Monday, November 17, 2008

21 Grams


Her insan, ruhunu teslim ettiği anda ağırlığının 21 gramını kaybediyormuş. Bu 21 gramın 'ruhun ağırlığı' olduğu söyleniyor. Filmin adı da buradan geliyor. A.G. Inarritu'nun önceki filmlerinden 'Amores Perros' ve 'Babil'i izlemiş, en çok ilkini beğenmiştim. 21 grams de bu fikrimi değiştirmedi. Vasat bir filmden daha kaliteli olduğu su getirmez bir gerçek, ancak beni kendine çok da hayran bırakamadı bu film. İnsanların hayatlarının garip noktalarda kesişmesi açısından Inarritu'nun önceki filmlerine çok benziyor. Ama bazen 'bu kadarı da olmaz ki canım' demekten kendini alamıyor insan. Bir de film bence Türk filmi' derecesine varan bir şekilde fazla trajik olmuş. İnsanı karamsarlığa sürüklüyor, sürekli hastane, hasta insan, hapishane....vs görüntüleriyle insanın içine bir süreden sonra sıkıntı basıyor. Oyunculuklar cok başarılı, Sean Penn ve Naomi Watts çok iyi bir iş çıkarmışlar. Ama bence oyunculaırn çok başarılı olması bir filmi kurtarmaya yetmiyor bazen. Bazı sahnelerde bayağı sıkıldım ve 'artık bitse şu film' diye geçirdim içimden. Kısacası 5 yıldız üzerinden ancak 3 yıldız verebileceğim bir film oldu 21 grams.



Friday, November 14, 2008

Gece Yolculuğu'nda bazı yenilikler


Uzun zamandır yapmayı istediğim bir şeyi yaparak Gece Yolculuğu'ndaki yazılarımı etiketledim. Sağda gördüğünüz etiketlere tıklayarak artık istediğiniz kategoriye rahatça ulaşabileceksiniz. 'Günce'de günlük hayatımla ilgili anılar, duygu ve düşünceler var. 'Deneme' ise daha 'edebi' türden, bir kavram ya da olgu üzerine yazdığım kısa kompozisyonları içeriyor. 'Sinema'da izlediğim filmlerin eleştirilerini, 'kitap'ta ise sevdiğim kitaplardan alıntılar ve onlar hakkındaki fikirlerimi bulabilirsiniz. 'Müzik' ve 'şiir'de güzel bulduğum şarkılardan, kendi yazdığım ya da beğendiğim başka şairlerin şiirlerinden yaptığım alıntılar var. 'Beslenme' bölümünde ise yiyecek ve içecekler ve sağlıklı beslenmeyle ilgili yazılarım yer alıyor.

Artık sayfanın sağ üst köşesindeki kutucuktan da en çok okunan, en çok tıklana ve yorum alan yazılarıma ulaşabileceksiniz.

Ayrıca sayfanın sağına blog'umu takip etmek isteyenler ya da Feeder'ına eklemek isteyenler için bağlantılar koydum.

İyi haftasonları!


Tuesday, November 11, 2008

Üşüyorum mütemadiyen



Beni tanıyanlar bilir, her koşulda, her şartta üşüyebilen nadir insanlardan biriyim. Herkes rahat rahat yerinde otururken zangır zangır titremişliğim vardır. Normal oda sıcaklığında benim el ve ayaklarım buz kesmiş olur genelde mesela. Üstüme yorgan örterim, battaniye örterim, bana mısın demez. Bazen insanlar gerçekten şaşırıyor nasıl bu kadar üşüdüğüme. 'Kansızlık filan heralde' diyip geçiştiriyorum.

Bu kadar üşüyen bir insan olarak kışın ortalama sıcaklığın -10 derece santigrat civarında olduğu bir şehre hangi akla hizmet geldim yaşamaya, onu da bilmiyorum. Üstelik 5 senedir buradayım ve hala soğuğa bağışıklık kazanabildiğimi düşünmüyorum.

Beni en çok şaşırtan şeyse, hiç bir koşulda üşümeyen Amerikalılar! Buna örnek olarak geçen sene her yerin buz kestiği bir kış günü (hava sıcaklığı -15 derece filanken) başıma gelen ve gözlerimi yuvalarından fırlatan olayı verebilirim: Normal paltosunu giymiş, eldivenlerini takmış ama ayağına flip-flop denen parmakarası terliklerden giymiş Amerikali bir genç çocuğu yanımda otobüs beklerken görmem. Ya da etrafta karlar yarım metre olmuşken tişört, bere ve şortla koşmaya çıkanlar. Ya da kışın evlerinin içini yaklaşık 14-15 derece sıcaklıkta tutan Amerikalılar (abartmıyorum). Düşündükçe bile içim üşüyor. Brrr.

Dünya üzerinde buz gibi ellerimi en iyi canım anneannem ısıtır. Ne kadar özledim onu. Ellerimi sıcacık avuçlarının arasına alır, biraz olsun ısınıncaya kadar tutar şefkatle. Ama düşündüm de, o ellerimi tuttuğu zaman belki de sevgidir ellerimi asıl ısıtan, kimbilir?


Friday, November 7, 2008

Nar tanesi nur tanesi


Yaklaşık bir aydır çikolata, dondurma, şeker, tatlı ya da herhangi bir işlenmiş şeker yemiyorum. Aldığım bütün şekeri sadece meyvelerden alıyorum. Bu sayede hem şeker krizlerine girme olasılığım çok azaldı, hem de daha önceden nedense pek yemediğim bir çok güzel meyve keşfettim! Bunlardan biri de nar. Her gün kaşıkla (ve çekirdeklerini de kıtır kıtır yiyerek) nar yiyorum.

Meyvelerin ne kadar mucizevi şeyler olduğunu yeniden keşfettim adeta! Bir nar mesela, alışkın olduğumuz için gayet sıradan geliyor göze belki, ama ne kadar mükemmel bir tasarımın ürünü. O kalın ve soğuk görünen kabuğunun ardında yüzlerce küçük, ışıltılı ve kırmızı yakutlar gibi duran nar taneleri. Kardeş kardeş zarın içinde bekleşen, binlerce küçük mücevher gibiler.

Ya da bir portakalın o kalın kabuğunu kesip içini açtığınızda burnunuza çarpan enfes portakal kokusu.. İnsanın iştahını açan o parlak turuncu rengi. Isırdığınızda sizi hiç bir kolanın ya da gazozun yapamayacağı kadar serinletmesi, içinizi ferahlatması.

Güzel ve olgun bir muzu yemek için açtığınızda burnunuza çarpan o başdöndürücü güzel muz kokusu. Mis gibi tropik iklimleri hatırlatan tadı, dokusu.

Sıcak bir yaz gününde kıpkırmızı, serin karpuz dilimleri..

Yemyeşil, ekşi erikleri tuzlayıp tuzlayıp yemenin keyfi!

Bir salkım üzümü yavaş yavaş, tadına vara vara, keyifle yemek, yeşil serinliğinin içinize yayıldığını hissetmek.

Ya da yemyeşil bir elmanın parlak, sımsıkı kabuğuna dişlerinizi geçirmek, kocaman bir parça koparıp keyifle yemek. Elmanın o hafif ekşimsi, güzel tadı. Mükemmel kokusu.

Meyveler gerçekten mucizevi, çok lezzetli ve çok eğlenceli yiyecekler! Onları bırakıp neden gidip yapay şekerleri yediğimizi hiç anlamıyorum :)

Wednesday, November 5, 2008

Bugün


Bugün ben ilk defa, yolda gördüğüm her Amerikalının yüzünde gerçek bir umut gördüm.
Bugün, ikinci ismi 'Hüseyin' olan, derisinin rengi beyaz olmayan bir adamın dünyadaki en güçlü devletlerden birinin başına getirildiğini gördüm.
Bugün, okulumun sadece Nobel kazanan başarılı bilimadamları, bilimkadınları değil, aynı zamanda bir ABD başkanı da çıkarabildiğini görüp gurur duydum.
Bugün, kendi mahallemizden bir A.B.D. başkanı çıkarabildiğimiz için ayrıca gurur duydum.
Bugün, mahallemin sokaklarında rastladığım siyahi bir adamın, bana bakıp 'Obama!!' diye coşkuyla bağırdığında gözlerinde beliren o umut dolu ışıltıyı gördüm.
Amerikanın her tarafındaki 'Afrikalı-Amerikalı'ların üzerlerinde bir külçe gibi duran o ezikliği attığını, gözlerinin yaşlarla dolduğunu gördüm. Bu günün sonunda gelmiş olduğuna inanamadıklarını gördüm.
Bugün ben, uzun zamandır güvenimi ve inancımı kaybetmiş olan Amerikan değerlerinden bazılarının, yani demokrasinin, özgürlüğün, eşitliğin buralarda belki de hala tamamen kaybolmamış olduğunu gördüm.
Bugün bir tarihin yazılışına bu kadar yakından tanık olabildiğim için kendimi çok şanslı hissettim.

Birds flying high
You know how I feel
Sun in the sky
You know how I feel
Breeze driftin' on by
You know how I feel

It's a new dawn
It's a new day
It's a new life
For me..
And I'm feeling good..


Bu sabah, kulaklarımda Matthew Bellamy işte bunları mırıldanıyordu. Ve ben güzel sonbahar güneşine bakıp mutlulukla gülümsüyordum.

Bugün ben, Amerika'da bazı şeylerin belki de değişebileceğini gördüm.


Monday, November 3, 2008

Kasım ayı



Geldi, çattı. Yarın dünyanın kaderini değiştirebilecek bir seçime tanık olacağız. Amerika Birleşik Devletleri başkanı seçiliyor. McCain mi, Obama mı? Kırmızı mı, mavi mi? ABD'de herkes nefesini tutmuş, 2008 seçimlerinin sonucunu bekliyor büyük bir heyecanla.

Bu arada Barack Obama da bu gece bizim eve üç sokak uzaklıkta olan bahçeli evine geldi sanırım, çünkü okuldan dönerken her yerde polis arabaları gördüm. Yarın akşam Chicago'da Grant Park'ta Obama'nın devasa bir mitingi olacak. Kısacası heyecan dorukta. Hepimiz bir bekleyiş içindeyiz.

Kim seçilirse seçilsin umarım bütün dünya için hayırlı ve yerinde bir seçim olur. Başkan kim olursa olsun umarım sadece ABD vatandaşlarına değil, dünyanın geri kalanına karşı olan sorumluluk ve görevlerini de iyi bilir ve uygular.

Bakalım 'demokrasi' nasıl işliyormuş. Yarın göreceğiz.

Moonshine Chicago'dan bildirdi. :)

Thursday, October 30, 2008

Türk Edebiyatı'ndan inciler


Madem okumaktan bahsettim son yazımda, o halde buyrun sevgili okuyucular, Türk yazarlardan, her biri hayata bakışımı değiştiren, beni büyüleyen romanlar:

1- Yaşar Kemal - Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana


Yaşar Kemal, gerçek bir halk ozanı bence.. Bir pınar o, kendiliğinden çağlayan, efsanevi romanlar yaratan. Türkiye'den böyle bir ozan çıktığı için, böyle bir değerimiz olduğu için gurur duymalı ve onu kaybetmeden değerini bilmeliyiz. Şu yaklaşık çeyrek asırlık ömrümde tanışma şerefine erişmiş olduğum için en mutlu olduğum insanlardandır kendisi :) Ondan başka kim böyle ırmak gibi akan, böyle sular gibi çağlayan cümleler kurabilir?

'Tanyerleri ışıdı, ışıyacaktı. Deniz sütlimandı, apaktı. Küreklerin şıpırtısından baska ses yoktu. Martılar daha uyanmamıştı. Gün doğmadan önceleri, dünya dümdüzken, deniz işte böyle sonsuz bir aklığa keser...'

2- Orhan Pamuk - Kara Kitap


Orhan Pamuk'un romanları arasında beni en derinden etkileyen ve en çok sarsan romanı, ve bence Pamuk'un 'Magnum Opus'u, şaheseri. Okurken Kara Kitap'ın dünyasında kayboldum, saatlerce sayfalarından ayrılamadım, bazı yerlerinde içime derin hüzünler çöktü, büyülendim, elimden bırakamadım. Yine bu toprağın yetiştirdiği yazarlar arasında benim için ayrı bir yeri olacak Orhan Pamuk'un dehasına en iyi örnek, Kara Kitap.

'
.. şehrin ışıklarına dönerken, felaket anlarında ölümü karşılamanın en mutlu yolunun bu olduğunu düşünerek uzak bir sevgiliye acıyla sesleneceğim: canım, güzelim, kederlim, felaketler zamanı gelip çattı, gel bana, nerede olursan ol, ister sigara dumanıyla dolu bir yazıhanede, ister çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında, ister dağınık mavi bir yatak odasında, nerede olursan ol, vakit tamam, gel bana; yaklaşan korkunç felaketi unutmak için perdeleri çekili yarı karanlık bir odanın sessizliğinde bütün gücümüzle birbirimize sarılarak ölümü beklemenin zamanı geldi artık.'

3- İhsan Oktay Anar - Puslu Kıtalar Atlası


Sevgili İhsan Oktay Anar'ın kitapları arasında da en sihirli olanı bu işte. Bu romanı okuduktan sonra günlerce 'Neden bitti?' diye üzüldüğümü, roman üzerine uzun uzun düşündüğümü, önüme gelen herkese bu romandan bahsettiğimi bilirim. İnsanı bambaşka bir dünyaya götürür Puslu Kıtalar Atlası, bir daha da geri getirmez kolay kolay. Bu kitabı okuduktan sonra bence bir insanın hayata bakışının aynı kalması imkansızdır.

"Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere,daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazan o kerteye varıyordu ki,kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir alem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı. Oysa Uzun İhsan efendi, Dünya'nın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi. Her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. Kuran ın kendisi peygamberin dünyayı nasıl okuduğuna bir örnekti ve onun ardında giden herkes, dünyayı onun gibi okuyup şahadetlerini yazmalı ve bunları başkalarına aktarmalıydı. Dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. Yaşanılanlar,görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun,macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk,bu Dünya'nın şahidi olmaktı."


4- Elif Şafak - Mahrem


Elif Şafak bana en çok ilham veren kadınlardan biri. Bence Elif Şafak Türkçe yazsın, hep Türkçe yazsın. Anadilinde yazdığı romanlarını çok seviyorum. Pinhan ve Mahrem de ayrıdır benim gözümde, işte tam da bu yüzden. Mahrem bambaşka bir hikayedir, okurken kendimi sıyıramadığım, kanıma giren, içime işleyen. En çok sevdiğim Elif Şafak romanı da odur. Böylesine içten, böyle bizden olduğu için. Elif Şafak'ın Türkçe kullanımındaki ustalığını en iyi gösteren kitaplarından olduğu için.

'Merak ediyorum arka bahçelerde sırlanmış sırlar, işlenmiş kabahatler, yarım kalmış satırlar kaydediliyor mu satır satır, kelime kelime? bilmek istiyorum bir mahremiyeti var mı insanoğlu-insankızının, insan olmanın? Ara sıra da olsa, gözlerden kaçabileceğimiz, görülmekten kurtulabileceğimiz gececil bir an, karanlık bir nokta kadid bir boşluk, belirsiz bir yırtık, ufacık bir çatlak, önemsiz bir kaçak... hani sanki, bit ısırmış, kene yapışmış, tırtıl kemirmiş, sülük emmiş, güve yemiş, gökten düşen üç elmanın birinden kurt çıkıvermiş kadar küçük, küçücük bir mahremiyet var mı bu seyirlik dünyada.'

Beğendiğim bütün kitaplar hakkında yazmaya kalksam bu yazı çok uzar. İşte anadili Türkçe olan herkesin mutlaka okuması gerektiğine inandığım diğer şaheserler:

Ahmet Hamdi Tanpınar - Huzur
Halid Ziya Uşaklıgil - Aşk-ı Memnu
Peyami Safa - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Ahmet Altan - Kılıç Yarası Gibi
Attila İlhan - Dersaadette Sabah Ezanları
Adalet Ağaoğlu - Fikrimin İnce Gülü
Reşat Nuri Güntekin - Yeşil Gece
Yakup Kadri Karaosmanoğlu - Yaban



Ve tabii okuyup da şimdi burada yazmayı unuttuğum bir çok kitap daha..Tavsiyelerinize açığım, Türk Edebiyatı'nın keşfedilmesi çok uzun sürecek zengin bir kültür denizi olduğuna inanıyorum, daha okuyacak çok kitap vardır, bundan da eminim.


Tuesday, October 28, 2008

Blogger geri döndü!


Sanırım artık çoğu blog yazarının haberi vardır ama buradan da ilan edeyim dedim. Kara bir leke gibi üzerimizde duran sansür yasağı kalktı artık, yazdıklarımız Türkiye'den de okunabilecek.

Şu anda: Kütüphanedeyim, bir kaç saat daha okuma yapıp eve döneceğim. Okumam gereken 700 küsur ders kitabının yanısıra aslında asıl yapmak istediğim şey eve koşturup komodinimin üstünde duran Masumiyet Müzesi'ni kapıp koltuğa yayılıp saatlerce okumak. Henüz 150. sayfalarda filanım ama inanılmaz derecede sardı beni bu kitap.

Akşamları yatağa uyurum diye gidip saatlerce başım yastığa dayalı kitap okumanın da keyfi başka hiç bir şeyde yok!

Monday, October 27, 2008

Plato - Mağara Alegorisi

Bundan binlerce sene önce yaşamış bir düşünürün zekasına kanıt. Biz insanlar için bazı şeylerin hiç ama hiç değişmeyeceğine de kanıt. Üniversite hayatım boyunca öğrendiğim en değerli bilgilerden biri:

Plato'nun "mağara benzetmesi":

Plato'nun benzetmesine göre toplumdaki insanlar (düşünürler dışındakiler) bir mağarada kollarından birbirine zincirlerle bağlanmış ve sırtı mağara kapısına dönük oturan esirler gibidirler. Sadece arkalarındaki ışık kaynağının (doğrunun,gerçeğin) yaydığı ışıkla karşılarındaki duvarda oluşan kendi gölgelerini görebilir, bu gölgelere bakarak eğlenir ve hayatlarını böyle geçirirler. Filozoflar ise kendilerini bu zincirlerden kurtararak her ne kadar zor ve acı verici olsa da yüzlerini cesaretle ışığa (gerçeğe) dönerek hayatın gerçek anlamını ve doğruyu görebilen kimselerdir. Ancak bu kimselerin mağaraya döndükten sonra gördüklerini diğer insanlara anlatması ve onları inandırması da bir o kadar zor olacaktır, çünkü esaret ve karanlık rahattır, oysa gerçekleri görmek ve ışığa bakmak acı verir, cesaret ister.

Friday, October 24, 2008

Bloglarımızdan ne istediniz?

T.C.nin yasakçı devlet zihniyetini esefle kınıyorum! Yazıklar olsun, ülkemde yaşayanlara böyle muamele edenlere. Bu satırları okuyamayacaklar bile. Yazıklar olsun..

Wednesday, October 22, 2008

Bugünlerde

Beni en çok mutlu eden şeyler:

Sonunda toparladığım masam!!!


Portishead'in nefes kesici güzellikteki son albümü: Third


İranlı bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine denediğim ve müptelası olduğum dünyanın en güzel tatlılarından biri: Üzerine nar taneleri serpilmiş yoğurt!



Sabahki spor programının yanısıra öğleden sonraları yaptığım 20 dakikalık esneme egzersizleri. Stres uçup gidiyor sayesinde, bütün vücuduma masaj yapılmış gibi gevşek ve rahat hissediyorum. Madeleine Lewis, iyi ki varsın!



Ve tabii en sevdiğim mevsim olan kış mevsiminin ve en sevdiğim ay olan Aralık'ın geliyor olması! :)



Sunday, October 19, 2008

Kurabiye



Kurabiye'yi güzel bir Ağustos gecesi çıktığımız yürüyüşten dönüşte apartman kapısının önünde bulduk. Yavru olduğu, çok küçük ve şaşkın göründüğü için sokakta bırakmaya gönlümüz elvermedi, sahibi bulununcaya kadar eve alalım dedik. Boynunda bir tasma olmasına rağmen herhangi bir isim, telefon numarası ya da başka bir bilgi yoktu üzerinde. Uzun süren aramalarımıza, taramalarımıza, internete verdiğimiz ilanlara rağmen bir hafta geçmesine rağmen sahibi bulunamadı. O kadar tatlıydı ki onu bir hayvan barınağına bırakmaya da kıyamadık. En sonunda zaten yavru kedi almak isteyen iki arkadaşımıza verdik ve ona sıcak bir yuva bulmuş olduk. Onlar da bizim koyduğumuz Türkçe ismi (Kurabiye) değiştirmeyi kesinlikle istemediler ve Kurabiye yeni evinde mutlu mesut yaşamaya koyuldu :)

Bu haftasonu arkadaşlarımız şehir dışına çıktıkları için Kurabiye yine 3 günlüğüne bizdeydi. O kadar komik ve tatlı bir kedi ki, çektiğim bir kaç fotoğrafını buraya koymak istedim. Kedicikler gerçekten de insanın negatif elektriğini ve stresini alıyor ve insanı rahatlatıyorlar.

Kurabiye Hanım'ın komiklikleri:

- Gittiğim her yere peşimden gelmesi, banyoya bile gitsem kapalı kapının altından patilerini sokarak oraya da girmek istemesi!

- Dersten geldiğimde kapıdan daha girerken anahtar sesini duyup kapıya koşması, ben içeri girer girmez kendini sırtüstü yere atıp, patilerini havaya kaldırıp 'Sev beni' der gibi mırlaması! (Açıkçası bu hareketi başka hiç bir kedide görmedim, görseniz sanırsınız ki bu hayvan kedi değil de bir köpek!)

- Koltukta kitap okurken yanımda kıvrılıp yatması ve elimle arada sırada sevdiğimde dizel motoru gibi 'gurrr'laması :)

- Evin içinde gecenin bir köründe durup dururken bir anda saatte 70 kilometre hızla koşmaya başlaması, sağa sola vınlaması.

- Penceremizdeki jaluzinin ipleriyle oynarken ulaşamayacağını bile bile aynı noktaya 700 kere zıp zıp zıplaması.

- Kendi görüntüsünü aynada görüp onu başka bir kedi sanması ve kendini tehlikede hissedip kuyruğunun bir anda kocaman kabarması. Sonra aynaya koşup pat diye cama çarpıp şapşal şapşal dolanması etrafta :)


Bütün bu halleri bizi gülmekten yerlere yatırıyor Kurabiye Hanım'ın. Bir kaç tane daha pozu da burada:


Uyurken..


Pencereden sokağı izlerken..


Ders çalışmamı protesto etmek için okuduğum kağıtların üzerine iyice yerleşmişken!


Ve yine uyurken! (Hiç böyle uyuyan kedi gördünüz mü?:)


Thursday, October 16, 2008

Masamın üstünü



Toparlamam lazım. Acil olarak.


Portatif hoparlörüm, cep telefonum, minik Türk bayrağı, Van Gogh'un en sevdiğim gece kahvesi resmi, başında kep olan beyaz ayıcığım, üzerinde onlarca not olan küçük beyaz tahta, çeşitli nikah ve bebek şekerleri, teneke çikolata kutusu, oyuncak bir deniz feneri, onlarca kuruboya, onlarca tükenmez kalem, her renk markör, klips, turuncu post-it kağıtlarım, bilgisayarım, bilgisayarımın faresi, onlarca kitap, yüzlerce kağıt, bir adet Theraflu cold paketi, cüzdanım, su bardağı, bir çok kablo, kocaman bir şişe limonlu soda, bir kaç dergi, bilgisayarımın uzaktan kumandası (evet böyle bir şey var, Mac'i olanlar anlar:), oyuncak Alaaddin'in sihirli lambası, küçük bir el kremi kutusu, iki klasör, bir şarj aleti, bir de fotoğraf çerçevesi.

Aman aman, daha yazarken yoruldum.

Wednesday, October 15, 2008

The Diving Bell and the Butterfly



'Dalgıç giysisi ve Kelebek'. Şiir gibi, senfoni gibi bir film. Çok acıtıyor. Biraz da ağlatıyor. Hikayesi çok derin ve anlamlı çünkü. İnsan ruhunun ta içine, derinliklerine bir bakış. Bizi insan yapan herşeyi 2 saatte gözler önüne seren bir şaheser.

Vücudunun her yanı felç olmuş, yalnızca tek bir göz kapağını oynatabilen bir adam nasıl yaşar? Neler yapar, çevresi ile nasıl iletişim kurar, neler düşünür, kendini hayata nasıl bağlar? Gerçek bir hikayeden uyarlanılmış bu Julian Schnabel filmi bize bu soruların cevaplarını veriyor. Ve sadece cevaplarını vermekle kalmayıp, bizi o adamın yerine koyuyor, hayata onun gözünden bakmamızı sağlıyor. Böyle bir hayat yaşamak durumunda kalmak nasıl bir şey olurdu? Filmde bunu görüyoruz.

Filmin dayandığı gerçek hikaye şöyle:
Fransız Elle dergisinin editörü Jean Dominique Bauby 1995 yılının soğuk bir Aralık gününde aniden ve bilinmeyen bir sebepten beyin kanaması geçiriyor. Girdiği komadan 3 hafta sonra vücudunun, sol gözü dışında bütün her yeri felç olmuş olarak uyanıyor. Çok çok nadir olarak görülen bu duruma 'locked-in syndrome' yani 'kendi vücudunun içinde kilitli kalma sendromu' deniyormuş. Çoğumuz için en kötü kabuslarımızdan daha da kötü bir duruma eşdeğer aslında. İnsan beyni çalışıyor ve aktifken, vücudunun hiç bir yerine hakim olamamak..

Jean-Do, ilk başlarda cehennemi yaşıyor gibi hissediyor. Adeta ağır bir dalgıç giysisinin içinde hapsolmuş gibi çaresiz hissediyor kendini, çok doğal olarak ölmek istiyor. Ancak zamanla kendi deyimiyle 'kendine acımayı bırakıyor' ve kaybetmediği en güçlü varlığının hayalgücü ve zekası olduğunu farkediyor. Konuşma terapisti ile
oluşturdukları özel bir sistemle dış dünyayla iletişime geçiyor. Sadece tek gözünü kırparak diyaloglar kuruyor, sorular soruyor, cevap veriyor. Onun 'kelebek' dediği de hayalgücünün sınırsız ufukları zaten. Dalgıç giysisi ne kadar ağırsa, kelebek de bir o kadar hafif ve uçucu. Kelebeği sayesinde hayal edebildiği her yere gidebiliyor, hayal ettiği her şeyi yazabiliyor. Ve yardımcısı sayesinde sadece tek gözünü kırparak yaşam öyküsünü yazıyor. (Fransa'da ve dünyanın çoğu yerinde en iyi satan kitaplar listelerine girmiş bu kitabın adı da 'Le scaphandre et le papillon' (Dalgıç giysisi ve kelebek)

İnsanın en dayanılmaz sandığımız durumlara bile nasıl uyum sağlayabildiğine bir örnek bu öykü. İnsanın azmedip hayata bağlanınca neler yapabileceğinin, en aşılmaz engelleri bile aşabileceğinin gerçek kanıtı. Böylesine anlamlı bir hikayeye oturtulmuş, böyle başarılı filmler çok nadir bulunuyor günümüzde. Şiddetle tavsiye ediyorum.


Elveda Fazıl Hüsnü Dağlarca





Geçip gideceksin
Karanlığın

Nereye götürdüğünü bilmeden hiç


................
Sen geçip gideceksin
Bütün aydınlığı
Böylece bırakıp...



Fazıl Hüsnü Dağlarca, 'Günlerde'





Fotoğraf: Ara Güler




Sunday, October 12, 2008

Children of Heaven - Cennetin çocukları


Çocukluğun o sihirli bahçesini çok güzel anlatan, insanın içini ısıtan bir film 'Cennetin çocukları'. İranlı yönetmen Majid Majidi kendi yazıp yönettiği bu filmde bir çift ayakkabıyı paylaşmak zorunda kalan bir abi-kızkardeşin öyküsünü anlatıyor bize. O kadar içten, o kadar sıcak bir film ki, kendimi adeta İran'da o derme çatma evde iki küçük kardeşle birlikte yaşıyor gibi hissettim. Onların gözleri yaşarınca benim de gözlerim yaşardı, onlar gülünce ben de güldüm. Dar sokaklardan nefes nefese koşarlarken, onlarla birlikte ben de heyecanlandım, acaba yetişebilecekler mi hedeflerine diye. O kadar saf, masum bir mutluluktu ki onlarınki. Havaya üflenen bir sabun köpüğünde, sığ ve serin bir avlu havuzunda, ya da yepyeni bir çift ayakkabıda bulabiliyorlardı mutluluğu o çocuklar. Belki de mutluluğu çok karmaşık, pahalı ve önemli görünümlü şeylerde arayan yetişkinlere önemli bir ders vermek istiyorlardı. 'Bakın, mutluluk aslında bu kadar kolay' der gibi.

Bir de anladım ki, herhalde hayatta insanın yüreğini en çok acıtan şey küçük bir çocuğun ağlaması. Bütün çocuklar o kadar tatlı, saf ve masum ki insan ağlayan minik bir çocuğun görüntüsüne bile dayanamıyor. Filmde bile olsa. Oysa ki gerçek hayatta, şu anda bile dünyanın dört bir tarafında savaşlar, yoksulluk, aile içi şiddet...vs gibi sebeplerden ağlayan ne kadar çok çocuk var. Düşündükçe içim acıyor.

Wednesday, October 8, 2008

Yıllık yazılarım



Gece gece nostaljinin içine düştüm.

Bundan tamı tamına 5 buçuk sene önce, canım üniversitemden mezun olurken sevgili arkadaşlarımın bana yazdıkları yıllık yazılarını buldum çıkardım bir yerlerden. Okudum, gözlerim yaşardı. Bu insanların hepsiyle görüşemiyorum şu anda ne yazık ki. Bazılarıyla hayat aramıza girdi, hayat ve meşguliyetleri, belki de okyanuslar, kıtalar.. Ne olursa olsun bu yazıları yazan insanlardan her birini çok büyük bir sevgiyle ve hasretle andım. Ne çok seviyormuşum meğer ben onları. Bir kez daha anladım.

Bizim mezun olduğumuz sene üniversitemizin yıllığı olmadı. Bu yüzden bu yazıların bendeki tek kopyası bilgisayarımdaki bir word dosyası. Bir daha kaybolmasınlar diye onları buraya da koyuyorum. (İsmimi yazdıkları yerleri 'Moonshine'la değiştirdim, yazıları yazanların isimlerinin sadece baş harflerini koydum gizlilik prensiplerim sebebiyle)

Yazıları yazanlara: Şimdi dünyanın neresinde olursanız olun, çok teşekkürler canım arkadaşlarım. İyi ki varsınız, iyi ki bu yazıları yazmışsınız. Umarım yeniden kesişir bir gün yollarımız bir yerlerde..

İşte canım dostlarımın gözünden üniversiteden mezun olup uzaklara uçmak üzere olan ben, Moonshine:)

------------------------------------------------------------------------------------------------------

... ... ... insanın derinliklerinde bir yerde bir şeyleri kıpırdatıyorsun. Tatlı ve sevilmeye değer bir şeyleri; artık uzak olduğumuz ya da olmamız gerektiğine inandırıldığımız çocukluğun hala ve sonsuza dek yaşatılmaya layık olduğunu, soğukta tiril tiril titremeyi, farklı memleketlerde teras katlarında dudakları tuzdan morarıncaya dek yenen soslu mısırlarla diller dökmeyi, karanlıktan korkup dolu dolu yaşamaya sarılmayı, Snoopy ve Pooh çıkartmalarını, rozetlerini hatırlatan ancak seni tanıyana nasip olanın uzanabileceklerini. Yavru kedilerle dolu bir bahçeyi, uçsuz bucaksız suları, sonu gelmeyen kahvaltıları, sıcağın altında cızırdaya cızırdaya okunan romanları, alelacele yazılan ‘paper’ları, 0,7’lerle doldurulan türünün son örneği A5 defterleri, yıldızlı simli tokaları, kimlikten tanınmayan yüzleri... Kim verdi sana bu güzel saçları, bu iri gözleri küçük kız? Kim kayırdı seni? Ailelerinin küçük kızları “okumaya” gidiyorlar şimdi aynı eyaletlerde. Bu sayede kurtuluyorum inşallah bir gün tekrar görüşürüz demekten. Eninde sonunda olacak bu değil mi herkesle “ağlaya ağlaya” vedalaşılır elbette, görüşeceğiz, denir, “mutlakaaa”. Hiçbir şey kolay olmuyor, ‘al sana işte, ne istiyorsan yaz,’ diyorlar, içim acıyor. Yıllar sonra açıp tekrar baktığında aa bu kız bana bunları yazmış diyeceksin eninde sonunda, zaten bu, seneler sonrasına ait şimdiden yazılan, şimdiden açılan ama vakti gelmemiş bir mektup. Ben bunları yaşlanmış Moonshine'a yazıyorum, çoluk çocuğa karışmış, değerli sosyal bilimciye, mavi sırt çantalarından deri evrak çantalara geçiş yapmış Moonshine'a.

S

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Evvel zaman içinde, diyarın birinde elinde pembemtrak sihirli değneği, yüzünde kocaman gülümsemesi ve arkasında zıplayan kedisiyle bir büyücü-prenses-perisi yaşarmış. Kalbisi kocaman, kendisi küçücük olmasına rağmen misyonu basitmiş. Etrafta dolaş, insanları güldür; gülmeyenleri büyüle, büyülenmeyenlerin kafasına vur... Geleceğin Chicago prensesi, bugünün SPS büyücüsü, dünün 'elinde bal çanağı taşıyan ayıcıkların' perisi olarak herkes onu severmiş. Kimse onu incitmeye kıyamazmış, gülüşünden bi parça sesinden bi damla şeklinde yanında
dolaşırlarmış. Yine de etrafta dolaşan daha büyük ve sakallı varlıklar, geceleri onu korkutmaya çalışırlarmış. Amaçları sihirli değneği ondan çalmak, ve pooh diyarını yok etmekmiş. En sonunda başarmış, bir hileyle sihirli değneği çalmışlar. Ama bakmışlar, keramet değnekte değil onun sahibindeymiş.. Böylece onlar da anlamışlar gerçeği, sevmişler çok küçük periyi ve onlar da inanmışlar normal bir ayıdan daha akıllı olduğuna Yoginin. Hatta o kadar çok sevmişler
peri-büyücü-prensesini; gitmişler kocaman kalbinin peşinde ta denizin ötesindeki yeni sarayına....

B

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Üniversiteye girdiğimizde başlayan dostluğumuz, Almanya seyahatimiz boyunca daha da pekişti. Bütün bu zaman içerisinde senin, bardağın hep dolu tarafını görmenin yanı sıra, çevrendekilerin de benzer değerlendirmeler yapabilmesini sağladığını gördüm. Bu harika özelliğine ek olarak, kendine güvenini ve yüzünden eksik olmayan gülümsemeni (Dört yıl içerisinde karşılaştığımız ve gülümsemediğin bir günü hatırlamıyorum) de, gelecekte şartlar ne olursa olsun kaybetmemeni diliyorum. Eşsiz yazılı ifade yeteneğini yeterince takdir edebildiğimden emin değilim ancak Chicago’daki hocalarının ve arkadaşlarının da bu konuda benim düşüncemi paylaşacakları, sanırım buna sıkça tanıklık etmiş benim açımdan büyük bir kehanet olmaz. Bu son gruptaki kişilerle bir diğer ortak düşüncemiz de, içinde bulunduğun bir gruba ne kadar çok şey kattığın ve o grupta yaşananları ne kadar hatırlanmaya değer kıldığın hakkında olacak. Tüm bunları dört yıl boyunca benimle paylaştığın için, sana çok teşekkür ediyorum. Diliyorum gelecekte tüm hayallerini gerçekleştirirken, beni de hep hatırlarsın.

B

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

So, we'll go no more a-roving
...So late into the night,
Though the heart be still as loving,
...And the moon be still as bright.

For the sword outwears its sheath,
...And the soul wears out the breast,
And the heart must pause to breathe
...And love itself have rest.

Though the night was made for loving,
...And the day returns too soon,
Yet we'll go no more a-roving
...By the light of the moon.
-Lord Byron

Gideceğin yer neresi olursa olsun, umarım herşey dilediğince olur. Yolun açık
olsun..
Sevgiler,
C

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Hey sen! evet evet sen, boşuna sağa sola bakma; seni kastediyorum. Ya güzelim, yol ortasında durup "ben mi?" gibi anlamsız sorular sorma. senden başkası duyamaz beni. Bak şimdi, çikago uçağına binmek için önce sağa dönüp merdivenlerden yukarı çıkacaksın, sonra solu takip edeceksin. tamam, kabul ediyorum! işaretler olunca yolu bulabildiğini anlıyorum da, iki yıldır arkadaşız, bir kez bile doğru yöne sapmadın ders çıkışında:))
"nereden başlasam, nasıl anlatsam..." lisedeyken de kabusum olmuştu yıllık yazıları; insan sevdiğine kolay kolay yazamıyor (şekil 1A).
izninle, yıllık sayfanı kötü emellerime alet ederek bana olan güvenini suistimal etmek istiyorum. "Ben ona resmen aşığım" ve bunu sana borçluyum gece yürüyüşüm. minik yengeç’im, ikhwan'ım böhü böhü'm, yer-yön bulma özürlü sevgi kelebeğim, beyond my control'üm, eternity and a day'i beraber izleyemediğim, chica'm guapa'm, sıfatları daha ne kadar uzatsam?
bir buçuk sene oldu seni tanıyalı, topu topu bir buçuk sene! Sığdırabildiğimiz kadar anı doldurduk sepete. Gözyaşlarıyla ıslandık, kahkahalarla ısındık. şimdi sen, sepeti koluna takıp çikago'ya gidiyorsun. ufacık olsam beni de sıkıştırır mısın valizine?
Ayakizlerine takıldığım kaç kişi vardır? peşine takılıp iki kişilik ders bile aldım. (okul tarihinin nadide vakalarındandı vesselam; hoca, sen, ben! dersi kırmak ne mümkün?)
Bana "yıllık yazısı yaz" diyorsun da, paylaştıklarımızı iki satıra sıkıştıramam ki! el insaf, gece yürüyüşüm!
Bebek;) hasta luego mu desem, üç nokta mı koysam, yoksa iğrençlik yapıp "to be continued" mu eklesem? neyse... az sonra kayfaltıya ineceğiz birlikte!

E

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Canım canım Moonshinecıma,
S'yle baktığımız kahve falının doğru çıkmış olmasının sevincinin yanında, seneye dolabımın sağ kapağında asılı olan kabartmalı Winnie the Pooh posterinin kalkacak oluşunun üzüntüsü var... Kapı açılır açılmaz duyduğum “Z....cigim!” sesi yerine taa Şikagolardan gelen maillerle yetinecek olmak zor gelse de biliyorum ki birbirimizden hiç kopmayacağız ve sen annene benzeyen birini gördüğünde hep beni ve herşeyden tatlı minder keyiflerini bozuşumu :) hatırlayacaksın. Ama kimbilir belki de bir gece uyandığında elimde bir bardak sıcak ve ballı sütle yanında bulabilirsin beni.

Z

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Birlikte kaldığımız bir buçuk sene boyunca her konuda saatlerce konuşmayı, odanın içinde yaptığımız bizi gülmekten öldüren konuşmalar için defter tutmayı, gece yarısı acıkıp pide seansları düzenlemeyi, senin bilgisayarın başından kalkman için benim dolabıma kitlemem gibi garip alışkanlıkları edindik.
Senin sürekli mutlu olabilecek bir şeyler bulmanı, hiçbir olay için kendini en azından benim yaptığım kadar yıpratmamanı bu bir buçuk sene boyunca takdir ile karşılamıştım. Ayrıca istediğinin ne olduğunu o kadar iyi biliyorsun ki, hiç bir olay veya kişi senin yolunda bir engel oluşturamıyor. Bu özelliğinden dolayı her zaman istediğin başarıyı yakalayacağına ve hiçbir zaman kaybetmeyeceğine inanıyorum. Yüzünden hiç kaybolmayan gülümsemenin her zaman ve her yerde seninle olmasını diliyorum, Moonshinecık.

H
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Hep neşeli hep kıpır kıpır arkadaşım Moonshine, proje anılarımızı, ne kadar fazla Winnie the Pooh hayranı olduğunu, tiyatro anılarını ve çalışma odasından bilgisayarları toplayıp kaçışlarımızı hiç unutmayacağım:) Bazen sıkılıp gecenin bir yarısı dışarı çıkıp çimlerin üzerine uzanıp walkman dinlediğimiz ama hiç yıldız göremediğimiz günleri hep gülümseyerek anıyorum...

Hayatın beklentilerinin ötesini getirmesi dileğiyle , E
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Kendine ait o kadar güzel, saf ve belirli bir dünyan var ki, şiirler, resimler, kitaplar, imrenmemek elde değil. Ne istediğini biliyorsun, neyi sevdiğini biliyorsun, ve en önemlisi sevdiğin şeyler için vakit ayırıyorsun, vakit ayırmayı biliyorsun. Hayatını dilediğince yaşıyorsun. Bunu kimsenin bozamaması dileğiyle...

M


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Fotoğraf: Üniversite mezuniyetimizde keplerimizi fırlatırken! (Ben de o fotoğrafın içinde bir yerdeyim:) Ne kadar küçükmüşüz, ne kadar coşkuluymuşuz o zamanlar. Zaman nasıl geçiyor, anlamak mümkün değil.

İşte yıllık sayfamı böylece blog'uma koymuş oldum. İleriki yıllarda bakıp bakıp hatırlamak üzere!




Tuesday, October 7, 2008

Howl's Moving Castle


'Howl'un yürüyen şatosu' Miyazaki'nin son filmlerinden. Ne zamandır izlemeyi istiyordum, dün ancak izleyebildim. Miyazaki'nin filmleri içimi öylesine saf bir mutluluk ve huzurla dolduruyor ki, adeta çocukluğuma dönüyorum. Kendimi yorgun ve hasta hissettiğim bir akşamda bu filmi izlemek gerçekten ilaç gibi geldi. Öylesine güzel renkler, şirin karakterler, muhteşem dünyalar var ki film bittikten sonra filmin içinden çıkmak ve gerçek dünyaya dönmek istemiyor insan. Yönetmen hem güldürüyor, hem de detaylara gösterilen dikkatle şaşırtıyor ve sevindiriyor. Filmin ana fikri ise bence iyiliğin ve saflığın eninde sonunda herşeyin üstesinden gelebileceği, en kötü ruhlu insanları bile yumuşatıp iyi tarafa doğru çekebileceği. Daha güzel bir ana fikir de düşünemiyorum zaten!

İyi ki varsın minik, güleryüzlü, çekik gözlü adam. İyi ki varsın ve böyle filmlerle bizi başka dünyalara götürebiliyorsun.


Thursday, October 2, 2008

58 basamaklı merdiven



Zaman durdu..
Zaman durdu, geçmişe bir koridor açıldı, yaşamın ortasında.
O koridordan içeri baktım.

Küçücük çocuklarken koşarak tırmanırdık o beton merdivenleri.
Küçücük olduğumuzdan mıdır acaba, bize ne kadar uzun gelirdi.
Hiç bitmeyecekmiş gibi. Sonsuza dek yukarı doğru uzayacakmış gibi.
Merdivenlerin tepesinde küçük evinin, küçük bahçenin olduğunu, senin orada bizleri beklediğini bilerek.
Sevinçle, zıplayarak çıkardık o merdivenleri.
İçimizde çocuksu şarkılarla.
Annemin elinden tutarak bazen.
Bazen anneannemin.
Ve bir kere sırf meraktan kaç tane basamak var diye saydık.
Teker teker, sabırla saydık.
58 tane basamak..
58 tane basamağın ucunda senin küçük, mütevazi evin.

En son, bir iki sene önce, hatırlıyorum.
Hatırlıyorum seni en son gördüğüm anı.
Yine aynı hızla merdivenleri çıktık.
Tek başına oturmuş, televizyon izliyordun. Televizyonun sesi neredeyse sonuna kadar açık.
Kendi küçük dünyasında, mutlu ve huzurlu, ana haber bültenini izleyen yaşlı bir adamdın. Açık pencerenin sallanan tülleri arasından gördüm. Gördüm ve pencerenin dışından gülümsedim sana. Görmedin.

Şimdi zaman durdu.
O 58 basamaklı merdiveni çıkmanın hiç bir anlamı yok artık.
Ucunda sen yoksun artık.

Rüzgar eser, mevsimler geçer, şehrin karmaşası içinde arabalar, insanlar, ışıklar, sesler birbirine girer.

Şehrin küçük bir tepesinde, küçücük bir evde, o yaşlı adam yoktur artık.
Kim farkeder?

Monday, September 29, 2008

Hoşçakal Eylül..


Eylül yerini Ekim'e bırakıyor yarın. Yağmurlarla ayrılıyor aramızdan.
Okul başladı. Hava serinledi. Kampüs yine öğrencilerle doldu.
Öğrenmeye ve öğretmeye yeniden başladım. Mutluyum!
Ekim geldi. Kış geliyor.
Bu sene çok daha fazla çabalamam, daha da çok çalışmam gerekecek büyük bir olasılıkla. Zaman planlamasını çok daha iyi yapmalıyım.

Bir aydır her gün blog'umun yanısıra kişisel bir günlük de tutuyorum. Elimde tuttuğum bir kalemle gerçek bir kağıda yazmanın keyfi bambaşka. Her gece yatmadan önce bir 5-6 dakika küçük bir sayfa dolusu yazıyorum, o günün olaylarını, neler yaptığımı, bazen neler düşündüğümü. Tam uyumadan önce bu şekilde beynimi boşaltmak ve düşüncelerimi, planlarımı kağıda geçirmek çok iyi geliyor.. Hem ileride dönüp baktığımda her gün neler yapmış olduğumu görebilirim! En son lise sonda günlük tutmuştum sanırım! Ne kadar keyifli olduğunu unutmuşum.

Hava serinliyor yavaş yavaş. Gelen kıştan korksam da soğuklara artık alıştım da sayılır aslında. Hem ben kışı çok seviyorum, bilmem daha önce söylemiş miydim? :)





Fotoğraf: Galena - Illinois'te sonbahar renklerine bürünmüş bir ağaç.



Thursday, September 25, 2008

Gezmek istiyorum dünyayı!


İçimde çılgıncasına bir gezme isteğiyle yanıp tutuşuyorum! Dünya üzerinde o kadar çok gitmek istediğim yer var ki.. Uzak diyarlar, kültürler, insanlar beni çağırıyor sanki. Sevdiğim 'haydi kalk yarın gidelim' dese hemen küçücük bir bavul toplayıp alıp başımı gidebilirim :)

Şu anda gitmeyi ve gezmeyi en çok istediğim ülkeler, önem sırasına göre:

- Japonya
- İran
- Çin
- Peru
- İrlanda
- Rusya

Bir de, itiraf ediyorum, şu adamı çok ama çok kıskanıyorum!



Biz de bulabilsek şöyle bir sponsor, gezebilsek her yeri. Gezmek istiyorum dünyayı!


There Will Be Blood


There Will Be Blood, uzun zamandır izlediğim en etkileyici, en güzel filmdi. Yönetmen Paul Thomas Anderson'ın diğer bir filmi olan Manolya en sevdiğim filmlerdendir ve benim ve eşimin hayatımızda özel bir yeri vardır o filmin. (Daha sonra başka bir yazımı tamamen Manolya'ya adamayı düşünüyorum:) Bu filmle de yönetmenin ne kadar başarılı olduğunu bir kere daha görmüş oldum. Daniel Day-Lewis'in bu oyunculukla Oskar heykelciğini kapmasına hiç şaşmamalı. Bu filmde gerçek oyunculuğun nasıl olduğunu göstermiş bize adeta. Bu film sayesinde gerçek bir oyuncunun sadece yüz ifadesiyle ya da mimikleriyle değil, bütün vücuduyla oynadığını, rol yaptığını gördüm. Tek kelimeyle inanılmaz bir rol yeteneği sergilemiş.

Film 3 saate yakın olmasına rağmen kesinlikle sıkılmadım. Müzikler, sinematografi, sinema dili, kurgu...herşeyiyle mükemmeldi. Filmin renkleri ayrı bir güzeldi, gökyüzünün rengi, toprağın rengi, petrolün siyah parlak rengi.. Ama tabii bu filmi 140 ekranlık devasa bir HDTV televizyonda ve Blu-Ray formatında izlemiş olmamın katkısı da olabilir tabii :) Blu-Ray, DVDden de öte, görüntü kalitesini hat safhaya çıkaran bir teknoloji. Eğer imkanınız varsa tavsiye ederim, filmleri bu formatta izleyin mutlaka. Film keyfinize keyif katıyor gerçekten! Özellikle de sinematografik açıdan bu denli başarılı olan filmleri izlerken.

There Will Be Blood, Anderson'ın yeni mucizesi bence. Film bittikten sonra uzun süre etkisinden kurtulamadım, hakkında düşündüm, kafa yordum. Bu senenin en iyi filmlerinden biri olan bu filmi kaçırmayın derim!


Tuesday, September 23, 2008

Be Kind, Rewind

Jack Black ve Mos Def'in oynadığı sıcacık bir komedi, 'Be Kind Rewind'. Yönetmen Michel Gondry'nin hayranıyım zaten, bu filmde de o kendine özgü tarzıyla çok güzel bir iş çıkarmış.
Video kaset kiralayan bir dükkanda çalışan iki kafadar, bir kaza sonucu bütün kasetler silinince en ünlü ve popüler filmleri kendi kafalarına göre, kendi el kameralarıyla çekmeye başlıyorlar. Zamanla bu 'uyarlamalar' o kadar popüler oluyor ki herkes satın almak için sıraya giriyor. Bir süre sonra bu ikilinin amacı dükkanlarını batmaktan kurtarmak oluyor, ve filmleri de bu amaç uğruna satmaya başlıyorlar. Ama gerçekten o kadar komik ki izlerken o kadar çok güldük ki, koltuktan düştük neredeyse! Güzel ve keyifli bir akşam geçirmek ve bol bol gülmek isterseniz şiddetle öneririm.



Wednesday, September 17, 2008

Hafıza: Bir nimet mi, bir lanet mi?


Hafızamızla ilgili bilmediğimiz o kadar çok şey var ki..
Bazı anıları neden çok iyi hatırlıyoruz?
Bazı şeyleri nasıl çabucak unutabiliyoruz?
Beynimiz neyi kaydedip neyi sileceğine nasıl karar veriyor?
Beynimizin kör kuyularında kaybolduğunu sandığımız bazı anılar yıllar sonra nasıl birden ortaya çıkabiliyor, onları ne tetikliyor?
Bazı şeyleri istesek de hatırlayamamak, bazılarını çok istesek de unutamamak..
Hafızamız: Bir nimet mi, bir lanet mi?

Kendimi bildim bileli 'fil gibi' dedikleri türden bir hafızam oldu. İstesem de istemesem de çoğu şey, anında hafızama yazılıyor.
Neler beynime kazınmadı ki..
Okuduğum kitaplardaki karakterlerin isimleri..
Yıllar önce geçen bir konuşmada sarfedilen sözler..
90lı yıllarda hiç kimsenin hatırlamadığı pop müzik şarkılarının sözleri..
3 yıl önce bir bahar gününde giydiğim kıyafetler..
Yıllar önce okuduğum bir gazete haberinde kullanılan bir tanım..
Çok küçükken tanıştığım birinin bana öğrettiği bir atasözü, bir deyim..

İstesem de istemesem de yıllar boyunca beynime kazındı bütün bu ayrıntılar. Bana söylenen iyi ya da kötü herşeyi kaydeden bir beynim var. Fotografik bir hafızam yok, görsel olarak hatırlayamadığım çoğu şey var hatta. Ama kelimeler beynime tam anlamıyla yazılıyor. Özellikle yazılı ve sözlü olan herşeyi iyi hatırlıyorum. Bu yüzden insanlara karşı hiç bir zaman kin tutmasam da bana söylenmiş iyi ya da kötü bir sözü hiç bir zaman unutamam, istesem de, istemesem de.

Seneler önce Alzheimer hastalığına kaybettiğimiz dedem den sonra geçtiğimiz hafta canım babaanneme de teşhis konuldu. İnanılmaz üzülmeme rağmen yapabileceğim pek bir şey yok. Yapabileceğimiz neredeyse hiç bir şey yok. Şu anda sadece Amerika Birleşik Devletleri'nde 4.5 milyon Alzheimer hastası yaşıyor. Her yıl binlerce yeni hastaya teşhis konuyor.

Bu hastalıkla ilgili yapılmış en vurucu film olan Iris'de Iris Murdoch adındaki ünlü kadın yazarı oynayan Judi Dench, hastalığının farkında olduğu ilk zamanlarda hüzünlü bakışlarla diyordu ki kocasına: 'Kendimi, simsiyah bir boşluğa doğru yol almış bir yelkenliye binmiş gibi hissediyorum.'
Nasıl bir histir, böyle bir yelkenlide yol almak?


Nasıl olur, yıllarca, yıllarca beyinde birikmiş anıların birer birer hafızanın kör kuyularında kaybolması?
Üzerinde o kadar çalışılan bilgilerin, becerilerin, deneyimlerin, yeteneklerin birer birer yokolması, bir daha bulunamayacak şekilde bir hiç olup gitmesi?
İnsanın 75 küsur yıllık yaşamında biriktirdiği herşeyin, sevdiklerinin yüzlerinin, isimlerinin, güzel anılarının, mutluluklarının, gözyaşlarının unutulması?

Bilmiyorum.

Dedem ölmeden bir iki yıl önce bir gün babamın adını ve soyadını bir plaketin üzerinde okuyup bana büyük bir içtenlikle 'Bu kim kızım?' diye sorduğunda ona ne cevap vereceğimi bilemediğim gibi.

Hafızanın bize bahşedilen bir nimet mi, yoksa bir lanet mi olduğunu bilemediğim gibi.






Alzheimer hastalığıyla ilgili bazı bağlantılar:

Türk Alzheimer Derneği
Alzheimer Bilgilendirme Platformu
Alzheimer Foundation of America
Alzheimer's Association




Resim: Salvador Dali - Hafızanın sürüp gitmesi
Şu anda dinlediğim: Godspeed You Black Emperor! - Sleep

Tuesday, September 16, 2008

My Blueberry Nights



Sade, saf, masum bir aşkı anlatan güzel bir film My Blueberry Nights. Galiba artık çok karmaşık kurgulardan, izleyiciyi ters köşeye yatırma amacı güden şaşırtıcı konulu filmlerden bıktım biraz. Gerçek hayatı filmlerde görmek istiyorum onun yerine. Wong Kar Wai'nin kurgu yerine sinematografiye, renklere, görüntülerin güzelliğine ağırlık vermesi çok hoşuma gidiyor tam da bu yüzden. Çok rahat ve huzur dolu geldi bu film bana, izlerken kendimi kasmak ve bütün ayrıntılara dikkat etmek zorunda olmamak çok iyi geldi. Yönetmenin çok sevdiği kırmızı renk ağır basmış yine, arada maviler de yok değil (filme adını veren blueberry turtasının rengi!). Film kendini ve aşkı bulmanın hikayesi aslında.. Müziklerin güzelliği (In the Mood for Love'da kullanılan Yumeji's Theme burada da var) ve Norah Jones'un kadifemsi sesi de filme ayrı bir hava katmış. Muhteşem ve başdöndürücü bir film değil de, daha sıcak, sıradan ve rahat bir film izlemek isterseniz bir akşam, bu filmi tavsiye ederim.


Sunday, September 14, 2008

Mutluluk budur


Şu ikili, en sevdiğim yazarın bir kitabı, artı gecenin sessizliği...Eşittir mutluluk :)


Friday, September 12, 2008

Oyuncaklarım


Bazı eşyalara ne kadar garip bir şekilde bağlanıyoruz, değil mi?

Sanki onlar bizi geçmişimize bağlayan, elle tutulur köprülermiş gibi.

Bazen kendimi genç bir kadın olduğum kadar, küçük bir çocuk gibi de hissediyorum! Ne kadar minimalist bir yaşamı savunursam savunayım, bazen teorilerini gerçeğe uygulayamıyor insan. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelip evimde toplanmış olan onlarca oyuncağım var. Yeni evimize taşınırken bir hatırası olmayanların çoğunu buradaki bir kreşe bağışladım. Türkiye'de bıraktığım oyuncaklarımı hiç saymıyorum zaten. Çoğunu birilerine ya da çocuklara vermeme rağmen evimizin bazı yerleri hala bir çocuğun odasına benziyor onlar yüzünden!

Madem Toy Story'den bahsettim kısa bir süre önce, oyuncaklarına yaşayan canlılarmış gibi davranan ben de bazı oyuncaklarımı burada tanıtmak istedim.

İşte benim için bir anlam ifade eden bazıları, ileride okur okur gülerim belki :)


Bump: En azından 10 yıldır ben dünyanın neresine gitsem benimle birlikte gelen, sadık köpeğim. Hatta üniversitede bir sunuma uğur getirsin diye getirip ben sunum yaparken izlesin (!) diye sandalyelerden birinin üstüne koymuştum. Hocalar, profesörler garip garip bakmışlardı o tarafa, 'bu da burada ne arıyor?' gibisinden! Sağa sola fırlatıldı, bir yerlerde unutulup gitmesine ramak kaldı. Başına neler neler geldi, ama hala benimle birlikte ve sanırım hayatımın sonuna dek saklayacağım onu.



Pelagia: Lise yıllarının sonuna doğru sanırım Mudo Concept gibi bir yerden aldığım çiçeğim. O sıralar 'Kaptan Corelli'nin Mandolini' diye bir kitap okuyordum ve oradaki bir karakterin adını bu çiçeğe verdim. Üniversitede yurt odamda ve sonra Amerikadaki evlerimde en önemli ve (doğal olarak) en kalıcı çiçek bu oldu!



10 yaşlarındayken McDonalds çocuk menülerinden çıkan en güzel oyuncaklarımdan biri olan Alaattin ve sevgilisi prenses Yasemin, ve uçan halıları! Halı oyuncak arabalar gibi geri çekip bırakınca kendi kendine tekerlekleri üstünde gidiyor bayağı. Bana bu oyuncak çıkınca acayip sevinmiştim, yıllardır da saklıyorum, en sevdiğim Disney filmlerinden biriyle ilgili olduğu için.



Norveçten aldığım yün kazaklı geyiğim, çok sevgili kitaplarımın önünde nöbet tutarken :)



Master programımdan mezun olurken annemlerin hediye olarak aldığı 'Mezun ayıcık' da masamın üzerindeki yerini koruyor bir kaç yıldır.



Bu minik ahşap bebeği de yıllar önce Çek Cumhuriyeti'nde Karlovy Vary'de kurulan turistik bir pazarda genç, gözlüklü bir çocuktan satın almıştım. Bu 'mavili kız' da kitaplarımın önündeki yerini koruyor yıllardır, mutlu mutlu oturuyor orada.



Yıllar önce bir ara Kinder yumurtalarına dadanmıştım, bıkmadan usanmadan çikolata yiyor ve çıkan oyuncakları biriktiriyordum. Bu da o zamanlardan kalan tek eski dostum, orman elfi küçük yeşil adam. Yanında gördüğünüz de evi, hatta balkonu bile var. Korktuğu ya da utandığı zamanlarda evinin içinde saklanıyor.



Bir kaç sene önce New York'taki Çin mahallesinden satın aldığım küçük davul çalan kedim. Japon çizgi filmlerine benzeyen çizgi halindeki gözleri ve yüz ifadesi çok tatlı gelmişti bana, hala da çok seviyorum, atmaya ya da vermeye kıyamadım.



Chicago'ya ilk geldiğim zamanlarda Shedd Akvaryumu'ndan aldığım, komik bakışlı koca dudaklı dobi balığım! Nemo'ya da benzeyen bu balığın en komik yanı duvara ya da herhangi bir yere fırlattığınız zaman su kabarcıkları gibi sesler çıkarması. İstisnasız evimize gelen bütün çocukların en sevdiği oyuncak!



İsveç'te küçük bir mağazadan aldığım ünlü çizgi film kahramanı Pippi Langstrumpf (Pippi Uzunçorap)ın bebeği. Kocaman örgüleri, kızıl saçları ve çilleri gerçekten çok sevimli. Bana güzel İsveç'i hatırlattığı için çok seviyorum onu da.



Şu oyuncaklarıma bakıyorum da, acaba ben ne zaman büyüyeceğim? :) Ya da asıl önemli soru: Evim eğer şimdi böyleyse, ileride çocuğum olduğu zaman ne gibi bir hal alacak?


Oyuncaklar Ülkesi'nden Moonshine bildirdi!



Wednesday, September 10, 2008

Koyaanisqatsi (Düzensiz yaşam)


Bir film düşünün. Bütün film boyunca hiç bir konuşma geçmiyor. Konuşmanın yerine inanılmaz güzellikte bir görsellik ve muhteşem bir müzik. 'Zaman atlaması' adı verilen fotoğraf tekniğiyle yavaşlatılmış ya da hızlandırılmış kareler. Hiç konuşma olmamasına rağmen 90 dakika boyunca koltuğunuza mıhlanmış bir şekilde bu muhteşem görselliği izliyor, bu harika müzikle hipnotize oluyorsunuz. İnsanlığın ve dünyanın durumu gözlerinizin önünden akıyor, dünyanın her yeri, sular, bulutlar, dünyadaki bütün insanlar, trafik, nehirler.. Hepsi sürekli akıyor.

1980'de çekilmiş bir 'kült film' olan Koyaanisqatsi'yi izledik bu akşam. Bu ilginç filmi çok az insan biliyormuş, ben de tesadüf eseri keşfettim. Keşfettiğime de çok mutlu oldum doğrusu, gerçekten çok başarılı buldum. Filmin verdiği mesaj çok basit aslında: İnsanoğlu doğa karşısında çok küçük, güçsüz ve önemsiz... Buna rağmen doğayı ve doğanın düzenini bozarak kaos, yıkım ve düzensizlik getiriyor. Etrafıyla uyum içinde yaşamak şöyle dursun, etrafında önceden var olan uyumu da bozarak dünyayı kendi istediği gibi değiştiriyor.

Filmin bu kadar etkili olmasının en büyük sebeplerinden biri bence ünlü müzisyen Philip Glass'in bestelediği müzikleri. Müzikler gerçekten de görsellerle inanılmaz bir uyum içinde, kendi başlarına bir hikaye anlatıyor. Sanırım filmde sözlere gerek kalmamasının sebebi de bu zaten. Müziğin dili o kadar başarılı ki, kelimeler gereksiz kalıyor.

Philip Glass'i de bu film sayesinde keşfettim ve müziklerine hayran kaldım. Biraz hayatını araştırınca bizim üniversiteden mezun olmuş olduğunu öğrendim, ona daha da bir ısındım :) Gerçekten dahi denebilecek derecede başarılı bir müzisyen. Web sitesinden müziklerini de dinleyebilirsiniz.

Aşağıda filmde en sevdiğim ve en çok etkilendiğim bölüm olan Pruit-Igoe'yi izleyebilirsiniz. Pruit İgoe, St Louis - Missouri'de gettolarda yaşayan halkın en fakir bölümü için yapılan bir dizi apartman projesi (housing project)'in ismi. Filmin bu kısmı, bu metruk ve harabeye dönmüş binaların ve yıkılmaya yüz tutmuş evlerin içinde belki de hala sürdürülmeye çalışan hayatları anlatıyor. Sanki kötü bir kabus gibi ya da distopya gibi, bu dünyaya ait olmayan bir yer adeta.

Amerika gerçeğinin filmlerde izlediğimiz bahçeli, garajlı, Golden Retriever köpekli ve Noel ağaçlı iki katlı evlerden ibaret olmadığının en güzel kanıtlarından biri bu sahne.. 'Amerikan rüyası'nın belki de daha önce hiç görmediğimiz çok acı, insanın yüzüne bir tokat gibi çarpan başka bir yüzü. Hala böyle yerlerde yaşayan çok fazla insan olduğu gerçeği, 1980'den sonra geçen 28 senede hiç ama hiç değişmedi. Ve insanoğlu o günden bu yana sebep olduğu yıkımlardan da, maalesef, vazgeçmedi.

İşte karşınızda, Pruit-Igoe:





Cities are the abyss of the human species.

-Jean-Jacques Rousseau

Tuesday, September 9, 2008

O ülke

Kendimi bildim bileli bir öcü gibi gösterildi bana bu ülke.
Yanıbaşımızda duran bir 'kara delik' gibi.
'Aman Türkiye oraya benzemesin' paranoyalarının odak noktası.
Yanıbaşımızdaydı, ama dışladığımız, küçük gördüğümüz, hor gördüğümüz bir ülkeydi o ülke.

Sonra büyüdüm, yurtdışına çıktım, İran kökenli Amerikalılarla tanıştım.
İran hakkında okudum, yazdım, filmler izledim, araştırmalar yaptım.
Bana öğretilenlerin altında ne kadar derin bir kültür, ne köklü bir medeniyet yatıyormuş meğer.
Şaşırdım.
Dışlamaya çalıştığımız bu insanlar bize ne kadar da benziyorlarmış meğer.
Onlar da bizim gibi ne Doğulu, ne Batılı.
Onlar da kendilerini 'Arap kökenli Ortadoğu kültürü'nün bir parçası olarak görmek istemiyor.
Onların da bizimkine çok yakın bir siyasi tarihi var.
Aynı tehlikelerle yüzyüzeyiz, aynı toplumsal güçlerin çatışmasından muzdaribiz.
Onlar, aslında bize sandığımızdan çok daha yakınlar.


Dünya üzerinde gitmeyi en çok istediğim yerlerden biri, İran.
Bazen rüyalarıma giren, eski efsanelerin, gül bahçelerinin, mey ve meşk sever sultanların, güzel şiirlerin, güzel efsanevi Anka kuşu Simurg'un, Şahname'nin, güzel insanların ülkesi.
Bir parçam garip bir şekilde oraya ait, biliyorum.
Belki dedemin dedesinin geldiği yerler oralar.
Belki de anneannemin büyükannesinin. Kim bilir?
Ve biliyorum, bir gün oraya gideceğim.
Elbruz dağları'nın güzelliği karşısında nefesim kesilecek.
Isfahan'ın sarayları karşısında hayranlıkla bakıp kalacağım.
Tahran'da bir yorgunluk çayı içecek, Persepolis'in harabelerinin güzelliği karşısında durup soluklanacağım.
Sonra 'Hoda Hafez' diyeceğim o güzel insanlara, o güzel ülkeye.
Bir rüyadan uyanmış gibi, tekrar dönmek üzere 'o ülke'den ayrılacağım.


Fotoğraf: Kuzeybatı İran'da bir Ermeni kilisesi
İran'dan bir çok güzel fotoğraf için buraya bakabilirsiniz.


Sunday, September 7, 2008

Şu kadın


Bu kadın beni tiksindiriyor yahu. Elimde değil!

Heroes (Kahramanlar)




Normalde dizi izleyen, takip eden bir insan değilim. Türkiye'deki 700 küsur diziden hiçbirini bilmem, takip etmem, Amerika'da da televizyonum olmadığı için neredeyse hiç bir dizi izlemiyorum. Ama nadiren de olsa Netflix aracılığıyla bazı yeni dizileri izlemeyi denediğim oluyor. DVDden izleyince hem sinir bozucu reklamlar girmiyor araya, hem de bir kaç bölüm birden ardarda izleyebiliyorum. Son zamanlardaki takıntımsa Heroes. Hem bilim-kurgu ve macerayı bir arada sunuyor, hem de çok heyecanlı ve insanı gerçekten içine çekiyor. Ayrıca müzikleri de bayağı başarılı bence. Oturup dört-beş bölüm ardarda izlediğimiz oldu bazen. Uzun zamandır dizi takip etmeyen benim içinse hoş bir yenilik oldu aslında. Meğerse 'Bir sonraki bölüm ne olacak acaba?' diye düşünmek de güzel bir şeymiş :)

Heroes'un 3. sezonu Amerika'da Eylül ortası gibi tekrar gösterime girecek. Sanırım o zamana kadar çoktan ikinci sezonu izleyip da bitirmiş oluruz. Bitince yeni bölümler için bir hafta beklemek zorunda olmak biraz üzecek bizi ama umarım yeni sezon da eski sezonlar gibi güzel ve heyecanlı olur da bu diziyi takip etmeye devam ederiz!

Thursday, September 4, 2008

Blog'um 3 yaşında!



Gece Yolculuğu geçtiğimiz ay üç yaşına bastı! Sayfama Ağustos 2005ten bu yana 40.000 kere tıklanılmış. İnternette bir şey arayanlar, arkadaşlarım, ailem, blog arkadaşlarım ve tanıdıklarımdan oluşan okuyucular bir şekilde blog'umun bir yerlerinde bulmuşlar kendilerini.

Ağustos 2005'te bilgisayarın başında otururken sevgili arkadaşım E.Ö'nin 'mutlaka yazmalısın sen' isteğiyle yaratmıştım blog'umu ilk defa. O günden beri ayda en az 4-5 kez içimi döktüm blog'uma, düşüncelerimi aktardım, hissettiklerimi, hayata dair ayrıntıları, sevinçleri, hüzünleri, heyecanları.. Her zaman aynı sıklıkta yazamasam da en azından haftada bir kez bir şeyler yazmaya çalıştım buraya. Zaman ne kadar çabuk geçmiş ve yüzlerce yazı, binlerce kelimeden sonra işte 2008'in Eylül ayındayız. Bıkıp usanmadan üç sene boyunca yazabilmiş olmak çok mutlu ediyor beni, ileride dönüp hayatımın bu dönemlerine baktığımda, bu zamanları hatırlamaya çalıştığımda elimde hiç olmazsa bu yazılarım olacak, ne mutlu!

Blog'umu okuyan sadece bir kişi bile olsaydı eğer, insanlara ulaşabildiğimi bilmek yine de çok mutlu ederdi beni. Blog'umu çok seviyorum, çünkü beni yazmaya, özellikle de Türkçe düşünmeye ve yazmaya teşvik ediyor. Yabancı bir ülkede yaşayıp yabancı bir dilde okuyan, yazan, tartışan, konuşan bir insan için bulunmaz bir nimet bu. Hem kendi anadilimle olan bağımı sağlam tutmama yarıyor, hem de hayatımın bir nevi kaydını tutmama..

Daha uzun yıllar yazmaya devam edebilmek ve kayda değer gördüğüm herşeyi bu 'internet günlüğü'nde okuyanlarla paylaşabilmek dileğiyle..


Wednesday, September 3, 2008

Toy Story - Toy Story 2


1995 yılıydı, henüz internet bile doğru düzgün girmemişti hayatımıza. O zamanlar Focus dergisi alıyordum, acaba hala çıkıyor mudur? Her sayısını büyük bir merakla ve ilgiyle okurdum. İlk defa bu dergide görmüştüm 'Bilgisayar animasyonuyla yapılmış film' olarak lanse edilen 'Oyuncak Hikayesi'ni. Ne kadar büyük bir yenilik olduğunu ve ne büyük bir çığır açacağını farkedememişim o zamanlar. Uzun uzun anlatmışlardı filmin yapım aşamalarını, bilgisayarların nasıl kullanıldığını..

Nedense neredeyse bütün Pixar filmlerini izlemiş olmama rağmen asıl çıkış noktası olan bu filmi izlememişim bir türlü.

Şimdi, 13 yıl sonra, bu filmi ilk defa izlediğimde o kadar sene önce yapılmış olduğuna inanamıyorum! Kullanılan teknoloji şimdikine o kadar yakın ki, hayran kaldım. Ayrıca filmlerin ikisi de çok komik ama özellikle ilk film inanılmaz derecede komik. Çoğu yerinde kahkahalarla gülmekten kendimi alamadım. Seslendirmeler çok yakışmış, espriler çok ince, karakterler çok sevimli. Bunca zamandır nasıl kaçırmışım diye kızdım kendime bayağı.

Toy Story bence çok, çok önemli bir film. Bir yandan bize bilgisayar animasyonuyla neler başarılabileceğini ilk defa gösterdiği için. Ama bundan da önemlisi
çok güzel bir hikayesi olduğu için! Yani sadece komik bir animasyon olmanın çok ötesinde, aynı zamanda çok iyi bir film olduğu için. Daha 1995'te böyle bir film yapabilen Pixar'a ise saygım sonsuz. İyi ki varsın Pixar!