Monday, February 1, 2010

Acıyla başetmek

Şimdi birden 'Dur bakalım Moonie, neler oluyor, nereden çıktı bu acı muhabbetleri?' diyebilirsiniz. Yok çok şükür, acı çekmiyorum, her şey yolunda. Ama insanların acıyı nasıl karşıladıkları ve bu sürecin nasıl işlediğini konu alan bir yazı yazmak istedim. Bu konunun üzerinde durmaya değer olduğunu düşünüyorum.

Acı, hayatımızın çok önemli bir parçası. Hayatın ana amacı yüzeysel bir şekilde 'mutlu olmak' değil, derin mutluluk anlarının acıyı hissettiğimiz anlara baskın çıkabilmesi ve bize yaşamak için gereken enerjiyi verebilmesidir bence. Hepimiz hayatımızın belli noktalarında acılar yaşıyoruz, yaşayacağız. Her şey insan için, hiç kimse 'acı bana dokunamaz' diye genelleme yapamaz.

Acının genelde iki-üç büyük sebebi vardır: Sevdiğin birini kaybetmek, kendi sağlığını kaybetmek ya da çok büyük bir hayalkırıklığına uğramak.

Acının sebebi ne olursa olsun, insan üzerinde yarattığı etki hemen hemen herkeste aynıdır. Önce bir darbe alır insan, derinden bir sarsılır. İnanamaz ilk önce, bir süre inkar içinde yaşar. Sonra kızgınlık duyar, 'neden ben?' diye. Etrafındaki herşeyi ve herkesi suçlamaya başlar. Sonra gerçek, yavaş yavaş kendini hissettirmeye başladığında önce bir bıçak kesmişçesine keskin bir acı, sonra da yoğun bir üzüntü / depresyon sarar insanı. 'Kabullenme safhası' ise son safhadır artık. Depresif düşünceler yerini iç sızlatan bir hüzne bırakır ve insan, artık kabullenmesi gerektiğini anlayıp kabullenir gerçekleri.

Bence insanları bu safhalarda en çok zorlayan şey, acı çektiğini inkar edip o acıyı bastırmaya çalışmak, içine atmak. Ne kadar çok göstermemeye, inkar etmeye çalışırsanız öylesine büyük bir çıban gibi içinizde büyür acı. Gitgide daha çok rahatsız eder, yüreğiniz ağrır, içiniz daralır. Siz yüzünüze farklı bir maske takıp dolaştıkça yüreğinize büyüyen dikenlerini daha çok batırır acı. Bir gün bakarsınız ki patlamaya hazır bir yanardağ gibisiniz. İşte o zaman geri dönüş çok zor olur.

Eğer bir gün birisi ya da bir şey sizi acıtırsa, kendinizi o acıya bırakın. Direnmeyin, savaşmayın, inkar etmeyin. Bir okyanus dalgasının içine dalar gibi acının içine dalın. Acınızı doyasıya yaşayın, istediğiniz kadar ve bağıra bağıra ağlayın, isterseniz çığlık atın. Böylece onun, üzerinizden ve etrafınızdan geçmesine, sizi yıkamasına izin verin. Eğer o okyanus dalgasının önünde dimdik ve kaskatı ayakta durmaya çalışırsanız sizi yıkacaktır.

Acınızı da mutluluğunuz gibi doyasıya yaşayın, onun mutlaka kaçıp uzaklaşılması gereken bir şey olmadığını, hayatın çok önemli bir parçası olduğunu bilin. Acı çekiyorsunuz diye kendinizi suçlamayın. Ama acının içinde de kaybolmayın. Gerektiği gibi acı çektikten sonra kendinize dönün, kendinizi dinleyin. Kendi ruhunuzu bir bebek gibi pışpışlayın, kendinizi teselli edin. Kendinize şefkatle, merhametle yaklaşın. Kendinizi asla suçlamayın.

Acıyı bu şekilde yaşayabilmeyi öğrendiğimiz zaman, bence yaşam bir yağmur damlası gibi berrak, saf ve duru gelecek gözümüze.

İşte o zaman, çektiğimiz onca acının ardından gülümseyebileceğiz.

Ve devam edebileceğiz yaşamaya.




4 comments:

  1. çok güzel dile getirmişsin acıyı ve acının bize yaşattıklarını. özellikle acıyı inkar etme safhası herhalde hepimizin yaptığı ve yıllarca aynı yarayı, aynı acıyı kanattığı bir yanlıştır.. teşekkürler

    ReplyDelete
  2. Merhaba Nilay,

    Tesekkurler guzel yorumun icin. Bence debu insanlarda cogunlukla tekrarlanan bir yanlis oldugunu gordugum icin bu yaziyi yazma ihtiyacini hissettim zaten.

    Sevgiler,

    Moonie

    ReplyDelete
  3. Gene de büyük acılar (aynı şekilde büyük mutluluklar) insanı uyuşturuyor ve ilk anda insan durumu pek fark edemiyor. Sonradan hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını daha net anladıkça daha çok acı çekiyor. Ve katılıyorum, insan acıya karşı direnmemeli, çünkü eninde sonunda kaybeden taraf oluyor.

    ReplyDelete
  4. Merhaba Konfig Muhendisi

    Evet, gercekten oyle. Bir seylerin eskisi gibi olamayacagini bilmek gercekten de aci bir duygu.

    Moonie

    ReplyDelete