Sunday, December 20, 2009

Avatar


Henüz Cuma günü gösterime girmiş olan bu filmi öylesine merak ediyordum ki, hava soğuk, arabamız bozuk filan demeden şehrin yolunu tuttuk sinemaya gitmek için. Kafamdaki en büyük soru ise herkesin kafasını kurcalayan şeydi sanırım: 'Bir insan bir filmi çekmek için nasıl 500 milyon dolar harcar? Bu parayla çekilen bir film neye benzer?'

Sinema tarihinin en çok para harcanarak çekilen filmini, gösterime girdiğinin ertesi günü izlemiş oldum böylece.

Filmi beğenip beğenmemeniz size bağlı. Eğer sinemadan beklediğiniz şey, 2-3 saatliğine de olsa dertlerinizi unutarak bambaşka dünyalara gitmek, hayalgücünüzün ötesinde varlıklarla karşılaşmak, bir görsel şölenle kendinize ziyafet çekmek ise, bu filmi çok beğeneceksiniz.

Bir bilim-kurgu filmi olarak çok başarılı bence. Efektler, yaratılan dünyalar, karakterlerin görünümü enfes. Hayran oluyorsunuz ve gerçekten ağzınız açık kalıyor. (deyim anlamıyla değil, gerçek anlamda:) Çoğu yerde 'bu acaba gerçek oyuncu mu, yoksa CGI efektleriyle mi yapılmış' diye kendime sorma gereği hissettim.

Kurgu ve oyunculuklar, herhangi bir Hollywood filminden çok da farklı değil. Bir çok Hollywood klişesi bu filmde de yerini bulmuş. Ama sırf klişeler var ve pahalı bir bütçeyle çekilmiş diye bu filme 'vasat' demek, emeğe haksızlık bence. Sinemanın nereden nereye geldiğine tanık olmak adına, gidip görülmeli diyorum. Ama mutlaka sinemada ve büyük ekranda izlemenizi tavsiye ediyorum.

Filmde ayrıca çok belirgin bir savaş karşıtlığı, A.B.D'nin Irak ve Afganistan savaşlarına çok açık seçik göndermelerle hissettiriliyor seyirciye. Vietnam ve Körfez savaşlarından sonra da gördüğümüz 'A.B.D'nin dünyanın değişik yerlerinde açtığı anlamsız savaşlardan sonraki vicdan azabı ve kendiyle hesaplaşması' sendromu var bu filmde de çok belirgin olarak. Savaş karşıtlığı, Hollywood sinemasında çok da rastladığımız bir şey olmadığı için buna sevindim.

Bir de, filmde çok belirgin bir Miyazaki etkisi hissettim. Bilmem başkaları da aynı şeyi düşünmüş müdür? Çevrecilik, insanın dünyaya ve doğaya verdiği zarar, doğada her canlı varlığın birbirine bağlı olması hali ve insanın doğayla içiçe de yaşayabileceği fikri.. Ormanın içinde yürürlerken yerde parlayan ışıklar çok bariz bir şekilde 'Prenses Mononoke' filmindeki benzer sahnelerden esinlenilmişti. Bir de 'bulutların üzerindeki adacıklar' ve gökyüzünde uçuş sahneleri bana yine Miyazaki'nin 'Castle in the Sky'ına doğrudan gönderme gibi geldi.

Özellikle gökyüzü ve uçuş sahnelerinde nasıl kendimden geçtiğimi anlatmama gerek var mı bilmiyorum. (Beni tanımayanlar şu yazıya bakabilirler!) O kadar gerçekçiydi ki (3 boyutlu gözlüklerin de yardımıyla) uçmanın getirdiği o özgürlük duygusunu iliklerime kadar hissettim. Sırf bu sahneler için bile verdiğiniz paraya değer bence.

Bir de filmin başında tabutun yakılma sahnesi bana Gattaca'yı hatırlattı. Ve düşündüm ki: bir de başroldeki çocuğun yerine Jude Law oynasaydı, tadından yenmezdi bu film! :)

3 comments:

  1. Görüşlerinizin büyük kısmına katılıyorum ancak Jude Law konusunda aynı şeyi düşünmüyorum.

    Zira filmde uzaya giden dünyalı tayfası baştan sona Amerikan İngilizcesi ve kültürünün birer mensubu olduğundan bu film için İngiliz aksanıyla konuşan bir aktör en son istenecek şey olur herhalde :)

    ReplyDelete
  2. Merhabalar

    Haklisiniz, ben aksan olayini hic dusunmemistim, daha cok "Jude Law'un gul yuzunu orda gormek isterdim" anlaminda soylemistim :P Pek severim kendisini zira.

    Selamlar

    Moonie

    ReplyDelete
  3. Miyazaki ve Mononoke tadını ben de aldım, üzerine bir de Kurtlarla Dansı koyuyorum. Gerçekten de Holywood klişeleriyle, pek de klişe olmayan şeyleri birleştirmiş bir "görsel şölen" :)

    ReplyDelete