :)
Karı kocaların (aynı evin içinde) facebook üzerinden birbirine ilan-ı aşk ettiği bir devirdeyiz. Yeni doğmuş bebeğimizin fotoğrafını koyuyoruz, evlendiğimiz günün, çıktığımız tatillerin, gezdiğimiz yerlerin.. Bunların hepsini yaparken, herkesin bilinçaltında aslında aynı düşünce yatıyor: 'Bakın bana, (büyük harflerle) ne kadar da MUTLUYUM! Ne kadar mükemmel bir evliliğim, eğlenceli bir yaşamım var, ne çok yer geziyorum, kocama ne kadar da aşığım, ne güzel çocuklarım var, ne kadar sevdiğim bir işim, arkadaşlarım, hayatım var...' Aslında içinde kimbilir ne dertleri olan insanların, hayatlarının zahiri (açıkta) olan yanını görüyoruz sadece.. Batın (gerçek olan, içeride kalan öz) gizli kalıyor. Kimseyi derinden tanıyamıyoruz.
Aslında bunun güzel bir yanı var tabii ki. Yeni müzikler, yeni kitaplar, yeni arkadaşlıklar keşfediyoruz bazen bu sayede. Yeni yerler görüyor, başka insanlardan ilham alıyoruz. Özellikle de mesleksel açıdan zor zamanlarda (doktora tezi yazarken mesela gibi) bizimle aynı yoldan geçen insanlardan motivasyon alıyor, onların desteğiyle kendimizi çok daha iyi hissediyor, yanlız olmadığımızı anlıyoruz.
Ancak..
Farkettim ki:
Birisi yeni doğmuş bebeğinin fotoğrafını koyduğunda, hiç bir zaman çocuğu olamayacak bir arkadaşı, o fotoğrafa gözyaşlarıyla bakıyor olabilir.
Birisi mutlu mutlu gülümseyen gelinlikli fotoğrafını koyduğunda, evlenmeyi çok isteyen ama doğru insana henüz rastlayamamış olan bir arkadaşının içi acı acı burkulabilir.
Başka birisi dünyanın değişik şehirlerinden gezi fotoğrafları koyduğunda, (normalde sadece kendi albümünde kalacak olan) bu fotoğraflara bakan arkadaşı, keşke param ya da zamanım olsa da böyle gezebilsem, ne kadar sıkıcı bir hayatım var diye üzülebilir..
Kısacası biz mutluluğumuzu dünyaya ilan etmek isterken, istemesek de başka insanların mutsuzlukları, ikiye, üçe, beşe katlanabilir. Tabii facebook olmasa da olabilir bunlar, ama facebook insanların hayatını sadece bir yönüyle (mutlu, eğlenceli anlar) dışarıya açıp, başka insanlarda feci yanılsamalara yol açıyor..
Arkadaşım, eskiden olsa sadece bir çocuğum olduğu haberini alacaktı. Ama şimdi, kendi bilgisayarında çocuğuma sevgiyle bakan fotoğrafımı görüyor. Aradaki farkı, bilmem anlatabildim mi.. Ben birden, mutluluğumu başkasının gözünün içine soka soka yaşıyor oluyorum.
Sosyal medyanın işte böyle iğrenç bir yönü de var. Bunu farkettiğim anda her türlü sosyal medya oluşumundan adeta tiksindim. Instagram hesabımı sildim, (Twitter ve Pinterest'e zaten hiç bulaşmadım). Ailemin, çocuğumun fotoğraflarını mümkün olduğunca facebook'tan kaldırdım. Sadece mesleksel paylaşımlar yapmaya başladım. Bir de Chicago'daki etkinliklere, düzenlediğimiz festivallere insan çekmek için reklam gibi olan paylaşımlar. Çünkü sanki yüzlerce insan benim özelime çok fazla girmiş gibi kendimi adeta çıplak ve savunmasız hissettim. Hala kendimi soyutlayabilmeyi tamamen başarmış değilim, çünkü bu sosyal medya denen meret bir bataklık gibi, bazen çırpındıkça daha çok batıyorsunuz. Ama elimden geleni yapıyorum. Her türlü bağımlılık gibi, gittikçe azaltarak kesmeyi umuyorum bu alışkanlıkları da.
Bazen herkesin mutluluğunun ya da mutsuzluğunun kendine olduğu, çok daha basit yaşamlar yaşadığımız eskilere geri dönmek istiyorum.
Etiketler:
deneme
Friday, September 7, 2012
Bu gece
19. yüzyıl Rusya'sına gidiyoruz a dostlar.. Bir bardak çay eşliğinde.
Yavaş yavaş, tadına vara vara, zevkle, keyifle okuyorum. Okudukça daha da çok hayran kalıyorum Tolstoy'un insan ruhunu nasıl derinden tanıyabilmiş olduğuna. İnsan ruhunun dehlizlerini, karanlık gölgelerini, binlerce değişik tondan oluşan renk yelpazesini, ihtiraslarını, hırslarını...Nasıl böylesine iyi tanımış ve anlatmış yazar? Hayran kalmamak elde değil.
Okumak bir tutkudur! Çay bardağımı şerefinize kaldırıyorum :)
Tuesday, August 28, 2012
Blog'um 7 yaşında!
Ben hayatın meşgalelerine dalmışken, sevgili blog'um 16 Ağustos itibariyle sessiz sedasız tam 7 yaşına basmış. Tam 7 sene önce şu yazıyla başladığım bu blog'u hala devam ettirebildiğim için çok mutluyum. 7 sene boyunca master ve doktora yıllarımda hem akademik hem özel hayatımda yaşadığım önemli olayları, mutluluklarımı, hüzünlerimi, okuduğum kitapları, izlediğim filmleri, dinlediğim müzikleri, çektiğim fotoğrafları sizinle, bu blog'un okurlarıyla paylaştım. Bazen düşünüyorum da, bu blog'u düzenli olarak okuyan birisi, beni çoğu arkadaşımdan daha iyi tanıyor olabilir!
Anlar serisinde hayatımın en önemli, hatırlanmaya değer anılarını döktüm bu sayfalara. Doktora sınavlarıma girerken okurlarımın desteğiyle ve dualarıyla kendimi çok daha iyi hissettim, sınavı geçince mutluluğumu sizlerle paylaştım. Bart'la evlendiğimiz ay içim kıpır kıpır mutluluk dolmuşken hissetiklerimi buraya yazdım. Geç çıktığımız ama hayatımın en güzel tatili olan balayımdan dönünce gezi anılarımı bu yazıda aktardım. Hayatımda ilk defa bir ders verdiğimde nasıl heyecanlanıp mutlu olduğumu ise şurada.
Ve son olarak, hayatımdaki en önemli an diyebileceğim kızımın doğum anını da paylaştım siz okuyucularımla. Hayatımın en önemli 'mihenk taşları' böylece bu sayfalarda biraz daha kalıcı kılınmış oldu, belki benden sonra kızım, ya da başkaları da okusun diye.. Hayatımın büyük bir kısmı böylece 'kayda geçirilmiş' oldu. Eee ne demişler, 'Söz uçar, yazı kalır'.. Bakalım daha kaç sene devam ettirebileceğim bu büyük projeyi!
Eskiden blog'umu kaç kişinin okuduğuna bakardım merak edip.. Ya da insanların hangi ülkelerden girdiklerine.. Uzun zamandır hiçbirine bakmıyorum. Okuyucu sayımın ne önemi var? Ben bir kar elde etmek için ya da başka bloglarla okuyucu sayısı konusunda yarışmak için yazmıyorum ki... Kendim için, kendi hayatımı kayda geçirmek için yazıyorum. İleride dönüp bu sayfalara bakıp 'Aaa, o yıllarda bunları okumuş, bu filmleri izlemiş, bunları hissetmiş, böyle düşünmüşüm' diyebilmek için yazıyorum. Güzel anılar silinmesin, belleğime kazınsın diye yazıyorum.
O yüzden bunu okuyan sen ey okuyucu, hangi ülkeden, yeryüzünün hangi noktasından giriyorsan bu blog'a ve okuyorsan şu satırları, sana da çok teşekkürler.. Blog'um hepimizin hissedebileceği insanca duyguların bazılarının kaydının tutulması sadece.. Hissettiklerimi okumaya değer bulduğun için, paylaştığın için, yorum yazsan da yazmasan da, 'orada' olup benim yaşamımdaki bu önemli döneme şahitlik ettiğin için, var olduğun için..
Herşeyden, ama herşeyden daha önemlisi ise, bu sayfa sayesinde, İngilizce konuşup yazdığım mesleğimin içinde ve İngilizce konuşulan bir ülkede yaşarken, sevgili anadilim, canım Türkçem ile bağımın asla kopmaması oldu... Düzenli olarak Türkçe yazabilmek o kadar güzel ki. Düşüncelerimi kendi anadilimde ifade edebilmek, yüreğimin sesini 'aklımın dili'yle yazabilmek..
İyi ki doğdu blog'um, iyi ki varsınız okurlarım..
Saturday, August 25, 2012
Chicken with Plums
Marjane Satrapi'nin, ünlü bir tar ustasının çok sevdiği tar'ı kırıldıktan sonra hayata küsmesini anlatan 'Chicken with Plums' (Erikli Tavuk) çizgi roman kitabını yıllar önce okumuş ve çok sevmiştim. Daha önce 'Persepolis' kitabının da film uyarlamasını yapan Vincent Paronnaud, bu filmi de yönetmiş. Ama Persepolis gibi çizgi film şeklinde değil, gerçek bir film olarak çekmiş.
En az Persepolis kadar, belki daha da çok sevdim bu güzel filmi. Hikaye biraz değiştirilmiş ve tar yerine keman konmuş olsa da, çok başarılı bir şekilde işlenmiş konu, oyunculuklar da ayrı güzel.
Filmin konusu kısaca şöyle: Keman ustası Nasser Ali Khan, eşi çok kızgın bir anında kemanını yere çalıp kırdığından beri müzik yapmaktan aynı keyfi alamadığı için, artık yaşamaktan vazgeçiyor ve 'ölmeye yatıyor'. Biz de 8 gün boyunca, ölüm meleği Azrail onu gelip alana kadar yani, onun hayatını geriye dönüş sahneleriyle, anılarıyla tekrar onunla birlikte yaşıyoruz. Hüzün ve aşk dolu bir hikaye onunkisi. İçimize işliyor, daha önce Persepolis'te olduğu gibi kah gülüyor, kah ağlıyoruz. Nasser Ali Khan ve sevdiği kadın Irane'nin öyküsü gibi öyle çok mutsuzluk öyküsü var ki gerçek hayatta.. İnsanın içini sızlatıyor.
Bu güzel filmi, gösterime girdiğinin ilk akşamı Chicago'da izleyebilmiş olduğum için çok mutluyum!
Şu enfes sahnedeki aşkın güzelliği, uzun süre çıkmayacak aklımdan.
Friday, August 24, 2012
The Artist
Ne kadar şirinsiniz siz ya, ne kadar naif, güzel.. İnsanın sessiz filmlerin zamanında yaşayası, o yıllara dönesi geliyor. Ne kadar güzel özenilmiş, ayrıntılara dikkat edilmiş, insanı izlerken mutlu eden bir film.
Ayrıca Berenice Bejo (Peppy Miller) inanılmaz derecede Hülya Koçyiğit'in gençliğine benziyor! :)
Etiketler:
sinema
Wednesday, August 22, 2012
Mezzanine
Tezimin iki bölümünü (100 sayfa kadar) bu albümü dinleyerek yazdım. Günlerce üstüste dinlemekten bıkmadım. İleride tekrar dinlersem bu günleri hatırlarım artık.
Etiketler:
doktora,
gunce,
muzik,
sarkilarim
Wednesday, August 15, 2012
Elveda canım Müşfik Kenter
İçimde çocukluğumun anıları, seni sahnede ilk izlediğim an aklımda, yüreğimde. Sonra seninle tanışıp röportaj yapma şansını yakalamıştım. Sakince, kibarca konuşman, gözlerinden fışkıran zeka pırıltıları ve konuşurken mavi mavi, yumuşacık bakan gözlerin aklımda.
Sonraları, Dragos'taki evimizde üst katta bir Pazar günü annem ütü yaparken, pencereden denize ve adalara bakıp senin sesinden yine Orhan Veli'yi dinleyişimi hatırladım.. Ağladım.. Marmaris'te günbatımına yakın bir vakit, annemin omzuna başımı yaslamış, güzel mavi denize bakarken 'walkman'imin kulaklığından yine senin sesini dinleyişimi hatırladım.. Ağladım. Çocukluğumun bitişine, bir devrin kapanışına, bir güzel insanın gidişine ağladım.
Kardeşimi aradım. Aramızdaki okyanuslar, binlerce kilometrelik uzaklıklara rağmen, beni dünyada en iyi anlayan insanı. Karşılıklı sustuk. Birlikte, çocukluğumuzun bitişini düşündük, sustuk. Bizim için önemli olan, çocukluğumuzu ve gençliğimizi şekillendirenlerin birer birer gidişine yandı içimiz. Sustuk.
Bitti çocukluğumuz, gitti 'Orhan Veli'..
Saturday, August 11, 2012
Çocukluk sihirli bir masaldı
Mutluydum, mutluyduk o sihirli masalın içinde..
Anneannemin sessiz, huzurlu evindeki saatin tiktaklarını dinleyerek dayımın kütüphanesine dalmaktı benim için mutluluk.. Oradan beğenip seçtiğim kitabı elime alır, koltuğa uzanır, saatlerce okurdum.. Mutfaktan anneannemin yemek pişirirken çıkardığı sesler gelirdi. Bir evi 'yuva' yapan sesler yani.. Suyun fokurdama sesi, çatal bıçakların sesleri, tabakların sofraya konulurken çıkardığı ses.. Anneannemin mutfakta devinen varlığı, huzur verirdi bana, ısıtırdı içimi.. Ancak çok sevildiğimiz bir yerde, bizi çok seven birinin yanında hissedebileceğimiz o (biraz şımarık) mutluluk hissi. Sıcacık, yumuşacık..
Ben okurken, anneannem mis gibi bir dilim Vakfıkebir ekmeğinin üzerine halis muhlis Trabzon tereyağı sürer, üzerine biraz da tuz eker, bana getirirdi. Ekmeği kemirerek okur, okurdum. Kendimi başka dünyalarda kaybederek.. Zamanın kum saati akışının yavaşlayarak bir bal kıvamına geldiği, uzadıkça uzayan saatler boyunca okurdum.
Karnım iyice acıktığında kitabımı bir kenara bırakır, mutfağa gidip anneannemin leziz yemekleriyle karnımı doyururdum.. Üzerime tatlı bir uyku hali çökerdi. Gözlerim kapanmaya başlayınca esneyerek gidip anneannemin mis kokulu, tertemiz çarşaflarının ve yorganının arasına kıvrılır, dışarıdan gelen martı seslerini dinleyerek uykuya dalardım..Huzurlu, rahat, mutlu bir uykuya..
İçimin huzur coğrafyasını şekillendiren günlerdi.. Zamanın içimde bal kıvamında aktığı, uzun yaz öğleden sonralarıydı.. Ve ben çok mutluydum. Zaten çocukluk dedikleri, dünyanın en sihirli masalı değil miydi?
Wednesday, August 8, 2012
Porco Rosso
Miyazaki'nin uçma sevdasının ne boyutlarda olduğunu tekrar görmemi sağladı bu şirin film, bir de yine bana kendimi çok mutlu ve huzurlu hissettirdi, daha ne isterim? Ben de göklerde Porco Rosso'nun kırmızı uçağıyla uçup o muhteşem manzaraları izliyor gibi oldum. Hem de sinemada izleme şansım oldu, Gene Siskel sağolsun.
Bu filmle birlikte sanırım artık Miyazaki'nin izlememiş olduğum filmi kalmadı! :)
Etiketler:
sinema
Sunday, August 5, 2012
..............
KIZ ÇOCUĞU
Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem ,
göze görünmez ölüler.
Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.
Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.
Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâğıt gibi yanan çocuk.
Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.
Nazım Hikmet Ran
1956
Friday, August 3, 2012
Kadından Kentler
Okuduğum ilk (şiir kitabı olmayan) kitabı Murathan Mungan'ın. Ne çok şey kaçırıyormuşum meğer! Türkiye Cumhuriyeti'nin dört bir yanına dağılmış kadınların yaşamlarını, hislerini, dünyalarını nasıl güzel gözlemlemiş, anlatmış yazar... Bir su gibi okuyup bitirdim. Her bir hikaye ayrı bir iz bıraktı bende, her biri ayrı bir noktasına dokundu yüreğimin. Etrafımdaki kadınlardan, kendi hayatımdan, şahit olduğum hayatların çoğundan tanıdık izler gördüm bu hikayelerde..
Romanları hikayelerden daha çok sevmiş, karakterleriyle daha çok özdeşleşebilmişimdir hep.. Bu kitapsa ezber bozdurdu bana: gerçekten başarılı hikaye nasıl yazılır, elle tutulur, gerçek, hayatın içinden gelen karakterler nasıl yaratılır onu gösterdi. Hayran kalmamak elde değil ayrıntılara gösterilen özene, hikayelerin kurgusuna, gerçekçiliğine..
'annesi, arada bir, "hayatla romanları ayırt edemeyeceğini bilseydim, zamanında 'oku kızım, oku kızım,' diye başının etini yemezdim," diye uyarırdı.
hayatla karıştırılmayacaksa romanlar niye okunsundu ki?'
Bana yıllarca 'neden bu kadar çok okuyorsun kızım?' diyen ve kendisi benden de çok kitap okuyan, uzun uykusuz geceler boyu yüzlerce kitap bitiren kitap kurdu annem: yukarıdaki cümleleri okuduktan sonra tam bu noktada gülümsemektesin. Biliyorum : )
Safe Area Gorazde
Daha önceden 'Palestine' (Filistin) isimli çizgi roman-kitabını okuyup çok etkilendiğim Joe Sacco'dan, yine insanın yüzüne bir yumruk gibi inen, sarsıcı, düşündürücü bir kitap. 90'lı yıllarda bütün dünyanın izlediği, Avrupa'nın orta yerinde kanlı bir utanç yarası olan Bosna'nın hikayesi.. Aslında Bosna'nın içinde Birleşmiş Milletler tarafından 'güvenli bölge' olarak ilan edilmiş olan Gorazde bölgesinin, insanlarının hikayesi.. (Daha sonra bu 'güvenli bölge' tanımının ne kadar anlamsız olduğunu da anlıyoruz tabii) Okuması kolay bir kitap değil.. Ama çok şey öğreten, insanlığın 'insanlığını' sorgulatan, 'Birleşmiş Milletler' denen örgütün varlığının anlamını sorgulatan, unutulmayacak bir kitap.. Kesinlikle duygu sömürüsü yapmadan, tek taraflı anlatımın kolaycılığına kaçmadan, olabildiğince nesnel yaklaşmış Joe Sacco konuya. Ve ortaya çok gerçekçi, bir o kadar hazmetmesi zor bir rapor çıkmış. Sacco'nun Gorazde'de geçirdiği günlerde biz de yanındaymış gibi olaylara tanık oluyoruz.
Boğazımda kocaman bir yumruyla, kah yutkunmaya çalışarak, kah gözlerim dolu dolu okudum. Bizim günlük hayatımızda dert ettiğimiz şeyler, küçük ayrıntılar, endişeler o kadar boş geldi ki gözüme. Hayata bakışımı değiştirdi bu kitap. İnsanoğlu, yücelme potansiyeli olan, yaptığı işlerle dünyayı daha güzel bir yer haline getirme yetisi olan bir varlık. Ama bazen inanılmayacak kadar alçalıp canavarlaşabiliyor.. Onu hatırlattı bana bu kitap. Ve tüylerimi diken diken etti.
Etiketler:
kitap
Subscribe to:
Posts (Atom)
















